29 Mart 2012 Perşembe

KENDİMİZİ BİLMENİN NERESİNDEYİZ (1)

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)
 
 



Sevgili kardeşlerim sizin olanı alınız. Nereden geldik, şimdi neredeyiz, nereye gidiyoruz? İlk bilgileri ele alalım, yeniden doğuşu. Bir fikir atılmadan yerine yenisi dikilmez, yeniden doğuş ne gerektirir ki? Çıraklık Ritüelini ele alalım. Yalnız, sorulmamış sorulara
verilmemiş cevaplar arayalım. Yolumuzda belli başlı noktalar vardır, kilometre
taşları, köşe taşları, bunlara önem verirsek sezgimiz güçlenir. İnsana bakıp, insanı insana anlatarak bir canlı yayın denemesi yapalım.
‘Yeniden Doğuş’a farklı açıdan baktım. Damla öldü, yaşasın Derya!

Yeniden Doğuş !

Kardeşliğe kabul töreninde heyecanla çok şey
kaçırırız. Yeni bir adrese, orada bir odaya, özgün tabir ile hücreye, kendi kararımızla gittik zannederiz, sonra kontrolu elimizden kaçırdığımızı düşünebiliriz. Bu “zan” konusu ilerde ele
alınacak. Odaya girer beklemeye başlarız, biz beklerken beklenmeyen olaylar
olur, kontrol bizden çıkar. Hatırlarsak eğer, öyle çıkar ki, kısa bir süre
sonra, kendimizi vasiyet yazarken buluruz ve imzalarız. Bu o kadar önemli bir
köşe taşıdır ki yemek ya da sohbetlerde bile zaman alır, yarım kalır diye
konuya girilmez. Sanki iyi bir şey olalım derken ölüme gittik, ama, doğduk
geldik. Bu durumu hiç düşünmeden buraya gelmişizdir. Resmen “iradî ölüm”dür,
evet evet, kutsal kitaplarda sözü edilen bir büyük kavramdır bu. Hz. Musa ve
İsa iki kere doğmayan olgunlaşamaz, adam olmaz, der. “Ölmeden önce ölünüz”
diyen bir ayet de vardır. Ancak, biz genellikle sürecin ölüm kısmı ile değil,
yeniden doğuş kısmı ile ilgileniriz. Aynı sürecin hep yarısı ile ilgilenirsek
sonuç almamız güç olabilir.

Mabedin kapısına “çıplak ve güçsüz” olarak getiriliriz. Önce gözlerimiz bağlanır sonra da elimizden tutulur. Biz olmasaydık siz adım atamazdınız denir. O anda “ölüler yaşamaz ki”
diyemezsiniz. Kapıda iken hakkımızda “Kapımıza gelen hür ve iyi ahlaklı bir
insandır” denir. “İyi bir insan isek, iyi ahlaklı isek, hür isek peki daha
ne istiyoruz ki” de diyemeyiz. Kör topal edilmiş vaziyette üç yolculuk
yaptırılırız. Kardeşleriniz size yardım etmeseydi, elinizden tutmasaydı siz
buraya gelemez ve bu yolculukları yapamazdınız denir. Bütün olaylarda sizden genellikle
kısaca kabul etmeniz, evet demeniz beklenir. İrademiz ile ölmüşüzdür. Sanki
olumlu cevapları da veren biz değilizdir. Artık olaylar ve eylemlerde irademiz
yoktur. Ana babamız sayesinde yaşar, eğitmen sayesinde eğitilir ve bir dost
sayesinde olgunlaşır olduğumuzu bu üç yolculuk sonunda öğreniriz.

Yukarıda değindiğimiz zan konusunu şimdi ele alabiliriz. Ritüelde şöyle denir, “Aslında, aramızdaki bu bağ, bugün bu törenle başlamış değildir. Eğer sizinle, aramızda bir yakınlık
olmasaydı, şimdi burada bulunma­yacaktınız. Ya siz buraya gelmek
istemeyecektiniz veya biz sizi iste­meyecektik. Şimdi yapılan tören için,
aslında var olan bir Kardeşliğin onaylanması da diyebiliriz.” Diğer bir
deyişle, meğer bundan önceki, harici alemdeki, hayatımızda da pek irademiz
yokmuş. Böyle diyerek, yeni adresteki o hücreye kadar geliş bile elimizden
alınır.

