1 Eylül 2017 Cuma

Huzurdadır Hazret

 
Huzurdadır Hazret

Akıl, bilgiyi, düşünürse ancak, bilebilir,

Bilinen bilgilerin tümüyle, ilme gidilir.

Yokluk, uzay-zamandır, ilimle doludur,

Vardan yokluğa gidiş öğrenim yoludur,

 

Renk, dil, din, ırk farkı yok eşitlik güzel,

Hastalık yok hasta vardır, hastalık özel.

Genel ortamın, özel bir halidir herkes,

Beni ben yapan neyse, seçilmiş bir kez.

 

Evrene ve doğaya tabiysem, biat olur!

Tüm vücudun sahibi, hükmedeni olur,

Can, kan veren varken başkası yoktur,

Rahmanın, görünen rahimsileri çoktur.

 

Hayatın rafında, ölüm yoktur aslında,

Ayet, ‘hayatın alınması’ der hakkında.

Rahimsi rahmet olarak, Rahmanı gör,

Bilen, ilmin sahibi görünmez ise, kör!

 

Ruha, ilme, yüceliştir, dünden bu yana,

Hamken pişip yandın, Hazreti Mevlana.

Rahmetine kavuşmak, düğün gecesiyse,

Sevinir hasta, ‘nişanlanmak’ diyebilirse!

 

Her şeyimiz kendimize özgü, bilinmiştir,

Tutulduğum hastalığa, kanser denmiştir.

Ulu Hazret, ölüme ‘Düğün Gecesi’ derse,

Kanser de, tek taşlı bir ‘Nişan’dır bence!

 

Ayettir, insan, her şey gibi, ilimdir bilene,

Bilimdir, hem ilim asla kaybolmaz diyene.

Necdet, nişanlının düğünü ne güzel olur,

İradesiyle var olan, iradenle mi son bulur?

                        Necdet Altınay, 19.09.2017

 

 


 

 

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Ayın İkiye Yarılışı


            Ayın İkiye Yarılışı

 

                Ayın ikiye yarılması büyük kıyametin kopmasının yakın olduğuna işarettir. Kalbin, bir yüzü ruha, Fuat, bir yüzü nefse, Sadır, olmak üzere, iki kapısı veya yüzü vardır. Ruh tarafına bakan yüzü nurlu, parlak ve aydınlıktır. Kalbin nefse bakan yüzü karanlık, maddeyle giz’lenmiştir. Kalp, nurunu, akıl aracıyla, ruhtan alıp nefis âlemine yansıtır. Nefsanî karanlığa nurun doluşuyla karanlığın derinliği aydınlanır. Yani maddenin zerrelerinin ilimden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Karanlığın ani idrakle yarılmasından doğan güneş, Doğudan doğan güneş gibi karanlığı yavaşça aydınlatmaz.  Nefse, Batıdan doğan, maddeye gurup etmiş olan ruh veya Hakikat Güneşidir, aniden parlar. Perdeler, giz’lilik, örtünme, tesettür kendiliğinden kalkmaz. Her şeyin bir tutuşma ve parlama derecesi vardır. Perdeler, Ruh Güneşi tarafından, kalbi infilak ettirircesine kaldırılır. Kalbin perdelerinin ani kalkışı, kalbin patlayarak nur ile dolup parlamasıdır. “Vahdette zatın şuhudu, idrakle görülüşü, emaneten verilmiş müşahede makamıdır. Bu durum ise vahdette fenanın yakınlığına işaret eder. Hz. Muhammet, devr-i kamerde, zuhur eyler. Hz. Muhammet'in zuhuru kalbin infilakı demektir. Resulün zuhuru kişinin bireysel ve evrensel her türlü var oluşa ilişkin zanlarının, ilmin ve ilmin hakikatinin idrakiyle, aniden yok oluşudur. Bu zuhur, kişinin büyük kıyameti, fena buluşudur.” (54.1)

            Madde âleminin yapısı ilme dayanır. Kuarklar, yani zerreler, belirli, ölçülüp bilinen miktarda itim ve çekim kuvveti olan elektromanyetik kuvvetlerden oluşur. Üç kuark bir protonu, proton da nötron ile çekirdeği ve elektronun eklenmesi ile de üçü atomu oluşturur. Her zerre bilgi ve özelliğinin, infosunun deposudur, başka bir şey içermez. Nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde zerreler gölgeleşip, pıhtılaşıp, katılaşıp kütle kazanır, maddeleşir. Tüm madde denizi atomlardan oluşur. Kuarkın ortaya çıkışı büyük enerji patlamasıyla olabilir. Protonlar, ışık hızına yakın bir hıza ulaşacak kadar hızlandırıldıktan sonra, saniyede milyonlarca defa çarpıştırılarak, parçalanır ve kuarklar, zerreler açığa çıkar. Sonuçta madde anti madde ayna evreni oluşur. Kuvvetlerle dolu olan zerrelerin yarıçapı sıfırdır, içleri boşluktur. Bazı zerreler protondan 4 kat, elektrondan 200 kat ağır, biri diğerinden 100 bin kat büyük olabilir. Higgs Bozonu, kuvvet taşıyıcı boşluktur, kuvvetlerle doludur, aynaların olduğu şekil oluşturur. Enerji, bilinmeyen bir şekilde, gölgeleşir, pıhtılaşır katılaşır, maddeyi oluşturur. Aslen enerji olan ve madde denilen atom, patlayarak tekrar enerjiye dönüşür.

            Diğer taraftan ayetlere göre, ilim Hakk'ın gölgesidir, gölgenin uzatılmasıyla mevcudat oluşur. Gölgelerin yokluğunun idraki, nefsaniyetin dayanağı olan maddenin ilmine ve ilmin hakikatine ulaşır. Aslında maddenin olmadığı ve elektronların nazarla, gözlem altında parçacık özelliği gösterdiği çarpıcı bilimsel gerçeklerdir. Gerçeklerin aniden idrak edilmesiyle insanın fena buluşu ve büyük kıyametinin kopuşu anlam kazanır. “Tümüyle onların rızıklaştırıldığı şeylerden infak ederler. Her şey o şeye özgü bir nazar olduğu için vardır. Herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilirler.” (42.38) İnsan önce kendi gayretiyle bilgi edinir. Bilgiler, akıl yoluyla, tedricen nefse ve kalbe dolar. Birikimler, doğal olay ve eylemlerden ilme doğru yükselerek ilerler. Külli ilim gökte aranırken yerde, arzda, bedendeki kalpte, ani idrakle, bulunabilir.

            “Mevtin gereği yerine gelir, mevte boyun eğilir. Zelil, aciz, uyuşuk, bitkin ve yoksul, mahrumiyetten gözleri huşu içinde olduğu halde, güya dağılmış ve yayılmış çekirgeler gibi beden kabirlerinden çıkarlar. Bedenlerden ayrılan nüfusun çokluğu ve maddeye şehveti, hırsı nedeniyle insanlar, çekirgeye nispet edilmiştir.” (54.6,7) "Akıl göğünün, kesretin ilmini içeren, külli ilim kuyularının, kuvvetle, süfli âleme dökülen ilim suyu kapaklarını açtık. Nuh’un nefsi külliyen ilim olmuşçasına, nefis arzında, kesret âlemindeki mevcudata ilişkin tüm cüzî ilim kaynaklarını kaynattık. Takdir edilen helaklerine kadar, akılları göğünden yağan ve arz nefislerinden kaynayan iki ilim de uyumlu bir şekilde birleşti. Biz Nuh’u külli ilmi içeren şeriat gemisine yükledik. Gemi, cahilleri boğan cehalet dalgalarında yüzer. O, şeriat ile amel ve istikametle necat buldu. Kavmi ise cahil ve cehalette kalıp, inkâr ve isyan etmeleri sebebiyle, heyula, madde denizinin cehalet dalgalarında gark ve helak oldu. O şeriat ve davetin asarını, eserlerini ibret alanlara âyâtı beyyine, apaçık ayetler, olarak bugüne bıraktık.” (54.11-16)

            Seslenildiğinde duyuldu mu diye, elle iş yapıldığında oldu mu diye, bir şeyin tadına bakıldığında nasıl olduğuna, ayak basılan yere uygun mu diye, beş duyu ile şöyle bir göz atıp bakılır. Aynı anlamda, ayette ‘göz atma’ deyimi kullanılmaktadır. “Her şeyin, belirli bir zamanda, belirli bir süre için, belirli bir şekilde, oluşması için emrimiz olur. Emrimiz, göz atıp bakmamız, basar gibi kelime-i vahidedir, şeriatta o emre “kûn” denir. Bu basar, nazar ediş, o mevcudu da içerecek şekilde, tüm varlık içindir. Vücut icat edilir ve bunun üzerine defaten o zamanda o vecih üzere ‘şey’in vücudu vacip olur. Bütün işlenenler nüfus levhalarında sabittir.” (54.50, 51) Her an bir şe’nde olacak şekilde, hatta zamansızlıkta, halk-ı cedid, tüm Vücut yeniden oluşur, bu oluşum her mevcudu kapsar. Halden hale geçiş söz konusu olduğunda tüm kesret yenilenerek yeni bir vahdette birleşir.

            “Fenadan sonra beka halinde esma hazretinde ve zat ile sıfat arasında fark makamında ve sıfat ile vücut memleketinde, her var olan ‘mevcut’, hikmete uygun ve yardıma muhtaç olacak şekilde, yönetilir. Ahsen-i veçhe ve edhemi nizam üzere müdir, belirli bir düzen içinde ve en iyi bir şekilde yönetmeye kadir olan muktedirin mülkünde olanların, tüm olay, eylem ve işleri; irade, arzu ve hükmü üzere yönetmeye ve iradesince etkilemeye kadir ve kendisine hiç bir şey imkânsız olmayan, muktedir padişahın indindedirler.” (54.54)

            Umarım, “Vücuduyla, mevcudatı, yardımına muhtaç olacak şekilde, var edip, iradesince yönetmeye ve etkilemeye muktedir olanı, kalbimizi yararak zahir olacağın sayesinde” idrak edebiliriz.

