4 Haziran 2014 Çarşamba

Namaz Herkesin Hakkıdır


          
                                                                                                          NAEVÖ 06062014

            Kutsal mesaj aklı olana değil, aklı baliğ olana, kemale ermiş akladır. İnsan olgunlaştıkça hep nefse uymanın kalbi kirlediğini düşünür. Her lekenin bir çıkarıcısı vardır. Kimi su ile kimisi sabun ile çıkar. Dünya kederi ve lekesi de namaz ile çıkabilir, tabii istenirse.

            Herkes kendisi için sevmelidir. Sevmesi kendi menfaatinedir de denebilir. Herkes kendini kendisi oluşturur. En sevdiği şeyler ile gözüyle gördüğü en güzel görüntülerle, işittiği en güzel müzik, en iyi tat ve kokular ile oluşturur. Beş duyusuyla algıladığı dünyevî zevk, lezzet ve hazlar ile nefis kuyusunu doldurur. Bu nedenle insan en çok kendisini sever, benlik ve bencilliği bundandır. Allah’ı da bu nedenle kendisi için, kendisi nedeniyle, seni sana böylece verdiği için, kalpten ve içten gelen duygularla sevmelidir. Tek tek her şey için teşekkür etmesi şükran duygusu doğurur.

            Verilen akıl, fikir, sağlık, sıhhat ve nimetler için şükür içinde olmayı, iyi ve güzel ahlak sahibi olmayı, maddî ve bedensel kazançlar yerine manevi değerler elde etmeyi tercih etmek iyi insan olma yoluna girişi gösterir. Kişinin belirli bir gelişim aşamasından sonra nefsine uymak yerine ruhuna dönüşü tercih ettiği gözlenir. Mana olmadan maddeyle kirlenildiği, her şeyin daha fazlasını sürekli istemekle insanın bataklığa düşeceğini hissetmesi kaçınılmaz olur. Sonuçta, kendini beğenip sevmesi, kendisine kendisini veren Allah’ı sevmesine yol açar. Yapılan önceki yanlışlar için af dilenmesi ve edinilen kirlerden kurtulmaya çalışılması kişiyi arayışa sürükler. Dünya kederi ve lekesini çıkarmanın tek yolu da namazdır. Namaz, tespih ve tenzih Allah’a bir şey ödemenin tek yoludur. Mecburiyeti yani farz oluşu buradan gelir.

            Görme, işitme, dokunma, tat ve koku alma duyuları nedeniyle beş vakit namaz farz olmuştur. Bu duyular maddeye yöneltmiş, kalbi işgal etmiş, ilimden ve ruhtan uzak tutmuş, nur ve huzurdan perdeli kılmışsa namaz farz olur. Kalbin nefse açılan kapısının, sadrın kapanması, ruha açılan fuad kapısının açılması, nura yönelmenin odaklanması, idrakin tevhit, birlik ve beraberliğinin sağlanması ve Rabbine yaklaşma namazlarının kılınması farz olur. Bu namazlar Rab yönüne açılan beş kapıyı, nefse açılan beş duyu kapılarının tam karşılarında yer alacak şekilde, oluşturur. Beş vakit namaz kapıları ile kalbe nur girer ve bu nur zulmeti siler. Her namaz bir duyuya kefaret oluşturur. (11.114)

            Misal âlemi bu dünyada namazın beş vakti bu dünyanın güneşine bağlanabilir. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olmak üzere beş vakitte namaz kılınması uygun görülmüş olabilir. Ancak Âdemin namazı kendine hakikat güneşinin doğuşu ile vakit kazanabilir. Kişinin uyanışı sabah namazına, fecre işaret sayılabilir. Üzerinde kendisinin de bulunduğu bilinciyle dünyayı geriye atıp, kıyamet koparcasına kıyama duruş ile mümin olanın namazı miracı bile sayılabilir.

            İlim suyu ile abdest alarak uyanıp hakikat güneşimizin kalbimize doğması ve nurunun bizi doldurması ümidiyle.

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Cennetten Düşüş


Sevgili dost,       
İkinci baskısı yapılan bir kitabın bir makalesini okuyorsunuz, kitap için önce bir sol sonra da altta çıkan dropbox'a tıklayınız lütfen:
Click here to view


         Evren ile insan ikizmiş. Her kişi bir başka âlemmiş. Makro kozmozda var olan mikro kozmozda da varmış. “Küçülttüm Âdem, büyülttüm âlem ettim” deyişinin kutsal olup olmadığına inanılması ya da inanılmaması konuya ilişkin düşüncenin temelini oluşturur. Cennet inanç temelli bir kavramdır. Kovulma olayını inançsız birine anlatmak abes olabilir. İnanç ile inançsızlık âlemleri “varlık” ve yokluk” âlemleri olup aralarında sızdırmazlık testini geçen sınır vardır. Bu sınırdan düşüncenin bile geçtiği görülmezmiş. Hikâyeler ben ve bencilliğin olmadığı âlemde anlatılır.