Üç yolculuk sırasında ateş, su ve toprak ile temas ederiz. Hava, ‘nur’ ile ilerde ele alınacak. Yolculuk sırasında ve sonrasında bize önemli bilgiler verilir ve tavsiyelerde bulunulur.
“Siz, nur ararken ateşi buldunuz. Sevgi ısıtır. Bencillik ise yakar, kül
eder. İyiyi kötüden ayırabilmek için, içinizin ateşinden yararlanın.
İlerlemenin birinci koşulu, kendini bilmektir. Kendinizi biliniz. Benliğe
hakimiyet, akıl ve hikmetle olur. Benliğinizi yüceltin! Hakikat'i arayın, onun
Nur'undan korkmayın. Akıl Tanrı’nın en büyük armağanıdır”. Size verilenler
verilme amacının dışında kullanılırsa kendinize bile zarar verirsiniz. Siz siz
olun, kendinize gelin, emanetlerinizi yerinde kullanın, ne amaç için verilmişse
onun için kullanın, kendi kendinize, bencillikle yapacaklarınız zararlı olur.
Ateş örneğinde olduğu gibi su ve toprak temaslarında da “bencillik yapmayın,
benliğinizi yüceltin, nurdan korkmayın, nura koşun, emanetlerinizin verilme
amacı budur” mesajı hakimdir. Denileni, bizden isteneni yapmakta, verilenleri
istenen şekilde kullanmakta hürüz. Hür irademiz oldukça güçlü, aksini
yapamayız, ama, peki demekte hürüz!

En sonunda, tüm kardeşlerin istekleri doğrultusunda bize “nur” verilir. Nur’a doğuşumuz kutlanır, atlattığımız tehlikeler sayılır. İleri ya da geri bencillikle atılacak bir
adımda ya boğulacak ya da sivri uç göğsümüze girecekti. Kendiliğinizden bir
adım atmayın sakın, mesajına dikkat! Akıl, Tanrı’nın armağanı, armağanı
istenilen şekilde kullanmalıyız, yoksa! Yoksa zararlı çıkarız. Akıl, anlama,
anlayış, idrak içindir. Şimdi “kutsal” hitap makamından hayat veren havalı
nefes ile içimize ateş düşürecek “nur” da verildi. Nura doğru koşarak,
içimizdeki ateşten yararlanarak benliğimize hakim olmamız gerek. Hür irademizle
koşacağız inşallah!

Kardeşliğe kabul töreninin sonunda da önemli bir bilgi yer alır. “Biraz önce size yazdırdığımız vasiyetname; sizin, yeni bir yaşama doğduğunuzu belirtir. Bu büyük değişikliğin bir sır olarak saklanacağı­nı göstermek üzere, vasiyetnamenizi yakıyorum”. Yapılmaması
gereken yeni bir şey daha, artık sırrımız var açıklamak yok. Bu yeni bir yaşama
doğuşu, bu büyük değişikliği, neden bir sır olarak sakladığımıza daha sonra
dönmekte yarar var. Tam olarak değerlendirebilmek için yeni bilgiler gerekli.

Bir ara muhasebe yapalım. Hayata tek başımıza gelemeyiz. Hayatta yalnız değiliz. Tek başımıza bir şey yapamayız. Bize herşey verilmiştir ve verilenler aslında bizim
değildir. Elimizde hayata bizimle gelen ve bizimle giden bir şey yok. Hayatta
da hele tek başımıza yapabileceğimiz pek bir şey yok. Eldivenimiz beyaz, elimiz
boş. Fiillerimizin faili kim ola ki? Aradığımıza telefon etsek, “siz kimsiniz
ki?” diye sorulur. Yeniden doğuş süreci devam ettiği sürece tekris devam eder.
O gece yapılan tören bitti, ama, çocuk çocuk kaldığı sürece doğuş süreci devam
eder. Çünkü, reşit doğmayız. Çocuk çok sonra öğrenir çocuk olduğunu. Ben artık
çocuk değilim diyen genç de ispat etmeli aklını, rüştünü ki çocukluktan kurtulsun.
Çırak boşuna mı pek konuşmaz, yalnız, söyleneni dinler, dinlediğini anlamaya çalışır, anladığını yapar. İlk yontu işinde, önce yontmayı öğrenir ve yontar, değil taşın nereye konulacağını,
konulup konulmayacağını bile bilmez. Yont denir, çırak da yontar. Üstadın
verdiği işi, Tanrının verdiği akıl ve güç ile yapar. İdaresinde ve iradesinde,
eski doğumda olduğu gibi, yeni doğumdan sonra da, henüz birşey yok. Eldiven ve
önlük beyaz, bugün de teslimiz, gelecekte de!