18 Temmuz 2017 Salı

Sağır ve Dilsiz


            Sağır ve Dilsiz

            İnsan işitme ve konuşma yeteneği ile donatılmıştır. İşitme, nutuk kuvvetleriyle yaşamını zenginleştirir, kendini olgunlaştırır. İşitip, konuşarak Hakk’a yücelebilir. Aklın kıyas ederek, bir diğerine bakarak anlaması, kişilere ayrı, bütünden kopuk anlam verir. Önce aklını kullanarak bütünden kopuk gibi davransa da sonuçta işitip konuşanı idrak edebilir.

            Rahman ismi daha sonra gelen her isim ve sıfatın kaynağını oluşturur. Eşyanın tümünü, hakikatini, vasıflarını ve diğer vücudu olan ve olmayan şeyleri kapsayan, Kur’an aklı olarak bilinen, kâmil insan istidadını insanın fıtratında yaratıp kazıyarak Kur’an’ı öğretti. Kâmil insan fıtratında toplanmış olan şey, ayrıntısıyla, fiilen zahir olmuş görünmüştür. İnsanlığın fıtratını yaratıp Furkan aklını, uygulamaları, ona yönlendirerek insanı halk etti. İnsana, böylece, Furkan’dan, fiil ve uygulamalardan Kur’an aklına, ilmin hakikatine ulaşıp haber verebilmesi için, diğer mahlûklardan farklı olarak, konuşma yeteneği bahşedilmiştir.” (55.1-6)

            Her var olan aynı ilim ile var olur. İlmi, zaman ve hallerin hepsini kapsar, zahir olan, meydana çıkan Hakk’ın ilminden başka bir şey değildir. Dinde ikrah, zorlama yoktur. Kalbin nuru ile gören basiretli kişi bâtının hakikatini, zahirin özünü görür. Akıl, dış görünüşü; basiretli kalp hakikati gördüğü için, sabah iki göz ile dünyanın açık ve aşikâr bir şekilde görülüşü gibi; din akıl ve kalp için tebeyyün eder, yeniden keşfedercesine aşikâr olur.” (2.255, 256)

            “İnsan bir bütündür ama kendi nefsiyle var değildir, her mevcut olan O’nun vücuduyla mevcuttur. Vücudun bütününden infisam etmek, kopmak, ayrılmak, iki vücut halinde var olmak mümkün değildir. Akıl kıyasladığı için iki varlık gibi görür. Mümkinat, mevcut olanlar, Allah’ın efali veya sıfatıdır. İnsan, tüm organlarıyla bir bütün halinde yaşarken, istemsiz olarak hareket eden, kendi iradesi dışında bir şey yapan, oynayan bir organı, eli, kolu hareket ederse; hatta birisi dokunur, hareket ettirirse, onu duyar, işitir! Akıl bir insanı ayrı bir varlıkmış gibi itibar eder, düşünürse o insan varlıktan kopmuş gibi olur. İnsanın ayrı bir varlıkmışçasına hareket etmesi halinde ise ‘Varlık’ onu hemen işitir, çünkü kendi kendine hareket ettiğinde varlıktan kesilmiş, kopmuş olur. Özgürmüş gibi hareket edildiğinde niyeti bilinir, sözü işitilir, hareketi duyulur ve hissedilir. Bağımsız gibi hareket etmenin nedeni maddenin ardındaki, özündeki ilmi bilmemek veya dikkate almamak olabilir. Hareket ve sıfatların karanlıklarından, hayal, kuruntu ve şüphelerden kurtularak ruh âlemi fezasına; ilim ile kalbin ufkuna ve semasına çıkılabilir. Maddeyi, eşyayı, kişileri mevcudatın tümünden, vücuttan, kırık, kopuk ve bağımsız hayal etmek eşyanın doğasına aykırıdır.” (2.256, 257)

            Âdemoğullarını, nutuk ve temyiz, ayırt etme, akıl ve ilim sahibi olmakla takdir ettik, terkim eyledik, sıfat, işaret, kerem, ikram sahibi yaptık. Dünya ve ahrete ilişkin her türlü ihtiyaçlarını talep ve elde etmeleri için kara ve denizlerde gezdirdik, sebeplerini onlara kolay kıldık. Âdemoğluna, başka mahlûklara verilmeyen değişik cins, rızıklar verdik. Onları mahlûkatımızın çoğundan üstün kıldık. Âdem, yakin kılındı, tevhit ile donatıldı, ruh ve cesetten oluşturuldu, kemalin talebinde ruh ile cesette terakki ettirildi; ruh ve bedende yürütülerek ervah, ruhlar, ilim âlemi denizinde ve cisim âlemi arzında ilerletildi. Ayrıca ilim ve bilgilerin en güzeliyle rızıklaştırılıp tüm mahlûklara üstün kılındı.” (17.70; 2.30)

            “Maddenin cezbesine, çekimine kapılıp, aldatıcılığına kapılıp, yeniden diriltilmeyi inkâr ettikleri için, hak ettikleri ne fazla ne noksan olarak verilir ve yaşadıkları gibi ölürler. Dünya hayatında oldukları gibi hidayetten kör, hak söz söylemeye dilsiz ve haklıyı, makulü işitmeye sağırdırlar. Zira nutuk ile murat olunan manayı idrak edemezler, çünkü anlayacak ve fehim edecek kalp sahibi değillerdir. Anlaşılamayan bir şeyden söz etmek nasıl mümkün olabilir? Elbette olamaz. Keza fehimleri, anlayışları olmadığından; makul bir sözü işitmekten sağırdırlar, bu nedenle, hidayeti icap eden ke­lam, ne ilham tarikiyle Hak’tan fehim cihetinden ve ne de insanların kelâmından işitmek tarikinden, yolundan ve ne de ibret almakla basar tarikinden onlarda hiç bir türlü tesir etmezler. Nutuk kuvveti, ruhun nurunu, ilmin idrakini içeren manayı kavrama ve anlatma kuvvetidir. İlahi ilmin tümünün Hakk’ın gölgesi olduğunu, göklerdeki ve yerdeki her mevcudun bu gölgenin uzatılmasıyla vücut bulup kuvvet ve kudretlerle halk edildiğini inkâr ederler.” (17.97, 98)

            Mevcut olanlarının tümünün, Hakk’ın gölgesi olan aynı ilmin kuvvetler halinde iletişime ve etkileşime geçişiyle vücut bulup oluştuğunu idrak etmek önemlidir. Maddenin çekimine kapılıp manayı görememek körlük, hak söz söyleyememek dilsizlik ve makulü işitememek sağırlık olur. Ruhun nurunu, ilmin idrakini, anlayamamak, nutuk ve işitme kuvvetini kullanamamak sağır ve dilsiz olmaktır.

            Ta ki, Allah'ın düşmanları ateşe geldikleri vakit kulakları, gözleri ve dilleri işledikleri amellerle aleyhlerine şahadet eder. Yani azalarının suretleri hal lisanları ile söyler,  yaptıkları amellere dela­let eyler, işte aza bu lisan ile nutuk eylediği için hiç bir şey nutuktan hali değildir. Lâkin gafiller anla­maz.” (41.20, 21)

             “Nutuk sizin beden­leriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş, meydana çıkmış olan ‘mütekellim-i haki­kînin’ sıfatlarından bir sıfattır. Eğer huzur ve görüş sahibi, şahit iseniz kalplerinize mütekellim-i hakikî o sıfatla tecelli etmiştir. Nutkunuz hayvanat sesleri gibi sedalar olmayıp, hakikî nutuk ise, kalbinize te­celli eden ‘sıfat’, tekellüm sebebiyle, kelimeler suretinde yer almış olan rızk-ı maneviniz, size ruh semanızdan nazil olmuştur. Hayvanat sesleri gibi nutuklar ise hakikatte nutuk değildir. Onlar ancak mecazen nutuk tesmiye olunur. Ve bu suretle sizin kemaliniz hâsıl ol­muştur ve ahret ahvaline onunla hidayet bulmanız için Hakk’ın nuru size işrak eylemiştir, kalbinize manalarıyla doğmuştur.” (51.23)

            Eşya, nebatat, hayvanat ve insan vücudunun organları, hal lisanlarıyla veya kendi dillerince konuşur. Hiçbir şey konuşmaktan aciz değildir. Yalnız insan, ruh semasından kalbine doğan Hakk’ın nuru, anlayışı ve idrakiyle kemale erer, olgunlaşır. Kemale eren insan beden arzında zahir olan lisanının, konuşmasının ‘hakiki mütekellimin bir sıfatı’ olduğunu idrak eder. Sıfatın sahibinin idraki insana fani olanın alınıp baki olanın verilmesi anlamına gelebilir. Vücudun duyum ve işitmesiyle konuşma yeteneğinin uyandırılması, ruh semasından Hakk’ın nurunu manalarıyla kalbe doğdurur. Böylece mümin kulun kalbi Hakk’ın arşı olur.

            Hakk’ın kelam etme sıfatını işitip, umarım, ruh nuru, bizim de kalbimize doğar.

14 Temmuz 2017 Cuma

Nazarla Oluşum


            Nazarla Oluşum

            Olmuş ve olacaklarla ilgili Kur’an ile bunlarla ilgilenen İnsan, işi, evvelinden başlatıp ahretine, sonuna ve geleceğine kadar götürür. Evren ve insanın oluşumunda, kritik ilgi alanlarının ilmi ve bilimsel konularının hatta deyimlerinin benzerliği çok şaşırtıcıdır.

            “Kur’an, değişmez, bozulmaz, bozulamaz, noksansız, afetten korunmuş, kanıtlanmak üzere, evrenin tümünde apaçık olan ve hakikatleri muhkem, sağlam kılınmış bir kitaptır. Hakikatlerini, daha sağlam ve daha güzel olması mümkün olmayan, bir ilim ve hikmet üstüne inşa eder. Hakikatleri, zahirde, görünürde muayyen ve malum, belirli ve bilinen, miktarda, belirli zamanlarda aşikâr olur. Takdir ve tertibinde hikmete uygun intizamda, düzendedir. Ayrıntılarından layıkıyla haberdar, bilgi sahibi olan ilim ve hikmet sahibince, ahkâm ve ayrıntısı cüzi âlemde ortaya çıkarılmış, aşikâr edilmiş bir kitaptır.” (11.1) Kendini tanımlamış.

