28 Aralık 2013 Cumartesi

ALGI, BİLGİ, BİLİNME !


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

ALGIDAN BİLİNMEYE


            Doğuştan gelen duyularımızla elimizde olmadan çevremizi algılarız. Gözümüz açıldığında istemeden de olsa görürüz. Böylece, algılar bilgiye, bilgiler de bilmeye dönüşür. Bildiklerimiz ise biz istemeden bile çoğalır. Bilgilere anlam vermeye zorlanırız. Biz mi bilgi peşindeyiz, teknoloji gibi, yoksa bilgiler mi bizi çekip sürüklüyor anlamak zor.

            Hayatın enerji tüketimi bizi dışımızdan enerji almaya, verdiği yorgunluk ise bizi dinlenmeye ve uyumaya zorlar. Bunları yapmamak elimizde değil. Gözümüzü açarak uyanmaktan itibaren ise yine ve yeniden mecbur olduğumuz şeyler dizisi bizi hem itiyor hem de çekiyor. Bunları yapmadığımızı düşünün, verilmiş olan hayat elimizden alınır. “Biz zaten istememiştik hayatı, alınırsa alınsın” diyebilen varsa ona veya onlara denebilecek bir şey yoktur. Bütün hitap ve kitaplar verilen hayatı yaşamak isteyenedir.

            Güzel bir deyimimiz vardır “adım adım Anadolu”; işte her şey bir yolculuk için. Hayatı baştan sona en güzel bir şekilde, amacına uygun olarak yaşamak için. Algılar, bilgiler ve bilmeler hep bir amaca ulaşmak için. İnanan da inanmayan da insan olmaya, insanca yaşamaya, insanlığı geliştirmeye gayret etmektedir. Bu amaç ise bizi “olgunlaşmaya” zorlar. Gel de olgunlaşma, kemale erme. “Madem bir şey yapıyoruz ve yapmak zorundayız o zaman iyi bir şey düşünelim, en iyi bir şekilde yapalım” demeden de olmuyor. Sanki kendimizi bilmek zorundayız. “Herkes ister kendini bilmeyi” diyebiliriz ama aslında “zorunluluk” var.

            Olgunlaşma eğitim ve öğretim gerektiriyor. Ne ihtiyaç duysak tam da yerinde, zamanında ve dozunda onları elimizde, bünyemizde buluyoruz, meğer bize verilmişler. Sanki silahlanmışız ve biz bu silahları kullanmak zorundayız.

            “Aklımızı kullanmayalım demek akılsızlık”, “düşünmeyelim demek düşüncesizlik” oluyor. Kullanalım hem de bilerek ve isteyerek, en iyi şekilde deyince de devreye Kitap, Kurum ve Kuruluşlar girmek zorunda kalıyor. Bunlara bir de “yöntemler” gerekiyor. Korkarım böylece, aşamalara, makam ve mertebelere geliyoruz yine mecburen. Yukarıdakilere mecburuz sanki. Doğaya bırakamıyoruz.

            Öğrenirken her şey teker teker, parçalanarak öğrenilebildiği için öğretirken vahdet kesrete dönüştürülür. Ağaç kök, gövde, dal ve yaprak diye öğretilir. Yani “her şey öğrenmek, bilmek için” anlamı çıkıyor.  Bizden istenen “bilmek, idrak etmek” olduğuna göre çevrenin “halk edilişi” ve insanın “yaratılışı” bunun için. Biz her şeyi “bilmek”, böylece, her şey de “bilinmek” için!

            Algı, bilgi, bilmek ve hayatı yaşamak bizi hem iter hem de çeker, bir sonuca götürür “kendimizi bilmeye”. Varlığımızı yoklukta bulmak ise bizi yokluğu bilmeye zorlar. Yokluğu bilmek için önce onun yaradılışını anlamak ve idrak etmek zorundayız. Yokluğun idrakinden sonra kendimizi ve varlığı bilebiliriz. Genel sonuç, Âdem biz dâhil her şey bilinmek için. Bu sonuca aklımızla varabildikse kutsal hadis “kâinatın bilinmek için yaratıldığını” makul bulabiliriz.

               Farklılıkları Kötü Görüş Basiretsizliktir!


            İnsan ve insanlığı öğretirken “Fıtratı şöyle olanlar ile böyle olanlar arasındaki fark” diye başlayıp en sonunda birleştirmeye kalkıyoruz. Öğrenmeye çalışan sonunda “madem birleştirecektin niye ayırdın” dese haklıdır. “İnananlar ve inanmayanlar”, “bilim tarafını, inanç tarafını tutanlar” diye ayırmamız da hep “öğrenme” amaçlıdır.

            Bilim adamının “Allah’a değil kendine inan”, “Allah yok insan var” deyişi ile en son Yusuf suresinde ayetin ortaya koyduğu “tapanı değil sahibi ol” kavramının demek istediği aynı olabilir. Bugün toplumumuzda çatışma halinde oldukları izlenimi veren “cemaatler” ile “masonluk”, “ihvan” ile “mason” arasındaki, dil, din ve ırklar, renkler arasındaki fark, Allah indinde nedir diye sorulsa ne dersiniz? İyi ki ben size soruyorum, ya siz bana sorsaydınız belki de “Allah derim, ne diyeyim?” derdim.

            Toplumda bir “çatışma” varsa her üyesinin bir katkısı da vardır denebilir. Normal düzeydeki çatışma tansiyonun normali gibi sağlıklı olanıdır.        Daha düşük düzey “küçük tansiyonun düşüklüğünü”, daha yüksek çatışma düzeyi de “büyük tansiyonun yüksekliğini” gösterebilir. Farklılaşma ve bütünleşme kalp atışları gibi sağlık verir, sağlıklıdır. Sağlığı bozucu, bütünleşmeyi güçleştirici bir faklılaşma olmamalıdır. Bu duruma toplumda “bölünme” veya “ayrışma” denebilir. Bir kişinin düşüncelerinin “bölünebilir” olması bile bölücülük yapan bir kişiye cesaret verebilir. Hakikaten “onlar öyle” “bunlar da böyle” diyen bölücüye davetiye çıkarmış sayılır. “Her şey bilinmek içindir” demek en iyi bütünleştiricidir.

               Hz. ÂDEM’İN RUHLANIŞI


            Hz. Âdem bir yönden ruha diğer yönden nefse ve cisme münasip, uygun yaratıldı. Her iki tarafa uygunluk ruhu, emri kabule yatkınlık verir. Hak Teâlâ Âdemi topraktan takdir ve tasvir edip ‘hayat sahibi beşer ol’ diye irade eyledi ve Âdem derhal his, hareket sahibi oldu. Âdeme Allah ilminden ilim verdi Muhammed’in nuru ile yaratıldığı için, kendi ruhundan nefhetmesi Hz. Muhammet’te gerçekleşti.”(2.59)  

            “Kendini bilen kâmil insan Allah’ın zatının görüntü yeridir, zata mahsustur, zata tahsis edilmiştir. Bu nedenle insan-ı kâmil iki tarafı eşitleyen hak ile halk taraflarından birinden diğerine geçişi sağlayabilendir. Kâmil insan ahseni takvim üzeredir, güzel ahlaklıdır, en güzel kıvamdadır, tesviye ile iki tarafı eşitlemekle görevlidir, tadil edildiği, mutedil kılındığı için ruhu kabule uygundur.  Ve insana da «kendi ruhundan nefh eyledi» ve işte bu nevi insan ile halk (yartılış, kâmil insanın yaradılışı) nihayet bulup, Hak zahir oldu.” (32.1,11) (36.1-3; 42.15; 53.2-18). Halktan biri oluştu!

               SON SÖZ


             Tüm “olgunlaşıp yücelme süreci” “insanın kendini bilmesi” içindir. “Sıradan” olarak yola çıkmış, güzel sıfatlarla sıfatlanmış, güzel ahlak sahibi olmuş, “modern, mümin, mason, Melâmi, kısaca, kâmil insan” olmuşsa kalbinde Kitap, Kur’an okunur. Olgunlaşıp yücelme süreci ben diyeyim altı (33) makam sonra, siz anlayın altı bin yıl sonra, sonuçlanır. İki taraf, Hak ile halk, Âdem’in tadilatı sonrası, tesviyede buluşur, Kâbe’de buluşma gibi buluşur, halkta Hakkı görerek buluşur ve böylece insan “ruhu kabule uygun” olmuş olur.

