25 Aralık 2014 Perşembe

Fatiha'nın Gizemi


          FATİHA’nın GİZEMİ


            Bir insanın olgunlaşma süreci ile dinler tarihi paraleldir. Önce bedensel gelişme önem kazanır. Manevi veya ruhsal gelişim biraz sonraya kalır. Hz. İbrahim ile gelen tevhit anlayışının açıklanması üç kitabî din ile üç aşamada tamamlanır. Dinlerin veya bireysel olgunlaşmanın özüne inebilen kişiler üç aşamayı da hayata geçirebilir. Fatiha, başlangıç, suresinin Kur’an’ın özü olması anlamlıdır.  Kitap önce İslam’a, sonra mü’minliğe, sonunda mi’raca çağrıdır. Dua Müslüman olmak için değil Müslüman olunduğu için okunur.

            Hitabın muhatabı olan “Düşünen akıl sahibi olgun insan” Hz. İbrahim’in tevhit babası olduğunu bilir. Bugün bile kulağa gelen hikâye ve efsanelerin gizemi tam olarak çözülmüş denemez. Büyük bir ateşin içine atılan insanın yanmaması, karıncanın su taşıması kadar gizemini korur. Hele oğlunu kurban etmesi olayı ayrı bir efsanedir. Bir rivayete göre ardından gelen üç semavi din,  gökten indirilen üç kitap ve görevli elçiler tarafından uzun yıllar boyunca halka açıklanmaya çalışılan aynı, bir ve tek mesaj ile ilgilidir denebilir.

            Hz. Musa ile gelen mesaj elle tutulur, gözle görülür, somut mucizelere dayanır. Allah ile konuşması ve O’nu görmek istemesi iyi bilinir. Dünyevî yaşamı düzenleyen emirler bugün de geçerlidir. Bireysel gelişimin ilk döneminde herkes Allah’ı görmek ister. Hz. Musa’dan sonra, Allah’ın görünür olduğu, zahiren, dıştan, varlığı ve birliği, vahdetin kesrette ortaya çıktığı, “Gayri”nin olmadığı, “Lâ ilâhe illallah” diyerek çekilen tespihten anlaşılır.

            Hz. İsa’dan sonra, olgun insan, Allah’a bâtınen, içten, kalben ve ruhen ulaşılabileceğini anlar. Esas olanın kesrette görünenin değil vahdetin, ruhanî krallığın gökte olduğunu da idrak eder. Allah’a kavuşmanın göğe çekilmekle olabileceği düşünülse de dönüş için beklemek gerekebilir. Mi’raç hadisesi yarım kalmış denebilir. Oysa namaz mü’minin miracıdır.

            Beden ve ruh sağlığından emin olan kişi, kalbinin ruhun nuru ile dolmasına, böylece kalbinin gayriden arınmasına çalışacaktır. Allah’ın bir  “abd”i, kulu, kısaca “Abdullah”, ilim ve nefsinden emin ise uygulamaya geçmek ister. Bu durum Hz. Resulün babasının Abdullah, annesinin Âmine hatun olmasını hatırlatır. Âmin diyen, tatminkâr nefsinden emin olan, Hakk’ın batınen ve zahiren müşahede edilebileceğini idrak eden birisinin, yapabileceği tek şey bu duadır. Bu sure ile olgunluğu, idraki doruğa ulaşır, yürürlükteki, Kur’an’ı okuyabilir.

            Fatiha suresini okumak, “Hz. İbrahim’in tevhidini öğrenmiş, kesret ve vahdeti bilen, Müslüman birisi olarak tefekkür edip, idrak öncesi ‘doğru olarak bildiklerimin tümü yanlışmış, gaflet ve dalalet içinde bulunduğumun idrakine vardım’ deyip tam teslimiyetle Mü’min olmaktır” denebilir. Bu sure Mü’minin mi’racı için indirilen Kur’an’ın girişidir. Besmele çekmeden Kitap okunmaz, bu dua da hakkıyla besmele çekebilmek içindir. Besmelenin “Ba”sının altındaki nokta “Ben” noktasıdır, dua sondan başa doğru, ben diye başlar “O” diye biter. ‘Ben varım’ diyen anlar ki yanılmış, ‘seninle varım’ derken idrak eder, en sonunda, ‘yalnız sen’ varsın der. Kendini bilen kişinin ikilik ve bencilliğinin “Nokta”laştığından emin olduğu haldir. Surenin anlamlı giriş yeri de “Allah’ın kulluğundan emin olma” halidir. Böyle bir hal içine giren kişi halini kulu olduğu Allah’a arz etmek isteyecektir.