Doğadan gelir doğaya gideriz, ondan alır ona veririz. Keşfettik dediğimiz atom zaten orada idi, güneşte de patlayıp dururmuş meğer. Atomun içinde, küçük sonsuzda; galaksiler arasında, büyük sonsuzda hep kayboluruz. Üstelik, kaybolmadan varızdır, kaybolunca teslim
oluruz(*). ‘Hep’lik içinde bir ‘hiç’izdir, ama, hiçlikte hepliği oynarız, üstelik gerçek gibi oynarız. Balıklar için, ‘dar alanda hareket ettiklerini, hatta, suda olduklarını bilmezler’ deriz. Ama, kendimizi bildiğimizden emin değiliz. Bu nedenle olacak, ilk ve son öneri bize hep “kendini bil” olur. Bütün yaptığımız doğaya bakarak ne nasıl yapılmış ise onu öğrenip, onun gibi birşeyler yapmak. Tersine mühendislik ile taklit denir buna. Kuşların nasıl uçtuğunu doğadan öğrenmeden uçak yapamadık. Henüz kendini bilmeyen neyi bilir ki. İşimiz genelde taklit.
Önce anne babamızı sonra örnek aldıklarımızı, gördüklerimizi, öğrendiklerimizi
taklit. En güzeli belki de, doğayı taklit etmek; bulduk, bildik, keşfettik
dersek doğa ‘intihal’, kopya demez. Doğa süper, doğal olan süper, biz de
doğanın bir parçası olarak süperizdir. ‘Ben’ deriz, öyle ki, biz diğer benlerden büyük, herşeyi yapabilir. Diğerlerinden bir farkımız süper olduğumuzu bilir, hatta birbirimize, ben daha
süperim deriz. Hem konuşma hem de düşünme, anlama yeteneğimizi böyle kullanmaktan
çekinmeyiz. Ancak, bu yetenekler de bize armağandır. Benim mavi boncuk daha
büyük, beni daha çok seviyor diye düşünürüz. ‘Kendini bil’ ile böyle yapma
denmek istendiği halde. Henüz öğütülmemiş kavruk kahve sadece kahve kokar!

Çalışma yerimiz : Mabed !

Gerçeğin kitabı yazılırken esas mesajlar, sadece arayan aşıklar tarafından bulunsun diye, satır aralarına gizlenir. Gerçeği arayan aşık okuyucu da satır aralarına bakmayı ihmal etmez.
Şimdi, bunlara dikkat ederek ritüelimize, çalışma yerimize ve içindekilere bakalım.

Bir kitabı kutsal yapan içindekilerdir. Mesajın kutsallığı ise kimden gelişine bağlıdır. Kapağını açmadan dahi düşünmek gerek. Ritüelin daha kapağında, en üstte, “E. U. M.’
nı anarak, yani Evrenin Ulu Mimarını anarak” deyimi vardır. Kitapları kürsümüzde olan dinlerce de her işimize başlarken Tanrı’nın adıyla başlamamız istenir. Tesadüf yoktur, kimse abesle
meşgul olamaz. Biz de bu sunuşa başlamadan Tanrı’yı andık, besmele çektik.

Çalışmaya hazırlık işlerinden biri de “Üstadın kürsüsündeki ‘Nur’ Kaynağının yanmakta olduğunun kontrol edilmesi”dir. Kürsü denmesi bile anlamlı, masa saçma olurdu. Eğitileceği, eğitmek için, eğiticiye, kürsü gerekir. Nur kaynağı “hitap” yeridir. Hitap satırdan değil sâdırdandır. Kutsal mesaja kutsal nefes gerek, sıcak hava üflemek yetmez. Burada canlılık yetmez, bu makam, ayrıca, ölümsüz ruh ile diri oluşu, dirlik ve dirilik, gerektirir. Huzurda, huzur içinde olanın huzurunda hâzır olan insan huzurlu olur. Her ne kadar dilimizde “doğduk” desek de hayat bize verilir, kendi kendimize doğamayız. Ölümsüz ruh ile diriliş de öyledir, dirilen ışıldar, parlar, hakikat nurunu yayar, aydınlatır. Kardeşliğin kendine özgü bir nuru yoktur. Tanrı hakikattir, biz de hakikat nuru ile hakikati ararız. Kürsüdeki temsili nur kaynağı zamanında yanmalıdır. Ruh verilen ruhlu, nur verilen nurlu olur, ama önce ruh verende ruh, nur verende nur mutlaka olmalıdır ki versin. Çalışmaya başlamadan bu nur görünmeli ki yönümüz, yöntemimiz belli olsun. Aday'a nur verilmeden önce diğer tüm ışıkların söndürülmesi ve bu nur kaynağının yanık olması önemlidir. Gözleri açılan aday önce, bir “an” için, bu kaynağı görür ve tüm mabed anında aydınlanır. VİTRİOL kavramındaki gibi, Hakikati bulduğumuz zaman içimizde büyük bir ziyanın parlayacağı gibi tüm mabed bir anda aydınlanır. Taneliği kalmama pahasına, çifte kavrulmuş kahvenin çekimi de çift olabilir!

