25 Kasım 2012 Pazar

Hz. Âdem’den İbrahim’e Tevhit,


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

 



          Peygamberimiz bir hadisi şerifinde  “ben ve Ali iki nur idi Allah’ı tespih, tahmid (hamd) ve tehlil (tevhit) ederdik. Melekler de bizim tespihimizle tespih, tahmid ve tehlil ederdi. Âdem halk olununca onun cephesine ve nesline intikal eyledik” der. Âdem insanın insan olduğunu idrak etmesidir. İçimizdeki iki nur, idrakten birincisi ‘insan’ olduğumuzu anlayış ikincisi bunun uygulanması anlamında insanca davranış, ‘insanlık’ olarak kavrayıştır. Meleklerin “tespihimizle tespih edişi” deyişinin demek istediği “biz hakkı görürsek görme meleğimiz, yeteneğimiz de hakkı görür, işitme meleğimiz kulağımız da hakkı işitir” olabilir. Âdem, bireysel yeteneklerimizin her birinin bizimle beraber bir bütün olarak idrak düzeyinde tevhididir. Tüm yeteneklerimiz bize, organize bir şekilde hizmet vererek, secde eder. Diğer bir deyişle, örneğin, beş duyumuzla algıladığımız bir şeye çok farklı bir idrak seviyesinde anlam verebiliriz. Sadece görmek veya sadece işitmek yerine işittiğimizi görüp ve koklayarak hayata anlam katarız.

          Aslında ne olursa insanın içinde olur, iç olayları dış âlemde uygulanmış görürüz. Bir fikir bir bilgi de önce kavram halinde düşünülür sonra uygulamaya konur. Bir masa veya televizyon aleti böyle üretilir. Herkes bir âlemdir denebilir. Beş dış duyumuz, görme, işitme gibi; adalet, vicdan, zekâ, hayal etme, düşünme olmak üzere beş de iç duyumuzdan söz ederiz. Ancak, vücudumuzda hücre ve organlarımız gibi birçok düzeyde ve çok sayıda yeteneklerimiz, hatta sistemlerimiz vardır, sindirim ve sinir sistemleri gibi. Bireysel ve bedensel her yetenek hemen herkeste ortaktır ve vardır. İnsanı insan yapan özellikler ve insanı hayvanlardan ayıran özellikler ortaktır. Ancak, bir insanı diğerinden ayıran özellikler ortak özelliklerin kullanılmasına ilişkindir. Her kişinin yoğurt yiyişi ayrıdır. Nefis ve nefsanî güçler ortaktır ama bunların kullanımı fark yaratır.

          Âdemden itibaren efsane ve hikâyelerde çoğunlukla insanın doğadaki özel konumu ve insanlık kavramları üzerinde durulur. Bir açıdan bakıldığında Âdem’den itibaren temel olarak açıklanmaya çalışılan bir insanda, vahdette, kesretin bütünlüğüdür. İbrahim ise, kendisinin kendi bünyesinde, vücudunda idrakine varan Âdem’den sonra, diğer varlıklarla beraber bir bütün olduğunu anlamıştır, “tevhidi” getirmiştir. Âdem düzeyinde bir bütünden sonra âlem düzeyinde bütünlük gelmiş. Gerek kişiler ve kişilikler gerekse diğer ‘mevcudat ilahları’ putlarını kırmıştır. Kesrette vahdeti ispat etmiştir. Kısaca, meleklerin Âdem’e secdesi ile bireysel düzeyde, tüm mevcudatın secdesiyle de genel anlamda tevhit gerçekleşmiştir.

          Âdemin oğulları Habil ve Kabil hikâyesi, örneğin, insanın hayal gücü ve aklı arasında geçen bir macera olabilir. Hayal gücünün ürünü “ham hayal” ile aklın ürünü olan “saf akıl” yarıştırılmış olabilir. Güzel olan veya olması istenen “akıllı hayal”dir, duygularla süslenmiş akıllıca bir iştir belki de.

          Asi ve azgın olan nefs-i Nemrut ile kavmi olan gazap ve şehvet gibi nefsanî güçler Ruh İbrahim’ini, yani ruhun mazharı olan vücut incisini, zikir mancınığına koyarak rahmin doğal harareti ateşine attılar. Yüce Allah ateşten sağ ve salim olarak kurtarıp İbrahim’e hidayet etti hakiki erzaktan verdi ve olgunlaştırdı. İlim ve amel ile terbiye ederek âlemlere mübarek kılınan ‘beden arzına’ gönderdi.

          Bir kutsal mesaj “Biz, Ruh İbrahim'ini ve akıl Lût'unu, fenadan sonra onlara hakka ait baki vücudu bağışlayarak onları kurtarıp ilim, hidayet ve terbiyeye yaradılıştan yatkın kimselere olgun davranışlar meyvesi veren, yararlı, iyi işler ahlakı ve fazilet ile mübarek kılınan, ‘beden doğasına’ gönderdik” der. Nasıl ki doğada yağmurlarla bitki ve meyveler yetişirse, beden arzında da ilim suyu ile güzel ahlak meyveleri, anlayış ve idrak incirleri yetişir.

          Ayet : “Ruh İbrahim’ine, Hak’tan halka tekrar dönüşünde, kavmiyle birlikte kalp makamına dönebilmesi için kalp İshak’ını verdik. Ayrıca, iyi terbiye görmüş nefis Yakup’unu bağışladık. Her birini noksanlardan arındırıp salih kul ve hidayet eyleyen imamlar kıldık”. Kalbin hidayeti bilgi edinmesi, keşif yolu ile yeni bilgileri meydana çıkarma ve sır tutmasıdır. Nefsin hidayeti iyi ahlak, güzel davranışlar ve edeptir. “Onlar, tevhit ve kulluk ile bize ibadet etmişlerdir”. Fenadan sonra beka makamlarının sonunda, tevhit ilmiyle hidayete ermiş kişiler Hakk’a vasıl olunca tekrar halkın arasına beşerî özelliklerle dönemez. Özellikle İsmail ve kurban sonrasında ölümsüz ruh ile diriliş tamamlanmış olur. Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış kişi halifeliği kazanmıştır. Halka inen peygamberin hali öğrencisinin bilgi düzeyine inen öğretmenin haline benzer. İbrahim’in kalp makamını halka iyi anlatabilmesi için bu makama henüz çıkmakta olan İshak’ın yardımına ihtiyaç duyabilir. Musa, Harun’suz yapamaz.

