16 Kasım 2017 Perşembe

Yaşayan Kalptir


            Yaşayan Kalptir

            Her düşünen akıl aynı, bir ve tek ‘ilim’ ile ilgilenir, ya inanç ya da bilimsel kanıt üretir. Kanıtlanmayan inanç olmaz, olmamalıdır. Aklı olmayana kutsal mesaj yoktur. Ayetler de ilmi, kuvvetleri, “Kuvvetlerin izdihamını”, ilmin cisimleşmesini, kalbi ve kalbin aklı nasıl kullandığını ele alır. Yer ve göğün halk edilmesi, Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir. Mevcudat ile gizlenen Hak, yaradılışa hükmeden kalp ile açığa çıkar. Hakiki kalp, ilim ve hikmet yüklüdür, ‘güçlü kuvvetlerin’ toplandığı yerdir. Beden, hakiki kalbin etkisiyle vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve bedenin organları kalbe tabi olarak oluşur. Organları oluşturan kuvvetler kalpten geçer. Belki, ne zaman ne olacağına ilişkin kodlanıp da geçerler.

            “O, her an, her şey ve herkes ile bir şen’de, bir neşe’dedir ve O’nun her şeye, herkese bir nazarı vardır. Her şey ve herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır.” (42.38) “Hakk’ın arşı, mai, bir çeşit su, sıvı, üzerindeydi. Arş, akıl öncesi bir durumdan ibarettir; ilim öncesi durum üzerine bina kılınmış, inşa edilmiş ve ilme dayanan cisimler âleminin vücut olarak öncesidir.” Bir hadis der ki: “Yüce Allah, en evvel bir cevher, enerji halk etti, cevhere celali ile nazar edince, cevher hayâsından eriyerek, kısmen su ve kısmen de ateş oldu.” Cevher hayâsından, saygı ve edebinden, kısmen su ve ateşe, bir anlamda ‘plazma’ya, maddenin dördüncü hali, plazma haline, dönüşmüş denebilir. “Bu kavram da zaman itibariyle değil ama rütbe olarak, arşın, maddenin üstünde, evvelinde, olduğunu gösterir. Aynı şekilde bebeğin bedeni, arzı, su içinde oluşup gelişir. Müminin kalbinden ibaret bulunan, Hakk’ın arşı da, oluşum ve gelişim açısından, su ve maddenin vücut olarak öncesidir.” (11.7)

            “Sonra semanın icadı kast edildi. Sonra denmesi, zaman açısından birinin önce oluşturulduğunu değil, farklı şeylerden ve farklı şekilde oluşturulduklarını gösterir. Zira orada zaman yoktur. Sema latif, arz ise kesif cevherden, enerjiden oluşur. Arz gibi sema da, madde ve surette farklı, yedi kat olarak takdir edildi. Her semaya amacı, işleri, araçları, tesir ve tedbirleri işaret edildi.” (41.11, 12)

            “Dünyada oluşan ilk ev Mekke’deki Kâbe’dir. Bu ev yer ile göğün yaradılışında, su üzerinde ilk zuhur eden evdir ve su üzerinde beyaz bir köpük olduğu, yeryüzünün bunun altında döşendiği rivayet edilir. Söz konusu ev ‘Hakiki Kalp’tir. Su üstünde zuhuru hayvanî ruh seması ile beden arzında nutfeyle alakalı oluşundandır. Yeryüzünden evvel halk olunması, kalb-i hakikînin kadîm ve bedenin hadis olduğuna işarettir. Kalbin davranışlarından bir kısmı nefsanî bir kısmı ise ruhanîdir. Kalbin su yüzeyinde beyaz köpük olarak tanımlanması cevherinin saf olduğuna ve yeryüzünün onun altında döşenmiş olduğuna işarettir. Beden, hakiki kalbin tesiri ile vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve organları kalbe tabi olarak oluşur ve gelişir. Böylece ruhun beden ile alakası kurulmuş olur. O beytte, âyat ve beyyinat, delil ve mevcudat, yâni ulum ve maârif, ilim ve bilgiler, hüküm ve hakayık, hakikatler var­dır, o ayetlerden, delillerden, biri de Ruh Nurunun kalbe varış yeri olan ‘akıl’ vardır.” (2.96, 97) Beyaz köpük olan hakiki kalbin, saf hali ruh ve cisimleşmiş hali ise bedendir. DNA için maddeye ne zaman, nasıl ve ne yapacağını bildirerek hükmeden yazılım, program denir. Kalp de, DNA dâhil, tüm yaradılışa hükmedebilir.  

            “Cismanî şeh­vetlerle perdelenip, nefsanî lezzetlerle meşgul olmaları sebebiyle nefislerinin, beden ve bedenin terkip ve mizacından ibaret olduğunu zannederek, kuddus cevher ve fıtrat-ı nurdan, kutsal cevher ve nurun yaradılışta kazılı oluşundan, gafil oldular. Somut cisim denizi ile soyut ruh denizi indirilmiştir. Bu iki deniz insan vücudunda buluşur. Aralarında, ne hayatın cevherinin letafetinde, ne de madde cesedinin kesafetinde olan ve ‘berzah’ diye adlandırılan, ‘hayvani nefis’, beşeriyet canlılığı vardır. Denizlerin arasında, berzahta ne latif ne de kesif denebilen, nefsanî canlılık bulunur. Nefis her ikisinden de dengeli yararlanır, ne ruh bedeni latif, ne de beden ruhu kesif, yapabilir.” (55.19)

            Aldığı her gıda insana güç ve kuvvet, ‘güçlü kuvvet’ verir. Yediği besinler, aldığı nefes, içtiği su, okuduğu kitap, edindiği bilgiler, gücüne güç katar. Bir açık sistem olarak, insanın çevresinden aldığı her şey ‘girdi’ veya ‘gıda’dır. Her besin belirli koşullar altında alınır, işlenir ve yine daha güçlü kuvvetlere dönüştürülür. Bedensel, maddî güç de olsa, beyinsel güç de olsa, tüm ‘güçlü kuvvetler’ girdidir; bünyemizde bedensel veya zihinsel işleme sürecinden geçirilip çevreye çeşitli çıktı verilir; üretim, işleme, tüketim süreklidir. Vücudumuzda en küçük birim denebilecek atomlardan oluşan bir molekülün bir başka molekülü üretip kodladığı ve bunu, hücrenin içindeki, ‘seri üretim yapan molekül üretme fabrikasına’ gönderip aynı proteinden çok miktarda üretim yapılmasını sağladığı bir gerçektir. Beslenmek hatta hava, su ve ateşten çok çeşitli katkılar alarak güç ve kuvvetimizi geliştirmek zorundayız. Bu kapsamdaki bütün eylem ve olayların tümü bir kuvvet ‘iletişim ve etkileşimidir’. Maddi ve manevi kuvvet alış verişi içindeyiz. Birisinin düşünce gücünden etkilenir yeni bir fikir, düşünce üretiriz, hepsi bilgi işleme fiilidir. İşlemin öncesi, sırası ve sonrası kuvvete dayanır. Tüm faaliyetler kalbimizin kurgusunda, yönetim, denetim ve yönlendirmesindedir, hepsi bir kalp fonksiyonudur. Genel ve geniş kapsamlı düşünüldüğünde, aklın sonradan geliştiği de dikkate alındığında, her şeyin kalbin yönetim ve denetiminde yürüdüğü apaçıktır.

            Kalbin bir tarafı ruh veya ilimdir. Diğer tarafı ise, bilimsel özellikler yüklü kuvvetlerin belirli alanlarda izdihamı, toplanmasıyla oluşan, cisimleşme ve maddeleşmedir.  Kalbin ruh ve madde tarafları bir nazarla var bir nazarla fani, yok olur. Celalî nazara dayalı mevcudat ile giz’lenen Hakk’ın, Halk olarak görünmesine kalbin nefsanî yönü denebilir. Bu bakışta her şey birbirinden farklı, her oluşum bir diğerinden ayrı bir varlıktır. Halka, Hakk’ın cemalini görmek üzere bakışta ise her şeyin bir ve tek ilimden kaynaklandığı görülür. Var olan herhangi bir şeyin kendiliğinden oluşması, çevreye ihtiyaç duymaması mümkün değildir. Hakkın cemal ve celalini görmek, hayata Hakk’ın arşı olan kalbin olumlu veya olumsuz sıfatlarıyla bakmaktır. İlk oluşan kalp, yaşamı oluşturan kalptir. Celalî nazar ile var olan cemali bakışla fena bulur. Rahmanda rahimsi yaşam güç ve kuvvet kaybıdır, kaybın telafisi için beslenmek zorunludur. Bu amaçla zerreler, kuvvetler arası iletişim ve etkileşim süreklidir.

            Umarım, kalbimizi tavaf ederek, kalbi idrak eder, bilgiden ilme yücelebiliriz.