            Uygun olana hak ettiği verilir. Allah’ın ölümsüz ruhu ile dirilen kişiye veli, insan-ı kâmil denir. Aslında kâmil insan olunmaz, “ol!” ile oluşur. Haksızlık ahlaksızlık ve Allahsızlık olur. Sıradan insan, ama kurum ama kuruluş içinde, kâmil insan olma peşinde. Modern insan da “ahlaklı olgun insan olmak için peygambere, kitabına hatta Allah’a ihtiyacım yok” dese de “ahlak” peşinde. Onun için adaletsizlik ahlaksızlıktır. Haksızlık ile ahlaksızlık “inanç” temelinde fark yaratmaz. “Din güzel ahlaktır” bütünleştiricidir.

            Kâmil insan Hakk’ın ruhunun nuru ile aydınlanmış kişi olarak yanar durur, çevresini aydınlatır. Süreç aynı süreçtir, her birey bu sürecin mutlaka bir yerindedir, ama başında ama sonunda. İnsan “maymundan”, maymunluktan gelirmiş, doğru, bazıları henüz gelememiş hala geliyor olabilir, ne fark eder, geliyor ya ümit var demektir, biz kendimize bakalım. Farklılıklar bilmek, tevhidi idrak içindir! Çamur atıp kaçılamaz. Her birey “insanlığın olgunlaşma çağında”, tek kişilik olmak üzere, tekke de olabilir mabet de, demokrasi ile kimseyi kötü görmeden, kimseye çamur atmadan, bireyin “insan olma, tesviyede buluşma” hakkı korunur!

            İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. İnsanlığa elçi ve Kitap inmiş. Biz de kendimizi insanlık kadar geliştirebilirsek, kalbimizde resulü ve kitabına yer verebilirsek, umarım bizden bekleneni yapmış olabiliriz. Kalbimizde Kitap okunursa, amellerimizle O’na “uygun” olabiliriz.

(Bu yazı, “Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz?” adında, bir kitap haline getirmeye çalıştığım yazılarımın son bölümüdür)

27 Haziran 2013 Perşembe

Kandillerimizin Hikmeti


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.


          Dostlar arasında kutlanan “kandillerin” anlamı, sırası ve düzeni insanı soru sormaya ve düşünmeye iter. Kitabın kendine özgü ilmine uygun bir sisteme dayalı olmaları da ayrıca yönlendirici olabilir. Bir görüşe ve duyumlara göre şöyle olabilir:
 

Regaip: Rahme düşüş, (Recep, Şaban, Ramazan olan üç ayların ilk günü, Mevlitten

                9 ay önce)

Mevlit: Doğum, (aynı yılda ilk kandil gibi görünür, aslında dokuz ay önce verilmeye

               başlanan tevhit ilmi ile veled-i kalp doğar)

Mi’râc: Yüceliş, Hakk’a vasıl olma, vuslat (Recep ayının 27.günü)

Berât: Peygamberliğin tebliği, yetkilendiriliş (Mi’râc’ın 12.Günü)

Kadir: Kur’an’ın inişi, maddenin, gecenin kadrinin bilinişi, (Ramazan ayının 27.günü)

 
          Regaip tevhit ilmine giriş olarak da düşünülebilir, rahman her kişiye, rahim ise er olacak kişiye, özel, yakınlara, ikramda bulunulanlara ihsan anlamındadır. Yağmur rahmanidir, her kişinin tarlasına yağar. Özel dersler ise kişiye özeldir. Kişiye özel eğitim ve öğretim sonucunda yepyeni bir kişilik kazanılabilir ve yenidem doğum, mevlit hali yaşanabilir. Mi’râç ise evrimsel olan gelişimin üzerine devrimsel olarak görünen yüceliş, letafet kazanış, tevhit ilmi ile Hakk’ın Ef’al, Sıfat ve Zatı ile diriliş olabilir. Berât ise Hakk’ın tecelli etmesinden sonra halka iniş ve onları yücelmeye davet ediş olmalı. Ramazan ayında Kitabın inmesi ile döngü tamamlanabilir.
 

          Kitapta “ins” diye geçer, sanki “insan adayı” anlamındadır. Hayvanatın tümünün her türlü özelliğini içeren ve uygulayabilen bir kişi ve kişiliktir. İnorganik ortamdan organik yaşama ve tek hücreden çok hücreye, oradan da maymun ve maymunluğa geliş tam bir “evrim” mucizesidir. İns bu evrimsel sürecin sonunda ortaya çıkar. Ancak daha da önemlisi bu “yaratığın” temel alınmasından sonra, bir yeniden doğuş süreciyle, “insanın” yaratılmasıdır. Bir açıdan evrim bir düzlem üzerindeki gelişimi, yaradılış ise bu düzlemden kurtulup üçüncü boyutta bir yücelişi, letafet kazanımını simgeler. İnsan, bu açıdan bakıldığında, evrimsel düzlem tabanında devrimsel bir yükseliş ve yücelişi gerektirir. İnsan insanlık kavramının kapsamına giren niteliklerin uygulanmış halidir. Olgun kâmil insan kendi âleminin efendisidir.

 
          Olgunlaşma süreci tüm adaylara açık ve tüm adaylar eşit hak ve olanaklara sahiptir. Yaradılıştan sahip olunan yetenekler ve bazı sonuçlar halkın daima dilindedir, halkın içinde söylenenlerle nesilden nesile aktarılır. Örneğin, insanlıktan nasiplenme üzerinde durulur. Halk arasındaki muhabbetle, halk ozanlarıyla, halk deyişleri çoğalır ve yaşatılır. Hepsinin özünde özel eğitim ve öğretime dayalı bir ilim olduğu bilinir. Bu ilim hakkın ilmidir, hak ilmidir, tevhit ilmidir kabul edilir.
 

          Kendi fıtratında bu ilme yatkınlık hisseden bir kişi kendini adarcasına ilmi tahsile kendini tahsis eder. Kendi içinde kendini arayış, kendini bilmeye ve bulmaya gidiş olduğu için bir açıdan ilmin tahsili dış dünyaya kapanış gibi görünür. Dış dünyanın içinde yaşarken ana rahmine dönüş gibi bir hal içine girilir. Kişinin kendi beden mağarasına kapanışı olarak anlaşılabilir. Tevhit ilminden elde edilen kavramların özel iç âlemde yaşanması, biraz da ilimden nasibini henüz almamışların içinde ve arasında, yalnız kalınmasına yol açabilir. Bu durum, bir anlamda, “ana rahmine düşüştür”, regaip de bu olabilir.

          Bu olay ile, “özele geçiş” ile, aylar önem kazanır, özellikle ilk üç ay kutsala yolculuk aylarıdır. Efal, sıfat ve zatının teslimine gidebilen kişi için bu ilk aşamayı takip eden iki aşama, sonraki altı ay da önem kazanır. Bildikçe ve öğrendikçe bildikleri ve öğrendikleri hakkındaki fikirleri değişir, hak ve hakikati gördükçe müşahede etmeye, gözlemlemeye, izleyici olmaya başlar. Her türlü hareket, kuvvet, kudret, iş ve işlemlerin gerçek sahibi hakkında bilgi sahibi olur. Kendini adamak ile başladığı süreçte, üçer aylık üç aşamada, mertebede tam bir teslimiyete erebilir.

 
          Dokuz aylık yolculuğun üç aylık son aşaması, mertebe veya makamında da sebat eden kişiye hakça ef’al, sıfat ve zat yaşantısı bağışlanabilir. Bağışlanmış kuvvet ve kudret ile donatılmış kişi artık kendini adayan kişi olmayabilir. Bu süreç bir anlamda yenilenme, bir “yeniden doğuş”u anımsatabilir. Bu ise “mevlit”tir, kutlu doğum, kutsal doğum olabilir.
 

