26 Şubat 2015 Perşembe

Veledi Kalp - Ruhlanış


          EŞYA HALK EDİLİR, İNSAN YARATILIR                NAEÖ 25022015



İnsan Akıllıdır



            Kitap, Kur’an’ı kerim ona, hitap ona hem de akıllı olanına, insanın kitaptaki yeri çok geniş ve önemli. Kendini bilsin ki öğreticisini, yaratıcısını bilsin. Evrim süreci gerektiren tüm mevcudat içindeki yeri ve önemine değinilmiş kitapta, özellikle, insanın, evrimsel gelişimin ötesindeki, devrimsel yaratılış süreci anlatılmıştır. Bu süreç çok çeşitli sure ve ayetlerdeki bilgilerin sentezini gerektirir. Evrimsel gelişim canlılık, hayatın tek hücreliden insana kadar gelişimi sürecidir. İlk insan Âdemden ilk insan-ı kâmil olan Habib’ine kadar olan süreç ise insanın yaratılış sürecidir. Bu sürecin her aşaması farklı bir sure ve ayette yer alır. Aşağıda senteze çalışılmıştır.

               Halk Ediliş ve Yaratılış



            İnsanın yaratılış süreci, Âdem’in cennetten kovuluşundan hidayete erip Habip olarak geri dönüşünü kapsar. Her şey, bitki ve hayvanlar halk edilir, insan ise yaratılır. Bu görünen misal âlemi dünya ve evrenin tümü Hakk’ın zahiridir, görüntü yeri, göründüğü yerdir. Hakk’ın sıfatlarının bazısı beşer üzerinde zuhura gelir, ortaya çıkar. İlim ve hikmetin tümü ise insan-ı kâmil ile zahir olur. (6.91)

            Kitapta insan diğer canlılardan farklı bir şekilde ele alınır. Sure ve ayetlerden bazılarında çekirge, fil ve örümcek gibi hayvanlar yer alır, özellikleriyle anlatılır. Kıssadan hisseler çıkarılır. Bazı insan davranışları için de hayvanlar âlemine inilir. Örneğin, yalan ve iftira suçların en ağırıdır.

            Beşerin dünyaya gelişinde “ana rahminde bitki gibi bitiş” tabiri kullanılır. Konuşma insanı insan yapan özelliktir.  Beşer, aklı ve ilmi sayesinde insanlık sıfatını kazanır. Yalan söylenmesi hayvansallıktan da daha aşağılık bir özellik taşır. Yeteneğin böyle kullanımı insanlığı kaybetmektir, şeytanlıktır.
            Bedensel, nefsanî ve hayvansal davranışlar insanın kendine zararlıdır oysa yalan ve iftira bir başka insana, kula zarar verir ve “kul hakkı” doğurur bu da şirktir, Tanrı affetmez. Zina şehvetin, cinayet gazabın azgınlığı ve hâkimiyeti sırasında ortaya çıkar, sonra, gerektiği kadar, pişmanlık duyulduğunda, af dilenmesiyle insanlığa dönüş gerçekleşebilir. Havva’nın ve dolayısıyla Âdemin konuşma yeteneği ile aldatıldığı şeytanlık büyük günahtır. Yüce, ulvî değerler doruk ise, bu tür aldatma dip, yani, esfel-i safilindir, aşağının aşağısı, bedenin çukurudur.
            “Dünya üzerinde hareket eden hayvanların her sınıfı kendilerine özgü bir sudan, yani kendilerine özgü bir ilimden, ruhtan, halk edilmiştir. Her birinin kendisine özgü bir akıl, fikir ve düşünce sistemi vardır.  O her ilmin bir ameli olmak üzere amellerin inşasında dilediğini halk eder. En aşağılık yaratıkların arasından dilediğine ilim, bilgi ve hikmet verir ve tevhit ile hidayet eder. Her halk edilmişin bir ilmi vardır ama tevhit ilmi yalnız Âdem ve oğullarının yaratılması içindir O’na götürür.” İnsan geri dönüşü gerçekleştirmek üzere yaratılmıştır.
              Tevhit ilmi, Kitapta, ledün ilmi, yani, her şeyi, zaman ve mekânı kapsayan ilim olarak anlatılır. İlim ve amel üzerinde durulur, ilim sahibi olanların ne yapıp ne yapmayacakları anlatılır. İlim akıl aracılığı ile ruhtan kalbe iner, yer eder, amel olarak bedene ve nefse yayılıp onlara hâkim olur. Her şey, her canlı ilimle halk edilir, kâmil insan tevhit ilmi ile yaratılır.
            Elde edilen yeni bir bilgi beden ve nefiste yeni davranışların doğumuna sebep olur. Bu açıdan ilim ve edinilen bilgi erildir, etkiler, fikir ve uygulamaların doğumunu sağlar. Beden ve nefis dişi özelliği gösterir, etkilenir, kişiye ilmine göre amel, uygulama fırsatı doğurur. Bu eril ve dişil özellikler “bir başka beşer eli değmeden yapılan doğum”, “bakirelik” tarihî kavramını ortaya çıkarır. “Bir bütün olarak ve ayrıntılı bir biçimde tevhit ilmine sahip olduklarını ve gerektirdiği ameli gösterdiklerini iddia edenlerden bir kısmı daha sonra her şeyi mubah görerek geriye döner.” İşte bunlar “ilmi billâh” ile mü’min değildir. “Ruh ile beden denizleri birbirine karışmayacak şekilde iç içe yaratıldı. Ruh denizi saf ve lezzetli; cisim denizi ise başkalaşan, değişim gösteren, lezzetsizdir.”  “Ruhun kesafet kazanarak kederlenmesini önlemek ve cismin ruh ile nurlanmasını sağlayabilmek amacıyla ikisinin arasına hayvanî nefis berzahı kondu. Berzah âlemi her ikisinin diğerinden sığınabileceği bir yerdir. Nur, eşyanın kendisiyle zahir olduğu şeydir. Ruhun nuru ile aydınlanmış bir kalp lambalıktaki kandil gibidir, aydınlandığı gibi başkalarını da aydınlatır. Zat, nurunun zuhurunun şiddetinden hafidir, gizlidir, görünmez!”