6 Kasım 2017 Pazartesi

Kalbin Tavafı


            Kalbin Tavafı

            Âlem ve Âdem, ‘bilinmek’ için yaratılmış. İnsan, bu amaç için bilmelidir. Yaratılışın bir amacı olduğunu düşünmek bile bir ayrıcalık olabilir. Evrenin, küreselliği ve balonumsu yapısı ile sürekli, hatta artan hızda, açılımı bilimsel bir gerçek. Boyutsuz ve kütlesi sonsuz olan bir noktadan küresel açılımı esas alan Büyük Patlama Modeli genel kabul görür. Galaksi ve yıldızlar da uzay-zaman dokusu içinde yüzerek birbirlerinden uzaklaşır. Bu süreç bilimsel olarak kanıtlanır. Tüm iş ve işlemlerin püf noktası ilk noktadır. Kuantum mekaniğinden kanıtlanır ki ilk nokta da yokluktan çıkmıştır. Demek ki yokluk tamamen boşluk değildir. Üstelik ikiz atom, elektron veya protonların ayrıntılı incelenmesinden şüphesiz kanıtlanmıştır ki her şey ilk andan itibaren determine, tayin, edilmiş, belirlenmiştir. Bilim, işi püf noktasından itibaren alır, ondan sonrasıyla ilgilenir, her şey bilinmeye çalışılır. Din ve felsefe ise noktayı ve öncesini de düşünce alanının içine alır. Ne ‘yanlışlaşabiliri’ bilmek asalettir.

            Kısaca ‘eşya’ denen madde ve enerjiye ilişkin gerçeklere bakmak âlemi anlamak için yararlıdır. Evreni, ışık olarak adlandırdığımız elektromanyetik radyasyon (EMR) ışınımından biliriz. Bir açıdan, ‘kuvvetler’ elektrik, manyetik ve elektromanyetik olmak üzere üçe ayrılır. İlk andan, işin püf noktasından itibaren, yokluktan aniden çıkıp bir an için var olan zerrenin bile bir elektrik yükü vardır. Sanki zerre özelliğini yokluktan almakta. Elektrik yükü ve kütlesi olmayan, en küçük enerji birimi olan, ‘görünür ışık’ fotonu ise bir EMR ışınımı şeklinde, ışık hızında hareket eder ve bir ucu gözde iken diğer ucu evrenin tüm fiziksel büyüklüğü kadardır. Aynı elektrik yüklü uçların birbirini ittikleri, ayrı uçların ise çektiği bilinir. Manyetik kuvvetlerin güney ve kuzey kutupları vardır ve aynı şekilde mıknatısın da itim ve çekim kuvvetleri vardır. Elektromanyetik kuvvetler de yıldızları bile birbirine bağlar. Bu ‘itim ve çekim’ güçleriyle, ‘kuvvetler’ kanıtlanır. Önemli olan üç husus vardır, hepsinin ‘kuvvet’ olarak tanınması, bu kuvvetlerin birbirleri ile sürekli ‘iletişim ve etkileşim’ içinde bulunması ve bunların bazı alanlar içinde ‘toplanarak kütle veya maddeyi’ oluşturması.

            Bir ayetin anlamı, kişinin aklının bilimsel işlevselliğine bağlıdır, tabidir. Kuantumdan galaksilere ve evrene kadar, bilimsel bilgi ve bulgulara ne kadar hâkim ise kişi için bazı ayetler de o kadar anlamlıdır. Resulümüzün bir hadisinde “Allah önce bir cevher yarattı ve ona celaliyle nazar etti, cevher hayâsından yarı ateş yarı suya dönüştü” deyişi maddenin ‘plazma halini’ bilen için anlamlıdır.(1) Cevher yoktan var edilmiş ve ilim yüklenerek ilerde ne oluşacağı potansiyel olarak konmuş, bünyesine kuvvetlerin tümü yerleştirilmiş. İlk cevherin böylece idrakiyle “Lâ Havle ve lâ Kuvvete-Kimsenin kuvvet ve kudreti yoktur”  deyiminin idraki kolaylaşır. Hani “Rüzgâr poyrazdan esecek ve 3-4 kuvvette esecek” der gibi her kuvvetin bir de itim-çekim gücü-kudreti olduğu da aşikâr. Bir kuvvet bir diğerinin yerini haberleşip, algılayarak, bilir ve kendi güç ve kuvvetiyle onu etkiler hem de kendisi ondan etkilenir. Böylece kuvvetler ‘iletişim ve etkileşim’ içindedir. Nedeni ve nasıl olduğu bilinmez, kuvvetler, Higgs bozonunun içinde toplanır, pıhtılaşır, katılaşır ve maddeleşir. “Çift Yarık” deneyinden anlaşılır ki ışınımın, dalganın, parçacık özelliği kazanması için “Nazar, Gözlem”, altında olduğunu algılaması şarttır. Sanki bozon içinde ‘nazar’ değiyor. (2)

            Her düşünen akıl aynı, bir ve tek ‘ilim’ ile ilgilenir. Akıl ya inanç ya da kanıt üretir. Kanıtlanmayan inanç olamaz ve olmamalıdır. Resuller ve nebiler akla ve aklını kullananlara hitap eder. Aklı başında olmayan kutsal mesajlardan sorumlu değildir. Ayetler de ilmi, kuvvetleri, “Kuvvetlerin izdihamını”, ilmin cisimleşmesini, kalbi ve kalbin aklı nasıl kullandığını ele alır. Yer ve göğün halk edilmesi Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir. Arş, su üzerinde, ilim ve akıl öncesi haldir, mevcudat ile gizlenen Hak, yaradılışa hükmeden kalp ile açığa çıkar. Celalî nazar edilen ilk cevher, hayâsından, saygısından kısmen su ve kısmen ateşe, bugünkü deyimle ilim yüklü ‘plazma’ya, dönüşmüş. Sema, latif cevherden, arz da kesif cevherden oluşmuş. Dünyada oluşan ilk ev Mekke’deki Kâbe, Hakiki Kalptir. Hakiki kalp, ilim ve hikmet yüklüdür, güçlü kuvvetlerin toplandığı yerdir. Hakkın arşının, müminin kalbinin, kadim olması ilk oluşundandır ve beden hadistir, sonra oluşmuştur. Beden, hakiki kalbin tesiri ile vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve bedenin organları kalbe tabi olarak oluşur. Organların kuvvetleri kalpten geçer. Kâbe, kalp, vuslata götüren nurdur, Hz. İbrahim’in ayak izi yani akıl oradadır, tavaf edilmelidir. Kalp, ilim yüklü ve sürekli iletişim ve etkileşim içindeki kuvvetlere akıl ile hükmeder. Aklını kullanmayana hizmet eden kuvvet olamaz. (3)

            Hacca gidiş İslam’ın beş şartından biridir. Hacılar, kutsal olarak tanıdıkları Kâbe’nin etrafında yedi kere döner, içine girmeye veya içini görmeye de can atar. Dıştan içe giriş, içten içe yolculuk, siyah taş veya noktayı içte arayıp bulma, eşyanın hakikatine böyle ulaşma, hep yüceltilir. Yedi semadan, arzda yedi makamdan söz edilir. Her mertebede her ayetin, delilin anlamı farklıdır. Her ziyaret bir üst düzeydeki anlayışa ulaşmaktır. Akıl ile akıllıca, bilinçle yapılan her yolculuk bilgisine bilgi katar insanın. Gözünü açıp, açılmış gözlerle, apaçık olan delilleri, görmek basiret sahibi yapar insanı. Kalbin duyguları arasında bilinçli dolaşıp duygusallık yapmak akılsızlık değil akıllanmaktır. Organların kalpten geçen kuvvetlerini izleyerek, kalbi ziyaret etmek, organ ve yeteneklerinin yeniden keşfidir. Gözde görme gücünü oluşturan kuvvetlerin, kalpten beyne geçen kuvvetler olduğunu idrak etmek insanı basiretli yapar. Bu bilinçle yapılacak her tavaf, ziyaret, insanın kendini yeniden keşfetmesini sağlar. İlk doğumda, çocuğun kalbi ilk oluşan azadır, yeniden keşifte oluşan veya doğan ise kalbin çocuğudur. Beşer, insan ve olgun insanın ilk adımıdır.

            Belki de insanın fena bulması veya fani olması yok olması değil yoktan, yokluktan var olmasıdır. Varlıkta yokluğun ve yokluktan varlığın idrakine ermek önemlidir.  İslâmiyet, “Savm, salât, hac, zekât, kelime-i şahadet” diye özetlenir. Uruç edercesine oruç tutup, kıyameti koparcasına kıyama durarak namaz kılan mümin, hacca gider ve tavaf ederek emanetini iade ile zekât verirse, hatta okuyamayacağı, kelime ile şahitlik edebilir.

            Umarım, bilgiden bilince ulaşarak, şahitlik etme onuruna erişebiliriz.




