30 Mart 2012 Cuma

Ezoterik Yolculukta Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz (2)

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)
 

Revize edilmiş makale ve Kitabı okumak için lütfen: Tıklayınız
 



Sevgili kardeşlerim, insanlığa giden yolumuz ve adam olma amacımız var. Şimdi buna genişlik, esneklik katalım, zevkli ve keyifli olsun. Hikaye de anlatalım efsane de. Sohbet edelim. Yeni bir bilgi beklemeyin, benim bildiğimi siz de biliyorsunuzdur.

Öncesi,

Siz zaten kendini bilen, olgun, alim, arif, anlayışlı, sevecen, hoşgörülü, idraki olan, akıl ve hikmet sahibi, sezgileri güçlü bir insansınız. İnsansınız demem yeterliydi. Ben biliyorum
sizi. Başkalarını bilen, hele başkalarının ne mal olduğunu, kaç paralık adam
olduğunu bilen kendini bilmez, benim gibi. Henüz kendine bu soruyu sormayan
olabilir. Mutlu, mutlumuyum demez. Sanki soru, cevaptan daha önemli. Bu soruyu
ben size soruyor değilim. Cevabını verecek değilim, bulmuş da değilim. İtiraf
edeyim, aczimi ve acizliğimi anlatıyor ve sizden yardım diliyor, yalvarıyor
olmak bana daha yatkın. İşte size tavan ve taban. Dört yönde yayılıp uzanan
mabedimiz evrenin derinliği de tabandan tavana olsun.

Bir dönem, yaşantımı sorguladım. Bu soru bana takıldı kaldı. Aramadım, ama, arandım, hakettim bunu, kafama takıldı ve cevabını ya bulamadım ya da bin kere buldum, bin farklı cevap buldum. Kendini bilme, kimse için bir lüks değil, üstelik ihtiyaç. Çıkarlarımız gereği
kendimizi bilmeliyiz. Bilmediğimiz anlarda biz kaybederiz, kaybediyoruz da,
üstelik ne kaybettiğimizi de bilemeyiz. Kazanıp da kaybetsek bilirdik, neleri
kaçırdığımızı bilemeyiz.

Nasrettin hocanın hayat hikayelerini ibretle anarız. İş olacağına varır, akacak kan damarda durmaz misali eylemlerinde sanki kendisi yokmuş gibidir, ne bir özel görüşü vardır ne de ‘ben bilirim’ciliği. Herkese haklısın der, öyle de olur mu, herkes haklı olmaz diyene sen de
haklısın der. “Sayar, on katırla değirmene gider, birisinin üstüne bindiği
zaman sayınca dokuz kalır, inip saydığında on katır, bu duruma şaşıp kalması”
olayı hala ibretliktir. Mevcut olan bir ve tek vücut bütün, binince eksilir,
bindiğin sensindir, senindir, o diğerlerinden farklıdır artık, mevcuttan
düşülür. Üstelik, var olanın sayısı çoğalır, ikiye çıkar önce, biz ve diğerleri
vardır artık, bir de bütün!

Bazen de mucizevî yeteneklerle karşılaşırız. Tersine mühendislik yapar, yer çekimi kanununu buluruz. Doğal olanı örnek alır, doğadan bilgi elde ederiz, kuş gibi uçar, balık gibi yüzeriz, uzakları yakın eder, zamanın önüne geçeriz. Verilmiş olanın, doğanın, önemi yok
gibi, biz bulur, bilir, yaparız. En büyük biz, bizden büyük yok.

Hoca’da tam bir teslimiyet ikinci durumda üstün başarı var. Bu iki durumu dip ve doruk olarak görebiliriz. Kendimizi ele alırsak dip-doruk kavramlarını biz de yaşarız. Bazen öyle bir “ben” görürüz kendimizde ki her şeye kadirdir. Mucize beklemeye ne gerek var, hemen
bir mucize gösterebiliriz. Bazen de nefes alıp vermekte güçlük çekeriz. Diple
doruk arasında yolculuk yaparız. Nereden nereye sorusuna cevap; ister tabanla
tavan, ister diple doruk deyin, burada gizli olabilir.

Yeri ve önemi,

Kardeşlerimiz doğunun da batının da en iyi, en büyük düşünürlerinin en güzel deyişlerini önümüze sererler. Bunlara Yüce Yaradanın dedikleri de dahildir. Bize ulaşmayan mesajı yok sayabiliriz. Ama, ulaşanlar bizim içindir, özellikle sevdiklerimiz, bizedir, yararlıdır,
bizi en iyi, doğru ve güzele götürmeye kararlıdır.

Sürekli yanıp tutuşan, ancak, hiç bitip tükenmeyen nefs çalısından, “beni, ‘ben benim’ diyen ben gönderdi ve benim ‘sakın bana farklıymış gibi düşünülen bir ‘ben’lik iddiasıyla şirk koşup ikilik yaratmayın’ dememi istedi” mesajı inanç tarafımızdan gelir. “Bir damla
enerji ne var, ne de yok edilebilir”, “evrende E=MC2 formülü uyarınca var olan
vücut birdir, tektir, başkası da yoktur, ne artar ne de eksilir” bilgisi de
bilim tarafımızdan gelir. Bir tarafımızdan mesaj bir tarafımızdan bilgi alırız
ve ikisi de aynı anlama gelir. İki kapılı han biz olmayalım? Ruh ve maddeye
açılan kalp de hancı!

Galaksiler arasında dolaşan aklımızla doğadan bilgi elde eder, evreni içimizde bulur, analiz ve sentezden sonra önemli sonuçlara ulaşırız. Biz evrende değil, evren bizdedir. Ancak,
büyük sonsuzlukta da kayboluruz, hücre, atom, kuantumu bilip küçük sonsuzda da
kayboluruz. Çok öğrenip, aklımız sayesinde, kaybolmayı başarırız. Çelişki değil
ama karşıt görüş çok. Galaksi ve evren boyutlarında yok denecek kadar küçük
olan bizim beden, kuarkların yanında devasa ve insanlığımız yücedir. Öteden
küçük görünen beriden büyük ve yücedir. Gerçek, “küçük dev adam!”, kayıp kelam!

Her zaman bir kişinin sesi bir yerden ve bir yönden gelir. Ama, her yönden ve herkesten bir anda gelen sesle en yüce makamdan nur verilir. Her birimiz, aynı ruhun nuru ile bir süre
yetiştirilir ve diriltiliriz. Büyüklerimiz der ki, “Hiram, kendisinde Tanrı’nın
tecelli ettiği insandır ve amacımız Hiram olmaktır”. “Tanrı, yaradan değil
varolandır”. “Kardeşler herkesi sevmesini bilmelidir”. Bunlar, akıllı akil
adamlarca duygusal tarafımızdan verilir.
Seve seve aşık oluruz, ne seven kalır ne de sevilen. Sonuç, aşkta
eriyiş. Yine kayıp kelime, kelam, kişi ve kişilik.

Bir açıdan bakınca “alt tarafı kendimizi bileceğiz, bilinecek ne var ki, çok kolay” deyip sonuca varabiliriz. Ama, uygulamaya gelince, ne dip ne de doruk bilinir. “Bilenle bilmeyen bir
olmaz” der yalnız bu konuda ayırım yaparız. Bilen neyi bilir, neyi bilince ona
bilen denir konusunda anlaşamayız. İnsanlık kadar eski tapınaklarda “kendini
bil” yazısını buluruz. Halen bu bilginin ötesine geçtiğimiz düşünülemez. Bu iş
bu kadardır, bundan ötesi de yoktur demek zor. Bu durumda “kendimizi bilmenin
de sonu yok”. Var mı, yok mu? Çocuklara da aşılarız “bir varmıış, bir yokmuş!”
Varsa bir vardır, bin, bin tane birdir. Belki, bir var, gayrisi yoktur! Öteden
yok, beriden var, büyük ve yüce!

Soru mu, cevap mı?

Bilgi sahibi olgun ve bilgi yüklü, dolgun, dolu ise, cehalet kuyusu çok mu geniş ve derindir ki bir türlü dolduramıyoruz. Öğrendiklerimiz bizi kuyudan çıkaracak alim yapacaksa, alim
üstelik arif ise, ne kadar boşluğumuz kaldı, neyi öğrenince dolacak, nasıl olur
da bilemeyiz? Yolun sonuna gelemiyoruz, ama, neresinde olduğumuz da mı
bilinemez?

“Olmak ya da olmamak!” denmiş artık, bugün belki, “doğmak ya da doğmamak!” diyebiliriz. Adem suretiyle, siretiyle doğmuş mudur? Suretinin ve siretinin hikayesi ortadayken, diriltilen Adem’in ben doğdum, dirildim demesi doğru mudur? Adem, adam oluşunu, yeniden doğuşa borçlu ise, ben adam oldum diyebilir mi? Yeniden doğuş deneyimini yaşayan,
birisi tarafından ruh verilip yeniden diriltilen, kalkınca dirildim diyemez.
Aradığımız cevap da burada olabilir. Doğuran, dirilten, öğreten, yeniden
yaratan söyleyebilir bilip bilmediğimizi de, hatta kendimizi bilmenin neresinde
olduğumuzu. Siz üzerinize alınmayın ama ben bu “hazıra konma” konusunda
suçluyum, “köyde doğdum, şehirde oldum” diyor ve gerçeği sonra idrak
edebiliyorum.

Doğuda Yunus diye görünür, batıda sonsuzluğa yürünür! “Yunus diye göründüm” diyen Yunus değil, olamaz O sadece öyle görünmüş, öyleyse, hiçlikten heplik idrakine ulaşan da yürüyen değildir artık. Vitriol kavramıyla anlatılmak istenen kısaca şudur : kendi özüne inen
nura garkolur! Kuantumdan ötesi salt enerji, aynı anda hem madde, hem de değil.
Enerjim var ama ben enerji değilim. Su damlası, su buharının yoğunlaşmış hali.
Kesafet, letafetin maddeleşmiş hali. Ben bir damlayım ama suyun kendisi, su
değilim. Madde, hakikat güneşinin gurub etmesi ile oluşur, hakikatin gurub
etmiş halidir. Güneşin battığı yere batı diyorsak madde gerçek batıdır, hakikat
güneşinin battığı yerdir. Eşyanın hakikatini bilmek nura garkolmaktır.
VİTRİOLün gerçekleşmiş durumudur bu denebilir.

Bilim ve teknolojinin sonu yok, bizi sonsuzluğa götürür. Din ve felsefe ise gerçeği ve gerçekliği zevk ettirir, hamdeder, şükrederiz. Kalana “hoşca kal” gidene “güle güle” diyen Anadolu kültürü herşeyi özetlemiş. Öğrendikçe ileriye gideriz, gittikçe öğreniriz.
Yaşam bir yolculuk, ezelden ebede, cehaletten bilgeliğe. Hakikati bilmekten
keyif alırız, sonuca varmak zevk verir, zevkin doruğundaki tatminde kendimizden
geçer, boşalır, boşlukta hissederiz, gülerek gider, hoşca kalırız, bizden geriye kalan bir ‘hoş seda’dır. Yolculuğunuz zevkli geçsin, her anınızın keyfini çıkarın, teşekkür de etseniz, şükür de, lâf yerini bulur, sahibine ulaşır, bilsek de bilmesek de, henüz.

“Özrü kabahatinden büyük” gibi “kendimizi bilmenin neresindeyiz?” sorusunun kendisi cevabından daha büyük. Sanki soru, cevaptan daha önemli demiştik, zanları bırakalım. Sorunun bilincinde olmak, üstelik her daim her an, bizi bilinçli kılar. Bu bilinç bizi zinde tutar, farkındalık verir. Sürekli çaba ve çalışma içinde olmayı gerektirir, biliyorsak bildiğimiz için,
bilmiyorsak bilmek için.

Kozmik yapı !

Deryada bir damlayız! Her şey Allah’tan! O’nun dediği olur! Ektiğini biçersin! Halk, aynel haktır, hak batın halk zahir! Fail haktır. Küçülttüm Adem, büyülttüm alem ettim. Halk arasında dolaşan bunlara benzer deyişler çoktur. Üzerinde düşündüğümüz hatta düşünsek de pek
idrakimiz yoktur. Damlaya konarız ama su olmaktan korkarız. “Deryada damlayız
derken dediğime değil, demek istediğime bak!” demeye gerek yok belki de, her
ikisi de, doğru, olabilir!

Kozmoz! Makrosu ve mikrosu! Anlatmaya gerek yok hemen anlaşıldı. Hem de nasıl? Ahmet bilemez, Mehmet’e sorar komutan, Mehmet de “vatan anamdır!” deyince tekrar sorar Ahmet’e, işte cevabı: “vatan, Mehmet’in anasıdır komutanım!” Mehmet bu
deryanın, her iki anlamında, bir damlasıdır da, biz su olmadan nasıl damla,
enerji olmadan nasıl var oluyoruz? Damlalardan oluşmayan derya, enerjiden
oluşmayan varlık, mikrolardan oluşmayan makro var ise ben de var siz de
varsınız. Bir “toplama” isek, biz mi topladık, hadi dağılalım deyip mi
dağılıyoruz?

Atomik yapıda da anlaşabiliriz. Atom tam bir boşluktur, biliriz. Ama, kütlesi de vardır, varlığı bilindiği halde nerede olduğu bilinmeyen, sadece yörüngede bir yerde olarak bilinen, elektronu da vardır. Merkez kaç, kısaca, itim ve çekim güçleri denebilen iki gücü de
vardır. Bize çok benzer atom. Durgunluğu da vardır sürekli hareketliliği de.
Özlemle yaklaştığımız her şey ve herkesten belirli bir tatmin sonrasında
kaçmaktan mutlu oluruz. Fazlası fazla!

Sakın atomu patlatmayın, bindiğimiz dalı keseriz. Saysak atomları, hocanın katırları gibi bir eksik çıkar, bindiğimizi bilemeyiz, sayamayız. Bindiğimizi idrak ettiğimizde öyle bir nur
çıkar ki ne ben kalır ne de benliğimiz, bir daha eski haline getirebilen aşık
olsun! Zaten kim koymuş, nasıl koymuş o ısı ve ışığı oraya? Neyse, en azından
biz koymadık, varız ama o kadar da değil! Her şey aşk için, aşk içinde, aşık ve
maşuk için.

Anlayışımızın burasında “deryada damlalık ‘out’, kozmozda atomluk ‘in’ olsun. Atomun üstüne oturalım ki bindiğimiz dalı kesmemiz zor olsun. Üstelik, bir elektronu olan, “H” olarak
bilinen, “Hu” olarak anılan, Hidrojen atomu olsun. Gözümüze bir yazı
iliştiğinde okumamak elde değil. Çünkü, dur durak bilmeyen işlek bir aklımız
var, elektron gibi. Ama, küçük görmeyin elektronu, Einstein der ki elektronlar
etkileşim içindedir, daha önce yanlarından geçtiklerini “sens” eder, algılar,
bilirler, ikinci geçişlerinde titreşimleri ona göredir. Atomun merkezi ise
sabit, bedenimiz gibi. Kalbin çevresi ve ruhun yörüngesinde dönen, elektron
kılıklı, aklımız! Akılla bilinir her şey, ama, akıl nerede olduğunu bilemez!
Hikmet, sezgi olmasa olduğunu da, ne olduğunu da idrak edemez!

Bilmek akılla olduğuna göre! Denebilir ki elektron aşağıda ise dipdeyiz, yukarıda ise dorukta! Biz, bir makro kozmozun mikrosu isek, herşeyden olduksa, bizden de her şey olur! Atomun da, insan gibi, potansiyeli yüksek! Alim de olur zalim de. Kızdırmasınlar, ısınan atomlar gibi hızlı hareket ederiz. Bir atom diğerini tek tek algılarsa biz de beş duyumuzu
kullanır evreni algılarız. Altıncı hissimiz fazlası, sezgimiz algılanan evrene
anlam ve mana kazandırır. Yapımız kozmik, her birimiz bir atom. Uygun bir
teşbih! Dediğimiz mi, demek istediğimiz mi, yoksa, ikisi de mi doğru?

Özet !

Yukarıda gözden geçirdiğimiz bilinenlerin ışığında tünelin ucu görülebilir. Kendini bilmek, inanç işi değil bilimseldir. Bilmeden, görmeden, işitmeden inanmanın ödülü inandığının
görünmesi, bilinmesi ve işitilmesidir. Yapımız ne olursa olsun, damla, atom,
mikro kozmoz, evrendeki oluşumu tam anlayan ve tamamlayan biz. İsim, cisim ve
sıfatları biz yaratmayız, alıp kullanırız. Örneğin, adalet vardır, biz adil
olduğumuz için adalet var denemez. Gözlem altında başka davranan kuarkların,
gözlem altında olup olmadıklarını algılama bilinci, elektronların etkileşimi ve
diğerini algılama bilinci bize “biz bilinçli olduğumuz için evrende bilinç
vardır” da dedirtmez. Çevremizi kendimiz gibi bilip davranmamız kendi
yararımızadır. Hassas ve kırılgansanız çevrenizi de öyle bilin, sert ve
güçlüyseniz çevrenizi de öyle bilin yoksa siz zarar görürsünüz. Bir durum değil
her durum bizim içindir. Durumdan duruma, her an be an değişir, her anda bir
farklı şende ve neşede oluruz. Benlerden oluşan biz! Sizin de kendinize ben
deme hakkınız varsa, sonuç bu olabilir kim ararsa :
BEN ve SEN; O !