          Hikâye çok küçük ve basit, Âdem yaratılmış, eşi ile birlikte cennette yaşarken, yasak ağacın meyvesini yemeyin denmiş, ama sürünerek gelen soğukkanlı yılan Havva’yı, o da Âdem’i kandırmış elmayı yedirmiş. Bu nedenle cennetten, hubut ediniz emri üzerine, düşmüşler. Hubut olmasaydı hidayet de olmazdı denir.

          Anlatılanın sembolik olduğu ve anlatılmak istenenin izana bırakıldığı bilinir. İlim erildir, madde dişi ve doğurgan, Âdem ruhu ve Havva bedeni temsil eder. Kendi ışık ve ısısı olmayan madde normalde ağırdır, yerdedir, sürünür, soğuktur, ilim ise kalbe sıcaklık verir. Elmanın yenmesi, doğadan elde edilen bilginin sahiplenilmesidir. Elma sahibinindir, yetiştiren veya parasını ödeyenindir. Elma tüm nimetleri sembolize edebilir. Nimetler doğadan elde edilir. Ancak ağaca veya doğaya bile müteşekkir olmak insanlık gereği olabilir. Ağacı sular, doğayı korursunuz. Doğanın gereği elma vermeyip de ne yapacaktı, teşekküre gerek yok diye de düşünen olabilir. Ayağına kesafet, gülle bağlayan ona tabi olur, onun yanında, onunla kalabilir. Madde bağımlısı ona esir olur.

          Sahip olma konusunda incelikle ve derinlikli düşünmek, hatta tefekkür etmek gerekebilir. Bilgi bilenin, cüzdan bulanın olamaz. Bilgi de doğadan elde edilir, araştırma yapılır, çaba gerektirir ama esas olan, bilginin tabi olduğu ilmin sahibinin de gözden kaçırılmamasıdır. Matematik bilgileri sizin olabilir ama matematik ilminin sahibi olamazsınız. İlmi izleyerek, çağrıya uyarak, esas sahibine ulaşmak böylece cennete dönüş mümkün olabilir. Yaradılışın amacının bu olduğu kabul edilebilir. Elmayı yiyip düşen, elmanın hakikatini arayıp, bulup, bilip, idrak ederek yücelmeyi de başarabilir.

          Âdem ve Havva, ruhu ve bedeni olan, her kişi, nimetlerin kendine verilmiş olduğunu idrak ederse, kendi aklı dâhil tüm yeteneklerinin verilmiş olduğunu düşünürse cennettedir. Nimetleri doğadan alıp da kaçmayan, verilenlerin ardını gören bulmanın yeterli olmadığını idrak eder. Her şeyine kendisinin sahip olduğunu iddia eden doğada kalır ve doğa ile baş başadır. Doğadan elde ettiği bilgi de onundur, elma da. Her kişinin nasibi vardır ve biri diğerinden farklıdır. İyi, doğru ve güzeli bilemeyen bulduğu ile yetinir. Ben ve bencilliğini yaşar, mutlu olduğunu sanır. Arkasını dayayacak bir felsefesi bile yoktur. Kendisi her şeye değer ve bedeldir. Toplum ve halk, insanlar ve insanlık sevgisi vardır. Varlık âlemi içindeki her şey vardır ancak varlığın kaynağı yoktur. İnanmamanın bedeli, bedel olduklarıyla olmak ve kalmaktır.

          Varlığın yokluktan halk edildiğini ve evrimsel gelişimin sonunda kâmil insanın yaratıldığını idrak edenler için her şeyin değeri ve kıymeti, verilen nimetler olarak, sınır ötesi âlemden çok farklıdır. Halkın aynı Hak olduğunu idrak, mutluluğun kaynağıdır. Bu mutluluğu yaşayamayanları, benlik ve benciller âlemindekileri, kendi âlemlerinden “düşmüş” veya “kovulmuş” olarak görmeleri çok doğaldır. Doğa içinde kalanların kovulmuşluğu doğaldır. Âlemlerinin, bencilliğinin sınırını bilseler de teslim olmadan asla geçemezler. Ruh ve beden âlemleri, tatlı ve tuzlu su denizleri, birbirine karışamaz, birinden ötekine, belki, yokluktan geçilebilir. “Ben” diye başlayan cümlelerden teslim olarak vazgeçen kendini Allah’ta fena oluş olarak bulabilir. O’nun ilmi ile bilebilir bir şeyleri bilenler. Yoksa “bilinmek” nasıl amaç olabilirdi.