               İradî Ölüm

            İnsan ‘ben öldükten sonra dirilecek miyim?’ diye soruyor. O insan düşünmez mi ki halk edilmeden önce bu şahadet âleminde o hiçbir şey değildi. Halk edilmeden önce vücudu yoktu, mevcut değildi. Sizi madde denizinden, balçıktan halk ve izhar etti, görünür kıldı. Sonra size biri belirsiz diğeri belirli iki tür ecel kaza eyledi. Belirsiz ecel fıtratınızdan gelendir. Tevhit ile fıtratını gerçekleştiren, teslimiyetle fakirliğe erişen, iradî eceldir. Diğeri, Allah’ın indinde belirli vakitteki eceldir. Her yer ve gökte eşya ve mevcudat suretinde zahir olan O’dur. Gizli ve aşikâr her şeyi bilir ve hükmeder.”
            “Ricalün, hak ile kaim tecrit ve tefrit olan rical yani kâmil âdemler dünya işleri ile ilgilerini sürdürür ama zikirleri daimdir. Fenada Şuhut namazını kılar bekada irşat, öğretme ve açıklama, zekâtını verirler. O kâmil erler, belki de, sır ile dolu kalpleri ve basiretli görüşleriyle fena bulup hak ile kaim olarak bakiyenin zuhurundan ve benliğin bekasından korkarlar.” Ayet: “Başkalarının yanıldığı hususları bilsen ve onlara anlayış göstersen de, seni sevsinler diye, sen de onlardanmışsın gibi aynı taraftanmışsın gibi yapma noksan sıfatları üstlenme.”
            “Bütün insanların ve insanlığın vekili olduğun için tarafsız bir şekilde eksiklik ve yanlışlıkları göstermeye devam et. Rabbin suret-i halk ile perdelendi, ben senin suretinle zahir oldum, artık halk suretinde benimle kaim ol, Haktan halka geri dönüşte Hak ile halk ol. Yaratışın ve halk oluşun, halk edilişin, halkın tümünün temsilcisi olarak da insan seçildi. Yaratılmışların seçilmişi olan insan kan pıhtısından, alâktan, rahimde ters olarak tutunan damladan, nutfeden, yani, ilgi ve alâkadan hatta sevgi ve aşktan yaratılmıştır.” İlim ile halk edilen insan iraden ölürse tevhit ilmiyle kâmil insan olarak yaratılır. Halk ediş ve yaratılış gerçekleşmiş olur.

