11 Ekim 2017 Çarşamba

Temessül ve Tecessüd


            Temessül ve Tecessüd

            ‘Şekil alan’ daha önemli olsa da, alınan şeklin de önemi kritiktir. Bilgiden olma, yeni bir bilgi olarak doğma, belirli bir şekil ve biçim alıp, işlevini sürdürme süreci ilginçtir. Gördüğümüz şekle göre anlarız kediyi, köpeği. Küçük ölçeklerde de, protonun zerrelerinden atom ve molekül düzeyine çıkınca da, şekil alma veya şekle girme çok önemlidir. Bu seneki, 2017 yılı, Nobel kimya ödülü, “DNA’da, ‘Peryot’ adı verilen genin, şekli bozulmadan inceleme yöntemi” keşfine verildi.(1) Söz konusu protein molekülü de karbon, hidrojen, oksijen ve nitrojen (azot) atomundan oluşur. Bilindiği gibi Peryot ve benzeri organik moleküllerin fonksiyonlarını, işlevlerini, belirleyen belirli şekilleri vardır ve bu şekiller kritik düzeyde önemlidir.  Hücrenin içindeki suyu ani soğutarak, kristalleşmeden camsı, ‘glassy’, bir durum almasını ve Peryot’un işlevinin incelenmesini sağlayan yöntem ödül aldı. Peryot geni günün belirli saatinde, hücrenin ‘protein yapan makinesine’, kendi ürettiği ve kodladığı bir ‘haberci molekül’ gönderir. Koda uygun üretilen molekülün miktarı, beyinde, günün belirli saatlerinde, artar ve belirli saatlerinde azalır. Azaldığında gündüz, çoğaldığında gecedir.

            Ayetlerde kısaca değinilen kavramlar, örneğin, ilmin, bilginin şekil alması, cisimlenip, maddeleşip bedenleşmesi gibi, bilimsel olarak kanıtlanır. Maddî ve materyal olmayanın şekil alması ‘temessül’, cisimlenmek, ‘tecessüd’, cesedlenmek ve ‘hıfz ediciler’ deyimleriyle yer alır. Bu kapsamda hıfz edicilerin özel bir yeri vardır. Bunların bilim ve tekniğin derinliğine vakıf olabilme özelliğine sahip olduğu açıklanır. Hafızanın bedene dönüşmesi gibi aklı zorlayan bir kavramdır. İnsan, bedeni var ama beden değildir, cisimlenen bilgi birikimidir, ilimdir. Her şey gibi insan da bilgisinin deposudur ve bu depoda bilgiden başka bir şey yoktur.

            “Ruh, nurunu setrettiği, örttüğü zaman nefis zulmeti gecesi; ruhun nuru tecelli ettiği zaman ruhun nurunun gündüzü oluşur. İlmin idraki örtündüğü zaman, şuur kapandığında, dalgınlık halinde nefsin, maddenin zulmet gecesi oluşur, insan karanlıkta kalır, çevresini veya çevresinde ne olup olmadığını bilemez, farkında olamaz. İlmin idraki ortaya çıkınca, şuur açılınca, anlayış ve idrakin parlaklığında ve aydınlığında, gündüz olur, her şey bilinir ve anlam kazanır. İdrak ve şuurun parlak ve sönük oluş hallerinin insanda buluşması durumunda, Rahmanın arşı olan kalbin vücudu zahir olmuş, ortaya çıkmış demektir. Çünkü kalp, nefis ile ruhun buluşmasından hâsıl olur. Kalbin bir yüzü ruha, Fuat kapısı olarak, bir yüzü de nefse, Sadır kapısı olarak, açılır. Kalp ruhtan bilgi ve hakikatleri alır. Kalp, nefis ile sırları hıfz eder, sırlanan ilmin maddeleşmiş halini, derinliğine inerek, ayrıntısıyla bilir. Nefis, sırları gizler, kaydeder ve hafızada saklar, hakikatin manaları bu yüzünde temessül eder, cisimlenir, bedenleşir, şekil alır, biçimlenir.” (92 Leyl,1) Nebi Aleyhisselâm: «Beni gören, yalnız beni görür, çünkü şeytan benim suretimle temessül edemez»  

            “Siz, Hakk’ın, ‘hıfz ediciler’inden, ilim yüklenebilen kuvvetlerinden oluştunuz. Siz, bu güç ve kuvvetlerin cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış, cisimleşmiş halisiniz. Bedenlerinizden sıyrılıp çıkmanız, soyunmanız halinde durum apaçık görünür. Suretlerinizin bir kısmı size sevap ve rahatlık veren ruhani latif kuvvetlerdir. Bir kısmı ise size azap veren cismani muzlim, zulmetli ve meçhul, suretlerdir. Cismani azalarınız, organlarınız hal lisanı ile sizin yaptıklarınızı hatırlar ve işlediklerinizi söyler. Hafıza semavi bir güçtür ve ruhun bedenden ayrılması halinde yapılanları ortaya koyar.”(6.61) Bedenleşenin son haline biz deriz, ya ilk hali?

            Bir atomda yoğun iletişim ve etkileşim içinde olan elektromanyetik ‘kuvvetler’ vardır. Bozonların içindeki yoğunluk nedeniyle atom kütle kazanmış sayılır. ‘Bilgi yüklenebilen kuvvetler’ sayesinde, üç dört atomun bir molekül oluşturması harika ve üstlendiği görev bir mucizedir. Önce 24 saatlik bir zaman kavramına göre kodlu diğer bir molekül üretip ‘hücrenin protein yapan makinesine’ haber göndermesi hafife alınıp geçilecek bir oluşum değildir. Ayrıca, insanın her organı ne zaman ne yaptığını açıklayabilir, böylece yaşanan süre boyunca her yapılan bilinebilir. Kişiler bir bütün olarak veya organları ayrıca iş yaparken, ileride her şeyin bilineceği bilinciyle yapmalıdır. Ortaya çıkacağının bilinmesi davranışları değiştirebilir. Herkes tarafından duyulacağından ve bilineceğinden emin olunduğunda saklı, gizli, kötü bir şey ne yapılır ne de söylenir. Dijital, elektronik bir ortamda, bir USB belleğinde olduğu gibi, kaydedilip saklanabilen olay ve eylemlerin tekraren izlenebilmesi, anlatılan ‘hıfz ediciler’ kavramına örnek gösterilebilir. İlmin bilgilerinin bir kısmı yazılım halinde biçimlenirken bir kısmı da donanım halinde şekil alır. Yazılım ve donanım, ruh ve beden insanda buluştuğu zaman kalp doğar ve her ikisini de cisimlenip, şekil alıp tüm halleriyle idrak eder ve yaşar.