            “Kur’an gayba iman edenlere hidayettir, onları basiret sahibi yapar, şifa verir, kalplerini temizler. Görüş ve uygulamalarla basiretlerini, kalp gözüyle görmelerini geliştirir. İnanmayanlar işitmez ve anlayamaz, gaflet içinde olduklarından Kur’an onlara nüfuz edemez. Hakk’ın görülüp idrak edildiği nurun kaynağından uzaktırlar, gafletten uyanamazlar.” (41.44)

            “Biz inananların, enfüs ve afakta, içerde ve dışarıda, batın ve zahirde, görünür ve görünmezde, müşahede etmelerine yardımcı oluruz. Hatta muhakemelerine, deliller ile anlamalarına yardımcı oluruz, böylece, Hakk’ın, görünerek, apaçık aşikâr olduğunu idrak ederler. Yardım ettiklerimizden Hakk’ı eşyada müşahede edenler için Rab yeterlidir, efali delillerle, sıfatı tecellileriyle, görünüşleriyle anlaşılır, her şey bilgisi kapsamındadır. Her şeyin hakikati Hakk’ın ilminin aynısıdır, vücudu ilmi ile oluşur, ilmi zatının aynıdır ve zatı aynı vücududur. Gayrın vücudu, aynı ve zatı da yoktur. Her şey fanidir, helak olur, yalnız Hakk’ın yüzü, Hakk’ın zatı bakidir. Nefiste ve çevrede görünen ve beliren vasıflar, sıfatlar Hakk’ın varlığının ortaya çıkışı iledir.” (41.53,54) “Mülk âlemine kudret eliyle, kuvvet ve kudretiyle hükmeder. Yaşam ile ölümün halk edilmesinin amacı maluma tabi olan ilmin insanlarda uygulanarak ortaya çıkışıdır. Malumun zuhuru ile zahir olan Allah’ın ilmidir.” (67.1,2)

            “Semavat ve arz, yer ve gökler, yani cismanî âlem, sağ, sol, ön, arka, üst ve alt olmak üzere altı yönde izhar edilmiş, meydana çıkarılmıştır. Hakk’ın arşı mai, bir çeşit su, sıvı üzerindeydi. Arş, akl-ı evvelden ibarettir, akıl öncesi bir durum, ilm-i evvel, ilim öncesi durum üzerine bina kılınmış, inşa edilmiş ve ilme dayanan cisimler âleminin vücut olarak öncesidir. Altı yön veya altı gün gizlilik veya gizli kalma müddeti, zamanıdır. Yer ve göklerin halk edilmesi de Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir.” (11.7)  Arşın su üzerinde oluş hali, Hakk’ın gizlenmesi öncesi zahir olan ve nâsâ, insanlara malum olan haldir. Halis amel eden insanlara bazen olan veya olacak olanlar malum olur, bir ihsan olarak, bir ilham olarak iner veya gelir, bazı şeyleri bilirler. ‘Abdala malum olur’ deyimi bu durumu anımsatır. Arşın, ilmin rumuzu olan ‘su’ üzerinde olmasının anlamı da nâsâ malum olmasıdır, nâsâ, insanlara malum olan ilmin üstünde oluşundandır. Koşulların uygun olması halinde ‘madde denizi’ deyimi kullanılır. Maddenin tümü kastedilerek madde deryası denebilir. Burada da olduğu gibi madde için de ‘su’ deyimi kullanılabilir.  Arş, ilim, akıl ve ilk cevherin öncesidir. Hakkın arşı müminin kalbidir. Kalpte ruhun, ilmin nurunun idrakine varan akıl, öncesini düşünmekte yetersiz kalıp ilim maluma tabidir deyip durabilir. Arş Hakk’ın, kalp müminin, seçim hakkı ise kulundur.
            Evrenin oluşumunda ilmin yeri ve öneminden söz eden ayetlerin gerçekleri bilimsel deneylerle kanıtlanmaktadır. Örneğin her zerrenin sürekli bir iletişim ve etkileşim içinde olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. İkiz elektron ve atomların aralarında galaksiler olsa dahi aynı anda durum değiştirmeleri, olmuş ve olacakların Büyük Patlamadan itibaren determine olduğu, belirlendiğini belgelemektedir.  “Çift Yarık Deneyi” olarak bilinen deney de elektron ve fotonların “Gözlem” altında olup olmadıklarını algılayıp ona göre farklı, dalga veya parçacık olarak, davrandığını kanıtlar. Son olarak 1961 yılında yapılan bir seri deneyde bir görüntü için 700.000 adet elektron tek tek atılmıştır. Fizikçi Niels Bohr tarafından oluşturulan konsey ‘Kopenhag Yorumu’ adı verilen kuantum mekaniğinin görüş ve ilkeler dizisini yayınladı. Bu ilkelerden biri şöyledir:

            “Gözlemler dalga fonksiyonunu çökertir. Bu etkileşim sonucu dalga fonksiyonu özelliğini kaybeder ve sadece parçacık özelliği gösterir. Sadece tek bir deney dahi madde nedir sorusunun cevabının “hem dalga-hem parçacık” olduğunu gösterir. Görebildiğimiz makro evren yani biz ve çevremiz, matematiksel ve fiziksel olarak daha genel bir küme olan mikro evrenin özel bir durumuyuz. Sadece maddesel dalga boyumuz çok küçük olduğu için tamamen ihmal edilebilir bir dalga özelliğimizin yanında, tamamen parçacık özelliği gösteriyoruz.” Gözlem altında elektronlar neden parçacık özelliği kazanmakta bilinemiyor.

            Kısaca denebilir ki atom altı parçacıklar gözlem altında iken “Parçacık” ve gözlenmediklerinde “Dalga” özelliği göstermektedir. Eğer bir fiziksel niceliği parçacık olarak tanımlamak istersek, ‘durgun kütlesinin sıfırdan farklı’ olması gerekir. Dalga ise temel anlamda enerjinin ışık hızında yayılma ve taşınmasına yol açan ‘titreşim hareketidir’. Yani büyük yapılar gözlem altında oluşabilir, aksi halde hızlı titreşim hareketi olan dalga özelliğiyle parçacıklar büyük yapıları oluşturamazlar. Atom altı parçacıklarının bir nezaret, gözlem, izleme ve algılama altında olduklarını algılamaları önem kazanır. ‘Görünür ışık’ fotonu gibi tam bir “Yokluk veya hiçlik” olan en küçük enerji biriminin izlendiğini, ‘algılandığını algılaması’ gerçeği ilginçtir. Ayetlerde de benzer konulara değinilmesi ise çok ilginçtir.

             Bir hadis der ki: “Yüce Allah en evvel bir cevher (enerji) halk etti, cevhere celali ile nazar edince cevher hayâsından eriyerek kısmen su ve kısmen de ateş oldu.” Bir toplantıda kral gibi bir büyük yokmuş gibi davranılamaz. Cevher de hayâsından, saygı veya edebinden su ve ateşe dönüşmüştür.  Arştan, ilmin yüklenmesi, indirilmesiyle cevherin su ve ateşe dönüşümüne dikkat çekilmektedir. Bu durum Büyük Patlamada ilk oluşan ‘maddenin plazma halini’ anımsatır. Atom çekirdeği ve elektronlar kendilerine özgü verilen bilimsel özellikleriyle daha sonra oluşarak ve gelişme potansiyellerine uygun birleşerek atomu oluştururlar.

        “O’nun her an bir şe’nde, her şey ve herkes ile bir şe’nde, bir neşede ve her şeye, herkese bir nazarı olduğunu, herkeste,  her şeyde bir sırrı olup o şe’niyet, o neşenin ve sırrın başkası için olmadığını bildiklerinden onların işleri aralarında bir meşverettir, gizli bir diyalogdur. Tümüyle onların rızıklaştırıldığı şeylerden infak ederler. Her şey o şeye özgü bir nazar olduğu için vardır. Herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilirler.” (42.38)

        Umarım biz de “Her yerde hazır ve nazırdır” ayet deyiminin idraki içinde olabiliriz.

15 Haziran 2017 Perşembe

Hayatın Kuvvetleri


            Hayatın Kuvvetleri                                                                             15062017

            Hayat, kıymetini anlayabilmek için, ‘ölüm’ ile birlikte ele alınır. Ölüm diye bir şey yoktur, hayatın olmaması halidir. Hayatın olması ve olmaması söz konusudur. Bu kapsamda ele alındığında hayatın, yaratılmışlığı ve belirli güç, kuvvet ve kudrete hükmedilerek yönetilmekte oluşu daha iyi anlaşılabilir. Evren ve yaşamda belirli ve bilinen bir düzenin olduğu da aşikârdır. Bir organizasyon ve yönetim gücünün varlığı idrak edilebilir. Bu durumda organize edilecek ve yönetilecek bir takım kuvvetler olmalıdır. Bu kuvvetleri, din de bilim de ele almış, incelemiş, değerlendirmiş ve özelliklerini belirleyerek kuvvetlerin kullanımlarına ilişkin el kitapları yayınlanmıştır. Kullandığımız başlıca doğal kuvvetler ‘elektrik’, ‘manyetik’ ve ‘elektromanyetik’ olmak üzere üç çeşittir. Benzer kuvvetler bedenimizde de vardır, sırasıyla gazap, şehvet ve nutuk kuvvetleridir. Bu kuvvetleri, ayetler ve doğa kanunları ele alır, inceler.

            Elektriğin tanımını ‘elektrik’ kelimesini kullanmadan yapmak zordur. (Electricity is a flow of electric charges) Elektriğin en bilinen yeri eşyanın yapı taşı olan ve tamamen boşluk ve yokluktan oluşan atomdur. Basit bir hidrojen atomunda birer tane olmak üzere elektron, proton ve nötron vardır. Her birinin elektrik yükü pozitif ve negatif olarak iyi bilinir. Aynı yükler birbirini iter, farklı yükler birbirini çeker. Negatif yüklü elektron akımı sayesinde elektrikli aletler çalışır. Doğada bulunan elektrik kuvveti bedenimizdeki gazap kuvvetine benzer. Toplumda ‘gazabına uğramak’ deyimi ile bilinen eylemler negatif yüklenme sonucunda yapılan şeylerdir. Gazap bir kuvvet alış-verişidir. Nefsimize uyarak birilerine kızar, sevmez, nefret eder ona göre davranırız. Elektrik kuvvetine benzemesi, artı ve eksi yüklerin birbirlerini yok etmesi gibi, gazaba uğrayan birinin hayattan silinmesi gibidir. Enerjinin bu şekilde kullanımı vardır ve gerçektir ve diğer tip kuvvetin etkilerinden farklıdır.

