22 Mart 2014 Cumartesi

İnsanın Anlaşılamaz Yapaylığı !


 
İnsanın Anlaşılamaz Yapaylığı

                                                                                                          Ev Ödevim 23032014

Sun’i, yapay: İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.

İnsan çok ömür bir şey, hayret bir şeydir. Bir kelimenin, insanlar tarafından hazırlanan bir sözlükteki, anlamlarına bakınız. Aynı cümle içinde kullanılan tanıtım kelimelerine göre insan yapısı bir şey sanki sahte ve uydurma olmak zorunda. Diğer yandan yapay zekâ ve organ geliştirmekle, insanlığımızla övünürüz.

İnsanın gelişimine bakılırsa gerçekten doğal ve yapay aşamaları dikkat çeker. Ayetlerde de belirtildiği şekilde, insan “ters tutunan bir su damlasından” oluşur ve topraktan biten ot gibi doğadan çıkıp kurtulur. Zamanla insanın edindiği ve işlediği bilgiler sayesinde ve bilgilere dayalı uygulamaları ile insanlığa yüceldiği gözlenir.

İnsanı Doğa’dan çekip alırsanız Doğa eksik kalır, Doğa’da büyük bir boşluk oluşur. İnsanda Doğa’da olmayan ve Doğa’dan gelmeyen önemli özellikler ve yetenekler vardır. İnsanda olanlar başka bir canlıda yoktur. Öyle ki diğer tüm canlı ve cansızlarda bulunan özellik ve yeteneklerin toplamından da üstün olanlar insanda toplanmıştır. Bu üstünlükle insan Doğa’yı ve evreni anlayabilir, değiştirebilir, geliştirebilir ancak, kısmen de olsa, yok edebilir de. İnsan, bilgileri sayesinde, ilmi ve hatta ilim olduğunu idrak edebilen yaratıktır. Çevresini ve Doğa’yı bilerek ardındaki ilim gerçeğine ulaşmayı başarmıştır.

Bilginin kendisinin bir sıfatı yoktur. Bilginin uygulanması iyi ya da kötü olabilir. Aynı bilgiden enerji de üretilebilir bomba da. Yüksek tahsilli birisi insanlığa yararlı da olabilir zararlı da. Karıncaya çalışkan, aslana asil ve kargaya hırslı sıfatlarını kendi sıfatlarından veren de insandır. Bu nedenlerle her kişi küçük yaştan itibaren bir eğitim ve öğretim sürecinin içine sokulur. İnsan olması, iyi, doğru ve güzel insan olması için çaba harcanır.

Her insan adayı eğitim ve öğretim süreci içinde gösterdiği başarıya dayanarak Doğa’dan kurtulabilir ve insanlığa doğru yücelebilir. Bu yücelişte bilginin kıymeti bilindiği için bilgi edinme ekol ve okulları, toplumun özel ve resmi kurum ve kuruluşları oluşturulmuştur. Tarih boyunca bu amaçla nice dernek ve dergâhlar kurulmuştur. Tümünün ortak özelliği, insanı kemale erdirmek, insan-ı kâmil inşa etmek amacıyla, eğitim ve öğretime dayalı, insanlığa yüceliş sürecini sistemli bir şekilde yürütmektir.

İnsanlığa yüceliş belirli bir başlangıcı ve belirli bir sonu olan bir süreçti. Bu sürecin işleyişinin de belirli bir sistemi vardır. Süreç içine, insan adayının idraki için, çevreden “girdi” olarak yalnız bilgi alınır. Bilgiler sürecin içinde sistemli bir şekilde yürütülen “üretim faaliyetleri” kapsamında işlenir. Sürecin sonunda çevreye “çıktı” olarak, yine yalnız bilgi ve bu bilgiye dayalı, öğretme sıfatlı davranış verilir. Öğrenilenler öğretilmeye dönüşerek süreç süreklilik kazanır. Aday idrak ile insanlığa ermiş olabilir.

 

İnorganik olanın dibinden organik canlıların doruğuna kadar doğa bilinmekte ve ayrıntılarına girilmektedir. Taş ve topraktan bakteri ve virüslerin nasıl oluştuğu, su ve sıcaklığın buna etkileri iyi bilinir. Bu oluşum inorganik maddenin bir özelliğidir ve aynı koşullarda yine tekrarlanabilir.

Yapaylık insanın doğasında ve kendisindedir. İnsanın doğası kısmen Doğa’dan gelir ve Doğa ile ilişkilerini insanca kurar ve sürdürür. İnsanın kendisi ise Doğa’dan ötede, Doğa’nın ardında ve üstündedir. Karmaşık olan insanın kendini bilmesidir. Esas kaçınılmaz kaos budur ve buradadır. Doğa’yı anlamak kolaydır.

Kaosun anlamı karmakarışık değil, anlaşılması zor, ilahî düzen denebilecek kadar karışık ve karmaşıktır, bu nedenle idraki güçtür. İnsanın Doğa’yı anlaması, kendi yapaylığını anlamasından ve kendini idrakten daha kolay görünür. Bazı konularda “bir insan bunu nasıl anlayamaz?” diye şaşılır. Diğer bir deyimle bazılarının bir şeyi “anlayamazlığının derinliği” anlaşılamaz derecededir. Bu duruma dipsiz kuyu denilse yeridir. Basit bir konuyu anlatırsınız karşınızdaki bir türlü anlayamaz. İşte bu, insanın “anlaşılamaz” derecedeki “anlayamama” durumu, idrak edişin köklerinin yerini, nasıl bir bataklıkta ve ne kadar derinde olduğunu gösterir. İdraki idrak eden idraksizliği de idrak edebilir.

Doğa’da olmayan belki de budur, idraksizlik temelinde yücelen idraktir. Her karınca bir karıncadır, her aslan da bir aslandır ama hiçbiri ne olduğunu bilemez. İnsan bilir, eşyayı bilgisiyle bilir, kendini ilmi ile bilir. Kendisinin ilimden ayrı ve gayrı ne bir resmi vardır ne de bir cismi vardır. İnsandan ilmini alırsanız geriye bir insan kalmaz, kalan resme ve cisme insan denmez, belki ot belki de it denebilir.

İnsan, insan yapısı bir şey olmaya daha yatkındır. Yapayın tanımındaki “yaradılıştan olmayan” deyimi yerine “doğal olmayan” olmalıydı. İnsanın yaradılışı doğanın oluşumundan farklı olmalı. Yaradılıştan gelen, doğal olanlardan üstün yetenekleri sayesinde insan “olgunluğunu” üretebilmektedir. Doğa’dan gelen doğal yönü olsa da insanın bilgiden ilme erişmesi insancadır. Doğa’nın evrimsel gerçekliği üzerine devrimsel denebilecek ilim ile yücelişi yaşama geçirmesi tamamen insancadır ve insancıldır.

İnsanın yücelişinin, doğal evrimsel gelişim sonucu olması mümkün değildir. Bu nedenle insanın yücelişi doğaya, doğal akışa bırakılmamıştır. Yüceliş amacıyla akıllı insanlar ele alınıp sistemli bir şekilde yetiştirilmek üzere “olgunlaşma” süreçleri geliştirilmiştir. Tarihimizde “ahilik” gelenekleri herkesçe iyi bilinir. Toplumumuzda bu sürece örnek olarak kadim ve küresel dernekler tarafından geliştirilen “çırak”, “kalfa” ve “üstat” aşamalarını gösterebiliriz.

Din kurumunun da amacı budur. İnsan doğmaz insan olunur. Doğa için “halk ediş” deyimi kullanılmasına karşın Âdem yaratılmıştır. Yaratılan, yaratılışı ve yaratmayı, yaratıp öğretenden öğrenerek yaratır. İnorganik ortamdan organik canlıların gelişini ve gelişimini doğal bulan âlimler “yokluk” temelinden, ademiyetten, insanın insan olmasını da doğal bulabilir, sonra da insanlığa “yapay” diyebilir. Zaten “idrak” her zaman, hemen herkes için bir sorun olmuştur, her âlim arif olamaz, anlayışla karşılanmalıdır. Kitap: Click here to view.


5 Mart 2014 Çarşamba

İslâm Âlemi Neden Geri ve Fakir!


(sayın okuyucu, aşağıda, 243 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)


Kitabı okumak için tıklayınız:



2. Baskı:

 1. Baskı:  
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

 

İslâm Âlemi!

            Özellikle “hakikati” arayanlar arasında konuşulan, görüşülen ve şaşılan bazı konular vardır. “Nasıl olur?” diye cevap aramaya çalışılır bu konulara. Hatta bazen “çok güzel” denen görüş ve çözümler hemen unutulur. Belki de unutulmasının en önemli etkeni çözümün ucunun bize dokunması ve acıtmasıdır.

            Bu konuların önemlilerinden biri “İslâm âlemi neden geri kalmış ve diğer âlemler neden ileri gitmiş, hatta daha da ileri götürürsek, ilahî adalet bu işin neresinde?” diye ortaya konabilir. Soruyu soranların, cevap olarak bir şeyler ileri sürenlerin değil, halkın ekserisinin bildiği birkaç gerçeği dizersek cevap kendiliğinden ortaya çıkabilir.