Düşünme Felsefesi


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

Her insan bildiği kadar, bildiği gibi, bildiği için öyle ve o kadardır. Sadece
bilen ile bilmeyen bir değildir. İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir ve
cehaletin dibinden doruğuna yolculuk halindedir. Önceleri herkes çevresini
taklit eder ve benliğini bilip bulunca tahkik etmeye çevresini inceleyip yeni
sentezler yapmaya başlar. Edindiği bilgilerle yeni bulgulara ulaşır. Mevcut
bilgilerine aykırı gelenleri alamaz, aklına yatkın bulamaz ve üzerinde bile
duramaz. İlk bilgiler temel oluşturduğu için bir nevi bireysel kültür
oluşturur. Temelin üzerine çıkan katlar ancak temele uygun ve yatkın bilgilerle
olabilir. Çok başka ve farklı bilgilerin edinilmesi bir açıdan yeniden doğuş
denebilecek şekilde eskilerin tamamen atılmasını gerektirir.

Bizim düşüncelerimiz vardır, biliriz ve anlatırız. Bunların arkasında bir temel
felsefemiz vardır ama bu felsefenin farkında olmamız her zaman gerekmez.
Örneğin, insanlar hakkında bazı düşüncelerimizi belirtirken dikkatli olmamız
gerektiğini düşünürüz ve öğütleriz. Bunun arkasında “insanlar tuttuğunu öper,
yakaladığını kazıklar” diye bir temel felsefe olduğunu pek farketmeyiz. İşletme
derslerinde teori “Y” ve teori “X” diye öğretilir. Bazıları için bir teori, “kontrol
edilmezse insanlar işten kaçar ve kaytarır”, bazıları için diğer teori, “insan
çalışır, çalışmadan kazanmayı onuruna yediremez, kaçmaz ve kaytarmaz” felsefesi
geçerlidir.

Ortama ve ortamın koşullarına göre her felsefe ve görüş doğru olabilir. Aile çapından
toplumsal düzeye, millet kavramına gelinceye kadar farklı felsefe ve
düşünceleri de kapsayan sentezler yapılmalıdır. Medeni bir toplum için ulaşılan en ileri düzeydeki bir sentezi temel alabiliriz. Geniş kapsamlı insanlığın uygulama alanında görüldüğü,
insanların ayrı ayrı insanlığı özümlediği ve yaşadığı bir toplum medenidir.
Medeniyet aydınlanma gerektirir.

Aydınlanma ise, insana verilen en kutsal yetenek olan aklın ilim kazanmak, bilgi edinmek,
bu bilgileri uygulayarak depolamayı ve yeni sentezlere ulaşarak yeni bilgiler
edinmeyi amaçlayarak kullanılmasıdır. Akıl kullanmak için bir amaç gerekir.
Amaç yoksa akıl kullanılmaz. Günü gününe eşit olan, Anadolu kültürüne göre,
kayıptadır. Her birey insan olmaya, adam olmaya, medeni ve olgun, insan-ı kâmil
olmaya, kendini bilmeye çalışmalı, bunu amaç edinmelidir.

Seçilmiş anlamına gelen Mustafa ismi ile, olgun, kâmil anlamını kapsayan Kemal isimleri tam anlamıyla bir kişide apaçık görülmektedir. Anlamları olan kelimelerin manalarını düşünebilmek için aralarına virgül koyabiliriz: gazi, mustafa, kemal, Atatürk. Kendileri evrensel bir sentez yapmıştır. İnanan ve iman eden bir insanın gönlüne kâinat sığarmış. Atanın kalbinde evreni ve gönlünde evrensel sentezi görmek kolaydır. Yurtta sulh cihanda sulh diyerek gönlünde
barış olanın evreninde de barış hakimdir diyor. Kendini bildiği, gönlündekini
ise avucunun içi gibi bildiğinden evrensel her değer ve kavramı idrakinde
bulmak ve uygulamalarında görmek mümkündür. İnsan bilmediğinden korkar. Dışında
görüp de korktuğu çekindiği hiç bir ordu ve millet yoktur. Çünkü, hepsi
gönlünün derinliklerinde yer almakta, onların herşeyini çok iyi bilmektedir.
Tek yapacağı, yerinde ve zamanında kendi yapacaklarını düşünmek ve
uygulamaktır. Her insanın içinde bir diyalog vardır, nefsiyle konuşur gibidir,
kendini bilenin diyaloğu evrenseldir.

Başkaları ne düşünüyor, istiyor, planlıyor, yapıyor ise bunlara göre tasalanmak, kızmak,
darılmak yok, O sadece karşı hareketinin ne olması gerektiğini bilir ve
uygular. Herkesin amacı bilmek olduğuna göre, henüz bilemeyen onun için henüz
küçüktür, çocuktur, zavallıdır. Bilince, aydınlanınca herkes aynı şeyi bileceği
için, insan olacak ve olgunlaşacaktır. Olgundan kimseye zarar gelmez, hatta,
herkese, kendini henüz bilemeyene de, yarar gelir. Herkesi sever.

Maddenin içinde gurub etmiş hakikat güneşini idrak edenler batıdan gelenlerdir. Gerçek batı
dünyanın güneşiyle ilgili değil, insanlığın idrakiyle doğan güneşle ilgilidir.
Kuşa bakıp uçak, balığa bakıp gemi yapan ilim sahibi alimlerin atomundan çıkan
ısı ve ışık hakikat güneşine işarettir. Atanın da batıdan kasdı bu olabilir.
Evren madde, manasıyla bir bütündür, tekdir, biridir.

ÇALIŞMANIN AMACI AKLA UYGUN OLMALIDIR

 

Sevgili kardeşlerim, konunun araştırma görevi olarak verilmesinin ardından uzun bir süre sonra farkettim ki kendi kendime “aklı” sorguluyorum. Nedir, etkisi nedir, kimde vardır, olmayanda ne vardır, nereden gelir, nereye gider gibi sorulara cevap aradım durdum.
Konuya ilişkin daha önce kim ne demişten çok, özgün olmasını istediğim için ben
ne düşünüyoruma yer vermeye çalıştım.

İnsanlığın düşünce sisteminin temelinde felsefe var. Akîl insanlar önce felsefe yapmış.
Güvenliğini sağlayan, barınma, yeme, içme ve sosyal ihtiyaçlarını garantiye
alan insanların ilk yaptığı felsefe olmuş. Doğaya uyum gösterenler önce kendini
aramış denebilir. Kendinde bulduğu ama doğada göremediği ilk “şey” de “akıl”
olmuş. Aklını kullanmış, kullandıkça sevmiş, sevdikçe kullanmış. Çevresindeki,
hatta dünya ve evrendeki algılanan her şeyi birleştirip “varlık” hakkında akıl
yürütmüş.

Aklını yürütmesi, ilk insanlar dediğimiz bu kişilerde dahi, okadar ileri gidebilmiş ki, “varlık ve
ben iki etmez” diyebilmiş. Sokrat bu sonuca “tek bildiğim, hiç birşey
bilmediğimdir” diyerek varmış. Başka hikmetli anlamlar verilebilir, ancak,
böylesine anlamlı deyişin bir hikmeti de şöyle olabilir : “varlık, var olandır,
var olanındır, var olan akıllı tasarımdır, bilinerek ilmine uygun var olmuştur,
bilinçli bir varoluştur, bilen ben değil var olandır”. Buna uygun son bir deyiş
de üstatdan : “Tanrı, yaradan değil, var olandır”. Tüm bunlar aslında
çıraklıktaki VİTRİOL kelimesinde gizlidir. Bir üstadımız da bu gerçeği “Hiram,
kendisinde Allah’ın tecelli ettiği insandır ve bizim bireysel amacımız Hiram
olmaktır” deyiminde saklamış.

Doğudan doğan hakikat güneşinin Batıya geçmesiyle başlayan “aydınlanma” dönemi aydınlarından Dekart aynı deyişi az farkla “ne bilebilirim ki” şeklinde söylemiş. Anadolu kültüründe ise “gören, bilen, işiten sen isen”, “fiilleri işleyen fail, sıfatlarla sıfatlanan
mevsuf sen ve hüviyetlerin sahibi zat sen isen” ben bir şey yapamam, bilemem,
bilen ben olamam, okuyamam, bu nedenle ben “ümmîyim” denmiş.

Hasan Ali Yücel üstadımız bilememesini, kitabın ve hitabın kendisine olamayacağı gerçeğini şöyle özetlemiş:

Budur özeti dört kitabın,
Senden sanadır hitabın.

Bir kardeş de akıl için
der ki :

Kalpleri nur ile doldurur meraklı arayışıyla akıl,
Halktan yola çıkıp Halik’a erer, anlayışıyla akıl,
Hakk’ı halk için, göz önüne serer, idrakiyle akıl,
Canlı yayındır sohbeti, değil O’ndan sana nakil.

İdrak edilebilirse, “görünen, görenin görüntüsüdür” gerçeğin ifadesi olabilir.

Akıllı geçinenler aklın işinin sonsuz olduğunu söyler. Oysa, bir diğer açıdan “aklın en önemli ve
öncelikli işi kendini bilmektir” derler. Bu işi sonsuz görmek gururdan
olabilir, kendini sonsuz görmeklikten olabilir. Cüzî akıl kendinin çok küçük
hatta küllî aklın yanında yok denilebileceğini idrak edebilir. Kendisinin bir
armağan olduğunu düşünebilen akıl bunun Türk Sultanından Pers Kralına
gönderilen armağan gibi, eşitler arasındaki bir alış veriş olmadığını
anlayabilir. Kolumuzu bacağımızı kesmek, koparmak bizi iki yapmaz, bir ve tek
olan “varlık”tan ayırmaz. Efsane veya masallarda, “bir arpa boyu yol gitmek” de
bu kapsamda olsa gerek. Bireysel cehalet kuyusunu doldurmak nedir ki, bireyin
kendi ne ki, kuyusu ne olsun, bir nebze gerçek bilgi bile bu kuyuyu doldurup
kaf dağına çevirebilir. Hele akıllı seçimler onu aşka, aşık olma mutluluğuna
ulaştırabilirse akıl hepten aşk içinde erir gider, yiter.

Çalışma ve çaba gösterme konusu ayrıca ele alınabilir. Yaşam, sürekli devinim içindeki enerjinin bir form, bir şekil almasıyla oluşur. Ayakta ve hayatta kalmak yerçekimine karşı
koymayı da içeren bir mücadeledir. Çalışmak ve çaba göstermek zorunludur ve
bundan kaçınmak mümkün değildir. Hayatta ve hay, diri olmanın tek yolu çalışma
ibadetini yapmaktır, yapmamak elimizde değildir. Yerinde duran bir “abide”,
“büst” herşeyiyle kendini ele verir, kim olduğunu haykırır durur, tabii bilene.
Aynı şekilde, herşey ve herkes birer “abd”, “abd-i Hu”, abide olarak, varlığın
temsilcisi, bir küçük parçası, deryanın bir damlası olarak bilene çok şey
söyler. Böylece, bir taraftan içgüdüsel diyebileceğimiz hareketler diğer
taraftan çevre koşullarının uyum gösterme amacıyla bizi zorladığı davranışlar,
hatta, isteyerek aklımızı kullanarak daha iyiye ve güzele götürecek uygulamalar
bizi çalışmaya ve çabalamaya sevk eder. Atomik yapı ve yörüngesel hareket küçük
ve büyük sonsuzlukta nasıl sürekli ve kaçınılmaz ise biz de küçültülmüş bir alem
olarak, bu yapının tamamlayıcı, bütünleyici bir parçası olarak ona ayak uydurur
birlikteliğimizi sürdürürüz. Hatta bize sadece, kendimizi dahi, seyretmek
kalır, seyir seyre dönüşür.

Açık sistem olarak incelenebilecek bir süreci düşünmek konuyu anlatmaya yardımcı olabilir. Canlı veya organik diye bilinen herşey açık sistem olarak incelenebilir. Hücre bile
çevreden girdi alır, kendi içinde bir üretim sürecinden geçirir ve çevreye
çıktı verir. Ezoterik sistemler de çevrelerinden ham taş alır kendi içlerinde
kendilerine özel ve özgü süreçlerden geçirerek çevrelerine daha uyumlu cilalı
taş verirler. Süreçler içinde, girdi alımından çıktı verimine kadar, tesadüfi
bir şey olamaz. Her türlü seçim, üretim, sunum faaliyetleri akıllı olmak, akla
dayanmak durumundadır. Hedefe ulaşım asla rasgele veya tesadüfi olamaz. Hedefi
olmayan yelkeni neyler.

Akıllı seçim, akıllı tasarım, akıllı uygulama ve üretim sonuçta bizi, sevdiklerimizle beraber, sevgi
için, sevgiyle bilgilerin kaynağı olan ilme, ruha ulaştırır. Akıl bilgi peşinde
koşar, gül derer gibi bilgi derler, hikmetle bir olup sezgi yeteneğinden
yararlanarak (küllî) ilme ulaşır. Denilenlerden denmek isteneni de sezip
anlamaktan öteye idrake ulaşır, ruhun nuruyla giderek daha çok aydınlanıp, ısınıp, yanar. Aklımızın aydınlanma hedefine ulaşması bizi nura kavuşturur ve nurlandırır. Kişiliğimizin
nurlanarak, nur içinde benlikten kurtulmasıyla nur saçma ve aydınlatma başlar.
Her kardeşi kendimiz gibi biliriz ve kendimizi sedir ormanında buluruz. Nuh
gibi gemiler yapıp bedende kalmamak ve madde denizinde boğulup kalmamak için
suyun üstünde yürüyüp yaşayabilir, ilmimiz ile ihtiyaç duyanlara yardımcı
olabiliriz. Bedensel güçleri kuvvetlendirmek yerine artık ahlâkî değerlere önem
verir, karakter ve kişiliğin güçlendirilmesini öne çıkarır, öncelik veririz.

Bu evrende hareketin sürekliliğinin ve kaçınılmaz oluşunun göstergesi olan çalışma ve çaba
göstermenin zaten akla uygun olduğunun idrakine varmamızda E.U.M. yardımcımız
olsun.

29 Mart 2012 Perşembe

KENDİMİZİ BİLMENİN NERESİNDEYİZ (1)

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)
 
 



Sevgili kardeşlerim sizin olanı alınız. Nereden geldik, şimdi neredeyiz, nereye gidiyoruz? İlk bilgileri ele alalım, yeniden doğuşu. Bir fikir atılmadan yerine yenisi dikilmez, yeniden doğuş ne gerektirir ki? Çıraklık Ritüelini ele alalım. Yalnız, sorulmamış sorulara
verilmemiş cevaplar arayalım. Yolumuzda belli başlı noktalar vardır, kilometre
taşları, köşe taşları, bunlara önem verirsek sezgimiz güçlenir. İnsana bakıp, insanı insana anlatarak bir canlı yayın denemesi yapalım.
‘Yeniden Doğuş’a farklı açıdan baktım. Damla öldü, yaşasın Derya!

Yeniden Doğuş !

Kardeşliğe kabul töreninde heyecanla çok şey
kaçırırız. Yeni bir adrese, orada bir odaya, özgün tabir ile hücreye, kendi kararımızla gittik zannederiz, sonra kontrolu elimizden kaçırdığımızı düşünebiliriz. Bu “zan” konusu ilerde ele
alınacak. Odaya girer beklemeye başlarız, biz beklerken beklenmeyen olaylar
olur, kontrol bizden çıkar. Hatırlarsak eğer, öyle çıkar ki, kısa bir süre
sonra, kendimizi vasiyet yazarken buluruz ve imzalarız. Bu o kadar önemli bir
köşe taşıdır ki yemek ya da sohbetlerde bile zaman alır, yarım kalır diye
konuya girilmez. Sanki iyi bir şey olalım derken ölüme gittik, ama, doğduk
geldik. Bu durumu hiç düşünmeden buraya gelmişizdir. Resmen “iradî ölüm”dür,
evet evet, kutsal kitaplarda sözü edilen bir büyük kavramdır bu. Hz. Musa ve
İsa iki kere doğmayan olgunlaşamaz, adam olmaz, der. “Ölmeden önce ölünüz”
diyen bir ayet de vardır. Ancak, biz genellikle sürecin ölüm kısmı ile değil,
yeniden doğuş kısmı ile ilgileniriz. Aynı sürecin hep yarısı ile ilgilenirsek
sonuç almamız güç olabilir.