               Veled-i Kalbin Doğuşu ve Dirilişi


             Tevhit ilmi ile insana hakiki dirilik verileceği müjdelenir. İnsanın aslında uykuda olduğu, ilim alıp uyanınca yaşamaya başlayacağı anlatılır. Gece ve gündüz, uyku ve uyanıklık ile misal âleminde çeşitli gerçeklere değinilir. Gece ölüme, gündüz yaşama benzetilir. Sabah olunca ölüye benzeyen nefisten diri bir kalp çıkar, ihya olur. Gün boyu kalp ruhtan aldığı nur, anlayış, idrak ile çalışma ibadeti yapar, ulvî hayat başlar.

İnsan bildiği için vardır, bildiği gibidir, kısaca ilimdir. İlmen yakın aşamasında ruh ilimdir denebilir. Allah’ı bilmek için bilgi veriliyorsa, ruh veriliyordur. Bu, bilinmeyi seven Allah’ın amacına uygundur. Beden ve nefsiyle var olan kişinin nefsi ilme dayalı fikir ve zikir ile şükrederse anlam kazanır. Manalarını idrak ettiği ulvi bilgilerin nuru kalbine dolarsa yepyeni bir kişilik doğar. Bu kişilik ruh ve bedenden oluşan ilk kişiden çok farklıdır. Kalp yeniden diriliş içindir, kişi, Allah için verilen ruhla iradî mevte ulaşmış, veledi kalbi doğmuş, yeniden dirilmiştir. 
             Ruh ile nefse yardımcı olun, siz onlardan doğmuş olan kalpsiniz. Kalp sizin hakikatinizdir, siz ondan başka bir şey değilsiniz. Ruh ile nefsinize, hakkıyla riayet ederek, nefsin hukukunu adaletle bolca vererek yardım ediniz. (4.36)              
Bilginin erilliğine, bedenin dişiliğine değinilmişti. Kitapta adı geçen nebilerin hikâyelerinin tevilinde ruh Yakup’u veya ruh İmran’ı tabirleri kullanılır. Âdem için de “bedeni zevcesidir” “Havva bu nedenle eye kemiğinden yaratılmıştır” denir. Ruh külli ilmi temsil eder. İlim “Fikir” verir, fikir ile “Zikir” edilir ve en sonunda “Akıl” ortaya çıkar. İmran’ın oğlu zikreden Zekeriya, onun oğlu da akıllı Yahya’dır. Diğer taraftan bedenin kızı nefis ve nefsaniyet, Allah’a tam teslim olmuş ise mutmain ve mülhime aşamalarını geçer Meryem doğmuş olur. Meryem, Fikir ile anlayışlı ve nurlu olur, Zekeriya sayesinde idrake erer, razı olur ve razı olunur. Meryem’e nur ile mesh edilmiş kalp çocuğu İsa Mesih bağışlanır. Bir tarafta Ruh, Fikir, Zikir, Akıl ve Yahya, diğer taraftan yaklaşımda ise Beden, Nefis, nur, idrak, Mesih kavramları iyi anlaşılmalıdır. Her insan kendinde bu kavramların yerini ve önemini bulabilir. Bedende, ruh sayesinde, ihya olan yeni nefsanî hayatın doğurganlığı, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail gibi, veled-i kalp yaratır, çünkü kalpte eril Ulvî yaşam da hüküm sürerek, çalışmaya devam etmektedir.
            Veledi kalp, kalbe inen ruhun nuruyla dirilir, ruhun mazharı, göründüğü yer olur. Kalp çocuğu ölümsüz ruhun nuru ile doğmuş, dirilmiş olur. Önce Habib’inde görüldüğü gibi, ikinci doğuş ile kâmil insan yaratılmış, Âdem ile başlayan devrimsel süreç, yücelişle, mir’aç ve vuslat ile tamamlanmış olur.
 