Her ümmetin kazandığı kendinedir, sizin de kazancınız kendinizedir. Kimse başkasından sorumlu değil. Taklit etmeyin ve dinde taklit ile yetinmeyin, çünkü nakledilene güvenilemez. Herkes kendi ilmi, ameli, ahlakı ve imanından sorumlu, başkasından değil. Bu nedenle, basiretli olup yakınlığı talep edin, ona göre davranın. Herkes kendi diniyle perdelidir, onun hak olduğunu zanneder, Yahudiler, Hıristiyanlar kendi dinlerinden olunmasını isterler. Belki de hak olan, batıla meyletmeyen İbrahim’in ümmetidir. En doğrusu peygamberlerin tümüne iman etmek, indirilen kitaplarına inanmak ve her dini kapsayan tevhit inancına güvenmektir. Tevhit temeline dayanan hiçbir peygamberi ve dini diğerinden ayırt etmeyin, birini diğerine tercih etmeden, tevhit ile dinlerin tümü kabul edilir. Aynı inanç temeline oturan herkes hidayet bulur. Biz Allah’a iman ettik ve Allah bizi boyamakla boyadı deyiniz. Her din ve mezhebin batını aynı boya ile boyanmıştır. Her millet niyetlerinin rengi ile boyalıdır. Tevhide inananlar Allah’ın boyasıyla boyalıdır. Bu nedenle, peygamberimiz “Allah Teâlâ halkı zulmette yarattı, sonra, onlara nurundan saçtı. Bu nur kime isabet ettiyse o hidayet buldu, isabet etmeyen dalalette kaldı. O nur Allah’ın boyasıdır” buyurmuştur. Bir ayetin tevili şöyle olabilir: «ruh» Rabbinden «akıl» meleği vasıtası ile «kalp» Nebi'sine nazil olan, olmuş ve olacağı içeren, kitabını oku.

          Ayetler insanları birey olarak ve doğrudan, aracısız muhatap alır. Yukarıdaki mesajlardan da anlaşılacağı gibi, siz asla başkasının inancıyla ilgilenmeyin bile, taklit hiç etmeyin, siz isteyin size de verilsin deniyor. Aklını kullananlar tevhitte birleşir, kullanmayana da mesaj yoktur zaten.

          Âdem, Nuh, İbrahim ve İmran aileleri Allah tarafından seçilmiştir. Seçilme işi her nebi için geçerlidir. Bir ayette “bazısı bazısına üstün kılınmıştır” denir, nebilerin de derece ve mertebeleri vardır. Âdem seçilmişlikte, İbrahim dostlukta ve Muhammed muhabbette üstün kılınmıştır. Din ve hakikatte, nesil olarak, bazı nesiller seçilmiştir. Doğuş, dünyaya geliş maddî de manevî de olabilir. Tevhit ve marifette, Bâtıni dinlerde bir nebiye tabi olan diğer bir nebi tabi olduğu nebinin manevi evladıdır. Baba da dünyaya getiren, terbiye eden ve ilim öğreten olabilir. Hakikî doğumda kalp vücudu istidat nefsi rahminde öğretmenin nefesinden hâsıl olur. Hz. İsa “iki defa doğmayan göklerdeki melekler âlemine giremez” demiştir. Çocuğun yaradılışında olan öğrenme yeteneği öğretmeninin gayretleriyle meyve verir, yeni bir kişilik doğar.  

          Eğitim ve öğretimde ailenin öneminin büyük olması nedeniyle, manevi doğuşların çoğu maddi doğuşları izler. Peygamberler de genelde bir nesil, aynı ağacın meyveleridir. Örneğin, İbrahim’in oğlu İshak oğlu Yakup oğlu Levi oğlu Yahir oğlu Ümran’ın oğulları Musa ve Harun idi. İsa’nın annesi Meryem’in babası Ümran da Yakup’un oğlu Yehuda oğlu Masan’ın oğlu idi. İbrahim’in Nuh neslinden, Hz. Muhammed’in de İsmail neslinden olduğu bilinir. Bu konuda peygamberimiz de “oğlan babasının sırrıdır” demiştir. Gıdası hak ve helal olanın ahlakı da mükemmeldir denebilir. Yusuf, hikâyesinin bir yerinde, (12 Yusuf, 38), “tevhit yoluna girdiğim zaman atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinlerine tabi oldum” der ve devam eder “nebilerin vücudu olmayan bir şeyi Allah’a şirk koşması uygun olmaz”. Bu şuhudun gereğidir.

          “Allah’a giden yolların sayısı tüm insanların aldığı nefeslerin sayısı kadardır denir”. Akıl aracılığı ile ruhtan alınan mesajlar her insanın kalbine iner. Her insan her nefesinden sonra Allah’a bir nefes daha yakındır. Diğerlerini örnek alabilirsiniz ama kutsal mesajlar aracı olmaksızın doğrudan sizin için sizedir. Atatürk der ki “insan ve insanlığın gelişimi paraleldir”. İnsanlık tarihi içinde eğer din keşfedilmişse, var ise, siz de bugün yeterince olgunlaşmışsanız din keşfedilmemiş olsaydı keşfetmeniz gerekirdi! Olgunlaşınca keşfedecektiniz.

          Kitapta her olay bir hikâye gibi anlatılsa da anlamı çok ve derin olabilir. Birey olarak kendi vahdetinizde kesreti ve dış âleminizdeki kesrette vahdeti ilmen, aynen ve Hak’ken yaşamanız için mesajlar inmiştir ve ilham inmektedir. Alınan ilim, edinilen bilgiler ve uygulama şekil ve zamanları farklılıklar yaratabilir. Ancak, herkes kendi âleminde Âdem, İbrahim, İsmail, kurban, Yusuf, gibi karakteristik kavramları yaşamalıdır denebilir. Her insanın hayatında bu kavramlar bir kere yaşanmalıdır ve zaten de ancak bir kere yaşanabilir.

          Âdem’de tevhitten sonra âlemde tevhit çok kapsamlıdır. İbrahim’den sonra âlemde tevhit batın ve zahirde olmak üzere ikiye ayrılmak zorunda idi. Hz. İsa’ya kadar zahiren olan tevhidin batınını anlamak zor oldu, daha sonra da Bâtıni tevhidin zahirini anlamak Hıristiyanlar için zor oldu. Son peygamberimizle evvelinde, ahirinde, zahirde batında ‘gayrisi’ kalmadı. Tevhit ilminin devamı için İshak ile devam eden nesle de kurban gerektiğinden onlar da zahiri olarak İshak’la kurbana kavuştular. Ancak, esas kurban, Bâtıni olanı, İsmail ile devam etti.

Yararlanılan ayetler :(Enbiya, 71-73) (Bakara 134-138). Bakara, 50, Bakara 253,  (Ali İmran, Ayet 33-34).

 

9 Kasım 2012 Cuma

Kurbanı Sende Ara Sende Bul


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

Kurbanı Sende Ara Sende Bul

            Hz. İbrahim tevhit babası, Allah tarafından kendisine tevhit ilmi indirilen ilk insan, ilk İslam, teslim olan ilk kişidir. Bağışlanan bu ilim sayesinde, Tanrının bir ve tek olduğunu bulan, iddia eden, ispat eden insan. Hayatını incelersek bir hikmet de biz yakalayabiliriz. Kendimizi onun yerine koyalım, bakalım ona anlayış gösterebilecek, düşüncelerini idrak edebilecek miyiz? Bir efsane bir de hikâye kısmı vardır gerçeğin. Hikâye, geçmişten gelen madde dünyasında her kişinin anlaması düşünülen kişiler ve olaylar. Efsane kısmı ise er kişinin kendi içinde, mana âleminde, idrakinde yaşaması beklenen dereceler veya makamlar diyebileceğimiz, insan, olgun insan, kâmil insan aşamalarıdır. Her efsanenin bir dediği bir de  demek istediği felsefî bir mesajı vardır. İnsanın iç âleminin mertebelerinde dış âlemin hadiselerini yaşamak mümkündür. İnsanın içi ve dışı bir olmalıdır, belki de zaten birdir idrak edebilene.
 