Mabedin kapısına “çıplak ve güçsüz” olarak getiriliriz. Önce gözlerimiz bağlanır sonra da elimizden tutulur. Biz olmasaydık siz adım atamazdınız denir. O anda “ölüler yaşamaz ki”
diyemezsiniz. Kapıda iken hakkımızda “Kapımıza gelen hür ve iyi ahlaklı bir
insandır” denir. “İyi bir insan isek, iyi ahlaklı isek, hür isek peki daha
ne istiyoruz ki” de diyemeyiz. Kör topal edilmiş vaziyette üç yolculuk
yaptırılırız. Kardeşleriniz size yardım etmeseydi, elinizden tutmasaydı siz
buraya gelemez ve bu yolculukları yapamazdınız denir. Bütün olaylarda sizden genellikle
kısaca kabul etmeniz, evet demeniz beklenir. İrademiz ile ölmüşüzdür. Sanki
olumlu cevapları da veren biz değilizdir. Artık olaylar ve eylemlerde irademiz
yoktur. Ana babamız sayesinde yaşar, eğitmen sayesinde eğitilir ve bir dost
sayesinde olgunlaşır olduğumuzu bu üç yolculuk sonunda öğreniriz.

Yukarıda değindiğimiz zan konusunu şimdi ele alabiliriz. Ritüelde şöyle denir, “Aslında, aramızdaki bu bağ, bugün bu törenle başlamış değildir. Eğer sizinle, aramızda bir yakınlık
olmasaydı, şimdi burada bulunma­yacaktınız. Ya siz buraya gelmek
istemeyecektiniz veya biz sizi iste­meyecektik. Şimdi yapılan tören için,
aslında var olan bir Kardeşliğin onaylanması da diyebiliriz.” Diğer bir
deyişle, meğer bundan önceki, harici alemdeki, hayatımızda da pek irademiz
yokmuş. Böyle diyerek, yeni adresteki o hücreye kadar geliş bile elimizden
alınır.

Üç yolculuk sırasında ateş, su ve toprak ile temas ederiz. Hava, ‘nur’ ile ilerde ele alınacak. Yolculuk sırasında ve sonrasında bize önemli bilgiler verilir ve tavsiyelerde bulunulur.
“Siz, nur ararken ateşi buldunuz. Sevgi ısıtır. Bencillik ise yakar, kül
eder. İyiyi kötüden ayırabilmek için, içinizin ateşinden yararlanın.
İlerlemenin birinci koşulu, kendini bilmektir. Kendinizi biliniz. Benliğe
hakimiyet, akıl ve hikmetle olur. Benliğinizi yüceltin! Hakikat'i arayın, onun
Nur'undan korkmayın. Akıl Tanrı’nın en büyük armağanıdır”. Size verilenler
verilme amacının dışında kullanılırsa kendinize bile zarar verirsiniz. Siz siz
olun, kendinize gelin, emanetlerinizi yerinde kullanın, ne amaç için verilmişse
onun için kullanın, kendi kendinize, bencillikle yapacaklarınız zararlı olur.
Ateş örneğinde olduğu gibi su ve toprak temaslarında da “bencillik yapmayın,
benliğinizi yüceltin, nurdan korkmayın, nura koşun, emanetlerinizin verilme
amacı budur” mesajı hakimdir. Denileni, bizden isteneni yapmakta, verilenleri
istenen şekilde kullanmakta hürüz. Hür irademiz oldukça güçlü, aksini
yapamayız, ama, peki demekte hürüz!

En sonunda, tüm kardeşlerin istekleri doğrultusunda bize “nur” verilir. Nur’a doğuşumuz kutlanır, atlattığımız tehlikeler sayılır. İleri ya da geri bencillikle atılacak bir
adımda ya boğulacak ya da sivri uç göğsümüze girecekti. Kendiliğinizden bir
adım atmayın sakın, mesajına dikkat! Akıl, Tanrı’nın armağanı, armağanı
istenilen şekilde kullanmalıyız, yoksa! Yoksa zararlı çıkarız. Akıl, anlama,
anlayış, idrak içindir. Şimdi “kutsal” hitap makamından hayat veren havalı
nefes ile içimize ateş düşürecek “nur” da verildi. Nura doğru koşarak,
içimizdeki ateşten yararlanarak benliğimize hakim olmamız gerek. Hür irademizle
koşacağız inşallah!

Kardeşliğe kabul töreninin sonunda da önemli bir bilgi yer alır. “Biraz önce size yazdırdığımız vasiyetname; sizin, yeni bir yaşama doğduğunuzu belirtir. Bu büyük değişikliğin bir sır olarak saklanacağı­nı göstermek üzere, vasiyetnamenizi yakıyorum”. Yapılmaması
gereken yeni bir şey daha, artık sırrımız var açıklamak yok. Bu yeni bir yaşama
doğuşu, bu büyük değişikliği, neden bir sır olarak sakladığımıza daha sonra
dönmekte yarar var. Tam olarak değerlendirebilmek için yeni bilgiler gerekli.

Bir ara muhasebe yapalım. Hayata tek başımıza gelemeyiz. Hayatta yalnız değiliz. Tek başımıza bir şey yapamayız. Bize herşey verilmiştir ve verilenler aslında bizim
değildir. Elimizde hayata bizimle gelen ve bizimle giden bir şey yok. Hayatta
da hele tek başımıza yapabileceğimiz pek bir şey yok. Eldivenimiz beyaz, elimiz
boş. Fiillerimizin faili kim ola ki? Aradığımıza telefon etsek, “siz kimsiniz
ki?” diye sorulur. Yeniden doğuş süreci devam ettiği sürece tekris devam eder.
O gece yapılan tören bitti, ama, çocuk çocuk kaldığı sürece doğuş süreci devam
eder. Çünkü, reşit doğmayız. Çocuk çok sonra öğrenir çocuk olduğunu. Ben artık
çocuk değilim diyen genç de ispat etmeli aklını, rüştünü ki çocukluktan kurtulsun.
Çırak boşuna mı pek konuşmaz, yalnız, söyleneni dinler, dinlediğini anlamaya çalışır, anladığını yapar. İlk yontu işinde, önce yontmayı öğrenir ve yontar, değil taşın nereye konulacağını,
konulup konulmayacağını bile bilmez. Yont denir, çırak da yontar. Üstadın
verdiği işi, Tanrının verdiği akıl ve güç ile yapar. İdaresinde ve iradesinde,
eski doğumda olduğu gibi, yeni doğumdan sonra da, henüz birşey yok. Eldiven ve
önlük beyaz, bugün de teslimiz, gelecekte de!

Doğadan gelir doğaya gideriz, ondan alır ona veririz. Keşfettik dediğimiz atom zaten orada idi, güneşte de patlayıp dururmuş meğer. Atomun içinde, küçük sonsuzda; galaksiler arasında, büyük sonsuzda hep kayboluruz. Üstelik, kaybolmadan varızdır, kaybolunca teslim
oluruz(*). ‘Hep’lik içinde bir ‘hiç’izdir, ama, hiçlikte hepliği oynarız, üstelik gerçek gibi oynarız. Balıklar için, ‘dar alanda hareket ettiklerini, hatta, suda olduklarını bilmezler’ deriz. Ama, kendimizi bildiğimizden emin değiliz. Bu nedenle olacak, ilk ve son öneri bize hep “kendini bil” olur. Bütün yaptığımız doğaya bakarak ne nasıl yapılmış ise onu öğrenip, onun gibi birşeyler yapmak. Tersine mühendislik ile taklit denir buna. Kuşların nasıl uçtuğunu doğadan öğrenmeden uçak yapamadık. Henüz kendini bilmeyen neyi bilir ki. İşimiz genelde taklit.
Önce anne babamızı sonra örnek aldıklarımızı, gördüklerimizi, öğrendiklerimizi
taklit. En güzeli belki de, doğayı taklit etmek; bulduk, bildik, keşfettik
dersek doğa ‘intihal’, kopya demez. Doğa süper, doğal olan süper, biz de
doğanın bir parçası olarak süperizdir. ‘Ben’ deriz, öyle ki, biz diğer benlerden büyük, herşeyi yapabilir. Diğerlerinden bir farkımız süper olduğumuzu bilir, hatta birbirimize, ben daha
süperim deriz. Hem konuşma hem de düşünme, anlama yeteneğimizi böyle kullanmaktan
çekinmeyiz. Ancak, bu yetenekler de bize armağandır. Benim mavi boncuk daha
büyük, beni daha çok seviyor diye düşünürüz. ‘Kendini bil’ ile böyle yapma
denmek istendiği halde. Henüz öğütülmemiş kavruk kahve sadece kahve kokar!

Çalışma yerimiz : Mabed !

Gerçeğin kitabı yazılırken esas mesajlar, sadece arayan aşıklar tarafından bulunsun diye, satır aralarına gizlenir. Gerçeği arayan aşık okuyucu da satır aralarına bakmayı ihmal etmez.
Şimdi, bunlara dikkat ederek ritüelimize, çalışma yerimize ve içindekilere bakalım.

Bir kitabı kutsal yapan içindekilerdir. Mesajın kutsallığı ise kimden gelişine bağlıdır. Kapağını açmadan dahi düşünmek gerek. Ritüelin daha kapağında, en üstte, “E. U. M.’
nı anarak, yani Evrenin Ulu Mimarını anarak” deyimi vardır. Kitapları kürsümüzde olan dinlerce de her işimize başlarken Tanrı’nın adıyla başlamamız istenir. Tesadüf yoktur, kimse abesle
meşgul olamaz. Biz de bu sunuşa başlamadan Tanrı’yı andık, besmele çektik.

Çalışmaya hazırlık işlerinden biri de “Üstadın kürsüsündeki ‘Nur’ Kaynağının yanmakta olduğunun kontrol edilmesi”dir. Kürsü denmesi bile anlamlı, masa saçma olurdu. Eğitileceği, eğitmek için, eğiticiye, kürsü gerekir. Nur kaynağı “hitap” yeridir. Hitap satırdan değil sâdırdandır. Kutsal mesaja kutsal nefes gerek, sıcak hava üflemek yetmez. Burada canlılık yetmez, bu makam, ayrıca, ölümsüz ruh ile diri oluşu, dirlik ve dirilik, gerektirir. Huzurda, huzur içinde olanın huzurunda hâzır olan insan huzurlu olur. Her ne kadar dilimizde “doğduk” desek de hayat bize verilir, kendi kendimize doğamayız. Ölümsüz ruh ile diriliş de öyledir, dirilen ışıldar, parlar, hakikat nurunu yayar, aydınlatır. Kardeşliğin kendine özgü bir nuru yoktur. Tanrı hakikattir, biz de hakikat nuru ile hakikati ararız. Kürsüdeki temsili nur kaynağı zamanında yanmalıdır. Ruh verilen ruhlu, nur verilen nurlu olur, ama önce ruh verende ruh, nur verende nur mutlaka olmalıdır ki versin. Çalışmaya başlamadan bu nur görünmeli ki yönümüz, yöntemimiz belli olsun. Aday'a nur verilmeden önce diğer tüm ışıkların söndürülmesi ve bu nur kaynağının yanık olması önemlidir. Gözleri açılan aday önce, bir “an” için, bu kaynağı görür ve tüm mabed anında aydınlanır. VİTRİOL kavramındaki gibi, Hakikati bulduğumuz zaman içimizde büyük bir ziyanın parlayacağı gibi tüm mabed bir anda aydınlanır. Taneliği kalmama pahasına, çifte kavrulmuş kahvenin çekimi de çift olabilir!

Gözlerin açılması ile mabedin tam olarak aydınlanması arasındaki o bir “an” gözümüzün
önünden gitmez, ama, tanımlanamaz. Büyük patlama anı da tanımlanamaz, sonra ne olduğu iyi bilinir. O an’ı, an’lamak, gözü, göreni ve görüneni idraktir. Sır başka sırlı başka, ama, aynada görünen, görenin görüntüsüdür, tüm evrende de öyledir. Varlık, bir ve tek, ‘varolan’ın yokluk aynasındaki görüntüsüdür, vücut, mevcut olarak görünür. Tanrı ‘yaratan’ değil ‘varolan’dır denir. Kesret, aleminde şekiller arasında kaybolan; vahdeti, ‘eşya’nın hakikatini arar. Hak’lı hakikatli, Hakkı hakikati arar. Hakikati ararız, aramaya kendimizden başlarız. Bilgili bilir, bilgisiz bilemez. Nuru, nurlu bilir, nursuz ikiliği, bencilliği bilir. Toz kahvede tane, deryada damla olur mu!

Mabedimizdeki "Beş Köşeli Yıldız"; “Tanrısal Güç'ün insanı yaratması eylemini, iyiliği ve güzelliği, insanın arınıp yücelmesini ve evrendeki ahenk ve dengeyi simgeler”. Ritüelde kelime seçimine bile özen gösterilmiştir. Tanrılar denmiyor. Tanrı tabii ki bir ve tek. Tanrısal güç, kuvvet ve kudret
enerji ve hareketin tek kaynağı. Anadolu kültürüne göre, tazıya tut diyen  tavşana kaç diyendir. Ne derse o olur, ne olmuş ise demiştir. ‘İnsanı yaratma eylemini simgeler’ dendiğine göre bu yaratma eylemi biliniyor. Eylemin zamanı, öncesi ve sonrası olmalı. İyilik ve güzellik simgelendiğine göre, iyilikler ve güzellikler içinde ve ortamında bir yaratılış söz konusudur. Tekris töreninden şikayet eden olamaz. ‘Arınıp yücelme eylemi’ simgeleniyorsa, arınmamışlık ve henüz yücelmemişlik halinin de var oluşu idraklerimize sunuluyor. Acaba, “hamtaş” ve “cilalı taş” gibi mi? Bunun yanında, ahenk ve dengenin kuruluşu denmiyor, yani ahenksizliğin mevcut olduğunu düşünemeyiz. Ahenk ve dengenin
evrende varlığı simgeleniyor. Tören için çok kişinin, çok önceden, çok şeyi, ahenkli ve dengeli bir şekilde yaptığı gibi; bilip takdir edene. Yeniden Doğuş için, insanın yaratılışı eylemi örnek alınmış olabilir mi !

Mabedimizin içinde, ikilik olmadığına göre, yalnız ve sadece bir Tanrı ve bir vücud vardır diyebiliriz. Anadolu kültüründe buna “vahdet-i vücud” denir. Demek ki, elimiz, ayağımızın oluşu, veya vücudumuzun herhangi bir şekilde kesilmesi bizi iki yapmaz. Bizim ve doğanın var olması da iki varlık yapmaz. Yıldızın ‘yaratılış’ ve ‘yüceliş’i simgelemesine, yere iniş ve göğe çıkış diyebiliriz. Kısaca, yaratılanın iniş ve çıkışını simgeler, çoğaltırsak, toprak, ateş, hava ve su ile bunlardan oluşan şunlar bunlar demeye kalkarsak çoklukta kayboluyoruz. Küçük ve büyük sonsuzlarda kaybolduğumuzu itiraf etmiştik. Yani, kısaca, bir iniş bir de çıkış söz konusu. Her ikisi de sürekli
olduğuna göre, birileri veya birşeyler inerken birileri çıkıyor. Dip ile doruk arasında bir gidiş-geliş. Hayat bir mücadele, var olmak doğaya karşı gelmek. Isınıp çıkan, soğuyup iner. Isınma ile sevgi arasındaki ilişki de açık. Bu sevgi, sohbet ve muhabbet ortamında yer çekimi bizi bedenin çukurunda tutamaz!

Hareketin nasıl olduğuna dair de ip uçları var. İyilik ve güzellik ile ahenk ve dengenin sıfatlığı gözden kaçmamalı. Aşağı mı yukarı mı olduğuna bakmadan, yalnız hareket olduğunu
düşünürsek, hareket iyilik ve güzellik içindir ve içindedir, yani, harekette ahenk ve denge vardır. Kötü ve çirkin amaçlı bir şey yoktur. Sıfatlar görecelidir. Bize iyi olan başkasına kötü gelebilir. Bize sadece yıldızın simgelediklerini idrak etmek kalıyor. Dualite yalnızca görünüşte, inişte, öğrenmek
amaçlı, bilinceye kadar olabilir.

“Ortadaki Kutsal Kitaplar, hangi dinden olurlarsa olsunlar, Kardeşlerin, Tanrı’ya inandıklarının kanıtıdır. Bu inanç, bütün kardeşleri birbirine bağlar. Bir kardeş olarak, önce sizden, Kutsal Kitaplara saygı duymanızı isteriz. Onlarda; Tanrı'ya, kendinize ve diğer insanlara karşı görevlerinizi ve sorumluluklarınızı bulabilirsiniz.” Ritüelimizde her kelime özenle seçilmişitir. Bize sorulur ve kalpten olmak üzere, Tanrı’ya inandığımızı ikraren ve tekraren tasdik ederiz. Kanıtıdır denir, bizim inandığımızı kanıtlar. Bu kitaplara kutsal deriz çünkü Tanrı’dan geldiklerine inanır ve mesajlarını Tanrı’nın bize dedikleri olarak algılarız. İniş ve çıkışların bir ip üzerinden olduğunu düşünsek, aynı ipe bağlıyız, bir ip bizi birbirimize bağlar denebilir. Beş köşeli yıldızın simgeledikleri ile birleştirirsek, kısaca, hareket, “varolan”nın, mevcut olarak görünenin, bir olan vücudundur.
İnen, çıkan gayri değildir, gayri bir ilâh da gayri bir zerre de olamaz. Gayrisi yoktur, Hak, Halk
olarak görünür! Gören de başkası değildir, görünen de, tüm ise bir ve tek!