            “İnsana iman, kalbin temessülü, nefsin tenevvürü, ruhun müşahedesiyle kökleşmiş olması halinde yararlı olur. Hakk’a teslim olmamış, sıfatın tecellisine, müşahede ederek, gözleyerek, alışmamış; Zatın şuhudu, uyanıklığı ile zevk almak amacıyla zat muhabbeti yapmamışlara iman yararlı olamaz. Kemale ermeyen, bilemeyen, kendine yazık eder, alacağı zevkten mahrum olur.” (6.158) Nefis sıfatlarından ve efal libaslarından soyunmanız halinde, semavi kuvvetlerle, meleklerin temessül edip etmemeleri halleriyle, imdadınıza yetişiriz. (8.9)      “Kalp, nefis hey'etiyle teşekkül edince, kalbin nasibi de nefsin nasibi suretinde temessül eder. Nefis, kalbe ram olursa, tabi olursa, şehvet iffete dönüşürse, kalp, nefsin huzurunu sağlamak amacıyla nefsin iyi, güzel, doğru ve meşru ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılar. Böylece dünyevî ihtiyaçların yanında uhrevi zevkler de katlanarak yaşanır.” (11.15). Kalbi henüz temessül etmemiş olanda iman aranmayabilir.

            Halk edilen zatlara ve mahlûkların hakikatlerine bakılırsa, heykel ve suretlerin, şekil ve biçimlerin cesetlendiği, maddeleştiği ve hakikatine uygun bir şekilde cisimlendiği görülür. Her şeyin bir hakikati ve o şeyin mevcut olmasına sebep olan bir aslı, özü ve melekûtu, madde ve manası, vardır. Her şeyin bir vasfı ve mazharı demek olan bir zilli, gölgeleşmiş, maddeleşmiş hali vardır. Şeylerin kendisi ve cesetleri farklıdır ve bunlar secde edici halde temessül ve tecessüd eder, cisimlenir ve cesetlenir. (16.48) Herkes kendi kitabını okur. Ameller heyet ve suretleriyle temessül eyler. İnsanın nefsi, yaptığı şeyleri ayrıntılarıyla müşahede eder, gözlemler. (17.13,14) Veledin halk olunması için, ruhumuz Meryem'e güzel surette bir beşer olarak temessül etti. (19.17)

            Umarım, ilahi emirlere uygun okur, tefekkür eder, ibret alır, hıfz edicilerimizin bilim ve tekniğin derinliğine vakıf olabilme özelliğini kullanarak, kendimizi kalpten bilebiliriz.

(1) The Economist dergisi,  Print edition | Science and technology, Oct 5th 2017

1 Eylül 2017 Cuma

Huzurdadır Hazret

 
Huzurdadır Hazret

Akıl, bilgiyi, düşünürse ancak, bilebilir,

Bilinen bilgilerin tümüyle, ilme gidilir.

Yokluk, uzay-zamandır, ilimle doludur,

Vardan yokluğa gidiş öğrenim yoludur,

 

Renk, dil, din, ırk farkı yok eşitlik güzel,

Hastalık yok hasta vardır, hastalık özel.

Genel ortamın, özel bir halidir herkes,

Beni ben yapan neyse, seçilmiş bir kez.

 

Evrene ve doğaya tabiysem, biat olur!

Tüm vücudun sahibi, hükmedeni olur,

Can, kan veren varken başkası yoktur,

Rahmanın, görünen rahimsileri çoktur.

 

Hayatın rafında, ölüm yoktur aslında,

Ayet, ‘hayatın alınması’ der hakkında.

Rahimsi rahmet olarak, Rahmanı gör,

Bilen, ilmin sahibi görünmez ise, kör!

 

Ruha, ilme, yüceliştir, dünden bu yana,

Hamken pişip yandın, Hazreti Mevlana.

Rahmetine kavuşmak, düğün gecesiyse,

Sevinir hasta, ‘nişanlanmak’ diyebilirse!

 

Her şeyimiz kendimize özgü, bilinmiştir,

Tutulduğum hastalığa, kanser denmiştir.

Ulu Hazret, ölüme ‘Düğün Gecesi’ derse,

Kanser de, tek taşlı bir ‘Nişan’dır bence!

 

Ayettir, insan, her şey gibi, ilimdir bilene,

Bilimdir, hem ilim asla kaybolmaz diyene.

Necdet, nişanlının düğünü ne güzel olur,

İradesiyle var olan, iradenle mi son bulur?

                        Necdet Altınay, 19.09.2017

 

 


 

 

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Ayın İkiye Yarılışı


            Ayın İkiye Yarılışı

 

                Ayın ikiye yarılması büyük kıyametin kopmasının yakın olduğuna işarettir. Kalbin, bir yüzü ruha, Fuat, bir yüzü nefse, Sadır, olmak üzere, iki kapısı veya yüzü vardır. Ruh tarafına bakan yüzü nurlu, parlak ve aydınlıktır. Kalbin nefse bakan yüzü karanlık, maddeyle giz’lenmiştir. Kalp, nurunu, akıl aracıyla, ruhtan alıp nefis âlemine yansıtır. Nefsanî karanlığa nurun doluşuyla karanlığın derinliği aydınlanır. Yani maddenin zerrelerinin ilimden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Karanlığın ani idrakle yarılmasından doğan güneş, Doğudan doğan güneş gibi karanlığı yavaşça aydınlatmaz.  Nefse, Batıdan doğan, maddeye gurup etmiş olan ruh veya Hakikat Güneşidir, aniden parlar. Perdeler, giz’lilik, örtünme, tesettür kendiliğinden kalkmaz. Her şeyin bir tutuşma ve parlama derecesi vardır. Perdeler, Ruh Güneşi tarafından, kalbi infilak ettirircesine kaldırılır. Kalbin perdelerinin ani kalkışı, kalbin patlayarak nur ile dolup parlamasıdır. “Vahdette zatın şuhudu, idrakle görülüşü, emaneten verilmiş müşahede makamıdır. Bu durum ise vahdette fenanın yakınlığına işaret eder. Hz. Muhammet, devr-i kamerde, zuhur eyler. Hz. Muhammet'in zuhuru kalbin infilakı demektir. Resulün zuhuru kişinin bireysel ve evrensel her türlü var oluşa ilişkin zanlarının, ilmin ve ilmin hakikatinin idrakiyle, aniden yok oluşudur. Bu zuhur, kişinin büyük kıyameti, fena buluşudur.” (54.1)

            Madde âleminin yapısı ilme dayanır. Kuarklar, yani zerreler, belirli, ölçülüp bilinen miktarda itim ve çekim kuvveti olan elektromanyetik kuvvetlerden oluşur. Üç kuark bir protonu, proton da nötron ile çekirdeği ve elektronun eklenmesi ile de üçü atomu oluşturur. Her zerre bilgi ve özelliğinin, infosunun deposudur, başka bir şey içermez. Nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde zerreler gölgeleşip, pıhtılaşıp, katılaşıp kütle kazanır, maddeleşir. Tüm madde denizi atomlardan oluşur. Kuarkın ortaya çıkışı büyük enerji patlamasıyla olabilir. Protonlar, ışık hızına yakın bir hıza ulaşacak kadar hızlandırıldıktan sonra, saniyede milyonlarca defa çarpıştırılarak, parçalanır ve kuarklar, zerreler açığa çıkar. Sonuçta madde anti madde ayna evreni oluşur. Kuvvetlerle dolu olan zerrelerin yarıçapı sıfırdır, içleri boşluktur. Bazı zerreler protondan 4 kat, elektrondan 200 kat ağır, biri diğerinden 100 bin kat büyük olabilir. Higgs Bozonu, kuvvet taşıyıcı boşluktur, kuvvetlerle doludur, aynaların olduğu şekil oluşturur. Enerji, bilinmeyen bir şekilde, gölgeleşir, pıhtılaşır katılaşır, maddeyi oluşturur. Aslen enerji olan ve madde denilen atom, patlayarak tekrar enerjiye dönüşür.