            “Din İslâmiyet, İslâmiyet teslimiyettir” hemen herkes bilir. Hz. İbrahim tevhit öncüsüdür, İslâmiyet onun dinidir, üç semavî dinin de özü birdir. Kitaplı olarak bilinen bu dinler birbirini bütünler ve aynı, bir ve tek mesajın birer parçasıdırlar. Mesaj en sonunda son peygamber tarafından, eksik tuğla yerine konarak, tamama erdirilmiştir. Önce zahirî sonra batınî âlem en sonunda her ikisi de kutsanmıştır ve bu mesaj evrenseldir tüm kâinatı kapsar. Kendilerini doğanın bir parçası olarak gören Kızılderililer, nirvanaya ulaşan Budistler teslim olmuş bilgelerdir. “Yer ve Gök Tanrı” diyen Şaman da bilgedir, halk zahir Hak batın diyen ise ariftir.

            İlahî adalet vardır ve gerçektir. İlahî kanunlar vardır her yerde ve her zaman geçerlidir. “Say kanunu, yani çalışma, hak etme yasası” vardır ve herkese eşit bir şekilde uygulanır. Yer çekimi yasası kadar geçerlidir. “Çalışmayana, çocuklar için de ağlamayana, mama yoktur” denir. “Allah her yerde, her zaman hazır ve nazırdır.” Her yerde ve her zaman var olan da hazır ve nazır olan da başkası, gayrisi yoktur.

            Kilise, mabet ve tapınaklarda dua etmekle bir şey elde edilemeyeceğini öğrenenler nihayet aklını kullanmaya başlamış, ilim sahibi olmuş, birbirlerinin hak ve yetkilerine, insan haklarına saygı duymuş ve güzel ahlak sahibi olmayı başarmışlardır. İslâm âlemi diye birkaç Ortadoğu ülkesini örnek göstermek doğru değildir. İslâm “benlik” gütmeyen her dinin ortak özelliğidir. “Müslüman” ve “müslim” kelimelerinin lügat manası “İslâm olan” demektir, “islâm” ise teslim olan demektir.

            Bu kendisi küçük, anlamı derin ve hikmet içeren gerçeklerle bir çözüme ulaşmaya çalışalım. Bizi şaşırtan âleme bir bakalım, ilk emir olan “oku”, “ilim gaib, gayb, kaybındır nerede bulursan al”, “eşyanın hakikatine er” emirlerine uyulmakta mıdır? Uyuluyorsa nerede uyuluyor? Eşyanın hakikatini idrak edecek kadar doğa incelenmekte ve araştırma yapılmakta mıdır? Nerede yapılmaktadır? “Düşünün, düşünmeyenlerin başına pislik yağar” ayetine uygun bir şekilde okunan evrenin hakkında düşünülmekte midir? “Tezekkür edin, tefekkür edin, işi ehline verin, işin ehline danışın, aranızda tartışın, aklınızı kullanın” ayetlerine uyulmakta mıdır?

            Kim çalıştı, çabaladı, uğraştı, didindi hak etti de hakkını alamadı? “Kalkın, dünyaya yayılın ve rızkınızı arayın, emirlere uyun ve dua edin” anlamındaki ayetleri herkes bilir. “Çalışmayanı, aklını kullanmayanı, tembellik edeni, temiz olmayanı Allah sevmez” bilinir, nerede uyulduğu ise dünyada gezerek bile görülebilir.

            Aslında her şeyin sebebi herkes tarafından bilinir de özellikle kendini “halktan” ayrı ve kopuk tutanlarca sorulur neden? Cevabın içinde biraz da kendi suçunu inkâr etmek, ortak olmamak, bir kısmını olsun üstlenmemek gizlidir. Böylece, yalnız ve sadece halkı suçlamak, kendisi halktan kopuk olduğu için de onun dışında ve üstünde olarak suçtan arınmış olmak ister. Denmek istenen “ben okudum akıllı oldum ama halk kendini dine verdi, okumadı cahil kaldı onun için geri kaldı” düşüncesidir.

            Yanlış düşünceler saç örgüsü şeklinde iç içe geçmiş durumdadır. Her şey ilmin somut halidir. Eşya veya madde hakikat güneşinin gurup etmesiyle oluşmuştur. Halk, “müspet” sapından tutulan “müspet ilim” çekici ile “inanç” örsünde dövülmemelidir. Pozitif ilmin karşısında ayrıca negatif ilim yoktur. Maddî ve manevî ilim yoktur. İlim birdir maddeleşmiş hali eşyadır. Hakka giden yolun ilk mertebelerinde ilim ruhu temsil eder. İnsan aklını kullanırsa ilim için kullanır. Akıl ilme gidip gelerek bilgi elde eder. Aklını kullanmayan için veya akılsız olan için din de yoktur iman da. Dinlerin ortak amacı “güzel ahlak” sahibi olmaktır. Aklını ilim için kullananlar, çalışkan ve dürüst olanlar her şeyi hak eder, ilahi adalete göre de hakkını alır. Dünyasını da ahretini de kazanır.

            Halkın topluca kalkınması da aklını kullanan, halkını hor görmeyen, halkından kopmayan, halkının elinden tutan bireyler sayesinde olur. Demokrasi de bu demektir ve bunu gerektirir. “Halk aynı el Hak’tır.” Halka hizmet Hakka hizmettir.” Halkın halk tarafından halk için yönetilmesi de demokrasidir. Halkın kendini bilen her bireyi halkı da bilir Hakkı da. İlim kendini bilmektir, kendini ilmin somut hali olarak bilmektir. “Bir ben varım bir de benim sahip olduğum ilim var” şeklinde değil de “ben ilmin ta kendisiyim” şeklinde bilmektir. Ezoterizmin tamamı bu mesajı kapsar. Kütlenin oluşumunu sağlayan “bozon” da ilimdir.

            Göbeklitepe veya Mısır rahipleri de doğruyu söyledi ama zamanında anlaşılabilecek kadarını söyledi. İnsan ilmin tamamını idrak ederek kemale erdi. Âdem ile insanlığa atılan ilk adım son elçi ile doruğa çıktı miraç gerçekleşti. Dünyanın her köşesinde bilge kişilerce tarih boyunca söylenenlerin hepsi gerçeğe ilişkindir ve doğrudur ama tamamlanması miraç olayı ile gerçekleşmiştir. Şuurlu olarak iman edilir ve mümin olup namaz kılınırsa şuur kalmaz miraç olur. İnsan-ı kâmil böylece oluşmuş arif, âlim ve bilge kişi böylece hayat bulmuş, ölümsüz ruh ile diriliş gerçek olmuştur.

            Doğal “evrimsel” süreçten sonra ilim ile “devrimsel” öğrenme ve yücelme süreci başlar. İnsanın dipten doruğa yücelişi sayesinde kemale eren kişi insanı kâmil olur. İnsan iyi kullandığı “akluhikmeti, aklı ve sezgisi” sayesinde idrake erer. Mesaj tüm evrene kazınmış haldedir. Her şey ve eşya, ağaç duruşu, kuş uçuşu ile bir ayettir yani delildir okuyana. Hak halk olarak görünür bilene, kendini bilene, Rabbini bilene!

             

İnsan ilimdir!





      
(sayın okuyucu, aşağıda, 243 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.
 



            Bilen, bilinen olduğunu idrak edendir!

            Bilenle bilmeyen bir olmaz. Âlim nefis makamında rahat olabilendir, hiçbir korkusu, şüphesi, endişesi, cevaplayamadığı sorusu, çözemediği sorunu olmayan kişidir. Âlim ilmi eti, kanı ve canında hisseder, onların ilmin etkisiyle oluştuğunu ve çalıştığını bilir. Beden ve organlarının ilmin eseri olduğunun, ilmin bunlarla zahir, görünür olduğunun idraki içindedir. Hiçbir şey ilimden ayrı, gayri ve ayrılmış tutulamaz. Cahil ise kısaca henüz Hakk’ı göremeyen ve bilemeyendir, yalnız isim ve cisim ile ilgilenir, ardındaki ilimden habersizdir. Doğa ve evren araştırılmalı, incelenmeli ve analiz edilmeli ardındaki gerçek ilme ulaşılmalıdır.

            Nefsin ihtiyaçlarını karşılama gereği düşünülmeksizin hayal edilen ilim, ilim değildir. Her şey ve herkes ilmin somut halidir. Madde hakikat güneşinin gurup etmiş halidir. Nefs ilmin görünür halidir. Nefsin oluşumu, canlanması, hayat bulması ve yaşaması ilimle olur. İlmi nefisten ve maddeyi manadan ayırmak, ayrı düşünmek, farklı şeyler gibi hayal etmek yanılmaktır.

            İnsan ilimdir. Kendini bilmek, ilim oluşun idrakine varmaktır. Kimse ilminden farklı bir resim veya madde değildir. Başkalarını da kendimiz gibi bilmeliyiz. Herkes ilmin somut bir halidir.

            İnsanın ilim oluşunun idraki kalbi besler ve güçlendirir. Varlığının ilim oluşunun idrakine varan, eşyanın hakikatinin de ilim olduğunu idrak eder ve ilmin bilinmek için olduğunu anlar.