            Doğal olarak bilinen diğer kuvvet ‘manyetizma’ kuvvetidir. En belirgin olanı Dünya’nın merkezindeki demir çekirdeğin dönüşü sayesinde etrafımızda bizi Güneş patlamalarından koruyan manyetik alan kuvvetidir. Günlük hayatımızda mıknatıs olarak kullanırız. Kuzey ve Güney kutupları vardır. Elektrik kuvvetinde olduğu gibi, benzer kutuplar birbirlerini iter farklı kutuplar birbirlerini çeker. Âdem ile âlem ikizdir, âlemde ne varsa Âdemde de vardır. İnsanda benzer kuvvet ‘şehvet’ kuvvetidir. İnsan insanı cezp eder, çeker veya itici birinden kaçılır. Enerjimizi karşı cins veya eşya sevgisi için harcayabiliriz, Dünyayı severiz. Şöhret, makam ve para için çok şey yapılır. Şehvet kuvvetini iffete çevirmek çok zaman ve enerji isteyebilir. Hayvani nefis olarak bilinen sıfatın günlük yaşamda nelere mal olduğu deneyimlerden bilinir. Toplumun büyük kesiminde olay ve eylemlerin büyük bir kısmı şehvet temelli olabilir. Gençlikte şehvet ve gazap kuvvetleri önemli ölçüde işbirliği ve eşgüdüm içinde hareket eder. Akıl ve kalbin onay ve yardımını alırlar. Mala düşkünlük nedeniyle hırsızlık akıllıca yapılır. Çoklu düzeyde ve karmaşık ilişkiler içinde olan olaylar nedeniyle ‘eline, beline, diline sahip ol’ ilkesi iyi bilinir. Kısaca itim ve çekim kuvvetiyle ortaya çıkan etkileşim, en büyük maddi ve manevi olgu, olay ve oluşumların temelini oluşturur. Einstein yalnız enerji vardır, madde yoktur der ama biz etkileşimlerle ortaya çıkan atomların birikimlerini madde olarak biliriz. Çekim ve itim ile etkileşim, içinde bulunduğu her şey ve herkesin, var olan şeylerin, temelidir.

            Kuvvetlerin üçüncüsü, elektrik yüklü parçalar ve parçacıklar arasında bulunan ‘elektromanyetik’ kuvvettir. Bu kuvveti fotonlar taşır. Foton ışık dalgasıdır. Işık dalgaları gama, X-ışını, radyo veya görünür ışık gibi taşıdıkları enerjiye göre verilen adlarla bilinir. Bir anlamda diğer iki kuvveti içerir ama kullanım açısından onların da dışında ve üstünde olabilir. Elektromanyetik kuvvet insanın konuşma yeteneği veya nutuk kuvvetiyle benzeşebilir. Korku, merhamet, nefret gibi sıfatları içeren gazap ve sevgi, arzu, istek gibi sıfatları içeren şehvet iki farklı kabile gibi düşünülebilir. Kendi içlerinde ve aralarında geçen maceralı olay ve eylemlerin dışında kalmak beşer için zordur. Âlim ve arif gibi kalbî sıfatlar gazap ve şehvete hâkim olursa, nutuk kuvveti kendini gösterir. Nutuk bir organizasyon, bir düzen içinde olur. Cemadat, nebatat ve hayvanat arasında da anlaşma ve haberleşme olabilir ama bunlar titreşim, bağırma ve böğürme niteliğindedir. Anlaşmazlık çıkaran veya anlaşma sağlayamayan konuşmalar da nefsanî veya hayvanî düzeydedir. Beşeri faaliyetler koklaşma ve oynaşma ile yürütülebilir. Nutuk, temel olarak Hakk’ın ilmini alma ve verme amacına dönük olabilir.

            Âdemoğullarını nutuk ve temyiz, ayırt etme, akıl ve ilim sahibi olmakla takdir ettik, terkim eyledik, kerem sahibi yaptık. Ayrıca ilim ve bilgilerin en güzeliyle rızıklaştırılıp tüm mahlûklara üstün kılındı.” (17.70; 2.30) “Nutuk kuvveti, ruhun nurunu, ilmin idrakini içeren manayı kavrama ve anlatma kuvvetidir. İlahi ilmin tümünün Hakk’ın gölgesi olduğunu, göklerdeki ve yerdeki her mevcudun bu gölgenin uzatılmasıyla vücut bulup kudret ile halk edildiğini inkâr ederler.” (17.98) “Onlar ağızları mühür­lenmiş ve nutuktan aciz bulunduklarından, asla yekdiğeriyle söyleşemezler. Birbirlerine bir şey soramazlar.” (28.66) “Zira hiç bir şey nutuktan hali değildir. Lâkin gafiller anla­mazlar.” (41.20, 21) “Nutuk sizin beden­leriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş olan mütekellimi haki­kînin sıfatlarından bir sıfattır. Hakk’ın nuru size işrak eylemiştir, manası kalbinize doğmuştur.” (51.23) “Allah’tan başka kimsenin kuvvet ve kudreti yoktur.” Kuvvetler, var olan her şey ve herkesin temelidir.

            Gazap ve şehvet kuvvetleriyle hayat çok canlı ve heyecanlı yaşanır. Konuşma yeteneğiyle tevhit ilmine sahip olunur, ilim onunla anlatılır, birlik ve beraberlik sağlanır, sevgi ve muhabbet ortamı oluşturularak, Hakk’ın hakikatinin idraki sağlanabilir. Gazap ve şehvet kuvvetlerine üstünlük sağlanarak, olumsuzlukları giderilerek, teslim alınır. Böylece, kalp, akıl vasıtasıyla ilmin kaynağına, ruha, yücelebilir. Nefsanî ve hayvani düzeyde sahip olunan el, bel ve dile artık gerek duyulmaz. Her var olan şeyin, Hak’tan hakkını hakça alması nedeniyle var olduğu idrak edilir. Nutuk kuvvetiyle alınan haberler, yine nutuk ile isteyene, hak edene yalansız, verilir. Fıtrata kazınmış ahide, anlaşmaya ve verilen söze kalp, dil ve hal diliyle evet denir. Konuşma yeteneği ve akıl yardımıyla, canlılığın yaratılmışlığının ve insanın inşasının hikmetine varan kişi, kendini önce sezgiye sonra ilhama bırakabilir.

            Umarım, aklımızı kullanarak gazap ve şehvet kuvvetlerini teslim alır, nutuk kuvvetine ulaşır, Hakk’ın hakikatini sezip idrak ederek, ilham almayı ve ona uymayı hak edebiliriz.

5 Mayıs 2017 Cuma

Korkudan Aşka


            Korkudan Aşka

            En ileri teknoloji ile bir şey üretmek heyecan yaratır, yeni modeller heyecanla beklenir, sanki ne kadar çok beklenirse o kadar iyi ve güzel olur. Eşya ile ilgili gelişim bize bu izlenimi verir. Bu hali insan kendi üzerinde de deneyimleştirebilir. Bir insan ne kadar çok eğitilir, öğretilirse, hal ve gidişi ne kadar iyi olursa, ilim ile ameli ne kadar uyumluysa o kadar olgunlaşmış olabilir. İnsan, bir anlamda bildiği için, bildiği gibi ve bildiği kadar insandır. Aklı olmayana, bildiğini uygulamayana pek insan gözüyle bakılmayabilir. Saygı, sevgi ve edep beklenir insandan. Ezelden ebede verilen yeteneklerini kullanıp verene ulaşana kâmil denebilir. Kemale erme işi uzun bir süreçtir, her aşamasında ayrı zevk ve lezzetler vardır. Bulunduğu yerin keyfini kendisi için yeterli bulan o keyifle kalır. Daha öteye ve ileriye gitme çabasını fazla ve zevkini de yeterli görür. Ancak son noktayı koymak, kendini kısıtlamak doğru olmayabilir. Ufkun ötesi sonsuzluktur. İnsan son dediği noktada tatmin olup kendinden geçmese, gaflette kalmayıp uyansa sonsuzluğa yürüyebilir.

            İnsanoğlunun tarihî ve küresel yanılgılarından birisi de “İnsan doğada korktu ve din ile Tanrı’yı yarattı” kavramının altında kalmasıdır. Bu gaflet kendinden büyüğünü yaratma zevki verir ve bu çukurdan çıkamaz, sonu olur, sonsuzluğu göremez. Dünde yaşayıp dünde kalmıştır, bu güne gelip korkuyu bırakıp sevgiye geçememiştir. Korkunun duygulardan biri olduğunu ve diğer duygularla bir bütün oluşturduğunu, “Tanrı yaratma” zevki unutturur.

            Batı analizleriyle, Doğu ise sentezleriyle meşhurdur. Batıya gidip doğudan gelmeyi de pek severiz aslında. Batının sonuna kadar gittiği sınırlar maddenin ve enerjinin sınırlarıdır. Kuantum âlemine götürür, ‘kütlenin ve enerjinin yokluktan var olup yok olduğuna, nasıl oluyor bilinmiyor ama enerji gölgeleşip, pıhtılaşıp kütle ve kuvvet kazanıyor’ gerçeklerine ulaştırır. Protonun yine protonla, hızlandırıcılarda, saniyede milyonlarca defa çarpıştırılmasıyla ortaya çıkan parçacıkların, quarkların, zerrelerin, elektrik yükü gibi bilimsel özellik ve çekim-itim gibi kuvvetleri vardır. Zerrelerin boyutları sıfırdır ama özellikleri çok büyük, hatta potansiyelleri sonsuzdur. Elektrik yükü bir diğeri için yıkım demektir, madde ve anti-maddeyi düşünmeden bile eksi ve artı enerji yükleri birleştiğinde evren sıfıra indirgenir ve hiçliktir. İtim ve çekim kuvvetleri kütleyi ve maddeyi oluşturup, maddenin katı, sıvı, gaz ve plazma hallerini yaşatır. Kuvvetlerin ayrıca, 3 veya 5 kuvvetinde esen rüzgârlar gibi güç ve kudretleri vardır. Bu kuvvetlerin işleri maddeyi önce şarj edip sonra deşarj eder gibidir. Manyetik kuvvetlerin kuzey ve güney kutupları, elektriğin ise artı ve eksi yükleri vardır. Elektromanyetik radyasyon da ışık hızında hareket demektir.