          Ruh semasından bir ilim suyu iner. Nüfus arzında bu ilim suyu hikmet pınarları şeklinde kaynaklanır. Aynı su arzda çeşitli amel ve ahlaka güç kaynağı oluşturur. Su, aslından çok farklı olan kök, sap ve ekin tohumlarına dönüşür. Sonuçta isim ve sıfatları farklı olan şeyler ortaya çıkar. Bütün bu tecellilerde benlik kabuğundan soyunmuş hakikat sahipleri için büyük bir nasihat ve ibretler vardır. (39.21)

          Doğadaki değişim, gelişim ve evrimden ibret alan öğrenir. Öğrendikçe, öğrenme yeteneği, melekeleri artar, melekler yardımcı olur. Tüm doğa ve nimetlerin ardındaki hakikati idrak edip teslim olur. Fenadan sonra beka halinde ruhun nuru ile sadrının genişletildiğini idrak eder. Hak ve hakikatle kalbini temizleyen ile kalbini bu gerçeklere mühürlü tutan asla eşit olamaz. İlahî nur ile kalbi genişleyen, idrak yeteneği artan Hak ile halkı da anlar. Vahdette kesreti ve kesrette vahdeti idrak edip yaşayabilir. İslam, bu müşahede ile Allah’ta fani olmak ve zatını Allah’a teslim etmektir. Müslüman, zikir olunduğu gibi Allah’ı zikreder. Zikredeni Allah da zikreder. Ayetleri bazen halk okur bazen Hak! (39 Zümer, 22, 23)

15 Mayıs 2014 Perşembe


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


  













 


 

 

 

 

        
 

10 Mayıs 2014 Cumartesi

İnsan İnşa Edilir


                İnsan İnşa Edilir

  
İkinci baskısı yapılan bir kitabın bir makalesini okuyorsunuz, kitap için önce bir sol sonra da altta çıkan dropbox'a tıklayınız lütfen:
Click here to view                                                                                     
NAEVÖ 10052014
 
          Günlük hayatta çevresinde muhteşemin ihtişamını görerek, kalp huzuru içinde oluşuyla ve huşu duymasıyla, namaz kılan kişi Hak ile meşgul olduğundan faydasız şeylerden kaçar, yüz çevirir ve benlik sıfatından vazgeçerek, zekât vererek, huzur ve hazlarının fazlasından kaçınır. Lezzet, şehvet ve hazlarının hukukuna riayet ederek, azı karar çoğu zarar ilkesine uyarak, koruyan yakin sahibi müminler kurtuluşa götüren mevte ermişler, kapısına kadar gelmişlerdir. Hukukun dışına çıkanlar, fazlaya kaçanlar, nefsin isteklerini yerine getirdiklerini düşünenler, nefislerine düşmanlık ederler. (23.1-7)

          Allah’ın onların fıtratlarına sır olarak bırakmış olduğu emaneti, yine fıtratlarında olan ahitlerini ihya edecek şekilde Hakk’a riayet eden ve ruhlarında müşahede namazını kılan yakin sahibi müminler kurtuluş mevtine dâhil olur. Ahdi misak olarak bilinen, insanın yaradılışından gelen, içinde var olan ahde uyma gereğince her şeyde hakka ve hukuka uymak suretiyle ruhen Hakkı gözeten ve gözlemleyen müşahede namazı kılıyor demektir. Böylece, bu yakin sahipleri kurtuluş mevtine girerler. Hakkı müşahede namazını kılan kişiler olurlar. Bu sıfatlarla mevsuf olanlar ruh cennetine varis olurlar. Varis olmak henüz cennete girmek değildir. (23.8-11)