            Felsefenin ataları mı desek, dinin ileri gelenleri mi desek, belki de en doğrusu sünnetullah veya adetullah, denebilir ki tarihî kişilerce tarihî eylemler yaşanmıştır. Hz. İbrahim mana âleminde yaşadıklarını hayata geçirmiş. İlahî aşka düşmüş, aşk ateşini anlatmış. Bu dünyada ahreti yaşamış gibi anlatmış, böylece, tek Tanrılı dini açıklamış. Tanrı ile konuşmuş gibi nida almış, su ve toprağı kutsallaştırmış. Mana âleminde makam atlarken, beden, kalp, ruh aşamalarını geçerken, bunlara paralel ve bunların gereği olarak dünyada da yer değiştirmiş. Kendisini ateşe atanlar ile artık yaşayamazdı, oradan ayrılıp göç etmiş. Beytullah’ı imar etme görevi aldı, Kâbe’yi yerinde inşa etti ve kalp Kâbe’sini yaşadı. Kutsal topraklardan, Kudüs şehri yöresinden, Mısır ülkesine gitti ve döndü. Dediklerinden demek istediklerini anlamaya çalışmak gerek, umarım yapabiliriz. Bizi günümüze getiren kültürümüz de gerçeği idrak etmemize yardım eder.
 

            Harran ovasında ateşe atılmış sonra da ailesiyle birlikte göç etmiş kutsal topraklara. Aramış, ilmini hale çevirmiş ve Tanrıya kavuşmuş biri mutlaka aşka, aşk ateşine düşmüştür. İlâhi aşka düşenin kendisi yanmaz, bedeni yanmaz, ama benliği, ikilik yaratan bencilliği yanar. Böylece, ‘ham imiş, pişmiş, yanmış’ veya ‘kendisi çıkmış aradan kalmış yaradan’. Artık topraklar kutsaldır, her şey Allah’ındır, Allah’tandır, ne eylerse Mevlâ eyler. Orası kutsaldır, kudstür, Kudüs’tür. Bundan sonrası, tekrar nefis dünyasına dönüp, kalbinin ve ruhunun ileri makamlarından tekrar bedensel ve nefsanî ihtiyaçlarına inme, böylece, hayata devam etme zamanıdır. İnsanı beşerî âlemden ilâhî âleme yücelten tevhit ilminin hayata geçirilmesi sürecinde sonradan velilerce halka kabul ettirilen ‘ilâhî aşk’ ilk defa yaşanmıştır. Daha sonra halkın aşina olduğu ‘yanmışlık’ ve ‘aradan çıkış’ ilk önce “Allah’a kurban oluş” ile yaşama geçmiş.
 

            Son peygamberimize, “doğal ölümden önce iradeniz ile iradî mevt ile ölünüz” ayeti inmeden evvel, Hz. İbrahim’in kendisine bahşedilen tevhit ilmi sayesinde, beşerî âlemden ilâhî âleme geçişi, her zamanki gibi, ancak, tarihte ilk defa olarak “aşka düşme” halleriyle olmuştur. Tanrı’nın hidayeti ile verilen ilmi, ilmen yakın, aynel yakın ve hakkel yakın aşamalarını bireysel olarak makamlar halinde yaşamıştır. Hz. Mevlana ve Yunus sayesinde bugün kültürel olarak bu aşamaları daha kolay anlayabiliriz. Allah yolunda olma veya doğru yola girme gibi süreçlere aşina kimselere rahatça fenafillâh ve beka billâh makamlarından söz edilebilir. Ancak, bu halleri ilk defa kendinde yaşayan kimseye özel bir anlayış göstermek gerekebilir. Bireysel düzeyde yaşaması ve diğerlerine öğreterek yaşantıya geçirmesinin önemi büyüktür. Kişiliğinde mertebe atlamak kolay, insan kendi nefsine ve kalbine hâkim olabilir ama öğretme sürecinde, örneğin, eşini ikna etmesi ve eğitmesi güç olabilir. İlim ve hal, ilmin ve uygulanmasının Âdem ve âlem boyutlarında olduğu söylenebilir. Bireysel düzeyde Âdem olarak insanın nefsi zevcesidir, eşidir öğretmeye gelince, âlem boyutunda, bir başkasına bu hali anlatırken eşi deyince karısını anlayacaktır. Mana âleminde doğru olan madde âleminde de doğrudur. Nefsine hâkim olan karısına da hâkimdir denebilir, bugün bile anlatırken de anlayacak bir kişinin iki düzeyde de anlaması beklenir. Hikâye olarak karısının başına gelenler, efsane olarak nefsinin halleri anlaşılmalıdır. Her insanın kendisi beden ya da vücut olarak bir Mısır ülkesidir. Herkes nefsiyle kendi ülkesinin tam hâkimidir.
 

            Kutsal topraklarda yaşarken nefsanî işler, bedensel ve dünyevî çalışmalar pek zevk vermez artık İbrahim’e. Bedensel faaliyetleri azalmış, ilahî, kalbî, ruhanî faaliyetleri çoğalmış. Ama bu durum böyle gidememiş, sürdürülebilir olmamış, zayıflık ve açlık benzeri haller görünmüş ve Mısır’a göç kaçınılmaz olmuş. Aşağıya inmişler Mısır’a varmışlar. Mana âleminde aşağısı nefs-i emmare yukarısı nefs-i levvame ve mutmaindir.  Ancak,  beden Mısır’ının firavun nefsi, Nefs-i Emmare İbrahim’in karısı Sara’yı pek beğenmiş. Bedenin tek hâkimi olan firavunun beğendiği eşlerle birlikte olma hakkı yasalmış. Bu Mısır’da bilinir, kabul edilirmiş, bunu kabul eden Mısır’a girermiş. İbrahim’le birlikte levvame ve mutmain mertebelerini yaşayan karısı, zevcesi nefsi, Sara’yı, adeta serap olanı, alıkoymak, onunla olmak istemiş. Sara ‘sen benimle olamazsın, aşık atamazsın, bana akıl erdiremezsin’ dese de inandıramamış, ikna edememiş Firavunu. Daha ilk oturumda Firavun taş kesilmiş, donup kalmış, gerçekten mutmain nefsin dediklerini hiç anlayamamış, taş kafa hissetmiş kendini. Gelsin eşin beni bu durumdan kurtarsın ben de onun Tanrısına inanayım demiş.  Sabah olunca Sara’yı ülkeye, firavunun eline düşmekten kurtulma amacıyla, eşi değil de kardeşi olarak kayda geçirten İbrahim davet edilmiş saraya ve Sara’ya. Öğretme ve eğitme kabiliyeti olan kişiden hak ve hakikat bilgilerini alan firavun çok memnun olmuş, kurtulmuş taş kesilmekten. Kalbi yumuşamış, ‘madem aç kaldığınız için geldiniz buyurun size bol nimet, nimetleri servis edecek alın size bir de cariye Hacer’ deyip göndermiş misafirlerini yine kutsal topraklara. Böylece, hem dünyası hem ahreti olmuş İbrahim’in. Cenneti dünyada yaşar olmuş adeta.
 