            Kitap çok güzel anlatır bu gerçekleri. “Hiçbir şey yoktan var olup yok olmaz, eğlence olsun diye değil bir amaç için var edilir.” “Kimsenin kendine özgü gücü ve kuvveti yoktur.” “Eşya ile eşyanın hakikatinin, özelliğinin ayrı ve farklı olduğuna akıl şahitlik eder ama ‘şey’ ile özelliği aynı şeydir. Şeyin özelliğinden farklı ismi, cismi ve resmi olamaz.” “Eşyanın hakikati Hakkın gölgesidir”. “Levhi mahfuzda ilmi ve tasavvuru olamayan hiçbir şey mevcut olamaz.” “Hiçbir mevcut kendiliğinden olamaz, Vücuda muhtaçtır.” Âlem gazap ve şehvet kuvvetleriyle oluşturulmuştur, insan nutuk kuvvetiyle inşa edilmiştir.” Gazap kuvveti kahreder ama kahrı lütuftur. Şehvet, dünya ve eşya sevgisidir, yokluğunda çeker, çokluğunda iter.

            Batıdan ulaşılan sınırlar ile sonsuzluk, Doğudan ulaşılan sınırlarla uyum içindedir. Üstelik her alanda da kullanılmak zorunda kalınan kelime ve deyimler bile aynıdır. Aynasal evrenden gölgeleşmeye, özellik ve kuvvet kazanmaya kadar aynıdır. Bedensel yapı özellik içerir. DNA bir yazılımdır, maddeye hükmeder, canlılık yaratır, enerjiye bilgi yükler. Her obje bilgisinin deposu olarak işe yarar, birleşir, etkiler, etkilenir, etkileşim içinde yokluktan evren oluşturur. Mevcudat, Vücuda muhtaçtır yalnız insan aklı kendisi için bunu kavrayamaz. Hatta hiçbir şeyi yoktan, var olan bir şeyi kullanmadan, yaratamaz ama Tanrı’yı yaratabilir. Aklın işi budur, araç yapar amacına ulaşır, hayaliyle eser yapar müessir olur.

            Akıl, Firavun nefis için çalıştığını anlayıncaya kadar nefsin emrindedir. Kalbin keşfi ile akıl ruh ile ilişki kurabilir. İlk ve ilkel insanın yerine kendini koyabilen insan bugünkü çağdaş insan yerine de koyabilmeli. Yeni ve çağdaş bilgiler, akıl duvarına gidişin yanlış olduğunu, geri dönülmesi gerektiğini, sevgi ve aşka doğru gidişin gerektiğini gösterir. Bedenin ruha, ilme muhtaç olduğu aşikârdır. Para onu bulanın olmadığına göre bilgi de bilenin olamaz. Matematik ilmine sahip değiliz. Bilerek bilinmeyi sevene ulaşmak amaçtır.

            Nimetleri severiz, verilenler mest eder, en sevdiğimizi ne kadar seviyoruz? En sevdiğimizi ne kadar Hak biliyoruz. Hakkın gölgesi ilim ile oluşan eşya hakikatinin şahididir, delilidir. İnsana şahitlikle şehitlik hakkı tanınmıştır. Severek sevilen olabilen, aşkı da idrak edebilir. Âşık olanın bir ve tek korkusu kaybetmektir. Sevdiğini kaybetme korkusundan daha büyük bir eşya, yıldırım ve gök gürültüsü korkusu olamaz. Her duygumuz gibi korku da bize yol gösterir, bir işarettir, yönümüzü tayin içindir. Seviyorsak eğer bir kişiyi, grubu, toplumu, çevreyi ve evreni kaybetme korkusu duyarız. Muhteşemin ihtişamını görmekle haşyet ederiz.

        “Allah’tan ancak âlim ve arif olan haşyet eder, çekinir, ürperir, bilinçli saygı duyar. Haşyet cezadan korkmak değildir. Azamet sıfatının tasavvuru zamanında o azamet huzurunda kalpte oluşan huşu duygusunun insana etkisidir. Allah’ın azametiyle kendisine tecelli ettiği kimse Allah’tan hakkıyla haşyet eder. Arif olmayan âlime hâsıl olan huzur tasavvuru ile arif olan âlime sabit olan tecelli arasında çok büyük fark vardır. İlim ve irfanın mertebeleri açısından haşyetin sayılamayacak mertebe ve dereceleri vardır.” (35.28)

            Umarım, korkmaz severiz, o kadar çok sevebiliriz ki seviliriz, sevip sevildiğimize ulaşırız, ben Yaratan değil ama Yaratan ben olur, tecelli eder bende de!

28 Nisan 2017 Cuma

Rahmanî Rahim


            Rahmanî Rahim

            Toplumsal bireye, genelin özelliklerinin özel haline sahip kişi, deryanın damlası, evrenin zerresi denebilir. Kendinin insan olduğunu fark edenin aslında çok şeyi birden fark ettiği aşikârdır. Evrenini, çevresini, doğasını, beden, ruh, kalp ve nefsini, madde ve manasını bilmeden kimse kendini bilemez. İnsan çok şey bilir ama her şeyi de bilemez. Herkes bir yerde hareket eder, oynaşır ama her yerde birden, hatta aynı anda iki yerde birden olamaz. Önce ayırıcı özellikler aranarak analiz edilir, özel hale ulaşılır sonra da ortak özellikler aranarak sentez yapılır. Analizlerle zerreye inilir, sentezlerle evrene çıkılır. Söz konusu insan ise evrene çıkış yetmez, canlılığın yaradılışı ve insanın inşa edilmesini de kapsama alanı içine almak gerekir. İnsanın din ve bilimi de sentez etmesi kaçınılmaz olur.

            İnsan aklı için maddenin ne olup ne olmadığını anlamak ilk amaç olabilir. Çağdaş bilim E=MC2 formülü ile enerji ve maddenin eşitliğini belirlemiştir. Işığın hızının karesi olan doksan milyar sabit bir katsayı olduğu için madde ile enerjinin arasında sadece eşitlik var denir. Maddeyi anlamaya çalışmak enerjiyi anlamayı gerektirir. Enerji, günün genel kabul gören ‘Büyük Patlama’ kuramına göre ışık hızında harekettir. Evrenin oluşumunun ilk anında yalnız ışık hızında hareket ederek patlayan enerji vardı. Bu noktanın daha öncesinde bilimin varlığını kabul ettiği şey “Boyutu sıfır ama kütlesi sonsuz” olandır. Bu sıfır ve sonsuzluğu içeren ‘şey’in ‘ani şişmesinden’, patlamasından bir an sonra ortaya çıkan enerjinin ısısı da sonsuzdur. Isısı sonsuz enerji, patlayıp hareket ederek hacim kazandıkça soğudu. Kabul edilen bilimsel ilkeye göre hacmi iki misline çıktıkça ısısı yarıya düştü. Enerjinin açılımı sürdükçe uzay oluştu ve genişledi. Açılımı gerçekleştiren itim kuvvetine karşı koyan çekim kuvvetlerinin ortaya çıkışı ile de enerji gölgeleşti, pıhtılaştı, bilinmeyen bir şekilde katılaşıp, kuvvetlerin karşılıklı etkileşimi sayesinde kütle, madde oluştu. Bu maddenin kümelenmesiyle de yıldızlar ve galaksiler oluştu. Bilim insanlarının halen en inandırıcı formül, ilke ve kuramları bunlardır. Kuantum âlemine ilişkin formül, ilke ve kuramları daha şaşırtıcıdır.

            Her atomun çekirdeğinde bulunan protonların hızlandırılarak saniyede milyonlarca kez çarpıştırılmasından elde edilen ve artı veya eksi elektrik yüklü, ‘kuark’ denen, zerreler âleminde dolaşmak akıl için zor olabilir. Enerji damlaları veya zerreler yoktan, yokluktan ortaya çıkıp var olabilir sonra tekrar yok olabilir. Bu zerreler madde ve anti madde aynasal evreninde çok sayıda görünebilir, birbirlerini yok edebilir, geriye kalanlar içerdikleri kuvvetlerle belirli alanlarda etkileşime girerek kütle oluşturabilir. Her zerre de belirli ve bilinen bir özelliğe, info’ya, bilgiye sahiptir ve bu bilgi, maddesi enerjiye dönüşse de kaybolmaz çevrede kalır. Her obje bilgisinin deposudur ve başka bir şey de içermez.

            Eşya ve görünen vücutlar, ezeldeki ilimlerinin açığa çıkmış halidir. Eşyanın aslı ve esası, görünen maddenin hakikati, Hakk’ın yokluk aynasındaki görüntüsü, gölgesidir. İlmin görünür haline ‘gölgenin uzatılması’ denir. Vücudun, ilminden (info’sundan) ayrı ve gayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz ama farklılığa yalnız akıl şahitlik eder.” (25.45)  Sıfatının tecellisi, var olması için, ‘nefhaat-i Rabbaniye rüzgârlarını’, ‘şişirici rüzgârları’ gönderir. (25.48)

            Ayete göre yokluk, sırf boşluk değil olmuş ve olacak mevcutların hakikatlerini, bilgilerini, ilimden alacakları ‘haklarını’ içerir. Her ‘şey’ Hak’tan hakkını aldığı için mevcut veya var olabilir. (21.22) Levhi Mahfuz denen bu yoklukta yer almayan bir ‘şey’ mevcut olamaz. Aklın bu ayırıma yatkınlığı “Ölmeden önce ölmek ve ölümden sonra yeniden dirilmek” gerçeğine ışık tutar. Her zerrenin, Hak’tan kendine özgü bilgi, ilim hakkını aldığı için var olabildiği ayetlerle açıklanır. İlmin, Hakk’ın gölgesi olduğu ve bu gölgeye aklın şahitlik ederek şey ile hakikatinin anlaşıldığı, idrak edildiği açıklanır. Her kuvvetin, rüzgârların yönü ve şiddetine benzer, bir yönü, özelliği ve miktar gibi bir kudreti vardır. Allah’tan başka kimsenin ‘kuvvet ve kudreti’ yoktur denerek son nokta konur. Hiçbir eşya veya mevcut kendiliğinden var olamaz, Vücuda ihtiyacı vardır ve ihtiyaç içindedir.