          Sonra kendisine ruhumuzun üflenmesi ve suretimizle tasviri sebebiyle insanı, yaradılıştan gelen “başka bir hale girme” haliyle halk edilmiş olarak inşa eyleriz. İnsanın yaradılışından, fıtratından gelen ahdi misaka uyma hali bir halden diğer hale geçiş yeteneği demektir. Bu yetenekle insan, evrimsel gelişim alanı olan doğadan kurtulma ve önce yükselerek sonra da yer çekiminden kurtulup yücelerek hal değişimiyle inşa edilir. (Ayet 14)(Sümme enşe'nâhü halkan âhere) İnsan gerçekte böylece halk edilmeyen bir halktır. Yani halk edilen diğer tüm doğadan farklı olarak inşa edilerek yaratılan yaratıktır. Bundan sonra sizler tabiat açısından ölüsünüzdür. Doğaya bağlı ve bağımlı değilsinizdir. Kısaca, kurtuluşa götüren mevte ermişsinizidir. Benlik ve bencilliğinizden vazgeçme zekâtını vererek yeniden doğuşa adaysınızdır. Sonra siz kıyameti sugra gününde, ikinci defa meydana gelme gününde, hakikat ile diriltilirsiniz. Fena halinde ölü iseniz kıyameti Kübra gününde beka ile diriltilirsiniz. (23.14-16)

          Umarım halk edilmiş değil sonradan inşa edilmiş bir insan oluruz.

4 Mayıs 2014 Pazar

Arif Âlim


Âlim ile Arif

İkinci baskısı yapılan bir kitabın bir makalesini okuyorsunuz, kitap için önce bir sol sonra da altta çıkan dropbox'a tıklayınız lütfen:
Click here to view
 
 
 
İlk bakışta akıllı birisine âlim veya arifi tanımlamaya gerek duyulmaz. Ben de ne âlim ne de arifimdir, sadece aklım var, düşünüyorum. Ancak ayrıntılı bir düşünme ve değerlendirme sonucunda oldukça farklı sonuçlara ulaşılabilir. Çok şey bilen birisi alimdir, bilgin bir kişiye de âlim denir. Halk arasında arifin yeri ise bir başkadır. Arife tarif gerekmez denir.

Âlim ile arifin ortak bir kelime etrafında ayrışması izlenebilir. Birisinin fizik bilgisi, diğerinin fizik ve ötesi, metafizik dâhil bilgi felsefesi üstündür. İnanç ilmin tümünü kapsarken bilim, pozitif deyip ilmi kısmen ele alır. Tarihsel gelişim sürecinde akıllı insanlar çevrelerini gözlemiş. Temel ihtiyaçlarını garanti altına alanlar çevreleriyle ilgilenmiş. Yeryüzü ve gökyüzü ile ilgili tez ve antitezler birbirini izlemiş. İçgüdü ve dış güdülerin tümü ortaya konmuş.

Bilim insanı doğayı ve maddeyi analiz etmiş sonuçlara ulaşmış. Arifler de zaman içinde gelişen bir şekilde bilinenler ile felsefe yapmış, bilimsel felsefe ve bilimin felsefesini yapmış. Önem ve öncelik zaman içinde değişse de bir noktada felsefe yapanlar inanç ile ilgili düşünceleri belirli bir sonuca bağlamışlar. Kısaca, “Allah vardır, birdir, tektir ve var olandır!” denmiş. İnanç bir ve tek sonuca bağlanmış ama bilim sonuçlarını aramayı sürdürmektedir.

Bilim tez ve antitez sarkacı ile yol kat etmeye devam etmekte. Daha önce doğru bilinenlerin yanlış olduğunu ispat ederek yerine doğrularını koymakta. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler böylece hızlanarak sürmekte. Aslında bilimsel gelişim sistemi ile inanç sistemi arasında bir fark olmasa gerek. Farklı görünseler de aynı öz ve esas üzerine kurulu olmaları, kısaca, aynı gerçeğe farklı bakışın yansımaları oldukları akla ve mantığa daha yatkındır. Varlık ve var olan farklı olamaz. Bilim yalnız varlık ile ilgilenir inanç ise varlık ve varlık ötesi ile birlikte, varlık ve yokluğu da kapsayan Allah ile ilgilenir. Varlık, var olanın ihtişamını ortaya koymaktadır.

Bana söylenen hala kulağımda çınlamakta: “Allah’a erişim mana âleminde ispat edildi, artık madde âleminden erişime gidiliyor.” Halk arasında basit görülen tekerlemeler vardır. Okumuş denen yarı cahillerce küçük görülür ama hayat boyunca gözlemlenebilirler. Bu deyişlerden bazıları şöyledir: dünya etme bulma dünyasıdır, ne ekersen onu biçersin, ilahî adalet er geç yerini bulur, kimsenin hakkı kimsede kalmaz, hak yerini eninde sonunda bulur, herkes Allah’ın kuludur, Allah’ta kuldur, kimseyi, hiçbir canlıyı hor görmeye gelmez.