          Günlük hayatta da üç, üç çarpı üç dokuz, üç çarpı dört on iki, üç çarpı dokuz yirmi yedi gibi rakamları kullanarak anlam yüklenir. Doğumdan sonra geçen üç ayda kişi bir yükseliş, bir canlanma yaşayacaktır. Takip eden yirmi yedi gün sonra ise ölümsüz ruh ile ruhlanış, yüceliş gelebilir. Peygamber efendimiz mi’râc ile taçlanmıştır.

 
          Toprak, su, ateş ve hava olarak bilinen dört temel element, anasır, ana sır halka inişin müjdecisi olabilir. Üç çarpı dört on iki gün yücelişten sonra iniş süresi olarak yeterli olabilir. Elçilik görevinin verilişi halkın eğitim ve öğrenimi, halkın kurtuluşu içindir. Görev verilmesi bir berat ile yetkilendirme ile ispatlanmalıdır.
 

          Verilen görevin başarıyla tamamlandığının ispatı ise Kitabın inişi olabilir. Bu sürecin sonu da üç ayların üçüncüsü içinde üç çarpı dokuz yirmi yedi gün sonra gelebilir. Kadir gecesi, hakikat güneşinin gurup etmesiyle kara ve karanlık olan madde âleminin, gecenin kadrinin bilinmesi anlamına gelebilir. Eşyanın hakikatini idrak edene çok şey aşikâr olabilir. Atomun parçalanmasıyla ortaya çıkan ısı ve ışık misali, hakikat güneşinin fecrde doğuşuyla karanlık maddeden eser kalmaz, gören görmez, işiten işitmez, bilen bilmez O’ndan gayri!

18 Nisan 2013 Perşembe

Karanlığın Yarılışından Çıkan Aydınlığa Sığınış

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (15 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)
 

Revize edilmiş makale ve Kitabı okumak için lütfen:  Tıklayınız
 


           

          Sanırım buraya kadar üzerinde durulan konuları şöyle özetleyebiliriz. Doğada hareket olur, insan iş yapar. Doğal hareketler üzerine önce bir “beşer”, ins, insan öncesi bir “şey”, sonra da bir “insan” sıfatını oturtmuşuz. Yani, Ef’al, fiiller kaidesi üzerine bir isim ve sıfat dikilmiş. Bir şey olunca sorulur ne olmuş, kim yapmış, hangi sıfatla yapmış? İkinci aşamada ise, “insanlık” gibi bir de “kişilik” geliştirmişiz. Olan olmuş da iyi mi olmuş, insanlığa uygun mu olmuş? Bir kişiye “sen insan bile değilsin” deyip onun henüz insan olmadığını düşünürüz. Bir başkasına da “sen insanlıktan nasibini tam alamamışsın” deyip henüz olgun olmadığını belirtiriz. Bu durumda elimizdekilere bakarsak “beden, suret, ruh” olduğunu görürüz. Olan bir şey varsa mevcuttur, vücudu, bedeni vardır, yapan insan ise bir sureti vardır, ruhu da varsa insanca bir şey yapmıştır.
 

            İnsan, özel olarak ele alınıp incelemeye değer. Doğanın doğal hareketlerinin akıl ile yönlendirilip yaşama bilinç katma katkısı insandan. Tek hücreliler de yoktu evvelinde. Doğa, inorganik ortamdan organik ortama geçmeyi becerdi evrim yaşadı. İnsan da taklit etmekten tahkike geçmeyi, beşer olarak yücelmeyi başardı. Doğanın ve üzerindeki yaşamın evvelinden bugününe kadarını kapsayan bir bilince ulaştı. İnsanı insan yapan her şeyin söz konusu bilince katkısı var. Karnı doyunca sırtüstü yatıp gökyüzündeki bu ışıklar da nedir demesinden başlar insanın insanca düşünmesi. Hayvanlar hala hep aynı şeyi yapar yer, içer, yatar, kalkar, savaşır, çiftleşir nerden gelip nereye gittiğini düşünmez. Gözümüz açılınca tavandaki ışıkla düşünmeye başlarız. Bilgiyi bir nesilden bir nesle aktarması, bunu okullar sistemiyle kurumsallaştırması, en sonunda “biz de beşer olarak maymundan geliyoruz” demesi gayet doğal, makul ve mantıklıdır. Akıllı da olsa insan, beş duyusu ile algıladığı için “beşer”dir ve şaşardır. Altıncı his “sezgi” “evvel”de henüz yerini almamış, ama “ahir” onun üzerine inşa edilir. Çünkü insandan insan-ı kâmile devrimsel bir süreç daha yaşanmalı ki “yaratılış” tamam olsun. Akluhikmet deyince sanki akıl hikmetin tutulacak yeri, belki de sapı. Hikmet belki de aklın “ışın kılıcı”!

 Akıl ve İnsanlık,

 
            İnsan olarak aklımızdan memnunuz. Akıl, verilmiş en büyük nimet! Onun sayesinde, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, iyilik, doğruluk ve güzellik nedir biliriz. Akıl için sınır koymak zor. Benden âleme, yerden göğe, bedenden ruha çıkması için, gidip gelmesi için zamana da ihtiyacı yok. Aklımızla övünür, gurur duyarız, satmakla bitiremeyiz. ‘Ben’imizi aklımızın üstüne oturtur, ben büyüğüm, hem de herkesten büyük, deriz. Para etmese de satmaya bakarız, istemeden de olsa alsınlar isteriz. “Aklın yolu bir, bak, dediğim senin de aklına uygun” deyip zorla akıl veririz. Aynısından onda da olduğunu bilen bir insan bunu niye yapar ki?
 

            Bazen aklımız bizden gider, akılsız kalırız. Durur ve çalışmaz. Gider uzun zaman gelmez. “Aklım başıma geldi, ne yaptığımı o zaman anladım” dediğimiz olur, araç kullanırken bile olur. Aklımıza güvenmek akıl kârı mıdır belli değil. Bir kenara yazmak en iyisi de, yazdığını da akıl etmek gerek. Akıl gidince üstündeki ‘ben’ evlere şenlik! Neşe kaynağı. Gülen gülene. Akıllı insan akılsıza, aklı gitmiş veya durmuşa güler mi hiç? Akıllısı ne ki akılsızı ne olsun işte? Aklın gidip gelişi sınırsız, zamansız, mekânsızdır. Anladım, akla akıl sır ermiyor. Peki, üstüne üstlük demek gerek, akla geliş nereden ve nasıl? Sınırsıza sınırsızlığın ötesinden mi gelir bir mesaj? “Aklıma geldi, bak ne diyeceğim” dediğimizde akılsız bir lâf mı etmiş oluruz? Tutup getirdiğini, doğadan söküp çıkardığını, birleştirip yeni oluşturduğu bilgileri depo ettiği, hafıza gibi, bir yer mi var yoksa? Aklın işleyişine katkı sağlayan, kolaylık sağlayan, hayal etme gücü, vicdan, şefkat, merhamet gibi yazılım esaslı, mana âlemi kökenli, şuur ve şuuraltı denilen dizi duygusal katmanlar, baloncuklar veya kesitler vardır. Neyse kısa keselim bu yalnız akıl işini.


Sevgi ve Aşk,


            En belirgin veya en yoğun yaşanan duygular belki sevgi ve aşktadır. Hatta aşk aklın bir ötesi de olabilir, aklın durduğu yerde aşkın başladığı düşünülebilir. Daha biraz önce aklın sınırsız olduğunu söylemiştik. Şimdi sınırsız aklın ötesindeki bir şeyden bahsedebiliyoruz. Elinde, kontrolünde olan ile olmayanı ayırt etme gücü, akla, karşılık verme gücü sağlar. Kendine verilen bir şeyin karşılığını vermek istemesi akla en uygun gelen özelliktir. Ya kendisi elde etmek ister ya da karşılığını ödemek, teşekkür etmekle de olsa.