“Bir Mabed; "Evren"i simgeler. Hakikat Nur’u; güneş gibi Doğudan geldiği için, Mabed Doğuya dönüktür. Üstümüzdeki mavi gökyüzünün; ufukları aşarak yer­yüzünü sarması gibi, Mabedin yıldızlı tavanı da, ülkeleri aşarak, bütün insanlığı öylece kucaklar.” Evren mabedinde yalnız ve sadece Tanrı’nın bulunduğu, bilindiği, anılıp konuşulduğu, hareket ederek tecelli ettiği aşikar. Bedenimizdeki hücreler gibi, mabedte tek tek biz. Bizler ayrı ayrı bireyler olarak doğuya dönük olmalıyız. Buraya bir şey eklenebilir. Biz güneşin doğduğu yere doğu deriz, yoksa güneş doğudan doğmaz, doğuyu, batıyı bilmez. Güneşin yükseldiği yeri adlandırdığımız gibi, Hakikat Nur’unun geldiği yere de doğu demeye hazırız. Nurun güneş gibi doğmasını bekleriz. Anlamayı kolaylaştırmak için bir gerçeğe değinelim. Güneş kendisi doğmaz, dünya, hareketiyle, onun doğmasını sağlar. Doğu ve Batı yönleri Dünyanın hareketine bağlanmış. Güneş de onun dönüş hareketine bağlı olarak dünyayı aydınlatıp ısıtır. Aynı şekilde, nurun doğuşu da bizim kararlı ve istikrarlı hareketimize, düşünce, akıl, fikir, idrak gücümüze bağlı. Aynı şekilde, Nur insanın kalbinden, hatta, kalbin Doğusundan, doğmalı, çıkabileceği, doğabileceği tek yer insanın kalbidir. Kalp, ruh nurunun kaynayıp, parlayıp, aydınlatacağı tek yerdir. Kalp de nurun yaydığı ısı ve ışık ile sever ve aşk ile yanar. Kalbinden nur fışkıran da, insanı, insanları ve insanlığı kucaklar. Hatta, güneşe bakmak göz kamaşması yüzünden mümkün değildir. Israr ederseniz gözünüzü kaybedersiniz. Nur da aynı şekilde, güneşten çok daha güçlü, güneşi güneş yapan, olduğu için, değil gözünüzü, kendinizi yok edebilirsiniz, ‘sen çık aradan kalsın Yaradan’ misali. Kalbin ruha dönük yüzüne, nurun doğuş yerine, doğu denebilir, o zaman bedene dönük yüz de, nurun gurub ettiği yer de “Batı” olur. İnsan için gerçek ve ilmin kaynağı ‘batı’. Locamız gibi, Nur’a dönüğüz. Batıda duruş, Doğuya dönüş, her işimiz aklın gereği, bilginin eseri, ilim arayışı!

“...çalıştığımız yere Mabed deriz. Kendimizi, eğiterek yüceltmeye, burada çalışırız”. Yüceliş çalışmaları kalbimizde yürütülür. Kalben ve vicdanen yürütülen
çalışmalarımıza bedenimiz katılamaz, kalbin eşi temiz bedendir, onu bütünler,
ama, ruha yüceliş kalbendir, kalptendir. Aklın işi bilgi elde etmektir, akıl
ruha gider gelir, ilim getirir, anlayış, idrak, nur getirir. Her gidiş geliş
çakmak taşlarının çakılışı gibi kıvılcım çıkarır, çakmak taşları çıkardığı
kıvılcım ile kavı, kav da sigarayı yakar, akıl çakar, fikir çıkar, kav gibi
kalp tutuşur, bencillik yanar. Beden-Batı bilgisi ile doğuya gidilir, Doğu
ilmi, nuru ile batı-bedenin hakikati idrak edilir!

“Bu işimizde bize, kimse yardım edemez. Tek başımıza çalışmak zorundayız. Kardeşlikte
ilk ve son adım, kendi kendini sürekli kontrol etmek ve böyle­ce; iyiye, güzele
ve doğruya yönelmektir.” Tek başımıza mikro kozmoz. Yol sen
yolcu sen, yolculuk senden sana. Akla çok önem veririz. Akıl yolcu, kalp ise
iki kapılı bir han. Kalbin ufku geniş, seması, arşı yüksektir. Mümin kulun
kalbine Tanrı bile girebilir. Tanrının girdiği kalpte benlik, bencillik, ikilik
olmaz. Mikro kozmozda makro kozmoz gizlidir. Düşündüğün için, düşündüğün kadar,
düşündüğün gibi varsındır. Herşey bildiğimiz gibidir. Karşında gördüğün her
eksiklik ve yanlışlık sendekinin bir yansımasıdır, sen mükemmel isen herşey
mükemmeldir. Çünkü, herşeyin aslı, özü kalptedir, kalpte sulh varsa cihanda da
sulh vardır. Yurtta sulh, cihanda sulh da bunu der!

“İnsanlık için sevgi mabedinde, her taşın iyi işlenmiş olması da yetmez. Her taşın,
diğerleriyle tamamiyle uyuşması, bir halk deyimi ile; "aralarından su
sızmaması" gerekir.” Su ilmin sembolüdür, arzdan alınan
tuzlu olabilir, arş suyu safdır. Bilgi yanlış ve eksik değilse, bilimsel uyum
söz konusudur. Doğa süperdir, çünkü, ardındaki ‘uygulanmış olan’ ilim süperdir.
Sızdırmamak, bilgimizin eksik veya yanlış olmaması çok önemli. Dalâlet, doğru
olarak bilinenin aslında yanlış olması halidir. İkilik içindeki bencillik hali
yanlıştır. Evren bir ve tek sistemdir, kaos ise karışıklık değil, karmaşık
ilâhi bir düzendir. Yeryüzü bilgileri gökyüzü ilmi ile bütünleşir. Biri nurun
zâhiri, diğeri bâtınıdır. Arz bilgileri gerekli ama yeterli değil, arş ilmiyle
uyuşur ve bütünleşir. Emme basma tulumbaya, su çıksın diye, konan da sudur
çıkan da sudur. Şimdi, ilim suyu ile yapılmış kahve her şeyiyle zevkli, keyifli
olur, uyandırır ve uyanık tutar!

Buraya kadar anlatılmaya çalışılanlardan bir ön sonuç
çıkarılabilir. Ritüel bize her şeyin, dünyanın, evrenin, akıl ve hikmet ile
tasarlandığını, tasarlananın güç ve kuvvet ile gerçekleşmiş olduğunu ve
güzellik ile de zaten süslenmiş olduğunu anlatır. Bize idrak etmesi kalır,
bizden istenen de yalnız budur. Sen seni bil yeter. Evrensel bir yapının
olmadığını zannetmekten, evrensel bir yapının zaten var olduğunun idrakine
varmaya gidiyor olabiliriz. Yani, mabedte tek yaptığımız ‘zan’larımızı ortadan
kaldırmak. Beyaz eldivenler “elimizde bir toz zerresi kadar bile bir şey yok”
teslimiyetinin bir simgesi midir? Deryanın hareketi ilâhidir.(**)

Çalışmalarımız ve Yüceliş !

“Herşeyin esası, insanları sevmektir. Bu sevgiye, insanları birbirine çeken kuvvet de
diyebiliriz. Bunun tersi olan güçler; kin, kibir, riya, haset, şehvet, gurur,
hırs, öfke, ön yargı, bencillik, katı yüreklilik ve kuruntu bizi o ülküden
uzaklaştırmaya çabalar.” “Kardeşlerin ilk görevi; bu çözücü güçlere kendini
kaptırmamaya çalışmaktır.” Sevginin tersi olarak sıralanan bu güçler,
bedenseldir, dünyevîdir. Kutsal kitaplarda bunlar imana çağrılan ilk kavim
olarak geçer. Din ve inanç sayesinde, önceleri insanı mal ve mülke, güç ve
kudrete, zenginliğe ve makama dönük gayretlere yönelten bu kuvvetler, inanç
sonrası kalbî yücelişi destekler. Bedensel güçler manevî güçlerden ayrı bir
kabiledir, kavimdir; kalbî yücelişe muhaliftir, ayrı zevkler verir, yüce
zevklerden mahrum bırakır, aklı esir eder. Akıl bizim için çok önemlidir. Ama,
aynı güçler aklın emrine girince yumuşarlar, şehvetin iffetleşmesi gibi,
dönüşür, yeniden doğarlar. Akıl beden arzına sultan olur. Sevgi, saygı, kanaat,
güven, sabır, iffet, merhamet gibi güçlere dönüşürlerse insanı yüceltirler. Aklın
işi bilgi derlemek. Elde ettiği ilk bilgiler ile öğrenmeyi öğrenirse, ilmin
kaynağına, nura yönelir. Akıl esaretten kurtulursa uçan balon gibi gideceği yer
bellidir. Bedenden geçer, kalbin bedene açılan Batı kapısından kalbe girer,
doğusuna, arşına yönelerek, nurun yükseldiği ruh Doğu’sundan ilim alır. İlmi
arttıkça doğu seferlerinden ulvî zevkler, manevî hazlar alır. Öğrenmeyi
öğrenir, evreni okumayı öğrenir. Ulvî, nurî ve uhrevî keşifler neşe ve mutluluk
verir, beden Batı’sını daha iyi anlar. Böylece, kalbin nur ve ziyası arttıkça
ışıldar ve parlar. İnsan kalbi sırça veya kristal içindeki kandil gibi
yanıp, hem kendini hem de etrafını, bedenini aydınlatır.
Kendini bilen, herkesi kendi gibi bilir!

“Kardeşlerin ilk görevi; bu çözücü güçlere kendini kaptırmamaya çalışmaktır.” Denmesinin bir hikmeti de, görevimiz kendimize dönük, kendimizle ilgilidir. Yalnız maddesel ve
bedensellikten geçerek, geçip ötesine giderek kurtulmalıyız. “Bunları
sağlamak için, Çırak kardeş olarak ilk yapacağımız iş; Derecenin anla­mını
öğrenmektir.” Sadece bilenle bilmeyen bir olmaz, yalnız öğrenmeye, bilmeye
çalışmalıyız. “Asıl amaç; mükemmel bir in­san olmaktır.” Sevginin
karşıtı çözücü güçlerin esaretinden kurtulur, onlara hakim olursa, akıl kalp
için, kalbî zevk ve hazlar için, kalbin doğusuna, ruha, ruhun nurunu, ilmin
idrakini almaya sefer eyler, üstelik koşa koşa. Yolculuğu sırasında nuru bulan,
nurun gurub ettiği eşyanın hakikatini de öğrenir. Gerçek Batı da budur, evreni
okumayı öğrenmiş olur. Damla deryaya kavuşur. Aynı hamurun bir kaşık lokması,
aynı topun bezi, bir elbiselik kumaşı, aynı denizin bir damlası veya aynı suyun
bir kar tanesi olduğumuzu öğreniriz. Kâmil insan alçak gönüllü, sevecen olur,
hoşgörülüdür. İlminden herkes yararlanır, yararlı, örnek insan olur. Rahmet,
yağmur iyi kötü ayırmaz her tarlaya yağar !

Değerlendirmek için ek bilgi gereken “köşe taşı” nı burada ele alabiliriz : “…vasiyetname; sizin, yeni bir yaşama doğduğunuzu belirtir. Bu büyük değişikliğin bir sır olarak saklanacağı­nı
göstermek üzere, vasiyetnamenizi yakıyorum.” Nasıl olur da böyle güzel ve
mükemmel bir değişiklik sır olarak saklanır. Hem başkalarının bizdeki
değişikliği anlayıp peşimizden gelmesini isteriz hem de yeniden doğuşu saklı
tutarız. Bu bir köşe taşı olmalı. Bir dönüş, dipten doruğa doğru, Muhterem
üstadımın deyimi ile “Nadirden Zenite”, yani, esveli safilin denen çukurun
dibinden doruğun tepesine, yön değiştiriş olmalı. Birinci kavisi tamamlayan
ikinci bir kavis olmalı ki, daireyi tamamlasın. Hafa, gizlilik devrinin bitişi,
aşikar oluşun başlayışı gibi, bâtında olanın zâhire çıkışı gibi. “Nur, kalbin
ruh doğusundan doğarsa, beden batısında gurub eder” diyenler Hak’lı olabilir.
Nur, bedende gurub etmiş, beden nurun gurub etmiş halidir, beden ile
örtünmüştür, madde siyah olduğu için bu örtünmeye tesettür denir. Tesettür de
budur zaten. Allah, tenezzül ederek resulüne tecelli etmiştir misali, ritüelin
açıklamasındaki “Hiram, kendisine Allah’ın tecelli ettiği insandır, her
kardeşin amacı Hiram olmaktır” deyimi anlam kazanır. Hazine sır ile gizlenmeli. Sır kendini gösterir, sırlı cama bakan kendini görür. Hazineye bakan kendini görür, kendine bakan ne görür? İnci, kıymetini bilmeyen timsahın dişini kırar!

“Hakikat Nur'u çalışmalarımızı aydınlatıyor, ondan feyz almaya koşalım. İnsan kendini
yüceltmeye çalışmalıdır. Ara sıra, günlük yaşamın kaygılarından uzaklaşarak
düşünceye dalmalı, vicdanının sesini dinlemelidir. Ancak böyle zamanlarda, iyilik ve güzelliğin kayna­ğını görebileceğimiz geniş ufuklar gözlerimizin önünde açılır, düşün­celerimiz, Ev.-. Ul.-. Mi.-, dediğimiz Ulu Yaradan'a doğru yükselmeye başlar. Kardeşlerim uyanık ve dikkatli olunuz. Görevlerinizi her an düşününüz.”

Bu paragraf Gordion Düğümü. Evrende yapacağımız bir şey yok, kendimize bakacağız. Bilmekten başka, bencillikle bir şey yapmayacağız. Nur sayesinde gerçeği idrak edeceğiz. Bu amaçla, bedenimiz ve sevgi karşıtı, çözücü beden güçleri ile barıştık. Hz. İbrahim’e inananlar belli oldu, kavmi kalbin etrafında toplandı. Onları bize inanmaya davet ettik. Bedenî
ve dünyevî haz ve zevklerin de en temiz ve güzelini vereceğimize ikna ettik.
Nefsimiz yumuşadı, tatmin oldu, kanaat getirdi, kanaatkâr oldu. Akıl, inançsız
bedensel güçlere esaretten kurtuldu, okunamayan alın yazılı bedenden kalbe
geçti. Kalbin doğusuna, ruha, yöneldi. Hakikat Nur’u da bizi aydınlatıyor,
anladıkça anlıyor, anlamaktan zevk alıyorsak koşarız. Dışarısı yoktur artık,
nurlandıkça yüceliriz Hakka ve Hakikate doğru, kaygılardan ve kuruntulardan
uzak, düşünür, ilâhi nidâlara kulak veririz. İyilik, güzelliğin kaynağı ufukta
görünür, düşünceler Yaradan’a yükselir, yücelir, tek insanın değil insanlığın
kalbini nur kaplar, insanlar insanlık potasında eriyerek birleşir. Halâ var
isek, parlak ışıkta uyuyamaz sürekli uyanık kalırız ve gözümüzü ayırmadan hatta
kırpmadan dikkatle nura yönelir bakarız, hakikati idrak eder, bir parçası
olduğumuzu anlarız. Bu durum bir an bile aklımızdan çıkmaz her an düşünürüz.
İyilik, doğruluk ve güzelliğin ahenk ve dengesini görerek Yaradan’a yüceliriz.
Hareketin damlaya değil deryaya ait olduğunu idrak ederiz. Eh ritüel de bunları
yazıyor. Bir ve tek gerçeği tekrar tekrar, örneklerle dile getirdik. Bütün
yollar aynı kapıya, tüm kapılar aynı yere açıldı.

Dilerim, E. U. M. uyanmamıza ve uyanık kalmamıza yardımcı olur.

*************

(*) : Komutan ‘vatan nedir?’ sorusunu cevaplayamayan Ahmet’ten sonra
Mehmet’e sormuş aynı soruyu ve “vatan anamdır, komutanım!” cevabını alınca Ahmet’e öğrendin mi oğlum demesi üzerine, aldığı cevap “öğrendim komutanım, vatan Mehmet’in anasıdır” olmuş. Bunun gibi :

Geçen hafta dinlediğimiz çok bilimsel “Neden Teslim Oldum” konferansından sonra, “kim
olarak, kime teslim oldun!” diyemedik ama, bugün bize, “Teslimiyet Nerededir?”
diye sorsalar “üstadın kaybolduğu yerdedir” diyebiliriz.

(**) : Teftiş için bir dağ köyüne giden Kaymakam,
dönüşte, kasabaya yürümekten pek yorulur. Bir bakar ki köylünün biri katıra
odun yüklemiş geliyor. Hemşerim bu odunları kasabaya satmak için mi
götürüyorsun? Evet cevabını alınca, odunların parasını verip, hadi gidelim
kasabaya demiş ve binmiş katıra. Köylü önde, kaymakam arkada katırda, giderken,
Kaymakam, sık sık “begim odunlar kaldı” deyip arkasına bakan köylüyü “parasını
aldın Ya Hu” diye ikna etmek zorunda kalmış. Biz de sık sık “madem ‘akıllı tasarım’
neden hırsızlar hırsızlık yapıyor” veya “neden taşların bir kısmı siyah bir
kısmı beyaz?” der dururuz.