Mana ilmi Hz. İbrahim’in tevhidiyle başlayıp Hz. Muhammet ile son bulmuş durumda. Bu ilme vakıf olan ve vuslata ermiş bulunanlar, ermiş ve aziz olmuşlar, veli olmuşlar, miraca çıkmışlar. İnanç sistemine göre hiçbir şey yok iken Allah vardı, önce Muhammed’in ruhu yaratıldı sonra Âdem onun nuru, anlayışı, idraki ile yaratıldı. Evren, böylece, yoktan var edildi. Önce var olan hala var olandır, sonradan yok olan da hiç olmadı zaten, sadece var olduğu zan edildi.

Mana âleminden, ruh ve nurdan, kaynaklanan madde ve böylece inşa edilen madde âlemi bilim insanlarına ters geldi, yanlış geldi, bildiklerine ve gözlemlerine uymadı. Laboratuarda yeniden inşa edemediklerine inanamadılar, inanamazlar. Kütle çekim ve ışık hızı gibi matematiksel formüllerle açıklanamayanlara inanmak bilimsel bildiklerine uymadı.

Bilenlerce, bilinenlere bilgi ve toplamına bilim, bilimsel olarak ispatlanamayanlara inanç denip reddedilir. Sanki inanç akılsızlara, kutsal mesajlar aklı olmayanadır. İnananlarca da genellikle bir ve tek hakikatin kendilerince bilindiği, kısasa kısas şeklinde, bilimcilere nazire iddia edilir. Sahaya inen taraflarca “evrim teorisi” topuyla kıyasıya oynanır. Oyuncularda oyun ile o kadar meşgul olma, karşı tarafa laf yetiştirme, gol atmaya o kadar adanmışlık, vardır ki uydukları “oyunun kuralları” nereden gelir bakılmaz. Saha tüm evren, zaman da sonsuz olunca doyumsuzca, doyasıya at gibi top koşturulur.

İnsanın kendisi insanca okunsa yeterli olabilir. Damarlarımızın bir kısmına atar, kalanına da toplar deriz. Sinir sistemimizden de bir mesaj iletilir cevabı da geri beslenir. Beynimizin de sol ile sağ tarafı her açıdan farklıdır. Sağ ve sol, kol ve bacaklarımız da işlevleri açısından farklı görülebilir. Kısaca, hiçbir farklı bakış ve görüş benim birlik, teklik ve bütünlüğümü bozmaz. Evrene kıyasla ne kadar küçük görülürsem görüleyim ben hala kendim kadar büyük ve önemliyimdir. Kendim ile ilgili ruh ve beden, madde ve mana, akıl ve inanç kelimelerini ayrı ayrı ve birlikte, beraberce kullanırım.

Kendimizi okumayı sürdürelim. Bedenim ve ruhum ile ilgili bilgileri alim tarafım toplar ve değerlendirir. Allah ile kulu arasında girilebilecek kadar yer olmasa da kendilerini bu araya sokuşturabilen din adamlarımız daha çok ruh ve mana tarafımızı irdeler. Arif ise tümü idrak ederek aradan çıkabilen ermiş kişidir.

Yakın zamana kadar kuantum fiziği, kuantum mekaniği diğer bir deyişle kuantum âlemi bilinmiyordu. Gözlem altında başka, gözlenmediği durumlarda başka davranışlara sahip olan kuantumlar, kuarklar ezber bozdu denebilir. Daha önce de doğa yasaları her türlü özellikleriyle birlikte biliniyor ancak nedenleri bilinmiyordu. Örneğin, en ağır suyun ısı derecesi biliniyor ama nedeni bilinmiyor, hatta fizik kurallarına pek uymadığı da söyleniyor. Kuantum âlemi madde âlemi ile mana âlemi arasında bir ara yüz oluşturmakta denebilir.

Bir diğer gerçek de inanç âleminde söylenenlerin anlamlarının bilimsel bulgulara göre değişebilmeleri. Ayetlerin, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ayak uyduracak şekilde yeni anlamlar kazanması her iki âlemin âlimlerini de şaşırtmaktadır. Bir taraf “bu, ayetlerin evrensel, ezelî ve ebedî olduğunu gösterir” demesine karşın diğer taraf “bu anlamın bilimsel keşiflerden önce verilmesi gerektiğini” iddia eder. Ayetlerin inanç sistemindeki makam ve mertebelere göre anlamlandırılması, “bir doğru vardır” diyen bilim adamlarınca yadırganır.