 
            En büyük nimet de olsa aklın “verilmiş” olmasında bir sır olmasın? Veren niçin vermiş, nasıl, ne yönde kullanılmak üzere vermiş diye düşünmek mi gerek acaba? İşi temelinden, kökünden değiştirmeli, akıl verilmiş değil azmiyle cezmiyle geliştirilmiş. Günlerden bir gün derin derin düşünürken aklı biz bulduk belki de. Doğadan kurtardık, yıkadık temizledik, arındırdık, besledik büyüttük beynimize yerleştirdik. Ya da doğada bulduk erittik akıttık. Nasıl fikir, akıl ne ki fikri ne olsun?

 
            Akıl akıl olsun da önce kendini bilsin, aşk ile sınırını çizsin. Anadan doğma mı, çekirdekten yetişme mi, yumurtadan çıkma mı? “Valla ben onu bunu bilmem, ne idüğü belirsiz, kendini bilmeyen şeyi kafama sokmam” denebilir mi? Benden habersiz gidip gelen, nereye gittiği, ne getirdiği bilinmeyen için nasıl olur da “ben yetiştirdim, hiç de mucize falan değil, çalıştım çabaladım aklım oldu, geliştirdim ve ben de akıllı oldum” denir? “Şişeden çıkarmış bulundum artık üzerinde kontrolüm kalmadı” desek akıl için de olur mu? Cini nasıl çıkaran çıkarmışsa, akıl da böyle mi oldu? Nasıl olmuşsa olmuş, iyi olmuş. Şimdi aklı kullanma zamanı.
 

            Düşünelim bakalım aklımızla “din” insanın ilkelliğinden mi, mükemmelliğinden midir? İnsanın ilkel, ilk el, ilk elde bulunuşundan, evvelin başında da oluşundan belki de. İlkellik ile mükemmellik, delilik ile dâhilik, yazı ve tura, madde ve mana, beden ve ruh gibi midir? İki kavsin bir noktada birleştiği, halk ile Hakkın vuslatı gibi mi? Batıl yani hak olmayanın gidişi ve hak olanın zahiri mi? Güneş gidince mi, dikilince mi gölgeler yok olur? İki halde de yoktur ama güneş varken güneşe arkasını dönen gölgesini görür. Hakkın nuruna arkasını dönen rüya da görür kâbus da. Din, zaten, kız çocuklarını gömenlere ve/veya “kız çocukları gömüldüğü için indi”  diyenlere değildir! Aynı şekilde, bilimsel analizler yaparken maddenin içinden başını kaldırıp “maddenin içinde hiç bir kanıt bulamadım, büyük ihtimalle Allah yok” diyen olursa, birinin de ona “popüler bilimci” deme hakkı doğar.
 

            Din insan içindir, üstelik akıllısı için, hem de ne kadar akıllı ise o kadar. Din, doğal oluşumlardan sonra, insanlığın üçüncü ve son aşamasının bir yaşantısıdır. Doğal olan doğum ve gelişim insanlığın birinci, çocukluk aşamasıdır. Çocuk taklit eder. İkinci aşamada öğrenme başlayınca, düşünme, inceleme, tahkik başlar.  Çevresini ve kendisini bilmeye başlama evresi gençlik dönemidir. Hareketi işe çevirme basamağıdır. İnsan beşer, ins, yalnız “insan” ismi ve şekliyle insan olmuştur, sınama yanılma devresindedir veya insan adayıdır. Olgunluk çağında oldukça yeni ve önemli yetenekler kazanır, erdem sahibi olur. Bu çağda yapılan işlerin de insanlığa, sıfatına uygun, insanca, severek yapılması önem kazanır, bu üçüncü basamaktır.

 
            Akıl ile sevginin işbirliği yaptığı en önemli alan “inanç” olmalı. Aşk aklı başından alır, gözü kör eder, gurur bırakmaz, teslim alır insanı her şeyiyle. Din de zaten teslimiyettir. Aklın tevhidi teslimiyetle aşka dönüşmüşse “vuslat” olur. Üç adımda tüm yol kat edilmiş, sonunda olgunlaşıp teslim olunmuştur. Önce küçük bir adım efal, sonra biraz daha büyük bir adım sıfat ve son olarak büyük ve uzunca bir adım, zatımızı, kişiliğimizi teslim belki de!


Hayat ve Ölüm,

 
            Gelirken, gelince nereden geldim demeyen olabilir. Ama giderken nereye gidiyorum demeyen olabilir mi? Olgunlaşmış bir kişinin, örneğin, ölüm gerçeğini görüp idrak edince, nereye gidilir, nereden gelinir, neden böyle gibi sorular sorup cevaplamaya çalışmaması olur mu? İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir diyor Atamız. Hatta ilave ediyor: “insanlığın çocukluk ve gençlik çağlarında kulları ile dolaylı, yani, bir elçi vasıtasıyla temasa geçen Tanrı, insanlığın olgunluk çağında doğrudan temasa geçebileceği, hatta geçtiği için peygamberlik dönemine son vermiştir”. Bireysel düzeyde kendimize sorabiliriz: “Eğer bugüne kadar bana dinsel mesajlar gelmemiş olsaydı bugün ben arar bulur muydum, gidip alır mıydım, doğrudan teması arayacak kadar olgunlaştım mı?
 

            Sevgi ve aşk ile teslim olunsa yetmez, kime teslim olunacağı belli olmaz. Doğaya teslim olunmaz. Dünya ve üzerindeki yaşam doğası yetersiz kalır. Evrene teslimiyet de komik kaçar. Ölüm ile son nokta konur. Ölüm ile ölümsüzlük de anlaşılmış olur. Ölüm hayata hayat katar, canlılık getirir. Hayatı kaybetme fikri yaşamı mükemmelleştirir. Bilenin de bilmeyenin de Allaha teslim olduğu anlaşılır. Zaten böyle bir anlayış düzeyine gelen kişiye mesaj da yetişir. Aklı olmayana din de yoktur ayet de. Aklı olana da vardır hem de çevresinde aranması yeterlidir.

 Mesaj ve Çağrı,

 
             Mesajlar insanı insana anlatır, insanın kullanma kılavuzudur. Balıkların suda olduğunu bilmediğini bilen insan diğeriyle karşılaşmadan kendi derisinin rengini bilmezdi. Kendini bilmeden başkasını bilir insan. Akıl dışa dönüktür. Sezgi olmasaydı kendi içini göremezdi.

            “Akıllının aklına ” kaydı ile olmalı ilk mesaj, OKU!

            Bu mesajın indiği ortamda bir kitap olmadığı da biliniyor. Akıl, oku emrini aldığından beri çok değişti. Her şeyi yerli yerine oturttu. Yukarıda cevapsız bırakılan sorulara cevap buldu, kendini bildi! Kendini hediye olarak kabul edene de kendini bildirdi. İnsan, daha önce yükselmişti. Yükseklere çıkmış, kuş gibi uçmuş, evrenin sırrını ve sınırını keşfetmiş olabilir. Ancak, kendini bilerek, yükseklikten öte, yüceldi! Madde evreninde yükselmesinin yanında mana âleminde yücelmeyi başardı. İnsan, Âdem oldu! Bir dem idi, belirli bir kesafet, yoğunluk, demlilikte idi, yücelerek ademiyete, demsizliğe, yokluğa, letafete erdi! Bu durum insan için ikinci doğuş, yeniden diriliş gibidir. İkincisi kalpten ve kalbî doğuştur. İlk doğuştan ölmeden, tam teslimiyetle, iradî ölümden sonra ikinci doğuşu doğal karşılayan aynı akıl değil belki.

            İşin sırrı tam da buradadır. Akıl dâhil her şey var, ama bir sürü de cevapsız soru var. Nereden gelip nereye gidiyoruz, yaşam nedir, amacı nedir, her şey insan için insan ne için, gelişim sonucu bitkiden hayvan, hayvandan insan olur, peki insandan ne olur? Ben buldum, kendimi buldum, bildim, oldum desek, herkes ve her şeyin ben deme hakkı vardır desek, var olan yalnız ve sadece kocaman bir BEN’dir desek! Ben deyince küçük benliğimizi kastetmeden, ikilik yaratacak bir benlik düşünmesek olur mu?