Gözlerin açılması ile mabedin tam olarak aydınlanması arasındaki o bir “an” gözümüzün
önünden gitmez, ama, tanımlanamaz. Büyük patlama anı da tanımlanamaz, sonra ne olduğu iyi bilinir. O an’ı, an’lamak, gözü, göreni ve görüneni idraktir. Sır başka sırlı başka, ama, aynada görünen, görenin görüntüsüdür, tüm evrende de öyledir. Varlık, bir ve tek, ‘varolan’ın yokluk aynasındaki görüntüsüdür, vücut, mevcut olarak görünür. Tanrı ‘yaratan’ değil ‘varolan’dır denir. Kesret, aleminde şekiller arasında kaybolan; vahdeti, ‘eşya’nın hakikatini arar. Hak’lı hakikatli, Hakkı hakikati arar. Hakikati ararız, aramaya kendimizden başlarız. Bilgili bilir, bilgisiz bilemez. Nuru, nurlu bilir, nursuz ikiliği, bencilliği bilir. Toz kahvede tane, deryada damla olur mu!

Mabedimizdeki "Beş Köşeli Yıldız"; “Tanrısal Güç'ün insanı yaratması eylemini, iyiliği ve güzelliği, insanın arınıp yücelmesini ve evrendeki ahenk ve dengeyi simgeler”. Ritüelde kelime seçimine bile özen gösterilmiştir. Tanrılar denmiyor. Tanrı tabii ki bir ve tek. Tanrısal güç, kuvvet ve kudret
enerji ve hareketin tek kaynağı. Anadolu kültürüne göre, tazıya tut diyen  tavşana kaç diyendir. Ne derse o olur, ne olmuş ise demiştir. ‘İnsanı yaratma eylemini simgeler’ dendiğine göre bu yaratma eylemi biliniyor. Eylemin zamanı, öncesi ve sonrası olmalı. İyilik ve güzellik simgelendiğine göre, iyilikler ve güzellikler içinde ve ortamında bir yaratılış söz konusudur. Tekris töreninden şikayet eden olamaz. ‘Arınıp yücelme eylemi’ simgeleniyorsa, arınmamışlık ve henüz yücelmemişlik halinin de var oluşu idraklerimize sunuluyor. Acaba, “hamtaş” ve “cilalı taş” gibi mi? Bunun yanında, ahenk ve dengenin kuruluşu denmiyor, yani ahenksizliğin mevcut olduğunu düşünemeyiz. Ahenk ve dengenin
evrende varlığı simgeleniyor. Tören için çok kişinin, çok önceden, çok şeyi, ahenkli ve dengeli bir şekilde yaptığı gibi; bilip takdir edene. Yeniden Doğuş için, insanın yaratılışı eylemi örnek alınmış olabilir mi !

Mabedimizin içinde, ikilik olmadığına göre, yalnız ve sadece bir Tanrı ve bir vücud vardır diyebiliriz. Anadolu kültüründe buna “vahdet-i vücud” denir. Demek ki, elimiz, ayağımızın oluşu, veya vücudumuzun herhangi bir şekilde kesilmesi bizi iki yapmaz. Bizim ve doğanın var olması da iki varlık yapmaz. Yıldızın ‘yaratılış’ ve ‘yüceliş’i simgelemesine, yere iniş ve göğe çıkış diyebiliriz. Kısaca, yaratılanın iniş ve çıkışını simgeler, çoğaltırsak, toprak, ateş, hava ve su ile bunlardan oluşan şunlar bunlar demeye kalkarsak çoklukta kayboluyoruz. Küçük ve büyük sonsuzlarda kaybolduğumuzu itiraf etmiştik. Yani, kısaca, bir iniş bir de çıkış söz konusu. Her ikisi de sürekli
olduğuna göre, birileri veya birşeyler inerken birileri çıkıyor. Dip ile doruk arasında bir gidiş-geliş. Hayat bir mücadele, var olmak doğaya karşı gelmek. Isınıp çıkan, soğuyup iner. Isınma ile sevgi arasındaki ilişki de açık. Bu sevgi, sohbet ve muhabbet ortamında yer çekimi bizi bedenin çukurunda tutamaz!

Hareketin nasıl olduğuna dair de ip uçları var. İyilik ve güzellik ile ahenk ve dengenin sıfatlığı gözden kaçmamalı. Aşağı mı yukarı mı olduğuna bakmadan, yalnız hareket olduğunu
düşünürsek, hareket iyilik ve güzellik içindir ve içindedir, yani, harekette ahenk ve denge vardır. Kötü ve çirkin amaçlı bir şey yoktur. Sıfatlar görecelidir. Bize iyi olan başkasına kötü gelebilir. Bize sadece yıldızın simgelediklerini idrak etmek kalıyor. Dualite yalnızca görünüşte, inişte, öğrenmek
amaçlı, bilinceye kadar olabilir.