Arifler, ezelî ve ebedî gerçekleri, Hak ve hakikati dile getiren Nebi ve Resullerin varisleridir. Her anda bir şe’nde ve sürekli bir yenilik içinde bir açılım şeklinde oluşmaya devam eden oluşumu, canlı yayın biçiminde, anlatmaya çalışan arifler, kendilerinden bir şey eklemezler. Söyledikleri her şey Allah’ın olan, Allah’tan olan, Allah’ta olan bir şeyi aktarmaktır. Binlerce arif arasında hiçbir fark yoktur, aynı bilgi ve idrak ile donatılmışlardır. Hepsi “resulünü yalnız Allah bilir, Allah’ı da gayrisi bilemez” ayetine inanır. Nice âlim ve din adamımız ariflerin ne deyip ne demek istediğini anlamaya ve anlatmaya çalışır. İkisinin de arif olma olasılığı eşittir! Sanki bilen âlim, hoca; bilemeyen arif! Bilen, Bilinendir, Görünen, Görenin görüntüsüdür!

Tanrı’yı İnsan Yaratmış!


Tanrı’yı İnsan Yaratmış!
Kitabı okumak için, önce sol klik sonra altta çıkan dropbox'a tıklayınız:  Click here to view.

İnsan ve insanlığın içinden, derinliklerinden, bilinmezlikten ortaya çıkıştır "biliniş". Bilinmezlikten bilinmeye geçiş, yokluktan varlığa, tanınmamaktan tanınmaya varış, insana öğretip bilmesini sağlayarak bilmeye tırmandırış ile mümkün olmuş.

Önce bir şey oldu ki isimlendi, ad takıldı, isim verildi. Fiil olmadan ne olduğunu anlatmak için isim verilemez. Ötekine anlatım gerekmese düşüncede kalabilir. Aynı düşünme ve anlama yeteneğine sahip bir kişi daha olmalı ki anlatım olabilsin.

Bir genç, sevdiği ile görkemli bir ortamda dans etmesi durumunda, her şeyin kendisi için hazırlanmış olduğunu düşünebilir. Her şey kendince kendisi içindir ama aslında her şey Kral içindir, onun eğlenmesi içindir. O demeden, istemeden hiçbir şey yapılamaz.

"Tanrıyı insan yaratmıştır" diyenler var. İnsan önce böyle bir kavram geliştirmiş. Sonra düşüncesini paylaşabilmek için adlandırmış. Zamanla kavram da isim de yerine oturmuş. Çok sonra biz de bugün nasıl olmuş da bugüne gelinmiş derken her şeyi bütün çıplaklığı ile ortaya koyarız. Cesur bir şekilde çok doğru Tanrıyı insan yaratmıştır deriz! İşte tam bir insanlık hali!

Bir başka açıdan bakalım. Önce hiçbir şey yoktu. Aniden bir patlama oldu. Patlayan nedir, neden patladı, patlamadan önce neydi ki sorularını geçelim şimdilik. Yer ile gökler ayrıldı. Yer soğudu, su oluştu, en basitinden hayat başladı, otlar, ağaca, itler atlara dönüştü. Nihayet kendiliğinden bir memeli çeşidi ayağa kalkıp düşünmeye başladı.

Bu düşünmeye başlamışlıktan biz de düşünmeye başlayalım. "Ben" bilinmek isteseydi(m), ne yapardı(m). Tam da aynı şekilde, bu sırayla, bu önceliklerle, ortam hazır olurdu önce. Henüz altını temizleyemeyen yaratığın Tanrıyı yaratması böylece mümkün olurdu!

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir deriz. Ne de güzel laf ettik diye üstüne de otururuz. Sıra yaratmaya bile gelse atma tutmaya bayılırız. Avcılık ilk mesleğimiz ne de olsa. Aklı da biz yarattık ya geriye ne kalır zaten. Koskoca memelileri yarattıktan sonra küçük bir akıl takmak iş olmasa gerek. Bu aklı sürdürmesek iyi olacak sanırım. Kral olmalı ki istediği, sevdiği olsun.

“Ey sevdiğim, sevdiğim için kendime özgü yarattığım, bu gidiş iyi gidiş değil, dön, rücu et, geri gel, biraz kendini bul ve bil gerisi kolay” nidasını duyabiliriz bugün bile. Duymak isteyen duyar, Tanrıyı yaratan bunu mu yapamayacak. İnsan Tanrıyı kendini bildikten önce mi sonra mı yarattı diye sorulabilir. Çünkü hala kendimizi, insanlığımızı bildiğimiz pek iddia edilemez.