            Her insanın kendine özgü bir iç âlemi bir de dış âlemi vardır. Herkes dış âlemi kendi içinde değerlendirir. İnsanın içi dışı bir olmalıdır derken söz konusu âlemler kastedilir. Tevhit ilminin uygulamaları sonucunda, geçilen makamlardan sonra bir de arifler “bir ben var benden içeri” demişlerdir. Aynı deyimi “insanlıktan nasip almamış” denebilecek bir kişinin de kullandığı düşünülürse önemi daha iyi anlaşılabilir. Hz. İbrahim iç âleminde ahreti ve cenneti dış âleminde dünyayı yaşar olmuş, O’nun huzurunda ve huzur içinde yaşarken.
 

             Uzunca bir süre sonra, İbrahim kendisinden sonra ne olacağını, İslamiyet ve teslimiyetin nasıl sürdürüleceğini düşünmeye başlamış. Belinden değil yolundan gelecek bir oğla, erkek evlada, yani tevhit ilmini öğretecek birine gerek var demiş. Tanrı’ya kurban vaat etmiş. Eşine, soyun devamı için, oğul veremeyeceğini idrak eden Sara ise, teslimiyetini tekrar gösterip, daha genç olan Hacer ile evlenmesine rıza göstermiş. Bedensel ve dünyevî zevkleri canlı olan, dünyevî nimetleri sunmakla görevli olan, cariye nefis Hacer’in bir oğlu olur. Böylece, İbrahim’e bir veledi kalp bağışlanır. İç âleminde bir İbrahim daha olur İbrahim’den içeri. Oğul İsmail ile annesi Hacer, soylarının devamı için, eğitim ve öğrenimlerini tamamlamak üzere, dünyada Allah adına İbrahim’in inşa ettiği beytullaha, Kâbe’ye, kalp Kâbe’sine, yani İbrahim’in geride bıraktığı makamların ilkine dönerler, Sara tarafından gönderilirler. Kalp veledi, babasının oğlu, babasının indiği kadar çıkmış, urûc etmiş, iki yay mesafesindeki döngüyü tamamlamıştır. Hakka ulaşmış, hakka ait bilgilere hâkim olmuştur. Sıra tevhit ilmini dünyada hayata geçirmeye ve öğretmeye gelmiştir. İsmail’in Kâbe çevresinde içtikçe içilen, içilmeye doyulmayan, kana kana içilemeyen, suya kandırmayan tevhit ilmi suyunun kaynağını, zemzemi bulması bilinen hikâye ve efsanedir.
 

            Efsanenin burasında İbrahim’in “bir ben var benden içeri” dediğini düşünebiliriz. İçteki “ben” onun veledi kalbidir. Bu kalp veledi önce doğacak sonra büyüyecek, eğitim ve öğrenimden sonra kurbanlık İsmail olacaktır. Ayağının altında tevhit ilmi suyunu bulması bu durumda gayet “doğal” olacaktır.

 
            İsmail’in öğrenim ve eğitimi bir seviyeye, kendisi bir makama gelince babası bir rüya görür. Vaat ettiği kurban hatırlatılır ve “en sevdiği” şey olarak ikaz edilir. Bunun üzerine, oğlunu çok sevdiği için, durumu İsmail’e anlatır. Allah’a kurban fikri ilmine uygun düştüğünden, oğul derhal kabul eder. Taşı kesen bıçağın oğlunu kesmemesi, insana, ateşe atıldığı halde yanmayan babasını hatırlatır. İbrahim’in kurbanı kabul edilir, bencil benliğinden geçen İsmail yaşamına Allah tarafından bağışlanmış hayatı ile devam eder, diğer bir deyişle, fenafillâh mertebesinden geçer beka billâh mertebesi verilir, baki olan ruh verilir ve fani olan nefis alınır. Allah yolunda verilen kurban kabul edilmiş, baki olan bağışlanmış, fani olan alınmıştır. Bağışlanmış hayatta Hakk’ın ilmi Hak’ça uygulanır, Hak görünür, Hak bilinir, fail, işleyen Hak, mevsuf, sıfat giyinen Hak’tır. Bağışlanma, bağışlama ve yeniden hayata başlama sanki bir yeniden doğuştur. Efsanenin burasında yer alan hayvansal bir tanımlama hayvanî veya dünyevî tarafı ağır basan nefis olabilir. İsmail’in bağışlanmış hayatı ancak Hz. İbrahim’in hayvansal nefisten arınmış haliyle devam edebilirdi. Zaten Hacer de oğlunun su bulması üzerine Allah’a şükrederek teslim olmuştu. Peygamberimizin soyunun Hz. İsmail’e dayandığı bilinir.
 

            Hiçbir kişinin içindeki ben harici bir bıçakla dıştan kesilemez, öylece kurban edilemez. Herkes bindiği dalı kesebilir, kişiyi kişi yapan, ona ben dedirten her ne ise onu kesmelidir de belki ama bu beşeri âlemde söz konusu olabilir ancak. Hz. İbrahim’in beşerî, fani olan nefsi alınmış, İsmail kurbanı sayesinde, ölümsüz, baki ruh verilmiştir. İslam ve İslamiyet kavramı, öz ve yoğun olarak, birçok husus ‘giz’li kalarak, Hz. İbrahim ve İsmail ile yaşanmış oldu. Tevhit ilminin “sudan geliş” bölümünü teşbih ve yeniden doğuş kapsamında Hz. Musa, öğretişe dayalı “kulaktan giriş” bölümünü yüceliş ve tenzih kapsamında Hz. İsa tekraren açıklama niteliğinde yaşayacaktır. Tevhit ilminin tamamı, ölümsüz ruh ile diriliş ise, hem teşbih hem tenzih kapsamında, gizlenmeksizin, alenen yaşanması son peygamber ile hayata geçirilmiştir. Batıl gitmiş Hakk gelmiş, zahir olmuştur.
 

            Bir kere daha görülebilir ki bugün ezelden beri anlatılan efsaneler ve anlatılmak istenen her şey insanın kendisinden kendisine boyutunda gerçekleşmektedir. İç âlem aynı dış âlem, damla ile derya ilişkisine kesret ile vahdet denmiş. Umarım bizim de hikâyemiz gerçek olur.

          

14 Eylül 2012 Cuma

Hiçbir şey ölmez, her şey yaşar!


(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (15 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

 

  

               HAYAT, ÖLÜM, İLİM


        
            Hiç sorulmayan, oturup öğrenilmeyen ama ilk günden beri bilinen şeylerdir bunlar. Laf olsun diye sorulur “hayat nedir ya Hu?”. Doğal bu, bu doğal olsa gerek. Doğuştan bilinir ve yaşanır. Hayatını kaybedene de “öldü” denir. Bu kadar basit, bunu bilmeyecek ne var? Hayatı ve ölümü biliyorsan da ilim de odur, biliyorsun, ilim sahibisin. Kitapta, koskoca Kur’an’da bunlara yer vermeye ne gerek var da denebilir.