28 Mart 2012 Çarşamba

YEMİN, Ahdetmek !


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

Sevgili kardeşlerim, yine muhasebe yapalım. Sır nedir, hangi sıfatla, ne için
yemin ediyoruz? Derece ve yeminin düşündürdüklerini, şeriat ve hakikat, kardeşliğin
temelleri, kardeşlikte tefekkür, bilimsel ve dinsel gerçek, bilgiden bilgeliğe,
azizlerden erenlere, gerçek kıyamet, esaretten hürriyete, Tanrı ve gerçek
birdir yolu dindir, başlıkları altında arzedeceğim.

Şeriat ve Hakikat,

Mesleğimizin duvarcılar ile doğduğu iddiası kesin değil. Hiç bir dönemde işçiler dönemin
kültürünün üstünde fikirlere sahip olamaz. İnsan ve insanlığın gelişimi her
dönemde aynıdır. Felsefe ve bilimle uğraşan kişi ve kuruluşlar eski zamanlarda
da vardı. Felsefe ve bilime dayalı fikirler, önceleri, din adamlarından çıkmıştır.

Çeşitli zamanlarda mâbedlerimizde düşündürücü,
anlamlı sembolik seyahatler yaparız. Toplumsal seferler de bunlar gibidir.
Felsefe ve bilim kuruluşları Haçlı seferlerinden sonra Avrupa’nın her tarafına
yayıldı. Avrupa’lıların doğudaki felsefe mezhepleriyle ilişki kurmaları, sırra
ermeleri sonucunda çok kişide geniş fikirler doğdu ve bu düşünceler gizli örgütler içinde, çok sayıda üyeler arasında dile getirildi.

Birinci seyahatte, batıya dinlerin şeriatleri gitti. İkinci seyahatte, batıdan
gelenler, doğudan, dinlerinin özlerini alıp gitti. Batı önce karanlıkta
idi çünkü dinsel düşüncelerin özü yoktu henüz. Önce, çocuklar vaftiz
ediliyordu, kutsallık veriliyordu, dinlerin özünün de alınmasından sonra
yetişkinler ölümsüz ruhtan kaynaklanan ilim suyu ile yıkandı, temizlendi,
aşılandı, bağnazlıktan arındı. Şeriatten hakikate geçildi, marifete erildi.
Bunları kardeşliğin temellerinde açıkca görebiliriz.

Kardeşliğin Temelleri,

Doğu şövalyeleri, doğudaki Hürmüz Derneği adlı felsefe mezhebini tanımakla işe başlar. Papaz Aziz Mark, 96 yılında, Mısır rahiplerini hıristiyanlığa kabul ederek, Mısır ve hıristiyan
doktrinlerini birleştirdi. Böylece, Nur ve Ziya bilgeleri adını alanlar,
ardından, kaynağı Eseniyenlere dayanan Süleyman Bilimi okulu ile birleşti. Bu
okulun üyeleri daha sonra Avrupa’da Doğu Kardeşliği ve Doğu Şövalyeliğini,
1188’de, kurdu. Bunlar yüksek bilimleri öğrenenler idi. Köşe taşlarından biri
de 1641’de Aziz Marie kilisesinde Skoçya Kardeşliğinin toplanmasıdır. İzleyen
yıllarda, Olgunlaşma Locaları, Doğu ve Batı Şövalyeleri, Rose-Croix Yüksek
Konseyleri ve Tampliyeler bilinir. Hepsinde dikkatimizi çeken gerçek şudur ki,
mesleğimizin geçmişini, dönemin ileri gelen din adamlarına ve azizlerine
borçluyuz. Anayasamızın birinci maddesi de “kendi dinlerinin mükellefiyetlerine
tâbi olmayan inisye edilmeyecek” der. Hatta, her derecede, dinleri, tarihlerini
ve gelişimlerini, sessizlik ve olgunluk içinde inceleme görevi verilir. Din ile aradığımız gerçek arasında önemli bir ilişki olmalı.

Yolculuk karanlıktan aydınlığadır. Ancak, başlangıçta aydınlık henüz hiç yoktur. Böyle durumlarda, “ya bir yol bulunacak, ya bir yol açılacak” denir. İnsan ve insanlığın gelişimi
aynı olduğuna göre, bugün, kendimizi, bir an için, böyle bir karanlık cehalet
içinde düşünelim. İnsanlığın bile neden, denizi geçene kadar, yılana sarıldığı
anlaşılır. Hangisi daha yararlı sorusuna, hocanın, “tabii ki ay, geceleri
aydınlatmak daha önemlidir”, deyişi akla gelir. Işığını güneşten alan, güneşi
görüp yerini ve yönünü bilen birisinin oluşu, kara cehaletin merkezinde,
aydınlanmayı isteyen birisi için çok önemlidir. Böyle birisi, yolculuk için, ya
bulunur ya da yetiştirilir. Yolumuzu bulmaktan aciz iken gerçeği idrak edişte
kılavuz çok önemlidir. Daha önce düşünmüş, tefekkür etmiş, bilge kişilerin
yetişmiş olması insanlığın gelişimini hızlandırmıştır. Bilgelerin,
“yetiştirildi hissi verecek şekilde” yaratıldığı da düşünülür.

Halk da gerekeni yapmış. Aman sen bilirsin demiş, içlerinden birini Kral yapmış. Az gitmiş uz
gitmiş, olmadı değiştirmiş. Henüz bir yol olmadığına göre yol açmak zorunda
kalınca, birisine açtırmış. Bir kral aydınlığa, hakka ve hukuka götüremeyince,
“han hakkı tanımazsa halk da hanı tanımaz” deyip değiştirmiş. Kral olmadan halk
kendini de anlayamamış. Kraliyeti görünce demokrasinin kıymetini bilmiş. Gücün
kaynağının kendisi olduğunu anlayınca, halk da haklılığını anlamış. Haklı
olduğunun bilinci iyice yerleşince “halk aynel Hakdır”, “halka hizmet Hakka
hizmettir” denmiş. Kılavuz, “insanlık tarihi ancak bu büyük yolları tanımakla
öğrenilmiş olur” der ve ekler, “bu yollar oldukça dardır ve insanlığın çocukluk
çağı ve karanlık dönemi bu dar yollardan geçmiştir”. Önderimiz Atatürk bu
bağlamda der ki: “ilâhi uygulamalar incelendiğinde görülür ki, insan ve
insanlığın gelişimi iki aşamalıdır. Tanrı, birinci aşamada, çocukluk ve
gençlikte, kulları ile dolaylı yani elçiler vasıtası ile temas kurmuştur.
İkinci aşamada, yetişkin ve olgunlukta, artık, ilâhi ilhamlarla, doğrudan temas
kurmayı takdir etmiş olmalı ki, peygamberliği sona erdirmiştir.” Bu görüşü,
kılavuz, “sizin sırlarınız aklını kullanan herkese Tanrı tarafından ilham
olunur” diyerek teyid eder. Hak gelmiş bâtıl zanlar ortadan kalkmış. Hafa,
yani, gizlilik dönemi sona ermiş, hakk, halk olarak zâhir olmuş. Gerçek bu ise,
biz neresindeyiz, olgunlaşınca Tanrı ile aradığımız gerçek arasındaki ilişkiyi
anlarız.

Fikirlerin doğuş ve yayılışı sessizlik içinde
oluşur. Gerçek düşünür, araştırıcı ve büyüklerin kimlikleri pek bilinmez.
Mevlâna’yı bilenlerin pek azı onun güneşi olan Şems’i bilir. Yüce ruhlar şan ve
şöhret peşinde koşmazlar. Krallara krallığı, halka halkın gücünü, gerçek
kimliğini öğreten, nice önemli devlet, kurum ve kuruluşları oluşturan Kardeşler
başlıca rolü oynamış ama kuruluşlarını işin içine karıştırmamıştır. Kılavuza
göre de, Kardeşlik Dinler Biliminin doğmasına sebep olmuştur. Bu bilim dalı
Anadolu’da Ledün İlmi olarak bilinir. İnsanın yetişmesi ve gelişmesinde,
gerçeğin veya cehaletin dibi ile doruğu arasında gidiş gelişin sağlıklı
sağlanması önem kazanır. Dipten doruğa yanılmadan seyredilmeli, rehber
olunmalı. Cahil hemen her şeyi bildiğini iddia ederken, arifin tek bildiği
hiçbirşey bilmediğidir.

Şövalyelik, Zerdüşt öğretilerini, bunların Yahudi öğretileri üzerindeki etkilerini inceleyip
sonuçları Hıristiyanlık ile birleştirdi, yeni ve eskisinden daha yüce bir
senteze ulaştırdı. Önceki derecelerde, bize, kendisinde Allah’ın tecelli ettiği
insan olarak bildiğimiz, üstad Hiram’ın, yani, insan zekâsının cahillik
yüzünden öldürülebileceği anlatıldı. Hak ve adaleti öğrendik. Bu gayretleri
bilimsel çalışmalar ile desteklemeyi öğrendik. Böylece, insan zekâsı ölmedi,
yaşadı, bilimsel çalışma ve tefekkür ile sonsuzluğa yüceldi. Bilimsel
bulguların dinsel duygularla beslenen sezgiyle değerlendirilmesi kardeşliğin
temelidir, bu süreç ise tefekkürü gerektirir.

Kardeşlikte Tefekkür,

Olgunlaşmanın başlangıcında, dördüncü derece ritüeline göre, kutsal kelime YOD, Kabala’daki
manasına göre, Allah, Vahdet anlamına gelir. ADONAY İbranicede, yani, Hz.
İbrahim’cede, Allah demektir. Ketum Üstad kelimeyi bulup okuduğu zaman, aziz
veya ZİZA kelimesi ve Z harfi ile sembolize edilen büyük bir ziyanın içinde
parıldadığını görür ve aynı anda da en yüksek dereceye eriştiğini, Hiram gibi
yüceldiğini, tecelliyatı, anlar. Üstad, harfler ile gizlenenin kelime ile
aşikar olduğunu, bir ve tek olan vücudun mevcudat ile görünür olduğunu, vahdet
ile bâtın olanın kesret ile zâhir, aşikâr olduğunu idrâk edecektir. Yokluktan
varlığa ve varlıktan yokluğa giden iki kavis idrak edilince, devreden
devretmeye devam edecektir.

Pozitif bilim ile çalışan bir işçi olarak büyük mimar olduk. Kelimeyi hamtaş üzerinde aradık,
harflerini mikâp taş üzerinde bulduk. Hamtaş tabiattan bir parça idi, mikâp
taş, dikkatle araştırılan ve gözlenen doğayı temsil etti. Bilimsel araştırma ve
gözlemler bizi her şeyde bir sonsuzluğa götürdü. Uzay-zamanı inceledik önümüze
uçsuz bucaksız bir gece çıktı. Kendimizi büyüklüğün sonsuzluğunda kaybettik.
Böylece, insan zekâsı sonsuzluğu idrak etti, ancak, sonsuzlukta kayboldu.
Milyarlarca parlak yıldızın bulunduğu uzayın aslında bir gece olduğunu anladık.
Maddeye, kendisinde hakikat güneşi gurub ettiği için gece denmiş olabilir.
Atomda sır olan ısı ve ışık gibi, maddenin hakikatini idrak edince, içimizde,
hakikat güneşi doğabilir, büyük bir ziya da bu şekilde parlayabilir. Bize
doğuşta, hakikatin ay ışığı görevini yüklenen, güneşi doğmuş, ziyası parlamış
kâmillerin önemi büyüktür. Biz kaybolup, aradan çıkınca, ortada,
evvelde ve ahirde, içte ve dışta zaten var olan kalabilir. Tefekkür, üzerinde
derin düşünülecek bilimsel ve dinsel gerçeğe dayanır.

Bilimsel ve Dinsel Gerçek,

Hayatın kaynağını araştırdık, organik olmayan maddelerin canlılar haline dönüştüğünü bulduk.
Organizmaların birbirine dönüştüğünü gördük. Hiçbir ölçü ile ölçülemeyecek
derecede küçük parçalar haline gelinceye kadar canlı ve cansız maddeyi izledik,
kendimizi küçüklüğün sonsuzluğunda kaybettik. Gerek teleskop ile gerekse
mikroskop ile yaptığımız incelemelerde, yolculuklarda, böylece, sonsuzluk
içinde hep kendimizi kaybettik. Diğer bir deyişle, çocukta olmayan, insanlarda
olgunlaştıkça güçlenen zekâ sonsuzluk içinde kaybolur. Evren büyük sonsuzlukta,
hücreler küçük sonsuzlukta kaybolur! Bu bilgiler bizim mikâp taş üzerinde
okuduğumuz harflerdir. Bu harfleri kâmil insan olduğumuz zaman okuyunca EUM’nın
adı meydana gelecek! Büyükler bu zevkte mi der : “önce esması, sonra
müsemması”, yani önce ismi, sonra cismi.

Yine kılavuzda, kelimeyi kimsenin okuyamadığı, Tanrı’nın var olduğu, sonsuzlukta olduğu, Tanrı
ile aklımız arasına kimsenin giremeyeceği ve O’nu istediğimiz gibi
adlandırabileceğimiz yer alır. Araya kimsenin girememesi arada boşluk olmadığı
için olabilir. Tüm isim, sıfat ve fiiller onun olduğu için ne dersek O’nun
olabilir. Biraz sessizlikten sonra, “işte insan akıl ve hikmetinin son kelimesi
budur” denerek kardeşliğin öğrettiklerini burada tamamladığı bildirilir, hem de
en yüce makamdan. Kelimeyi okuyamamanın hikmeti vardır. Hz. Musa da görmek
istedi, bir sen var bir de ben var gibi ikilik, şirk düşünüyorsan, “sen beni
göremezsin” nidasını işitti. Görme isteğinde ısrar edince, Tanrı göründü, ama,
gören olmadı! Okunmayacak kelimeyi aramakta, düşünen akıl sahipleri için, büyük
hikmet vardır.

Bilgiden Bilgeliğe,

Kardeşlerim, anladıklarımı anlatmanın sâde bir yolu olarak düşüncelerimi paylaşmak
istiyorum. Mesleğimiz, Yahudiliğin azizleri tarafından kurulmuş,
Hıristiyanlığın azizlerince geliştirilmiş, Hz. İbrahim’in dini olan islâmiyetin
son erenlerince de olgunlaştırılmıştır. Demek ki, bizim de şövalyelerin yaptığı
gibi, bireysel düzeydeki çalışmalarımızı kendi dinimiz ile bağdaştırmamız,
bağlamamız şart. Bu durum, teşbihte hata olmaz, her on katı bir semavi dine ait
30 katlı bir binanın inşaatı sırasındaki vinç ve sonrasındaki asansör ile
açıklanabilir. Mesleğimiz her üç dinin de özünü kapsar, bizi bir ve tek gerçeğe
hızla götürür. İnşa sırasında vinç temelde kurulur, onuncu ve yirminci katlarda
binaya sağlamca raptedilir, rampa edilir. İlk azizler, Hz. Süleyman mâbedinin
temellerinde mesleğimizin, vincin, temelini atmış. Şövalyeler, mesleği, vinci,
Hıristiyanlığa sağlamca raptetmiş. Toplum ve kardeşler kaynaşmıştır. Anadolu
erenleri de mesleğin son bölümünü manen tamamlamış. Kardeşlik, toplumumuz
içinde tam olarak yerini almadı ise asansörün fizikî montesi henüz tam
değildir. Bu nedenle, dinleri inceleme görevi verilmektedir.

Hasan Âli Yücel kardeşimiz bir gerçeği, Allah’a, “özü budur dört kitâbın / senden sanadır
hitâbın” diyerek açıklamış ve Allah derken coşmuştur. Vinç ve asansör dinler
yapısında temelden çatıya doğruca ve rahatça çıkarır, her aşamaya hizmet verir,
destekler, yaşatır, korur ve kollar. Her şeriate tarafsız hizmet veren
mesleğimiz, bizi dipten doruğa hızla ve kolayca hareket ettirir, gerçeğin, özün
anlaşılmasını sağlar, adetlerin ibadetleşmesini ve bağnazlığın yerleşmesini
önler. Rehberliği geliştirir. Gerçeği aramak, bizi, dine, azizlere ve Tanrı’ya
götürüyorsa, dinleri iyi anlayamayan, Allah derken coşamayan, gerçeği aramaya
devam eder.