            İlmin idraki, eşyayı ilimden farklı ve gayri bilmeyi önler, eşya ayrı ilim ayrı düşünülemez. Bu idrak ile nereye bakılsa Hakk’ın yüzü görülür, perdeler kalkar. Böylece, vehim ve ham hayal ortadan kalkar. Bunlardan arınmış akıl sahipleri doğru düşünebilir. Görünenin ardındaki ilmi idrak etmişlerdir. Kuruntu ile karışık olan akıllar tefekkür edemez, tereddüt eder, ilim ile tahakkuk ettiklerini, ilmin somut hali olduklarını idrak edemezler. Her iş ve eylem ilmin bir uygulamasıdır. Cahil, Hakk’ı göremez inkâr eder. (39.9)

 

13 Ocak 2014 Pazartesi

Eşrefi Mahlûkat ve Dünyası

(sayın okuyucu, aşağıda, 243 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

               Misal Âlemi Dünyada Eşref-i Mahlûkat!


Misal âlemi olan Dünyamızı biraz yakından tanımakta, okumakta, yarar vardır. Yeryüzü güneşten kopma bir maddedir. Güneş sayesinde görünür ve ısınır, yoksa karanlıkların içinde kara bir noktadır. Cisimlerin, hareketleri kendilerine özgü olsa da, kendi iradelerine dayalı değil, evrensel itim-çekim yasalarına bağlıdır.

Atomun ısı ve ışığı, onun yok oluşundan çıkar ortaya. Milyonlarca atom bombası sayesinde güneş güneşlik yapar, dünyamıza ısı ve ışık saçar. Bir de elektrik gerçeği vardır, ısı ve ışığı dirençten çıkar. Cam içindeki tel, negatif ile remzedilen elektriği iletmeye karşı olan dirençten akkor haline gelir ısı ve ışık saçar. Bakır telin direnci az olduğu için elektriği kolayca geçirir, ne ısı ne de ışık oluşur.

Bunlar böylece hep bilinir. Felsefe ise, bilinenlere anlam verir, satır aralarını, denilenden denilmek isteneni okur. Akıl ve inancı sezgi ile birleştirip basiretli görüşe ulaşır. İlk kutsal mesaj “oku” emrinin doğayı okumak ile ilgisi, henüz ortada okunacak bir kitap olmadığından anlaşılabilir. Böylece, kâinatı okumayı öğrenmek, basiretle, gönül gözüyle görerek, eşyanın hakikatini bilmek önem kazanır.

Güneş sisteminde, insana kadar, iş, isim, sıfat yoktu. Zaman ve harekete anlam kazandıran insandır. Cemadat, nebatat ve hayvanat insan ile mana kazandı. Böylece, tesviyede buluşarak, Hak’tan aldığı ün-şöhret, şan-şeref gibi sıfatlar da halkın oldu. Halk edilmiş değil yaratılmış insanın yaratılmasına katkı sağlama şerefine kavuşan insan-ı kâmil “eşrefi mahlûkattır!”

Konuşma, okuma, yazma, bilme, bildirmeyi öğrenen yalnız insandır. Evrenin var oluşunun nedeni, amacı insan olsa yeridir. İnsan kendini bilerek Tanrıyı bildi. Ressamlık resim ile hayat bulur, yaşar. Belki, Tanrı’nın yaratıcılığı da insan denen eseri, abidesi ile hayat bulmakta, kâinat böylece anlam kazanmaktadır. Gerçeği öğretirken, gerçek olmayanları ayıklarız. Batıl ve yanlış olanı söküp atarız, yerine iyi, doğru ve güzeli koyarız. İyileştirme ve güzelleştirme işinde zorlandıkça, bazen, nerden geliyor bu kötülükler, çirkinlikler içimize, aramıza diye feryat ederiz. Neden önce yanlışı öğrenir insan, ilk önce doğruyu öğrensek ya. Hep gündüz olsun, gece olmasın isteriz sanki. Aydınlık güzel, karanlığa ne gerek var veya mana ve manevi zevkler bu kadar güzelse maddeye ne gerek var diyesiniz gelir.

Ham taş niye, daha taş oluşurken, işin en başında, eser oluşsa ya, der gibi. Oysa “ey düşünen akıl sahipleri” hitabına uygun olarak, biraz düşünceye dalsak görürüz ki, “Ben” olmadan ‘ben’liği nasıl kaldırırız. Yusuf kuyuya atılmadan nasıl çıkarılır. Tefekkürle idrak ederiz ki, yaratma, “yaşam” olmazdı o zaman, nefret olmasaydı aşkı sevdayı bilemezdik.

Aklı kullanmak, fikir üretmek, alternatifleri değerlendirmek, konsantrasyonla derin derin düşünmek, tefekküre dalmak herkese zevk verir.

Bağnazlığa, yobazlığa ve dogmalara karşı oluşumuz da bizi kor gibi kızdıran bir çeşit dirençtir. Cehalete direniriz, böylece aydınlanır, aydınlatırız.

Pozitif düşüncelerimize ters düşen negatif düşünceler bizi kızdırıp akkor hale getirir. Moğol istilası gibi, zor ve olumsuz koşullar altında, Yunus Emre gibi, dâhilerin çıkması ve zaferler kazanılmasında bir hikmet olsa gerek. Bu gerçeklerin ışığında kendimizi sorgulayabiliriz. Kendimize pozitif yüklemeyi üstlensek bile karşı tarafı veya ortamı negatif yüklemek elimizde, irademizde olamaz.

Pozitif ve negatif düşüncelerin gelişiminde ve bunların sürtüşmesinden çıkan kıvılcım, ateş, ısı ve ışığın oluşumunda irademiz ne kadar vardır ve geçerlidir. Gönlümüzde çakan şimşek ve çıkan yıldırımdaki rolümüz nedir. Çevredeki zıtlıkların sürtüşmesinden sıcaklık, sıcak olaylar hatta savaşlar çıkmakta. Ancak, ne gariptir ki, gönlümüzdeki haklılık ve haksızlığın sürtüşmesinden de kıvılcım, ateş, sevgi ve aşk ile beraber, soğukluk ve nefret duyguları çıkmakta.

Güneş de isteyerek güneş olmadı. Bir dizi zincirleme patlamalarla güneş güneşlik yapar. Vücudumuzun karbon bazlı oluşu bizim seçimimiz değildir. Nedenini bilmediğimiz halde, çeşitli organlarımız saat gibi düzenli çalışır. Kendimizi bilmek adına nelere ne kadar sahip çıkıp ben diyeceğimize dikkat etsek iyi olur.

Aklımızın küllî akıl, kişiliğimizin insanlık ve ilmimizin de küllî ilim ile bir ilişkisi olabilir. İnsan, O’nun ruhu ile yaratılmıştır ve insanlığımız ilim ve amel iledir.

Güneş ve dünya gibi, bakmasını ve okumasını bilirsek, ay dahi bize bir örnek oluşturur. Bağımlılıktan doğan pervaneliği, var oluşuna engel değildir. Kopuşu, dönüşü ve duruşu yörüngesel sisteme tamamen bağlı ve bağımlıdır. Ancak, ay vardır ve gerçektir, bizim gibi, bizim kadar. Üstelik gecelerimizi aydınlatmak görevi de pek kutsaldır. Sisteme tam olarak teslim olmuş bir haldedir. Ayna görevini eksiksiz ve başarıyla yürütür durur. Bu görev için var edilmeyi hak eder.

Var olmayı, var olup güzel sevmeyi severiz. Her şeyimiz bize verilmiş olsa da, önce olmadığımızı ve sonra da olmayacağımızı bile bile biz bugün ısrarla varızdır. Üstelik büyük, güçlü, kudretli ve başarılıyızdır. Kalbimiz, akıl aracılığıyla ilim kaynağı olan ruh-güneşinden aldığını nefis-arzımıza başarıyla iletir. Bağnazlığın negatifliğine direncimiz sayesinde, kanımızın son damlasına kadar, kıpkırmızı, akkor halde, cehalete karşı koyarız.

Allaha inanır, kutsal kitaplara el basarak yemin eder, nur kaynağı olduklarını kabulleniriz, ama bazen, dinlerin dogmalar olduğunu söyler saçmalarız. Aramızda alegoriler ve sembollerle anlaşırken, özüne inmeden, bir hikmeti olabilir mi demeden, mecazî anlamını düşünmeden bazı kutsal mesajlara bağnazlık diyen olabilir.

Akıllıya, aklı kadar indirilmiş ve "oku", "düşün", tefekkür et", "tezekkür et", "akla uygunsa ayettir" gibi birçok ikazlarda bulunan "düşünce sistemi" asla "dogma" içermez.             Din gerçeğine “dogma” gibi çamur atılacağına "anlayamadım" denilmesi daha uygun olur belki de.

Aynı anda hem pozitif hem de negatif yüklü olduğumuz bir gerçektir. Normal dediğimiz bir tansiyonumuz ve vücut ısımız vardır, limitlerin dışında dengemiz bozulur, istemesek de bunlar oluşur. Yoksa bizim bireysel yapımız da, aynı çevremiz gibi, damalı, siyah-beyaz kareli mi?

Olgun insan, Ketum Üstadın, işin kolayına kaçma lüksü yoktur. Üstat, dinlerin özü ile saptırılmış din olgusu, adet ile ibadet arasındaki farkı kendi özünde hissetmeli, içine sindirmeli, gönlünde özümlemelidir. Özümlediğine inandığı bir kardeşinin çıkardığı sonuçlara sarılamaz. Aynı sonuçlara kendisi de, aynı yolları bizzat geçerek, ulaşmalıdır. Beğenilen, özenilen kişinin arkasından gidip izlemek yerine onun aradığını aramalı ve kendisi de bulmalıdır.