            Artık hiçbir şey doğaya bırakılmıyor. Önce bırakılsa da sonra oturup öğreniliyor bakalım ayrıntıları neymiş. Eğitimi ve öğretimi insanlığa yüceliş olarak alınca, amaç bu olunca işin temelinden başlamak gerek.

            Bir güç varsa eğer uygulanırsa bilinir. Yönetim gücü, kuvveti ve kudreti, varsa eğer, yalnız uygulama alanında görülebilir. Bu nedenle melekût âlemi veya mana âlemi mülk, eşya, madde âlemini gerektirir. Yönetim, yönetilen varsa yürütülebilir. Her şeye kadir olma hali uygulama alanında görülebilir. Yed-i kudretiyle yani kudret eliyle mülk âleminde mevcut olan her mümkünata tasarruf eden, hükmünü sürdüren, her şeye kadir olan yalnız Allah’tır. (2.255)

            Hayat, zorunlu, gerekli de olsa, irade gerektiren hareketler bütünüdür. Mevt ise iradî hareketlerin olmamasıdır. Ölümün olmaması yani ölüm niteliğinde bir şeyin olmaması hali ise kendiliğinden olamaz, önce bir vücut, bir mevcut olması gerekir ki onun ölümü olsun. Yönetim gücünün bilinebilmesi için yönetilenler halk edildi, hayat bağışlandı ve cüzi irade verildi; ölüm ile veya hayat alınarak bunlara hükmedildi.

            “Eğer ölüm bir vücudun varlığını gerektirmeseydi vücut olma emrinin gerçekleştiği bir ortama, mevcudiyet ortamına gerek olmazdı, ihtiyaç duyulmazdı. Bu nedenle, halk edilen halkın, yaratılmış olan yaratılmışların, hayat ile olan ilgisi ve ilişikliği gibi, mevte, ölüme ilgisi ve alâkası doğru olur.” (67.2) Hayatta olan, hayatı olan ölüm ile de ilgilidir.

            “Kısaca, yönetim kudreti halk üzerinde uygulama alanı bulur, halk gerektirir. Halkın gelişimi de mevt ile mümkün olur. Vücut buluş ve mevcut oluş hayat ve ölümün varlığını zorunlu kılar. Kudret eliyle mümkün olanın vücut bulmasını, hayat sahibi olarak yaşamasını ve mevt ile hayatta oluşuna son vermesini yöneterek yönetim gücünün fonksiyonunu yürütür.”

            “Mevt ile hayatın halk edilişinden amaç insanın olgunluğunun (ahsen amel, güzel ahlâkın) ortaya çıkışıdır. Gelin ile damat, toprakla tohum olmalı ki hayat devam etsin, mevt de olmalı ki hayat gelişerek sürdürülebilir olsun. İlim elden ele geçmeli, uygulanmalı ki ortaya çıksın.”

            Rekor kırılması, zafer kazanılması için olimpiyat düzenlenmelidir. İnsan-ı kâmilin yaratılabilmesi, insanın arzdan semaya yücelebilmesi için insanlar ve insanlığın var olması gerek. Gaybta gizli olan ilim insanlıktaki uygulamalar halinde ortaya çıkabilir. Maluma tabi ilmin zuhuru ile zahir olan ilmullahdır, Allah’ın ilmidir. Hayatla kudret ortaya çıkmış olur, kudret elinin marifetleri bilinir. İlim yönetim kudretiyle, kudret halk ile halk da hayat ve mevt ile görünür, yaşanır olur. Vücut bağışıyla gelen bedensel saadete ilaveten ilimden ibaret olan ruhani saadet bağışlanır, bunları idrak eden kavuşur. (2.247)
            Mevtle daha iyi ameller ortaya çıkar ve hayatta kalır kötüler yok olur. Doğal seleksiyon, seçilme, hayatın şartlarına uyum gösterebilme ile evrim devam eder. Teknoloji ilerledikçe öncekiler “eski” olur, ölür, yeni şeyler ilmin daha iyi halidir.
            “Hayat ve mevtle nefisler fazilet yarışında ya helak olur ya da kurtuluşa erer. Kötü amel işleyenleri kahreyleyen galiptir, iyi amel işleyenleri sıfat nurlarıyla setreden, örten mağfiret, bağışlama sahibidir. Önemli olan yarışa katılmaktır, asıl olan yarıştır, katılanlar için zafer önemli ise de, zaferin muhteşem olması için yenilginin de ezici ve hüzünlü olması şarttır. Yarışı var eden, halk eden, kudretini gösterir!” (2.36; 45.24)
            “Tabaka tabaka, kademe kademe, derece derece yedi sema halk eyledi, var etti. Mülk âleminin nihaî kemali, yani, olgunluğunun zirvesi semaların halkındadır, halk edilişinde, var edilişindedir. Kademe ve düzenlilik açısından semalardan daha iyisi, halk yönünden, halk ediş açısından daha sağlamı yoktur. Cemadat, nebatat ve hayvanatta kendilerine özgü ruh, ilim vardır. Rahmanın halkında hiçbir uyumsuzluk görülmez.”
            “Semaların halkını Rahman'a nispet etmesi, onunla birlikte anması, se­maların haricî nimetlerin temelini ve diğer dünyevî nimetlerin özünü, çekirdeğini oluşturmasındandır. Hayatın sürdürülmesinde güneş, atmosfer ve yağmurun önemi bunun ispatı niteliğindedir. Semaların yuvarlaklığı uyumu artırmış, uyumsuzluğu gidermiş ve mükemmelliği sağlamıştır. Tekrar tekrar bakılsa da bir aralık, çatlak ve yırtık görülemez, parçalanması mümkün değildir.” (67.3). İlmin enerjiye, kütleye, eşyaya dönüşü mükemmelden entropi ile uzaklaşımdır.
            Âdem ve Âlem uyumu nedeniyle, insan kendi semasının (kalp, gönül, vicdan...), bitki ve hayvan gibi diğer mevcutlardan farkının idrakine varmalı. Semaya bakıp, çıkıp kendini bilmeli. Halk edilmişlerin arasında semaya çıkmasına izin verilen yalnız insandır. Bilgileriyle ilme ulaşmalı, ilimle, ruhla dirilmelidir.
            Âleme inmiş Kur’an (düzen) kitabını okuyup kendi özüne Kur’an hitabının inmesini, inmişliğini idrak etmeli. Maymuna, maymunluk yapana inen kitabı maymun okursa, okuduğunu anlarsa, idrak edip uygularsa kitabın hitabı onu insan yapar. Böylece, Âdem için evrimin sonunda devrim de gerçekleşir. Yücelebilen insandır, yalnız insan arzdan semaya, kendi gönlünün semasına, kalbinden ruha, ilme yücelebilir.
            O ruhunu üflemiş, nefesinden nefes vermiş ve çamur Âdem halife insan, kâmil insan olarak dirilmiş olur. İnsanlığın en mükemmel hali, hayatın var edilişinin amacı ortaya çıkmış olur. Hak, halkı halk ederek, halkiyette Hakk’iyetin görünmesini sağlamış. Halk, Hakk’ın kudretini sergiler. İlim amele dönüşür.
            Yerde ve gökte bulunan bütün mevcudat O’nu tespih eder, anar. Her mevcut, görünen ve görünmeyen vücudu ile hâl lisanıyla O’nun oluş ve yok oluştan tenzihini, acizlikten ve olgunluğu ortaya çıkarmak üzere mevcudatı tertipleyip düzenleme konusunda herhangi bir eksiklikten tenzihini izhar eder, gösterir. Mevcutlar gelip geçici, vücut kalıcıdır.
            Her mevcudun o haliyle var oluşu, kendiliğinden, tüm gerçeğin delilidir, şahididir. O, kendi vücuduyla, mevcudatı var ve yok edebilen tek kuvvet ve hikmet sahibidir.
            Büyük Patlamada, boyutu sıfır, ısısı ve kütlesi sonsuz olanın ilmiyle patlamasından itibaren her şey otomatiktir, evrim gerçeğiyle, tek hücreden bugüne gelinmiştir. Tüm varlık bir ve tek bütündür. Ayrı, ikilikle, ne yaşayan ne de ölen vardır. Kendiliğinden ne bir şey veya kimse var olur ne de bir şey yok olur, yaşam süreklidir. Sıcaklık, patlama, soğuma, atom oluşumu, hareket, harekete bağlı zaman O’nun ilminin halidir.
 