ABDULLAH - ÂMİN;

            Babası Abdullah, annesi Âmine olan Resulullah, Allah’ın ‘âmin’ diyen bir kuludur. Fatiha suresi okunduktan sonra bu idrak ile Allah’ın kulu olan herkes ‘âmin’ der. Sureyi gerçek bir Müslüman olduktan sonra, yüzünden okuma amacıyla, duanın anlamını öğrenmeye, surenin öbür ucundan başlamak yararlı olabilir. Anlamının idrakine varmış olarak, hep aynı idrak içinde kalmak üzere, bir kere en sonunda, besmele çekmek de güzeldir.

VELEDDALİN,

            Kulun olarak istediğim, sadece Nasaranın, Hıristiyanların nurani, ruhani inançlarla perdeli olanların yolu değil. Gizli şeylerle kalanların, “bizim krallığımız yerde değil göklerdedir” diyenlerin, manastırlara çekilip, örtünüp, ruhban sınıfına evlenmeyi bile yasaklayanların yolu değil. Nimeti rahimiye, özel nimetlerle yetinen, böylece, nimeti rahmaniyeden mahcup, genel, zahiri, dünyevî nimetlerden mahrum; Hakk’ın zahirriyetinden, görünür oluşundan habersiz, her şeyde cemal-i mahbubun şuhudundan, sevgilinin güzel yüzünü görmekten mahrum olanların yolu değil.

GAYRİLMAĞDUBİ ALEYHİM,

            Yahudiler gibi zahirde kalanların, nimet-i rahmaniye, rahmanî, genel nimetler ve niam-ı cismani, bedenî nimetlerle yetinip duygusal, kalbî, manevî, ruhanî ve akılcı zevklerden mahrum olmadan.

7. SIRATALLEZİNE EN’AMTE ALEYHİM,

            Hem özel hem de genel nimetler verilen, evvel, ahir, batın ve zahiren Hakkı şuhud edip, baki yüzünü müşahede edip, fani gölgesel varlıklarından yok olan nebi, sadık ve şahit olanların, evliyanın, kâmil insanların doğru yolunda,

6. İHDİNASSIRATELMÜSTEKİM,

            Hidayet üzere sabit ve vahdet yolunda, marifet, muhabbet ve Hakk’ın zatının hidayeti olan yolda olmamı sağla. En doğru yol benden sana gidendir. Yalnız doğru yolda olmama değil sana ulaşmama da yardımcı ol, idrakimi artır.

5. İYYAKE NA’BÜDÜ VE İYYAKE NESTEİN,

            Kavlen ve fiilen, söz ve eylemlerimle sana hitap eder, ibadeti sana tahsis eder, yardımı senden talep eder, seninle sana ibadet ederim. Bu huzur hallerimde bütün hareket ediş ve duruşlarımda seninle sana ibadet ederek daim namazda olurum. Her vecih üzere ve her vecihten, cepheden, yüzden cemalini müşahede eylediğimden daim muhabbet lisanı ile sende seninle olurum.

4. MALİKİ YEVMİDDİN,

            Kuvvet ve kudretin yalnız sana ait olduğunu, kullarına kelâmında sıfat ile tecelli edenin sen olduğunu, hamdın mutlak ve mahiyetinin senin zatına mahsus olduğunu bilirim. Kul fani nimetlerden tecrit olduğunda baki nimetlerin verileceğini, kul efalinden sıyrıldığında Hakk’ın efalinin tecelli edeceğini, sıfatından mahv olduğunda karşılığında Hakk’ın sıfatlarıyla sıfatlanacağını idrak eder, böylece, kulluğu fena bulur ve Hakk’ın vücudu bağışlanarak, zatiyle baki kılınır, seni seninle yaşar. Senden gelinir, seninle sana ibadet edilir, zikredilir, şükredilir, seninle sana gidilir.