 

27 Ekim 2017 Cuma

İnsanın Cevheri


            İnsanın Cevheri

            Hakk’ın arşı, mai, bir çeşit su, sıvı, üzerindeydi. Arş, akl-ı evvel, akıl öncesi bir durumdan ibarettir; ilm-i evvel, ilim öncesi durum üzerine bina kılınmış, inşa edilmiş ve ilme dayanan cisimler âleminin vücut olarak öncesidir. Altı yön veya altı gün gizlilik, gizli kalma müddetidir. Yer ve göklerin halk edilmesi de Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir. Arşın su üzerinde oluş hali, Hakk’ın gizlenmesi öncesi zahir olan ve nâsâ, insanlara malum olan, ilim ve akıl öncesi haldir. Halis amel eden insanlara bazen, olacak olanlar malum olur, bir ihsan olarak, bir ilham olarak iner, bazı şeyleri, olmadan önceki halini bilirler. Arşın, ilmin rumuzu olan ‘su’ üzerinde olmasının anlamı da nâsâ malum olup bilinmesindendir. (11.7)

        “O, her an, her şey ve herkes ile bir şe’nde, bir neşededir ve O’nun her şeye, herkese bir nazarı vardır. Her şey ve herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilir ve onların işleri, aralarında bir meşveret, gizli bir diyalogdur.” (42.38) Bir hadis der ki: “Yüce Allah, en evvel bir cevher, enerji halk etti, cevhere celali ile nazar edince cevher hayâsından eriyerek kısmen su ve kısmen de ateş oldu.” Cevher hayâsından, saygı ve edebinden, kısmen su ve ateşe, bir anlamda ‘plazma’ya, maddenin dördüncü hali, plazma haline, dönüşmüş denebilir. Bu kavram da zaman itibariyle değil ama rütbe olarak arşın, maddenin üstünde, evvelinde, olduğunu gösterir. Aynı şekilde bebeğin bedeni, arzı, su içinde oluşup gelişir. Müminin kalbinden ibaret bulunan Hakk’ın arşı da oluşum ve gelişim açısından su ve maddenin vücut olarak öncesidir. (11.7)

            “Sonra semanın icadı kast edildi. Sonra denmesi zaman açısından birinin önce oluşturulduğunu değil farklı şeylerden ve farklı şekilde oluşturulduklarını gösterir. Zira orada zaman yoktur. Sema latif bir cevherden, enerjiden oluşur, arz gibi kesif cevherden değil. Gaz halinde bulunan evrene ve yeryüzüne ‘isteyerek veya istemeyerek gelin’ dedik, ikisi de ‘isteyerek geldik’ dedi” (41.11). Arz gibi sema da madde ve surette farklı olarak yedi kat olarak takdir edildi. Her semaya amacı, işleri, araçları, tesir ve tedbirleri işaret edildi. Ay yüzeyi de ışık ve parıltılarla süslendi. Gazın semaya yükselmesiyle arzın, şeytanlığın doğal kuvvetlerinden korunabilmesi sağlandı. Örneğin atmosfer sayesinde dünya ve dünyadakiler, enerji patlamaları gibi, tabi olunan çeşitli kuvvetlerin yıkıcı tesirlerinden korundu. (41.12)

            “Dünyada oluşan ilk ev Mekke’deki Kâbe’dir. Bu ev yer ile göğün yaradılışında, su üzerinde ilk zuhur eden evdir ve su üzerinde beyaz bir köpük olduğu, yeryüzünün bunun altında döşendiği rivayet edilir. Söz konusu ev ‘Hakiki Kalp’tir. Su üstünde zuhuru hayvanî ruh seması ile beden arzında nutfeyle alakalı oluşundandır. Yeryüzünden evvel halk olunması, kalb-i hakikînin kadîm ve bedenin hadis olduğuna işarettir. Kalbin davranışlarından bir kısmı nefsanî bir kısmı ise ruhanîdir. Kalbin su yüzeyinde beyaz köpük olarak tanımlanması cevherinin saf olduğuna ve yeryüzünün onun altında döşenmiş olduğuna işarettir. Beden, hakiki kalbin tesiri ile vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve organları kalbe tabi olarak oluşur ve gelişir. Böylece ruhun beden ile alakası kurulmuş olur. Kalp, ceninde hareket eden organların ilkidir ve sükûn bulan azaların en sonuncusudur.” (2.96) Beyaz köpük olan hakiki kalbin saf hali ruh ve cisimleşmiş hali ise bedendir. DNA için maddeye ne zaman, nasıl ve ne yapacağını bildirerek hükmeden program denir. Kalp de, DNA dahil, tüm yaradılışa hükmeder. Maddenin analiziyle inancı kanıtlayıp ilme, bilinmek isteyene, yücelmek, bilerek imanın gereğidir.

            DNA maddeye hükmeder. Ana rahminde yumurtanın döllenmesinden 25 gün sonra kalp, 32 gün sonra el ve kollar, 36 gün sonra omurga, 52 günde retina-burun-parmaklar oluşur. Büyüme bu hızda 9 ay devam etseydi bebek 1,5 ton olurdu. Doğumda 90.000 km damar oluşur. Bebeğin oluşumunun matematiksel modelini anlamak mümkün değildir. (*)

            İnsanlar için vaz olunan ilk mescit, sadr-ı manevî Mekke'sinde bulu­nan kalb-i hakikîdir. İşbu sadr-ı manevînin makamı, nefisten daha şereflidir ve kalb-i hakikîye müteveccih olan kuvvanın izdiham ettiği mevzidir, kuvvetlerin toplandığı yerdir. O beyt, kendisinden bütün vücudun feyz ve hayat ve kuvvet alması dolayısıyla ilâhi bir bere­ket sahibidir. Zira azalarda bulunan bütün kuvvetler evvelâ hep o beytten azalara sirayet eyler. Ve o beyt âlemlere sebeb-i hidâyetdir. O sebeple hidâyete, vuslata, doğru yola girilen bir nurdur. (2.96)

            O beytte âyat ve beyyinat yâni ulum ve maârif, hüküm ve hakayık var­dır. O Ayetlerden biri de İbrahim makamı, yani Ruhu ibrahim'in ayağı yeri, yâni Ruh Nurunun kalbe ittisal mahalli olan akıl vardır. Cehalet karargâhlarında hayrette kalanlardan her kim o beyte girerse, sıfatı ve kuvvayı nefsaniye yırtıcılarının helak etmesinden kurtulur, emin olur. Bu beytin ziyaret ve tavaf olunması, insanlara farz kılınmıştır. (2.97) Cismanî şeh­vetlerle ihticab ve nefsanî lezzetlerle iştigal sebebiyle nefislerinin, beden ve bedenin terkip ve mizacından ibaret olduğunu zannederek, kuddus cevher ve fıtrat-ı nurdan gafil oldular. (59.19)

            Somut cisim denizi ile soyut ruh denizi indirilmiştir. Bu iki deniz insan vücudunda buluşur. Aralarında, ne hayatın cevherinin, canlılığının letafetinde ne de madde cesedinin kesafetinde olan ve berzah diye adlandırılan, hayvani nefis canlılığı vardır. Denizlerin arasında, berzahta ne latif ne de kesif denebilen, nefsanî canlılık bulunur. Nefis her ikisinden de dengeli yararlanır, ne madde denizi ne de mana denizi nefis üzerinde tam hâkimiyet kurar. Diğer bir deyişle, ne ruh bedeni latif, ne de beden ruhu kesif, yapabilir. (55.19)

            Yer ve göğün halk edilmesi Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir. Arş, su üzerinde, ilim ve akıl öncesi haldir, mevcudat ile gizlenen Hak, yaradılışa hükmeden kalp ile açığa çıkar. Celalî nazar edilen ilk cevher, hayâsından, saygısından kısmen su ve kısmen ateşe, bugünkü deyimle ilim yüklü ‘plazma’ya, dönüşmüştür. Sema, latif cevherden, arz da kesif cevherden oluşur. Dünyada oluşan ilk ev Mekke’deki Kâbe, Hakiki Kalptir. Hakiki kalp, ilim ve hikmet yüklüdür, kalbe yönelmiş olan kuvvetlerin toplandığı yerdir. Hakkın arşının, müminin kalbinin, kadîm olması ilk oluşundandır ve beden hadistir, sonra oluşmuştur. Beden, hakiki kalbin tesiri ile vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve bedenin organları kalbe tabi olarak oluşur. Organların kuvvetleri kalpten geçer. Kâbe, kalp, vuslata götüren nurdur, Hz. İbrahim’in ayak izi yani akıl oradadır, tavaf edilmelidir. Kalp, ilim yüklü ve sürekli iletişim ve etkileşim içindeki kuvvetlere akıl ile hükmeder. Aklını kullanmayana hizmet eden kuvvet olamaz.

            Umarım aklımızı kullanıp, kalbi tavaf ederek, ilim ve hikmetin kaynağına ulaşabiliriz.


 

 

11 Ekim 2017 Çarşamba

Temessül ve Tecessüd


            Temessül ve Tecessüd

            ‘Şekil alan’ daha önemli olsa da, alınan şeklin de önemi kritiktir. Bilgiden olma, yeni bir bilgi olarak doğma, belirli bir şekil ve biçim alıp, işlevini sürdürme süreci ilginçtir. Gördüğümüz şekle göre anlarız kediyi, köpeği. Küçük ölçeklerde de, protonun zerrelerinden atom ve molekül düzeyine çıkınca da, şekil alma veya şekle girme çok önemlidir. Bu seneki, 2017 yılı, Nobel kimya ödülü, “DNA’da, ‘Peryot’ adı verilen genin, şekli bozulmadan inceleme yöntemi” keşfine verildi.(1) Söz konusu protein molekülü de karbon, hidrojen, oksijen ve nitrojen (azot) atomundan oluşur. Bilindiği gibi Peryot ve benzeri organik moleküllerin fonksiyonlarını, işlevlerini, belirleyen belirli şekilleri vardır ve bu şekiller kritik düzeyde önemlidir.  Hücrenin içindeki suyu ani soğutarak, kristalleşmeden camsı, ‘glassy’, bir durum almasını ve Peryot’un işlevinin incelenmesini sağlayan yöntem ödül aldı. Peryot geni günün belirli saatinde, hücrenin ‘protein yapan makinesine’, kendi ürettiği ve kodladığı bir ‘haberci molekül’ gönderir. Koda uygun üretilen molekülün miktarı, beyinde, günün belirli saatlerinde, artar ve belirli saatlerinde azalır. Azaldığında gündüz, çoğaldığında gecedir.