Öndekilerin izinde olmak, onlar gibi olmak, kendimizi bilmeden, onlar olmak demek değildir. Dediklerini demek, başkasına onları söylemek taklittir, aynı kavramı sen de ayrıca inanarak söylemelisin. Gösterilen kapıdan kendisinin de geçmesi şarttır. Tanrı-insan vahdetini savunmak başka, yaşamak başkadır. Hermes, Şit peygamber olarak da bilinir, Âdem’in torunudur, Mısır tarihinden gelen Hermetizm izlenecek bir şey değil yaşanacak bilgidir.

Akıl ve akılcılık önemli ama sezgiye de yer verilmeli. Sezgi ve basiret, inanç ve aklı bağdaştırır. Basiretle sezgi arka planda kalınca akıl tutulur bu halde "din dogmadır" denir.

Ruh ve beden, madde ve mana, gece ve gündüz gibi birbirlerini tamamlayan parçalardır. Sembolizmalar da bu gerçekleri açıklar. Güneş ruhu, dünya bedeni simgeleyebilir. Aynı şekilde, ilmin kaynağı ruh, bedeni aydınlatır. Güneşin batıdan battığı gibi, manevi nur da maddede gurup etmiş, sır olmuş haldedir. Batıdan doğan güneş gibi, akıl, fikir ve akluhikmet sayesinde, parçalanmış atom misali, nur da gönülden, adeta bedeni yararak çıkar, şafak söker, fecr olur ve cehaletin üzerine güneş gibi doğar.

Atomu patlatmak gibi maddeyi yarmak da önemlidir. Eşyada hakikat aranması için eşya incelenmeli, araştırma yapılmalı. Bu araştırmalar kalpte, gönülde de yapılır. "Karanlığın yarılışından çıkan aydınlığa sığınırım" diyen Felak suresinin ayeti böylece okunmuş olur. Böylece, Hakk ve Hakikat güneşi içimizde doğar, bizi aydınlatır, “tam öğle vakti” oluşarak gölgeler yok olur. Ancak böyle zamanlarda, düşüncelerimiz yücelir ve “Allah, yaradan değil var olandır” kavramı anlam kazanabilir. Ölümsüz ruh ile diriliş gerçekleşir.

Var olan hep vardır, evvelde ve ahirde, içte ve dışta, bir ara var olup sonra da yok olan ise aslında hiç var olmamıştır. Bilenle bilmeyen bir olmaz, olamaz da. Bir ile sıfırın toplamı iki etmez, bir etse de bu birin kendisinden gelir, sıfırın katkısı yoktur. Bilen bilgeliğin ötesindeki 'hiç'liktir.

O da "bildiğim tek şey hiç bir şey bilmediğimdir” dese de cahilin cehaletiyle bir ilgisi yoktur, bir olmaz, aynı şey değildir.

Sevgi Mabedinin inşasında kullanılan ağaçların özelliği vardır. Tur dağı veya gönül âlemi gibi bilinen yerlerde, özenle yetişen, özel kişilerce, özel olarak kesilip işlenen ağaçlardır. Belki de, içimizde aşk ateşi gibi yanan, büyük bir ziya parıldatan, egomuzu, “ben”liğimizi yakan ağaç, aklın taşıdığı ilim suyu ile gönülde yetişen tefekkür ağacıdır.

Bu ağaç, fikir çakmağı ile tutuşturulan, düşünen, faal akıl ateşinin nuru ile yanar. Bir çakış bir kibriti, bir kibrit bir tutam otu, o da ormanı yakmaya yetebilir.

Kısaca, misal âlemi dünya ve doğal örnekler bize bir mirasçı olduğumuzu gösterir. Kapsamlı bir kültür ve anlamlı bir bilgi birikimini devren alır, üzerine, bize “yeniden keşfedercesine aşikâr” olanları da ekleyerek devrederiz. İnsanlıktan borç aldığımızı, insanca, fazlasıyla öderiz. Sevgi mabetlerinde evvelde yakılan aşk ateşini söndürmeyerek ahir, yani bizden sonraki, zamanda da yanmasını sağlarız. Doğayı okur, ibretle inceler, ders alırız, her şey bir delildir, ayettir, kuş uçuşu, dağ duruşu ile bir ve tek gerçeğin abidesidir. Bir önemli nokta da, hiçbir şeyin ilk göründüğü gibi olmadığı, biraz düşününce, her şeyin öneminin ve anlamının farklı olduğunu idrak ederiz. Önce varızdır, ya sonra? “Olmak ya da olmamak” diye sormadan edemeyiz.
Yaradılışımıza bağlı olarak ya mutluluğumuzun bedeli ya da mutsuzluğumuzun ödülü olarak bu ve böyle misal âleminde bizden beklenen sonuç halk edilmiş halkın ve yaratılmış insanların en şereflisi olmaktır. Bu amaçla dünyada dünyadan arınarak Hakk'a yücelmek böylece tesviyede ruhu kabule uygun hale gelerek her şerefe nail olup eşrefi mahlukat olmaktır. Hepimiz biliriz, bildiğimizi biliriz, kısaca, âlimizdir geriye sadece arif olmak kalır. Âlim olan da nasıl arif olabileceğimizi iyi bilir!
   

5 Ocak 2014 Pazar

Kendimizi Nasıl Biliriz?

(sayın okuyucu, aşağıda, 239 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabı bulacaksınız. "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) "necdet.altinay@gmail.com" adresinden isteyebilirsiniz)
 

Kitabı "pdf" olarak okumak için tıklayınız:


2. Baskı:

 . 3
. 3    Kitap "Algıdan Bilgiye", "Bilgiden Bilmeye" ve "Bilmekten Bilinmeye" olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Ayrıntılı "içindekiler" metnin sonundadır. Umarım zamanınıza değer.

ÖNSÖZ        


               Babam, ilkokula giderken dahi, “oku oğlum, okursan milyonum var” derdi. Parası olduğu için değil, içindeki okuma özlemini bende yaşamak için söylerdi. Yalvarır, dua edercesine yapardı bunu. Okumayı, köy koşullarından rahat bir yaşama tırmanışın tek yolu olarak da gösterirdi. Bir vizyonu vardı. Peki dedim, inandım, kabul ettim, söz verdim babama, okumaya.

            Okudukça okumanın bir amacı daha oluştu. Kendimi bilmeye yöneldim. Zaman içinde, peki nereye, ne zamana, ne oluncaya kadar, gibi sorular da hep benimle olmaya başladı. Artık yeter, okumak istemiyorum anlamında değil, “verdiğim sözü tutabildim mi?” kaygısı ile cevap arıyorum. Çünkü bir süre sonra, okullar ve dereceler bitse de okumanın devam ettiğini gördüm. Bugün okumanın neresindeyim acaba? Okumak meğer çok geniş kapsamlıymış.

               Haddim olup olmadığını düşünmeden, Yüce Allah’ın “oku!” Emrini, “şükürler olsun” deyip, bana da ulaşan bir mesaj olarak alırım. Daha da öteye, bir elçi ile gönderilen mesajın aslında elçiye değil iletilen kişiye ait olduğunu, aslında kime ulaştı ise onun olduğunu da düşünürüm. Bu mesajın sahibi okumalıdır. Bir de ümmî olabilsem bari.

               Zamanla, ilmin aslında sonsuz olduğunu ve her bilim dalında elde edilen bilgilerin, evren gibi, tek bütün ile ilgili ve O’na ait olduğunu, her gidişin bu sonuca gittiğini sezdim.

            Fiil, isim ve sıfatlar O’nun, yani fail, mevsuf ve mevcut bir ve tek varlık ise, emaneti teslim etmeli.  İradî mevt, bireyin iradesi ile kendini teslimi olabilir. O’nun vücudu ile mevcut, ilmi ile âlim olan, bunu idrak ettiğinde, aradan çıkabilir de. Okumak evreni ve beni de kapsıyormuş.

               Bilmek için okumaya çalıştım. Bana, herkes, “o bilir” desin diye okudum ve sanki aynen oldu. Çeşitli dillerde yazılanları sembolleri, şekilleri, delilleri okudum. İnsanları, çevreyi okumaya çalıştım. Bilgeler arasında, “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” diyen de var, “çok bilen çok yanılır” diyen de. Bildiğim kadar bilmemem mi gerek? Kendimi bilmenin neresindeyim? “Düşünüyorum, öyleyse, maalesef, hâlâ varım” demem mi gerek!

            Kendimi bir süreç içinde buldum. Bulduğum zaman uzun süredir bu süreç içinde olduğumu anladım. Anladım ki aslında herkes aynı süreç içinde oynaşıp duruyor. Hem de elbirliği, işbirliği içindeler. Bu süreç “insanlığa yücelme” süreci. Ne zaman, nasıl düştük içine düşünmek gerek. Düşünmeden bulunmaz, idrak etmeden görülmez. Çıkış için her şey. Cahillikten, cehalet kuyusundan, kuyudan çıkış, aydınlanma için yardımlaşma, hitap, kitap, kurum ve kuruluşlar.