              İlim Maluma Tabidir

             Melekût âlemi, manevî, hüviyet, kişilik, mahiyet âlemidir. Mülk âlemi ise maddî, bedenî, cisim, eşya âlemidir. Mülk âlemi irade gerektirir, bir amaç için oluşturulur, çoğalma, büyüme, genişleme ve zahir olup görünme sonucunda oluşabilir. Bu iki âlem ilim ve uygulama âlemleri olarak düşünülebilir. Madde âleminde mana âleminin mükemmelliği tam olarak görülemez. Madde âlemindekiler harekette sınırlı, kayıtlı ve koşullu kalır. Her şey ilmine tabidir, ona biat etmek, yani, boyun eğmek zorundadır. Örneğin, bir TV setinin ilmi ve teknolojisi kadar fonksiyonu vardır. Eşya da ustasına biat eder görünür ama aslında tabi olduğu mürşit gerçekte ilimdir, ustasının ilmi, ustasında görünen ilim! Veznedarın elinde görünen para onun değildir.

             Tekâmül eden robotlar âlemi gibi mülk âlemi de melekût âleminin tesiri ve kudreti altındadır. Tahta oyuncaklardan elektronik oyuncaklara gelindi. Her şey zamanına uygundur. Zamansız bir şey ne yapılabilir ne de kullanılabilir. İlmin herhangi bir derecesinin uygulanışındaki acizlik ve eksiklik ilmin kendisinde değil teknolojinin uygulanışındadır. Her çağın bir ilim düzeyi vardır. Var olan ilmin bir de uygulanış yöntemi, tekniği, teknolojisi vardır.

            Fizik ve kimya ilminden anlayabildiklerimiz arttıkça, bildiklerimiz çoğaldıkça, bilimsel uygulama ve teknolojimiz de o kadar artar. Anlayışımızın sınırlı olması, örneğin, fizik ve kimya ilminin sınırlı oluşunu gerektirmez. İlim uygulamadaki acizlikten ayrı tutulmalı, tenzih edilmeli, arınmalıdır. Gelişim, Darwin’in dediği, daha doğrusu Darwin’den de dendiği gibi uyumsal, bilimsel ve teknolojiktir, ilme dayalıdır. Aynı şekilde, O’nun zatı, hüviyeti ve mahiyeti melekût ve mülk âleminin acizliklerinden tenzih edilmeli, arınmalıdır.

            O’nun kudret eli her âlemde tasarruf sahibidir, tutulacak, tabi olunacak, öpülecek el bu eldir, ayetlerde “yed-i Allah”, “yedullah” olarak geçer. Her mevcut olan cisim gayrinin değil Hakk’ın kudret eliyle mümkün ve ortaya çıkmış olabilir. Dilediği gibi icat eder ve onlara tasarruf eder. Eşyayı yapan ve ona sahip olan ona dilediği gibi hükmeder. Allah “var” olandır, O’ndan gelinir, O’na gidilir!

             Nasıl ki karanlık yoktur, ışığın olması ve olmaması durumu vardır, aynı şekilde, hayat ile ölüm de aynı ilişki içindedir. Ölüm yoktur, hayatın olmaması haline ölüm deriz. Ölüm kendi başına bir şey değildir. Ölüm olarak var olan bir şey tanımlanamaz, tarif edilemez, o bir haldir, hayatın olmaması halidir, bu hal tanımlanabilir. Hayat ise iradî hareketler bütünüdür, birbirine tabi ve entegre olan alt sistemler bütünlüğüdür.

            Alt sistemlerin birinin diğerine biat etmemesi, tabi olmaması durumu ölümdür. Melekler, melekeler, yetenekler, alt sistemler, organları Âdeme biat etmeseydi Âdem olmazdı. Göz, görme meleğinin, melekesinin, yeteneğinin ilmine tabidir, ışık düştüğü kadar görüntü oluşturur, göz maddesi ışığın düşüş, kırılış ve şekil oluşturma bilgisine, ilmine biat etmiştir, tüm işini, kulağın yaptığı gibi, Âdem için yapar. Böylece insan işittiği şeyi görür, tutar veya tadar.

            Her insan da kendine biat eden organlar topluluğu, sistemi olarak insanlık ilmine biat etme, tabi olma durumundadır. İnsan olmaya aday olan kişi olgunlaşarak, fıtratı, yaradılışı ne olmasına izin verirse onu olmalıdır, kâmil insan olmalıdır. Her bireyin kendini gerçekleştirmesi beklenir. Potansiyeli ne ise onu dışarı çıkarmalı, gerçekleştirmelidir. Her insan kendisine verilmiş insanlık ilim ve sanatını sonuna kadar uygulamalı, ortaya çıkarmalıdır. Sesi güzel olan sesini güzel kullanmalıdır. Gerçekte tabi olunan, biat edilen mürşit ilimdir! Öğretilmez, öğrenilir!

             Ölüm ve yaşamın var edilişindeki amaç iyi ve kötü amellerle insanın sınanması, denenmesidir. Robotların mükemmelleştirilmesi gibi, gittikçe daha iyi insan var ederek insanlık tekâmül etmekte, geliştirilmektedir. Maluma tabi ilmin uygulanışı iyileştirilmektedir. Gayb âleminde “malum”, içinde altın damarı olan bir dağ gibi düşünülebilir. Altın damarını kazdıkça elde edilen altın bizimdir, kazancımızdır. İlimden elde edilen bilgiler de bizim kazancımızdır, bilgilerimiz, bilimimiz, bildiklerimizdir.

            Her yaptığımızı tarih boyunca çeşitli insanların yeni diye elde ettikleri, buldukları bilgileri kullanarak yaparız, bilimseldir yaptıklarımız. Kendimize en uygun yapma tekniğini seçeriz, aletlerle yaptığımız iş de böylece bilimsel ve teknolojik olur.