            Ayetlerde kısaca değinilen kavramlar, örneğin, ilmin, bilginin şekil alması, cisimlenip, maddeleşip bedenleşmesi gibi, bilimsel olarak kanıtlanır. Maddî ve materyal olmayanın şekil alması ‘temessül’, cisimlenmek, ‘tecessüd’, cesedlenmek ve ‘hıfz ediciler’ deyimleriyle yer alır. Bu kapsamda hıfz edicilerin özel bir yeri vardır. Bunların bilim ve tekniğin derinliğine vakıf olabilme özelliğine sahip olduğu açıklanır. Hafızanın bedene dönüşmesi gibi aklı zorlayan bir kavramdır. İnsan, bedeni var ama beden değildir, cisimlenen bilgi birikimidir, ilimdir. Her şey gibi insan da bilgisinin deposudur ve bu depoda bilgiden başka bir şey yoktur.

            “Ruh, nurunu setrettiği, örttüğü zaman nefis zulmeti gecesi; ruhun nuru tecelli ettiği zaman ruhun nurunun gündüzü oluşur. İlmin idraki örtündüğü zaman, şuur kapandığında, dalgınlık halinde nefsin, maddenin zulmet gecesi oluşur, insan karanlıkta kalır, çevresini veya çevresinde ne olup olmadığını bilemez, farkında olamaz. İlmin idraki ortaya çıkınca, şuur açılınca, anlayış ve idrakin parlaklığında ve aydınlığında, gündüz olur, her şey bilinir ve anlam kazanır. İdrak ve şuurun parlak ve sönük oluş hallerinin insanda buluşması durumunda, Rahmanın arşı olan kalbin vücudu zahir olmuş, ortaya çıkmış demektir. Çünkü kalp, nefis ile ruhun buluşmasından hâsıl olur. Kalbin bir yüzü ruha, Fuat kapısı olarak, bir yüzü de nefse, Sadır kapısı olarak, açılır. Kalp ruhtan bilgi ve hakikatleri alır. Kalp, nefis ile sırları hıfz eder, sırlanan ilmin maddeleşmiş halini, derinliğine inerek, ayrıntısıyla bilir. Nefis, sırları gizler, kaydeder ve hafızada saklar, hakikatin manaları bu yüzünde temessül eder, cisimlenir, bedenleşir, şekil alır, biçimlenir.” (92 Leyl,1) Nebi Aleyhisselâm: «Beni gören, yalnız beni görür, çünkü şeytan benim suretimle temessül edemez»  

            “Siz, Hakk’ın, ‘hıfz ediciler’inden, ilim yüklenebilen kuvvetlerinden oluştunuz. Siz, bu güç ve kuvvetlerin cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış, cisimleşmiş halisiniz. Bedenlerinizden sıyrılıp çıkmanız, soyunmanız halinde durum apaçık görünür. Suretlerinizin bir kısmı size sevap ve rahatlık veren ruhani latif kuvvetlerdir. Bir kısmı ise size azap veren cismani muzlim, zulmetli ve meçhul, suretlerdir. Cismani azalarınız, organlarınız hal lisanı ile sizin yaptıklarınızı hatırlar ve işlediklerinizi söyler. Hafıza semavi bir güçtür ve ruhun bedenden ayrılması halinde yapılanları ortaya koyar.”(6.61) Bedenleşenin son haline biz deriz, ya ilk hali?

            Bir atomda yoğun iletişim ve etkileşim içinde olan elektromanyetik ‘kuvvetler’ vardır. Bozonların içindeki yoğunluk nedeniyle atom kütle kazanmış sayılır. ‘Bilgi yüklenebilen kuvvetler’ sayesinde, üç dört atomun bir molekül oluşturması harika ve üstlendiği görev bir mucizedir. Önce 24 saatlik bir zaman kavramına göre kodlu diğer bir molekül üretip ‘hücrenin protein yapan makinesine’ haber göndermesi hafife alınıp geçilecek bir oluşum değildir. Ayrıca, insanın her organı ne zaman ne yaptığını açıklayabilir, böylece yaşanan süre boyunca her yapılan bilinebilir. Kişiler bir bütün olarak veya organları ayrıca iş yaparken, ileride her şeyin bilineceği bilinciyle yapmalıdır. Ortaya çıkacağının bilinmesi davranışları değiştirebilir. Herkes tarafından duyulacağından ve bilineceğinden emin olunduğunda saklı, gizli, kötü bir şey ne yapılır ne de söylenir. Dijital, elektronik bir ortamda, bir USB belleğinde olduğu gibi, kaydedilip saklanabilen olay ve eylemlerin tekraren izlenebilmesi, anlatılan ‘hıfz ediciler’ kavramına örnek gösterilebilir. İlmin bilgilerinin bir kısmı yazılım halinde biçimlenirken bir kısmı da donanım halinde şekil alır. Yazılım ve donanım, ruh ve beden insanda buluştuğu zaman kalp doğar ve her ikisini de cisimlenip, şekil alıp tüm halleriyle idrak eder ve yaşar.

            “İnsana iman, kalbin temessülü, nefsin tenevvürü, ruhun müşahedesiyle kökleşmiş olması halinde yararlı olur. Hakk’a teslim olmamış, sıfatın tecellisine, müşahede ederek, gözleyerek, alışmamış; Zatın şuhudu, uyanıklığı ile zevk almak amacıyla zat muhabbeti yapmamışlara iman yararlı olamaz. Kemale ermeyen, bilemeyen, kendine yazık eder, alacağı zevkten mahrum olur.” (6.158) Nefis sıfatlarından ve efal libaslarından soyunmanız halinde, semavi kuvvetlerle, meleklerin temessül edip etmemeleri halleriyle, imdadınıza yetişiriz. (8.9)      “Kalp, nefis hey'etiyle teşekkül edince, kalbin nasibi de nefsin nasibi suretinde temessül eder. Nefis, kalbe ram olursa, tabi olursa, şehvet iffete dönüşürse, kalp, nefsin huzurunu sağlamak amacıyla nefsin iyi, güzel, doğru ve meşru ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılar. Böylece dünyevî ihtiyaçların yanında uhrevi zevkler de katlanarak yaşanır.” (11.15). Kalbi henüz temessül etmemiş olanda iman aranmayabilir.

            Halk edilen zatlara ve mahlûkların hakikatlerine bakılırsa, heykel ve suretlerin, şekil ve biçimlerin cesetlendiği, maddeleştiği ve hakikatine uygun bir şekilde cisimlendiği görülür. Her şeyin bir hakikati ve o şeyin mevcut olmasına sebep olan bir aslı, özü ve melekûtu, madde ve manası, vardır. Her şeyin bir vasfı ve mazharı demek olan bir zilli, gölgeleşmiş, maddeleşmiş hali vardır. Şeylerin kendisi ve cesetleri farklıdır ve bunlar secde edici halde temessül ve tecessüd eder, cisimlenir ve cesetlenir. (16.48) Herkes kendi kitabını okur. Ameller heyet ve suretleriyle temessül eyler. İnsanın nefsi, yaptığı şeyleri ayrıntılarıyla müşahede eder, gözlemler. (17.13,14) Veledin halk olunması için, ruhumuz Meryem'e güzel surette bir beşer olarak temessül etti. (19.17)

            Umarım, ilahi emirlere uygun okur, tefekkür eder, ibret alır, hıfz edicilerimizin bilim ve tekniğin derinliğine vakıf olabilme özelliğini kullanarak, kendimizi kalpten bilebiliriz.

(1) The Economist dergisi,  Print edition | Science and technology, Oct 5th 2017

1 Eylül 2017 Cuma

Huzurdadır Hazret

 
Huzurdadır Hazret

Akıl, bilgiyi, düşünürse ancak, bilebilir,

Bilinen bilgilerin tümüyle, ilme gidilir.

Yokluk, uzay-zamandır, ilimle doludur,

Vardan yokluğa gidiş öğrenim yoludur,

 

Renk, dil, din, ırk farkı yok eşitlik güzel,

Hastalık yok hasta vardır, hastalık özel.

Genel ortamın, özel bir halidir herkes,

Beni ben yapan neyse, seçilmiş bir kez.

 

Evrene ve doğaya tabiysem, biat olur!

Tüm vücudun sahibi, hükmedeni olur,

Can, kan veren varken başkası yoktur,

Rahmanın, görünen rahimsileri çoktur.

 

Hayatın rafında, ölüm yoktur aslında,

Ayet, ‘hayatın alınması’ der hakkında.