Ruhu temsil eden İbrahim ile bedeni temsil eden Hacer’in oğulları İsmail olmuştu ve veled-i kalp denmişti. Hz. Musa ve İsa da veledi kalptir. Nefsi Emmarenin Firavun olduğu bilinir. Ancak Nefsi Levvame ile Ruh'un oğlu Musa'dır. Suya bırakıldı, sudan Nefsi Mutmain kurtardı ve süt annesi olarak Levvameye teslim etti. (28 Kasas 1-9) Aynı şekilde Hz. İsa da Nefsi Mutmain olan Meryem'in oğludur. (3.38)

            Keza, siz de bu sürecin son aşamasından geçilerek yaratılan insan neslinden halk edilmişsinizdir. Dostluk ve muhabbet etmeniz amacıyla nefsanî tarafınıza meyletmeniz için ruhunuza bedensel bir eş, zevce izhar edilir. Ruh ve kalp tarafınız ile nefis ve beden tarafınız arasında, rahmet olarak, muhabbet oluşur. Nefsiniz, kalbinize bahşedilecek yeniden doğuşta, ruhun nurunun idrakiyle kurtuluşa erer, neşelenir.  
            Böylece, nefsin fıtratında olan doğurganlık rahminde kendisine itaat edici bir kalp veledi bağışlanır. Nefis de hidayet bulur ve ahlakıyla ahlaklaşıp kurtuluşa erer. Kalbin veledi ruhun nuru ile dirilse de henüz ruhun nefyedilmediği gözden kaçırılmamalıdır.
            Ruh da nefsi etkilediği ve kendisinin idrak edilmesini sağladığı için; ruhun nurunun idrakine erişen yeni bir hayat verdiği, anlayışının hayata geçirilmesini sağladığı için nefsi sever. Allah’ın, bağışlanmış bulunan veledi, yeniden doğuşu, mübarek kılarak rahmet etmesiyle, yeni doğan kalp veledi ruhun nuru ile dirilmiş olur. Bu diriliş, ruh ile terakki eder ve onunla kemali, olgunluğu zahir olur, ortaya çıkar. Bu halk edişlerde tefekkür edenler için olgunlaşma fırsatı vardır.
            Dünyevî yaşam, doğurgan nefisle, ruha eşlik edecek bedenin muhabbet için verilişinden ve kalp veledinin rahmet için ihsanından sonra gerçek canlılığına ve amacına kavuşur. “Tevhit ilmiyle verilen ruhun nuruyla dirilir. Fenadan sonra bilgilerimle bilgili, ilmim ile âlim, sıfatımla sıfatlanmış vücut vardır.” Benim mülküm O’nundur diyerek O’nda fani olan O’na dönerek O’nunla baki olur. Kişi çıkar aradan kalır Yaradan!

               Veled-i Kalbin Ruhlanışı


            Yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Yüce Hak, sıfatının ortaya çıktığı yeri, mazharını güzel yapan zattır. Güzellik sıfata aittir. Halk edilmiş beşeri varlık, insan sıfatın mazharıdır. Ancak ‘İnsan-ı kâmil’ bu özellikten ayrıdır ki o, Zat olan cemal’e özel kılınarak yaratılmıştır.”
            Bu sebepten; “kâmil insan, tam teslimiyet ile en güzel ahlaklı olarak, en uygun kıvamda ve yaratılışın adaletlisi olarak, orta halde bulunan, iki tarafını bir etmeye mahsus kılındı.” Hak ile halk arasında, orta hücrede, tesviyede oldu!
            “Orta halde olması sebebiyle, yüce Hakk’a ait olan ruhu kabul etme kabiliyetinde oldu. Kâmil insana bahşedilen veledi kalbe, kendi ruhundan üfledi. İnsana Hakk’ın ruhundan üflenmiş olmasıyla, bu insan cinsiyle, yaradılış sona ermiş olup, Hak görünür, zahir oldu.” (32.9)      Ruhu kabul yeteneği olmadan, kalbin veledi doğup dirilmeden, ruh üflenmez, üflenmiş olmaz. Kalp çocuğu ruhun zahiridir, nur ile dirilir, ruh ile yücelir. Ölüm sonrası ölümsüzlüğün yaşandığı insandır, kâmildir.  Halk edilen eşyanın insana yükselişi evrimsel, insanın benliksiz, bencilliksiz ve gayriden bakiyesiz, tam fakirlikle kemale, olgunluğa erişi, yücelişi, böylece, devrimseldir. Eşya halk edilir, canlılık yaratılır ve insan inşa edilir. Hamtaş ocaktan alınır, işlenir, içinden eser çıkar!
            Not: İlgili ayetler; , 2 BAKARA157; 4 NİSA; 36; 6 EN’AM 2; 19 MERYEM 67; 24 NUR 24/45; 25 FURKAN 54; 30 RUM 20; 32 SECDE 7, 8, 9 ; 96 ALAK 2. Bu ayetlerin sentez edilmeden, sadece analiz için ayrı ayrı okunması halinde anlamak zor olabilir. Her ayette bir başka konu ele alınıyor gibi gelebilir.  Örneğin, insanın çamurdan mı, kan pıhtısından mı, sudan mı yaratıldığı anlaşılamaz, zıt görüşler gelişebilir. Yukarıda bu ayetlerin tümü tevhit ışığı altında birleştirilmeye çalışılmıştır. Evvelinde çamurdan, doğadan, sonra sudan, ilimden; kan kalbin veledi için kurban da olabilir, fena bulan, yeniden doğuşu mümkün kılan da.