            Diğer taraftan ayetlere göre, ilim Hakk'ın gölgesidir, gölgenin uzatılmasıyla mevcudat oluşur. Gölgelerin yokluğunun idraki, nefsaniyetin dayanağı olan maddenin ilmine ve ilmin hakikatine ulaşır. Aslında maddenin olmadığı ve elektronların nazarla, gözlem altında parçacık özelliği gösterdiği çarpıcı bilimsel gerçeklerdir. Gerçeklerin aniden idrak edilmesiyle insanın fena buluşu ve büyük kıyametinin kopuşu anlam kazanır. “Tümüyle onların rızıklaştırıldığı şeylerden infak ederler. Her şey o şeye özgü bir nazar olduğu için vardır. Herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilirler.” (42.38) İnsan önce kendi gayretiyle bilgi edinir. Bilgiler, akıl yoluyla, tedricen nefse ve kalbe dolar. Birikimler, doğal olay ve eylemlerden ilme doğru yükselerek ilerler. Külli ilim gökte aranırken yerde, arzda, bedendeki kalpte, ani idrakle, bulunabilir.

            “Mevtin gereği yerine gelir, mevte boyun eğilir. Zelil, aciz, uyuşuk, bitkin ve yoksul, mahrumiyetten gözleri huşu içinde olduğu halde, güya dağılmış ve yayılmış çekirgeler gibi beden kabirlerinden çıkarlar. Bedenlerden ayrılan nüfusun çokluğu ve maddeye şehveti, hırsı nedeniyle insanlar, çekirgeye nispet edilmiştir.” (54.6,7) "Akıl göğünün, kesretin ilmini içeren, külli ilim kuyularının, kuvvetle, süfli âleme dökülen ilim suyu kapaklarını açtık. Nuh’un nefsi külliyen ilim olmuşçasına, nefis arzında, kesret âlemindeki mevcudata ilişkin tüm cüzî ilim kaynaklarını kaynattık. Takdir edilen helaklerine kadar, akılları göğünden yağan ve arz nefislerinden kaynayan iki ilim de uyumlu bir şekilde birleşti. Biz Nuh’u külli ilmi içeren şeriat gemisine yükledik. Gemi, cahilleri boğan cehalet dalgalarında yüzer. O, şeriat ile amel ve istikametle necat buldu. Kavmi ise cahil ve cehalette kalıp, inkâr ve isyan etmeleri sebebiyle, heyula, madde denizinin cehalet dalgalarında gark ve helak oldu. O şeriat ve davetin asarını, eserlerini ibret alanlara âyâtı beyyine, apaçık ayetler, olarak bugüne bıraktık.” (54.11-16)

            Seslenildiğinde duyuldu mu diye, elle iş yapıldığında oldu mu diye, bir şeyin tadına bakıldığında nasıl olduğuna, ayak basılan yere uygun mu diye, beş duyu ile şöyle bir göz atıp bakılır. Aynı anlamda, ayette ‘göz atma’ deyimi kullanılmaktadır. “Her şeyin, belirli bir zamanda, belirli bir süre için, belirli bir şekilde, oluşması için emrimiz olur. Emrimiz, göz atıp bakmamız, basar gibi kelime-i vahidedir, şeriatta o emre “kûn” denir. Bu basar, nazar ediş, o mevcudu da içerecek şekilde, tüm varlık içindir. Vücut icat edilir ve bunun üzerine defaten o zamanda o vecih üzere ‘şey’in vücudu vacip olur. Bütün işlenenler nüfus levhalarında sabittir.” (54.50, 51) Her an bir şe’nde olacak şekilde, hatta zamansızlıkta, halk-ı cedid, tüm Vücut yeniden oluşur, bu oluşum her mevcudu kapsar. Halden hale geçiş söz konusu olduğunda tüm kesret yenilenerek yeni bir vahdette birleşir.

            “Fenadan sonra beka halinde esma hazretinde ve zat ile sıfat arasında fark makamında ve sıfat ile vücut memleketinde, her var olan ‘mevcut’, hikmete uygun ve yardıma muhtaç olacak şekilde, yönetilir. Ahsen-i veçhe ve edhemi nizam üzere müdir, belirli bir düzen içinde ve en iyi bir şekilde yönetmeye kadir olan muktedirin mülkünde olanların, tüm olay, eylem ve işleri; irade, arzu ve hükmü üzere yönetmeye ve iradesince etkilemeye kadir ve kendisine hiç bir şey imkânsız olmayan, muktedir padişahın indindedirler.” (54.54)

            Umarım, “Vücuduyla, mevcudatı, yardımına muhtaç olacak şekilde, var edip, iradesince yönetmeye ve etkilemeye muktedir olanı, kalbimizi yararak zahir olacağın sayesinde” idrak edebiliriz.

18 Temmuz 2017 Salı

Sağır ve Dilsiz


            Sağır ve Dilsiz

            İnsan işitme ve konuşma yeteneği ile donatılmıştır. İşitme, nutuk kuvvetleriyle yaşamını zenginleştirir, kendini olgunlaştırır. İşitip, konuşarak Hakk’a yücelebilir. Aklın kıyas ederek, bir diğerine bakarak anlaması, kişilere ayrı, bütünden kopuk anlam verir. Önce aklını kullanarak bütünden kopuk gibi davransa da sonuçta işitip konuşanı idrak edebilir.