“Ortadaki Kutsal Kitaplar, hangi dinden olurlarsa olsunlar, Kardeşlerin, Tanrı’ya inandıklarının kanıtıdır. Bu inanç, bütün kardeşleri birbirine bağlar. Bir kardeş olarak, önce sizden, Kutsal Kitaplara saygı duymanızı isteriz. Onlarda; Tanrı'ya, kendinize ve diğer insanlara karşı görevlerinizi ve sorumluluklarınızı bulabilirsiniz.” Ritüelimizde her kelime özenle seçilmişitir. Bize sorulur ve kalpten olmak üzere, Tanrı’ya inandığımızı ikraren ve tekraren tasdik ederiz. Kanıtıdır denir, bizim inandığımızı kanıtlar. Bu kitaplara kutsal deriz çünkü Tanrı’dan geldiklerine inanır ve mesajlarını Tanrı’nın bize dedikleri olarak algılarız. İniş ve çıkışların bir ip üzerinden olduğunu düşünsek, aynı ipe bağlıyız, bir ip bizi birbirimize bağlar denebilir. Beş köşeli yıldızın simgeledikleri ile birleştirirsek, kısaca, hareket, “varolan”nın, mevcut olarak görünenin, bir olan vücudundur.
İnen, çıkan gayri değildir, gayri bir ilâh da gayri bir zerre de olamaz. Gayrisi yoktur, Hak, Halk
olarak görünür! Gören de başkası değildir, görünen de, tüm ise bir ve tek!

“Bir Mabed; "Evren"i simgeler. Hakikat Nur’u; güneş gibi Doğudan geldiği için, Mabed Doğuya dönüktür. Üstümüzdeki mavi gökyüzünün; ufukları aşarak yer­yüzünü sarması gibi, Mabedin yıldızlı tavanı da, ülkeleri aşarak, bütün insanlığı öylece kucaklar.” Evren mabedinde yalnız ve sadece Tanrı’nın bulunduğu, bilindiği, anılıp konuşulduğu, hareket ederek tecelli ettiği aşikar. Bedenimizdeki hücreler gibi, mabedte tek tek biz. Bizler ayrı ayrı bireyler olarak doğuya dönük olmalıyız. Buraya bir şey eklenebilir. Biz güneşin doğduğu yere doğu deriz, yoksa güneş doğudan doğmaz, doğuyu, batıyı bilmez. Güneşin yükseldiği yeri adlandırdığımız gibi, Hakikat Nur’unun geldiği yere de doğu demeye hazırız. Nurun güneş gibi doğmasını bekleriz. Anlamayı kolaylaştırmak için bir gerçeğe değinelim. Güneş kendisi doğmaz, dünya, hareketiyle, onun doğmasını sağlar. Doğu ve Batı yönleri Dünyanın hareketine bağlanmış. Güneş de onun dönüş hareketine bağlı olarak dünyayı aydınlatıp ısıtır. Aynı şekilde, nurun doğuşu da bizim kararlı ve istikrarlı hareketimize, düşünce, akıl, fikir, idrak gücümüze bağlı. Aynı şekilde, Nur insanın kalbinden, hatta, kalbin Doğusundan, doğmalı, çıkabileceği, doğabileceği tek yer insanın kalbidir. Kalp, ruh nurunun kaynayıp, parlayıp, aydınlatacağı tek yerdir. Kalp de nurun yaydığı ısı ve ışık ile sever ve aşk ile yanar. Kalbinden nur fışkıran da, insanı, insanları ve insanlığı kucaklar. Hatta, güneşe bakmak göz kamaşması yüzünden mümkün değildir. Israr ederseniz gözünüzü kaybedersiniz. Nur da aynı şekilde, güneşten çok daha güçlü, güneşi güneş yapan, olduğu için, değil gözünüzü, kendinizi yok edebilirsiniz, ‘sen çık aradan kalsın Yaradan’ misali. Kalbin ruha dönük yüzüne, nurun doğuş yerine, doğu denebilir, o zaman bedene dönük yüz de, nurun gurub ettiği yer de “Batı” olur. İnsan için gerçek ve ilmin kaynağı ‘batı’. Locamız gibi, Nur’a dönüğüz. Batıda duruş, Doğuya dönüş, her işimiz aklın gereği, bilginin eseri, ilim arayışı!

“...çalıştığımız yere Mabed deriz. Kendimizi, eğiterek yüceltmeye, burada çalışırız”. Yüceliş çalışmaları kalbimizde yürütülür. Kalben ve vicdanen yürütülen
çalışmalarımıza bedenimiz katılamaz, kalbin eşi temiz bedendir, onu bütünler,
ama, ruha yüceliş kalbendir, kalptendir. Aklın işi bilgi elde etmektir, akıl
ruha gider gelir, ilim getirir, anlayış, idrak, nur getirir. Her gidiş geliş
çakmak taşlarının çakılışı gibi kıvılcım çıkarır, çakmak taşları çıkardığı
kıvılcım ile kavı, kav da sigarayı yakar, akıl çakar, fikir çıkar, kav gibi
kalp tutuşur, bencillik yanar. Beden-Batı bilgisi ile doğuya gidilir, Doğu
ilmi, nuru ile batı-bedenin hakikati idrak edilir!