Azizlerden Erenlere,

Anadolu erenleri, ilk azizlerin yaptıklarını tamamlamış, ilim ve hâli mükemmele erdirmiştir. Halk ile bütünleşmiş, hakka tercüman olmuş, halk ile hakk ilişkisini kurmuştur. Türk Kardeşliği,
Kardeşliğe büyük katkı sağlayabilir. Din kitaplarının mesajları ve mâbedlerdeki
hitaplarımız, özlü anlam itibariyle, tamamen aynıdır. Kardeşler olarak halk ile
bütünleşmemizde kilit rolü bu ilişki oynayabilir. Batının dinsel özün
alınmasından sonra yetiştirdiği azizler gibi erenlerimize sahip çıkmak, kâmil
insan yetiştiren mesleğimizin gereğidir. Yolumuz hep bilimselden dine,
dinselden bilimsele gider. Bir anlamda, kardeşlik, dinsel deyimleri bilimsel
bir şekilde anlatma, gerçeği, ilim yolundan, bilimsel olarak ispat etme sanatıdır.
Kutsal mesajların gerçeğe götürecek şekilde yorumlanması, düşünen akıl,
tefekkür, sezgi ve idrak etme yeteneği, basiret gerektirir. Denileni anlar
denmek isteneni idrak ederiz.

Din islâmiyettir, islâmiyet teslimiyettir
denir. Kılavuzda bunu hatırlatan deyimler vardır, örneğin, “bütün insanlar ve
bütün varlıklar bilmedikleri ezelî yasalara bağlıdır, gidiniz, Tanrı’nın
yazdığı yerine gelsin”. Bir ve tek olan gerçeği anlatan ve bir bütün olan bu
kutsal mesajların hitap ve kitabının son bölümleri ile sentez tamamlanır.
Örneğin, Kur’anın çok ayetinde şu gerçeğe yer verilir : Bütün mevcudat, O'nun vücûdu
ile mevcud, O'nun kuvvet, kudret ve fiili ile faildir. Hakkiyle kıyam da bundan
ibarettir. O halde, vücud-i mutlakın gayri mevcûd olamaz. (2.116). Bizim ve benliğimizin
sonsuzlukta kaybolma nedeni de bu gerçekte saklı olabilir. Atatürk de “tüm
varlık bir vücuttur, uzaklarda olanlara bile kayıtsız kalamayız” der. Anadolu
kültüründeki “vahdet” ve “kesret” kavramlarının açıkladığı da bu gerçektir.

İlk kutsal mesaj “oku” emrinin doğayı okumak
olduğu, henüz ortada okunacak bir kitap olmadığından anlaşılabilir. Böylece,
kâinatı okumayı öğrenmek, basiretle, gönül gözüyle görerek, eşyanın hakikatini
bilmek önem kazanır. Evren, küllî ilmin inişi ile, her oluşum ardında bilimsel
bir gerçek ile, oluştuğundan, ilim maddede sır olmuştur denir. Biz yer çekimini
icat değil keşfederiz. Yeryüzü bir gerçek ile oluşmuştur. Bilimsel
araştırmalarla, doğa incelenerek, bizi geceden gündüze, eşyanın hakikatine
ulaştırarak, hakikat güneşinin doğması sağlanmalıdır. Bu ince ve uzun yolda,
söz konusu güneşin ışıklarını, ay misali, sessizce yansıtan, rehber kâmillerin
hitaplarına kulak vermeli, onları örnek almalıyız. Görevleri, görevimiz
olmalıdır.

Gerçek, Kıyamet,

Eğer, kıyametiniz koparcasına kıyama durur, üstünde
kendinizin de olduğu bilinciyle, “Allahü ekber” deyip, dünyayı gerinize atıp,
ellerinizi bağlarsanız, O'nun kelâmı diye bilinen bir duayı kim kime okur? Siz
değil, dünyanın üstünde kendinizi arkaya attınız, kıyamete erdiniz, “sen çık
aradan” misali. Böylece, namaz müminin miracı olabilir. Gerçeği idrak etmek,
düşünen aklı ile tefekkür eden ariflerin işidir.

Umarım ne olup ne olmadığımızı, nereden gelip
nereye gittiğimizi, nasıl ölüp ne ile diriltildiğimizi, kısaca mesleğimizi
uygun bir şekilde gözden geçiriyoruz. Baba, dede, eş, amir, memur gibi
sıfatları birlikte taşıdığımızın idraki içinde, hangi sıfatla yemin ettiğimizin
de idrakinde olmamız gerek. Kılavuzumuz da, bir paragraflık bir yemin için
geniş kapsamlı ve derin anlamlı uzun açıklamalarda bulunmaktadır.

Açıklamaların tümü bir şey ile diğerinin arasındaki
farkı fark etmemiz içindir. Gençlik, olgunluk, birinci seyahat ikinci seyahat,
birinci mâbed, ikinci mâbed, her ulusun seçkinliği, hürriyetten öncesi ve
sonrası, fenâ ve bekâ halleri gibi. Şövalyelik de öyle, önce Doğu sonra, Doğu
ve Batı Şövalyesi, Doğu ve Kılıç Şövalyesi. Harfte sır olan kelimelerle
açıklanır. Adem mikro alemdir. Âlem sonsuz, sınırsız hürriyet!

Esaretten Hürriyete,

Birinci Mabed, Hz. Süleyman mabedi idi. Mısır’ın,
“Tanrı benim” diyen Firavun piramidinden biraz öte, O’nu zikreden de olsa,
“ben” diyen Süleyman’ın Mâbedi yıkılır. Yusuf hikayesi gibi. Yusuf da kuyuya
atılır, çıkarılır, sultan olur. Yusuf’un düşüşte ve çıkışta iradesi yoktur.
Gençler de reşittir, mamur birer abidedir, ama, olgunlaşacaktır. Ben ile
kurulan benlik yıkılmadıkça insanlık mâbedi kurulamaz. Hakikat Mâbedi ikinci
defa inşa edilirken ulusların kendilerine has görüşlerinden uzak ve bağımsız
bir temel üzerine kurulur. Bu temel kimsenin değil, ama, tüm kesretin üzerine
kurulur. Harf ile gizlenen kelimelerle açığa, hürriyete çıkar.

Herkes bir alem ve herkes kendi dünyasının kralıdır
deriz. Kurtarılacak ülke benlikci “ben” kralından kurtarılması gereken kendi
ülkemiz, olabilir. Kendi kendimize, kendimizle sınırladığımız, sınırlarını
belirleyerek rahat ettiğimiz krallığımızın yıkılması yakın olabilir. Kılıç
ülkeyi yakında kurtarabilir. Kılıçtan geçirilen ruhsuz korkaklık cesarete,
kılıçtan geçirilen ruhsuz şehvet iffete; servet, riya, korkaklık, kıskançlık ve
şehvete, bunların takımına, kavmine, topluluğuna olan esirlik hürriyete
dönüşebilir, öylece, yeniden dirilebiliriz. Bireysel düzeyde, herkesin içindeki
nefsî mücadelede, önce ruhsuz tayfa, sonra, ruhtan alınan ilim ile güçlenen
diğer tayfa galip gelebilir. Bu çatışmanın toplumsal boyutunda ise,
İsrailoğulları’ndan söz ederken, Ademoğullarından inananlar tayfası
kastedilebilir. Biz de, Hak ve hakikat kılıcını bir elimize alarak diğer
elimizle hoşgörü mâbedini, herkes için, bireysel ve toplumsal düzeyde, kurmaya
başlayabiliriz.

İşte bu durum ve ortamda, bu ruh hali içinde, yalnız kendimizi eğitme ve yetiştirmeyi amaç edinmeye ve yabancı, “gayri” tanımamaya, onlara açıklama yapmamaya yemin edebiliriz. Sabun köpüğü baloncuğunun patlaması sonrası gibi, kutsal mâbedin kubbelerinin ölümsüz
hakikatin üstüne inşa edilmesini isteyebiliriz. Belki de kutsal mâbed zaten
orada kurulu, o nedenle, Kutsal Mâbedi gizleyen örtünün yırtılmasını
isteyebiliriz. Tam da kılavuzun dediği gibi, “Ey hürriyet, o uluslar ki,
zincirlerini kırarak senin egemenliğini görmek için ayağa kalkıyorlar!” Dünyevî
yer çekimine esaretten kurtulup, sınırsızlıkta, hürriyet içinde yücelerek ayağa
kalkabiliriz.
Zaman ve zemine tabi değildir O, kâmil insanın içindedir zaman da zemin de.

Tanrı ve Gerçek Birdir, Yolu Dindir,

Kardeşlik, insanlık tarihinin, dinler tarihinin çevresinde toplandığı sonucuna varır.
Böylece, çeşitli dinlerin ortak temelini kavramak mümkün olur. Sonsuzluk hakkında sadece araştırmalar yapmakla yetinen kişi, ancak bilim yapmış olur; eğer hayâl gücü alevlenir, ruhu coşar ve ahlâk kuralları bu araştırmalara bağlanırsa, işte o zaman gerçek bir dine sahip olabilir. Bu bakımdan, Kardeşlik, bu anlamda gerçek bir dindir; daha doğrusu, din duygusunun
en yüksek bir ifadesidir! Önceki derecelerin konusu olan ikinci Mâbed kişilerin
dinî toleransının kaynağıdır. Mâbedin iç hayatındaki yükümlülükler de çok
önemlidir. Burada iki temel ilke uygulanır; tüzüğe tam bağlı­lık, kuralların
sınırlamadığı her konuda mutlak hürriyet. Yani, şeriate uy hakikatte özgür ol,
O’nun huzurunda olduğunu idrak et, huzurda, huzur içinde, huzurlu ol. Atölye kardeşin
vicdanı ve fikir hürriyeti için sağlam ve kutsal bir barınaktır. Kardeşler
insanlığı işte böyle anlar ve bu sebeple de tolerans­sızlığın karşısındadırlar.
Kardeşlerimizin hürriyetini bu yoldan koruyacağız. Biz huzurda isek herkes
huzurdadır! Ata da bu anlamda söyler : Yurtta sulh cihanda sulh!

Bazı kişiler, kendi çıkarlarını hiç düşünmeden, yalnız kamu yararlarıyla
uğraşmanın gerektiğini ileri sürerler. Bunlar halkın haklarından, başkalarının
iyilik ve mutluluğun­dan söz ederler; güya kendi refah ve mutluluklarını hiçe
sayar­lar. Bu davranış Kardeşlikle bağdaşamaz. Kardeşlik bunun ter­sini
savunur: kendimizi düşünelim; vermeden önce kazanma gaye­sini güdelim;
başkalarını aydınlatmadan önce kendimizi aydınla­talım. Yerimiz ve derecemiz ne
olursa olsun iyi bir nefer olalım. Kendi­mizi hazırlamadan, özellikle
kardeşlerimize karşı, kırıcı sözlerle, yürekler dolusu kinle, yerli yersiz
tartışmalara girişmek, kendini beğenmekten, yani cahillikten ileri gelir;
cahillikle taassubun arası ise kısa bir adımdır.

Herkesi biraz kendi haline bırakmalıyız ki öylece mutlu olsunlar; bizi de
bu halimizden memnun sansınlar. Böyle olmazsa, halk bizi yalancı ya da budala
yerine koyar. Bu görüş ve duruş, halka karşı hakca bir tutumdur, “bana seni
gerek seni” deyişin bir anlamı da “bırak herkes kendisi olsun”dur. Bu derecenin
kılavuzunda din ve din adamlarından çok söz edilir. “Kardeşlik gerçek bir
dindir” deyimini düşünmek gerek. “Tanrı ve Gerçek birdir, yolu dindir”
denebilir. Başka yolu olsaydı ilk ve tek bulan Kardeşlik olurdu. Tefekkürle,
bilgilerden gerçeği idrake önce biz çıkmalıyız.

Halkla görüşürken ifadenin halkcasını kullanmalıyız. Cehaletten kurtarmak
için onları her konuda önce haklı görür, sonra, daha iyiye ve doğruya
gidebilmeleri için hoşgörü içinde yardımcı olabiliriz. Aydınlığa, esaretten
hürriyete çıkış yolunu, ay ışığı gibi, asansörde rehber olarak, kendileri
keşfetmiş hissi vererek göstermeliyiz. Ay konuşmaz, güneşi konuşturur, ben
demez ‘O’ dedirtir. Kelimeyi okumaz, okutur. Kardeşlerimizin yolunu, ay ışığı
gibi, sessizlik içinde aydınlatmalı, gerçek, onlara “yeniden keşfedercesine
aşikâr” olmalı, tebeyyün etmeli. İçimizde parlayan ziyayı böylece
yansıtmalıyız. Bunlar da bizim yeminimize sadakatimizin gereğidir.

Tanrı yeminimize, ahdimize sadık kalmada yardımcımız olsun.

27 Mart 2012 Salı

Ben !


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

Üstadı muhterem, sevgili kardeşlerim, beni aranıza kabul
ettiğiniz için çok mutluyum, umarım sizi üzmem. Bugün burada olmaktan çok
memnunum. Bu katılım, bir muhasebe yapma fırsatı verdi. Size tanıtabilmek için, kendimi bulmaya ve çözümlemeye çalıştım, itiraf da diyebilirsiniz. Varmısınız benle ‘ben’i aramaya,
aradığımızı bulmaya, bulduğumuzu bilmeye, bilinen olmaya ?

Kısaca : Sakarya’nın Pamukova ilçesi Turgutlu köyünde doğdum annemden, köy ilkokulu, ilçe ortaokulu, il lisesi ve başkentte, ODTÜ İşletme Fakültesi. Yani, hemen her kardeşin olduğu
gibi, benimki de sıradan bir başarı. Ama, sıradan olmayan, zaman içinde
geliştirdiğim, kocaman “ben”. Bu ben, önce, çevreden aldıklarıyla büyüdü,
örneğin iyi okuyor, öğreniyordu, sonra, çevreye verdikleriyle büyüdü, iyi
çalışıyor, sonuç veriyor diye. Ben ve benliğim, her alışverişten kârlı çıktı.

Hakikat güneşinin gurubuyla oluşan siyah maddenin karanlığından, bir madde olarak çıkıp yüzümü ışığa dönünce esmerleştim. Arkam siyah, önüm nurlu beyaz idi. Böylece akla
karayı seçen de ben. Çünkü, ne madde ne de mana, hem madde hem de mana idim.
Renksiz iken, yüzüme renk düşmüş, grileşmiştim. Öğrenmeyi öğrendim, ilim
denizinde yüzerek aydınlandım, renklendim.

Benim olan herşey, kendim, evim, işim, eşim, arabam en iyi ve güzeldi, çünkü, ben bendim ve onlar benimdi. Bir gün “daha büyük” ile karşılaştım. Ben’liğim kendini felsefeye verdi. Yaşamın arkasında bir felsefe olduğunu hissetti. Kendisinin de arkasında bir felsefe olursa daha
da büyük olabilirdi. Böylece, ne dese dinlenir, ne yapsa beğenilirdi.

Gerçekten, önce öyle oldu. Bilgileri arasında, yerden göğe, insandan Tanrı’ya, maddeden manaya nice kelime ve deyim vardı. Artık özendikleri tarihî kişilikler idi, hem de Hz. Adem’den Yunus’a kadar. Hayatın tümünün ne olduğunu öğrenmeye çalıştı, tarihî deyişleri
değerlendirdi. İlk bilgilerinin biraz eksik olduğunu, hatta biraz da yanlış
olabileceğini kabul etmeye başladı. Her ele aldığında, bu kitap meğer ne diyor, ne demek
istiyormuş, denilen ile denmek istenen ne kadar da farklı imiş, gibi hayretler
yaşadı.

Hayretini başkaları ile paylaşırken, bir arkadaşı, sen bunlara hayret mi diyorsun, “Gel de gör, gör de ‘an’la demez mi?” En beklenmeyen zamanda, zeminde ve şekilde geldi, Doğuş’ta “Yeniden Doğuş”, gerçek anlamda, babadan doğuş!

Felsefede, ilim ile amel vardı. Tanrı’yı herkes bilirdi, elçileri de insanlar arasında
yaşamış ve herkes görmüştü. Esas olan bilineni görmek, görüleni bilmekti.
Yeniden doğuş, tam da aradığı idi. İşte ilim işte amel. Tekris sonrası demişti
ki, “işte hayatın gerçeği, gerçek hayat bu”. Ancak, şimdi bir de kelime aramak
çıktı, hani kaybolmuş olanı, tam kendini bulmuşken kelime kayıptı, neyse ki. Ya
kelimeyi bulup da kendi kaybolsaydı. Nasıl açıklardı, kime?

Bir küçük yanılgıyı kabul etmek “ben” için tarihi bir yanılgı oldu. Yanılgılar peşpeşe geldi. Gerçek karşısında ‘ben’ neydi ki, meğer önceleri ne de yanılmıştı, “ben en büyük, başka büyük yok” iken şimdi ara ki bulasın, basit, gerçek beni. Arayan bulur denir, aranan bulunur
da, arayan kaybolur mu, beyaz pirince giderken gri bulgurdan oldu.