             Olmaz diyenleri duyar gibiyim. Benim bir ismim var, bir işim var, bir kişiliğim var. Hareketlerim bana özgü, adım ve soyadımla ben bir taneyim. Kişiliğim desen herkesten farklı ve üstün. Tavuğun bir “derisi” vardır bir de “gerisi”. Derisinden geri kalan ile derisi tavuğun bütünü eder. Biz öyle değil, bir ben var bir de âlem eder iki! Ama sen bir âlemsin desek, “evet ben ayrı bir âlemim, ben âlem ederim âlemden de büyük ve o âlemi toplasan ben etmez” diyebilir. Bu nasıl akıl, nasıl fikir, bu nasıl hesap, akıl sır ermez! Tavukta hepsi bir ediyor bize gelince iki. Sen kopuk musun (doğadan)? Desek kızar. (Dünyanın) ayı mısın? Ayrı mısın? Gayrı mısın? Doğayı bir sayarsak sen nasıl ikinci oluşturursun? “Oluşur oluşur, benim efalim sıfatım zatım, yani fiillerim, işlerim, sıfatlarım ve kişiliğim vardır, ben başlı başına bir âlemim” der. Bunları diyen akla mektup var!

            Bazı düşünürler “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” veya “şartlar, yol, bilgi ve gerçek” demiş, kelimeleri ortaya koymuş, biz bu kelimelerden bir cümle yapabiliriz, “koşullar ne olursa olsun (doğru) yolda ol, bilgi edin, hakikate er” denebilir. Isınınca genleşmesi maddenin doğasında var. Hatta maddenin soğukluğunun ve karanlığının, maddeye gece ve batı denmesinin nedeni, ısının ve ışığın maddenin içine gurup etmiş olmasından, onun içinde ‘giz’li, batın olmasından. Bunları açığa çıkarmak için ‘Atom’u patlattık. Sıra artık ‘eşya’dan hakikat güneşini çıkarmakta, onun doğmasını sağlamakta, eşyanın hakikatini idrak etmekte, eşyada fecri yaşamakta!

Şahit Olma ve Sığınış,

 
            İmanın şartı şahadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta kalmamalı. Hem hal ile hem de kal, söz ile ikrar, kabul edilmeli. Diğer bir deyişle hem söyleyip hem de yaşanacak bir bilgidir bu. “Dinde zorlama yoktur!”, sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dinî mesajlar da akıl için o kadar kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu anlar. Fiillerin idraki bir sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır, örneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgelik veya karanlığın yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar. Bunları düşünen biri ayet okuyor demektir. (KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113,1) “De ki, yarılan karanlıktan çıkan sabahın, aydınlığın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun, oluşumun Rabbine sığınırım!

 
            İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer. İnsan, cahilden, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Bilme isteği, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır. Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir. Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır.


Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır. Büyük, çocukluğu yarar içinden büyüklüğü çıkarır.


Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik” sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak isteyecektir. Öğretmen, talebeliği yarar, öğretmenliği çıkarır ve ona sığınır.


Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevk etmiş bir kişi, uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhî nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybeder, artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir, orada kalır. Manevî zevkleri beden gecesini yarıp çıkarmalı ulvî değerlere sığınmalı.

Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır. Nefsin şerrinden mananın yüceliğine sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı.

Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama yerinde, dozunda ve zamanında. Halk mıyım, hak mıyım düşüncelerinin çatışmasından çıkan kıvılcım kalpte nurun parlamasına yol açar, anlayış ve idraki geliştirir. Halkiyattan Hak’kiyeti çıkarıp sığınılmalıdır.

Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği geçici, fani huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhî nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır. Böyle, yukarıda açıklandığı hususlarda anlatıldığı şekillerde düşünenlere Felak suresi iner, inmiştir ve okuyordur haberi olmadan, farkında olmadan ayetleri hem okuyor hem de yaşıyor demektir.
 

113 Felâk suresinin özeti:

a.       Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı nurunun, aydınlığının gerçekleşmesi için madde,  beden, vücut gecesinin şerrinden, (Hakikat güneşi maddenin içine gurup ettiği için madde kara, karanlıktır, gecedir !)

b.       Manaya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden,

c.       Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren nefsin şerrinden,

korunmalıdır. 

            Aslında karanlık kendi başına var değildir, ışığın, aydınlığın olmaması halidir. Bilgi, nur insanın kaybıdır bulup almalı. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bilgili ve uyanık olması yeterlidir!

 Gözlem ve İdrak,

             İnsanın insanca yaptığı her şey belirli sure ve ayetlere uygundur veya ayetlerde yer alır. Geçimini kazanmak veya bilgisini artırmak için hareket etmesi, çaba göstermesi, yeteneklerini artırması gerekir. Her iş ve eylemde çevreyi gözlemlemek, ortama uymak ve koşulları dikkate almak şarttır. Her şey efal tevhidiyle başlar. [3 Âli İmran].

3,127: İnancı güçlendirmek, inkârı zayıflatmak veya bilmeyi artırmak, cahilliği azaltmak için yapılması gerekenler her insanın kendi gayretine, çalışmasına bağlıdır.

3,128: Öğrenmek için çalışanlara yardım eden melekler vardır, yani, öğrenmek isteyenin öğrenme yeteneği artar. İlmi öğrenmek istemeyen kişi için başkasının yapacağı bir şey yoktur. Gayret göstermek bireyseldir, kişinin kendisine kalmıştır. Peygamberin görevi sadece bildirmektir öğrenip uygulamak kişinin çabasıyla olur. Çalışırsa öğrenme yeteneği, uygularsa uygulama yetenekleri gelişir, melekeleri artar, melekler yardımcı olur.

3,130: Rızkınızın Allah’tan olduğunu bilin ve miktarına razı olun, O’na sığınmak, O’nu vekil tayin etmek yeterli ve gereklidir.

            Mallarınızı Allah’a, daha fazlasını talep etmek üzere vermeyiniz, O’nu sevdiğiniz için, rızasını almak için, yakınlık için veriniz, karşılık beklemeden, herhangi bir şart koşmadan veriniz. (Faiz bu durumda ve bunun için haramdır !)

            İlahi rahmetin size ulaşmasına ve kapsamasına karşı gelmekten vazgeçin. Her şeyi O’ndan bilmenize engel olan ikilik yaratan benlikten oluşan perdeyi kaldırın. Yaptıklarınız, ettikleriniz yani fiillerinizin tümünün O’nun fiilleri olduğunu görünüz. Her hareketin kaynağında aynı güç ve enerji vardır. Hakk’ın ef’alini müşahede ediniz, kendi fiillerinizin diğer hareket ve fiillerden farklı olduğunu iddia etmeyiniz.

            Kendi ef’alinizi görmek suretiyle, bir kısmını benimseyerek, kendinize ait olduğunu iddia ederseniz, mülk âleminin yani bu dünyanın ef’al tecellisi olduğunu göremezsiniz, tevekkül edemezsiniz, perdelenmiş olursunuz. Tüm kesret âleminde işleyenin bir ve tek olduğunu, hepsinin Hakk’ın fiilleri olduğunu görün, idrak edin, müşahede edin, gözlemleyin, şahit olun.

3,133:  Cennetin genişliği yer ile göğün genişliği kadardır!

            Çünkü efal âleminin tevhidi mülk âleminin tevhididir, ama eni ve boyu arz âleminde sınırlı olsa da üçüncü boyutuyla sınırsızdır. Fiil, sıfatın göründüğü yer; sıfat da zatın göründüğü yerdir. Her yapılan iş bir sıfat altında yapılır, örneğin, her işin bir amacı vardır ve anne baba olarak, öğretmen olarak, bir sıfatın gereği olarak yapılır. Ama yaptığımız işlere kendi kişiliğimiz damgasını vurur.