Rahimsi rahmet olarak, Rahmanı gör,

Bilen, ilmin sahibi görünmez ise, kör!

 

Ruha, ilme, yüceliştir, dünden bu yana,

Hamken pişip yandın, Hazreti Mevlana.

Rahmetine kavuşmak, düğün gecesiyse,

Sevinir hasta, ‘nişanlanmak’ diyebilirse!

 

Her şeyimiz kendimize özgü, bilinmiştir,

Tutulduğum hastalığa, kanser denmiştir.

Ulu Hazret, ölüme ‘Düğün Gecesi’ derse,

Kanser de, tek taşlı bir ‘Nişan’dır bence!

 

Ayettir, insan, her şey gibi, ilimdir bilene,

Bilimdir, hem ilim asla kaybolmaz diyene.

Necdet, nişanlının düğünü ne güzel olur,

İradesiyle var olan, iradenle mi son bulur?

                        Necdet Altınay, 19.09.2017

 

 


 

 

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Ayın İkiye Yarılışı


            Ayın İkiye Yarılışı

 

                Ayın ikiye yarılması büyük kıyametin kopmasının yakın olduğuna işarettir. Kalbin, bir yüzü ruha, Fuat, bir yüzü nefse, Sadır, olmak üzere, iki kapısı veya yüzü vardır. Ruh tarafına bakan yüzü nurlu, parlak ve aydınlıktır. Kalbin nefse bakan yüzü karanlık, maddeyle giz’lenmiştir. Kalp, nurunu, akıl aracıyla, ruhtan alıp nefis âlemine yansıtır. Nefsanî karanlığa nurun doluşuyla karanlığın derinliği aydınlanır. Yani maddenin zerrelerinin ilimden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Karanlığın ani idrakle yarılmasından doğan güneş, Doğudan doğan güneş gibi karanlığı yavaşça aydınlatmaz.  Nefse, Batıdan doğan, maddeye gurup etmiş olan ruh veya Hakikat Güneşidir, aniden parlar. Perdeler, giz’lilik, örtünme, tesettür kendiliğinden kalkmaz. Her şeyin bir tutuşma ve parlama derecesi vardır. Perdeler, Ruh Güneşi tarafından, kalbi infilak ettirircesine kaldırılır. Kalbin perdelerinin ani kalkışı, kalbin patlayarak nur ile dolup parlamasıdır. “Vahdette zatın şuhudu, idrakle görülüşü, emaneten verilmiş müşahede makamıdır. Bu durum ise vahdette fenanın yakınlığına işaret eder. Hz. Muhammet, devr-i kamerde, zuhur eyler. Hz. Muhammet'in zuhuru kalbin infilakı demektir. Resulün zuhuru kişinin bireysel ve evrensel her türlü var oluşa ilişkin zanlarının, ilmin ve ilmin hakikatinin idrakiyle, aniden yok oluşudur. Bu zuhur, kişinin büyük kıyameti, fena buluşudur.” (54.1)

            Madde âleminin yapısı ilme dayanır. Kuarklar, yani zerreler, belirli, ölçülüp bilinen miktarda itim ve çekim kuvveti olan elektromanyetik kuvvetlerden oluşur. Üç kuark bir protonu, proton da nötron ile çekirdeği ve elektronun eklenmesi ile de üçü atomu oluşturur. Her zerre bilgi ve özelliğinin, infosunun deposudur, başka bir şey içermez. Nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde zerreler gölgeleşip, pıhtılaşıp, katılaşıp kütle kazanır, maddeleşir. Tüm madde denizi atomlardan oluşur. Kuarkın ortaya çıkışı büyük enerji patlamasıyla olabilir. Protonlar, ışık hızına yakın bir hıza ulaşacak kadar hızlandırıldıktan sonra, saniyede milyonlarca defa çarpıştırılarak, parçalanır ve kuarklar, zerreler açığa çıkar. Sonuçta madde anti madde ayna evreni oluşur. Kuvvetlerle dolu olan zerrelerin yarıçapı sıfırdır, içleri boşluktur. Bazı zerreler protondan 180 kat, elektrondan 200 kat ağır, biri diğerinden 100 bin kat büyük olabilir. Higgs Bozonu, kuvvet taşıyıcı boşluktur, kuvvetlerle doludur, aynaların olduğu şekil oluşturur. Enerji, bilinmeyen bir şekilde, gölgeleşir, pıhtılaşır katılaşır, maddeyi oluşturur. Aslen enerji olan ve madde denilen atom, patlayarak tekrar enerjiye dönüşür.

            Diğer taraftan ayetlere göre, ilim Hakk'ın gölgesidir, gölgenin uzatılmasıyla mevcudat oluşur. Gölgelerin yokluğunun idraki, nefsaniyetin dayanağı olan maddenin ilmine ve ilmin hakikatine ulaşır. Aslında maddenin olmadığı ve elektronların nazarla, gözlem altında parçacık özelliği gösterdiği çarpıcı bilimsel gerçeklerdir. Gerçeklerin aniden idrak edilmesiyle insanın fena buluşu ve büyük kıyametinin kopuşu anlam kazanır. “Tümüyle onların rızıklaştırıldığı şeylerden infak ederler. Her şey o şeye özgü bir nazar olduğu için vardır. Herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilirler.” (42.38) İnsan önce kendi gayretiyle bilgi edinir. Bilgiler, akıl yoluyla, tedricen nefse ve kalbe dolar. Birikimler, doğal olay ve eylemlerden ilme doğru yükselerek ilerler. Külli ilim gökte aranırken yerde, arzda, bedendeki kalpte, ani idrakle, bulunabilir.

            “Mevtin gereği yerine gelir, mevte boyun eğilir. Zelil, aciz, uyuşuk, bitkin ve yoksul, mahrumiyetten gözleri huşu içinde olduğu halde, güya dağılmış ve yayılmış çekirgeler gibi beden kabirlerinden çıkarlar. Bedenlerden ayrılan nüfusun çokluğu ve maddeye şehveti, hırsı nedeniyle insanlar, çekirgeye nispet edilmiştir.” (54.6,7) "Akıl göğünün, kesretin ilmini içeren, külli ilim kuyularının, kuvvetle, süfli âleme dökülen ilim suyu kapaklarını açtık. Nuh’un nefsi külliyen ilim olmuşçasına, nefis arzında, kesret âlemindeki mevcudata ilişkin tüm cüzî ilim kaynaklarını kaynattık. Takdir edilen helaklerine kadar, akılları göğünden yağan ve arz nefislerinden kaynayan iki ilim de uyumlu bir şekilde birleşti. Biz Nuh’u külli ilmi içeren şeriat gemisine yükledik. Gemi, cahilleri boğan cehalet dalgalarında yüzer. O, şeriat ile amel ve istikametle necat buldu. Kavmi ise cahil ve cehalette kalıp, inkâr ve isyan etmeleri sebebiyle, heyula, madde denizinin cehalet dalgalarında gark ve helak oldu. O şeriat ve davetin asarını, eserlerini ibret alanlara âyâtı beyyine, apaçık ayetler, olarak bugüne bıraktık.” (54.11-16)

            Seslenildiğinde duyuldu mu diye, elle iş yapıldığında oldu mu diye, bir şeyin tadına bakıldığında nasıl olduğuna, ayak basılan yere uygun mu diye, beş duyu ile şöyle bir göz atıp bakılır. Aynı anlamda, ayette ‘göz atma’ deyimi kullanılmaktadır. “Her şeyin, belirli bir zamanda, belirli bir süre için, belirli bir şekilde, oluşması için emrimiz olur. Emrimiz, göz atıp bakmamız, basar gibi kelime-i vahidedir, şeriatta o emre “kûn” denir. Bu basar, nazar ediş, o mevcudu da içerecek şekilde, tüm varlık içindir. Vücut icat edilir ve bunun üzerine defaten o zamanda o vecih üzere ‘şey’in vücudu vacip olur. Bütün işlenenler nüfus levhalarında sabittir.” (54.50, 51) Her an bir şe’nde olacak şekilde, hatta zamansızlıkta, halk-ı cedid, tüm Vücut yeniden oluşur, bu oluşum her mevcudu kapsar. Halden hale geçiş söz konusu olduğunda tüm kesret yenilenerek yeni bir vahdette birleşir.

            “Fenadan sonra beka halinde esma hazretinde ve zat ile sıfat arasında fark makamında ve sıfat ile vücut memleketinde, her var olan ‘mevcut’, hikmete uygun ve yardıma muhtaç olacak şekilde, yönetilir. Ahsen-i veçhe ve edhemi nizam üzere müdir, belirli bir düzen içinde ve en iyi bir şekilde yönetmeye kadir olan muktedirin mülkünde olanların, tüm olay, eylem ve işleri; irade, arzu ve hükmü üzere yönetmeye ve iradesince etkilemeye kadir ve kendisine hiç bir şey imkânsız olmayan, muktedir padişahın indindedirler.” (54.54)

            Umarım, “Vücuduyla, mevcudatı, yardımına muhtaç olacak şekilde, var edip, iradesince yönetmeye ve etkilemeye muktedir olanı, kalbimizi yararak zahir olacağın sayesinde” idrak edebiliriz.