Her doğru iki kere doğru, her bulgu iki yönlü oldu. Örnek mi, “Tanrı vardır” doğrusu, bir, evet O vardır, iki, sadece Tanrı vardır gayrisi yoktur. Bulgunun iki yönü ise şöyle,
mutasavvıflar, biraz önceki gibi, Tanrı vardır demiş, kardeşler ise, “Tanrı
yaratan değil varolandır” demiş. Yani, denilen farklı denmek istenen aynı,
aklımız ile denileni, sezgimiz ile denmek isteneni idrak ederiz. Gönül gözü de
desek, basiret de desek idrak değişmez, ama kolaylaşır, 3+5+7 basamaklı dönen
merdivende yükselirken yüceliş gibi, hem paralel hem de iki yönlü deyişlerden
anlayacağımız tek şey Hakk’tır, hakikattir, gerçektir. Bu deyişlerden örnekler
mi, şöyle:

Herkesin ben deme hakkı vardır, kendini kastetmedikçe.
Ey düşünen akıl sahipleri! Bir ben vardır benden içeri.
Beni gören O’nu görür, beni bilen O’nu bilir. Zâtı, zâtının aynasıdır.
Var olan birdir, iki olamaz. Evvel O, ahir O, zahir O, batın O.
Ben, besmelenin altındaki noktadır. Akıl, fikir üretir.
Hitap, daima, akıllı olana, düşünen akladır.
İlim bir noktadır, cahiller onu uzatır. İlim kendini bilmektir.
Kendini bilen Tanrı’yı bilir.
Sende ara sende bul, ne varsa sendedir.
Küçülttüm Adem ettim, büyülttüm alem ettim.

Tanrı, yaradan değil varolandır.
Var olan hep vardır, yok olamaz; yok olan da hiç yoktur, var olamaz. Kardeşlik,
senden sana, dıştan içe bir yolculuktur. Dünyanın merkezine in, orada kendini bulacaksın
(VİTRİOL). Bulduğunda, içinde büyük bir ziyanın parladığını göreceksin.
Bedeninde hakikat güneşi doğacak, nurun parlaklığında gölgen kalmayacak. Hiram
gibi yücelecek, tecelliyatı anlayacaksın. Hiram, Allah’ın kendisinde tecelli
ettiği insandır. Her kardeşin amacı Hiram olmaktır. Tekâmül yoktur, tecelli
vardır. Taşını kendin yont, eser çıkar ortaya. Ya eser yarat, ya da ol. Aynada
gördüğüne eser diyebilir misin?

Allah, Adem’i kendi suretinde ve kendi ruhundan yaratmıştır.
“Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm“ diyen Yunus olamaz!
Her canlı ölümü tadar, ama ölmekden önce, ama ölmekden sonar!
Ruh ölümsüzdür! Ölmeden önce ölünüz!
Can ile canlanan fâni, ruh ile dirilen bâkidir.
Görünen, görenin görüntüsüdür !

İnsanı insan yapan aklıdır. Kutsal mesajlar düşünen akıl sahiplerinedir.
Herkesin aklı varsa, demek ki bir külli akıl ve akıldan da aşka yol var!
Arayan bulur, kelimeyi de, mevlasını da.
Elmadan yer çekimine, Akıl ile ilme, Külli akıl ile külli ilme, varılır.
Evrenin bir düzeni vardır, kaos, ilâhi mükemmellikte bir düzendir.

Kutsal hitaplar da, bunları yazan kitaplar da, akıldan aşka, gelmiş, geleceği, olmuş, olacağı kapsar. Her “şey” bir ilmin uygulamasıdır, çatal-kaşık da, yerler-gökler de öyle, evren de. Aklın
yolu birdir, arar bulur, ilim kazanır, bilgi üretir. Akıl ilim kazandıkca, fikir geliştirir, uygulama bilgisine dönüştürür. Akıl, ilim ile, istediği, sevdiği birşeyi yapar, onu ortaya çıkarır. En çok sevdiği şey ne ise, önce onu yapar.

Siz olsaydınız, bu dünyada, ne olsun, ya da, ne olmasın isterdiniz?
Sevdikleriniz olsun, sevmedikleriniz olmasın mı?
Sadece en çok sevdiğiniz olsun da, az sevdikleriniz olmasa da olur mu?
Sizin sevdiğiniz olsun da, sevdiklerinizin sevdikleri olmasın mı?
Sevgiden de öteye, sadece aşık olduğunuz mu olsun kâinatta?
Haklısınız, aşıkla maşuktan başkası yoktur bu hayatta!

Aşkolsun size, sevgi aşka dönüşürse, gurur mu kalır, akıl mı?
Aşkın olduğu yerde maşuktan başka ne vardır, benlik de kalkar, aşık da.
Önce hayalimizde yaratırız aşkımızı, sonra, hayalim der aşık oluruz. Aşıkın canı
maşuğuna, aşık olduğuna kurbandır.
Kavuşma halinde, kim seven kim sevilen, olur mu bilen.
Aşkın gözü kördür, aşık başkasını görmez, yoktur başkası.

O’nun vücuduyla mevcut, hayatı ile hay, canı ile canlı, yani diri,
ilmi ile alim, nefsi ile kaimiz, bilmezsek, nicedir halimiz.

Biri bilinir görünmez, biri görünür bilinmez.
Görünen bilinirse, ancak, bilinen görünür,
Görünen bilinmişse, bilinen görünmüştür.
Bilinen görünmüşse eğer, görünen bilinendir.

Buz sudan, herşey Allah’tan.
Masa ağaçtan, ama, ağaç masa değil.
Düşününce varız, kendimizi ararız, çünkü,
Aradığımızda, sorulur, peki ya siz kimsiniz ki?

Biri aranır bulunmaz, biri bulunur aranmaz,
Bulunan aranırsa, aranan bulunur,
Bulunan aranmışsa, aranan bulunmuştur.
Aranan bulunmuşsa, bulunan aranandır.
Aranan bulunursa, arayış da, arayan da kaybolur, kelime de okunamaz!
Ne yapıyorum ben, tereciye tere mi satıyorum, masal mı anlatıyorum.

Sabrınız için çok teşekkür ederim. En derin sevgi ve saygılarımla.

26 Mart 2012 Pazartesi

İNSAN ZEKÂSININ ESARETE DİRENCİ


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

Muhterem Üstadlarım, sevgili kardeşlerim. Konunun takdim ortamı ve dinleyici kitlesi araştırma yöntemini ve derinliğini etkiler. Hitap edilen üstadlar dikkate alındığında, şu
an sanırım hiçbir sınır tanımamanın ve doyasıya felsefe yapmanın tam yeri ve
zamanıdır.


Yontularak olgunlaşma, Zeka, sözlük anlamıyla, mantıki ilişkileri idrak etme, bilgiyi problem
çözmek için kullanma ve yeni durumlara uyum gösterme yeteneğidir. Kısaca, konu,
insan aklının etkin ve verimli kullanımıdır. Akıl ve hikmet, düşünce ve
sezgiler mesleğimizde, yontularak olgunlaşmada, en çok güvenilen araçlardır.
İnsanlık terbiyesi ise bize ben “insanım”, “kamil, olgun insanım”,
denilemeyeceğini ve olgunlaşmanın sınırsızlığını öğretir. Çünkü, Tanrının en
büyük armağanı olan insan aklı ve zekasını kullanarak hamtaşlıktan Tanrı’ya
yücelişte insan sınırlıdır, ya Tanrı? İnsanlığın kendine özgü bir nuru yoktur,
kutsal nurun kaynağı kutsal kitaplardır. Kutsal kitaplardan alınan nurun ateşi
sönerse sevgi mabedinin ısı ve ışığı kaybolur. Alegori ve sembollerin temelinde
kutsal mesajların olduğunu görmek de ayrıca zevk verir.


Söz konusu mesajlardan birkaçı şöyledir: «Ruh» Rab'binden «Akıl» meleği vasıtası ile «Kalb» Nebi'sine inmiş olan makûlat kitabını oku. Ruh cesed için ne ise, Hakk da
halka göre odur. Halkın dinleyebilmesi, görüp, tutup inanabilmesi için, ruhun
aynı cisim ile cisimlenmesi gerekmiştir, “İşte nübüvvet budur”, nübüvvet
hakkdır. (*) Hak'kı işitmeğe, Hak'kı görmeğe, Hak'la söylemekliğe sebeb
olan akıl nurudur. Kalp akıl nurundan yoksun kalınca
sağır-kör-dilsiz olunur. Nefsde kalanların kalp gözleri görmez, çünkü
nefsin kendine özgü aydınlığı yoktur, nefsde ruhun ateşi sönünce ısı ve ışık kaybolur.(**)


Kutsal mesajların, konuyla ilgili olan, en önemli üçü “Evrenin”,
“İnsanın” ve “Adem’in” yaradılışı ile ilgili olanlarıdır. İnsanlık açısından da
bu üç aşama “harici alem”, “ölümsüz ruhun nuru ile yeniden doğuş” ve
“yontularak olgunlaşma” süreçleridir. Üç aşama, Canlanış-Ruhlanış-Diriliş
olarak özetlenebilir. Mesleğimizde bir seçim süreci vardır. İnsan, önce insan olmalıdır ki seçim sürecine girsin. Mesleğimize çağrı genel ve herkese değildir. Seçim işi vardır ve şarttır. Amaç
olgunlaşma olduğu için, olgunlaşabilecek olanın seçimi gerekir. Seçim sadece
bize özel midir? Olamaz. Seçilen kişi, yeniden doğup olgunlaşarak yücelecektir. Ruh aynı ölümsüz ruh, nur aynı ruhun nuru olduğu sürece, bizim idrakimizde çelişki olmadıkça, kutsal mesajların özü ile mesleğimiz arasında hiçbir çelişkinin olmayacağı kesin ve aşikardır.


Kutsal mesajlarda ve insancıl süreçte örtüşen üç aşama, kolay
anlaşılabilmesi için, İnsan-Olgun İnsan olarak, ikiye de indirgenebilir. Harici
alem, yeniden doğuştan sonra, ikinci planda bırakılıp dikkatler yontu işine
çevrilir, verilen nur veya ruhun nuru ile diriliş önem kazanır. Artık
yontularak yüceliş, ölümsüz ruh ile diriliş önemlidir. Aynı anlayışla, herşeyin bir “öncesi” ve bir
de “sonrası”, aynı şekilde, insanın da bir “evveli” bir de “ahiri” vardır.
İnsanın nereden gelip nereye gittiğini bilmesi gerek ise, bu evvel ve ahirden
başlanabilir. Evvelimiz, insan olmaya çalışma, insan olup seçilen hamtaş olma
çabası sonucunda gerçekleşen, “hamtaşlık”tır, ahirimizi öğrenmeye çalışırız.
Hamtaş olarak yeniden doğduk insanlık alemine. Bu alemde taşımızı akıl ve
hikmet ile yontup sevgi mabedi inşa etmemiz istenir, biz de bunu amaç ediniriz.


Bilinir ki, bu dünya alemi ilk ve son değil, başka alemler de var. Yeri
gelir onsekizbin alemden bahsederiz. Şimdilik bu “Dünya”, “Görünür Alem”,
“Misal Alemi” ve diğeri, yani, gelinen ve gidilen alemi incelesek yeter. Belki
de, bu ikisine, “Madde” ve “Manâ” alemleri diyebiliriz. Eşya, önce, mana aleminde oluşur. Önce yapmış sonra isim vermiş olabiliriz, ancak, önce düşünce aleminde var ederiz birşeyi.
Her cismin bir ismi vardır. İsmi bir, cismi sonsuz olabilir. Masa ismi birdir
ama masa çeşitleri sonsuzdur. Ressamın resmi önce hayalinde, mimarın eseri de
önce projesinde, kafasında oluşur. Küçük Dünyamızda herşey düşünülerek olur da,
kainat düşünülmeden mi oluşmuştur? Hayal, düşünce ve mana aleminin hepsine
birden bazıları “Gayb” alemi der. Bu kainatta ne varsa önce “kozmik bilinçte”
var olmuştur. Büyük Patlamadan önce var olduğunu bildiğimiz “boyutu sıfır
kütlesi sonsuz” olan ve “Hidrojen” olarak bilinenin, bize ve herşeyimize,
Güneşimize, Dünyamıza gebe olduğu kesin. O patlama olacaktı ki bugün var olan,
yarın var olacak olan var olsun. Varlığın ve var olmanın sonsuzluğuna işaret
etmek için, bu kaçıncı patlama diye de sorabiliriz. İlk andan itibaren, evrenin
açılımının tek bir “ilim”e uygun olduğu görülür. Varoluşun, mana alemindeki
bilimsel projesine uygun olması akla yatkındır.


Öğretileri bilimsel ve uygulamaları sanatsal olan ve kadim köklerinin
insanlık tarihine dayandığını bildiğimiz mesleğimiz, aklımızı kullanmamıza
öncelik verir. Madde aleminden alınan hamtaşlarla mana aleminde sevgi mabedi
inşa etmek ancak düşünen akıl sahiplerine özgü bir çaba olabilir. Yeryüzü
mermeriyle gökyüzünde; nefsi aklına hükmeden Firavunun egosunu simgeleyen
piramid inşa edilemez. Olsa olsa, insanlarla, aklı nefsine hükmeden Sultan
Süleyman’ın gönül mabedi yücelir. Görünür alemden Gayb alemine, madde aleminden
mana alemine geçişi, ölümde ölümsüzlüğü, yoklukta varlığı ararız. Kaba güç ve
kuvvetin, makam ve mevkinin geçersiz olduğu sevgi ve hoşgörü alemine Hz.
Süleyman makamından nur verilerek doğarız. Bağnazlık ve bâtılı bırakır, akıl,
fikir, sezgi ve zekaya dayalı basiretli görüşü benimser, hakk ve hakikate
ulaşmaya çalışırız. Hamtaşımızı yontarak dünyanın merkezinde kendimizi bulmaya
ve bilmeye gayret ederiz. Kendisinde Allah’ın tecelli ettiği insan olarak
tanıdığımız Hiram üstad olmayı amaç ediniriz.


Çırak kardeşe “bu yolculuk senden sanadır” denir. “kardeşin ile arana
sakın mesleğini koyma” öğüdünde bulunulur. Çünkü, insanlık, bireyin dışında
değil içindedir, meslekteki yolculuk da kendisinden kendisinedir, yani, akıl
aracı ile, kalbinde yücelip, ruhundan aldığı ilhamı nefsine ulaştırır, onu
terbiye eder. İnsan, gönlüne sığan Gayb aleminde, aklı ve zekasıyla dolaşıp,
önce kalbinde isimler arası ilişkiyi, sonra harici alemde cisimler arası
ilişkiyi idrak eder. Kalbin iki kapılı bir han olduğu, birinin ilim, ilham ve
hikmet için ruha, diğerinin, uygulama için nefse, bedene açıldığı bilinir.
Ademoğlu, düşüncelere dalıp tefekkür ederek, beden arzından akıl semasına
yücelir, ilmin kaynağı olan ruha ulaşıp aldığı ilhamı fikirler halinde nefs
toprağına yağdırır. Nefs arzında, akıl semasından yağan ilim yağmurları
sayesinde, güzel ahlak meyve ve gül bahçeleri yetişir. Sevgi ateşi ve aşk
güneşi ile olgunlaşan meyveler, önlüklü ve önlüksüz tüm insanlara sunulur.
Olgun insan, kâmil insan olan kardeşin tüm insanlara faydası dokunur. Rahmet
yağmuru, iyi kötü ayırmadan, herkesin arzına, tarlasına yağar. Kökü kadim
olanın meyvesi de tatlı, lezzetli, kamil olur. Oysa, bazen, köküyle ve kökünün
kadimliği ile uğraşmaktan kardeşliğin meyvelerine zaman kalmaz.


Kısaca, kardeşlik, harici alemden aldığı hamtaşı işleyip sevgi mabedi
inşa ederken, girdi alıp çıktı üreten bir sisteme benzer. Her açık sistem bir
üst sistemin alt sistemidir ve kendi içinde bir çok alt sisteme sahiptir.
Çırakları eğitme, kalfaları öğretme ve ustaları yüceltme işlemlerinin her biri
bir alt sistemdir. Hamtaş tamamen maddi olan alemin bir parçası ve ürünüdür.
Sevgi mabedi ise tamamen manevi olan alemde inşa edilir. Sanki madde ile mana
inşa etmeye çalışırız, üstelik bunu aklımızı kullanarak yaparız. İlk bakışta
bizi anlayamayanları eleştirmemiz insafsızlık olur.

Harici alem, canlanış,

Harici alem, evren, canlanış, büyük patlama ile oluşmuş.
Çevremizdeki herşey nasıl belirli bir düşünce, bir proje ile gerçekleşmiş ise,
aynı şekilde, evren de kozmik bilinç ile şekillenmiş, oluşmuştur. Doğa ve doğal
güçlerin fonksiyonları fiziksel, kimyasal ve matematiksel gibi bilimsel
kurallara uygundur. Her maddenin belirli bir yanma, donma, erime, sıvılaşma ve
buharlaşma noktası vardır. Herşey, toprak, hava, ateş ve sudan oluşan dört
anasırdan, elemandan meydana gelir. Yeryüzü ve gökyüzü ile içinde ve aralarında
olan her çeşit canlı aynı, ilahi, doğal kurallara tabidir. Bitkilerin arzdan,
topraktan çıkışı ile canlıların, insan dahil, bir bedenden çıkışı, meydana
gelişi, arasında fark yoktur.