            Bilinen var oldukça var olan bilinmektedir. İnsanlığın insanlarda ortaya çıkışı ile ilim zahir olmakta, görünmektedir. Malûmun zuhuru ile zahir, görünmesiyle aşikâr olan ilmullah, O’nun ilmidir. Çünkü hayat kendisiyle amellere kudret hâsıl olan bir şeydir. Hayat için güç, kuvvet, kudret ve irade gerekir, örneğin, var olmak için yer çekimine, çevreye, karşı koymak, direnç göstermek şarttır. Soğuk olduğunda ısınmak, sıcak olduğunda serinlemek için iş yapar, eyleme geçer, amellerimizle, yaptığımız işlerle hayatımızı düzene sokarız.

             Ayetlerde yer alan “Mevt” (2.28) de iyi amellerle yeniden diriliştir ve ihya oluşa sebep olan bir şeydir. Nasıl ki şehvet mevti tadıp iffete dönüşürse, bir “mevta” için de cemaat “iyi biliriz” der, “hiç bir kötülük yapamaz” olarak bilir. Hayat ile amellerin aslı, amacı, zahir olduğu gibi mevt ile de iyi ve güzel olan “olmaz” olur, ortadan kalkar, zail olur. Günahtan günah diye kaçmak günah olduğunda, iyilik yapmak da günahtır!

            Hayat ve mevt ile nefisler fazilet yarışına girer, uyumludurlar, ancak, helak oluş ve kurtuluşta uyumsuzluk içindedirler. Ayette mevt önce gelir çünkü mevt zata aittir, hayat ise sonradan olma, arızîdir. Kötü amel işleyenleri kahreyleyen galiptir, iyi amel işleyenleri nuruyla setr eyleyen, örten, mağfiret sahibidir, bağışlar. “Ben” çıkar aradan!

               Hiçbir Şey Ölmez




           
 

               Malûma tabi olarak önce ilim nasıl uygulanmış ortaya bir hayat çıkmış ve çeşitli şey, eşya ve insan halk, zahir olmuşsa sonunda her şey aslına dönecektir. Bu bilinen bir gerçektir. Asıl olana dönüş ölüm müdür? Yoktan gelenin yokluğa dönüşü ölüm müdür? Şeyler için ölüm kavramı kullanılmaz. Masa öldü denmez. Hiçbir şey kavramına insan dâhil midir? Dâhil ise insan da mı ölmez? “Hiçbir şey ölmez” diyenler arasında akil adamlar ve en büyük âlimler de vardır. Ne demek istiyorsunuz sorusuna “biz yol gösteririz idrak sana aittir” derler. Güçlük bu kadar da değil. Din ve bilim kavramlarını farklı görenlere de saygı duymak gerek, öyle anlıyor öyle biliyorlar. Biz de konuya iki açıdan bakalım.


            Bilime göre enerjinin atom altı parçacıklar şeklinde ortaya çıkışından sonra, önce Hidrojen atomu oluşmuş. Bir tane mi aynısından bin tane mi daha mı çok bilinmez. Atomdan sonra elektron ile hareket başlar, hareket zamanı, zaman hızı başlatır. Daha sonrası bilimsel deneyler alanına girer. Evrenin 14 milyar yıllık oluşu evrenin kazaen, tesadüfen olmadığının kanıtı değil midir? Patlamadan önceki çok kere milyar kere milyar derecelik sıcaklık nereden gelir ve nasıl soğur?


            Elektronun ilk hızı ve çekirdeğin durağanlığı nereden gelir, neden daha hızlı veya yavaş değildir? Mum ışığı ile güneş ışığının hızları nasıl olur da eşit olur? Püf sesi ile bomba sesinin hızları nasıl eşit olur? Oluşum ile ilgilenen bilim insanının kafasını kaldırıp “Allah yoktur” demesi bilimsel kanıta mı dayanır? Bilim insanlarına bu sorular nasıl olur da saçma gelir?


            İnsan ve insanlığın sınama, denemeyle gelişimi ise ilmin, malumun alanıdır. Bir tohum gizli bilgiler içerir şeriatına uygun ortamını bulunca kendini gerçekleştirir. Böylece biz de ne tohumu olduğunu anlarız. Enerji “yokluk”, “hiçlik” diye tanımlanandan çıkar ortaya. Yoktan var eden, var olanı da yok eder. Gücü, kuvveti ve kudreti olan onu ortaya koyacak ve hükmedecek varlığı da var da edebilir yok da edebilir. Zahir olanın batını kendisidir. İsterse zahir olur halk diye görünür, isterse halk batın Hak zahir olur. Zahir ya da batın oluşunun ölüm neresindedir?


            Mülk âleminin amacı, olgunluğun doruğu semaların yaratılışındadır. Mertebe ve düzen yönünden semalardan daha iyi ve halk yönünden daha muhkem, sağlam, doğru, değişmez bir şey görülemez. Var edişte uyumsuzluk yoktur. Semaların yaratılışında Rahmandan bahsedilmesi zahiri nimetlerin dünyevî nimetlerin ilk unsuru oluşundandır. Semaların döşenmesindeki yuvarlaklık ve uyum düzenliliğinin güzelliğindendir. İlmin yedi aşaması, makamıyla insan kâmil insan olur! Kur’an’da yaradılışın ve halk edilişin anlatılması gibi geriye dönüş yolları da anlatılmış ve açıklanmıştır. Üstelik ilmin uygulanışında, maddî âlemdeki kusurlar geri dönüş yolunda, semada yoktur, sema aralıksız, boşluksuz ve kusursuzdur.            Hayatın kusurları geri dönüşte ortadan kalkar. Bilen de bilmeyen de geri döner, ama yokluğa ama ‘var’lığa, Hakk’a! Ancak böylece, “hiçbir şey ölmez”, yalnız inanmayanlar “yok idik, yok olacağız” der! Herkes ve her şey yeni isim ve sıfat almış zattır. Değişim isim ve sıfattadır. 


            İnsan üretilmez yetiştirilir, insan olunur. İnsan, maddî şeylerden ayrı ele alınmayı hak eder. İnsanı insanca yetiştirmek üzere toplumda büyük ve önemli kurum ve kuruluşlar kurulur. Hem dinsel hem de bilimsel açıdan bakarak, konuyu felsefe penceresinden irdeleyebiliriz. Eşya ölmez, isim ve sıfat değişir, insan da ölmez, olgunlaşır, kâmil olur, aradan çıkar!