            Rahman ismi daha sonra gelen her isim ve sıfatın kaynağını oluşturur. Eşyanın tümünü, hakikatini, vasıflarını ve diğer vücudu olan ve olmayan şeyleri kapsayan, Kur’an aklı olarak bilinen, kâmil insan istidadını insanın fıtratında yaratıp kazıyarak Kur’an’ı öğretti. Kâmil insan fıtratında toplanmış olan şey, ayrıntısıyla, fiilen zahir olmuş görünmüştür. İnsanlığın fıtratını yaratıp Furkan aklını, uygulamaları, ona yönlendirerek insanı halk etti. İnsana, böylece, Furkan’dan, fiil ve uygulamalardan Kur’an aklına, ilmin hakikatine ulaşıp haber verebilmesi için, diğer mahlûklardan farklı olarak, konuşma yeteneği bahşedilmiştir.” (55.1-6)

            Her var olan aynı ilim ile var olur. İlmi, zaman ve hallerin hepsini kapsar, zahir olan, meydana çıkan Hakk’ın ilminden başka bir şey değildir. Dinde ikrah, zorlama yoktur. Kalbin nuru ile gören basiretli kişi bâtının hakikatini, zahirin özünü görür. Akıl, dış görünüşü; basiretli kalp hakikati gördüğü için, sabah iki göz ile dünyanın açık ve aşikâr bir şekilde görülüşü gibi; din akıl ve kalp için tebeyyün eder, yeniden keşfedercesine aşikâr olur.” (2.255, 256)

            “İnsan bir bütündür ama kendi nefsiyle var değildir, her mevcut olan O’nun vücuduyla mevcuttur. Vücudun bütününden infisam etmek, kopmak, ayrılmak, iki vücut halinde var olmak mümkün değildir. Akıl kıyasladığı için iki varlık gibi görür. Mümkinat, mevcut olanlar, Allah’ın efali veya sıfatıdır. İnsan, tüm organlarıyla bir bütün halinde yaşarken, istemsiz olarak hareket eden, kendi iradesi dışında bir şey yapan, oynayan bir organı, eli, kolu hareket ederse; hatta birisi dokunur, hareket ettirirse, onu duyar, işitir! Akıl bir insanı ayrı bir varlıkmış gibi itibar eder, düşünürse o insan varlıktan kopmuş gibi olur. İnsanın ayrı bir varlıkmışçasına hareket etmesi halinde ise ‘Varlık’ onu hemen işitir, çünkü kendi kendine hareket ettiğinde varlıktan kesilmiş, kopmuş olur. Özgürmüş gibi hareket edildiğinde niyeti bilinir, sözü işitilir, hareketi duyulur ve hissedilir. Bağımsız gibi hareket etmenin nedeni maddenin ardındaki, özündeki ilmi bilmemek veya dikkate almamak olabilir. Hareket ve sıfatların karanlıklarından, hayal, kuruntu ve şüphelerden kurtularak ruh âlemi fezasına; ilim ile kalbin ufkuna ve semasına çıkılabilir. Maddeyi, eşyayı, kişileri mevcudatın tümünden, vücuttan, kırık, kopuk ve bağımsız hayal etmek eşyanın doğasına aykırıdır.” (2.256, 257)

            Âdemoğullarını, nutuk ve temyiz, ayırt etme, akıl ve ilim sahibi olmakla takdir ettik, terkim eyledik, sıfat, işaret, kerem, ikram sahibi yaptık. Dünya ve ahrete ilişkin her türlü ihtiyaçlarını talep ve elde etmeleri için kara ve denizlerde gezdirdik, sebeplerini onlara kolay kıldık. Âdemoğluna, başka mahlûklara verilmeyen değişik cins, rızıklar verdik. Onları mahlûkatımızın çoğundan üstün kıldık. Âdem, yakin kılındı, tevhit ile donatıldı, ruh ve cesetten oluşturuldu, kemalin talebinde ruh ile cesette terakki ettirildi; ruh ve bedende yürütülerek ervah, ruhlar, ilim âlemi denizinde ve cisim âlemi arzında ilerletildi. Ayrıca ilim ve bilgilerin en güzeliyle rızıklaştırılıp tüm mahlûklara üstün kılındı.” (17.70; 2.30)

            “Maddenin cezbesine, çekimine kapılıp, aldatıcılığına kapılıp, yeniden diriltilmeyi inkâr ettikleri için, hak ettikleri ne fazla ne noksan olarak verilir ve yaşadıkları gibi ölürler. Dünya hayatında oldukları gibi hidayetten kör, hak söz söylemeye dilsiz ve haklıyı, makulü işitmeye sağırdırlar. Zira nutuk ile murat olunan manayı idrak edemezler, çünkü anlayacak ve fehim edecek kalp sahibi değillerdir. Anlaşılamayan bir şeyden söz etmek nasıl mümkün olabilir? Elbette olamaz. Keza fehimleri, anlayışları olmadığından; makul bir sözü işitmekten sağırdırlar, bu nedenle, hidayeti icap eden ke­lam, ne ilham tarikiyle Hak’tan fehim cihetinden ve ne de insanların kelâmından işitmek tarikinden, yolundan ve ne de ibret almakla basar tarikinden onlarda hiç bir türlü tesir etmezler. Nutuk kuvveti, ruhun nurunu, ilmin idrakini içeren manayı kavrama ve anlatma kuvvetidir. İlahi ilmin tümünün Hakk’ın gölgesi olduğunu, göklerdeki ve yerdeki her mevcudun bu gölgenin uzatılmasıyla vücut bulup kuvvet ve kudretlerle halk edildiğini inkâr ederler.” (17.97, 98)

            Mevcut olanlarının tümünün, Hakk’ın gölgesi olan aynı ilmin kuvvetler halinde iletişime ve etkileşime geçişiyle vücut bulup oluştuğunu idrak etmek önemlidir. Maddenin çekimine kapılıp manayı görememek körlük, hak söz söyleyememek dilsizlik ve makulü işitememek sağırlık olur. Ruhun nurunu, ilmin idrakini, anlayamamak, nutuk ve işitme kuvvetini kullanamamak sağır ve dilsiz olmaktır.

            Ta ki, Allah'ın düşmanları ateşe geldikleri vakit kulakları, gözleri ve dilleri işledikleri amellerle aleyhlerine şahadet eder. Yani azalarının suretleri hal lisanları ile söyler,  yaptıkları amellere dela­let eyler, işte aza bu lisan ile nutuk eylediği için hiç bir şey nutuktan hali değildir. Lâkin gafiller anla­maz.” (41.20, 21)

             “Nutuk sizin beden­leriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş, meydana çıkmış olan ‘mütekellim-i haki­kînin’ sıfatlarından bir sıfattır. Eğer huzur ve görüş sahibi, şahit iseniz kalplerinize mütekellim-i hakikî o sıfatla tecelli etmiştir. Nutkunuz hayvanat sesleri gibi sedalar olmayıp, hakikî nutuk ise, kalbinize te­celli eden ‘sıfat’, tekellüm sebebiyle, kelimeler suretinde yer almış olan rızk-ı maneviniz, size ruh semanızdan nazil olmuştur. Hayvanat sesleri gibi nutuklar ise hakikatte nutuk değildir. Onlar ancak mecazen nutuk tesmiye olunur. Ve bu suretle sizin kemaliniz hâsıl ol­muştur ve ahret ahvaline onunla hidayet bulmanız için Hakk’ın nuru size işrak eylemiştir, kalbinize manalarıyla doğmuştur.” (51.23)

            Eşya, nebatat, hayvanat ve insan vücudunun organları, hal lisanlarıyla veya kendi dillerince konuşur. Hiçbir şey konuşmaktan aciz değildir. Yalnız insan, ruh semasından kalbine doğan Hakk’ın nuru, anlayışı ve idrakiyle kemale erer, olgunlaşır. Kemale eren insan beden arzında zahir olan lisanının, konuşmasının ‘hakiki mütekellimin bir sıfatı’ olduğunu idrak eder. Sıfatın sahibinin idraki insana fani olanın alınıp baki olanın verilmesi anlamına gelebilir. Vücudun duyum ve işitmesiyle konuşma yeteneğinin uyandırılması, ruh semasından Hakk’ın nurunu manalarıyla kalbe doğdurur. Böylece mümin kulun kalbi Hakk’ın arşı olur.