Kutsal mesajlarda insan önce “ins” olarak, hatta “insi vel cinni”
tabiriyle geçer. Evren altı günde yaratılmıştır. Bir anlamıyla, yani, ön, arka,
sağ, soldan oluşan dört yön ve alt, üst olmak üzere iki yüz, altı yüzeyden
oluşmuştur. Diğer bir yoruma göre, ilk peygamberden son peygambere kadar
altıbin yıl geçmiştir. Bir hikmeti de, otuzüç gibi, üç artı üç olmak üzere,
altı makam olabilir. Sonra hayat tekrar başlar. Yaşam döngüsel, bu döngü ise
yaşamsaldır, kısır değildir. Herşey aslına döner. Herşeyi haketmek gerek,
haksızlık olmaz, mümkün de değildir. Haksızlık Allah’sızlıktır.


Evrenin oluşumu kutsal kitaplarda halk ediş (halak-halakel) olarak geçer.
Halk ediş, bireysel veya nesnel bir bilgi birikiminin, ilmin bireysel
uygulanması, ortaya, meydana çıkışıdır, görünür hale gelişidir. Buna, kesret ,
çokluk aleminde, bireysel zuhura geliş, izhar ediliş, zahir oluş da denir. Bir
ve tek olan, vahdet denen, vücud ile mevcud oluşdur bu hal, vücud mevcudata dönüşür.
Mevcut oluş nasıl bir ilme dayalı ise mevcudatın hayatı da aynı ilmin devamı
ile yaşanır. Yerçekimi yerin çekimidir ve buna karşı, yörüngesel hareket ile,
merkezkaç kuvveti oluşur. Hikmetini bilmesek de en ağır suyun dört derecedeki
su olduğunu, suyun donma ve kaynama derecelerini biliriz. Evrenin
genişlediğini, galaksilerin yerlerini ve hangi hızda birbirinden uzaklaştığını
ölçeriz. “Mevcudat” ve “Yaşam” altyapısı bize verilmişdir, biz onu sadece
kullanır, onunla bir amaca ulaşmak için oynarız.


Kısaca, harici alem, tek tek canlılar alemi, bizim için sanki bir taş
ocağı, verilmiş, biz taş ocağı ile ilgilenmez ve onu kurup işletmeyiz. Bizim
büyük patlamada rolümüz yok, ama, patlamanın bizim oluşmamızdaki rolü çok.
Seçmece bir hamtaş alır onu işleriz. Sanki, tüm doğa kendi kendine olmuştur,
bir patlamayla. Sonra, taş elde etmek için doğayı biz de patlatırız. Batın olan
ilim zahir olmuş. Biz zahirden batını keşfe çalışırız. Olgunlaştıkça, bize
herşey “yeniden keşfedercesine aşikar olur”.

Yeniden doğuş, ruhlanış,

Oluşumunda rolümüz olmayan canlılık altyapısının bir
parçasına biz “hamtaş” deriz. İşte bu andan itibaren bir bardak suda fırtınalar
koparma sırası bizdedir. Ne nedir ne değildir, aslında ne olmalıdır, nasıl
olmalıdır, nasıl olmamalıdır bizden sorulur. Bir küçük ego ve egoizm
edebiyatını felsefeye dönüştürürüz. Adem çamurdan yaratıldığı için, çamuru atıp
tutma, kıvamını tutturma oyunuyla mangalda kül bırakmayız. En büyük akıl başka
büyük yok! Doğrudur da, ta ki hakk’a ve hakikate erene kadar. Erenlerin,
ermişlerin, ruh ile dirilen kamillerin, insan-ı kamil, olgun insanların
tartışdığını hiç duyan olmuş mudur? Onların dövene elsiz, sövene dilsiz
olduğunu biliriz. Tam burada “bilmek ve bilmemek”, “bilenle bilmeyen bir olur
mu”, “olmak ya da olmamak” başlar. Atma-tutma biter. Yalnız, kapı ve yol
gösterilir, açıp girmek, girip gitmek ve gidip varmak yolcuya kalmıştır.


Tanrı’nın, halifesi olarak, Adem’i kendi suretinde ve kendi ruhundan
nefhederek, aynı ölümsüz ruhun nurundan, yarattığına dair kutsal mesajlar
vardır. Adem’in çamurunun, kırk gün yoğrulduğu, istenen kıvamda tutmak için,
gerektiğinde toprağa hava, su ve ateş takviyesi yapıldığı anlatılır. Tanrı’nın
halifesi olarak yaratıldığı hikaye edilirken Adem için “ca’ilün”(*) kelimesi
kullanılır. Cailün, sözlükte, “örneği olmadan yeni, güzel ve faydalı bir şeyin
icad edilmesi” anlamındadır. Hakikaten, harici alemde o güne kadar var olanlara
kıyasla, Adem yepyeni bir şeydir, güzeldir ve diğerlerine de faydalıdır. Bu
amaç için var edilmiştir zaten. Yaradılış amacına ulaşmalıdır Adem. Acı üzüm
kütüğü, kalem aşısı ile, tatlı üzüm vermeli, ahlat, armut olmalıdır. Canlılık,
hamtaşlık yetmez. Can, ölümsüz ruh ile dirilmelidir.


Adem’e kadar, mevcudat, canlılık, canlılar, her şey vardı, aynı bugünkü
gibi. Yeni olan sadece Adem. Bizim “yeniden doğuş” felsefesine çok uygun, hem
bir doğuş hem de bir yenilik var ortada. Senaryonun sahnelenmesi böylece
başlar, Adem ve oğulları rollerini başarıyla oynarlar her dem. İnsan ve
oğulları boş durur mu hiç? Hayatın bir oyun olduğunu, hatta oyunun çamurculuk
olduğunu iddia eder. Oynaşma amacıyla, ben bilirim oyununu oynamak için, sözde
çelişkiler, farklı düşünüşler bu aşamada başlar ve kırk gün sürer. Zaferin
büyük olması için yenilginin de büyük olması şart. Örneğin, “Seçilmiş insan,
ilk peygamber, olan Hz. Adem’den son peygambere kadar altı bin yıl geçmiştir,
Evrenin altı günde yaratılmış olması buna işarettir”, hayır, “olmaz, olamaz
öyle şey bunlar dogmadır, bağnazlıktır”...gibi. Herkes kendi alanında
alegoriler, rumuzlar kullanır, ama, diğerini düz mantıkla eleştirir. Yeryüzü
mermeri ile gökyüzünde mabed kurmak da bazılarına akıl dışı gelebilir.


Esvel-i safilin denen “doğanın çukuru”ndan, yani, cehaletin dibinden, ilim ile başımızı kaldırabiliriz. Adem de, O’nun ruhu, yani, ruhunun nuru olan ilim sayesinde çamurluktan kurtulup dirildi. İlim elde ettikce de çukurda olduğumuzu anlayarak, yükselmek, çukurdan
dağlara, tepelere çıkmak, hatta göklerde uçmak, bildikçe bilmek isteriz. İlimle
yücelmeden önce, ilim suyu ile yükselmek için Tufan ve Nuh’un Gemisini
efsaneleştiririz. Nadiren de olsa “akıl ve zeka Tanrı’nın bize en büyük
armağanıdır” deriz ama hem pek kullanmayız hem de armağan olması üzerinde pek
durmayız. Kimin aklı daha büyük yarışı daha zevklidir. Nurlu armağanın kimden
kime ne amaçla verilmiş olduğu, düşüne düşüne ulaşılacak “tefekkür” gerektirir.


Akıl, yanına, mantık, fikir, teorik akıl, pratik akıl, zeka, hafıza, vicdan, adalet, basiret gibi birçok arkadaş bulur. Akıl semasında herşeye yer vardır ama kuruntuya, vehime, yer yoktur. Akıl kuruntuyu, şeytan diye reddeder. Oysa, şeytan, merkezkaç kuvvetinin karşıtı olan
yerçekimini simgeleyip, şakül gibi, hep aynı yönü, O’na giden yolun tersini
göstererek pusula görevi yapar. Akıllı hayat başlar başlamaz akılsızlıklarla
savaş da başlar. Ak ile karayı, sap ile samanı ayırım gücü sayesinde, iyi ile
kötü, güzel ile çirkin gibi temel faktörler yaşama geçer. Kırk gün kırk gece
sürecek düğün-dernek başlar, neyse ki sonu, Mevlana misali, gerdektir.


Akıl için toprağın derinliğine inmek tarihin derinliğine inmek kadar kolay, ama, gökyüzüne çıkmak, Tanrı’ya yücelmek gibi, zordur. Çünkü, yükselmek için temel fizikî güçlerden
birine, çekim gücüne karşı koymak gerekir. İlahî çekim! Bıraksa uçarız.
Dünyanın zevk ve lezzetlerinden, kısaca, dünyadan, onun çekiminden kurtulmak
için arzu ve azim şarttır. Bu karşı koyuş ve sürtüşmeden ısı ve ışık açığa
çıkar. Hakkiyet ile şahsiyet sürtüşür. Biz maddenin içinde saklanmış olan
sıcaklığı açığa çıkararak, yakıtları yakarak, füzelerle yerçekimine karşı
koymayı biliriz. Yükselme işini böylece hallederiz. Henüz, “yücelmek için de
bizim içimizde büyük bir ışığın parlaması gereklidir” demek için erkendir.
Ritüellerde yer alan “Üstad kelimeyi bulup okuduğu zaman, ZİZA kelimesi ve Z
harfi ile sembolize edilen büyük bir ziyanın içinde parıldadığını görecek ve
aynı anda da en yüksek dereceye eriştiğini, Hiram gibi yüceldiğini,
tecelliyatı, anlayacaktır” ifadesini idrak kırk gün gibi bir zaman alır. Canın
ruhlanarak dirilişi veya kişinin yücelerek olgunlaşması için, yeryüzünün şeytanî
çekimine, bedensel zevk ve maddî lezzetlere karşı koymak gerek.


İnsan zekasının esarete direncinin yeri de burasıdır. Maddeye bağlı ve
bağımlı olmak, sadece bireysel bir canlı olmak ve öylece kalmak insanı sıkar,
cendereye sokar, insanlığa uymaz. İnsan aşağıda, insanlık ise yukarıdadır.
Madde bağımlılığı insan gerçeğine terstir. Ya insan insanlıktan çıkacak ya da
insan bağlı ve bağımlı olmaktan kurtulacaktır. Maddenin içinden bir eser olarak
çıkınca ancak “ins” “insan” olur. Bir küçük “an” eki çok şeye malolur. Onun
için belkide, an bu an, dem bu dem, an’lamak, ‘zam’an deriz. Bu hale ulaşmak
bir an meselesidir, ama, kim hangi anda ulaşacak. Esaret, insanın insana köleliğinden
çok daha geniş kapsamlıdır. Beyinsel düşüncelerden birine, maddi zevklerden
birine tutsak olmak da esarettir. İnsan, ilmin tümünü zevk etmelidir. Batın,
rücu, dönüş amacıyla zahir olmuştur. Ancak, zuhura gelen görülür. İnmeden
çıkılmaz. Hubut, maddeye itiş, kovuluş, olmayaydı hidayet, manaya çıkış,
kavuşma olmazdı.


Esaretin çözümü için de ilmin kaynağına inmekte yarar vardır. Daha kolay
anlayabilmek için dallara veya kollara ayırsak da ilim birdir. Pozitifi
negatifi, doğa ilmi doğaüstü ilmi yoktur. Tanrı vardır, ya gayrısı? Tek vücudun
sahibi mevcudatın ilminin de sahibidir, ilmin uygulamasından doğan hayatın da.
“Kendini bil” uyarısı, “Kendini bilen Tanrı’yı bilir” müjdesi ile tamamlanır.
Einstein dahil, her ilim adamı bildiğinin sınırlarında “İlahi” kuralların geçerli
olduğunu düşünür desek abartmış olmayız.


İnsanın bedeni vardır ama insan sadece beden değildir. İnsanlık ise,
donanım değil tamamen yazılımdır. Her insanın insanlığı, bildiklerini
uygulamasına bağlıdır. İnsan, akıllı ise, aklını kullanabiliyorsa, bildiği
için, bildiği kadar, bildiği şekilde insandır. Nur verilen, ruh verilen, o ilim
ile alim olur, bilgili, bilgin olur ve uygularsa eğer, yalnız kendisi değil,
herkes ona “insan” der. İlim yeterli değil amel, uygulama şarttır. Ruh ve beden
birbirini tamamlar. Ancak, biz, ruh için ölümsüzdür deriz, ceset ise toprak
olur, ruh gibi, aslına döner.


Kısaca, doğum ile yaşam başlar. Hayatta herşey olur, çünkü, oluşuma biz
hayat deriz, bir şey varsa, hareket oluyorsa, küçük bir kalp atışı, hafif bir
nefes alışı, canlılık vardır, hayat vardır demeye yeter. Peki yeniden doğum ile
ne başlar? Ölümde ölümsüzlük ne ola ki. İnlikten ve cinlikten nefsini yenerek
kurtulan insan, verilen nur ile dirilip, hayat bulup, yeni bir yaşama gözünü
açmalı. Herşey var, “ben” demece, yok. Bu göz basiretli, kalp gözü, gönül
gözüdür. Cehaletten kurtulup aydınlığa çıkmalı. Aradaki farkı fark edince nurun
kaynağına yücelmek yaradılışın gereğidir.

Olgunlaşma, Diriliş,

Üçüncü aşama olgunlaşma, verilen ruhun nuru ile diriliş aşamasıdır. Kendini
feda eden çekirdek, bitki olup meyvanın içinden tekrar çıkıncaya kadar, kelebek gibi,
olgunlaşma sürecini yaşar. İlk yeşerdiği andan itibaren yeni bir hayata yeniden
doğmuş, fide, fidan, ağaç derken, meyve vererek yaradılışının gereğini yerine
getirmiş, aslını ispat etmiştir. Ancak, bir çekirdek “ben o ilk çekirdeğim”
diyemez. Çünkü, aynı ağacın tüm meyvelerinin içindeki tüm çekirdeklerin “ben o
çekirdeğim” deme hakkı vardır. Mümkün vücuduyla mevcudatın elçiliğini,
sözcülüğünü yapmış, ne olup ne olmadığını, görene, bilene, sessizce
haykırmıştır. Dağ duruşu, kuş uçuşu ve çiçek kokusuyla O’nun varlığının,
birliğinin, sözcülüğünü, abideliğini yapar. Atatürk’ün abideleri Atatürk diye
haykırmaz mı? Meyve, tadı ve gıdasıyla cana can katar, yeni bir hayata, diğer
bir canlıya dönüşür. Kamil insan, değil insanlara, insanlığa katkı sağlar.
Kamiller elinde yeniden doğar yüceliriz. Can ruhla dirilir, ölümsüzleşir.


Koruyucu ortamda, rahimde, ters olarak tutunan damla anlamındaki
“alâk”tan, oluşup “ins”likten kurtulan insan da hamtaş olarak seçilip alınır,
kendi kendini yontarak olgunlaşır. Başkalarını taklit ederek yaşarken, tahkik
etmeyi, örnekleri araştırıp incelemeyi, öğretileni, öğrenmeyi öğrenir.
Maymunluktan insanlığa geçer. Taşını yontup olgunlaştıkca, içinden bir eser
çıkar, eser taştan, insan da madde ve cehalete bağımlılıktan kurtulur, maddeye esaretten kurtulur, alim olur kendini bilir. Artık taş ocağını değil insanlığı temsil eder. Anlar ki, kendi
de, başka olarak bildikleri de başkası değildir. Her bedende aynı varlık.
Herkes aynı topun bezi, bir elbiselik ona, bir elbiselik buna verilmiş, zamana
göre sadece moda, elbiselik kumaştan dikilen elbisenin modası değişmiş. Her
lokma aynı hamurun bir kaşığı. O’nu bilen, O’nunla, O’nu görür, O’nu söyler,
O’nu işitir. Seve seve sevmeyi öğrenmiş, seve seve sevilmiştir. Mahbub, seven,
iken habib, sevilen, olmuştur. Artık, Hamtaşı da sever, henüz olgunlaşmaya
çalışan çırağı da. Sevgi mabedinde başkasının sesini başkası duyamaz. Hakk,
ancak, hakk ile görülür, duyulur, bilinir. “Ben”lik kalkarsa aradan, kalır Yaradan.


Her açık sistem, girdi-işlem-çıktı diye özetlenebilir. Üretim sistemleri
ham maddeyi ürüne dönüştürür. Bir sistemin çıktısı başka bir sistemin girdisi
olabilir. Kardeşlik de bir üretim sürecidir ve hamtaş girdidir. Peki kardeşlik
bir kısır döngü olabilir mi? Asla. İlerde teknoloji okadar ilerleyecekmiş ki,
insan aklı ve zekası bilgisayar çiplerine, yani, insanlık insana, yazılım
donanıma, mana maddeye yüklenebilecekmiş. Etrafımıza bir bakalım, eğer o gün
bugünden farklı olacaksa bizden onlara selam olsun! Çünkü, telefonda bile,
birini arayana “Peki siz kimsiniz?” diye sorulur.

Dilerim E.U.M.ı bize bir daha esaret göstermez.

(*) Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyüs Semerkandi, “Te’vilat-ı Kaşaniyye”, üç cilt olarak yeni yazıya aynen aktaran, Y. Müh. M. Vehbi Güloğlu, Kadıoğlu Matbaası, Ankara, 1987, Bakara 50.
(**) Bakara 17-18.
Kitabın tümü için : (necdet.altinay@gmail.com).