            İnsan bilgilere sahip olabilir ama ilmin tümüne asla sahip olamaz, sahibi insan değildir. Aynı şekilde bedeni ve ruhu varsa da enerji ve içerdiği ilim insana ait değildir. “Beden ve ruhlarının, ilimlerinin, beden ile hakikatinin, farklı şeyler olduğunu anlayarak bunların ayrılabilmesiyle ölümlerini idrak edenler elbette diriltileceklerdir.” (79.1-5) Ayırım gücünden, analizden sonraki sentez insanı farklı sonuçlara götürebilir. İnsan Allah’ın ilmi ile âlim, nefsi ile kaim, ayakta ve hayatı ile hay, diridir. Rahmanî rahmet olan yağmur iyinin de kötünün de tarlasına yağar. Rahimsi rahmet olan akıl, fikir gibi her insana özgü değerler ise herkese özeldir. İnsan toplumun bir bireyi, evrenin bir zerresi olarak mevcuttur ama kendiliğinden var olan değildir. Rahmanî olan, rahim diye görünür, ışık foton olarak görünür. Foton, görünür ışık halinde yayılan enerjidir. Doğumu ve ölümü insanın elinde değildir. Bireysel özellik ve yeteneklerini iyi kullanan insan nereden gelip nereye gittiğini de düşünmeli.

            Atılmış pamuk veya yün halinde yüzerken, süpernova kalıntısı toz ve gaz bulutu gibi iken, nasıl olduğu pek bilinmeyen bir şekilde, ‘güçlü kuvvet’ kazanarak hareket elde edilir. Kuvvet, ölçülebilen bir bilgi veya özelliktir, böylece, toz ve gaz bulutuna ilimden yeni bilgi yüklenmiş olur. Kuvvetlerin etkileşimleriyle zaman-mekân bükülür. Bükülen zaman mekâna çevredeki diğer bükümler düşer. Maddenin gaz, sıvı, katı ve plazma halleri sırasıyla oluşur. Her mevcut, kendi iradesi olmaksızın vücut bulur ve yok olur. Rahman, rahim olarak görünür. Enerjiye ilim yüklenerek, bir düzene girerek, insan dâhil, her şey oluşur. Böylece, kendi iradesi olmaksızın diriltilen insan, istenirse, yeniden de diriltilebilir. Kendinin ne olduğunu ya da ne olmadığını idrak edebilen insan, yeniden bağış yapılarak, ihya edilebilir. “Sonra gölgeyi ifna ederek, ortadan kaldırarak, elde tutabiliriz. Her an mevcut olan herhangi bir fani ‘şey’in fena bulması evveline, oluşuna nispetle kolaydır. Ele alınan her şey her an başka bir mazharda zahir olur.” (25.46) “İnsan, anlık idrakle bedeninin yakıcı asar ateşiyle helak olup atılmış yün veya pamuk gibi toz ve gaz bulutu olabileceğini görmelidir.” (101.10,11)

            Umarım “Hayat, yönetim ve hükmetme kuvvet ve kudretinin sergilendiği bir düzendir. Doğum ve ölüme hükmeden güç, kuvvet ve kudrete sahip olan; görür, görünür, bilir ve bilinir, işitir, işitilir, rahmin hakikati rahmandır.” gerçeğini idrak edebiliriz.

14 Nisan 2017 Cuma

Kütle, Çekim Gücüdür


            Kütle, Çekim Gücüdür

            Her eşyanın bir ismi bir de cismi vardır. Her obje, ilminin deposudur ve içeriğinde başka bir şey yoktur. Her cisim, bir diğerinden farklı bilimsel özelliklere sahiptir. Bilim enerjinin kütleye dönüşümünü ve kütlenin bir çekim gücüne sahip olduğunu kanıtlarla açıklar. Hatta uzay zamanda çarpışan kütleler sahip oldukları çekim güçleriyle zaman mekânı büker. Kütle arttıkça çekim gücü de aratacağı için örneğin güneşin çekirdeğinde kütle enerjiye dönüşür. Bu nedenle de büyük bir ısı ve ışık yayılımı görülür. Bu ışımaya da EMR-elektromanyetik radyasyon denir. Şişme ve genişleme nedeniyle EMR soğumaya başlayınca da enerji zerreleri etkileşim içine girer, pıhtılaşır, katılaşır ve plazma halinden çıkar, madde veya kütle oluşumu gerçekleşir. Hatta güneşin çekirdeğindeki öldürücü gama fotonları soğuma sonucunda yüzeydeki görünür ışık fotonlarına dönüşerek canlılık yaratır.

            Akla hitap eden ayetlerin bazıları bilimsel bulgulara ışık tutar. “Bir madde vardır bir de bu maddenin çekim gücü vardır” denemeyebilir. Madde ile çekim gücü kuvveti ayrı şeyler olmayabilir. ‘Kuvvetler’ vardır ve bunlar uzay zamanı veya zaman mekânı büker, kuvvetin bir çekim gücü vardır, çekim kuvvetiyle bükülen zaman mekâna madde denir. Kuvvet “çekim” ve “itim” olarak iki çeşittir. Çekim ve itim kuvvetleri birbirleriyle etkileşime girer bu etkileşim alanında gölgeleşme, pıhtılaşma ve katılaşma oluşur böylece enerji maddeye, kütleye dönüşür. EMR olarak ışınım halinde yayılan enerji ışık hızında hareket eder. Işık hızında hareket eden enerji kuvvet taşıyıcısıdır. Bu nedenle gerek uzay boşluğu gerekse atomların içindeki boşluk tamamen boş veya bomboş, hiçbir şey yok anlamında değildir, kuvvetler vardır. Elektromanyetik kuvvetlerin yönleri ve güçleri vardır. Protonların çarpışması sonucunda ortaya çıkan zerrelerde bu kuvvetlerin yönleri, güçleri ve etkileşimleri, kısaca, tüm özellikleri açıkça görülebilir ve belirlenebilir. Etkileşim içindeki kuvvetlere madde denebilir.

            “Allah öyle bir zattır ki ihya edici ve diriltici olarak, sıfat tecellisi ile şişirici rüzgârlar gönderir. Bilemezlik, cehaletle ölü kalbi bilerek diriltmek üzere pak, temiz ilim suyu ruh semasından indirildi.” (25.48) İlim ile dirilmeyen, henüz bilemeyen kalbin ne varlığından ne de diriliğinden söz edilebilir. İndirilen ilim, hem nefsin inşa edici kuvvetlerini oluşturan uygulamalı bilgileri hem de ruhani kuvvetleri oluşturan nazari bilgileri içerebilir. Kısaca ilim ya teorik ya da pratik bilgi, ‘özellikli kuvvetler’ olarak hayata geçer. Uygulamaya dönük bilgiler bayındırlık ve inşaat işleriyle ilgili özelliklere sahiptir. Örneğin ilim, zerrelere artı veya eksi elektrik yüklü özellikler olarak iner. Bu tip özellikleri içeren bilgilerle oluşan kuvvetlerin belirli, önceden belirlenmiş, saptanmış güçleri vardır. Güçlü kuvvetlerin belirli alanlarda toplanmasıyla etkileşim oluşur ve enerji maddeye dönüşür. Ruhani kuvvetleri oluşturan nazari, teorik, kuramsal bilgiler ise oluşumlara anlam kazandırır. İnsan, ilmi idrak ederek eşyayı, eşyanın hakikatini, kuvvetleri ve güçlerini, özelliklerini bilerek dirilir, ilmin kaynağına ulaşır. “Ruhani güçler âlemine, sizi temizleyip dirilten pak ilim suyunu indirdik.” (25.49)

            Her olay veya eylem iş değildir. İş olabilmesi için belirli bir başlangıç ve son ile birlikte bir amaç veya bir hedef olmalıdır. Güçlü kuvvetler bir şekilde yönlendirilmeli ve yönetilmelidir. Tesadüf yoktur diyebilmek için her hareketin bir hedefi olmalıdır. Evrenin, yokluktan var olup yine yok olabilen zerrelerden birinin ani şişmesiyle oluştuğu bilimsel olarak kanıtlanmaktadır. Hatta eksi ve artı yüklü kuvvetler birbirlerini yok edebileceği için halen de evrenin bir hiç veya hiçlik olduğu bilinir. Kitap burada da küçük bir katkı sağlar denebilir. Zerreler tesadüfen ortaya çıkmaz bir amaç için çıkarılır ve hakkı verilerek, yani biri diğerinden farklı özellikler kazandırılarak, halk edilir, var edilir. Her zerre işe yarar.

            Kütle veya maddenin temeli olan, etkileşen kuvvetlerin her biri belirli bir güçtedir, ayrı birer bilgi veya özelliktir. Bilgi veya özellikler güçlü kuvvetlerdir, insan da gücünü bilgisinden alır. Bilgiler birleşerek bilim oluşturduğu gibi kuvvetler de birleşerek kütleyi ve galaksileri oluşturur. Uzay zaman da denen mekân zaman bir birleşik alandır. Kuvvetler mekân zamanı büker ve kütle oluşur. Bu kütleden de dağlar tepeler, evler arabalar oluşur. Aynı şekilde insan bünyesinde görme ve işitme gibi ayrı eylemleri oluşturup nefsin amaçlarını gerçekleştiren, uygulamaya dönük nefsanî bilgiler veya nefsanî kuvvetler vardır. Bu tür bilgiler hayatta olmayı ve kalmayı sağlar. Ruhani bilgiler, kuvvetler ise nehir geçer gibi hayattan geçmeyi, yaşama anlam katmayı ve sonuçta yaradılışın amacına ulaşmayı sağlar.