Başladığımız düşünceyi sürdürelim. Zaten her şey bir küçük düşünceden çıkar. Sonra kuvveden fiile çıkış izler. Hayaller gerçek olur. Belki de ilim ruhundan idrak nuru, sonra da tasavvurlar, düşünceler, manadan maddeye geçişler başlayabilir. Her yapay yapılar gibi insan da insanca, insanlıktan yaratılan yapay bir şeydir. İnsan, insan yapısıdır, ancak, ilk insan Âdem yaratıldıktan ve ilk öğrendikleri öğretildikten sonra. İnşaat için ilk temel taşını koymak, mabet inşası için ilk fiilin önemini kavramak, açılımı idrak için gerekli ve yeterli olabilir. Bir şey için “bir” diyebildikten sonra diğerlerini saymak kolaydır. İlk fiilin sahibi olan fiillerin de sahibidir. Hangi sıfatlar altında hangi işlerin yürütüldüğü teferruat olabilir. Hayırlı yaratışlar!

22 Mart 2014 Cumartesi

İnsanın Anlaşılamaz Yapaylığı !


 
İnsanın Anlaşılamaz Yapaylığı

                                                                                                          Ev Ödevim 23032014

Sun’i, yapay: İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.
İkinci baskısı yapılan bir kitabın bir makalesini okuyorsunuz, kitap için önce bir sol sonra da altta çıkan dropbox'a tıklayınız lütfen:
Click here to view

İnsan çok ömür bir şey, hayret bir şeydir. Bir kelimenin, insanlar tarafından hazırlanan bir sözlükteki, anlamlarına bakınız. Aynı cümle içinde kullanılan tanıtım kelimelerine göre insan yapısı bir şey sanki sahte ve uydurma olmak zorunda. Diğer yandan yapay zekâ ve organ geliştirmekle, insanlığımızla övünürüz.

İnsanın gelişimine bakılırsa gerçekten doğal ve yapay aşamaları dikkat çeker. Ayetlerde de belirtildiği şekilde, insan “ters tutunan bir su damlasından” oluşur ve topraktan biten ot gibi doğadan çıkıp kurtulur. Zamanla insanın edindiği ve işlediği bilgiler sayesinde ve bilgilere dayalı uygulamaları ile insanlığa yüceldiği gözlenir.

İnsanı Doğa’dan çekip alırsanız Doğa eksik kalır, Doğa’da büyük bir boşluk oluşur. İnsanda Doğa’da olmayan ve Doğa’dan gelmeyen önemli özellikler ve yetenekler vardır. İnsanda olanlar başka bir canlıda yoktur. Öyle ki diğer tüm canlı ve cansızlarda bulunan özellik ve yeteneklerin toplamından da üstün olanlar insanda toplanmıştır. Bu üstünlükle insan Doğa’yı ve evreni anlayabilir, değiştirebilir, geliştirebilir ancak, kısmen de olsa, yok edebilir de. İnsan, bilgileri sayesinde, ilmi ve hatta ilim olduğunu idrak edebilen yaratıktır. Çevresini ve Doğa’yı bilerek ardındaki ilim gerçeğine ulaşmayı başarmıştır.

Bilginin kendisinin bir sıfatı yoktur. Bilginin uygulanması iyi ya da kötü olabilir. Aynı bilgiden enerji de üretilebilir bomba da. Yüksek tahsilli birisi insanlığa yararlı da olabilir zararlı da. Karıncaya çalışkan, aslana asil ve kargaya hırslı sıfatlarını kendi sıfatlarından veren de insandır. Bu nedenlerle her kişi küçük yaştan itibaren bir eğitim ve öğretim sürecinin içine sokulur. İnsan olması, iyi, doğru ve güzel insan olması için çaba harcanır.

Her insan adayı eğitim ve öğretim süreci içinde gösterdiği başarıya dayanarak Doğa’dan kurtulabilir ve insanlığa doğru yücelebilir. Bu yücelişte bilginin kıymeti bilindiği için bilgi edinme ekol ve okulları, toplumun özel ve resmi kurum ve kuruluşları oluşturulmuştur. Tarih boyunca bu amaçla nice dernek ve dergâhlar kurulmuştur. Tümünün ortak özelliği, insanı kemale erdirmek, insan-ı kâmil inşa etmek amacıyla, eğitim ve öğretime dayalı, insanlığa yüceliş sürecini sistemli bir şekilde yürütmektir.

İnsanlığa yüceliş belirli bir başlangıcı ve belirli bir sonu olan bir süreçti. Bu sürecin işleyişinin de belirli bir sistemi vardır. Süreç içine, insan adayının idraki için, çevreden “girdi” olarak yalnız bilgi alınır. Bilgiler sürecin içinde sistemli bir şekilde yürütülen “üretim faaliyetleri” kapsamında işlenir. Sürecin sonunda çevreye “çıktı” olarak, yine yalnız bilgi ve bu bilgiye dayalı, öğretme sıfatlı davranış verilir. Öğrenilenler öğretilmeye dönüşerek süreç süreklilik kazanır. Aday idrak ile insanlığa ermiş olabilir.