(1)  https://phys.org/news/2010-05-masses-common-quarks-revealed.html
 

18 Temmuz 2017 Salı

Sağır ve Dilsiz


            Sağır ve Dilsiz

            İnsan işitme ve konuşma yeteneği ile donatılmıştır. İşitme, nutuk kuvvetleriyle yaşamını zenginleştirir, kendini olgunlaştırır. İşitip, konuşarak Hakk’a yücelebilir. Aklın kıyas ederek, bir diğerine bakarak anlaması, kişilere ayrı, bütünden kopuk anlam verir. Önce aklını kullanarak bütünden kopuk gibi davransa da sonuçta işitip konuşanı idrak edebilir.

            Rahman ismi daha sonra gelen her isim ve sıfatın kaynağını oluşturur. Eşyanın tümünü, hakikatini, vasıflarını ve diğer vücudu olan ve olmayan şeyleri kapsayan, Kur’an aklı olarak bilinen, kâmil insan istidadını insanın fıtratında yaratıp kazıyarak Kur’an’ı öğretti. Kâmil insan fıtratında toplanmış olan şey, ayrıntısıyla, fiilen zahir olmuş görünmüştür. İnsanlığın fıtratını yaratıp Furkan aklını, uygulamaları, ona yönlendirerek insanı halk etti. İnsana, böylece, Furkan’dan, fiil ve uygulamalardan Kur’an aklına, ilmin hakikatine ulaşıp haber verebilmesi için, diğer mahlûklardan farklı olarak, konuşma yeteneği bahşedilmiştir.” (55.1-6)

            Her var olan aynı ilim ile var olur. İlmi, zaman ve hallerin hepsini kapsar, zahir olan, meydana çıkan Hakk’ın ilminden başka bir şey değildir. Dinde ikrah, zorlama yoktur. Kalbin nuru ile gören basiretli kişi bâtının hakikatini, zahirin özünü görür. Akıl, dış görünüşü; basiretli kalp hakikati gördüğü için, sabah iki göz ile dünyanın açık ve aşikâr bir şekilde görülüşü gibi; din akıl ve kalp için tebeyyün eder, yeniden keşfedercesine aşikâr olur.” (2.255, 256)

            “İnsan bir bütündür ama kendi nefsiyle var değildir, her mevcut olan O’nun vücuduyla mevcuttur. Vücudun bütününden infisam etmek, kopmak, ayrılmak, iki vücut halinde var olmak mümkün değildir. Akıl kıyasladığı için iki varlık gibi görür. Mümkinat, mevcut olanlar, Allah’ın efali veya sıfatıdır. İnsan, tüm organlarıyla bir bütün halinde yaşarken, istemsiz olarak hareket eden, kendi iradesi dışında bir şey yapan, oynayan bir organı, eli, kolu hareket ederse; hatta birisi dokunur, hareket ettirirse, onu duyar, işitir! Akıl bir insanı ayrı bir varlıkmış gibi itibar eder, düşünürse o insan varlıktan kopmuş gibi olur. İnsanın ayrı bir varlıkmışçasına hareket etmesi halinde ise ‘Varlık’ onu hemen işitir, çünkü kendi kendine hareket ettiğinde varlıktan kesilmiş, kopmuş olur. Özgürmüş gibi hareket edildiğinde niyeti bilinir, sözü işitilir, hareketi duyulur ve hissedilir. Bağımsız gibi hareket etmenin nedeni maddenin ardındaki, özündeki ilmi bilmemek veya dikkate almamak olabilir. Hareket ve sıfatların karanlıklarından, hayal, kuruntu ve şüphelerden kurtularak ruh âlemi fezasına; ilim ile kalbin ufkuna ve semasına çıkılabilir. Maddeyi, eşyayı, kişileri mevcudatın tümünden, vücuttan, kırık, kopuk ve bağımsız hayal etmek eşyanın doğasına aykırıdır.” (2.256, 257)

            Âdemoğullarını, nutuk ve temyiz, ayırt etme, akıl ve ilim sahibi olmakla takdir ettik, terkim eyledik, sıfat, işaret, kerem, ikram sahibi yaptık. Dünya ve ahrete ilişkin her türlü ihtiyaçlarını talep ve elde etmeleri için kara ve denizlerde gezdirdik, sebeplerini onlara kolay kıldık. Âdemoğluna, başka mahlûklara verilmeyen değişik cins, rızıklar verdik. Onları mahlûkatımızın çoğundan üstün kıldık. Âdem, yakin kılındı, tevhit ile donatıldı, ruh ve cesetten oluşturuldu, kemalin talebinde ruh ile cesette terakki ettirildi; ruh ve bedende yürütülerek ervah, ruhlar, ilim âlemi denizinde ve cisim âlemi arzında ilerletildi. Ayrıca ilim ve bilgilerin en güzeliyle rızıklaştırılıp tüm mahlûklara üstün kılındı.” (17.70; 2.30)

            “Maddenin cezbesine, çekimine kapılıp, aldatıcılığına kapılıp, yeniden diriltilmeyi inkâr ettikleri için, hak ettikleri ne fazla ne noksan olarak verilir ve yaşadıkları gibi ölürler. Dünya hayatında oldukları gibi hidayetten kör, hak söz söylemeye dilsiz ve haklıyı, makulü işitmeye sağırdırlar. Zira nutuk ile murat olunan manayı idrak edemezler, çünkü anlayacak ve fehim edecek kalp sahibi değillerdir. Anlaşılamayan bir şeyden söz etmek nasıl mümkün olabilir? Elbette olamaz. Keza fehimleri, anlayışları olmadığından; makul bir sözü işitmekten sağırdırlar, bu nedenle, hidayeti icap eden ke­lam, ne ilham tarikiyle Hak’tan fehim cihetinden ve ne de insanların kelâmından işitmek tarikinden, yolundan ve ne de ibret almakla basar tarikinden onlarda hiç bir türlü tesir etmezler. Nutuk kuvveti, ruhun nurunu, ilmin idrakini içeren manayı kavrama ve anlatma kuvvetidir. İlahi ilmin tümünün Hakk’ın gölgesi olduğunu, göklerdeki ve yerdeki her mevcudun bu gölgenin uzatılmasıyla vücut bulup kuvvet ve kudretlerle halk edildiğini inkâr ederler.” (17.97, 98)

            Mevcut olanlarının tümünün, Hakk’ın gölgesi olan aynı ilmin kuvvetler halinde iletişime ve etkileşime geçişiyle vücut bulup oluştuğunu idrak etmek önemlidir. Maddenin çekimine kapılıp manayı görememek körlük, hak söz söyleyememek dilsizlik ve makulü işitememek sağırlık olur. Ruhun nurunu, ilmin idrakini, anlayamamak, nutuk ve işitme kuvvetini kullanamamak sağır ve dilsiz olmaktır.

            Ta ki, Allah'ın düşmanları ateşe geldikleri vakit kulakları, gözleri ve dilleri işledikleri amellerle aleyhlerine şahadet eder. Yani azalarının suretleri hal lisanları ile söyler,  yaptıkları amellere dela­let eyler, işte aza bu lisan ile nutuk eylediği için hiç bir şey nutuktan hali değildir. Lâkin gafiller anla­maz.” (41.20, 21)

             “Nutuk sizin beden­leriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş, meydana çıkmış olan ‘mütekellim-i haki­kînin’ sıfatlarından bir sıfattır. Eğer huzur ve görüş sahibi, şahit iseniz kalplerinize mütekellim-i hakikî o sıfatla tecelli etmiştir. Nutkunuz hayvanat sesleri gibi sedalar olmayıp, hakikî nutuk ise, kalbinize te­celli eden ‘sıfat’, tekellüm sebebiyle, kelimeler suretinde yer almış olan rızk-ı maneviniz, size ruh semanızdan nazil olmuştur. Hayvanat sesleri gibi nutuklar ise hakikatte nutuk değildir. Onlar ancak mecazen nutuk tesmiye olunur. Ve bu suretle sizin kemaliniz hâsıl ol­muştur ve ahret ahvaline onunla hidayet bulmanız için Hakk’ın nuru size işrak eylemiştir, kalbinize manalarıyla doğmuştur.” (51.23)

            Eşya, nebatat, hayvanat ve insan vücudunun organları, hal lisanlarıyla veya kendi dillerince konuşur. Hiçbir şey konuşmaktan aciz değildir. Yalnız insan, ruh semasından kalbine doğan Hakk’ın nuru, anlayışı ve idrakiyle kemale erer, olgunlaşır. Kemale eren insan beden arzında zahir olan lisanının, konuşmasının ‘hakiki mütekellimin bir sıfatı’ olduğunu idrak eder. Sıfatın sahibinin idraki insana fani olanın alınıp baki olanın verilmesi anlamına gelebilir. Vücudun duyum ve işitmesiyle konuşma yeteneğinin uyandırılması, ruh semasından Hakk’ın nurunu manalarıyla kalbe doğdurur. Böylece mümin kulun kalbi Hakk’ın arşı olur.

            Hakk’ın kelam etme sıfatını işitip, umarım, ruh nuru, bizim de kalbimize doğar.