“Bu işimizde bize, kimse yardım edemez. Tek başımıza çalışmak zorundayız. Kardeşlikte
ilk ve son adım, kendi kendini sürekli kontrol etmek ve böyle­ce; iyiye, güzele
ve doğruya yönelmektir.” Tek başımıza mikro kozmoz. Yol sen
yolcu sen, yolculuk senden sana. Akla çok önem veririz. Akıl yolcu, kalp ise
iki kapılı bir han. Kalbin ufku geniş, seması, arşı yüksektir. Mümin kulun
kalbine Tanrı bile girebilir. Tanrının girdiği kalpte benlik, bencillik, ikilik
olmaz. Mikro kozmozda makro kozmoz gizlidir. Düşündüğün için, düşündüğün kadar,
düşündüğün gibi varsındır. Herşey bildiğimiz gibidir. Karşında gördüğün her
eksiklik ve yanlışlık sendekinin bir yansımasıdır, sen mükemmel isen herşey
mükemmeldir. Çünkü, herşeyin aslı, özü kalptedir, kalpte sulh varsa cihanda da
sulh vardır. Yurtta sulh, cihanda sulh da bunu der!

“İnsanlık için sevgi mabedinde, her taşın iyi işlenmiş olması da yetmez. Her taşın,
diğerleriyle tamamiyle uyuşması, bir halk deyimi ile; "aralarından su
sızmaması" gerekir.” Su ilmin sembolüdür, arzdan alınan
tuzlu olabilir, arş suyu safdır. Bilgi yanlış ve eksik değilse, bilimsel uyum
söz konusudur. Doğa süperdir, çünkü, ardındaki ‘uygulanmış olan’ ilim süperdir.
Sızdırmamak, bilgimizin eksik veya yanlış olmaması çok önemli. Dalâlet, doğru
olarak bilinenin aslında yanlış olması halidir. İkilik içindeki bencillik hali
yanlıştır. Evren bir ve tek sistemdir, kaos ise karışıklık değil, karmaşık
ilâhi bir düzendir. Yeryüzü bilgileri gökyüzü ilmi ile bütünleşir. Biri nurun
zâhiri, diğeri bâtınıdır. Arz bilgileri gerekli ama yeterli değil, arş ilmiyle
uyuşur ve bütünleşir. Emme basma tulumbaya, su çıksın diye, konan da sudur
çıkan da sudur. Şimdi, ilim suyu ile yapılmış kahve her şeyiyle zevkli, keyifli
olur, uyandırır ve uyanık tutar!

Buraya kadar anlatılmaya çalışılanlardan bir ön sonuç
çıkarılabilir. Ritüel bize her şeyin, dünyanın, evrenin, akıl ve hikmet ile
tasarlandığını, tasarlananın güç ve kuvvet ile gerçekleşmiş olduğunu ve
güzellik ile de zaten süslenmiş olduğunu anlatır. Bize idrak etmesi kalır,
bizden istenen de yalnız budur. Sen seni bil yeter. Evrensel bir yapının
olmadığını zannetmekten, evrensel bir yapının zaten var olduğunun idrakine
varmaya gidiyor olabiliriz. Yani, mabedte tek yaptığımız ‘zan’larımızı ortadan
kaldırmak. Beyaz eldivenler “elimizde bir toz zerresi kadar bile bir şey yok”
teslimiyetinin bir simgesi midir? Deryanın hareketi ilâhidir.(**)

Çalışmalarımız ve Yüceliş !