Bilimsel Kanıt:

Evrendeki her obje, her parçacık, her ‘ışık paketi enerjisi’ bir bilgi taşıyıcısı olarak hareket eder.(4) Her ‘şey’ kendi fiziksel özelliklerinin deposudur, ardındaki bilgisi, özellikleri ve ilmi ne ise odur. Evren, özellik ve bilgilerinin, ardındaki ilminin aynısıdır. Kara deliklerin, eksenleri etrafındaki enerji ışınımı, ‘Hawking Radyasyonu’ bilginin kaybını önler. Böylece, kara delikler yavaşça hiçliğe buharlaşırken bilgi varlığını sürdürür. ‘Şey’in, ‘eşyanın’ kendine özgü bilgisi, transfer edilebilir ama asla kaybolmaz. Olay ufkunun ötesine geçen parçacıkların bilgileri, kaplama gibi çıkar, kütleleri enerjiye dönüşerek, olay ufkundan önce bırakılır ve kara delikten kaçar. Bu durum büyük patlamadaki ilmin bütününün korunduğunu, bilgi kaybının önlendiğini gösterir. Ayrıca, ilk oluşan plazmanın içinde, evrende var olan tüm objelerin bilgisinin var olduğunun kanıtıdır. Biz büyük patlamada var idik ki açığa çıktık, ilmimiz vardı ki bilgimiz açığa çıktı. Sonradan oluşan her objenin, kendine özgü bilgi ve özellikleriyle oluştuğu açıktır. Eğer bir yerde tüm bilgiler toplanmış ise buna ilim de denebilir. Büyük Patlamadaki ilk enerji bütünü ilmin tümünü kapsar. Sonradan evrende oluşan her ‘şey’ bu ilim ile oluşur.
Kanıt bölümü aşağıdaki makaleden alınmıştır:
 
 

           O herşeyin evveli, ahiri, zahiri, bâtınıdır ve her şeyi bilir. (57.3)

(Ayet 1) (..yedi..mülkü), (Ayet 2) (..halakalmevt..hayât..ahsen amel), (Ayet 3) (..halaka seb'a semâvâtin tıbâkâ), (57 Hadid, 1, 3)

NOT: Bilim insanları bilimi geliştirdikçe inanç güçlenir. Bilmeden inanmanın yerini şuurlu inanç alır.
Hayat non-material yani maddesel değil, bilgidir, ilimdir diyen ilim adamları doğru söyler. İlim olduğu sürece de hayat asla yok olmaz, ölüm gerçek olamaz, her şeyin yaşadığı kanıtlanmış olur. Form, şekil değişikliği olur ama ölüm olmaz.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

KENDİNİ BİLEN BİLİR SENİ


Ey ulu, önder, şanlı, yüce, Türk,

Gazi, Mustafa, Kemâl, Atatürk,

Sana kalpten minnettarız hepimiz,

Seninle kabarık küçük yüreğimiz.



Bizi bilmeyenler birleşip de geldi,

Ruh ve bedenimize birlikte girdi,

Vatan toprağımızı bölmek istedi,

Sandılar ki bölebilirler bu milleti.



Yaptıklarını okudum mest oldum,

Dediklerini düşündüm de coştum,

Herşeyinle seni kalbimde buldum,

Gönülden, gözünden bakar oldum.



Dedin ve demek istedin, anlamlıydı,

Anlamazdık, gönülden olmasaydı,

Gönlümdeki yerleri doldurmasaydı,

İdrak edemezdim, sevgi olmasaydı.



O’nun ruhuyla dirilip bildin kendini,

Hakkı hem de Hakka tapan milletini.

Bildin ve bildirdin herkese haddini,

Koşturdun başarıya asker ve sivilini.



Büyük Türk Milleti! Olmuştu, hitabın,

İçinde Hakka, dışında halka, saygın,

Halka hizmet Hakka hizmet, anlayışın,

Sabırlı ve huzurlu tavırla, anlatışın.



Ne güzel, çocuk bu böyledir, hitabın,

İnsanın olgunlaşmasıdır, temeli dinin,

Olgun kula ilâhi ilham iner, inancın,

Bilselerdi yanlış yapmazlardı, tavrın.



Demedin hiç yaptım, başardım, ettim,

Dilinde gençlik, millet ve memleketim,

Öğrettin, toplumu millet yapan nedir,

Toprağı vatan yapan uğrunda ölendir.



Milletce inandık ve güvendik sana,

Senin inanıp güvendiğin gibi halka,

Kendimi bilmekte örnek oldun bana,

Herşeyimiz feda olsun güzel vatana.



Dirildiğin ruhla dirilip, olduk  seninle,

Başardık,  yendik bilim ve tekniğinle.

Görüp, gösterdin bize geleceğimizi,

Kanıtladın, milletce öğüneceğimizi.



Biliriz zaten, Hakk Bir, hakikat birdir,

İnanıyoruz, en hakiki mürşit ilimdir,

İlmi aramayan, bulamayan zalimdir,

Kendini bilen kişi, ümmî ve âlimdir.



Değişmişti herşey kökten, o günden,

Bilgi versem gerek var mı bugünden,

Sorunlar farklı değil aslında dünden,

Gidiliyor hedefe, gelir gibi düğünden.



Dün sen vardın, yanında küçüktüm ben,

Bugün ben varım, içimde büyüksün sen.

Dün de bugün de aynı bütünüz fark yok,

Ama, gerçeği göremeyen ulema pek çok.



Halâ varsa da arada derviş ve şeyhler,

Batılılar koysa da anlaşmalara şerhler,

Ama, var yine senin dediklerini diyenler,

Açıklayıp gerçekleri, halka söyleyenler.



Kalbine giremeyen tanımlayamaz seni,

Kendini bilmeyen, tam anlayamaz seni,

Bilemezdim ben de kuvvet ve kudretimi,

Seninle tanıdım ben de bu asil milletimi.



Öğrenmişlerdi dün Türklüğü saymasını,

Hesaba katmalıyız bazılarının caymasını.

Davet edilmeden başvurduk üye olmaya,

Ama, gelmeyiz oynanmaya,  oyalanmaya.



Sen de istemiştin bir çok parti kurulsun,

Fikirler çatışsın, doğrular ortaya çıksın,

Kafalarımız, fikir ve görüşlerle dolsun,

Bak, bugün sen bile tartışmaya açıksın.



Seni yetiştiren Türk’ten farklı değilsin,

Milleti tam anlayıp, bütünleyen sensin,

Ruhun ile kalpleri tamamlayan sensin,

Ben seninle asil, sen benimle yücesin.



Görünen her zaman buz dağının üstü,

Süsler her köşemizi aziz Ata’nın büstü,

Anlayışsız olanlar bilmediği için küstü,

Kendini bilen bırakamaz seni yüzüstü.



Canınla canlı, ruhunla diriyiz bilesin,

Gene gelirlerse yine yeneriz göresin,

Kendini bilmeyenler seni nasıl bilsin,

Ruhunla, asil Türk Gençliği kükresin.



Ben köyümden bilirim,  severler seni,

Kentlerde görürüm, örnek alırlar seni,

Başkalarına laik cumhuriyetini överler,

Şüpheli, kesrette vahdeti görmeyenler.





Türkiye, Türk’üm diyenin, öyle olacak,

Dinim, siyasetten arınıp temiz kalacak,

Çağdaş medeniyete, Türk katkı yapacak,

Kurduğun Devlet ebediyen yaşayacak.



Var oldukça Dünya ve milletler hayatta,

Güvenip, öğünüp, çalışacağız kâinatta,

Kim engel olabilir ki, ne zaman, nesiyle,

Öder emanete kasteden canı, bedeniyle.



Iyi, doğru ve güzel için yarış edenler var,

Aklı kullanmayana gelir geniş dünya dar,

Bu Ata ve necdet ile tarih neler de yazar,

Laik demokratik cumhuriyet ebedî yaşar.