            Hakk’ın kelam etme sıfatını işitip, umarım, ruh nuru, bizim de kalbimize doğar.

14 Temmuz 2017 Cuma

Nazarla Oluşum


            Nazarla Oluşum

            Olmuş ve olacaklarla ilgili Kur’an ile bunlarla ilgilenen İnsan, işi, evvelinden başlatıp ahretine, sonuna ve geleceğine kadar götürür. Evren ve insanın oluşumunda, kritik ilgi alanlarının ilmi ve bilimsel konularının hatta deyimlerinin benzerliği çok şaşırtıcıdır.

            “Kur’an, değişmez, bozulmaz, bozulamaz, noksansız, afetten korunmuş, kanıtlanmak üzere, evrenin tümünde apaçık olan ve hakikatleri muhkem, sağlam kılınmış bir kitaptır. Hakikatlerini, daha sağlam ve daha güzel olması mümkün olmayan, bir ilim ve hikmet üstüne inşa eder. Hakikatleri, zahirde, görünürde muayyen ve malum, belirli ve bilinen, miktarda, belirli zamanlarda aşikâr olur. Takdir ve tertibinde hikmete uygun intizamda, düzendedir. Ayrıntılarından layıkıyla haberdar, bilgi sahibi olan ilim ve hikmet sahibince, ahkâm ve ayrıntısı cüzi âlemde ortaya çıkarılmış, aşikâr edilmiş bir kitaptır.” (11.1) Kendini tanımlamış.

            “Kur’an gayba iman edenlere hidayettir, onları basiret sahibi yapar, şifa verir, kalplerini temizler. Görüş ve uygulamalarla basiretlerini, kalp gözüyle görmelerini geliştirir. İnanmayanlar işitmez ve anlayamaz, gaflet içinde olduklarından Kur’an onlara nüfuz edemez. Hakk’ın görülüp idrak edildiği nurun kaynağından uzaktırlar, gafletten uyanamazlar.” (41.44)

            “Biz inananların, enfüs ve afakta, içerde ve dışarıda, batın ve zahirde, görünür ve görünmezde, müşahede etmelerine yardımcı oluruz. Hatta muhakemelerine, deliller ile anlamalarına yardımcı oluruz, böylece, Hakk’ın, görünerek, apaçık aşikâr olduğunu idrak ederler. Yardım ettiklerimizden Hakk’ı eşyada müşahede edenler için Rab yeterlidir, efali delillerle, sıfatı tecellileriyle, görünüşleriyle anlaşılır, her şey bilgisi kapsamındadır. Her şeyin hakikati Hakk’ın ilminin aynısıdır, vücudu ilmi ile oluşur, ilmi zatının aynıdır ve zatı aynı vücududur. Gayrın vücudu, aynı ve zatı da yoktur. Her şey fanidir, helak olur, yalnız Hakk’ın yüzü, Hakk’ın zatı bakidir. Nefiste ve çevrede görünen ve beliren vasıflar, sıfatlar Hakk’ın varlığının ortaya çıkışı iledir.” (41.53,54) “Mülk âlemine kudret eliyle, kuvvet ve kudretiyle hükmeder. Yaşam ile ölümün halk edilmesinin amacı maluma tabi olan ilmin insanlarda uygulanarak ortaya çıkışıdır. Malumun zuhuru ile zahir olan Allah’ın ilmidir.” (67.1,2)

            “Semavat ve arz, yer ve gökler, yani cismanî âlem, sağ, sol, ön, arka, üst ve alt olmak üzere altı yönde izhar edilmiş, meydana çıkarılmıştır. Hakk’ın arşı mai, bir çeşit su, sıvı üzerindeydi. Arş, akl-ı evvelden ibarettir, akıl öncesi bir durum, ilm-i evvel, ilim öncesi durum üzerine bina kılınmış, inşa edilmiş ve ilme dayanan cisimler âleminin vücut olarak öncesidir. Altı yön veya altı gün gizlilik veya gizli kalma müddeti, zamanıdır. Yer ve göklerin halk edilmesi de Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir.” (11.7)  Arşın su üzerinde oluş hali, Hakk’ın gizlenmesi öncesi zahir olan ve nâsâ, insanlara malum olan haldir. Halis amel eden insanlara bazen olan veya olacak olanlar malum olur, bir ihsan olarak, bir ilham olarak iner veya gelir, bazı şeyleri bilirler. ‘Abdala malum olur’ deyimi bu durumu anımsatır. Arşın, ilmin rumuzu olan ‘su’ üzerinde olmasının anlamı da nâsâ malum olmasıdır, nâsâ, insanlara malum olan ilmin üstünde oluşundandır. Koşulların uygun olması halinde ‘madde denizi’ deyimi kullanılır. Maddenin tümü kastedilerek madde deryası denebilir. Burada da olduğu gibi madde için de ‘su’ deyimi kullanılabilir.  Arş, ilim, akıl ve ilk cevherin öncesidir. Hakkın arşı müminin kalbidir. Kalpte ruhun, ilmin nurunun idrakine varan akıl, öncesini düşünmekte yetersiz kalıp ilim maluma tabidir deyip durabilir. Arş Hakk’ın, kalp müminin, seçim hakkı ise kulundur.
            Evrenin oluşumunda ilmin yeri ve öneminden söz eden ayetlerin gerçekleri bilimsel deneylerle kanıtlanmaktadır. Örneğin her zerrenin sürekli bir iletişim ve etkileşim içinde olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. İkiz elektron ve atomların aralarında galaksiler olsa dahi aynı anda durum değiştirmeleri, olmuş ve olacakların Büyük Patlamadan itibaren determine olduğu, belirlendiğini belgelemektedir.  “Çift Yarık Deneyi” olarak bilinen deney de elektron ve fotonların “Gözlem” altında olup olmadıklarını algılayıp ona göre farklı, dalga veya parçacık olarak, davrandığını kanıtlar. Son olarak 1961 yılında yapılan bir seri deneyde bir görüntü için 700.000 adet elektron tek tek atılmıştır. Fizikçi Niels Bohr tarafından oluşturulan konsey ‘Kopenhag Yorumu’ adı verilen kuantum mekaniğinin görüş ve ilkeler dizisini yayınladı. Bu ilkelerden biri şöyledir:

            “Gözlemler dalga fonksiyonunu çökertir. Bu etkileşim sonucu dalga fonksiyonu özelliğini kaybeder ve sadece parçacık özelliği gösterir. Sadece tek bir deney dahi madde nedir sorusunun cevabının “hem dalga-hem parçacık” olduğunu gösterir. Görebildiğimiz makro evren yani biz ve çevremiz, matematiksel ve fiziksel olarak daha genel bir küme olan mikro evrenin özel bir durumuyuz. Sadece maddesel dalga boyumuz çok küçük olduğu için tamamen ihmal edilebilir bir dalga özelliğimizin yanında, tamamen parçacık özelliği gösteriyoruz.” Gözlem altında elektronlar neden parçacık özelliği kazanmakta bilinemiyor.

            Kısaca denebilir ki atom altı parçacıklar gözlem altında iken “Parçacık” ve gözlenmediklerinde “Dalga” özelliği göstermektedir. Eğer bir fiziksel niceliği parçacık olarak tanımlamak istersek, ‘durgun kütlesinin sıfırdan farklı’ olması gerekir. Dalga ise temel anlamda enerjinin ışık hızında yayılma ve taşınmasına yol açan ‘titreşim hareketidir’. Yani büyük yapılar gözlem altında oluşabilir, aksi halde hızlı titreşim hareketi olan dalga özelliğiyle parçacıklar büyük yapıları oluşturamazlar. Atom altı parçacıklarının bir nezaret, gözlem, izleme ve algılama altında olduklarını algılamaları önem kazanır. ‘Görünür ışık’ fotonu gibi tam bir “Yokluk veya hiçlik” olan en küçük enerji biriminin izlendiğini, ‘algılandığını algılaması’ gerçeği ilginçtir. Ayetlerde de benzer konulara değinilmesi ise çok ilginçtir.

             Bir hadis der ki: “Yüce Allah en evvel bir cevher (enerji) halk etti, cevhere celali ile nazar edince cevher hayâsından eriyerek kısmen su ve kısmen de ateş oldu.” Bir toplantıda kral gibi bir büyük yokmuş gibi davranılamaz. Cevher de hayâsından, saygı veya edebinden su ve ateşe dönüşmüştür.  Arştan, ilmin yüklenmesi, indirilmesiyle cevherin su ve ateşe dönüşümüne dikkat çekilmektedir. Bu durum Büyük Patlamada ilk oluşan ‘maddenin plazma halini’ anımsatır. Atom çekirdeği ve elektronlar kendilerine özgü verilen bilimsel özellikleriyle daha sonra oluşarak ve gelişme potansiyellerine uygun birleşerek atomu oluştururlar.

        “O’nun her an bir şe’nde, her şey ve herkes ile bir şe’nde, bir neşede ve her şeye, herkese bir nazarı olduğunu, herkeste,  her şeyde bir sırrı olup o şe’niyet, o neşenin ve sırrın başkası için olmadığını bildiklerinden onların işleri aralarında bir meşverettir, gizli bir diyalogdur. Tümüyle onların rızıklaştırıldığı şeylerden infak ederler. Her şey o şeye özgü bir nazar olduğu için vardır. Herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilirler.” (42.38)

        Umarım biz de “Her yerde hazır ve nazırdır” ayet deyiminin idraki içinde olabiliriz.

15 Haziran 2017 Perşembe

Hayatın Kuvvetleri


            Hayatın Kuvvetleri                                                                             15062017

            Hayat, kıymetini anlayabilmek için, ‘ölüm’ ile birlikte ele alınır. Ölüm diye bir şey yoktur, hayatın olmaması halidir. Hayatın olması ve olmaması söz konusudur. Bu kapsamda ele alındığında hayatın, yaratılmışlığı ve belirli güç, kuvvet ve kudrete hükmedilerek yönetilmekte oluşu daha iyi anlaşılabilir. Evren ve yaşamda belirli ve bilinen bir düzenin olduğu da aşikârdır. Bir organizasyon ve yönetim gücünün varlığı idrak edilebilir. Bu durumda organize edilecek ve yönetilecek bir takım kuvvetler olmalıdır. Bu kuvvetleri, din de bilim de ele almış, incelemiş, değerlendirmiş ve özelliklerini belirleyerek kuvvetlerin kullanımlarına ilişkin el kitapları yayınlanmıştır. Kullandığımız başlıca doğal kuvvetler ‘elektrik’, ‘manyetik’ ve ‘elektromanyetik’ olmak üzere üç çeşittir. Benzer kuvvetler bedenimizde de vardır, sırasıyla gazap, şehvet ve nutuk kuvvetleridir. Bu kuvvetleri, ayetler ve doğa kanunları ele alır, inceler.

            Elektriğin tanımını ‘elektrik’ kelimesini kullanmadan yapmak zordur. (Electricity is a flow of electric charges) Elektriğin en bilinen yeri eşyanın yapı taşı olan ve tamamen boşluk ve yokluktan oluşan atomdur. Basit bir hidrojen atomunda birer tane olmak üzere elektron, proton ve nötron vardır. Her birinin elektrik yükü pozitif ve negatif olarak iyi bilinir. Aynı yükler birbirini iter, farklı yükler birbirini çeker. Negatif yüklü elektron akımı sayesinde elektrikli aletler çalışır. Doğada bulunan elektrik kuvveti bedenimizdeki gazap kuvvetine benzer. Toplumda ‘gazabına uğramak’ deyimi ile bilinen eylemler negatif yüklenme sonucunda yapılan şeylerdir. Gazap bir kuvvet alış-verişidir. Nefsimize uyarak birilerine kızar, sevmez, nefret eder ona göre davranırız. Elektrik kuvvetine benzemesi, artı ve eksi yüklerin birbirlerini yok etmesi gibi, gazaba uğrayan birinin hayattan silinmesi gibidir. Enerjinin bu şekilde kullanımı vardır ve gerçektir ve diğer tip kuvvetin etkilerinden farklıdır.

            Doğal olarak bilinen diğer kuvvet ‘manyetizma’ kuvvetidir. En belirgin olanı Dünya’nın merkezindeki demir çekirdeğin dönüşü sayesinde etrafımızda bizi Güneş patlamalarından koruyan manyetik alan kuvvetidir. Günlük hayatımızda mıknatıs olarak kullanırız. Kuzey ve Güney kutupları vardır. Elektrik kuvvetinde olduğu gibi, benzer kutuplar birbirlerini iter farklı kutuplar birbirlerini çeker. Âdem ile âlem ikizdir, âlemde ne varsa Âdemde de vardır. İnsanda benzer kuvvet ‘şehvet’ kuvvetidir. İnsan insanı cezp eder, çeker veya itici birinden kaçılır. Enerjimizi karşı cins veya eşya sevgisi için harcayabiliriz, Dünyayı severiz. Şöhret, makam ve para için çok şey yapılır. Şehvet kuvvetini iffete çevirmek çok zaman ve enerji isteyebilir. Hayvani nefis olarak bilinen sıfatın günlük yaşamda nelere mal olduğu deneyimlerden bilinir. Toplumun büyük kesiminde olay ve eylemlerin büyük bir kısmı şehvet temelli olabilir. Gençlikte şehvet ve gazap kuvvetleri önemli ölçüde işbirliği ve eşgüdüm içinde hareket eder. Akıl ve kalbin onay ve yardımını alırlar. Mala düşkünlük nedeniyle hırsızlık akıllıca yapılır. Çoklu düzeyde ve karmaşık ilişkiler içinde olan olaylar nedeniyle ‘eline, beline, diline sahip ol’ ilkesi iyi bilinir. Kısaca itim ve çekim kuvvetiyle ortaya çıkan etkileşim, en büyük maddi ve manevi olgu, olay ve oluşumların temelini oluşturur. Einstein yalnız enerji vardır, madde yoktur der ama biz etkileşimlerle ortaya çıkan atomların birikimlerini madde olarak biliriz. Çekim ve itim ile etkileşim, içinde bulunduğu her şey ve herkesin, var olan şeylerin, temelidir.

            Kuvvetlerin üçüncüsü, elektrik yüklü parçalar ve parçacıklar arasında bulunan ‘elektromanyetik’ kuvvettir. Bu kuvveti fotonlar taşır. Foton ışık dalgasıdır. Işık dalgaları gama, X-ışını, radyo veya görünür ışık gibi taşıdıkları enerjiye göre verilen adlarla bilinir. Bir anlamda diğer iki kuvveti içerir ama kullanım açısından onların da dışında ve üstünde olabilir. Elektromanyetik kuvvet insanın konuşma yeteneği veya nutuk kuvvetiyle benzeşebilir. Korku, merhamet, nefret gibi sıfatları içeren gazap ve sevgi, arzu, istek gibi sıfatları içeren şehvet iki farklı kabile gibi düşünülebilir. Kendi içlerinde ve aralarında geçen maceralı olay ve eylemlerin dışında kalmak beşer için zordur. Âlim ve arif gibi kalbî sıfatlar gazap ve şehvete hâkim olursa, nutuk kuvveti kendini gösterir. Nutuk bir organizasyon, bir düzen içinde olur. Cemadat, nebatat ve hayvanat arasında da anlaşma ve haberleşme olabilir ama bunlar titreşim, bağırma ve böğürme niteliğindedir. Anlaşmazlık çıkaran veya anlaşma sağlayamayan konuşmalar da nefsanî veya hayvanî düzeydedir. Beşeri faaliyetler koklaşma ve oynaşma ile yürütülebilir. Nutuk, temel olarak Hakk’ın ilmini alma ve verme amacına dönük olabilir.

            Âdemoğullarını nutuk ve temyiz, ayırt etme, akıl ve ilim sahibi olmakla takdir ettik, terkim eyledik, kerem sahibi yaptık. Ayrıca ilim ve bilgilerin en güzeliyle rızıklaştırılıp tüm mahlûklara üstün kılındı.” (17.70; 2.30) “Nutuk kuvveti, ruhun nurunu, ilmin idrakini içeren manayı kavrama ve anlatma kuvvetidir. İlahi ilmin tümünün Hakk’ın gölgesi olduğunu, göklerdeki ve yerdeki her mevcudun bu gölgenin uzatılmasıyla vücut bulup kudret ile halk edildiğini inkâr ederler.” (17.98) “Onlar ağızları mühür­lenmiş ve nutuktan aciz bulunduklarından, asla yekdiğeriyle söyleşemezler. Birbirlerine bir şey soramazlar.” (28.66) “Zira hiç bir şey nutuktan hali değildir. Lâkin gafiller anla­mazlar.” (41.20, 21) “Nutuk sizin beden­leriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş olan mütekellimi haki­kînin sıfatlarından bir sıfattır. Hakk’ın nuru size işrak eylemiştir, manası kalbinize doğmuştur.” (51.23) “Allah’tan başka kimsenin kuvvet ve kudreti yoktur.” Kuvvetler, var olan her şey ve herkesin temelidir.

            Gazap ve şehvet kuvvetleriyle hayat çok canlı ve heyecanlı yaşanır. Konuşma yeteneğiyle tevhit ilmine sahip olunur, ilim onunla anlatılır, birlik ve beraberlik sağlanır, sevgi ve muhabbet ortamı oluşturularak, Hakk’ın hakikatinin idraki sağlanabilir. Gazap ve şehvet kuvvetlerine üstünlük sağlanarak, olumsuzlukları giderilerek, teslim alınır. Böylece, kalp, akıl vasıtasıyla ilmin kaynağına, ruha, yücelebilir. Nefsanî ve hayvani düzeyde sahip olunan el, bel ve dile artık gerek duyulmaz. Her var olan şeyin, Hak’tan hakkını hakça alması nedeniyle var olduğu idrak edilir. Nutuk kuvvetiyle alınan haberler, yine nutuk ile isteyene, hak edene yalansız, verilir. Fıtrata kazınmış ahide, anlaşmaya ve verilen söze kalp, dil ve hal diliyle evet denir. Konuşma yeteneği ve akıl yardımıyla, canlılığın yaratılmışlığının ve insanın inşasının hikmetine varan kişi, kendini önce sezgiye sonra ilhama bırakabilir.

            Umarım, aklımızı kullanarak gazap ve şehvet kuvvetlerini teslim alır, nutuk kuvvetine ulaşır, Hakk’ın hakikatini sezip idrak ederek, ilham almayı ve ona uymayı hak edebiliriz.

5 Mayıs 2017 Cuma

Korkudan Aşka


            Korkudan Aşka

            En ileri teknoloji ile bir şey üretmek heyecan yaratır, yeni modeller heyecanla beklenir, sanki ne kadar çok beklenirse o kadar iyi ve güzel olur. Eşya ile ilgili gelişim bize bu izlenimi verir. Bu hali insan kendi üzerinde de deneyimleştirebilir. Bir insan ne kadar çok eğitilir, öğretilirse, hal ve gidişi ne kadar iyi olursa, ilim ile ameli ne kadar uyumluysa o kadar olgunlaşmış olabilir. İnsan, bir anlamda bildiği için, bildiği gibi ve bildiği kadar insandır. Aklı olmayana, bildiğini uygulamayana pek insan gözüyle bakılmayabilir. Saygı, sevgi ve edep beklenir insandan. Ezelden ebede verilen yeteneklerini kullanıp verene ulaşana kâmil denebilir. Kemale erme işi uzun bir süreçtir, her aşamasında ayrı zevk ve lezzetler vardır. Bulunduğu yerin keyfini kendisi için yeterli bulan o keyifle kalır. Daha öteye ve ileriye gitme çabasını fazla ve zevkini de yeterli görür. Ancak son noktayı koymak, kendini kısıtlamak doğru olmayabilir. Ufkun ötesi sonsuzluktur. İnsan son dediği noktada tatmin olup kendinden geçmese, gaflette kalmayıp uyansa sonsuzluğa yürüyebilir.

            İnsanoğlunun tarihî ve küresel yanılgılarından birisi de “İnsan doğada korktu ve din ile Tanrı’yı yarattı” kavramının altında kalmasıdır. Bu gaflet kendinden büyüğünü yaratma zevki verir ve bu çukurdan çıkamaz, sonu olur, sonsuzluğu göremez. Dünde yaşayıp dünde kalmıştır, bu güne gelip korkuyu bırakıp sevgiye geçememiştir. Korkunun duygulardan biri olduğunu ve diğer duygularla bir bütün oluşturduğunu, “Tanrı yaratma” zevki unutturur.

            Batı analizleriyle, Doğu ise sentezleriyle meşhurdur. Batıya gidip doğudan gelmeyi de pek severiz aslında. Batının sonuna kadar gittiği sınırlar maddenin ve enerjinin sınırlarıdır. Kuantum âlemine götürür, ‘kütlenin ve enerjinin yokluktan var olup yok olduğuna, nasıl oluyor bilinmiyor ama enerji gölgeleşip, pıhtılaşıp kütle ve kuvvet kazanıyor’ gerçeklerine ulaştırır. Protonun yine protonla, hızlandırıcılarda, saniyede milyonlarca defa çarpıştırılmasıyla ortaya çıkan parçacıkların, quarkların, zerrelerin, elektrik yükü gibi bilimsel özellik ve çekim-itim gibi kuvvetleri vardır. Zerrelerin boyutları sıfırdır ama özellikleri çok büyük, hatta potansiyelleri sonsuzdur. Elektrik yükü bir diğeri için yıkım demektir, madde ve anti-maddeyi düşünmeden bile eksi ve artı enerji yükleri birleştiğinde evren sıfıra indirgenir ve hiçliktir. İtim ve çekim kuvvetleri kütleyi ve maddeyi oluşturup, maddenin katı, sıvı, gaz ve plazma hallerini yaşatır. Kuvvetlerin ayrıca, 3 veya 5 kuvvetinde esen rüzgârlar gibi güç ve kudretleri vardır. Bu kuvvetlerin işleri maddeyi önce şarj edip sonra deşarj eder gibidir. Manyetik kuvvetlerin kuzey ve güney kutupları, elektriğin ise artı ve eksi yükleri vardır. Elektromanyetik radyasyon da ışık hızında hareket demektir.

            Kitap çok güzel anlatır bu gerçekleri. “Hiçbir şey yoktan var olup yok olmaz, eğlence olsun diye değil bir amaç için var edilir.” “Kimsenin kendine özgü gücü ve kuvveti yoktur.” “Eşya ile eşyanın hakikatinin, özelliğinin ayrı ve farklı olduğuna akıl şahitlik eder ama ‘şey’ ile özelliği aynı şeydir. Şeyin özelliğinden farklı ismi, cismi ve resmi olamaz.” “Eşyanın hakikati Hakkın gölgesidir”. “Levhi mahfuzda ilmi ve tasavvuru olamayan hiçbir şey mevcut olamaz.” “Hiçbir mevcut kendiliğinden olamaz, Vücuda muhtaçtır.” Âlem gazap ve şehvet kuvvetleriyle oluşturulmuştur, insan nutuk kuvvetiyle inşa edilmiştir.” Gazap kuvveti kahreder ama kahrı lütuftur. Şehvet, dünya ve eşya sevgisidir, yokluğunda çeker, çokluğunda iter.

            Batıdan ulaşılan sınırlar ile sonsuzluk, Doğudan ulaşılan sınırlarla uyum içindedir. Üstelik her alanda da kullanılmak zorunda kalınan kelime ve deyimler bile aynıdır. Aynasal evrenden gölgeleşmeye, özellik ve kuvvet kazanmaya kadar aynıdır. Bedensel yapı özellik içerir. DNA bir yazılımdır, maddeye hükmeder, canlılık yaratır, enerjiye bilgi yükler. Her obje bilgisinin deposu olarak işe yarar, birleşir, etkiler, etkilenir, etkileşim içinde yokluktan evren oluşturur. Mevcudat, Vücuda muhtaçtır yalnız insan aklı kendisi için bunu kavrayamaz. Hatta hiçbir şeyi yoktan, var olan bir şeyi kullanmadan, yaratamaz ama Tanrı’yı yaratabilir. Aklın işi budur, araç yapar amacına ulaşır, hayaliyle eser yapar müessir olur.

            Akıl, Firavun nefis için çalıştığını anlayıncaya kadar nefsin emrindedir. Kalbin keşfi ile akıl ruh ile ilişki kurabilir. İlk ve ilkel insanın yerine kendini koyabilen insan bugünkü çağdaş insan yerine de koyabilmeli. Yeni ve çağdaş bilgiler, akıl duvarına gidişin yanlış olduğunu, geri dönülmesi gerektiğini, sevgi ve aşka doğru gidişin gerektiğini gösterir. Bedenin ruha, ilme muhtaç olduğu aşikârdır. Para onu bulanın olmadığına göre bilgi de bilenin olamaz. Matematik ilmine sahip değiliz. Bilerek bilinmeyi sevene ulaşmak amaçtır.

            Nimetleri severiz, verilenler mest eder, en sevdiğimizi ne kadar seviyoruz? En sevdiğimizi ne kadar Hak biliyoruz. Hakkın gölgesi ilim ile oluşan eşya hakikatinin şahididir, delilidir. İnsana şahitlikle şehitlik hakkı tanınmıştır. Severek sevilen olabilen, aşkı da idrak edebilir. Âşık olanın bir ve tek korkusu kaybetmektir. Sevdiğini kaybetme korkusundan daha büyük bir eşya, yıldırım ve gök gürültüsü korkusu olamaz. Her duygumuz gibi korku da bize yol gösterir, bir işarettir, yönümüzü tayin içindir. Seviyorsak eğer bir kişiyi, grubu, toplumu, çevreyi ve evreni kaybetme korkusu duyarız. Muhteşemin ihtişamını görmekle haşyet ederiz.

        “Allah’tan ancak âlim ve arif olan haşyet eder, çekinir, ürperir, bilinçli saygı duyar. Haşyet cezadan korkmak değildir. Azamet sıfatının tasavvuru zamanında o azamet huzurunda kalpte oluşan huşu duygusunun insana etkisidir. Allah’ın azametiyle kendisine tecelli ettiği kimse Allah’tan hakkıyla haşyet eder. Arif olmayan âlime hâsıl olan huzur tasavvuru ile arif olan âlime sabit olan tecelli arasında çok büyük fark vardır. İlim ve irfanın mertebeleri açısından haşyetin sayılamayacak mertebe ve dereceleri vardır.” (35.28)

            Umarım, korkmaz severiz, o kadar çok sevebiliriz ki seviliriz, sevip sevildiğimize ulaşırız, ben Yaratan değil ama Yaratan ben olur, tecelli eder bende de!