“Herşeyin esası, insanları sevmektir. Bu sevgiye, insanları birbirine çeken kuvvet de
diyebiliriz. Bunun tersi olan güçler; kin, kibir, riya, haset, şehvet, gurur,
hırs, öfke, ön yargı, bencillik, katı yüreklilik ve kuruntu bizi o ülküden
uzaklaştırmaya çabalar.” “Kardeşlerin ilk görevi; bu çözücü güçlere kendini
kaptırmamaya çalışmaktır.” Sevginin tersi olarak sıralanan bu güçler,
bedenseldir, dünyevîdir. Kutsal kitaplarda bunlar imana çağrılan ilk kavim
olarak geçer. Din ve inanç sayesinde, önceleri insanı mal ve mülke, güç ve
kudrete, zenginliğe ve makama dönük gayretlere yönelten bu kuvvetler, inanç
sonrası kalbî yücelişi destekler. Bedensel güçler manevî güçlerden ayrı bir
kabiledir, kavimdir; kalbî yücelişe muhaliftir, ayrı zevkler verir, yüce
zevklerden mahrum bırakır, aklı esir eder. Akıl bizim için çok önemlidir. Ama,
aynı güçler aklın emrine girince yumuşarlar, şehvetin iffetleşmesi gibi,
dönüşür, yeniden doğarlar. Akıl beden arzına sultan olur. Sevgi, saygı, kanaat,
güven, sabır, iffet, merhamet gibi güçlere dönüşürlerse insanı yüceltirler. Aklın
işi bilgi derlemek. Elde ettiği ilk bilgiler ile öğrenmeyi öğrenirse, ilmin
kaynağına, nura yönelir. Akıl esaretten kurtulursa uçan balon gibi gideceği yer
bellidir. Bedenden geçer, kalbin bedene açılan Batı kapısından kalbe girer,
doğusuna, arşına yönelerek, nurun yükseldiği ruh Doğu’sundan ilim alır. İlmi
arttıkça doğu seferlerinden ulvî zevkler, manevî hazlar alır. Öğrenmeyi
öğrenir, evreni okumayı öğrenir. Ulvî, nurî ve uhrevî keşifler neşe ve mutluluk
verir, beden Batı’sını daha iyi anlar. Böylece, kalbin nur ve ziyası arttıkça
ışıldar ve parlar. İnsan kalbi sırça veya kristal içindeki kandil gibi
yanıp, hem kendini hem de etrafını, bedenini aydınlatır.
Kendini bilen, herkesi kendi gibi bilir!

“Kardeşlerin ilk görevi; bu çözücü güçlere kendini kaptırmamaya çalışmaktır.” Denmesinin bir hikmeti de, görevimiz kendimize dönük, kendimizle ilgilidir. Yalnız maddesel ve
bedensellikten geçerek, geçip ötesine giderek kurtulmalıyız. “Bunları
sağlamak için, Çırak kardeş olarak ilk yapacağımız iş; Derecenin anla­mını
öğrenmektir.” Sadece bilenle bilmeyen bir olmaz, yalnız öğrenmeye, bilmeye
çalışmalıyız. “Asıl amaç; mükemmel bir in­san olmaktır.” Sevginin
karşıtı çözücü güçlerin esaretinden kurtulur, onlara hakim olursa, akıl kalp
için, kalbî zevk ve hazlar için, kalbin doğusuna, ruha, ruhun nurunu, ilmin
idrakini almaya sefer eyler, üstelik koşa koşa. Yolculuğu sırasında nuru bulan,
nurun gurub ettiği eşyanın hakikatini de öğrenir. Gerçek Batı da budur, evreni
okumayı öğrenmiş olur. Damla deryaya kavuşur. Aynı hamurun bir kaşık lokması,
aynı topun bezi, bir elbiselik kumaşı, aynı denizin bir damlası veya aynı suyun
bir kar tanesi olduğumuzu öğreniriz. Kâmil insan alçak gönüllü, sevecen olur,
hoşgörülüdür. İlminden herkes yararlanır, yararlı, örnek insan olur. Rahmet,
yağmur iyi kötü ayırmaz her tarlaya yağar !

Değerlendirmek için ek bilgi gereken “köşe taşı” nı burada ele alabiliriz : “…vasiyetname; sizin, yeni bir yaşama doğduğunuzu belirtir. Bu büyük değişikliğin bir sır olarak saklanacağı­nı
göstermek üzere, vasiyetnamenizi yakıyorum.” Nasıl olur da böyle güzel ve
mükemmel bir değişiklik sır olarak saklanır. Hem başkalarının bizdeki
değişikliği anlayıp peşimizden gelmesini isteriz hem de yeniden doğuşu saklı
tutarız. Bu bir köşe taşı olmalı. Bir dönüş, dipten doruğa doğru, Muhterem
üstadımın deyimi ile “Nadirden Zenite”, yani, esveli safilin denen çukurun
dibinden doruğun tepesine, yön değiştiriş olmalı. Birinci kavisi tamamlayan
ikinci bir kavis olmalı ki, daireyi tamamlasın. Hafa, gizlilik devrinin bitişi,
aşikar oluşun başlayışı gibi, bâtında olanın zâhire çıkışı gibi. “Nur, kalbin
ruh doğusundan doğarsa, beden batısında gurub eder” diyenler Hak’lı olabilir.
Nur, bedende gurub etmiş, beden nurun gurub etmiş halidir, beden ile
örtünmüştür, madde siyah olduğu için bu örtünmeye tesettür denir. Tesettür de
budur zaten. Allah, tenezzül ederek resulüne tecelli etmiştir misali, ritüelin
açıklamasındaki “Hiram, kendisine Allah’ın tecelli ettiği insandır, her
kardeşin amacı Hiram olmaktır” deyimi anlam kazanır. Hazine sır ile gizlenmeli. Sır kendini gösterir, sırlı cama bakan kendini görür. Hazineye bakan kendini görür, kendine bakan ne görür? İnci, kıymetini bilmeyen timsahın dişini kırar!