            “O ilim suyu, hakikatlerin, asıl vatanların, unutulmuş olan ahitlerin, verilen sözlerin, kavuşmanın ve aslın güzelliğinin hatırlanması için indirilmiştir. İlim, suretler, şekiller ve misaller verilerek anlatılmış ama insanlar suret, şekil ve misallerde kalmıştır. İnsan, celal perdelerindeki rahmani rahmet suretlerini görür ama rahimsi rahmeti düşünüp idrak edemez, küçümser, horlar.” (25.50) “Efalde hareket edilir, yenir, içilir, zevk edilir, cennetlerde fiilen yaşanır. Sıfat makamında ancak sıfatlar arasındaki fark idrak edilerek konuşulur, sohbet hazzı duyulur. Rahmandan bir hitaba sahip olunmadığı için efalde konuşma yoktur. Sadece rahimsi nimetler idrak edildiği için, henüz rahman idrak edilmediği için bireysel zevkler yaşanır. Rahimsi nimetlerin ardındaki rahmanî hitap duyulursa muhabbet başlar. Ruha erişildiğinde ise sohbet biter. Hakkın efal ve sıfatı bağışlandığında artık batıl değil hak sözü söylenir.” (78.32-38)

            Kitapta daima “Kuvay-ı Nefsanîye” ve “Kuvay-ı Ruhaniye” deyimleri kullanılır. Nefsanî bilgi kuvvetleri, ruh ve bedeniyle insanı oluşturan ve inşa eden gücü sağlar. Cehaletten bilgeliğe ve olgunlaşmaya ulaşma sürecini oluşturur. İnsan aklını kullanarak evrenin ve çevrenin ardındaki gerçeği arar. Ruh ve beden, kalp çocuğu sayesinde, madde esaretinden kurtulur. Maddeye bağlı ve bağımlı olmaz. İlmin kaynağından, ruhtan, akıl aracılığıyla alınan bilgiler beden arzında duygu ve düşünce fezasını oluşturur. Hareket ve eylemlerden sıfat ve zata yücelir, hakikati idrak eder. Verilenlerden verene ulaşmaya gayret eder.  Pak ilim suyu ruh semasından indirilir. “Lâ havle ve lâ kuvvete” deyiminin anlamı “Kimsenin kendine özgü gücü ve kuvveti yoktur” olarak idrak edilir.

            Efalde hareket edilir, yenir, içilir, zevk edilir, cennetlerde yaşanır. Sıfat makamında ancak sıfatlar arasındaki fark idrak edilerek konuşulur, sohbet hazzı duyulur. Rahmandan bir hitaba sahip olunmadığı için efalde konuşma yoktur. Sadece rahimsi nimetler idrak edildiği için, henüz rahman idrak edilmediği için bireysel zevkler yaşanır. Rahimsi nimetlerin ardındaki rahmani hitap duyulursa muhabbet başlar. Ruha erişildiğinde ise sohbet biter. Hakkın efal ve sıfatı bağışlandığında artık batıl değil hak sözü söylenir. (78.32-38)

            Kütle çekim gücüdür, kuvvetin mekânı büküşüdür. Bükülme ile yeterli basınç oluşunca enerji açılıma başlar ve ışık hızında yayılır. Açılım, mekân zamanı oluşturur. Kuvvetler bu çekim ve itim güçleri ile var ve yok oluşu sürdürür. Allah’ın kahrı lütuftur!

 

 

14 Mart 2017 Salı

Güneşle Giz'lenen


            Güneşle Giz'lenen

             Yeni bir kavram için akıl ve hayal güçleri kullanılıp benzetmeler yapılır. Denilen değil denmek istenen önemlidir. Bir duygu veya düşünceyi anlatmak için kullanılan isimlerin ötesine geçilir. Örneğin, güneşte büyük bir hakikat gizlidir. Doğal olayların kendisi başka ardındaki hakikat başkadır. Büyük anlamlar yüklenen kavramlar genellikle böyle anlatılabilir. Büyük anlam yüklü kavramlar da yaşanmak için, bilinciyle bütünleşmek içindir. Güneş ısı ve ışığıyla hayat verir, canlılık yaratır ama var oluşuyla hayata anlam da katar. Hayatın nasıl yaşanması gerektiğine katkısı daha büyük olabilir.

            Güneşin yoktan var oluş gerçeğinin bilimsel açıdan hikâyesi çok basittir. Bu gerçeğin hayat felsefesine katkısı daha büyüktür. Dünyada bulunan, su, karbon ve altın gibi maden ve elementler, gerçeği apaçık gösterir. Süpernova vardı, yakıtı bitti, patladı, çevreyi toz ve gaz bulutu kapladı. Hepimiz bu yıldız tozundan oluştuk. Bu oluşum yalnız akıl ile irdelenirse makul olanlar ele alınır, sonuca varılır, yetersiz kalır. Huzurunda, huzur içinde, sakin ve sükûnet içindeki uzay-zamanda milyonlarca yıl yüzüp duran bir taş diğerine vurulur, düzen kurulur. Akıl ‘gökyüzünde yer mi yok niye vuruşurlar?’ demez, üstelik ‘tesadüfen çarpışır’ der. Nasıl başlarsa öyle gider, akıl işin sonunu getirir. Kütlenin artışı uzay zamanı büker, birçok taş merkeze düşer, kütle çekim gücü maddeyi merkeze çeker, ezer, madde enerjiye dönüşür, basınç ve ısı artar, patlar. Maddenin, dördüncü hali olan plazma haline, dönüşmesi tekrar soğuma ve kütleye dönüşümü tetikler. Doğal fizik yasalarıyla al sana nur topu gibi koca bir güneş. Sonsuz yönde, sonsuz sayıda, görünür ışık yayımı yapan, hayat kaynağı oluşur. Çakan çakmak taşlarından aydınlatan güneşe varış süreci anlam yüklüdür. Kendisi var iradesi yok.

             Akıl amaç değil araçtır, kurgular yapar. ‘Allah dünyayı altı günde yarattı, yedinci günde yaşam başladı’ denmiş. ‘Hz. Âdem’den Hz. Muhammet zamanına kadar altı bin yıl geçti, hafi yani gizlilik devri bitti, batıl gitti Hakk’ın zuhur devri geldi’ denilmiş. Hatta Allah’ın indinde bir gün bizim için bin yıldır denip haftanın günleri bu nedenle yedi olarak kabul edilmiş. Yedinci gün bazıları için Cumartesi olsa da Müslümanlar için Cuma günüdür. Resulümüz ‘Ben ve kıyamet şu iki parmak gibi olarak ba's olundum, gönderildim’ diyerek işaret ve orta parmağını göstermiştir. Kıyamet günü geldiğinde, gizlilik devri biter, Hak halk olarak zahir olup kendisi batın iken, Hak zahir olur. Cuma günü, güneş istiva vaktinde iken, gölgeler yok olduğunda, yalnız Cuma namazı kılınabilir. “Bireysel olarak alış verişi terk edip, eşyanın sır ve hakikatini bilmeye gayret ederek, cemaatle namaz kılar, fenadan sonra beka halinde, dağılıp rızık ararsanız sizin için daha hayırlıdır.” (62.9)

            Oluşumları değerlemede akıl yetmez, sezgi ve hikmet de gerekir. Evren okunup ibret alınmalı. Güneş, ilim yüklü enerjinin maddeye ve tekrar enerjiye dönüşünün apaçık örneğidir. İnsanın da verip kurtulacağı beden ve nefsinin hakikatine doğru yücelmek yerine aksi ile övünmesi eleştirilir. Akıl ve hikmet, taşlardan, yalnız güneşi değil, gölgesizliği de idrak edebilir. Seven ve sevilen varsa aşk vardır, bu aşktan gölgesi olmayan hakikatin ve Hakk’ın gölgesi ilmin idraki de çıkabilir. “İnsan, anlık idrakle bedeninin yakıcı asar ateşiyle helak olup atılmış yün veya pamuk gibi toz ve gaz bulutu olabileceğini görmelidir.” (101.10,11)

            Fotonun görünür oluşunun sırrı ne taşıdığı enerji miktarı ve elektromanyetik kuvvetinde ne de bebeğine düştüğü gözdedir. Görme, görüş, gören ve görünen beynin işlevi, bilinci, idrakidir. Aydınlanma, akılla; aydınlanış ve aydınlatış ise hikmet ve basiretle olabilir. Güç, kuvvet ve kudretin sahibini bildikten sonra her şey bir döngü ile başlayabilir. Güneşin güneş olmasında, bireyin de insan olmasında, ne kadar iradesinin olduğu apaçık idrak edilebilir. Yalnız insan, görünür ışık fotonunun nasıl oluştuğunu anlayarak kendine uygulayabilir. Verilen akıl ve hikmet ile beden, kalp, ruh ve ilmine yücelir. Kendi içindeki enerjinin içerdiği bilgiden, ilim olgusunu anlayabilen insan ilmin sahibini de idrak edebilir. “Yer ve gökte bulunan bütün mevcutlar tespih eder, izafî vücuduyla, halden hale geçen mevcudiyetiyle, acizden olgunluğa eriş sürecine örnek oluşturur. İzlenen süreç, bir düzen içinde, kahrının lütuf, kuvvet ve hikmetin sahibinin, olduğunu gösterir.” (57.1,2)

            Halkımızın ‘halk aynen Hak’tır’ deyimi çok anlamlıdır. Yukarıdaki ayetlerin anlamını özümsediğini gösterir. Toplumdan bağımsız ve bağlantısız, içine kapanık, madde ağırlıklı bir fert olarak yaşamak yerine Cuma namazından dağılmış bir kişi olarak yaşamanın farkındadır. İnsanın insanlığı yaşamasının önemini basiretiyle görmüş, idrak etmiştir. Büyük kıyametin kopuşuyla Allah’ın arşı bariz, apaçık olur, cennet ehli verilenlerin, ikram edilenlerin kıymetini bilir. İstiva vaktinin tüm sıfatların birden görünürlüğüyle gölgelerin yok olacağı anlaşılır. İnsanın gölgesi olursa da insanlığın gölgesi olamaz, güzel ahlakın ve güzel sıfatların tümünün bireysel gölgeyi yok edeceği aşikârdır. Var olmanın kaynağı yokluk, birliğin bütünlüğün kaynağı çokluktur. İnsan kendini, çevresine görünür ışık saçan, şeffaf hale getirmelidir.

             Yedinci günde bütünün parçası, güneşin bir fotonu olarak evreni doldurup yaşamak için, ilk altı günde var olmak, canlanmak, öğrenmek, ölümsüz ruh, ilim ile dirilmelidir. Sahip olduklarımızın kaynağı bilinmeli. Neslin devamını sağlayabilen akıldan fazlası neden verilmiş düşünülmeli. Ruh ve beden, akıl ve kalbin yerleri, önemi bilinmeli. Kendini bilen, ayrıca her şey ve herkesi kendisi gibi bilmeli. Cumaya giden halk, ama çıkıp dağılan Hak’tır. Ham, katı, karanlık, gölge olan madde çökerek pişmeli, olgunlaşıp yanarak görünür ışık saçmalıdır. Devinim devinene aittir. Maddenin dört halinden biri diğerinden üstün değildir. İnsanın ‘nas’, ‘has’ ve ‘hasın hası’ gibi hallerinin demek istediği bunların dışında ve üstündedir. Üstünlük gururu, varsa, bireysel varlığın göstergesi olabilir. İnsan, Allah’ın görünür ışığıdır. Beden ve kalbi geçip yanmalı, yanıp aydınlatmalıdır.