14 Temmuz 2017 Cuma

Nazarla Oluşum


            Nazarla Oluşum

            Olmuş ve olacaklarla ilgili Kur’an ile bunlarla ilgilenen İnsan, işi, evvelinden başlatıp ahretine, sonuna ve geleceğine kadar götürür. Evren ve insanın oluşumunda, kritik ilgi alanlarının ilmi ve bilimsel konularının hatta deyimlerinin benzerliği çok şaşırtıcıdır.

            “Kur’an, değişmez, bozulmaz, bozulamaz, noksansız, afetten korunmuş, kanıtlanmak üzere, evrenin tümünde apaçık olan ve hakikatleri muhkem, sağlam kılınmış bir kitaptır. Hakikatlerini, daha sağlam ve daha güzel olması mümkün olmayan, bir ilim ve hikmet üstüne inşa eder. Hakikatleri, zahirde, görünürde muayyen ve malum, belirli ve bilinen, miktarda, belirli zamanlarda aşikâr olur. Takdir ve tertibinde hikmete uygun intizamda, düzendedir. Ayrıntılarından layıkıyla haberdar, bilgi sahibi olan ilim ve hikmet sahibince, ahkâm ve ayrıntısı cüzi âlemde ortaya çıkarılmış, aşikâr edilmiş bir kitaptır.” (11.1) Kendini tanımlamış.

            “Kur’an gayba iman edenlere hidayettir, onları basiret sahibi yapar, şifa verir, kalplerini temizler. Görüş ve uygulamalarla basiretlerini, kalp gözüyle görmelerini geliştirir. İnanmayanlar işitmez ve anlayamaz, gaflet içinde olduklarından Kur’an onlara nüfuz edemez. Hakk’ın görülüp idrak edildiği nurun kaynağından uzaktırlar, gafletten uyanamazlar.” (41.44)

            “Biz inananların, enfüs ve afakta, içerde ve dışarıda, batın ve zahirde, görünür ve görünmezde, müşahede etmelerine yardımcı oluruz. Hatta muhakemelerine, deliller ile anlamalarına yardımcı oluruz, böylece, Hakk’ın, görünerek, apaçık aşikâr olduğunu idrak ederler. Yardım ettiklerimizden Hakk’ı eşyada müşahede edenler için Rab yeterlidir, efali delillerle, sıfatı tecellileriyle, görünüşleriyle anlaşılır, her şey bilgisi kapsamındadır. Her şeyin hakikati Hakk’ın ilminin aynısıdır, vücudu ilmi ile oluşur, ilmi zatının aynıdır ve zatı aynı vücududur. Gayrın vücudu, aynı ve zatı da yoktur. Her şey fanidir, helak olur, yalnız Hakk’ın yüzü, Hakk’ın zatı bakidir. Nefiste ve çevrede görünen ve beliren vasıflar, sıfatlar Hakk’ın varlığının ortaya çıkışı iledir.” (41.53,54) “Mülk âlemine kudret eliyle, kuvvet ve kudretiyle hükmeder. Yaşam ile ölümün halk edilmesinin amacı maluma tabi olan ilmin insanlarda uygulanarak ortaya çıkışıdır. Malumun zuhuru ile zahir olan Allah’ın ilmidir.” (67.1,2)

            “Semavat ve arz, yer ve gökler, yani cismanî âlem, sağ, sol, ön, arka, üst ve alt olmak üzere altı yönde izhar edilmiş, meydana çıkarılmıştır. Hakk’ın arşı mai, bir çeşit su, sıvı üzerindeydi. Arş, akl-ı evvelden ibarettir, akıl öncesi bir durum, ilm-i evvel, ilim öncesi durum üzerine bina kılınmış, inşa edilmiş ve ilme dayanan cisimler âleminin vücut olarak öncesidir. Altı yön veya altı gün gizlilik veya gizli kalma müddeti, zamanıdır. Yer ve göklerin halk edilmesi de Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir.” (11.7)  Arşın su üzerinde oluş hali, Hakk’ın gizlenmesi öncesi zahir olan ve nâsâ, insanlara malum olan haldir. Halis amel eden insanlara bazen olan veya olacak olanlar malum olur, bir ihsan olarak, bir ilham olarak iner veya gelir, bazı şeyleri bilirler. ‘Abdala malum olur’ deyimi bu durumu anımsatır. Arşın, ilmin rumuzu olan ‘su’ üzerinde olmasının anlamı da nâsâ malum olmasıdır, nâsâ, insanlara malum olan ilmin üstünde oluşundandır. Koşulların uygun olması halinde ‘madde denizi’ deyimi kullanılır. Maddenin tümü kastedilerek madde deryası denebilir. Burada da olduğu gibi madde için de ‘su’ deyimi kullanılabilir.  Arş, ilim, akıl ve ilk cevherin öncesidir. Hakkın arşı müminin kalbidir. Kalpte ruhun, ilmin nurunun idrakine varan akıl, öncesini düşünmekte yetersiz kalıp ilim maluma tabidir deyip durabilir. Arş Hakk’ın, kalp müminin, seçim hakkı ise kulundur.
            Evrenin oluşumunda ilmin yeri ve öneminden söz eden ayetlerin gerçekleri bilimsel deneylerle kanıtlanmaktadır. Örneğin her zerrenin sürekli bir iletişim ve etkileşim içinde olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. İkiz elektron ve atomların aralarında galaksiler olsa dahi aynı anda durum değiştirmeleri, olmuş ve olacakların Büyük Patlamadan itibaren determine olduğu, belirlendiğini belgelemektedir.  “Çift Yarık Deneyi” olarak bilinen deney de elektron ve fotonların “Gözlem” altında olup olmadıklarını algılayıp ona göre farklı, dalga veya parçacık olarak, davrandığını kanıtlar. Son olarak 1961 yılında yapılan bir seri deneyde bir görüntü için 700.000 adet elektron tek tek atılmıştır. Fizikçi Niels Bohr tarafından oluşturulan konsey ‘Kopenhag Yorumu’ adı verilen kuantum mekaniğinin görüş ve ilkeler dizisini yayınladı. Bu ilkelerden biri şöyledir:

            “Gözlemler dalga fonksiyonunu çökertir. Bu etkileşim sonucu dalga fonksiyonu özelliğini kaybeder ve sadece parçacık özelliği gösterir. Sadece tek bir deney dahi madde nedir sorusunun cevabının “hem dalga-hem parçacık” olduğunu gösterir. Görebildiğimiz makro evren yani biz ve çevremiz, matematiksel ve fiziksel olarak daha genel bir küme olan mikro evrenin özel bir durumuyuz. Sadece maddesel dalga boyumuz çok küçük olduğu için tamamen ihmal edilebilir bir dalga özelliğimizin yanında, tamamen parçacık özelliği gösteriyoruz.” Gözlem altında elektronlar neden parçacık özelliği kazanmakta bilinemiyor.

            Kısaca denebilir ki atom altı parçacıklar gözlem altında iken “Parçacık” ve gözlenmediklerinde “Dalga” özelliği göstermektedir. Eğer bir fiziksel niceliği parçacık olarak tanımlamak istersek, ‘durgun kütlesinin sıfırdan farklı’ olması gerekir. Dalga ise temel anlamda enerjinin ışık hızında yayılma ve taşınmasına yol açan ‘titreşim hareketidir’. Yani büyük yapılar gözlem altında oluşabilir, aksi halde hızlı titreşim hareketi olan dalga özelliğiyle parçacıklar büyük yapıları oluşturamazlar. Atom altı parçacıklarının bir nezaret, gözlem, izleme ve algılama altında olduklarını algılamaları önem kazanır. ‘Görünür ışık’ fotonu gibi tam bir “Yokluk veya hiçlik” olan en küçük enerji biriminin izlendiğini, ‘algılandığını algılaması’ gerçeği ilginçtir. Ayetlerde de benzer konulara değinilmesi ise çok ilginçtir.

             Bir hadis der ki: “Yüce Allah en evvel bir cevher (enerji) halk etti, cevhere celali ile nazar edince cevher hayâsından eriyerek kısmen su ve kısmen de ateş oldu.” Bir toplantıda kral gibi bir büyük yokmuş gibi davranılamaz. Cevher de hayâsından, saygı veya edebinden su ve ateşe dönüşmüştür.  Arştan, ilmin yüklenmesi, indirilmesiyle cevherin su ve ateşe dönüşümüne dikkat çekilmektedir. Bu durum Büyük Patlamada ilk oluşan ‘maddenin plazma halini’ anımsatır. Atom çekirdeği ve elektronlar kendilerine özgü verilen bilimsel özellikleriyle daha sonra oluşarak ve gelişme potansiyellerine uygun birleşerek atomu oluştururlar.

        “O’nun her an bir şe’nde, her şey ve herkes ile bir şe’nde, bir neşede ve her şeye, herkese bir nazarı olduğunu, herkeste,  her şeyde bir sırrı olup o şe’niyet, o neşenin ve sırrın başkası için olmadığını bildiklerinden onların işleri aralarında bir meşverettir, gizli bir diyalogdur. Tümüyle onların rızıklaştırıldığı şeylerden infak ederler. Her şey o şeye özgü bir nazar olduğu için vardır. Herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilirler.” (42.38)

        Umarım biz de “Her yerde hazır ve nazırdır” ayet deyiminin idraki içinde olabiliriz.