            Sadece fiilleri görenler, sıfat ve kişiliklerden habersiz olanlar cennetin arzını görür. Sıfat ve zat ile O’na vasıl olanlar, erenler cennetin sınırsızlığını, sonsuzluğunu takdir edebilir. İşte bu cennet, perdelerinden sıyrılmış, efali Hakkın gayrisine nispet şirkinden sakınanlar içindir.

3,134: Bu kişiler bollukta ve darlıkta infak edenler, Allah için verenlerdir, fakirdirler, bütün işleri Hak’tan bilirler, öyle görürler, Allah’a tevekkülleri nedeniyle, bolluk ve darlık gibi zıt hal ve durumlarda bile sadaka vermekten (ben’i !) çekinmezler. Böylece, kendilerine karşı yapılan cinayeti dahi “fiil-i ilâhî” görür, kin ve gazaplarını yutup itiraz etmeyerek, sıfat cennetinde ve rıza makamında olurlar. İşleri Hak’tan gördükleri ve Allah’ın cezasından affına sığındıkları için, insanların zulüm ve kabahatini affederler. Allah, bu şekilde, efal-i ilahiye tecelliyatını müşahede edenleri, yani, “ne gelirse Hak’tandır” veya “neylerse Mevla’m eyler, neylerse güzel eyler” diyenleri sever. Bunlar aklınıza yatkınsa Kalp–Beden–Nefs üçlüsünün uyumu için “114 Nas” suresini okuyorsunuz demektir, o halde ayetlerin inişi bir ihtiyaçtır! 


Şahit, müşahit, şehit,

 
            Fiillerin kaynağı sıfatın idraki bizi sıfatların kaynağına götürür. 114 Nas, 21; (KUL E’UZÜ BİRABBİN NASİ...) (Sıfattan Zat’a sığınış), “De ki, ben insanların Rabbine sığınırım. İnsanın Rabbi tüm sıfatları kapsayan zattır. İnsan, cemadat, nebatat ve hayvanat gibi, vücut mertebelerinin hepsini, yani, oluşumun tümünü içerdiği için; ona olgunluğunu, kemalini kazandıran Rab da “eşya”nın tümünü kapsayan ve “Allah” tabir edilen zattır.

Bu nedenle, şeytana “lütuf, kahır, cemal, celal gibi tüm sıfatlarımı içeren sıfat ile izhar ettiğim Âdem’e seni secde ettirmeyen, secdene mani olan nedir” diye soruldu. İnsanın her işinin, her yaptığının, her ef’alinin bir sıfattan kaynaklandığı açıkça görülür. Bunların en önemlisi de bilip bilmemekle ilgilidir. Âlim olarak mı cahil olarak mı iş yaptığı çok önemlidir. Bu nedenle, öğreten, bilgilendiren, öğretici sıfatı içeren Rab sıfatına sığınılır. Öğrenmek isteyenin öğretmenine teslim olması örnek bir davranıştır.

Yani nâsın, insanın Rabbi, nasın meliki ve sahibidir. Melik, kendisinde hal-i fenaları itibarıyla, geçici, fena bulucu, yok olucu halleri itibariyle, nasın vücutlarına ve işle­rine, insanın beden ve hareketlerine, malik ve sahip olan demektir. Hakikatte melik ancak zuhuru ile her şeyi kahır eyleyen Vahid'il Kahhar'dır. Zahir olduğu zaman gayrisinin var olamayacağı niteliktedir. Diğer bir deyişle, cahilin cehaleti yok olursa, yeni bir sıfat ile âlim olarak bir iş yapılırsa, bu yapılan iş bir kişilik koyar ortaya. Âlim insan cahilliğin kişiliksizliğinden bilgeliğin kişiliğine sığınıp fani olduğunun idrakine varınca “mabudu mutlak”a (ibadet edilene) sığınmış ve onda yok olmuş olur. Mabudun Melik olarak zahir olduğu ve böylece, gayrisinin kahrolduğu, anlaşılır.

Yücelişin bu aşamasında fani olan yerini baki olana bırakmış, kişi aradan çıkmış Yaradan kalmıştır. Kulluk makamının, yani, yaratılmışların yeniden oluşturulması gerekir. Fani olan “fani”ye, evvelkinden farklı olan, ikilik yaratmayacak olan, Hakkın vücudu verilerek tekrar vücut âlemine döndürülür. Mabud da mabudu daim olmakla abdın mabudu daime sığınması da tamam oldu. Efal tevhidi ile başlayan yolculuk önce sıfata oradan da zata, yani, her şeyin kaynağı kişilikte son buldu. Böylece, insanın besmeleyle Allah’a sığınması tamamlanmış olur.

Kendi vücudunun olmadığının ve hakkın vücudu ile tekrar kulluk makamına gönderildiğinin idrakinde olan kul yeniden kuruntu, vesvese eden şeytanın şerrinden sığınmak zorunda kalır. Çünkü vücut mahallinde Hakkın vücudu ile yaşadıklarının idrakinde olmayanlar da vardır. Yani, o vesvese edici insan­ların göğüslerinde vesvese eder, buyurdu. Hâlbuki fena halinde vücut yoktur, binaenaleyh sâdırlarda vesvese de yoktur. Belki fena halinde eneiyet, benlik vücudu ile bir nevi telvin, renk verme zuhur eylerse, senden sana sığınırım, demek lâzımdır. Kendisine ait Efal, Sıfat, Zat gibi bir şeyin olmadığının bilincinde iken, açık şuur halinde, vesvese, kuruntu olmaz, ama bu bilinçten düşme olduğunda, şuur kapandığında, gaflet ve dalâlete düşüldüğünde, hemen geriye dönüş başlar. İmdi fenadan evvel abdın vücudu ile şey­tanın da mevcut olduğu gibi fenadan sonra da Hak Teâlâ Hazretleri mabud, ibadet edilen olunca abdın zuhuruyla şeytan da zahir oldu. Vesvasi, ves­vese verenin ismidir.

Evvelki surede de olduğu gibi burada şeytandan diğer bazı esmaya sığınmayarak Allah'a sığınılması, şeytanın, Rahman'a mukabil ve cemiyeti insaniye suretine müstevli olan ve Allah isminden gayri cemi esma suretinde zahir olan bir şey olduğu içindir. Şeytan, insanın kendisi dâhil her kılığa girer, Allah’tan gayri. Bu beyandan Nebi Aleyhisselâm'ın «Beni gören, gerçekten beni görmüştür, çünkü şeytan benim suretimle temessül edemez» sözü­nün manası anlaşılır. Hannas, çok rücû eden demektir. Şeytan ancak gaflet zamanın­da vesvese eder. Kul, gafletinden uyanıp Allah'ı zikir edince şeytan rücû eder, geri döner, yok olur. Anıldığında, Allah var olur ve O’nunla birlikte hiçbir varlığa yer yoktur!

Şeytanlardan vesvese edenler iki cinstir. Birisi cinnî, meselâ vehim-kuruntu gibi beş duyumuz ile görülmeyen, algılanmayan, diğeri insana benzeyen veya eşiti olan kimseler gibi insî ve his, beş duyu ile görülenlerdir. Binaenaleyh bunlardan sığınma ancak Allah'a sığınmakla tamam olabilir. Hıfz edici Allah'tır. Nas suresi tamamdır.

Sonuç:

            Her iki surenin genel ve ayetlerinin tek tek özel anlam ve te’vilinden bir ve tek sonuç çıkabilir, tevhit ilmi ile bize denmek istenen, yaşarken zaten tabi olunan mesaj şudur:

Kendi kendinize adam olduğunuzu düşünerek, “hareketler benim, fail ben; isim ve sıfatlar benim, mevsuf ben ve zat benim, kişiliğim ve vücut benim, mevcut olan ben” demeyin. Siz bir abide, benim abidem, Abd-i Hu, olduğunuzu düşünüp Âdem olunuz, teslim olunuz, yokluğunuzu kabul edip varlığımla var, vücudumla mevcut, ilmimle âlim, nefsimle kaim, ayakta, hayatımla hayatta, hay, diri, benimle bende, benimle birlikte, benim ef’al, sıfat ve zatımın zahiri olduğunuzu idrak ederek yüceliniz!