2-3. ELHAMDÜ LİLLAHİ RABBİLALEMİN, ERRAHMANİRRAHİM,

            Bilfiil hal diliyle hamt etmek, eşyada amaçların gerçekleştirilmesi, kemallerinin zuhuru, ortaya çıkışıdır. Bütün mevcudat kemallerini, olgunluğunu kuvveden fiile çıkararak, potansiyelini kinetiğe çevirerek tespih ve hamt eder.  Eşyanın tespihi ve tenzihi O’nun vahdaniyetine, birliğine delaletidir, delil oluşturmasıdır. Hamt ve sena, övme ve şükrün bildirilmesi, errahman, sıhhat ve rızık gibi zahiri ve genel nimetlerin, errahim, ilim ve marifet gibi Bâtınî nimetlerin karşılığı olarak, âlemin rabbi olan ulu zata aittir. İnsanın kendini bilip olgunlaştırması, amacını gerçekleştirmesidir. Böylece O’nu övmüş ve zikretmiş, varlığına ve birliğine delil oluşturmuş olur. Hamt ve sena, rahman ve rahim, âlemin rabbi olan sana aittir.

1. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM,

               Böylece, herkese genel ve kişiye özel rahmeti kapsayan, varoluşun amacının tümünün kendisinde ortaya çıktığının idrakinde olan, zatın tecellisini idrak edip vahdette fani olan, kâmil insan suretiyle başlar ve okurum.

12 Aralık 2014 Cuma

Kendini Bilme Sanatı


               Kendini Bilme Sanatı


          Kendini bilme gayreti iç ve dış ortamları anlamayı gerektirir. Dış âlemdeki her şeyin iç âlemde de bir karşılığı vardır. İçyapı da hiyerarşiktir. En tepede mana, yazılım, ilim veya ruh en altta madde, donanım veya beden denebilir. Eşyanın ardındaki ilme ulaşmak kolaydır.  Kalp ve nefsin maceraları uzay serüvenini aratmaz. Kendimizi bilmemiz için içimizde oluşan, gelişen fırtına, coşku, tepkilere, gazap ve şehvet duygularına tüm sonuçlarıyla anlam verebilmemiz gerek. İç ve dış âlemi bilme, hakikate erme ve ilmin kaynağını idrak amacına ulaşılmalıdır. Nelere sahip olunduğu bulunurken, bunların nereden geldiği merak edilir. Kaynağına indikçe sahiplik kaybolur. Kayıp kazanç muhasebesi sonumuzu belirleyebilir.

          Dik dururuz, duramayıncaya kadar. Güvenlik nedeniyle, uyanık kalmaya çalışırız, uykusuzluktan ölünceye kadar. Yakın çevremizi oluştururuz, koruyup kollayarak, sonra korunup kollanmak ihtiyacında olur ve sığınırız. Sığınıncaya kadar, çevremize sığınak oluruz. Bu özelliklerimizi bilinçli olarak keşfetmeden önce bu özelliklere sahibizdir. Nereden geldiğini bilmeden önce bu özellik, bu sıfat bizde vardır. Örneğin, koruyucu ve kollayıcı sıfatı bizde vardır ve bu sıfatın bizde var olduğunu bilince “Yaradılışımızdan gelen bir özelliktir bu” diyebiliriz. Benliğimiz oluşmadan önce var olan özelliğe sahip çıkmak bencillik olur. Böyle bir bilinç ise kendimizi bilmek veya kendimizi keşfetmek anlamına gelebilir. Hiç bilinmeseydi önce biz bilirdik. Çok sonra öğreniriz veya hiç konduramayız “Rahman ve rahim” deyimi bu demekmiş. Böyle var olduğumuz için bu kadar bilir, bilinir, bilinçliyizdir. Kendini bilen insandır, bilmeyen henüz bilmekte, olgunlaşmakta, insan maymunluktan hala gelmektedir!

          Dış görünüşümüz bir beden ve bir kişidir. Analiz etmeye başlayınca, baş, beden, kol ve bacaklar gibi binlerce ayrı isim altında organ sayılabilir. İç âlemimizde de kalp, vicdan, utanma, arlanma, gazap, şehvet, korku, cesaret, merhamet gibi birbirini bütünleyen veya yerine göre birbirinin karşıtı çok sayıda duygu ve algıyı sayabiliriz. Özetlersek, insan ruhanî sezgiler, kalbî duygular, nefsanî algılar altında toplanabilir. Çocuk, genç, olgun insan deyince de belirli bir düzeyde insanca düşünce ve davranış kalitesi beklenir. Bu kaliteye akıl ile ulaşılabilir. Akıl bilgiye, bilgi kalbe, kalp ruha erer. Sonrasında “Ben mi bilmek istedim, bilinen mi bilinmek istedi?” sorusunun cevabı düşünülmelidir. Damla deryayı mı bildi, yoksa derya mı damladan bilindi? Damla içinde deryayı mı buldu? Derya, damladan mı bilindi?