22 Şubat 2015 Pazar

Şahit Oluş ve Sığınış


Şahit Oluş ve Sığınış


                                                                                                                                     NAEÖ 20022015
Kitabı okumak için:
https://www.dropbox.com/s/mn7zys4n6hrufte/0%20KBN%20-%2020.2.2015.pdf?dl=0
            İmanın şartı şahadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta kalmamalı. Hem hal ile hem de kal, söz ile ikrar edilerek kabul edilmeli. Diğer bir deyişle hem söyleyip hem de yaşanacak bilgidir bu. Doğanın ve insanın kullanım kılavuzudur tevhit ilmi. Kılavuz iyi okunup bilinmeden insan kendi vücudunu bile gerektiği gibi kullanamaz.

            “Dinde zorlama yoktur!”, sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dinî mesajlar da akıl için o kadar kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu, bir sıfattan kaynaklandığını anlar.

            Failin idraki her fiilin bir sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır, örneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgililik, bilgelik veya karanlığın yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar. Bunları düşünen biri ayet okuyor demektir. (KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113,1) “De ki, yarılan karanlıktan çıkan sabahın, aydınlığın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun, oluşumun Rabbine sığınırım!

            İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer. İnsan, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Neden yarılış? Karanlık yarılmasa güneş çıkamaz mı? Karanlık güneş çıktığı için yarılmıyor mu? Doğa insanı örnek alır denebilir, düzen aynıdır. İnsanın iş ve işlevlerine bakalım. Cahil, cahil olduğunu bile bilemez. Bilmemek bilgi gerektirmez. İnsanın ihtiyaçları olur. Doğal ihtiyaçlarını karşılamak için yapar yapması gerekeni. Buluş yapan da’ ben şunu bulayım’ diyemez. İhtiyaç duyulmalı ki giderilsin, acıksın ki doysun.

            Bir şeyin daha kolayını, daha iyisini veya güzelini isteyen arayış içinde olur. Önce aradığını mevcut bilgileri arasında arar. Gereken bilginin olması gereken yerde olmadığını görür. Matematik bilgi eksikliği ile lisan bilgisinin eksikliği aynı yerde bulunmaz, ilgili alanlarında, beynin o köşesinde hissedilir.

            İşte o yerde o bilgiye yer açılır ki bulununca konsun. Yeni bilgi için açılan yer eski bilgilerin yetersiz kaldığı yerdir. Henüz bilinmeyen bilginin yeri bulunur önce, yetersiz bilinenler, yani “bilgisizlik” yarılır ki yeni bilgi yerini alsın.

            Bilme isteği, bilgisizliği yarmak, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın Âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır. Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu istenmedikçe ve mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir.

            Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır. Daha iyiyi, doğruyu ve güzeli aramakla başlar, geçer ve de biter yolculuk, yolculuğumuz.

            Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır. Büyük, çocukluğu yarar içinden büyüklüğü çıkarır.

            Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik” sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak isteyecektir. Öğretmen talebeliği yarar, öğretmenliği çıkarır ve ona sığınır.

            Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevk etmiş bir kişi, uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhî nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybeder, artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir, orada kalır. Manevî zevkler aranmalı, içinde bulamayınca beden gecesini yarıp çıkarmalı, böylece bulunan ulvî değerlere sığınılmalı.

            Kalpte ruhun nurunu idrak eden, nefsanî lezzetleri yararak, ruhanî zevkleri arayıp bulup onlara sığınmalı.  Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır. Kapıldığı vehimleri, kuruntuları fark edip onları yarıp çıkar, şeytan diye taşlarsa yardı, yırttı, sığındı demektir. Nefsin şerrinden mananın yüceliğine sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı. Yeni keşiflerden zevk almalı. Bilgilerin kaynağı olan ilim ve malum aranıp bulunmalı.

            Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama yerinde, dozunda ve zamanında. Halk mıyım? Hak mıyım? Düşüncelerinin çatışmasından çıkan kıvılcım kalpte nurun parlamasına yol açar, anlayış ve idraki geliştirir. Halkiyattan Hakk’iyeti çıkarıp sığınılmalıdır. Halk edilmişler kesretinden Hakk’a gidilmeli.

            Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği geçici, fani huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhî nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır. Böyle, yukarıda açıklandığı hususlarda anlatıldığı şekillerde düşünenlere Felak suresi iner, inmiştir ve okuyordur haberi olmadan, farkında olmadan ayetleri hem okuyor hem de yaşıyor demektir.

               Felâk Suresinin Özeti


               A. Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı nurunun, aydınlığının gerçekleşmesi için madde, beden, vücut gecesinin şerrinden korunmalıdır. Hakikat güneşi maddenin içine gurup ettiği için madde, bilindiği gibi kara, karanlıktır, gecedir!

            B. Manaya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden korunmalıdır.

            C. Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren nefsin şerrinden korunmalıdır.

             Bilgi, ilim, insanın kaybıdır bulup almalı. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bir yerde, bir kişide akıl var, ortamda da ilim var ise bu ateş ve barut var demektir patlama kaçınılmaz. Bu patlama “Big Bang”ten de büyük olabilir. Birinde var oluruz, diğerinde yok oluruz!

            Akıl bir tek iş yapar o da bilgi alır bilgi işler. Ortam da tam bu işe göredir. Ortam zaten ilmin uygulanmış halidir. Akıl düşse yuvarlansa ilmin üzerinde yuvarlanır. Evvelinden ahirine olan da bu, olacak olan da. Başka ne beklenirdi ki? İnsan var, insanda arayış var, akıl var, ataleti bozmak yeterli. İnsanı okuyunca ayet okunur. Bilgili ve uyanık olunması yeterlidir!

 

5 Şubat 2015 Perşembe

Sırattan Yıldırım Gibi Geçiş


          Sırattan Yıldırım Gibi Geçiş                                              NAEÖ 050215
https://www.dropbox.com/s/mn7zys4n6hrufte/0%20KBN%20-%2020.2.2015.pdf?dl=0

           Dünyanın atomlardan oluşu ne kadar ince işçiliği olduğuna kanıttır. Doğanın evveli ateş, ahiri ateştir. Olmazsa olmaz niteliğinde çok sayıda inanılması güç katsayılara dayalı gerçeklerin üzerinde durur. Hayat için uygun ortam oluşturması kadar hayatın kendisi de iğne ile kuyu kazma kavramını hatırlatır. Bireysel yaşamda da hafife alınacak bir nokta yoktur. Her ayrıntı, gelişten dönüşe, ayet, delildir, doğru yolu, yücelişin yolunu gösterir. Hakikat ehli bulvar üzerinden geçer, Hakk’a ve hakikate yücelir. Gelişte ayrıntılara dikkat edilirse dönüş yıldırımın düşüşü kadar kolaydır, şeytan engelleyemez.

          Hayat, enerji, kütle ve evren gibi, yoktan var olur. Yaşamak, doğa koşullarına ve yer çekimine karşı koyup ayağa kalkıştır. Olgunlaşma sürecinde doğanın ayrıntılarına dikkat edilir. İlmin enerjiye, enerjinin kütleye, kütlenin maddeye, maddenin doğaya ve bedene dönüşümü anlamlıdır. Bilgi edinmekle başlayan süreç kadim ilmin idrakine kadar sürer.

          Davranışlar, yeme, içme ve alışkanlıklar için bazen “her şeyin fazlası fazla” deriz. Sevme konusunda da bu doğrudur. Oynamayı çok sevmek bile insanı oyuna köle yapar. Sevilen sevenin hayatını düzenlemeye kalkar. Her şey sevilen şeye göre kurgulanır, hayatın akışı buna göre düzenlenir. Sevmek itaati gerektirir, itaat ise zaman içinde ibadete dönüşür. Alışkanlıklar, adetler ibadet halini alır. Dünya sevgisinin böylece ibadete dönüştüğü görülür. Aşırı yükün ağırlığından kurtulmak, boşalmak, hür olmak istenir.