            “İlmel yakîn” (102.5) ve “Aynel yakîn” (102.7) kavramlarıyla “Bilgileriniz aracılığıyla ilme ulaşırsanız, fani beden ve maddenin nasıl oluşup dönüştüğünü idrak ederek arkanızda bırakacak, kalbinizde ve vicdanınızda ilmin ötesini aynen, apaçık zevk edeceksiniz” denilmektedir. “Her şey Allah ile mevcut ve Allah’ta fani olur. O her şeyin evveli ve ahiridir, sıfat, kuvvet ve hareketleriyle zahirdir.” (57.3)

            İndirilen ilmin yasası işler durur. Umarım, verilmiş olan akıl ve hikmet ile her şeyin gerçek sahibinin, hakikatin idrakine erebiliriz.

 

3 Mart 2017 Cuma

Mekke’nin Fethi


            Mekke’nin Fethi

            İman kalbîdir, kalbin emridir. Elçi insanları İslâm’a davet ederken, bireylerin inanma ve inanmama hakları varken, önce müşrik olarak kalanlar inananları hicret etmeye zorladı. İlim şehri Medine’ye göç edildi. İlim sayesinde, Müslümanlığın akla yatkınlığı nedeniyle, inananlar çoğaldı. Ruhanî güçler nefsanî güçler ile Mekke dışında, her alanda, yapılan mücadeleyi kazandı. En sonunda akıl kuruntudan kurtuldu, Mekke savaşmadan alındı ve Kâbe’ye sahip olundu. Ama müşriklerin sonu geldi, kıyametleri koptu ise de kendileri nefisleriyle diri kaldı. Öldükten sonra kıyametleri kopsaydı daha iyi olurdu, nefisleri insanlara hayırlı olurdu. Herkes ruhun nuruyla aydınlanıp, nefsini teslim alıp, kalbine sahip çıkmalıdır.

            İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. Genel anlamda toplumsal düzeyde yaşananlar bireyin gelişimi açısından da geçerlidir. Din olgusu bir birey ile başlar. Görev alan elçi önce yalnızdır. Topluma nur topu olarak indirilen ilim, çekim gücü oluşturur. Kütle çekimi gibi ilk hareketler merkeze doğrudur. Kritik kütleye ulaşılınca ısı ve basınç artar enerji patlaması oluşur. Bu noktadan itibaren ışınım, açılım ve yayılım dalgalar halinde her tarafa birden olur. Bu açılım, enerjinin, hem dalga hem de parçacık özelliği gösteren, fotonlar halinde yayılımına benzer, küreseldir. Kalbî duyguların dalgaları halinde yayılan inanç, henüz bu dalgaların dışında olanlara, parçacık olarak, ayetler halinde gelir, görünür. Nurun aydınlığı fotonlarla yayılır. Akıl, ilmi, bilgiler, ayetler halinde işler. Yeterince ışık alınırsa kalp ısınır, aklın verdiği vesveseden, kuruntudan kurtulur. Ruhun nuruyla aydınlanan kalp, nurlanıp nur saçacak, ışıyacak, kendisi de kalbî duygu dalgalarına uyum gösterip açılıma katkı sağlayacaktır.

            Nefsin terbiye edilmemiş ilk hali, madde gibi katı, zalimdir, şehvet ve gazap güçleriyle aklı ve kalbi emrine alır, menfaati için çalıştırır. Bedensel ve dünyevî her şeyi sevdirir, benimsetir, bencillik eder. Aklı kullanarak her şeyin daha fazlasını elde etmeye çalışır. Sahip olduğu şeylerin zevkini çıkarıp, lezzetine vararak bunları kalbe güzel, akla makul göstermeye çalışır. Karşı çıkma gayretlerini zulüm ile bastırır. Akıl, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini ayırt etmeye, reşit olmaya başlayınca nefse etki edebilir. Nefsin kaprislerinin sonuçlarını gösterebilir. Benlik ve bencilliğinin ruhanî güçleri ezdiğini ve üzdüğünü açıklar. İyi, doğru ve güzeli gördükçe nefis de esas istediklerinin bunlar olduğunu anlar. Akılcı bilgilerin lezzetini alır, ilim nehirlerinden akan sütün kalp çocuğu için daha iyi olacağını anlar.

            İlim sahibi olabilmeleri için herkese akıl verilmiştir. Elde edilen bilgilerle maddeye bağlılık ve bağımlılık sona erebilir. Kalp önce nefsin terbiyesinde yetişir. Nefis kalp çocuğunun annesi, bakıcı, büyütücü ve terbiyecisidir. Reşit olunca akıl kullanılarak bedensel ve nefsanî güçlere üstünlük sağlanır, nefis dizginlenir. Bedenden ruha yücelme Mekke’den Medine’ye hicret anlamındadır. Ruhtan alınan ilim sayesinde, ruhun nuruyla, kalp nurlanırsa nefis kalbe ram olur, teslim olur. Nefis zorlanmamalı, teslim alınmamalı, kendiliğinden teslim olmalıdır. Zorlanırsa kıyameti koptuğu halde kendisi diri kalır. İlim ile enerji, madde, kütle ve eşya ilişkisi idrak edilerek iradî mevtin gerçekleşmesi halinde kıyametin kopması sonraya kalır. Kıyamet koptuğu halde diri kalma durumu olmamış olur. İslamiyet zorla zahir olmuş olmaz. Kalp Kâbe’sine zoraki değil, ruhanî ilimlerle sahip olunmuş, iman kalbî olmuş olur.

            Akılcı bilgilerin tadı ve lezzeti kalpte duygusal dalgalanmalar yaratır. Bilgilerin, nefsi ve çocuğu olan kalbi besleyiciliğinin yanında, çok çeşitli hissi dalgaların kaynağı olduğu da ortaya çıkar. Zalimlik ve Firavun’luk yapan nefis aklın taşıdığı ilmin hakikatini sorar ve öğrenmek ister. Firavun makul ve mantıkî sorular sorup işin muhasebesini yapar. İlmin hakikatini sorarak aklın ardına ve ötesine geçer. Tüm ilmi bilse dahi ilmin hakikatini, İlâhî hakikati, bilemeyeceğini akıl kabul eder. Neyin ne olduğunu, nasıl olduğunu bilse de neden olduğunu akıl bilemez. Firavunun istediği cevabı verecek olan akıl değil, âşık kalptir. Aşk içinde akıl durur, daha öteye gidemem der. Aklın getirdiği bilgiler ve ilim ile beslenen kalp, ilmin nuruyla nurlanıp aydınlanırsa, muhteşemin ihtişamını görürse, haşyet içinde kalır, bilinene âşık olup, aşkı ve ilmin hakikatini idrak eder. Kalp, ilim nuruyla nurlanıp Hakk’ın ruhuyla dirilirse, ilmin hakikatinin âşığın, Hakk’ın gölgesi olduğunu idrak edecektir.

            Her olmuş ve olacağı ilmen apaçık ortaya koyan Kur’an, harflerde gizli olanın zahir olduğu aşikâr bir kitaptır. Toplumsal ve bireysel düzeyde insanın insan oluşumu ve âşka erme sürecinin özünü açıklar. “Biz isteseydik, Mekke’nin fethi gününde olduğu gibi, herkesin zorla İslâm’a teslim olmasını sağlardık, sen, bazılarının iman etmemesi nedeniyle, nefsini helak etme.” (26.1-3) Dinde baskı, zorlama, tiksindirme yoktur. Doğru bilgiye dayalı eriş, bozuk bilgiye dayalı sapıştan açık bir biçimde ayrılmıştır.” (2.256) “Firavun dedi ki ‘peki âlemlerin Rabbi kim’?” (26.23)

            Firavun Hz. Musa’ya mesajlarının kaynağını sordu. Kaynağını idrak ederek, kendi rızasıyla, kalpten inanmak, iman etmek, kendini bilmek istedi. İkna etme konusunda kalp Musa akıl Harun’undan yardım aldı. Akıl bilgi taşıyarak ilmin, ruhun kaynağına götürür. Huzurunda, huzur ve sükûn içinde yüzerken, süpernova kalıntısı iki taşın, sanki aşk içinde, buluşmasıyla zincirleme olaylar tetiklenir. Güneş böylece çekirdekten oluşmaya başlar. Çekirdekte çekim gücüyle madde enerjiye, radyasyon katmanında ise sıcaklık nedeniyle madde plazma halini alıp tekrar maddeye dönüşür. Üçüncü aşamada güneş görünür ışık kaynağı haline dönüşür. Bu ortam, canlılığın yaratılmasına ve gölgesi kalmayacak şekilde olgunlaşmasına uygundur. Âdem de iradesi dışında Hz. Muhammet’in nuruyla yaratılır, ilim yüklenip gölgesini yok edecek kadar olgunlaşır ve Allah’ın ölümsüz ruhuyla dirilir.  Hakk’ın gölgesi olan ilmin enerjiye yüklenip indirilmesiyle başlayan ve halden hale geçişle süren oluşum döngüsünün evrende tekraren yaşandığını akıl apaçık ortaya koyabilir. İlahi mesajlar insanlara seçim hakkı tanır. İnsan, aklını kullanarak bilmeyi ve kalpten inanmayı seçebilir.

            Herkese gönülden, kalpten iman etme hakkı tanınır, kimse çaresizlik içinde Müslüman olmaya zorlanmaz. Halk edilmiş, yaratılmış ve inşa edilmişlerin hakikatine erdikçe herkesin kalbinin aynı hakikate ulaşacağı beklenir. Din maluma tabi ilmin aşamalı döngüsünü kalp ile yaşar, bilim bu döngüyü akılla kanıtlar. İlim iner, açılır, oluşur, akıl idrak ile dönüşü sağlar.

            Umarım, nefis beden Mekke’mizi fetheder, ruhanî kalp Kâbe’mize sahip oluruz.