          İnsan suresi insanı ve amacını anlatır. Hitap, aklı olan, aklını kullanan, bilen, bildiğini uygulayan, olgunlaşmaya çalışan insanadır. Mesaj bireysel olarak insana, bireyedir. Olgun insanın yücelişini gerçekleştirmesi beklenir. Ayetler akılsızca ele alındığında yücelme merdiveninin basamakları elde kalır, çıkılamaz. Taşocağından alınan ham taşlarla sevgi mabedi inşa edilemez. Ebu cehil deyince, akılsızca, tarihteki adamın teki akla geliyorsa bireysel cehalet kuyusu doldurulamaz. Nefsin emrinde olan akıl ile elde edilen ilahi bilgiler, kalpte yer etmesi ve yeşermesi yerine, doğrudan nefse iletilirse, bedensel bahçenin sulanmasında kullanılırsa, yalnız gururu güçlendirir. Nefis “Ne de güzel bilgilere sahibim ben” diye gururlanır. Oysa bilginin sahibi nefs olamaz. Kalbe bilgilerin akıl aracılığı ile ilimden, ruhtan geldiği düşünülebilir. Tüm iş ve eylemlerimizin insan kişiliğimizde veya insanlıkta gizli kişilikten kaynaklandığı idrak edilebilir. Fiillerimiz, koruyucu ve kollayıcı gibi, sıfatlarımızı ortaya çıkarır, ancak fiil ve sıfatlarımız kişiliğimizden kaynaklanır. Bilip uyguladıkça filler sıfata, sıfatlar ortaya çıktıkça da kişiliğimize ulaştırır. Öğrenme sürecinde iken fiil, sıfat, kişilik ve fıtrat sırasıyla bilinir. Kişi, kendinden öteye, herkesi ve her şeyi değiştirmeye kalkar.

          Bilgi bulanın değildir. Bilginin bilinmesi gereken bir kaynağı vardır. Bu kaynak var olan, tüm varlık âlemidir ve bilginin bilinçsizce kullanımı insanın kendine zarar verebilir. “Emme basma tulumbasının kaçan suyunu tamamlayalım” denilerek verilen bilgileri özümlemeden kullanmaya çalışmak da gururu besleyebilir. Tulumbanın özündeki kapakçık açılmadan, dökme su tulumbanın özüne ulaşmadan, yararlı olamaz. Dökülen su ile bahçe sulanmaya çalışılırsa yetersiz kalır. Birisinden alınan bilgi özümlenmezse ne akılda kalır ne de yararlı olur. “Bu bilgiler güzel bilgiler, ben bu bilgileri yeri gelir başkalarına satarım ve puan kazanırım” denirse olmaz. Yeri gelince tam olarak hatırlanmaz, eksik ve yanlış hatırlanması veya yanlış kullanımı kişiye zarar verebilir. Dökme su ile değirmen dönmez. Ayetler bilgiye, bilgi ilme, ilim kaynağa götürmelidir. Bilgileri özüne indiremeyen, kendi özüne inemeyen, bilgileri özümleyemez, sindiremez, güç ve kudrete çeviremez. Derinden kendi tatlı suyunu çıkaramaz. Su çıkaramayan tulumba ses çıkarır. Ezbere konuşmak başkalarının borazanı olmaktır.

          İnsanın hayatında, henüz insanlar arasında yer almadığı, çocukluk ve gençlik gibi devirler, dönemler vardır. İnsanın nefsine uyduğu, maddi çıkarları peşinde koştuğu, henüz manevi ve ruhani değerlere önem vermediği bir gençlik çağı olur. Gayb âleminde olan veya şahadet âleminde bulunanlar henüz yetişme ve gelişme döneminde olan gençlere, olgun insan olarak görmedikleri için, aralarında yer vermeyebilirler. Nefsanî beslenme için kullanılan akıl ile ancak niceliksel doyuma ulaşılır. Bu gidişin sonu yoktur. Gururun alçak gönle, aç gözlülüğün kanaate dönüşmesi aklın elde ettiği bilgilerin kalpte sıfatlanmasına bağlıdır. Ruhani bilgiler kalpte mayalanmalı ve kalp deryası maya tutmalıdır. Derya bilgisi, mayalanmadan, muhabbetsiz kullanılırsa, nefis gölünde maya ziyan olur.