          Dünya gölge gibidir, tabi olandan kaçar, kaçanı kovalar, ona tabi olur. Dengeli beslenme gibi zevk ve sevgi de dengeli olmalı. Yaşamak için yemeli, içmeli yaşamdan zevk almak için oynamalı. Bireysel ilim düzeyi arttıkça kesafetten letafete geçilir. Eşyanın yerleştirilmesinde, özellikle ustalarca kullanılan, su terazisi, tüp içindeki küçük kabarcığı, boşluğu kullanır. Dünyayı su dolu bir balon gibi düşünürsek arınmış, boş, boşalmış, latif halimiz kabarcık gibi bizi en üstte tutar. Yüksüz isek doğanın üzerinde yer alırız, yükü ağır olanlar dibe çöker. Bedensel, maddesel yüklerden arınmak yerimizi belirler. İlim ve ilahi sevgi letafet kazandırır, eşyanın hakikati idrak edildikçe ilme ulaşılır.

          Hayatın bir amacı vardır, günlük yaşamın ayrıntılarında kaybolmamalı. Tüm nimetler nimetleri verene götürmeli. Neyin nereden, niçin, nasıl geldiği araştırılıp bilinmeli. Her şeyin kendisi için olduğunu düşünen bencildir, benlik gururu içinde, kibirlidir. Benliği ile ikilik çıkarmakta, şirk koşmakta denir. Şirk içinde olana müşrik denir. Müşrik, doğuştan dilsiz gibi, istidadında idrakten yoksundur, inkârdadır. İnsan ilahî vücudun aracı, hazretinin vekilidir. Akla hizmet edene dünya da hizmet eder, dünyaya hizmet edene dünya da engel çıkarır. Akıl nefse hâkim olmalı, nefis akla değil. Akıl da kalbin sesini dinlemelidir. Sürekli inkâr ağır yüktür, insanı maddeye bağlar, dibe çeker.

          Vahdet ehli, muvahhit, Hak ile kaim, ayakta olduğunun idrakindedir. Bu nedenle halka adaletli davranır, başkası yoktur. Çünkü adalet vahdetin kesret âlemindeki gölgesidir. Muvahhit, vahdet-i zat ile kaim olunca gölgesi tüm eşya üzerine düşer. Tüm eşyaya eşit, adaletli davranır, hakikatini bilir, her şeyin özü birdir. Eşyanın içine girer ama eşya onun kalbine girmez.

          Eşyayı sevip kalbine sokan, eşyaya tapan onunla sevinir, üzülür, onunla ölür, eşyanın ateşiyle yanar. Oysa hakikat ehli tüm doğayı amacına uygun kullanır, amacı için araç olarak görür. Bilinmeyi sevene ulaşma amacına ermek için doğanın üzerine yol çekilmiş haldedir. Bu yol Hakk’a giden sıratı müstakimdir. İlim yükü ile letafet kazanılır, boşluk, kabarcık halinde doğanın ve ateşinin üstünde kalınır. Önce doğa araçtır, O’na gider yükü de lâtif yokluktur!

          Yücelen, sonra gökten yere parlak bir şekilde, yıldırım gibi iner. Hakikat ehli, muvahhit, ilmi idrakiyle fena bulur, arınır. Sonra, “beka ehlinden” Hakk’ın has kulları olarak, “nar-ı tabiat üzerine çekilmiş “Allah’ın sıratı müstakimi” gibidir. Hakikat ehli sırat üzerinden parlak yıldırım gibi geçer, yücelir. İnsan, ilahi sevgisiyle sevilmesi halinde, zıt kutuplu elektrik yükleri gibi, çekim gücü oluşur. Allah ile kaim olan muvahhit olarak, madde denizinin üzerinde kalır, eşyada sırat oluşturur. Arzdan arşa, seven sevilen olarak, karşıt yük ile sırattan yıldırım gibi geçerler. Sıratı geçiş zamansızlıkta gerçekleşir.

          Yerde ve gökte, gizli olan büyük kıyametin ilmi; eşya, nefis, kalp, sır, ruh, hafa, gaybül gaybtan oluşan yedi makamın sırrı; yer ve göğün gizli hakikati; ceset ve ruh âlemlerinin ilmi Allah’ındır, Allah’a mahsustur. Zamana kıyasla büyük kıyamet zaman alıcı değildir. Kıyameti idrak eden onu zamanda değil zamansızlıkta idrak eder. Her şeye kadir olan, kudret sahibi olan, ehlinin ve has kullarının müşahede ettikleri gibi, zamansızlıkta ihya ve imhaya kadirdir.