 

İnorganik olanın dibinden organik canlıların doruğuna kadar doğa bilinmekte ve ayrıntılarına girilmektedir. Taş ve topraktan bakteri ve virüslerin nasıl oluştuğu, su ve sıcaklığın buna etkileri iyi bilinir. Bu oluşum inorganik maddenin bir özelliğidir ve aynı koşullarda yine tekrarlanabilir.

Yapaylık insanın doğasında ve kendisindedir. İnsanın doğası kısmen Doğa’dan gelir ve Doğa ile ilişkilerini insanca kurar ve sürdürür. İnsanın kendisi ise Doğa’dan ötede, Doğa’nın ardında ve üstündedir. Karmaşık olan insanın kendini bilmesidir. Esas kaçınılmaz kaos budur ve buradadır. Doğa’yı anlamak kolaydır.

Kaosun anlamı karmakarışık değil, anlaşılması zor, ilahî düzen denebilecek kadar karışık ve karmaşıktır, bu nedenle idraki güçtür. İnsanın Doğa’yı anlaması, kendi yapaylığını anlamasından ve kendini idrakten daha kolay görünür. Bazı konularda “bir insan bunu nasıl anlayamaz?” diye şaşılır. Diğer bir deyimle bazılarının bir şeyi “anlayamazlığının derinliği” anlaşılamaz derecededir. Bu duruma dipsiz kuyu denilse yeridir. Basit bir konuyu anlatırsınız karşınızdaki bir türlü anlayamaz. İşte bu, insanın “anlaşılamaz” derecedeki “anlayamama” durumu, idrak edişin köklerinin yerini, nasıl bir bataklıkta ve ne kadar derinde olduğunu gösterir. İdraki idrak eden idraksizliği de idrak edebilir.

Doğa’da olmayan belki de budur, idraksizlik temelinde yücelen idraktir. Her karınca bir karıncadır, her aslan da bir aslandır ama hiçbiri ne olduğunu bilemez. İnsan bilir, eşyayı bilgisiyle bilir, kendini ilmi ile bilir. Kendisinin ilimden ayrı ve gayrı ne bir resmi vardır ne de bir cismi vardır. İnsandan ilmini alırsanız geriye bir insan kalmaz, kalan resme ve cisme insan denmez, belki ot belki de it denebilir.

İnsan, insan yapısı bir şey olmaya daha yatkındır. Yapayın tanımındaki “yaradılıştan olmayan” deyimi yerine “doğal olmayan” olmalıydı. İnsanın yaradılışı doğanın oluşumundan farklı olmalı. Yaradılıştan gelen, doğal olanlardan üstün yetenekleri sayesinde insan “olgunluğunu” üretebilmektedir. Doğa’dan gelen doğal yönü olsa da insanın bilgiden ilme erişmesi insancadır. Doğa’nın evrimsel gerçekliği üzerine devrimsel denebilecek ilim ile yücelişi yaşama geçirmesi tamamen insancadır ve insancıldır.

İnsanın yücelişinin, doğal evrimsel gelişim sonucu olması mümkün değildir. Bu nedenle insanın yücelişi doğaya, doğal akışa bırakılmamıştır. Yüceliş amacıyla akıllı insanlar ele alınıp sistemli bir şekilde yetiştirilmek üzere “olgunlaşma” süreçleri geliştirilmiştir. Tarihimizde “ahilik” gelenekleri herkesçe iyi bilinir. Toplumumuzda bu sürece örnek olarak kadim ve küresel dernekler tarafından geliştirilen “çırak”, “kalfa” ve “üstat” aşamalarını gösterebiliriz.

Din kurumunun da amacı budur. İnsan doğmaz insan olunur. Doğa için “halk ediş” deyimi kullanılmasına karşın Âdem yaratılmıştır. Yaratılan, yaratılışı ve yaratmayı, yaratıp öğretenden öğrenerek yaratır. İnorganik ortamdan organik canlıların gelişini ve gelişimini doğal bulan âlimler “yokluk” temelinden, ademiyetten, insanın insan olmasını da doğal bulabilir, sonra da insanlığa “yapay” diyebilir. Zaten “idrak” her zaman, hemen herkes için bir sorun olmuştur, her âlim arif olamaz, anlayışla karşılanmalıdır. Kitap: Click here to view.