          Kalp kapakçığının zamanında açılıp kapanmasıyla, muhabbetle kalp beslenir. Güçlü kalp nefsanî duyguların da hem niteliksel hem de niceliksel doyumunu sağlar. Ruhtan akıl yolu ile alınan bilgiler hemen nefsin kullanımına sunulmamalı, derin düşünme ve tefekküre götürmeli. Bilgi ile daha çok ve daha güzel bilgiler elde edilmeli. Tulumba dipten tatlı su çıkarmalı. İnsan, küpünün suyunu kullanıma sunmak yerine kendi küpünün dibini delip deryaya oturtmalı. Küpün suyu, eldeki bilgi; suyun, bilginin kaynağına varmak için kullanılmalı. Böylece, insan düşünmez, düşünce ona gelir, düşünce dipten kaynar!

          Kutsal mesajlar, üzerinde tefekkür edilirse yararlı olur. Mesajın gelişi ve kişiye erişi efaldir, fiildir, “Güzel” bulunur da sıfat kazanırsa, üzerinde tefekkür edilirse, zata erdirir. “Biz o insanı deliller ile hak yoluna hidayet ettik, yönelttik. İnsani duygular ile donatıp uygun koşullarda en uygun davranışlarda bulunması için gereken bilgi, beceri ve nimetleri verdik. İnsanlardan bir kısmı, nimetler sayesinde, nimetleri verene kavuşmak isteyip, şükretti ve yönelttiğimiz yönde ilerledi. Diğerleri sadece nimetleri gördü, aldı ama nimetleri vereni aramadı, kavuşmak istemedi. Biz hepsini görsel ve akılcı delillerle doğru yola yönelttik. Kimseyi kayırmadık, kimseye ayrımcılık yapmadık, hepsine eşit mesafede kalıp eşit davrandık. Biz nimetlerle hicaplaşan, perdelenen mahcuplara, nimetleri görünce alan ama vereni düşünmeyenlere, düşünüp unutanlara, istediklerini ve hak ettiklerini verdik.”

           Yalnız daha çok nimet isteyen fıtratının amacından uzaklaşıp “Mahrumiyet ateşine” düşer.  Nimetler arasından sevdiklerine daha da bağlanmaları “Cisimlere eğilim ve muhabbet zincirini” oluşturur. Nimetlere bağlanışla zincirler güçlenir, kırmak güçleşir. Bu istekler, hakikate erme muratlarını talep etmekte, “Hareketlerini kısıtlayıcı bukağılara” dönüşür. Boyun bukağıları geriye bakmayı, nimetleri verene dönmeyi güçleştirir, amaçtan uzaklaştırır.

          Yalnız nimetlere dalmak ve nimetlerde kalmak, Hak ve hakikate ulaşmaya çalışmamak, “Fıtratlarında yer alan hakikate erme doğal haklarını men edici ateşlere” dönüşür. Ateş, ardında kalan hakikate ulaşmaya engel olur. “Biz isteyene istediklerini hak ettikleri kadar verdik” deniyor. Yalnız nimet isteyene yalnız nimet verdik ama bu nimetler zamanla onlara “Ateş”, “Bukağı” ve “Zincir” olmakta. Çünkü nimet isteme onların karakterleri olur ve kaderlerini oluşturur. “Zaman içinde artık nimetin nereden geldiğini bile hiç düşünmez olurlar” deniyor. Hakikat güneşinden uzaklıkta donar, ateş içinde yanar, bağlı ve bağımlıdır. Bu durum üşütenin hastalanıp ateşlenmesine veya soğuk soğuk terlemesine benzer. Kişi anormalliğinin veya hastalığının farkında olamaz. Sevdiği şeylerin peşini bırakamaz.

          “Her şeyin O’ndan gelip O’na gittiğini anlayıp, her fiilin failinin Hak olduğunu idrak edip, efal hicabından kurtulanlar doğru yoldadır. Bu kişilere ‘ebrar’ denir. Fiillerinin aslında kendilerine fıtratlarında verilen sıfatların ortaya çıkışı olduğunu idrak ederler. Özü sözü doğru, hamiyetli, sadık ve iyi niyetli, Allah’ı seven kişilerdir. Mevsuf olanın Hak olduğunu henüz idrak edemeseler de ayn-i zata yönelmeleri nedeniyle arada, ancak doğru yoldadırlar. Sıfat kâsesinden şarap içenlerin muhabbetinin lezzeti kâfur ile karışıktır. Zat muhabbeti, yakın serinliği, nuriyet beyazlığı ve şevk hararetiyle yanmış kalbe ferahlık veren ve kalbi güçlendiren kâfurun kaynağıdır. Kâfur kalbi serinletir, ferahlık verir ve aklama, temizleme ve arıtma özelliği vardır.”