            Aklımız, kalbimiz ve içinde okunan Kur’an hep aynı amaç için. Yaşarken her daim Kitabımızı okuyor ve gerçekleştiriyor olduğumuzun, Kitabın okunuyor olduğunun, idraki içinde kendimizi bulma, bilme ümit ve dileğiyle.                                                  Necdet Altınay, 17 Ocak 2014

GİRİŞ


            “Kendini bil” kavramı insanlığın gelişiminde önemli olmalı. Tanrısal mesajlar kadar eski bir insancıl mesajdır. En eski mabetlerin girişinde yazar. Sanki böylece Tanrı ile insan hep birlikte anılmış. Her konuşma aralarında geçmiş ve geçmekte. Gören görünen, bilen bilinen gibi muhatapları da aynı sanırım. Aralarına kimse girememiş. Her konu bunlar arasında, dışlarında kalan bir konu da olmamış, olamıyor. Aşağıdaki konular da bu kapsamda. Hatta “ikilik” şirk!

            Dünyaya “Doğu ve Batı Düşünce Sistemleri” açısından bakılabilir. Doğuda daha mistik bir bakış açısı, Batıda ise daha bilimsel bir bakış açısı hâkimdir. Batıda bir ilim adamı bir diğer düşünürden farklı düşündüğü kadar isim yapar. Doğuda benzer durum “din adamları” arasında görülür. En çok fark da “aracısız” denen İslâmiyet’te olabilmektedir.

            Ayrımdan ve farklılıktan münezzeh demek gerek bir alan vardır ki o da tasavvuftur. Binlerce mutasavvıf arasında hiçbir fark yoktur. Bu durumda “bilge kişiler yoktur yalnız bilge kişi vardır” denebilir. Belki de Doğu Batı arasındaki fark “bilgili-âlim” ile “bilge-arif” arasındaki farktandır. Bilgili kişiler çok sayıdadır ve farklılıklarıyla ün yapar, tanınırlar. Bilge kişiler ise aynı, bir ve tek bilgiyi paylaşır ve bu bilgiyi üstlenmezler, “ben derim ki” diye anlatmazlar, hatta “tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” der. Bilge kişi din, dil, yer, mekân, ülke, renk, ırk gibi şeylerden bağımsızdır. Peygamber efendimiz müjdelemiş “kendini bilen Rabbini bilir” demiş.

            “Bilgi edinme süreci” bu nedenle önem kazanır. Sürecin bir giriş bir de çıkış noktası vardır. Çıkış noktasından, aradan, çıkmak insanı bilge yapar bunun haricindeki her çıkış ise bilgili yapabilir. Aradaki fark en sonunda anlaşılabilir. Bilge demez, bilen söylemez, söyleyen bilmezmiş.

            Büyüklerin büyüklüğü, ataların atalığı, kendini bilmede, her şeyi basite indirgeme, basitleştirebilmelerinden olsa gerek. Bugün de bilenler hakikati basitçe söyleyebilir.

            Yalnız kalmak zordur. Yalnızlık Allah’a mahsustur. Mecbur kalmadıkça yalnız olmayız. Arkadaş sever, arkadaşlık ararız. Hemen tanımaya, tanışmaya çalışırız. Böylece başlar bilmek ve bilinmek. Her şey de bu zevkten başlamış olabilir. Bir mayalanmadır gider. Yokluk yok olur, yokluktan “yok artık” dedirten varlık olur. İlk görüp, karşılaştığımız kişiyi “nereden gelir nereye gidersin, nerelisin” gibi sorularla tanımaya çalıştığımız anda belki de kendimizi henüz bilmiyoruzdur. Biri ile karşılaşıncaya kadar henüz kendimiz ile yüzleşmedik mi? Aynaya hiç mi bakmadık? İlle de birisi mi demeli bize “sen önce kendini bil!”. Yoksa efendiliğimizden midir önce başkasına yer vermek, önce başkasını bilmeye çalışmak? Önce gel denir gideriz, de denir deriz, yap denir yaparız. Dıştan başlar eğitim ve öğretim. Doğayı, dünyayı ve evreni öğreniriz eşdeğer âlem olan “ben”den önce.

            Yanıt alınmayan sorular Tanrı kavramına kadar götürür. Her zaman, her yerde, hazır ve nazır, gözlemleyen ve denetleyen olarak tanımaya çalışırız. Ta ki Peygamber Efendimiz “kendini bilen ancak, O’nu bilir” diyene kadar.

            Aslında yalnız da pek kalamıyor insan. Kendi başını da derde sokabilir. Başlar düşünmeye. Kendi düşünceleri kendine maya olur. Kabına sığmaz taşar, sızar etrafa. Düşündükleri ve dedikleri delilik işaretleri gelir başkalarına. Keyif ve zevk içinde midir, yoksa derdine derman arayan biri midir kimse anlayamaz? Tam yeridir: “damdan düşenin halinden damdan düşen anlar”. Kabına sığmayıp taşan birini ancak aynı durumdaki diğeri anlar. Zevk içindedir ama neden bu durumda olduğunu anlamak ister, birisi anlatsın ister. Belki bir esintidir, yedikleri, içtikleridir, sağlıklı oluşu, sevdiklerinin yanında oluşudur belki. İçinde bulunduğu mutluluğun devamlı olmasını ister. Mutluluk içinde benlik kaybolmuştur. Kendine gelmeye başladığında, neredeyim ben demeye başladığında mutluluk da bitmiş gitmiştir.

            Küçük yaşta okuma yazma öğrenmiştim. Bu çocuk iyi okur diye asker mektuplarını bana okutmaya gelinirdi köyde. Zaman, kâğıt ve kalem kıtlığından, askerde bir mektubun yazımı önemli olmalıydı. Önce düz bir kâğıdın normal bir yerinden başlanır. Zaman buldukça ve olaylar geliştikçe yazılırdı asker mektubu. Kalem buldukça da devam edilirdi sanırım. Enine boyuna, boşluk buldukça yazılır; kalem, bazen de farklı kalemler, değmedik yeri kalmayınca tamam artık göndermeye hazır bu mektup denirdi herhalde. Kimden kime geldiğini bilemezdim ama unutmadığım şey epeyce aradıktan veya “oku sen ben anlarım” denmesi üzerine epeyce okuduktan sonra mektubun bir yerinde “mektubun başı burası” yazardı. “Tamam, yeter, sağ ol yavrum” deninceye kadar da okurdum asker mektuplarını.

            Kendini bilmenin bir ilim olduğunu, tevhit ilmi dendiğini, kutsal mesajların tümünün bu ilimle ilgili olduğunu öğreninceye kadar her şey keyiflidir, zevklidir. Kendini bilme ilmine vakıf olan da hikâyeler ile açıklamaya çalışmış. Masallar ve efsaneler halinde anlatmış. Kimi Kafdağı demiş, kimisi kuşları Simurg kuşunu bulmaya yönelterek diyeceğini demeye çalışmış.

            Anlatmaya gelince mektubun başı aranır. “Olsun sen anlat hepsi güzel” denildiğinde hiç şaşırmadım. Umarım bir gün siz de mektubun başını arar, bulursunuz kendi kendinize. Öğrenilecek şeyler Kitap ve İnsan olarak “ikiz”ler mi yoksa kitap, insan ve çevre olarak “üçüz”ler midir? Belki kitabı kalbinde “Hitap” olan “insan” hepsine bedeldir!

            Şimdi anlıyorum babamlar bilirmiş meğer benim hep bilmek istediğimi. “Her kişi kendi kitabını yazar. Yazması bitince sonsuzluğa göçer” derlerdi. Dediklerini veya yazdıklarını bugünlerde yeniden hatırlayıp okuduğumda kendi kitabımı yazdığımı anlarım. Siz de yazıyorsunuzdur.

             En azından bu satırları Marmara Ereğlisi’nde Kaptan 2 Tatil Köyünde yazıyorum. İkiz villada bitişik komşumuz Semra kardeş, bir gün eşimle kahve içerken, “Necdet abi ben sormak istiyorum ama ne soracağımı bilmiyorum” demişti. Cevabımın “sen ne ilksin ne de son” olması üzerine sohbet açılmıştı. Semra bir gün bana kendi balkonlarından bir kitap gösterdi. Bu kitapta her bölümden sonra sanırım “şimdi bu sayfaya gidin” yazarmış. Bir ileri bir geri gidip gelirken kitabın kaçıncı sayfasındasın hiç belli olmuyormuş.

            Şimdi ben de size “benim yazdıklarımı okuduktan sonra kendi kendinize ben olsaydım bu yazılanları şöyle düzenlerdim diye düşünün ve kendi kitabınızı oluşturun lütfen” diyebilirim. Çünkü yazmak istediğim her gün bazen bu bölüme bazen ötekine bir şeyler ekliyorum.

               Toplumdaki Dört Temel Grup              




            

Yukarıda “özel ve resmî kurum ve kuruluşlardan” söz ederken demek istediklerimi açıklamakta yarar var. Toplumda diğerlerine göre daha baskın denebilecek dört grup insan var. Sıradan insanlar toplumun temelinde. Bunlar genel olarak yer, içer; yatar, kalkar; savaşır, sevişir. Radyo, televizyon izler; bazen kitap, gazete okur; görüşür, konuşur; sorar, öğrenir. Ortak özellik kurum veya kuruluşa üye olmamak. Onlara göre “tabi olmak”, “biat etmek” olmaz.