          Fikir, teorik ve uygulamalı akıl, kuruntu ve hayal gibi ruhani ve nefsanî âlemlerde uçuşan kuşlara hiçbir şey etki edemez ancak Allah eder. Akıl ve fikir yürütmede kimsenin kontrol, kuvvet ve kudreti yoktur. Fikirlerin uçuşması herhangi bir maddeye bağlı değildir, eşya ile ilgili olsa da fikirler eşyaya dayanmaz. Benlik yapan, şirk koşan, müşrik resulün dediğini anlar, istidadının bu olduğunu bilir ama inkâr eder, neyi inkâr ettiğini bilir, eşyaya sığınır. Allah’a götüren ilmin yolunu şeytan bile kesemez, müşrik şeytana sığınmaz.

          İnsanın yetenekleri, melekeleri, melekler gibi kendine boyun eğmiş, tabi olmuş, secde etmiştir. Kalpte yer eden, kalbine dolan toprak, hava, su ve ateşten oluşan doğal bedensel güçlerin en lâtifi ateştir. Ateş ısısı nedeniyle diğerlerinin üstünde yer alır. Kalbin içinde ruha açılan fuad kapısının yakınında konumlanır. Üsttekiler alttakileri bilir, ateş de toprak, hava ve suyu bilir. Âdemin çamurdan yaratıldığını bildiği için secde etmediği söylenir. Akıl da ruhtan aldığını kalbe taşırken vehim, kuruntu şeytanı, aklı tam anlayamadığı için, onu bildiğini zanneder. Aklın hükmünü kabul etmeyerek ona tabi olmayı, secdeyi reddeder. Kuruntunun ruha lâyık olmadığı anlaşılınca “sen oradan düş, çık git” denilir. Şeytanın nefsanî güçlerden biri olduğu ruhani güçlerden olamadığı belirlenir. Böylece, Allah’ın ilmini elde etme yolunda olanların önüne geçmesine engel olunur. Kuruntu veya şeytan seyri sülûk üzerinde olanları engelleyemez, ancak gayrisine meyillilere yardımcı olur, eşyayı sevdirir.

          Allah bağışlayıcıdır deyip ön taraftan gelir ibadete engel olur. Arkadan yaklaşır kendisi ve ailesi için fakirlikten korkutup mal edinme peşinde fazlasıyla koşturur. Sağdan yaklaşır faziletli olduğuna, ilminin çokluğuna inandırıp gurur ve kibirle Allah’tan mahcup eder. Soldan yaklaşır çok çeşitli zevk ve safahata, lezzet ve şehvete düşürür. Şeytan böylece dört yönden de insana yaklaşabilir.

          Söz konusu dört taraftan yaklaşarak şeytan insanı nimetleri verene yaklaşmaktan, doğru yola girmekten alıkoyar. Böylece de şeytan tevhit cennetinden kovulmuş ve bir daha da dönememiş olur. (16 Nahl,75-77)

          16 Nahl, (Ve hüve âlâ sıratın müstakim) (Ayet 76) O muvah­hit, tevhit eden, fenadan, yokluktan sonra, «beka ehlinden» biri olarak, Hakkın has kulları, «ehli hakikat» için, «nar-ı tabiat» üzerine çekilmiş «Allah'ın sıratı müstakimi» üzerindedir. Hakikat ehli olanlar, parlak yıldırım gibi o sı­rat üzerinden geçerler. Sevilen “bilinme”, ancak, bilerek letafet kazananın, yükünü boşaltanın, doğa üzerinde oluşturduğu sırattan yıldırım gibi geçişiyle gerçekleşir.

          Kıyameti Kübra, büyük kıyamet, olarak bilinen zamanda, şeytan insanı anlayıp ona secde edip itaat eder. (38 Sad, 76)

          Habibim sen de ki “Benim lisanımla söyleyen Allah'tır.” (38 Sad, 86)

          Bilimsel verilere göre yıldırım ile atmosferde bulunan azot toprağa geçer ve böylece yıldırımın düşüp, çıktığı yerde toprağın verimliliği artar. Tabiat böylece bir kaybeder verimlilik kazanır, beşer giden Hak ile halka döner, sevilenleri yüceltir. Doğa bir dengeyi de böyle sağlar. Darısı başımıza!