          İnsan odur ki her şey kendisine yeniden keşfedercesine aşikâr olur. Kendine verilen sıfatlar, melek ve yeteneklerle bireysel insanlığını keşfeder. Kendisi benlik ve bencilliğinden arınır, teslim olup sığınır. Kendisinin, genel insanlığın bir uygulaması olduğunu idrak eder. Örneğin, koruma kollama sıfatının kendisine verilmiş olduğunun idrakindedir. Nefsin tatmininde bilginin önemini anlar. Bilgi sayesinde akıl ve kalbin keşfine ulaşır. Sezgi ve basiret ile de ilmin kaynağı ve sahibine ulaşır. Uykusuzluk nedeniyle, uyanıklığı sayesinde gaflet uykusundan uyanıp, güvenle çevreye sığınıp uyur. İç ve dış âleminin bir ve tek olduğunu anlar. Her şeyin ilim olduğunu, ilmin bir değişik uygulaması olduğunu bilir. Eşya hakikat güneşinin gurup ettiği yerdir. Bu güneşin karanlığı yararak doğması durumunda benlik ve bencillik gölgeleri yok olur. Latif, kesif olarak görünür halden tekrar letafete döner. Diğer bir anlatımla, henüz Tanrı bilinmeseydi kendisi bilir ve sığınırdı, sonra idrak ederdi ki kendisi rahmanî rahimden doğmuş veya oluşmuştur. O, zaten Bir ve Tek var olandır!

          “Kâfur, muhabbetleri sıfata olmayıp aynı zata mahsus olan vahdeti zatiye ehlinden, Allah’ın sevdiği kullarının sade ve saf olarak içtikleri kaynaktır. Bir şeyi güzel bulmasının, beğenmesinin kaynağını keşfeder. Keşifleri sayesinde kaynağa yücelir. Sevilen kullar kahır, lütuf, arkadaş, sertlik, kabalık, bela, şiddet, bolluk, darlık arasını fark etmezler. Onların muhabbetleri zıtlar ve benzerlerin lezzetlerinde, nimetleri anış ve övüşlerinde, rahmet ve zahmette uzayıp sürer gider. Amma ebrar, failinin Hak olduğunu bilen rahimi, rahmet edeni, mün'imi, nimet vereni, yedirip içireni, lâtifi sevdikleri için kahhar, müntakım, ceza veren mübelli, tebliğ eden, isimlerinin tecellisi zama­nında muhabbet ve lezzetleri, hali üzere baki kalmaz. Yedirip içereni sevenler sevdiklerinin kahhar, kahredici de olabileceğini yadırgayabilirler. Kahrı lütuf görebilmek, kahra boyun eğebilmek ve rıza göstermek, yokluk, yoksulluk ile övünebilmek zor olabilir.  Belki tecel­liyi kerih, fena, çirkin, bile görürler.” Benliklerden bencilliklerin kahrı, kalkışı zordur. Anneye anneliği verilmiştir. Anne çocuğuna, kendisine sonra bakması gibi, bir menfaat için bakmaz. Koruma kollama sıfatının kaynağı zatıdır, annelik kişiliğidir. Bu kişiliğini sever ve onu, bu kişiliğini, muhabbetle karşılar.

            Muhabbeti nedeniyle sever ve sevilir. Sevilen kul olarak kahır ve lütuf, bolluk ve darlık, rahmet ve zahmet onun için fark etmez. Çocuğu için varlığını ortaya koymaktan kaçınmaz. Anne, annelik sıfatının, annelik kişiliğinden kaynaklandığını idrak ettiği için, çocuğuna duyduğu muhabbet sayesinde kâfur içmiş gibidir. Kâfur gibi, annelik, annenin kalbini arındırır, benlik ve bencillik bırakmaz. Anne, anneliği öğrenerek, yalnız ilmen bilseydi, ebrar olsaydı, annelik kişiliği içinde kendini feda etme tecellisini kerih görebilirdi.