             Normal insanlar arasında “başı bağlı” ve “başıbozuk” kavramları geçerli sanki. “Başıbozuklar kahveye gider ve boş zamanlarını boşa geçirirler. Bunların arkadaşları kötüdür ve bunlarla arkadaş olmak da kötüdür” denir. “Başı bağlı olanlar bir hocaya gider, kahveye gitmekten daha iyidir. Hocadan bir şeyler öğrenir” denir. Halktan biri olarak kimsenin işine karışmaz, kendine ve kendi işine bakar. Bildikleri yeterlidir.

            Asker mektuplarından kahvede bilgilerini artırmak isteyen yaşlılara gazete okuma işine atladım. Onlar benim okumamı sevdiler ben de onlarla olmayı sevdim. Okumakta başarım nedeniyle, zamanla, bilgiye aç olan yaşlılar yeni öğrendiklerimi sormaya başladı. Sonra “Ankara’da durumlar nasıl?” denmeye başlandı. Başlayan “öğrenme süreci” idi.

            Görev başında “bu da iş mi, bunların on katı olsa benim onda birimi doldurmaz” deyip çalıştım. Alt tarafı işim okumak ve yazmaktı, köydeki işler yanında iş değildi. Başarımı Bursa’dan aldığım bilgelik derslerine bağlardım. Görevim de bu derslerim de “gizli” idi, kimseye söz edemezdim. Köydeki sıradan dostlarıma ikisinden de bahsedemezdim. Emekliliğimde derneğe de üye olunca üç bölmeli yaşamım dört bölümlü oldu. Bir bölümden ötekine söz etmek yasaktı, anlatamazdım kimseye.

            Sıradan insanların sanki iki seçeneği var. Ya “âlim” ya “arif” kişi olunabilir. Bir kişi hem Mevlana hem de Einstein olabilir mi? Bu amaç için “kâmil insan” yetiştirmek olan “kuruluşlar” ve “kurumlar” önem kazanır. Ancak bilinen “cemaatlerin” ve “kardeşlik kurumlarının”, örneğin, Melamî ve Masonların, “üye olmayan giremez” cinsinden de olsa “kapalılıkları” ve “gizlilikleri” harici bireyleri tahrik eder. “Âlim, Arif” insan yetiştirme amaçlarına rakip olarak ulaşmayı seçerler, işbirliği yapmazlar. Hâlbuki birisi “halvete girer” diğeri “özüne iner”. Girinceye ve ininceye kadar da kavga eder. Oysa ikisinde de adaylara kendini bilinceye kadar “sus” denir. İçerde “sus pus” dışarıda “dogma, kâfir”.

            Sıradan insanların kurum veya kuruluşu seçmeyip “okuyanları” kendilerini “modern” görebilir. “Biat” etmemiş, “tabi” de olmamışlardır. Yalnız “bilgili” olmayı yeğlerler. Çok bilmek yeterince bilgeliktir. Ama bu da diğer üçüne, onlar gibi, rakip ve hasım, düşmanca olmayı önleyemez, diğer hiç biri “uygun” değildir, “en iyisi” kendi yaptıkları! İnsan olmak için hiçbir şeye ihtiyaçları yoktur, her şeye sahiptirler.

            Arayış içinde oluşum beni bir zamanlar her ikisine de üye olmaya sevk etti. Zamanla her iki kurum ve kuruluşun da dışında kaldım. Çıkıştan sonra gördüm ki yok aslında aralarında bir fark. Kurumda yetişenler çırak, kalfa ve üstat; kuruluşta yetişenler nefsi emmare, levvame, raziye aşamalarını geçer. Kitap Kur’an’da ise bu mertebelere ef’al, sıfat ve zat denir. Kitap levm, kendini yerme ile başlatır melâmeti anlatır.

             Kendini bilme amacı için her şeye katlanılır, organize olunur. Kendi hayatımdan örnek vereyim. Köyde, Turgutlu’da doğdum şehirde, Ankara’da okuyup yaşadım. Büyürken de okurken de ne çıktığım yerden ne de gittiğim yerden koptum, ayrıldım, ayrı kaldım. Okurken ve çalışırken “bilge” babamlar ve arkadaşlarıyla bir ve birlikte oldum. Emekli olunca da kurumsal üyelikleri olan arkadaşlarım ve üstatlarım oldu. Her bilgi yararlıdır bilene. Umarım dostlarım da konuları ele alırken kullanmak durumunda kalacağım deyim, deyiş, tabir ve düşünceleri “itici” bulmaz.

             Özet olarak, olgunlaşma gayreti içinde olan normal insanların yolu Kitap, Kurum ve Kuruluş olmak üzere üçe ayrılır. Kitabı tercih edenlerin yolunun ortadan, kurumu tercih edenlerin yolunun soldan ve kuruluşu tercih edenlerin de sağdan gittiğini düşünelim. Sonuçta ilerde ortada kâmil insan olma aşamasında birleşeceklerini düşünebiliriz. Nasıl ki kesret vahdeti idrak için, ayrışma da birleşme içindir. Öğrenim sürecindeki tüm araçlar ilmin doğrudan “Kitaptan” ve “Hitaptan” alınabilmesine kadardır! Sana yalnız senden fayda vardır! Seni ancak sen bilebilirsin. Kapı tek kişiliktir!
 

               Toplum Bölünmez Bütün, İnsan Tam ve Tektir


            Ya zaman boyutunda “geçmişten geleceğe”, ya da gelişme açısından “cehaletten olgunluğa” olarak düşünürüz. Toplumu adı geçen dört temel gruba bölmemizin nedeni insanların “kendini bilme” amacının ortak olduğunu göstermektir. Her bölüm insanlardan oluşur, insan içindir, ayrışma insanı olgunlaştırmak içindir. Toplumu küresel, insan ve insanlığı tarihsel boyutuyla düşünsek de amaç ortaktır.

            Aracısız, “rahipsiz” dinin kulları olarak bize şah damarından daha yakından gelebilecek ilhamları paylaşmak kolay.  Bilginin bilmekten öteye olan amacını bulmak zordur. Bilginin ötesi daima hiçlik, kayboluş ve yokluktur. Teleskop da mikroskop da bizi hiçliğe, kaybolmaya götürebilir.

            Oysa Kitabımızdaki çeşitli konuların, örneğin, “şah damarı” konusunun işlenmesi hepimize ilginç gelir (50.2; 55.29). Genellikle “bu konular bu şekilde de yorumlanabilir mi?” diye hayret ederiz. Kendi içimizde ve üstümüzde yerlerini bulunca Kur’an’da sözü edilen karakterleri çok severiz. Örneğin, Mısır ülkesi siz ve Firavun da nefsinizdir. Her insanın “şah damarı” aynıdır. Sıradan insanın başka, kurum ve kuruluşa üye olanınki farklı olamaz.

               Kaygılar ve Kuşkular Yersizdir


            Kendini bilmeye çalışanın başkasıyla ilgilenecek vakti yoktur. Diğerleri yar ve yardımcıdır, yaşamını kolaylaştırır. Kendini bilmenin neresinde olduğunu anlamaya yardımcı olur. Başkasından kaygı, kuşku duymak yerine dirsek teması ile yerini belirlemeli. Ya örnek almalı veya örnek olmalıdır.

            Herkes bir âlem ve âleminin âlimi olarak arif olma yolundadır. Bilmecesini çözmeye çalışmaktadır. Bilmece basit: “Resulünü Allah bilir, Allah’ı gayrisi bilemez”. “Kendini bilen, Rabbini bilir.” Kendimizi bilmenin neresindeyiz?

            Burada yazdıklarımın hiçbir iddiası yoktur. Kendime “okuyacaksan bunu oku, başka kitap okuma” dediğim bir kitap var o da Te’vilat (*). Hatta burada parantez içindeki (2.50) gibi rakamlar Kur’an’ın ikinci suresinin ellinci ayeti anlamı taşır ama bu Te’vilattaki açıklamalardan alıntılardır.

            Önceleri ben de, Te’vilatın yazarı gibi, yazmaya “ben kimim ki” diyerek utandığım bu konuları, sonra yazmadan edemedim. “En çok ben bu konuda böyle düşünüyorum” diyebilirim. Her kişi ve her şey Allah’tan gelir, O’na gider.

            Tevhit ilminin öğrenimi uzmanlık ister denir. Günümüzde aklı başında insanlar almış oldukları eğitim ve öğrenimleriyle yolun yarısını zaten almıştır.    Geriye kalanı tamamlamak da bir nasip işi olabilir. Aşağıda yazılanları sıralandığı şekilde okumak yararlı olabilir. İlk okunanlar sonra okunanların anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Konuları atlamak, merak edileni okumak keyifli olmayabilir.

            Tarihten bugüne kadar olan her şey kişinin kendi hikâyesini anlayabilmesi, kendini bulabilmesi ve bilebilmesi içindir. Kendini bilmek bu kadar önemlidir. Bu yolda ve bu yönde her birey yalnızdır, kimsenin kimseye pek yardımı olamaz. İnsan kutsal mesaja doğrudan muhatap alındığı için şeref duymalıdır. Başkasının katkısı sohbet ve muhabbettir.