Kısaca, fıtratınızı gerçekleştirin, siz ne olabilecekseniz olun, ama Abdi’m olarak yapın ne yapıyorsanız, zaten öyle, idrak edin! Peki-Evet diyenler, sözle, kavlen derse “beli” demiş olur. Bu da bize Ahd-ü Misakı hatırlatır!

 Buraya kadar, Bakara 256, “dinde zorlama yoktur” ayetinin te’vilinde geçen şu deyiminin bir açıklamasıdır: “sabah güneş doğduğunda göz nasıl görürse din de öyledir”.

“Anlayana, sivrisinek saz” misali, her toplumda mesajı alabilecek ve anlayabilecek aklın ve akıllı insanın yetiştirilmesi amacıyla çok çaba sarf edilir, gayret gösterilir. Bu amaçla dernekler de kurulmuştur dergâhlar da, burada olduğu gibi uzun süredir toplanan gruplar da oluşturulmuştur. Bu mesaj size gelmiştir, size bu mesaj böylece de gelmiştir. Sevilmiş de olmuşsunuz, önem verilmişsiniz ki mesaj gönderilmiş, anılmışsınız. Ayet der ki : “anıldığınız gibi anın! Zikir olunduğunuz gibi zikredin!”

 
İyi ki varsınız, buradasınız. Sevgi içinde, seven kalınız çünkü zaten seviliyorsunuz idrak edin.

9 Nisan 2013 Salı

Her Şey Halk Edilir İnsan Yaratılır !

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (15 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.


          Kitap, Kur’anı kerim ona, hitap ona hem de akıllı olanına, insanın kitaptaki yeri çok geniş ve önemli. Kendini bilsin ki öğreticisini, yaratıcısını bilsin. Evrim süreci gerektiren tüm mevcudat içindeki yeri ve önemine değinilmiş kitapta, özellikle, insanın, evrimsel gelişimin ötesindeki, devrimsel yaratılışı anlatılmıştır. Evrimsel gelişim canlılığın, hayatın tek hücreliden insana kadar gelişimi sürecidir. İlk insan olarak kabul edilen Âdemden Habib’ine kadar olan süreç ise insanın yaratılış sürecidir, bu süreç devrimseldir, yeni, yararlı, örneği olmayan bir insan yaratılır ve süreklidir. Söz konusu süreçte insan nasıl geriye gidebilir, aşağı düşebilir, nasıl hayvansal düzeye inebilir, nasıl yukarı çıkabilir, yükselebilir, fıtratını gerçekleştirerek insan-ı kâmil olabilir ve nasıl olur da habip olarak yücelebilir, aşağıda incelemeye çalışalım.

          Kitapta insan diğer canlılardan farklı bir şekilde ele alınır. Sure ve ayetlerden bazılarında çekirge, fil ve örümcek gibi hayvanlar yer alır, özellikleriyle anlatılır, kıssadan hisseler çıkarılır. Bazı insan davranışları için de hayvanlar âlemine inilir. Örneğin, yalan ve iftira suçların en ağırıdır. Konuşma insanı insan yapan özellik olduğu için bu yeteneğin yanlış kullanılması insanı hayvanlıktan da aşağı konuma indirir. Bedensel, nefsanî ve hayvansal davranışlar insanın kendine zararlıdır oysa yalan ve iftira bir başka insana, kula zarar verir ve “kul hakkı” doğurur bu da şirktir, Tanrı affetmez. Zina şehvetin, cinayet gazabın azgınlığı ve hâkimiyeti sırasında ortaya çıkar, sonra pişmanlık duyulduğunda, af dilenmesiyle insanlığa dönüş gerçekleşebilir. Havva’nın ve dolayısıyla Âdemin konuşma ile aldatıldığı şeytanlık büyük günahtır. Yüce, ulvî değerler doruk ise, bu tür aldatma dip, yani, esfel-i safilindir.

          “Dünya üzerinde hareket eden hayvanların her sınıfı kendilerine özgü bir sudan, yani kendilerine özgü bir ilimden halk edilmiştir. Her birinin kendisine özgü bir akıl, fikir ve düşünce sistemi vardır.  O her ilmin bir ameli olmak üzere amellerin inşasında dilediğini halk eder. En aşağılık yaratıkların arasından dilediğine ilim, bilgi ve hikmet verir ve tevhit ile hidayet eder. Her yaratılmışın bir ilmi vardır ama tevhit ilmi yalnız Âdem ve oğulları içindir O’na götürür.”

            Tevhit ilmi, her olmuş ve olacağı kapsayan kitapta, ledün ilmi, yani, her şeyi, zaman ve mekânı kapsayan ilim olarak anlatılır. İlim ve amel üzerinde durulur, ilim sahibi olanların ne yapıp ne yapmayacakları anlatılır. İlim akıl aracılığı ile ruhtan kalbe iner, amel olarak bedene ve nefse yayılıp onlara hâkim olur. Elde edilen yeni bir bilgi beden ve nefiste yeni davranışların doğumuna sebep olur. Bu açıdan ilim ve edinilen bilgi erildir, etkiler, fikir ve uygulamaların doğumunu sağlar. Beden ve nefis dişi özelliği gösterir, etkilenir, kişiye ilmine göre amel, uygulama fırsatı doğurur. Bu eril ve dişil özellikler “bir başka beşer eli değmeden yapılan doğum”, “bakirelik” tarihî kavramını ortaya çıkarır.

          “Bir bütün olarak ve ayrıntılı bir biçimde tevhit ilmine sahip olduklarını ve gerektirdiği ameli gösterdiklerini iddia edenlerden bir kısmı daha sonra her şeyi mubah görerek geriye döner”. İşte bunlar “ilmi billâh” ile mümin değildir. “Ruh ile beden denizleri birbirine karışmayacak şekilde iç içe yaratıldı. Ruh denizi saf ve lezzetli; cisim denizi ise başkalaşan, değişim gösteren, lezzetsizdir. Ruhun kesafet kazanarak kederlenmesini önlemek ve cismin ruh ile nurlanmasını sağlayabilmek amacıyla ikisinin arasına hayvanî nefis berzahı, ara yüzü kondu. Berzah âlemi her ikisinin diğerinden sığınabileceği bir yerdir. Nur, eşyanın kendisiyle zahir olduğu şeydir. Ruhun nuru ile aydınlanmış bir kalp lambalıkta zeytinyağı yakan cam kandil gibidir. Kendisi aydınlandığı gibi başkalarını da aydınlatır. Zat, nurun zuhurunun şiddetinden hafidir, gizlidir, görünmez!”

             Tevhit ilmi ile insana hakiki dirilik verileceği müjdelenir. İnsanın aslında uykuda olduğu, ilim alıp uyanınca yaşamaya başlayacağı anlatılır. Gece ve gündüz, uyku ve uyanıklık ile misal âleminde çeşitli gerçeklere değinilir. Gece ölüme, gündüz yaşama benzer. Sabah olunca ölüye benzeyen nefisten diri bir kalp çıkar, ihya olur. Gün boyu kalp ruhtan aldığı nur, anlayış, idrak ile çalışma ibadeti yapar, ulvî hayat başlar. Akşam olunca çalışmakta olan kalpten, aletsiz, zamansız, örneği olmaksızın ve mekânsız nefsin çeşitli halleri ortaya çıkar, nefsanî hayat yaratılır, ihya edilir. Bu durum, bir açıdan, iradî mevtten, ölümden sonra beden arzının dirilmesi, ihya edilmesidir. Burada gece, sabah ve gündüz derken iki durumu açıklığa kavuşturmak gerek. Birincisi dünya ve güneş olayları ikincisi kendisi bir âlem olan insan ve hakikatin nurunun parlamasıdır.