          İnsan ne olabilecekse olmalıdır. Potansiyelini ortaya çıkarmalı, kendini gerçekleştirmelidir. Yeterince olgunlaşanlar, su terazisindeki kabarcık misali, eşyanın doruğunda yer alıp, yıldırımın düşmesi, aslında çıkması gibi yücelmeyi bekler. Beklerken gösterdikleri azim “Evet”, “Beli” demeleri ve “Söz verme” niteliğindedir. Ayetlere verdikleri kulak delinir. Delikten içeri, gökten yere ilmin kristalleşerek salınıp yere düşen hali olan, kar suyu kaçar. Giren bilgiler gönülde mayalanır. Y.N. Öztürk, (76.7): “Onlar verdikleri sözü tam bir biçimde yerine getirirler”. O’nu sevenler, kendilerinde yeterince sebep, donanım ve kudret bulursa, yaradılışlarında gizli olan hakikat, bilgi, ilim ve erdemler sayesinde, temizlenme ve arınmayla fiili ihraç etmeye ilişkin verdikleri sözü yerine getirirler. İnsan olarak insanlıktan yaratılmış, akılla donatılmış oldukları için önce âlim, sonra kâmil insan, arif olurlar.

          O’nu seven mali menfaatlerden sıyrılır ve nefislerini özellikle kıskançlık rezaletinden arındırır. Çünkü mal sevgisi perdelerin en kalınıdır. Bu nedenle esirgemez verirler, miskin, yetim ve esirler gibi başkalarını kendi nefislerine tercih etme sıfatıyla sıfatlanırlar. Yani, nefislerini cehaletten arındırıp temizleyerek, ruhani hüküm ve şeriat yemeğini, Allah muhabbetiyle birlikte, beden toprağında yaşamaya mahkûm yoksul miskine, nefse yedirir.

            Hakiki babası olan kutsal ruhun terbiyesinden kesilmiş durumda olan yetimi doyurur. Doğanın esiri ve nefsanî sıfatların kabrinde hapis olan esire verir. Kısaca kalplerine, veledi kalplerine yedirir, doyurur ve verir. Yeni doğan kalplerini beslerler. Yok bilinen, kıymeti bilinmeyen kalp beslenir. Nefis, veledi olan kalbi sıfatlarla besler. Kalp sıfat kazandıkça nefsin eylemleri değişir. Kalbin doğuşu ile nefis anne olur. Kalbin ruhtan alınan ilim sütüyle ve irfan balıyla beslenmesi anneyi kendini feda etmeye kadar götürebilir.

          Dışarıdan verilen bilgiler sayesinde kalpten öğrenmeyi öğrenen olgun insan kalbini besler. Kalp kapakçığı yerinde ve zamanında açılıp kapanır, bilginin kaynağının ruhu olduğunu keşfeder. Yem ile balık tutar gibi bilgiler üzerinde tefekkür ederek yeni bilgiler elde eder. Kalbin ruha açılan kapakçığından elde edilen ilk bilgiler, aynı kaynaktan yeni bilgi elde etme amacıyla kullanılması, yeni keşiflere yol açar. Keşfetmeyi zevk ederek yeni bilgiler elde edilmesi konuya duyulan muhabbeti artırır. Muhabbetin verdiği sıcaklık mayanın tutmasında yardımcı olur. Kalbe dolan bilgiler ruha açılan kapının açık kalmasına kadar sürdürülebilir. Her kalp kişinin yeni doğan bebeğidir, veledi kalbidir. Annesi kendisinden razı olunan nefstir. Muhabbeti nedeniyle kalbini beslemekten zevk alır.

          “Beslerken karşılık beklemez, Allah rızası için doyururlar. Ebrar, efal hicabından kurtulup sıfata geçmek üzere oldukları için, yaptıkları ile hayır ve sevap değil Allah rızasını isterler. Zira vecih, sıfatla beraber zattan ibarettir. Ebrar, Allah’ın gazap ve kahır tecellisinden korktuğu için, Allah’ın rıza ve lütuf tecellisi ile nimetleşir. Onlar, sıfat nurları içinde, efal cennetlerinde nefsanî lezzetlere ve şeytanî ziynetlere karşı sabretmeleri nedeniyle, zat cenneti ve ilahi sıfatları idrak ile ödüllendirilirler.”

            “İlahi sıfatlarla sıfatlanmış oldukları için, bağış olunan ve ihsan edilen zat ve sıfat tevhidi yemişlerinin salkımları onlar için aşağı sarkıtılmıştır, ne zaman isterlerse o yemişleri toplar, zevk ederler. Keşfetmeyi zevk edenler yeni keşiflerin tadına varmak için tefekkür etmek istediklerinde daha az bir gayretle yeni keşifte bulunur, salkımlar aşağı sarkıtılmıştır.”