               Algı, Bilgi, Bilinme


            Herkesin ortak amacı kendini bilmektir. Bu amaç uğruna hepimiz öğrenime dayalı bir olgunlaşma süreci içine gireriz. Aklın kullanımı ise doğadan ve doğa koşullarından insancıl kurum ve kuruluşlara evirildi. Birey olarak ise hala öğrenime duyu ve algılarımızdan başlarız. Bilgi edinme sürecinin ucu açıktır, her şeye katlanıp âlimlik yetmez arifliği de isteriz. Dört temel grup içindekiler de yöntemleri farklı olsa da amaçları için her şeye katlanır.

            Sıradanlıktan geldim, ODTÜ’den mezun olarak bilgili ve modern oldum sonra bilgeliğe özendim. Her gruptaki insanlara muhabbetim vardır, severim, sohbet ederiz. Küresel bazda Doğu’da tapınaklar, Ortadoğu’da tarikatlar Batı’da ise mabetler vardır ama esas olan insan her yerde aynıdır. Hepsi de güzel ahlaklı insanlar olma amacındadır.

            İnsan olma “kendimizi bilme” yolunda sözü edilen dört grubu alternatif yol gibi izleyebiliriz. Ozanların sazını ve sözünü dinleyen sıradan bir insan “halktan biri” olarak diğer hepsini geçebilir. Çok şeyi bilip de henüz kendini bilemeyen sözde âlim ve arifler birbirlerini taşlayıp, haşlayabilir. Kitabımız herkese yolunu gösterebilir. “Halk aynel Hakk’tır” ışığı altında, aşağıda ele alınan konular kendimizi bilmenin neresinde olduğumuzu saptamak üzere seçilmiştir. Kalpte okunmakta olan kitabı idrak edinceye kadar öğrenelim!

              (*) Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyüs Semerkandi, “Te’vilatı Kaşaniyye”, yeni yazıya aktaran, Y. Müh. M. Vehbi Güloğlu, Kadıoğlu Matbaası, Ankara, 1987. Aşağılardaki “adı geçen kitap-a.g.k.” budur.

ALGIDAN BİLGİYE


               DUYULAR, İÇGÜDÜLER


            Bir insan olarak nereden gelip nereye gidiyoruz demeye başlayınca çocukları inceleriz. Bu “çocukluk dönemi” dağda, tepede, ovada, yaz, kış, sıcak, soğuk, doğa koşullarında nasıl atlatılmış da bugünlere gelinmiş şaşarız. İlk insanlar beş duyuyu kullanmış yalnız, hem de uzunca bir süre, binlerce yıl. Bugün bile ak ile karayı, sap ile samanı, iyi kötü, doğru yanlış ayırımı çok sonra gelir. Hele taklit dönemi bitmeyebilir bile.

            Çevremizi tanımak ve bilmek algılarımızı bilgiye dönüştürmekle mümkün olur. Ses ayrımı, görüntü ve şekil ayrımı bilgi ile olur. ‘Algıdan bilgiye’, ‘bilgiden bilmeye’ ve ‘bilmekten bilinmeye’ aşamaları bir süreçtir ve hangi aşamada olduğumuz olgunlaşmamıza bağlıdır. Bu aşamalar bilgi edinme sürecinin aşamalarıdır. Bilgili olmak isteyen bilgili olur, edindiği bilgileri yeterli gördüğünde sistemden çıkabilir. Bilge olmak isteyen kendini bilinceye kadar sabreder. Sürecin farkında olmayan neresindeyim diye sormaz, giriş de çıkış da fark etmez, girmedi ki çıksın!

            Herkes yaşlandıkça doğal olarak olgunlaştığını düşünür. Ne zor koşulların altından kalkıp geldiğini, nelerin üstesinden geldiğini, bugüne ulaşmanın ne kadar zor olduğunu genellikle bir o kişi bilir bir de Allah. İnsanlar olgunlaşmayı doğaya bırakmamış Kitap, Kurum ve Kuruluşlar ile insanî kontrol altına almışlar.

            Kitap, Kur’an-ı Kerim, hem tarih boyunca ezelden ebede hem de dünyanın her köşesini kaplayacak şekilde tüm dinleri ve benzer düşünceleri özetleyen ve kapsayan bir Kitaptır, Kitabımızdır. Olmuş ve olacağı içeren, yaşandıkça, bilimsel bilgilerimiz arttıkça daha iyi ve daha ayrıntılı açıklanabilen kitaptır.

            Doğal “evrim” süreci yetmez insan olmaya. “Devrimsel” bir süreçle yücelmek de gerekir olgunlaşmak için. Olgunlaşmak isteyen, olgunlaşmayı talep eden, talip olan talebenin, ihvanın, kardeşin, salikin önünde kitap, kurum ve kuruluşa ilaveten bir rehber alternatifi de vardır. Ama özellikle, rehber olması durumunda en önemli olan husus kendisi ile amacı arasında hepsinin bir “araç” olduğunun asla akıldan çıkarılmamasıdır.

            İnsan amaçları için araç kullanır ve yerinde, zamanında atar ve değiştirip geliştirir. Kurum ve kuruluşların da özellikle önem vererek ele aldığı kitap özü ve özeti tevhit ilmidir. Bu nedenle esas olan bu ilimdir, hakiki mürşit bu ilimdir, diğerleri, öğreten, uygulamada örnek olanlar, aracılar, din adamları dâhil, yalnız ve sadece araçtır. Araçlar ilim için değil, öğrenen içindir, talebe öğretmene ihtiyaç duymayabilir, sadece takıldığı yerleri sorabilir. Hiçbir ilim hiçbir kimsenin değildir. Matematik onu bilene, yer çekimi onu bulana ait değil. Kişinin özünde, kendinden kendine, içsel, ezoterik, bedenden ruha yolculuk buraya kadar olur, vuslat için, buradan içeri girmek sana kalır!

               Zıtların Birliği


            İnsanlar duygu doludur, duygu yüklüdür. Geri kalan maddî şeyler diğer canlılarda da vardır. Aradaki fark duygulardır. Hayvanlarda da duygu vardır, ama burada kastedilen insanî duygular. İnsan duyguyla dolup taşabilir.

             Başkalarıyla ilgili ise duygular, tebessüm eder, kızıp köpürebilir veya güller çiçeklerle ilgili ise muhteşemin ihtişamını hissederek zevke dalar. Neden keyif alırız, niçin tadını çıkarır zevk ederiz bilinmez. Beden ve ruhunuzun tadını çıkarın, bunların var oluşuna teşekkür ederek, şükrederek keyfinizi artırın. Duygu ve düşüncelerdeki zıtlıklar çok belirgin, çok derindir.

            Bir gün adamın biri nehrin karşı tarafındaki çobana “heeey arkadaş karşıya nereden geçilir” diye bağırmış. Çoban da ona “kardeşim sen zaten karşıdasın” diye cevap vermiş. Hep de böyledir, her şeyi zıddı ile anlayabiliriz. En temel zıt ikizler, hatta bir madalyanın iki tarafı veya paranın yazı turası gibi olanlar “inanç” ve “inkâr”dır. Bu nedenle büyükler “inkâr imanın kaynağıdır” demiş.

            Bu ikiz kardeşler iki nokta değil uzayda bile kesişmeyen güneş ışını gibi doğrulardır. Öyle ki bir noktadan çıkan sonsuz doğrunun her biri bir yöne göre inanç ise aynı doğrunun sanki diğer yöne uzantısı da inkâr olmakta. Bir başka teknik tanım da ‘ışık dalgadır’ diyenler için her dalganın orta hattının alt tarafı inkâr üst tarafı iman denebilir. Sarmal halde birlikte olmayı sürdürür inanç ve inkâr. İnsanları en keskin biçimde ayıran da bunlardır.

            İşi daha fazla karıştırmak isteyen, ya da “sen alt tarafsın” kavgası olmasın diyen, bir tarafı iman bir tarafı inkâr, hatta dalga ise inkâr, parçacık ise imandır diyebilir.  DNA sarmalı gibi de düşünen olabilir önemli olan ikizlerin ikiz kalması, iman ve inkârın kardeşçe birlikteliğidir.

            İnançtan yana olanlar için karşı taraflı dünya âlem konusunda ek bilgiler de vardır. Tüm hayat “lâ”dan “illâ”ya gidiş geliş denebilir. Nefis bu işe yarar. İnsan açtır veya toktur. Üşür, yanar. Sevgiden nefrete, kabul etmekten ret etmeye, öyle gitmekten böyle gelmeye vakit yoktur hayatta. İlk insanlar önce inanmayı keşfetmiş veya hissetmiş sonra da bilimsel gerçekleri. Önce korkmuş inanmış sonra nedenini aramış, ilk bulduğunu ilk fırsatta sorgulamış. Bilimsel bir yanıt buldukça,  başkalarına gülmeden, kendi kendine gülümsemiş.

            Daralan eski kabuğundan çıkan ve arkaya dönüp baktığında çıktığı kabuğu sevmeyen hayvanlar gibi inanç temelli tarihî düşüncelerden çıkıp gelen bilimcilerden bazıları dönüp arkaya inanç ve inanmayı sevmezler. O kadar sevmezler ki hayatlarının geri kalan kısmını bilim öncesi düşüncelerin dogmatik olduğunu ispat etmeye çalışırlar. Bindiği dalı keserler, sanki bilimin temelinin olmadığını iddia ederler. Akıl ve bilinçlerini bir türlü tatmin etmeyen ispatları için kullanırlar.