          Dünya mekânında güneş doğar gece ölüsünden diri bir gün doğar. Mekân olarak bireysel bedende ise hakikat nuru doğunca kalp çalışmaya, ibadete ulvî yaşama başlar. Ulvî, ilâhi yaşamda teklik, birlik hüküm sürer. Kalbin bireysel çalışmasına tam teslimiyetle iradî olarak son vermek bireyin iradî ölümüdür, kişiye kişisel düzeyde parlayan hakikat nuru inmiş, gurup etmiş, bireysel düzeyde akşam olmuştur. Kalp aklın ruhtan aldığı nur ile tam teslimiyete, fakirliğe giderken nefs de mertebe atlar. Emmare, levvame, yerme, mülhime, ilham alma makamlarını geçer. Böylece yücelen kalpten nefsanî nefis bir hayat yaratılır. Nefsin raziye, razı olan ve marziye, razı olunan mertebeleri ihya edilir, beden arzı dirilir. O’ndan razı olan ve O’nun razı olduğu nefs arzı dirilir. Bu durumda bedende ihya olan nefsanî hayatın doğurganlığı veled-i kalp yaratır, çünkü kalpte eril Ulvî, İlâhi yaşam tam teslimiyet sonucu vahdet, teklik, birlik hüküm sürerek çalışmaya devam etmektedir. Veledi kalp, kalbe inen ruhun nuruyla dirilir, ruhun mazharı, göründüğü yer olur. Kalp çocuğu ölümsüz ruh ile doğmuş, dirilmiş olur. Habib’inde görüldüğü gibi, ikinci doğuş ile kâmil insan yaratılmış Âdem ile başlayan devrimsel süreç tamamlanmış olur.

          Keza, siz de böyle bir sürecin son aşamasından geçilerek yaratılan insan neslinden yaratılmışsınızdır. Dostluk ve muhabbet etmeniz amacıyla nefsanî tarafınıza meyletmeniz için ruhunuza bedensel bir eş, zevce izhar edilir. Ruh ve kalp tarafınız ile nefis ve beden tarafınız arasında, rahmet olarak, muhabbet oluşur, fikir doğar, maya çalınır. Nefsiniz ruhun nuru, anlayış ve idrakiyle kurtuluşa erer sefa bulur, neşelenir, tatmin olur. Böylece, nefsin fıtratında olan doğurganlık rahminde kendisine itaat edici bir kalp veledi bağışlanır. Onun bereketiyle nefis de hidayet bulur ve ahlakıyla ahlaklaşıp kurtuluşa erer. Ruh da nefsi etkilediği ve kendisinin idrak edilmesini sağladığı için; ruhun nurunun idrakine erişen yeni bir hayat verdiği, anlayışının hayata geçirilmesini sağladığı için nefsi sever. Allah’ın, bağışlanmış bulunan veledi, yeniden doğuşu, mübarek kılarak rahmet etmesiyle yeni doğan kalp veledi ruh ile dirilmiş olur. Bu diriliş ile ruh terakki eder ve onunla kemali, olgunluğu zahir olur, ortaya çıkar. Bu halk edişlerde tefekkür edenler için olgunlaşma fırsatı vardır.

          Dünyevî yaşam, yaradılışında doğurganlık olan nefisle, ruha eşlik edecek bedenin muhabbet için verilişinden ve kalp veledinin rahmet için ihsanından sonra gerçek canlılığına ve amacına kavuşur. “Tevhit ilmi ile ruh verilir ve dirilir. İşte bunlara fenadan sonra bilgilerimle bilgili, ilmim ile âlim, sıfatımla mevsuf, sıfatlanmış vücut vardır”. Benim mülküm O’nundur diyerek O’nda fani olan O’na dönerek O’nunla baki olur. Sen çık aradan kalsın yaradan!

             İnsan “ben öldükten sonra dirilecek miyim?” diye soruyor. “O insan düşünmez mi ki halk edilmeden önce bu şahadet âleminde o hiçbir şey değildi. Halktan önce vücudu yoktu, mevcut değildi, yok idi. Sizi madde denizinden, balçıktan halk ve izhar etti, görünür kıldı, zahir etti. Sonra size biri belirli diğeri belirsiz iki tür ecel kaza eyledi. Belirsiz ecel fıtratınızdan gelenidir. Tevhit ile fıtratını gerçekleştiren, teslimiyetle fakirliğe erişen, iradî eceldir. Diğeri, Allah’ın indinde belirli bir vakitteki doğal eceldir. Her yer ve gökte eşya ve mevcudat suretinde zahir olan O’dur. Gizli ve aşikâr her şeyi bilir ve hükmeder”.

            Ricalün, hak ile kaim tecrit ve tefrit olan rical yani kâmil âdemler dünya işleri ile ilgilerini sürdürür ama zikirleri daimdir. Fenada Şuhut namazını kılar bekada irşat, öğretme ve tekmil, açıklama, tamamlama zekâtını verirler. O kâmil erler, belki de, sır ile dolu kalpleri ve basiretli görüşleriyle fena bulup hak ile kaim olarak bakiyenin zuhurundan ve benliğin bekasından korkarlar”. Ayet: “Başkalarının yanıldığı hususları bilsen ve onlara anlayış göstersen de, seni sevsinler diye, sen de onlardanmışsın gibi aynı taraftanmışsın gibi yapma noksan sıfatları üstlenme. Bütün insanların ve insanlığın vekili olduğun için tarafsız bir şekilde eksiklik ve yanlışlıkları göstermeye devam et. Rab’bin suret-i halk ile perdelendi, ben senin suretinle zahir oldum, artık halk suretinde benimle kaim ol, Haktan halka geri dönüşte Hak ile halk ol. Yaratışın ve halk oluşun, halk edilişin, halkın tümünün temsilcisi olarak da insan seçildi. Yaratılmışların seçilmişi olan insan kan pıhtısından yaratılmıştır”.
      
    Yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır” buyrulur. Yüce Hak, sıfatını, bir şeyin açığa çıktığı yeri yapmak suretiyle; her şeyin yaratılışını, meydana getirilişini güzel yapan yüce, ulu olan zattır. Çünkü güzellik ifadesi sıfata aittir. Yaratılmış olan varlıkların tamamı sıfatın mazharıdır. Ancak “İnsan-ı kâmil”, olgun, kâmil insan, bu özellikten ayrı tutulmuştur ki o, Zat olan cemal’e özel kılınmıştır. Bu sebepten; kâmil insan, tam teslimiyet ile en güzel ahlaklı olarak en uygun kıvamda ve yaratılışın adaletlisi olarak orta halde bulunan, iki tarafını bir etmeye mahsus kılındı, tahsis edildi. Orta halde olması sebebiyle, yüce Hakk’a ait olan ruhu kabul etme kabiliyetinde oldu. Kâmil insana bahşedilen veledi kalbe, kendi ruhundan üfledi. İnsana Hakk’ın ruhundan üflenmiş olmasıyla, bu insan cinsiyle, yaradılış sona ermiş olup, Hak görünür, zahir oldu.

          Ruhu kabul yeteneği gösterilmeden, kalbin veledi doğmadan, ruh üflenmez. Eşyanın insana yükselişi evrimsel, insanın benliksiz, bencilliksiz ve gayriden bakiyesiz, tam fakirlikle kemale yücelişi böylece devrimseldir.

Not: İlgili ayetler; 24 NUR 24/45, 25 FURKAN 54, 96 ALAK 2, 30 RUM 20, 19 MERYEM 67, 6 EN’AM 2, 32 SECDE 7, 32 SECDE 8,  32 SECDE 9, 2.157. Bu ayetlerin sentez edilmeden, sadece analiz için ayrı ayrı okunması halinde anlamak zor olabilir. Her ayette bir başka konu ele alınıyor gibi gelebilir.  Örneğin, insanın çamurdan mı, kan pıhtısından mı, sudan mı yaratıldığı anlaşılamaz, zıt görüşler gelişebilir. Yukarıda bu ayetlerin tümü tevhit ışığı altında birleştirilmeye çalışılmıştır. Evvelinde çamurdan, doğadan, sonra sudan yani ilimden, kan ise kalbin veledi için kurban da olabilir, fena bulan, yeniden doğuşu mümkün kılan da. Bağışlayınız lütfen.