15 Haziran 2017 Perşembe

Hayatın Kuvvetleri


            Hayatın Kuvvetleri                                                                             15062017

            Hayat, kıymetini anlayabilmek için, ‘ölüm’ ile birlikte ele alınır. Ölüm diye bir şey yoktur, hayatın olmaması halidir. Hayatın olması ve olmaması söz konusudur. Bu kapsamda ele alındığında hayatın, yaratılmışlığı ve belirli güç, kuvvet ve kudrete hükmedilerek yönetilmekte oluşu daha iyi anlaşılabilir. Evren ve yaşamda belirli ve bilinen bir düzenin olduğu da aşikârdır. Bir organizasyon ve yönetim gücünün varlığı idrak edilebilir. Bu durumda organize edilecek ve yönetilecek bir takım kuvvetler olmalıdır. Bu kuvvetleri, din de bilim de ele almış, incelemiş, değerlendirmiş ve özelliklerini belirleyerek kuvvetlerin kullanımlarına ilişkin el kitapları yayınlanmıştır. Kullandığımız başlıca doğal kuvvetler ‘elektrik’, ‘manyetik’ ve ‘elektromanyetik’ olmak üzere üç çeşittir. Benzer kuvvetler bedenimizde de vardır, sırasıyla gazap, şehvet ve nutuk kuvvetleridir. Bu kuvvetleri, ayetler ve doğa kanunları ele alır, inceler.

            Elektriğin tanımını ‘elektrik’ kelimesini kullanmadan yapmak zordur. (Electricity is a flow of electric charges) Elektriğin en bilinen yeri eşyanın yapı taşı olan ve tamamen boşluk ve yokluktan oluşan atomdur. Basit bir hidrojen atomunda birer tane olmak üzere elektron, proton ve nötron vardır. Her birinin elektrik yükü pozitif ve negatif olarak iyi bilinir. Aynı yükler birbirini iter, farklı yükler birbirini çeker. Negatif yüklü elektron akımı sayesinde elektrikli aletler çalışır. Doğada bulunan elektrik kuvveti bedenimizdeki gazap kuvvetine benzer. Toplumda ‘gazabına uğramak’ deyimi ile bilinen eylemler negatif yüklenme sonucunda yapılan şeylerdir. Gazap bir kuvvet alış-verişidir. Nefsimize uyarak birilerine kızar, sevmez, nefret eder ona göre davranırız. Elektrik kuvvetine benzemesi, artı ve eksi yüklerin birbirlerini yok etmesi gibi, gazaba uğrayan birinin hayattan silinmesi gibidir. Enerjinin bu şekilde kullanımı vardır ve gerçektir ve diğer tip kuvvetin etkilerinden farklıdır.

            Doğal olarak bilinen diğer kuvvet ‘manyetizma’ kuvvetidir. En belirgin olanı Dünya’nın merkezindeki demir çekirdeğin dönüşü sayesinde etrafımızda bizi Güneş patlamalarından koruyan manyetik alan kuvvetidir. Günlük hayatımızda mıknatıs olarak kullanırız. Kuzey ve Güney kutupları vardır. Elektrik kuvvetinde olduğu gibi, benzer kutuplar birbirlerini iter farklı kutuplar birbirlerini çeker. Âdem ile âlem ikizdir, âlemde ne varsa Âdemde de vardır. İnsanda benzer kuvvet ‘şehvet’ kuvvetidir. İnsan insanı cezp eder, çeker veya itici birinden kaçılır. Enerjimizi karşı cins veya eşya sevgisi için harcayabiliriz, Dünyayı severiz. Şöhret, makam ve para için çok şey yapılır. Şehvet kuvvetini iffete çevirmek çok zaman ve enerji isteyebilir. Hayvani nefis olarak bilinen sıfatın günlük yaşamda nelere mal olduğu deneyimlerden bilinir. Toplumun büyük kesiminde olay ve eylemlerin büyük bir kısmı şehvet temelli olabilir. Gençlikte şehvet ve gazap kuvvetleri önemli ölçüde işbirliği ve eşgüdüm içinde hareket eder. Akıl ve kalbin onay ve yardımını alırlar. Mala düşkünlük nedeniyle hırsızlık akıllıca yapılır. Çoklu düzeyde ve karmaşık ilişkiler içinde olan olaylar nedeniyle ‘eline, beline, diline sahip ol’ ilkesi iyi bilinir. Kısaca itim ve çekim kuvvetiyle ortaya çıkan etkileşim, en büyük maddi ve manevi olgu, olay ve oluşumların temelini oluşturur. Einstein yalnız enerji vardır, madde yoktur der ama biz etkileşimlerle ortaya çıkan atomların birikimlerini madde olarak biliriz. Çekim ve itim ile etkileşim, içinde bulunduğu her şey ve herkesin, var olan şeylerin, temelidir.

            Kuvvetlerin üçüncüsü, elektrik yüklü parçalar ve parçacıklar arasında bulunan ‘elektromanyetik’ kuvvettir. Bu kuvveti fotonlar taşır. Foton ışık dalgasıdır. Işık dalgaları gama, X-ışını, radyo veya görünür ışık gibi taşıdıkları enerjiye göre verilen adlarla bilinir. Bir anlamda diğer iki kuvveti içerir ama kullanım açısından onların da dışında ve üstünde olabilir. Elektromanyetik kuvvet insanın konuşma yeteneği veya nutuk kuvvetiyle benzeşebilir. Korku, merhamet, nefret gibi sıfatları içeren gazap ve sevgi, arzu, istek gibi sıfatları içeren şehvet iki farklı kabile gibi düşünülebilir. Kendi içlerinde ve aralarında geçen maceralı olay ve eylemlerin dışında kalmak beşer için zordur. Âlim ve arif gibi kalbî sıfatlar gazap ve şehvete hâkim olursa, nutuk kuvveti kendini gösterir. Nutuk bir organizasyon, bir düzen içinde olur. Cemadat, nebatat ve hayvanat arasında da anlaşma ve haberleşme olabilir ama bunlar titreşim, bağırma ve böğürme niteliğindedir. Anlaşmazlık çıkaran veya anlaşma sağlayamayan konuşmalar da nefsanî veya hayvanî düzeydedir. Beşeri faaliyetler koklaşma ve oynaşma ile yürütülebilir. Nutuk, temel olarak Hakk’ın ilmini alma ve verme amacına dönük olabilir.

            Âdemoğullarını nutuk ve temyiz, ayırt etme, akıl ve ilim sahibi olmakla takdir ettik, terkim eyledik, kerem sahibi yaptık. Ayrıca ilim ve bilgilerin en güzeliyle rızıklaştırılıp tüm mahlûklara üstün kılındı.” (17.70; 2.30) “Nutuk kuvveti, ruhun nurunu, ilmin idrakini içeren manayı kavrama ve anlatma kuvvetidir. İlahi ilmin tümünün Hakk’ın gölgesi olduğunu, göklerdeki ve yerdeki her mevcudun bu gölgenin uzatılmasıyla vücut bulup kudret ile halk edildiğini inkâr ederler.” (17.98) “Onlar ağızları mühür­lenmiş ve nutuktan aciz bulunduklarından, asla yekdiğeriyle söyleşemezler. Birbirlerine bir şey soramazlar.” (28.66) “Zira hiç bir şey nutuktan hali değildir. Lâkin gafiller anla­mazlar.” (41.20, 21) “Nutuk sizin beden­leriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş olan mütekellimi haki­kînin sıfatlarından bir sıfattır. Hakk’ın nuru size işrak eylemiştir, manası kalbinize doğmuştur.” (51.23) “Allah’tan başka kimsenin kuvvet ve kudreti yoktur.” Kuvvetler, var olan her şey ve herkesin temelidir.

            Gazap ve şehvet kuvvetleriyle hayat çok canlı ve heyecanlı yaşanır. Konuşma yeteneğiyle tevhit ilmine sahip olunur, ilim onunla anlatılır, birlik ve beraberlik sağlanır, sevgi ve muhabbet ortamı oluşturularak, Hakk’ın hakikatinin idraki sağlanabilir. Gazap ve şehvet kuvvetlerine üstünlük sağlanarak, olumsuzlukları giderilerek, teslim alınır. Böylece, kalp, akıl vasıtasıyla ilmin kaynağına, ruha, yücelebilir. Nefsanî ve hayvani düzeyde sahip olunan el, bel ve dile artık gerek duyulmaz. Her var olan şeyin, Hak’tan hakkını hakça alması nedeniyle var olduğu idrak edilir. Nutuk kuvvetiyle alınan haberler, yine nutuk ile isteyene, hak edene yalansız, verilir. Fıtrata kazınmış ahide, anlaşmaya ve verilen söze kalp, dil ve hal diliyle evet denir. Konuşma yeteneği ve akıl yardımıyla, canlılığın yaratılmışlığının ve insanın inşasının hikmetine varan kişi, kendini önce sezgiye sonra ilhama bırakabilir.

            Umarım, aklımızı kullanarak gazap ve şehvet kuvvetlerini teslim alır, nutuk kuvvetine ulaşır, Hakk’ın hakikatini sezip idrak ederek, ilham almayı ve ona uymayı hak edebiliriz.