          Gözlem ve analizlerle doğadan elde edilen bilgilerden yeni bilgiler elde etmek sezgiyle olabilir. Yeni bir buluş mevcut bilgilerin değerlendirilmesini gerektirir. Akıl sayesinde ulaşılan bilgiler sezgi ile değerlendirilir. Akıl ile akluhikmete, sezgi ile de hakikate ulaşılabilir. Bilgiler sayesinde bilginin kaynağı ilme ulaşmak sezgiseldir. Kalbin sezgi ile ilmin kaynağına ulaşması ve yeni bilgiler elde etmesi kalbi besler. Beslenen kalp için yemiş salkımları aşağı sarkıtılmış olur, yeni bilgilere daha kolay ulaşabilir. Doğal bilgiler aklı kalbe, kalbi de ilmin kaynağına, ruha götürür. Kişi kalbi için kişiliğini feda edebilir, kendini ilme adayabilir, kalp ruha yücelir.

          Kalbin ilahi sıfatlarla sıfatlanmış olması ve sıfatların en güzel suretler halinde ortaya çıkması, çeşitli kaplarda görünmesi şeklinde olur. Kalpte kaplar içinde ortaya çıkan bu sıfatların gümüş kaplar, küpler ve sırça görünmesi arka plandaki zat nurunun parlamasındandır. Kalbe sırça teşbihi de buradan gelir. Kalbin sırça şeffaflığında, gümüş beyazlığında ve berraklığında oluşu ardındaki zat nurundandır. Onlar istedikleri içkileri istidatlarının gerektirdiği ve susadıkları kadar o kaplardan içebilirler. İlim sütü ve idrak balı ile beslenen kalp şarap yapabilir. İlim sütü emen idrak balı yapar. Salkımlardan elde edilen bilgi daneleri üzüm gibi yenir, suyu çıkarılıp özümlenir, kalpte mayalanan ilimden şarap oluşur. O’nu sevenlerin muhabbeti, kâfur gibi arındırıp bencillikten geçirir, sarhoş eder.

          “Onlara o cennette iştah açıcı lezzet veren zencefil karışımlı bir kadehten içirilir. Ulaştıkları yer geldikleri yerden daha iyi olduğu için daha ileri gitme arzuları olmayabilir. Sıfatları seyretme arzuları olduğundan, sıfatları tek tek seyretmeyi yeterli bulabilir. Sıfatların tümüne kavuşmalarını imkânsız görebilirler. Vuslat yolundaki âşık yolcular, aşklarının hararetinden hiç bir zevk ile kıyaslanamayacak zevk içindedirler. Onlara sıfat iyiliğinden saf ve benlik zuhuru pisliğinden pak hakiki bir aşk şarabı olan zat muhabbetinin lezzetli şarabı içirilir. Sözü edilen cennet, kaplar, huriler ve şarap sizin sıfat tecelliyatının hakkı ile kıyamınızdan dolayı size mükâfat olmuştur.”

          “Gayrımız değil biz zatımızla sana Kur’an’ı tenzil eyledik. Benlik ve bakiyenin zuhuru belası ile beraber fena makamında ehadiyet zatının tecellisine sabret. Hukuku ile kıyam ve olgunluğunu göstererek Rab’bini, ilahi nurun doğuşu ve gurubu zamanlarında, zikret. İstemeseydim isteyemezlerdi, Ben onları dilerim ki onlar beni dilerler! Perdelenmeleri nedeniyle rahmetimden haz ve nasiplerini eksiltenlere elem verir.”  (*)

          Genellikle güzel sanatlar alanındaki eserler karşısında, yeteneklerin Allah vergisi olduğu söylenir. Kendini bilme de bu açıdan sanat olsa gerek. Örneğin, “Koruma kollama” sıfatının benlik oluşmadan önce var olduğunu sezmek, fıtrattan geldiğini bilmek, Allah’tan olduğunu idrak etmek, Allah vergisi olsa gerek. Ancak bu durumda akıl verilmiş en büyük nimettir denebilir. Bu sıfata kendisinin zaten sahip olduğunu düşünebilen, bencillik ettiğinin de farkında olabilir ve vazgeçebilir. Rahmetten haz almayı eksilten perdeyi böylece kaldırabilir. Alt yapı, fıtrat, her kişide var olsa da üst yapı, sıfatın fıtrattan geldiğinin idraki, nadir görülen bir eserdir ve Allah dedirtir!

(*)    (" " Tırnak içindeki paragraf ve cümle alıntıları, adı geçen Kaşani te’vilinin, 76 İnsan Suresi’indendir).