“Hakikat Nur'u çalışmalarımızı aydınlatıyor, ondan feyz almaya koşalım. İnsan kendini
yüceltmeye çalışmalıdır. Ara sıra, günlük yaşamın kaygılarından uzaklaşarak
düşünceye dalmalı, vicdanının sesini dinlemelidir. Ancak böyle zamanlarda, iyilik ve güzelliğin kayna­ğını görebileceğimiz geniş ufuklar gözlerimizin önünde açılır, düşün­celerimiz, Ev.-. Ul.-. Mi.-, dediğimiz Ulu Yaradan'a doğru yükselmeye başlar. Kardeşlerim uyanık ve dikkatli olunuz. Görevlerinizi her an düşününüz.”

Bu paragraf Gordion Düğümü. Evrende yapacağımız bir şey yok, kendimize bakacağız. Bilmekten başka, bencillikle bir şey yapmayacağız. Nur sayesinde gerçeği idrak edeceğiz. Bu amaçla, bedenimiz ve sevgi karşıtı, çözücü beden güçleri ile barıştık. Hz. İbrahim’e inananlar belli oldu, kavmi kalbin etrafında toplandı. Onları bize inanmaya davet ettik. Bedenî
ve dünyevî haz ve zevklerin de en temiz ve güzelini vereceğimize ikna ettik.
Nefsimiz yumuşadı, tatmin oldu, kanaat getirdi, kanaatkâr oldu. Akıl, inançsız
bedensel güçlere esaretten kurtuldu, okunamayan alın yazılı bedenden kalbe
geçti. Kalbin doğusuna, ruha, yöneldi. Hakikat Nur’u da bizi aydınlatıyor,
anladıkça anlıyor, anlamaktan zevk alıyorsak koşarız. Dışarısı yoktur artık,
nurlandıkça yüceliriz Hakka ve Hakikate doğru, kaygılardan ve kuruntulardan
uzak, düşünür, ilâhi nidâlara kulak veririz. İyilik, güzelliğin kaynağı ufukta
görünür, düşünceler Yaradan’a yükselir, yücelir, tek insanın değil insanlığın
kalbini nur kaplar, insanlar insanlık potasında eriyerek birleşir. Halâ var
isek, parlak ışıkta uyuyamaz sürekli uyanık kalırız ve gözümüzü ayırmadan hatta
kırpmadan dikkatle nura yönelir bakarız, hakikati idrak eder, bir parçası
olduğumuzu anlarız. Bu durum bir an bile aklımızdan çıkmaz her an düşünürüz.
İyilik, doğruluk ve güzelliğin ahenk ve dengesini görerek Yaradan’a yüceliriz.
Hareketin damlaya değil deryaya ait olduğunu idrak ederiz. Eh ritüel de bunları
yazıyor. Bir ve tek gerçeği tekrar tekrar, örneklerle dile getirdik. Bütün
yollar aynı kapıya, tüm kapılar aynı yere açıldı.

Dilerim, E. U. M. uyanmamıza ve uyanık kalmamıza yardımcı olur.

*************

(*) : Komutan ‘vatan nedir?’ sorusunu cevaplayamayan Ahmet’ten sonra
Mehmet’e sormuş aynı soruyu ve “vatan anamdır, komutanım!” cevabını alınca Ahmet’e öğrendin mi oğlum demesi üzerine, aldığı cevap “öğrendim komutanım, vatan Mehmet’in anasıdır” olmuş. Bunun gibi :

Geçen hafta dinlediğimiz çok bilimsel “Neden Teslim Oldum” konferansından sonra, “kim
olarak, kime teslim oldun!” diyemedik ama, bugün bize, “Teslimiyet Nerededir?”
diye sorsalar “üstadın kaybolduğu yerdedir” diyebiliriz.

(**) : Teftiş için bir dağ köyüne giden Kaymakam,
dönüşte, kasabaya yürümekten pek yorulur. Bir bakar ki köylünün biri katıra
odun yüklemiş geliyor. Hemşerim bu odunları kasabaya satmak için mi
götürüyorsun? Evet cevabını alınca, odunların parasını verip, hadi gidelim
kasabaya demiş ve binmiş katıra. Köylü önde, kaymakam arkada katırda, giderken,
Kaymakam, sık sık “begim odunlar kaldı” deyip arkasına bakan köylüyü “parasını
aldın Ya Hu” diye ikna etmek zorunda kalmış. Biz de sık sık “madem ‘akıllı tasarım’
neden hırsızlar hırsızlık yapıyor” veya “neden taşların bir kısmı siyah bir
kısmı beyaz?” der dururuz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder