13 Ağustos 2015 Perşembe

Sonrasını Biliriz


          Sonrasını Biliriz

Kitabı okumak için lütfen tıklayınız

            Büyük insanların büyük düşünceleri mi oluyor yoksa biz büyük düşünceli olanlara mı büyük insan diyoruz? Hele bu insanlar bilim insanları ise bilgileri, bulguları, bilimleri ve düşünceleri de çok bilimsel oluyor, bu nedenle dedikleri doğrudur diyoruz. Ancak, bazen söylenenleri anlamakta, kabul etmekte veya inanmakta zorlanırız. Bu da nasıl olur der kalırız. Sanırım buna benzer en zor alan ve anlarda bilimsel alan ile inanç alanını birbirleri için kullanabiliriz. Birinin dediğini diğeri de teyit ediyorsa gönül rahatlığı ile “doğru” diyebiliriz. Örneğin, Termodinamik ilminin temel “Enerjinin Sakınımı Yasası” der ki “enerji dönüşür, işe veya kütleye, maddeye dönüşür ama yok olamaz, yoktan da var olamaz.” Aynı şekilde inanırız ki “Var olan Bir ve Tektir, yok olmaz, sonradan yok olan da hiç var olmamıştır ki zaten.”

            Evren bilimi “kozmoloji”, “astrofizik” her şeyin ilk anına noktayı koydu. “Büyük Patlama için bir sebep ve enerji gerekli değildir” dendi. (Bakınız Hawking) “Üstelik evren veya proton fark etmez, her an her yerde büyük ya da küçük bir ‘şey’ oluşması mümkündür, yoktan var olabilir ve tekrar yok olabilir ve bu iş için bir enerji gerekmez.” Bizim köyde olsam, duymuş olduğum, “o yalan bu yalan, fili yuttu koca yılan” deyimini anımsardım. Diğer bilim insanlarının da itiraz etmediği bu fikir bilimsel bir sonuç olarak öne sürülüyorsa “aksi ispat edilinceye kadar” diyerek kabul edebiliriz. Bari teyit etme şansımız elimizden alınmasaydı, inanç âleminde doğrulama yapabilirdik. Keşke bu büyük insanlar bilimsel buluşlarının sonunda “basitçe, gerek olmadığı, ihtiyaç duyulmadığı için, Allah yoktur” demeseydi. Biz de kendilerine “mübarek insan bu bilimsel bir sonuç mudur, bir formüle uygun mudur, enerjiden ötesine nasıl hüküm veriyorsun?” desek yerinde olabilir. Oysa “söylendiği gibi hayali bir Allah yok” dense “Haklısınız” denirdi. “Pozitif Bilim” denip negatif sonuç çıkmazdı. Madem işiniz pozitif bilim hadi biraz da negatif bilim yapın desek ne yaparlar acaba.

            Kitabımız “Allah vardır, var olandır, gayrisi de yoktur, O’ndan başka bir varlık veya İlah yoktur” der. “Evren yoktan var edilmiştir, eşya bütün özellikleriyle, bir düzen içinde ve bir amaç için halk edilmiştir.” Evren “hiç bir şeyi bir var olsun bir yok olsun diye var etmedik, bir düzen içinde ve bir amaca uygun şekilde halk ettik” ayetine (3.117) göre düzenlenmiştir. Ku’ran’ın anlamı düzen demektir, eşyanın hakikati bilindiğinde, “var oluşun içinde ‘düzen’ ilk andan itibaren inmiş haldedir, eşyanın özünde bu hakikat gizlidir, ayetlerin Resul tarafından, ayrıntılı uygulamalar halinde açıklanması 23 yıl sürmüştür” idrakine varılabilir.

            Daima önce bir boşluk veya yokluk vardır. Sonra her şeye sahip olunur. Biz de yoktuk önce, bir plan program veya bir düş, düşünce sonucunda var olduk. Bilim insanları iş ve işlemlerinde tesadüf yoktur. Doğaya gelince aynı bilim insanları “rastgele, tesadüfen kendini kopyalayabilen enzimler sayesinde canlılık oluştu” der. Evren çok sayıda katsayının var oluşu ve halen de öyle oluşu sayesinde dengede durmaktadır. Elektron küçücük yörüngesinin bir turunu bile tamamlamadan yok olur başka yörüngede ortaya çıkar. Bu elektronun elektrik yükünün değeri az farklı olsaydı madde olamazdı (Bakınız). Evrenin genişleme katsayısı az farklı olsaydı ya çökecek veya dağılıp gidecekti. Sanırım “tüm oluşumda tesadüf olsaydı evren on dört milyar yıl yaşında olamazdı, yeniden oluşmaya çalışırdı” demek mantıklı olurdu.

            Tüm fiil, olay ve eylemler ya doğaldır ya da yapay. Doğal olaylar doğadan yapay olanlar insandandır. Yaptıklarımızı bir amaç gözeterek yaparız. İş ve işlemlerimiz bir sıfat altında yapılır. Amir veya memur, oğul veya baba, öğretmen veya öğrenci olarak yaparız. Sıfatlar belirler işin sonunu. Genelde kötünün yaptığı kötü, iyinin yaptığı iyi olur. Ancak biz işin sonunda görür veya öğreniriz, işinden anlarız yapanın ne olduğunu. Hatta işin sonunu yapanın kişiliğine, zatına bağlayabiliriz olayı. Kişilik bakmakla, görmekle anlaşılamaz ancak en sonunda kişiliği nedeniyle ne veya nasıl olduğu bilinir. Bilmemizin, bilebilmemizin, aklımızın bir sınırı vardır, sonrasını görerek öncesini biliriz. Fiillerden sıfata ve sıfatlardan zata ereriz. Ermemiz için ‘akıl’ verilmiştir, durmaksızın ‘arama’ kişiliğimize kazınmıştır. Elimizde hazır bulduğumuz özellikleri kullanarak bilinç sahibi oluruz. Amaç insan olmaktır.

            Her sonuç bir sebebe dayanır. Aklımızın düşünme sistemi böyledir. Bugün bir şey varsa, böyle isek geçmişte bir sebep olmalıdır. Bu nedenle kendimize “nereden gelip nereye gidiyoruz?” diye sorarız. Geri dönüş için zamanı yaratırız. Zaman akıl içindir, itibaridir, izafidir. Proton ile nötronun birleşmesi için zamana gerek yoktur. Elektronların karşılıklı etkileşimi için zaman gerekmez. Foton dediğimiz ışık düzeyine inince değil zaman mekân da hükümsüz olur. İkiz foton deneylerinden bilinir ki bir fotona yapılan etkiden aynı anda çok uzaktaki ikizi de aynı şekilde etkilenmektedir. Kısaca, her şeyin sonrası öncesine bağlı ve bağımlıdır. Her idrak ettiğimiz “son” için “böyle olacaktı ya ne olacaktı, çünkü öncesi öyle olanın sonu böyledir” denebilir. Her şeyi an be an yaşarız, biz hep son andaki son durumda varızdır. Bu hal bir mucizedir, varlığımız, yaşamımız, yaşadığımız bir mucizedir. İyi ki böyledir, böyle olduğuna ne kadar şükretsek, teşekkür etsek azdır. Bu halimizin her dakikasını atmış saniye yaşamalı, zevkini çıkarmalı, keyfini bilinçli olarak sürmeliyiz. Fotonu biliriz kendimizi bilemeyiz, bilince “önce var olan ancak sonra da vardır” dememiz gerekir.

            Amaç insan olmak, yolu da kendimizi bilmek ise Doğu ve Batı kültürleri burada ayrışır diyebiliriz. Sanki birisinde “insan haklarını” bilirler “insanı” bilemezler, diğerinde “insanı” bilirler “insan haklarını” bilemezler. Kralın kendilerine tanıdığı hakları başkasına tanımazlar. Karşısındakini kendisi gibi bilemeyen, Hakk’ını tanımayan insan mıdır? Hayvan gibi güçlü ise çok mu önemlidir? Güç Hak’tandır, hak güçten gelmez. Önünde veya sonunda sentez yapmayı umarım öğrenebiliriz. Doğru, doğudan batıya gidiyoruz, umarım batıdan da doğuya geçip gelebiliriz.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

İnsan Atom Yığını Değildir


            İnsan Atom Yığını Değildir                                                   NAEÖ 21072015

            İnsan rastgele atom yığını değildir. Atomlar birleşerek insanları oluşturur. Birleşmeleri ise rastgele değildir. Atomlar kendi kendilerine sebepsiz, koşulsuz birleşmez. İçinde bulundukları ortam atomları birleşmeye zorlar. Ortamda atom gibi fiziksel şeyler varsa fizik kuralları da vardır. Fizik kurallarına göre var olan şeyler birbirlerini iter, çeker. Atomların kurallara uymama lüksü yoktur. İtim ve çekim yasaları hayatın oluşumu için gerekli ama yeterli olamaz. Var olan şeyler arasında “düzen” de olmalıdır ki atomlar buna göre birleşerek hayat oluşsun. İlk adım bile en sondaki amaç için uygun olmalıdır. Hatta her şeyin yokluktan var olduğu biliniyorsa yoktan var olanların biri de düzen olsa gerek. Her şey var olurken, en başından itibaren, bir düzen içinde var olmalı. Düzen, amaç için kurgulanmıştır. Amacın “bilmek” oluşu ise insan ve insanlığa en yakışan şeydir. Bilen bilinmek istemiş olabilir.

            Her şey, bilimsel özellikleriyle birlikte yoktan var olan atom altı parçacıklardan oluşur. Su artık iki hidrojen bir oksijen atomu değildir. Suyun özellikleri atomlarının özelliklerinden çok farklıdır. Hele canlılar artık cansız değil extra bir düzene sahiptir. Özellikle, “insanlığın”, doğanın doğal uzantısı olduğunu düşünmek insanlığı hafife almak olabilir. Cehaletten kurtulmak için bilmeye çalışırız. Beş duyumuz ile algılar akıl ile değerlendiririz. Bildikçe bilmek ister bilgi peşinde koşarız. Bilgi bizi çeker mi iter mi anlaşılmaz. Önce inisiyatifin bizde olduğunu düşünürüz ama sonra bilgi peşinden koşar, bilgisiz yapamayız. Akıl teslim oluncaya kadar durmak bilmez. İnsan da kendini bilmeye çalışır, bilinceye kadar rahat edemez.

            Kur’an düzen demektir. Hitap olarak, ayetler halinde, indirilen Kitap, bir düzenin olduğunu, her şeyin bu düzen içinde halk edildiğini anlatır. Üstelik her halk edilenin bir amacı gerçekleştirmek üzere var edildiğini bildirir. Bilimin “Belirsizlik İlkesi” ile bazı gerçekleri belirlemesine karşılık, Kitap belirsizlik yoktur deyip düzeni vurgular. Bilimsel Heisenberg “Belirsizlik İlkesi” enerjinin yoktan var olabileceğini sonra da tekrar yok olabileceğini belirterek bir gerçeği “belirlemiş” olur. Enerjiden de kütle ve maddenin, formülüne göre, kendiliğinden oluştuğu apaçıktır. Bilimin dışından ve üstünden bakabilen Kitapta ise “Var Olanın” oluşumunun bir amacının olduğu yazılıdır. Tesadüfün ve abes bir şeyin olmadığını açıklar. Kısaca, Büyük Patlamada patlayan şeyin bir “düzen” içinde ve bir amacı gerçekleştirmek üzere patladığı bildirilir. Bu evrenin hiçlikten kendiliğinden patlayarak var olduğu ve hayatın da tesadüfen oluştuğu akla ve mantığa uygun olamaz. Hayatın oluşumu ve gelişimi için kritik katsayıların varlığı ve çok sayıda oluşu zaman temelini de ortadan kaldırabilir. “Milyarlarca yıl içinde maddeden canlı oluşabilir” demek “tas, çeşme başında elbet dolar” demeye benzer.

            Kitabın önemli deyimlerinden biri de “tebayün etmek” olabilir. Anlamı “yeniden keşfedercesine aşikâr oluş” olabilir. Yeni buluşlarında “sezgisel” kavramları kullanan bilim insanları genellikle yeni bir şey keşfeder. Bazı bilim insanları bilimsel kavramları özellikle dinsel kavramlardan uzak tutmaya özen gösterir. “Var Olanın, bilinenlerin artırılarak, bilinmesi için” bu özene gerek olmayabilir.            Kitap zaten insanları arama, bilmeye yönlendirir. İnsanların fıtratlarına kazınan bilme ve olma yetenekleri sayesinde aynı şeyleri yapar.

            Var olan herhangi bir şeyin var olması için zaman ihtiyaç duyulan bir şey değildir. Atomun veya suyun var olabilmesi için belirli bir zamanın geçmesi gerekmez. Var olan, zamana gerek olmaksızın var olur. Proton nötron birleşmesi zaman değil ama “güç” ister. Kuvvet ve kudret yok ise ortamda, kuantum fiziğinin elemanları gibi, “şeyler” birbirini çekemez ve birleşemez, atom bile oluşamaz. Hidrojen atomu için proton, nötron ve elektrondan birer tane gerek, ama ayrıca bir birim zaman gerekmez. Zaman insan aklı içindir ve itibarî, izafîdir. Kitap, zamanın, insan aklının “bilmek” amacıyla saptadığı bir kavram olduğunu yazar. İnsanın kendini bilmesiyle “gerçek” bilinmiş olur. Hak ve hakikatin bilinmesi durumunda ikinci bir varlık şeklinde insanın varlığı söz konusu olamaz. Bu durumda ne insan, ne akıl ne de zaman kalır ortamda. Bilim de bu gerçeğin aksine bir şey söylemez. Kuramsal olarak da her şey bir adet ‘yok’tan var olur.

            İnsan bildiği için ve bilip uyguladığı kadar insandır. İnsan bildiği için meslek sahibidir, bilgisini uyguladığı kadar da örneğin marangozdur ve usta marangozdur. Kendini bilebilen insana da olgun insan denir. Kendisinin, kum yığını gibi atom yığını olmadığını idrak edebilene kâmil insan denebilir. İnsan, aklı sayesinde bilir. Akıl da doğada bulunmaz, doğal bir “şey” değildir. Eski bilgilerden yeni bilgi üretme yeteneği üstelik sezgi gerektirir. Akıl ve sezgi evrende var olan düzeni keşfetmeye çalışır. Düzen ve düzensizliği ayırt etmeye uğraşır. Hani bir hikâyeye göre kurbağa kaynar suya atılırsa fırlayıp kaçar ama soğuk su yavaş yavaş ısıtılırsa haşlanıp kalır. Bilim insanları da önce “akıl verilmiş en büyük nimettir” dese de sonra “doğada ve evrende bir kanıt yoktur, bu nedenle Allah yoktur” deyip kendisinin varlığını kanıtlar. Neyse ki Dünya, Doğa, Evren dendiğinde ‘bir ve tek’ anlamı çıkar. Çoklu evren denildiğinde bile yoktan var olanın başlangıçta iki adet olduğu anlaşılmaz.

            Halk edilmiş doğa, aklî on dört milyar yıl içinde, değişimlerle, evrim geçirerek insana ulaştı. Değişimler her an bir şe’nde olacak şekilde süreklidir. Yoktan halk edilen şeyler, insan haline gelinceye kadar, evrim geçirme özelliğine sahip idiler bu nedenle de evirildiler. İnsan, bilgi ile nereden geldiğini, zaman kavramı sayesinde ne zaman geldiğini, buldu. Bilerek ne olduğunu anladı, insanlığı keşfetti. İnsancıl bir olgunlaşma süreci sonunda ise insan kemale erdi ve Allah’ın ruhunu kabule hazır hale geldi. Ruh ile dirilen kâmil insan ölümsüzlüğü de Hak etti. Böylece, onun hiçbir şeye ihtiyacı kalmadı, her şeyin ona ihtiyacı oldu. Yokluktan halk edilenler, bilinmek isteyenin bilinmesi için, kâmil insan amacına ulaşmakta araç olmuştur. Eşyanın bir düzen içinde var olduğunu bilebilmek eşyanın değer ve kıymetini bilmektir. Eşya, hakikat güneşinin gurup ettiği şey olduğu için karanlıktır, gecedir. Gecenin kadrini böylece idrak ettiğinde hakikat güneşi doğan kâmil insanın kalbine “düzen”, anda inmiş olur. Özünde oluşumun ilk anındaki düzeni idrak edebilenin anlatımı ve açıklaması 23 yıl da alabilir 33 yıl da alabilir. Hakikat anlatılamaz, ancak, idrak edilebilir!

15 Mayıs 2015 Cuma

Zaman Zandır, Esas Olan An’dır


                Zaman Zandır, Esas Olan An’dır                                                                    NAEÖ 25052015


            Kutsal metinlerde zamana ilişkin bazı kavramlar üzerinde durulur. Örneğin, “Zamandan bilmeyin, insanı zaman öldürür demeyin, zaman yoktur ki bir şeye kadir olsun. Zaman sizin indinizdedir, sizin zaman anlayışınıza göre uzun bir süre geçse de Allah’ın indinde yok hükmündedir.” Mağarada uyuyup kalanların paralarının geçmez olduğu anlatılır. Kutsal mesajlar bilimsel açıdan da doğrudur, ilmi bilmeyen dini de anlayamaz. Tek doğru, çok doğru: “O, her anda bir şe’ndedir.”

            Evren atomdan daha küçük bir şey, yokluk, iken Büyük Patlama oldu.(Bakınız) Bu aslında bilimsel düşünceye aykırı bir bilimsel gerçektir. Evren artan hızda genişlerken bugünkü kritik hızda, düzgün ve düzenli genişlemeye başladı. Isı 10 milyar C dereceden 1 milyar dereceye düşünce proton ve nötronlar ‘kuvvetli güç’ ile birleşti. Everenin ısısı birkaç bin dereceye düşünce de ‘elektromanyetik güç’ ile çekirdek etrafına elektron yerleşti ve atomlar oluştu. Soğumanın bölgesel farklılığı ‘kütle çekim gücü’yle genel içinde özeli, galaksi ve yıldızları oluşturdu.

            Elektron ve moleküller etkileşim içinde hareket eder. İkiz fotonlar arasında bilgi alış verişi yer ve zamana bağlı olmaksızın sürdürülür. “Vücut birliği”, “yer ve zamandan münezzeh” gibi inançlar bilinenlere dönüşünce bilim olur.

            Kuantum âleminin gizemli bilimsel bulguları kutsal mesajlar ile örtüşür. Kuantum mekaniğinin bazı bilimsel gerçeklerinden (tıkla) inanç alanına geçiş kolaydır. Fizikî âlem atomlardan, atomlar ise atom altı parçacıklardan oluşur.  Eğer yoktan var olurken aksi iddia edilmiyorsa, enerji ilimden, madde enerjiden oluşur, düşünce enerjidir, düşünce enerjiye, enerji düşünceye dönüşebilir. Enerji her şeyin temelidir. İlmin enerjiye dönüşümünün ilk hali “istek düşüncesi” olsa gerek.

            Elektron bilim ile inanmayı yakınlaştırabilir. Elektron, çekirdek etrafında bir yörüngede değil bir anlamda atomun çevresinde her anda bir yerde olacak şekilde dağılmış bir bulut halindedir. Bulut, hızı ölçülür, yeri saptanırsa, gözlem yapılırsa, bir yönde hareket etme potansiyeline sahiptir. Heisenberg Belirsizlik İlkesine göre “Bulut eğer daha fazla dağılmış olsaydı hareket etmeyebilirdi.” “Belirsizlik İlkesiyle” olay belirlenir. Hareketinin hızı ve yönü gözlem veya ölçmeye bağlıdır. Ayrıca elektronun elektrik yükünün miktarı kritik ölçüdedir, çok az farklı olsaydı hayat olmazdı. Yaradılışın bir amacı olmalıdır.

            Einstein’ın İzafiyet Teorisi: “Zaman görecelidir, bazı durumlarda çabuk geçer bazı durumlarda ise geçmek bilmez.” Aynı bilim adamı, “Geçmiş ile gelecek aynı anda mevcuttur ama insan aklı yer ve hareketin yönüyle kayıtlı olduğu için deneyimleşemez” der. Zaman akıl içindir, akıl varsa zaman var.


                 
Elektron, fotonun çarpmasıyla enerji kazanır ve foton çıkmasıyla enerji kaybeder. Enerji kaybedince foton olarak ışık açığa çıkar. Elektron ışık hızında hareket etmez ama daima ışık hızında hareket eden fotona hayat verir. Işık hızında hareket eden yaşlanmaz, enerji kaybetmez. Foton da ilk andan, Büyük patlamadan itibaren yaptığı yolculukta enerji kaybetmez, yaşlanmaz, fotonda zaman geçmez, fotonun yolculuğunda zaman yoktur. Elektromanyetik ortamda hareketli elektromanyetik dalga veya parçacığa foton denir. Allah’ın kulu da Allah’tan Allah’a gider ve Allah’ta kuldur!
   
 

 
 
            Gelelim inanç alanına. Ali İmran Suresi 3, 117. Ayetin Kâşani te’viline göreYer ve gök madde olmaksızın ve müddetle kayıtlanmaksızın halk edilmiştir. Yer ve gök Allah’ın ilmi ile görünür, vücudu ile mevcuttur. Zaman ve mekân ile sınırlı olan aklın itibarı olmasa arz ve semanın vücudu itibar olunmazdı. Sema ve arz Allah’ın vücudundan ayrı ve gayrı olamaz. Her şey istek ve iradesiyle, “kûn, ol” emriyle ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, an içinde olmaktadır.” Genel olan evren ortamında hayat için özel alanlar oluştu. “O, Var Olandır!”  

            Halk edilenlerin madde ve müddetle kayıtlı olmaksızın ortaya çıkışını idrak edebilmeliyiz. Yani ilk önce madde yoktu, madde, kütle oluşması için Higgs bozonunun olması gerek. Özellikleri olan parçacıkların kendileri olmadan onların bilimsel özelliklerini içeren ilim vardı. Bilimin “Evren atomdan çok küçük bir şey, yokluk, iken büyük patlama oldu” demesi bir itiraf gibidir.  İlmin hali, uygulanması zamana tabi değildir. Evrenin halden hale geçişi etkileşimlerle oluşur. Şimdiki hal önceki hali, sonraki hal de şimdiki hali içerir. Her hal ise diğerleriyle etkileşim içindedir. Elektronlar veya moleküller arası bağlılık ve bağımlılık evrenin halleri arasında da görülür.

            Evrenin bugünkü halinde bilimsel olarak saptanan birçok kritik değere sahip katsayılar vardır. Az farklı olmaları halinde hayatın olamayacağı bilinir. Var olabilmemiz için o değerlerin öyle olması zorunludur. Örneğin, evren balonunun, sanki buruşuk haldeyken, genişlemesinin kısa bir anda çok büyük düzeyden bugünkü kritik düzeye düşmesi hayatın oluşması içindir. Elektronun yükünün miktarı az faklı olsaydı yıldızlardaki yanma ve patlama olmayacak, biz olamayacaktık. Enerjinin varlığı fiilinden, nasıl olduğu da sıfatından bilinebilir.

            Her parçacık ilmine uygun, enerjiden, oluşur ve davranır. Oluşanlar oluştu ve oluşuyor ama oluşmada müddet kaydı yok. Zaman zannımızdır, akıl içindir. “An” içinde olan oluyor. Evren halden hale geçip gidiyor. Akıl durunca zaman da durur, gidince gider. Ayet: “O, her anda bir şe’ndedir.”

            Oluşumun zamana bağımsızlığı idrak edilmeli, geçmiş ve gelecek aynı anda mevcuttur. Muhteşemin ihtişamını bilip, basiretle gördüğüne âşık olanın aklı başından gidebilir. Miraç olayında “Benden buraya kadar, buradan ötede yanarım” diyene “Haklısın çünkü yer ve hareketin yönü burada biter” denir. İlginç olan “Yolun geri kalanında yanarsın ama gelinen yol da zaman ve mekâna bağlı ve bağımlı değildi” denebilir. Peki, akıl buraya kadar bu benim işim diyordu orada niye durdu. “Meğer var zannettiklerim de yok imiş” derse aklın sahipliğinden de şüphe etmek gerekmez mi? Akılla gelen akılla gitmeli ki aşk olsun, aşk kalsın, aşk idrak edilebilsin. İnsanın yaradılışının amacı da budur, akıl verilmiştir ki bilsin eşyayı ve kendisini. Her şey bilmek için, ancak, bilinecek bilindikten sonra evveli de ahiri de zahiri de batını da kalmaz!

            Bilim insanı “Evren yok iken var oldu” derken biraz daha düşünse uygun olur. “Bilim olduktan sonrasını inceler” denmesi işin kolayına kaçmaktır. Oluş sırasında ortaya çıkan enerji tüm özellikleriyle birlikte, ilmiyle birlikte ortaya çıktı denmesi daha bilimseldir. Enerjinin ilk andan itibaren her an bilinçli bir davranış sergilediği görülür. “Rahman” ve “rahim” kavramalarına uygun bir şekilde evrenin uzay zamanının ve gökadalarının tanımlanması insan aklına daha yatkındır.

            “Biri göründü bilinmedi, biri bilindi görülmedi; görülen bilinmedikçe bilinen görünmez” bilmecesi çözülmelidir. Elçiyi, onu görevlendiren bilebilir, başkası bilemez, Allah’ı da gayrisi bilemez. Zaman ve mekândan münezzeh olamayan O’nu idrak edemez. Allah, ancak O’nun ilmi ile bilinebilir. Herkes O’nun ilmi ile âlim, nefsiyle kaim, ayakta hayatı ile hay, diri, vücudu ile mevcuttur. Başkası yoktur ki şirk olsun. “Ben varım, görürüm” diyen, şirk içinde, O’nu bilemez, zaman ve mekânsızlığı aklı ile idrak edemez. Tam aydınlanmayan, dürtüyle, elektron gibi arada bir ışık saçmakla tam olarak aydınlatamaz.

            Sonsuzluk duvarına benzeyen “Akıl Duvarını” geçip aşkı idrak edebilen müstesnadır.  Sonsuzluk duvarının ötesinden berisine ışık geçemez. Bu yazılanları kimin kime yazdığı tam olarak “Belirsizlik İlkesi” kapsamında olsa gerek. İnsan, aklı ve zaman yapaydır; bilmek, bilinç ve bilinçlilik, idrak içindir. Aşığın aklı başında değildir. Sanki seven sevilen gizli ve gizemli bir aşk içinde aşk yaşıyor. Oluşuma anlam katabilmek için zamanı icat eden akıl, zamanı gelince, zamanı ortadan kaldırabilmeli. İlminden, ilmiyle olan, ilmi bilinerek idrak edilebilir. Bilinmek için yaratılan, idrakte, aşk ile çıkabilir aradan!

 
 

26 Mart 2015 Perşembe

İnsan Üç Boyutludur


İnsan Üç Boyutludur                                                                        NAEÖ 26032015





Kitabı okumak için lütfen tıklayınız.
 
 
 
 

             “İnsanın içinde olmalı”, “insan biraz düşünmeli, fikir feraset sahibi olmalı” gibi deyişlerimiz çoktur. Özellikle inisiyasyon sisteminde kendini bilme gayretleri, derneklerde ve dergahlarda, ezoterik öğrenime dayanır. Kendini bilme sürecinde kişiye bu yolculuk “senden sanadır” denir. Bireye içe dönük yolculuğun ilmi verilir, her şeyi ve ilmi kendinde bularak kendini bilmesi önerilir. İnsanlık dışımızda, insanlığımız içimizdedir.

            Kendini bilme gayreti içindeki birey, sunumlarda kullanılan, açılır kapanır anten tipindeki, gösterme çubuğuna benzetilebilir. Çubuk en kısa halinde, kapalı iken, insana benzer. Dik durması insanın reşit olma durumunu gösterebilir. Doğa koşullarına uyum göstererek ayakta kalması ve diğer kişilerden farklı bir kişilik oluşturması kendine özgü bir insan olduğunu gösterir. Herkes birbirinden ayrı ve farklı bir insandır. Her kişinin sosyolojik, ekonomik, politik, kültürel gibi farklı çevrelerden gelip farklı bir geleceğe yürüdüğü açıktır. Müştereken toplumsal bir olgu oluşturmaya çalışmak amaç olabilir. Aynı hedefe ulaşmak için birlikte gayret, ortaklaşa çaba sarf edilebilir. Ancak kişi kendini bilmeye çalışırken içe dönük yolculuk bireyseldir, cehalet kuyusunu kendisi tek başına doldurmalıdır. Diğer kardeşler yalnız örnek oluşturabilir. Bir bilgiyi anlamak, bir sorunu çözmek zihin açıklığı ve parlaklığı verir. Kendi özüne inip ilmin bütününü idrak insanı nura gark eder, aydınlanır. Eşyanın hakikatini anlamak, eşyada gurup etmiş olan hakikat güneşinin parlamasını sağlar.

            Kendini bilmeye giden doğru yol bireylerin dışında değil ve topluca gidilebilecek bir yol da değildir. Gösterge çubuğu dik durur ve önce ucu bir aşama açılırsa, üçüncü boyut olarak doğru yol ortaya çıkar. Antenin bir çıt açılması insanın kalbini keşfetmesini temsil eder. Bu açılım dışarıdan olamaz. Kalbin dışa açılan kapısı içeriden açılır ve sıcak duygularla dolarsa açılır, mayalanan sevginin aşka dönüşümü ile açılır. Diğerlerinden farklı kılan benlik ve bencilliğinden vazgeçip, örneğin, kazancın meşruluğuna, ahlakın güzelliğine önem ve öncelik verirse açılır. Kalp akıl aracılığı ile ruhtan aldığı nuru nefsine yansıtır, böylece, nefsin kanaatkâr olduğu görülür. Ruhtan, ilmin kaynağından, basiretle alınan bilgiler, uygulanıp yaşanacak bilgilerdir. Dışarıdan alınan bilgiler unutulabilir, uygulaması yapılmayabilir. İçten dolup taşarak duygusal alandan çıkan bilgiler aşk içinde uygulanır. Seven herkesi sever.

            Kadim, öncesi olmayan, zamandan beri süregelen ve sürüp gidecek olan öğreti birdir. Hz. Âdem’in torunu olan Hermes, Şit ve İdris peygamber olarak bilinen kişinin kutsal kitaplarda geçen mesleği terziliktir. Kişiye özel giysi giydirir insanlara. Kendinden kendine giden yolu gösterip ermişliğe götürür. Kutsal kitaplarda bu öğretinin özü yer alır. Bireysel öğrenim ise dergâh ve derneklerde ele alınır. Elbirliği ile evrende yolculuk yapılacak yollar bulunur ve gidilir ama bireysel yolculukta “senden sana” yol bir anten boyu gidilemeyebilir.

            Üstat veya mürşit “evladım sen kendine dön, içine kapan, kendinde yol al, kendine git” dese de talebe “ben en iyisi size geleyim efendim” demekten kolayca vazgeçemez. Bütün kutsal kitapların özü de birdir, “senden sanadır hitap”, “içindeki kötülükleri gider” derse de biz anlayamayız. Hayattaki kötülükleri görürüz, “aç gözünü basiretli ol” deyimini yanlış anlarız, iki gözümüzü dört açarız. Oysa kişi kendi içini, kalbini kötülüklerden temizlerse dışarıda gördüğü kötülükler de yok olacaktır. Kısaca içini temizleyenin dışı da temizlenir, güzelliklerle ve iyiliklerle dolar. Kişi herkesi kendisi gibi bilir. Kendinden pay biçer. Eşyanın ruh veya ilmin uygulanmış hali olduğunu kendini bilen idrak edebilir. İlim kadar amel olabilir.

            İnsan öpüşürken gözlerini kapar, sevdiği Tanrı’ya gözü açık gitmeye çalışır. “Bütün yollar Roma’ya gider” deyip çalılıkların arasından geçerek Allah’a ulaşmayı planlar. Doğru yoldan sapmamak için sanki doğru bir otoyol arar. Hâlbuki ayetlerde “nimetlerimle kendimi sevdirdim”, “nimetlerimle beni seven bana şükreder” denir. Şükür insanın kalbinden gelen bir şeydir, kalbinin farkına varır, şükür ederek zikir de etmiş olur. İçinde hissettiği sıcaklık sevginin verdiği ısıdır. Bu sıcaklığı hisseden kişi kabına sığmaz ve maddenin soğukluğunu da hisseder. Madde denizinin soğukluğu iticidir, mana denizinin sıcaklığı cezp eder, çekicidir. Böylece insan dışından içine doğru yolculuğuna başlayabilir, üçüncü boyutta ilerleyebilir. Kalbinde bulduğu sevginin kaynağını ararsa aşka ulaşabilir. Bilinmeyi sevdiği için evreni yaratmış ise kalpteki sevgi Allah sevgisine, Allah’ın sevgisine götürür.

            İçe dönük yolculuğun ilk aşaması, antenin bir çıt açılması, failin Hak olduğunu anlamaktır. Akıl aracılığı ile kalbe inen bu bilgi kalp tarafından iyice anlaşılınca nefsi ikna etme çabası başlar. Her şeye sahip olmaya çalışan nefis iyi, doğru ve güzel olanın diğerlerinden ayrılmasını kabul eder, kanaatkâr olur. Böylece her bilgi bir uygulamaya dönüşür. Bedensel faaliyetlerin, el ve ayakların her iş ve eyleminin bir güç ve kuvvete dayandığı ancak kuvvet ve kudretin Allah’a ait olduğu kolayca görülebilir. İstememiz istenmese isteyemeyeceğimiz aşikâr olur. İlmin her türlü niteliği ve niceliği ilmin enerjiye dönüşümü ile ortaya çıkar. Bu da failin Hak olduğunun kanıtıdır. İnsan istemese, sevmese ve bilmese hiçbir şey yapmaz veya yapamaz. Sevgi ve bilgi, aşk ve ilim ayrışmaz bütünlerdir. Var olan, aşktan doğan ilimdir.

            İki boyutlu dünyadan üç boyutlu âleme geçen insan ibret alarak düşünür. Çevrede yapılan gözlemler bilgi verebilir. Çevreden elde edilen bilgiler depo edilebilir, bir bilgi bir bilgi daha daima iki bilgi eder. Ancak sentez ile yeni, üçüncü bir bilgiye ulaşmak ruhtan alınacak ilim ile basiretli görüşe tabidir. Ayrıca, insanın her yaptığı işin bir sıfat altında yapıldığı da kolayca anlaşılabilir. Her yapılan ya amir ya da memur, ya baba ya da oğul gibi bir sıfatla yapılır. Öğrenen öğrenci, öğreten de öğretmen sıfatına sahiptir. Anten tipli gösterme çubuğu basiretle bir çıt daha yani iki çıt açıldığında görülen şey sıfatların da Hakk’a ait olduğudur.

            Kısaca, fail Hak, mevsuf olan da Hak’tır. Nefis de ikna olmalı ki iyi, doğru ve güzel olan sıfatlar da kendisinin değildir. Nefis sonunda ruhun nuru ile nurlanan kalbe tabi olur, hem razı olur hem de razı olunan olur, raziye ve marziye mertebelerini geçer. İçrek yolculuk anten açıldıkça ortaya çıkar, Allah’tan gayrisi kalmaz. Önce üç adım sonra bir üç adım daha otuz üç basamak geçilir, yedinci çıt ile antenin yolculuğu biter, mümin miraca erer, kalır Yaradan.

            Yükseldikten sonra yücelen kâmil insan kâh çıkar gökyüzüne seyreder âlemi, kâh iner yeryüzüne seyreder âlem onu. Kapanan anten celaliyle kapanır, tesettüre girer, perdelenir, açıldığında cemalini ayan beyan açık eder.

8 Mart 2015 Pazar

Rahmete Eriş

Kitabı okumak için Tıklayınız

Rahmete Eriş,

Muhterem üstadım eşinizi duyduk,

Hiçbir eş demez birbirimize doyduk,

Ama biliriz, düşkünsünüz, seversiniz,

Eşinde tatmayan aşkı bilmez dersiniz.

 

Rahmete kavuştu, ne denir gidene,

Kimden gelinir, kime gidilir bilene,

Hayata değer katmak için gelene,

Emir Hak’tandır ‘gel beri’, sevene.

 

Hayatımla hay, ilmim ile âlimsiniz,

Ben bilir, görür, işitirim deniyorsa,

İrademiz yoktur bu âlemde bilirsiniz,

Üzsek de sizi ibret için bizi seversiniz.

 

Yapacak isek, bizden istenen bilmek,

Bilmek için gereken nimetleri sevmek,

Severek ulaşılacak amacımız sevilmek,

Sevilmiş eşinizin yaptığı sevene gitmek.

Hakka yürümek budur, diyecek yoktur,

Hakkın sevene sevgisi, rahmeti çoktur,

Aldığında, hayatı verdiği için şükrederiz,

Her yerde her zaman kalpten zikrederiz.

 

Tesellisi yok bu kaybın, denilenler boş,

Geride kalan gerçekten bir sedadır hoş,

Bugüne kadar birikmiş ise güzel anılar,

Anıların kıymetini ancak yaşayan anlar.

 

Hep isteriz her şeyin hayırlısını kalpten,

Size verebileceğimiz bir şey yok hitaben,

Bilin ki sevdikleriniz her zaman yanınızda,

Size uzun ömürler versin kalın başımızda.

                                            8 Mart 2015

 

26 Şubat 2015 Perşembe

Veledi Kalp - Ruhlanış


          EŞYA HALK EDİLİR, İNSAN YARATILIR                NAEÖ 25022015




 

Kitabı okumak için lütfen tıklayınız.


İnsan Akıllıdır



            Kitap, Kur’an’ı kerim ona, hitap ona hem de akıllı olanına, insanın kitaptaki yeri çok geniş ve önemli. Kendini bilsin ki öğreticisini, yaratıcısını bilsin. Evrim süreci gerektiren tüm mevcudat içindeki yeri ve önemine değinilmiş kitapta, özellikle, insanın, evrimsel gelişimin ötesindeki, devrimsel yaratılış süreci anlatılmıştır. Bu süreç çok çeşitli sure ve ayetlerdeki bilgilerin sentezini gerektirir. Evrimsel gelişim canlılık, hayatın tek hücreliden insana kadar gelişimi sürecidir. İlk insan Âdemden ilk insan-ı kâmil olan Habib’ine kadar olan süreç ise insanın yaratılış sürecidir. Bu sürecin her aşaması farklı bir sure ve ayette yer alır. Aşağıda senteze çalışılmıştır.


               Halk Ediliş ve Yaratılış


            İnsanın yaratılış süreci, Âdem’in cennetten kovuluşundan hidayete erip Habip olarak geri dönüşünü kapsar. Her şey, bitki ve hayvanlar halk edilir, insan ise yaratılır. Bu görünen misal âlemi dünya ve evrenin tümü Hakk’ın zahiridir, görüntü yeri, göründüğü yerdir. Hakk’ın sıfatlarının bazısı beşer üzerinde zuhura gelir, ortaya çıkar. İlim ve hikmetin tümü ise insan-ı kâmil ile zahir olur. (6.91)

            Kitapta insan diğer canlılardan farklı bir şekilde ele alınır. Sure ve ayetlerden bazılarında çekirge, fil ve örümcek gibi hayvanlar yer alır, özellikleriyle anlatılır. Kıssadan hisseler çıkarılır. Bazı insan davranışları için de hayvanlar âlemine inilir. Örneğin, yalan ve iftira suçların en ağırıdır.

            Beşerin dünyaya gelişinde “ana rahminde bitki gibi bitiş” tabiri kullanılır. Konuşma insanı insan yapan özelliktir.  Beşer, aklı ve ilmi sayesinde insanlık sıfatını kazanır. Yalan söylenmesi hayvansallıktan da daha aşağılık bir özellik taşır. Yeteneğin böyle kullanımı insanlığı kaybetmektir, şeytanlıktır.

            Bedensel, nefsanî ve hayvansal davranışlar insanın kendine zararlıdır oysa yalan ve iftira bir başka insana, kula zarar verir ve “kul hakkı” doğurur bu da şirktir, Tanrı affetmez. Zina şehvetin, cinayet gazabın azgınlığı ve hâkimiyeti sırasında ortaya çıkar, sonra, gerektiği kadar, pişmanlık duyulduğunda, af dilenmesiyle insanlığa dönüş gerçekleşebilir. Havva’nın ve dolayısıyla Âdemin konuşma yeteneği ile aldatıldığı şeytanlık büyük günahtır. Yüce, ulvî değerler doruk ise, bu tür aldatma dip, yani, esfel-i safilindir, aşağının aşağısı, bedenin çukurudur.

            “Dünya üzerinde hareket eden hayvanların her sınıfı kendilerine özgü bir sudan, yani kendilerine özgü bir ilimden, ruhtan, halk edilmiştir. Her birinin kendisine özgü bir akıl, fikir ve düşünce sistemi vardır.  O her ilmin bir ameli olmak üzere amellerin inşasında dilediğini halk eder. En aşağılık yaratıkların arasından dilediğine ilim, bilgi ve hikmet verir ve tevhit ile hidayet eder. Her halk edilmişin bir ilmi vardır ama tevhit ilmi yalnız Âdem ve oğullarının yaratılması içindir O’na götürür.” İnsan geri dönüşü gerçekleştirmek üzere yaratılmıştır.

              Tevhit ilmi, Kitapta, ledün ilmi, yani, her şeyi, zaman ve mekânı kapsayan ilim olarak anlatılır. İlim ve amel üzerinde durulur, ilim sahibi olanların ne yapıp ne yapmayacakları anlatılır. İlim akıl aracılığı ile ruhtan kalbe iner, yer eder, amel olarak bedene ve nefse yayılıp onlara hâkim olur. Her şey, her canlı ilimle halk edilir, kâmil insan tevhit ilmi ile yaratılır.

            Elde edilen yeni bir bilgi beden ve nefiste yeni davranışların doğumuna sebep olur. Bu açıdan ilim ve edinilen bilgi erildir, etkiler, fikir ve uygulamaların doğumunu sağlar. Beden ve nefis dişi özelliği gösterir, etkilenir, kişiye ilmine göre amel, uygulama fırsatı doğurur. Bu eril ve dişil özellikler “bir başka beşer eli değmeden yapılan doğum”, “bakirelik” tarihî kavramını ortaya çıkarır. “Bir bütün olarak ve ayrıntılı bir biçimde tevhit ilmine sahip olduklarını ve gerektirdiği ameli gösterdiklerini iddia edenlerden bir kısmı daha sonra her şeyi mubah görerek geriye döner.” İşte bunlar “ilmi billâh” ile mü’min değildir. “Ruh ile beden denizleri birbirine karışmayacak şekilde iç içe yaratıldı. Ruh denizi saf ve lezzetli; cisim denizi ise başkalaşan, değişim gösteren, lezzetsizdir.”        “Ruhun kesafet kazanarak kederlenmesini önlemek ve cismin ruh ile nurlanmasını sağlayabilmek amacıyla ikisinin arasına hayvanî nefis berzahı kondu. Berzah âlemi her ikisinin diğerinden sığınabileceği bir yerdir. Nur, eşyanın kendisiyle zahir olduğu şeydir. Ruhun nuru ile aydınlanmış bir kalp lambalıktaki kandil gibidir, aydınlandığı gibi başkalarını da aydınlatır. Zat, nurunun zuhurunun şiddetinden hafidir, gizlidir, görünmez!”

               İradî Ölüm


            İnsan ‘ben öldükten sonra dirilecek miyim?’ diye soruyor. O insan düşünmez mi ki halk edilmeden önce bu şahadet âleminde o hiçbir şey değildi. Halk edilmeden önce vücudu yoktu, mevcut değildi. Sizi madde denizinden, balçıktan halk ve izhar etti, görünür kıldı. Sonra size biri belirsiz diğeri belirli iki tür ecel kaza eyledi. Belirsiz ecel fıtratınızdan gelendir. Tevhit ile fıtratını gerçekleştiren, teslimiyetle fakirliğe erişen, iradî eceldir.           Diğeri, Allah’ın indinde belirli vakitteki eceldir. Her yer ve gökte eşya ve mevcudat suretinde zahir olan O’dur. Gizli ve aşikâr her şeyi bilir ve hükmeder.”

            “Ricalün, hak ile kaim tecrit ve tefrit olan rical yani kâmil âdemler dünya işleri ile ilgilerini sürdürür ama zikirleri daimdir. Fenada Şuhut namazını kılar bekada irşat, öğretme ve açıklama, zekâtını verirler. O kâmil erler, belki de, sır ile dolu kalpleri ve basiretli görüşleriyle fena bulup hak ile kaim olarak bakiyenin zuhurundan ve benliğin bekasından korkarlar.” Ayet: “Başkalarının yanıldığı hususları bilsen ve onlara anlayış göstersen de, seni sevsinler diye, sen de onlardanmışsın gibi aynı taraftanmışsın gibi yapma noksan sıfatları üstlenme.”

            “Bütün insanların ve insanlığın vekili olduğun için tarafsız bir şekilde eksiklik ve yanlışlıkları göstermeye devam et. Rabbin suret-i halk ile perdelendi, ben senin suretinle zahir oldum, artık halk suretinde benimle kaim ol, Haktan halka geri dönüşte Hak ile halk ol. Yaratışın ve halk oluşun, halk edilişin, halkın tümünün temsilcisi olarak da insan seçildi. Yaratılmışların seçilmişi olan insan kan pıhtısından, alâktan, rahimde ters olarak tutunan damladan, nutfeden, yani, ilgi ve alâkadan hatta sevgi ve aşktan yaratılmıştır.” İlim ile halk edilen insan iraden ölürse tevhit ilmiyle kâmil insan olarak yaratılır. Halk ediş ve yaratılış gerçekleşmiş olur.

               Veled-i Kalbin Doğuşu ve Dirilişi


             Tevhit ilmi ile insana hakiki dirilik verileceği müjdelenir. İnsanın aslında uykuda olduğu, ilim alıp uyanınca yaşamaya başlayacağı anlatılır. Gece ve gündüz, uyku ve uyanıklık ile misal âleminde çeşitli gerçeklere değinilir. Gece ölüme, gündüz yaşama benzetilir. Sabah olunca ölüye benzeyen nefisten diri bir kalp çıkar, ihya olur. Gün boyu kalp ruhtan aldığı nur, anlayış, idrak ile çalışma ibadeti yapar, ulvî hayat başlar.

 
İnsan bildiği için vardır, bildiği gibidir, kısaca ilimdir. İlmen yakın aşamasında ruh ilimdir denebilir. Allah’ı bilmek için bilgi veriliyorsa, ruh veriliyordur. Bu, bilinmeyi seven Allah’ın amacına uygundur. Beden ve nefsiyle var olan kişinin nefsi ilme dayalı fikir ve zikir ile şükrederse anlam kazanır. Manalarını idrak ettiği ulvi bilgilerin nuru kalbine dolarsa yepyeni bir kişilik doğar. Bu kişilik ruh ve bedenden oluşan ilk kişiden çok farklıdır. Kalp yeniden diriliş içindir, kişi, Allah için verilen ruhla iradî mevte ulaşmış, veledi kalbi doğmuş, yeniden dirilmiştir.
 

 
 

             Ruh ile nefse yardımcı olun, siz onlardan doğmuş olan kalpsiniz. Kalp sizin hakikatinizdir, siz ondan başka bir şey değilsiniz. Ruh ile nefsinize, hakkıyla riayet ederek, nefsin hukukunu adaletle bolca vererek yardım ediniz. (4.36)
             
Bilginin erilliğine, bedenin dişiliğine değinilmişti. Kitapta adı geçen nebilerin hikâyelerinin tevilinde ruh Yakup’u veya ruh İmran’ı tabirleri kullanılır. Âdem için de “bedeni zevcesidir” “Havva bu nedenle eye kemiğinden yaratılmıştır” denir. Ruh külli ilmi temsil eder. İlim “Fikir” verir, fikir ile “Zikir” edilir ve en sonunda “Akıl” ortaya çıkar. İmran’ın oğlu zikreden Zekeriya, onun oğlu da akıllı Yahya’dır. Diğer taraftan bedenin kızı nefis ve nefsaniyet, Allah’a tam teslim olmuş ise mutmain ve mülhime aşamalarını geçer Meryem doğmuş olur. Meryem, Fikir ile anlayışlı ve nurlu olur, Zekeriya sayesinde idrake erer, razı olur ve razı olunur. Meryem’e nur ile mesh edilmiş kalp çocuğu İsa Mesih bağışlanır. Bir tarafta Ruh, Fikir, Zikir, Akıl ve Yahya, diğer taraftan yaklaşımda ise Beden, Nefis, nur, idrak, Mesih kavramları iyi anlaşılmalıdır. Her insan kendinde bu kavramların yerini ve önemini bulabilir. Bedende, ruh sayesinde, ihya olan yeni nefsanî hayatın doğurganlığı, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail gibi, veled-i kalp yaratır, çünkü kalpte eril Ulvî yaşam da hüküm sürerek, çalışmaya devam etmektedir.
            Veledi kalp, kalbe inen ruhun nuruyla dirilir, ruhun mazharı, göründüğü yer olur. Kalp çocuğu ölümsüz ruhun nuru ile doğmuş, dirilmiş olur. Önce Habib’inde görüldüğü gibi, ikinci doğuş ile kâmil insan yaratılmış, Âdem ile başlayan devrimsel süreç, yücelişle, mir’aç ve vuslat ile tamamlanmış olur.

            Keza, siz de bu sürecin son aşamasından geçilerek yaratılan insan neslinden halk edilmişsinizdir. Dostluk ve muhabbet etmeniz amacıyla nefsanî tarafınıza meyletmeniz için ruhunuza bedensel bir eş, zevce izhar edilir. Ruh ve kalp tarafınız ile nefis ve beden tarafınız arasında, rahmet olarak, muhabbet oluşur. Nefsiniz, kalbinize bahşedilecek yeniden doğuşta, ruhun nurunun idrakiyle kurtuluşa erer, neşelenir.  

            Böylece, nefsin fıtratında olan doğurganlık rahminde kendisine itaat edici bir kalp veledi bağışlanır. Nefis de hidayet bulur ve ahlakıyla ahlaklaşıp kurtuluşa erer. Kalbin veledi ruhun nuru ile dirilse de henüz ruhun nefyedilmediği gözden kaçırılmamalıdır.

            Ruh da nefsi etkilediği ve kendisinin idrak edilmesini sağladığı için; ruhun nurunun idrakine erişen yeni bir hayat verdiği, anlayışının hayata geçirilmesini sağladığı için nefsi sever. Allah’ın, bağışlanmış bulunan veledi, yeniden doğuşu, mübarek kılarak rahmet etmesiyle, yeni doğan kalp veledi ruhun nuru ile dirilmiş olur. Bu diriliş, ruh ile terakki eder ve onunla kemali, olgunluğu zahir olur, ortaya çıkar. Bu halk edişlerde tefekkür edenler için olgunlaşma fırsatı vardır.

            Dünyevî yaşam, doğurgan nefisle, ruha eşlik edecek bedenin muhabbet için verilişinden ve kalp veledinin rahmet için ihsanından sonra gerçek canlılığına ve amacına kavuşur. “Tevhit ilmiyle verilen ruhun nuruyla dirilir. Fenadan sonra bilgilerimle bilgili, ilmim ile âlim, sıfatımla sıfatlanmış vücut vardır.” Benim mülküm O’nundur diyerek O’nda fani olan O’na dönerek O’nunla baki olur. Kişi çıkar aradan kalır Yaradan!

               Veled-i Kalbin Ruhlanışı


            Yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Yüce Hak, sıfatının ortaya çıktığı yeri, mazharını güzel yapan zattır. Güzellik sıfata aittir. Halk edilmiş beşeri varlık, insan sıfatın mazharıdır. Ancak ‘İnsan-ı kâmil’ bu özellikten ayrıdır ki o, Zat olan cemal’e özel kılınarak yaratılmıştır.”

            Bu sebepten; “kâmil insan, tam teslimiyet ile en güzel ahlaklı olarak, en uygun kıvamda ve yaratılışın adaletlisi olarak, orta halde bulunan, iki tarafını bir etmeye mahsus kılındı.” Hak ile halk arasında, orta hücrede, tesviyede oldu!

            “Orta halde olması sebebiyle, yüce Hakk’a ait olan ruhu kabul etme kabiliyetinde oldu. Kâmil insana bahşedilen veledi kalbe, kendi ruhundan üfledi. İnsana Hakk’ın ruhundan üflenmiş olmasıyla, bu insan cinsiyle, yaradılış sona ermiş olup, Hak görünür, zahir oldu.” (32.9)      Ruhu kabul yeteneği olmadan, kalbin veledi doğup dirilmeden, ruh üflenmez, üflenmiş olmaz. Kalp çocuğu ruhun zahiridir, nur ile dirilir, ruh ile yücelir. Ölüm sonrası ölümsüzlüğün yaşandığı insandır, kâmildir.  Halk edilen eşyanın insana yükselişi evrimsel, insanın benliksiz, bencilliksiz ve gayriden bakiyesiz, tam fakirlikle kemale, olgunluğa erişi, yücelişi, böylece, devrimseldir.

            Not: İlgili ayetler; , 2 BAKARA157; 4 NİSA; 36; 6 EN’AM 2; 19 MERYEM 67; 24 NUR 24/45; 25 FURKAN 54; 30 RUM 20; 32 SECDE 7, 8, 9 ; 96 ALAK 2. Bu ayetlerin sentez edilmeden, sadece analiz için ayrı ayrı okunması halinde anlamak zor olabilir. Her ayette bir başka konu ele alınıyor gibi gelebilir.  Örneğin, insanın çamurdan mı, kan pıhtısından mı, sudan mı yaratıldığı anlaşılamaz, zıt görüşler gelişebilir. Yukarıda bu ayetlerin tümü tevhit ışığı altında birleştirilmeye çalışılmıştır. Evvelinde çamurdan, doğadan, sonra sudan, ilimden; kan kalbin veledi için kurban da olabilir, fena bulan, yeniden doğuşu mümkün kılan da.

22 Şubat 2015 Pazar

Şahit Oluş ve Sığınış


Şahit Oluş ve Sığınış


                                                                                                                                     NAEÖ 20022015
Kitabı okumak için:
https://www.dropbox.com/s/mn7zys4n6hrufte/0%20KBN%20-%2020.2.2015.pdf?dl=0
            İmanın şartı şahadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta kalmamalı. Hem hal ile hem de kal, söz ile ikrar edilerek kabul edilmeli. Diğer bir deyişle hem söyleyip hem de yaşanacak bilgidir bu. Doğanın ve insanın kullanım kılavuzudur tevhit ilmi. Kılavuz iyi okunup bilinmeden insan kendi vücudunu bile gerektiği gibi kullanamaz.

            “Dinde zorlama yoktur!”, sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dinî mesajlar da akıl için o kadar kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu, bir sıfattan kaynaklandığını anlar.

            Failin idraki her fiilin bir sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır, örneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgililik, bilgelik veya karanlığın yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar. Bunları düşünen biri ayet okuyor demektir. (KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113,1) “De ki, yarılan karanlıktan çıkan sabahın, aydınlığın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun, oluşumun Rabbine sığınırım!

            İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer. İnsan, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Neden yarılış? Karanlık yarılmasa güneş çıkamaz mı? Karanlık güneş çıktığı için yarılmıyor mu? Doğa insanı örnek alır denebilir, düzen aynıdır. İnsanın iş ve işlevlerine bakalım. Cahil, cahil olduğunu bile bilemez. Bilmemek bilgi gerektirmez. İnsanın ihtiyaçları olur. Doğal ihtiyaçlarını karşılamak için yapar yapması gerekeni. Buluş yapan da’ ben şunu bulayım’ diyemez. İhtiyaç duyulmalı ki giderilsin, acıksın ki doysun.

            Bir şeyin daha kolayını, daha iyisini veya güzelini isteyen arayış içinde olur. Önce aradığını mevcut bilgileri arasında arar. Gereken bilginin olması gereken yerde olmadığını görür. Matematik bilgi eksikliği ile lisan bilgisinin eksikliği aynı yerde bulunmaz, ilgili alanlarında, beynin o köşesinde hissedilir.

            İşte o yerde o bilgiye yer açılır ki bulununca konsun. Yeni bilgi için açılan yer eski bilgilerin yetersiz kaldığı yerdir. Henüz bilinmeyen bilginin yeri bulunur önce, yetersiz bilinenler, yani “bilgisizlik” yarılır ki yeni bilgi yerini alsın.

            Bilme isteği, bilgisizliği yarmak, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın Âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır. Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu istenmedikçe ve mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir.

            Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır. Daha iyiyi, doğruyu ve güzeli aramakla başlar, geçer ve de biter yolculuk, yolculuğumuz.

            Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır. Büyük, çocukluğu yarar içinden büyüklüğü çıkarır.

            Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik” sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak isteyecektir. Öğretmen talebeliği yarar, öğretmenliği çıkarır ve ona sığınır.

            Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevk etmiş bir kişi, uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhî nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybeder, artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir, orada kalır. Manevî zevkler aranmalı, içinde bulamayınca beden gecesini yarıp çıkarmalı, böylece bulunan ulvî değerlere sığınılmalı.

            Kalpte ruhun nurunu idrak eden, nefsanî lezzetleri yararak, ruhanî zevkleri arayıp bulup onlara sığınmalı.  Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır. Kapıldığı vehimleri, kuruntuları fark edip onları yarıp çıkar, şeytan diye taşlarsa yardı, yırttı, sığındı demektir. Nefsin şerrinden mananın yüceliğine sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı. Yeni keşiflerden zevk almalı. Bilgilerin kaynağı olan ilim ve malum aranıp bulunmalı.

            Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama yerinde, dozunda ve zamanında. Halk mıyım? Hak mıyım? Düşüncelerinin çatışmasından çıkan kıvılcım kalpte nurun parlamasına yol açar, anlayış ve idraki geliştirir. Halkiyattan Hakk’iyeti çıkarıp sığınılmalıdır. Halk edilmişler kesretinden Hakk’a gidilmeli.

            Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği geçici, fani huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhî nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır. Böyle, yukarıda açıklandığı hususlarda anlatıldığı şekillerde düşünenlere Felak suresi iner, inmiştir ve okuyordur haberi olmadan, farkında olmadan ayetleri hem okuyor hem de yaşıyor demektir.

               Felâk Suresinin Özeti


               A. Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı nurunun, aydınlığının gerçekleşmesi için madde, beden, vücut gecesinin şerrinden korunmalıdır. Hakikat güneşi maddenin içine gurup ettiği için madde, bilindiği gibi kara, karanlıktır, gecedir!

            B. Manaya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden korunmalıdır.

            C. Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren nefsin şerrinden korunmalıdır.

             Bilgi, ilim, insanın kaybıdır bulup almalı. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bir yerde, bir kişide akıl var, ortamda da ilim var ise bu ateş ve barut var demektir patlama kaçınılmaz. Bu patlama “Big Bang”ten de büyük olabilir. Birinde var oluruz, diğerinde yok oluruz!

            Akıl bir tek iş yapar o da bilgi alır bilgi işler. Ortam da tam bu işe göredir. Ortam zaten ilmin uygulanmış halidir. Akıl düşse yuvarlansa ilmin üzerinde yuvarlanır. Evvelinden ahirine olan da bu, olacak olan da. Başka ne beklenirdi ki? İnsan var, insanda arayış var, akıl var, ataleti bozmak yeterli. İnsanı okuyunca ayet okunur. Bilgili ve uyanık olunması yeterlidir!