            Her gün bilim ilerledikçe yeni bulgularla tezlerini desteklerler. Sanki “beni anın, zikredin” diyen onların da böylece zikir etmelerini sağlar.

            Bunu gören diğerleri de karşıt görüş olarak inanç temelli kitaplar yazar. Fikirlerini ve zikirlerini artırır böylece de bunları okuyan halk olgunlaşma fırsatı bulur. Kendilerini bilene kadar, kendilerini bildiklerini zannettikleri kişilerin inanç ve bilim kavgasını yakından izlerler. Bilenler ve inananlar bu kavganın kendileri için değil, halk için başkaları için olduğunu iddia etmeyi de ihmal etmezler.

            Beden ve ruhlarının zevkini sürenler ise bir çeşit “kendinden geçiş” hali içindedir. Varoluşun tümünün tadını çıkarır. Kendimi bu mutlu insanlar arasında sayarım. Öncesini anımsayamadığım zamandan beri “iyi ki geldik dünyaya, yaşamak çok güzel” demişimdir. Bu durum yukarıda sözü geçen “illâ” ortamıdır.

            “Lâ” ortamı ise keyif kaçıran, mutluluğu imha eden, “hiç”lik vardır başka da bir şey yoktur diyen bilimcilerin dünyasıdır. Koskoca S. Hawking “evren ‘hiç’ten büyük patlama ile ortaya çıkmıştır, yaratana ihtiyaç yoktur” der.

            “Akıllı olun duygusal olmayın” deyip, “bilim varken inanmaya ne gerek var” denmese daha uygun olurdu. Mana âlemini reddetmek kanıta dayanmaz, bilimsel değil, bilim insanına yakışmaz. İnsan bir bütündür, tamdır, madde ve manayı kapsar, bedeni de ruhu da vardır. Demek ki uzay ilmini bilmek kendini bilmeye yetmeyebiliyor. Böyle durumlarda “başkasına laf ediyorum” diye üzülürüm. Biri ötekine “adam değilsin” dese öteki “haklısın” demez aslında demesi bilgelik olurdu. Amacım laf etmek, üzmek değil gerçeği, üzüntümü dile getirmektir.

            Bazı bilimcilerin dünyası olarak tanımlanabilecek âlem, ilim âlemi oldukça önemlidir. İman ve inkâr âlemi de diyebilir, bizim ve ötekilerin dünyası da denebilir. Ötekiler bizim âlemi inkâr etse de biz hiçbir şeyi inkâr etmediğimiz gibi onların âleminin üzerine taht kurabiliriz.

            Soyut somutun üzerinde durabilir, ruh beden ile görünebilir, batın zahirde müşahede edilebilir. Duygular âlemi, maddî âlem yani beden hem de sağlam bir bedende gelişebilir. Hastalıklı bir beden koku bile alamayabilir. Biz zevk ettiğimiz zaman hem maddî hem de manevî varlığın doruğundayızdır, kendimizden geçtiğimizde var olan vardır gayrisi de yoktur. Damlanın deryada, parfümün doğada kaybolduğu gibi zevk anında yok oluş, kendiliğinden tekrar var oluş, bireysel “lâ-illâ” yı yaşayıştır.

            Hayat bir nehirdir durmadan akar, biz de “köprünün altında ancak bir kere yıkanılabilir” diyerek yüzer dururuz. Yorulunca bir kenara çıkanlar daima karşı tarafa bakar.

            Her kişinin ayrı bir hayatı yoktur, hayat bir tanedir ve ortak kullanılır, nehir gibi, akıntının tersine yüzmeye çalışan da vardır akışa uyum gösteren de. Kendimizi bildikçe hayatı da daha iyi anlarız kaynağını da. Ötekilerden bir grup kişi hayatın kaynağını “amino gruplarını içeren asit çorbası” olarak bilir. Diğer bir grup da “evren ‘hiç’in patlaması sonucu oluşmuştur, Büyük Patlama öncesinde hiçbir şey yoktur, patlama sonrasında ise doğa yasaları vardır başka bir şey yoktur, yaratana gerek yoktur” der. Haklıdırlar ama kısmen. Yaratma yalnız insan, kâmil insan için geçerlidir.

            Bu büyük adamların ilimleri bu düşüncelerinin bilimsel gerçekleri üzerine oturmaktadır. Yaratıcının olmadığı gerçeğini “olduğuna dair bir kanıt olmadığı” temeline oturturlar. Ne önceki cansızların ne de sonraki canlıların arasında bir kanıt varmış! Olmadığına ilişkin de bir kanıt yok ama bazı bilim adamları “basitçe Allah yoktur” diyebilir. Kitap satıp safların parasını almak gibi bir amaç güdülse de rızıkları böyleymiş denebilir. Tam karşıtlarının, “sen dinsizsin, dini olan böyle söyler” gibi şeyler diyerek, din alıp din satan kişilerin çoğalmasına sebep olurlar.

            Keşke “onun veya bunun dediği, tasavvur ettiği, tanımladığı gibi bir Allah yoktur” deselerdi. Ya da saflar da saf olmasaydı! Herkes Hak’lı, hatta sırf Hak’tır.

            Hayat ‘normal’ veya ‘sıradan’ insanlar içindir. Fakir bir ailenin büyük fedakârlıklarla yetiştirip okuttukları çocuklarının şehre gidip okuduktan ve iş bulduktan sonra ailesini unutması enderdir. Aynı şekilde halkın vergileriyle kurulan ilim yuvalarında yetişen ender bilim insanları halkına “cahil sürüsü” diyebilir. Bu durumun toplumsal boyutunda da zengin sanayileşmiş ülkelerin ender bulunan bilimcileri her türlü zenginliğini sömürdükleri toplumlar için “cahil sürüleri” der.

            Hatta milli parklardaki hayvan sürülerini koruma altına aldıkları gibi böyle toplumların bir kısmı bir kutbun diğer kısmı diğer bir siyasi kutbun himayesi altındadır. Zenginlerin daha rahat yaşam sürmesi veya anlaşılmaması için sömürülen toplumlar birbirleriyle savaştırılır.

            Doğanın tümü doğal yasalarla yönetilir. Yöneten, yönetilen veya savaştıran, savaşanlar “kendilerini bilinceye” kadar sistem devam eder. Kendini bilmek bu nedenle önem kazanır. “Bilen ile bilmeyen bir olmaz” deyimi belki de bu nedenle çok önemlidir. Zıt kutupların en önemlisi bu olabilir. “Kendimizi bilmenin neresindeyiz?” sorusu öğrenmeye başlamanın temelini oluşturabilir.

            Eğer biri diğerine bir mesaj getirmişse gelen mesaj kimin için geldiyse onundur, onadır. Oku! (96.1) Bize gelen bir hitaptır. Bilmemiz, bilinçlenmemiz içindir. “Sorgulamadan inanmak, körü körüne inanç makbul değildir” anlamı taşır. “Bilmeden yapılan bin yıllık ibadet yerine bir anlık tefekkür daha iyidir, makbuldür” anlamında olabilir. Din bilgisi satan kişilerin, dincilerin elinde oyuncak olunmaması içindir. Başkalarının suçlanmaması için, belki de kendin için oku denmektedir. Ayetin anlamı: “kendini bil!” yoksa “yönetirler, korur ve kollar, savaştırırlar, elindekini alırlar” olabilir.

            Buraya kadar değinilen konuların özeti ve amacı zıtlıklar içinde kaybolmamak, analizden sonra sentez yaparak, zıtları tevhit ederek, kendimizi bilmeye yönelmektir. Dışta kalanı öğrenmek ve bilmek daha kolay içte olanı bilmek daha zordur. İçe bakış ve içi görüş içten aydınlanmayı gerektirir. “Biz toprağa sahip olamayız, biz de ağaç, çiçek, böcek gibi doğanın bir parçasıyız” diyen Kızılderili kardeş haklıdır. Nirvanaya ulaşıp vuslata erebilen Budist haklıdır. Felsefelerinin özüne inebilen Tibet rahipleri haklıdır. “Tanrı vardır gayrisi de yoktur” diyebilen Mısır rahipleri ve Firavunları haklıdır.

            Öğretilerinin Mısır rahiplerinden, Hermes’ten geldiğini söyleyen ve “Tanrı yaratan değil var olandır” diyebilen mason kardeş haklıdır. Hz. İbrahim’den gelip de dininin özünü, “tevhit” ilmini kavrayabilen Musevîler, İsevîler haklıdır. “Gayrisi yoktur” diyen ama “biz şöyleyiz bizden olmayanlar böyle” demeyen cemaatler haklıdır. Bu da çok güzel, tevhit edecek ne de çok şeyimiz varmış. Zaten tevhidin dışında ne kalır ki? Hayatın var olmasının amacı da bu olsa gerek: bilmek, önce kendimizi, sonra da görüntünün görene ait olduğunu!

               Önce Konuşma Keşfedildi


            Bazı kurumların geçmişinden söz ederken “kadim kökleri vardır” deyimi kullanılır. Bu deyim hem mistik hem de gizemli gelir.

            Aslında “kadim” öncesi olmayan, en eski, daha eskisi yok anlamındadır. Hele cümle içinde Mısır rahipleri de geçerse Âdem babamıza kadar uzanması bir hikâye için kaçınılmaz olabilir. Böyle bir durumda hikâyeler efsaneler halinde nesiller boyu anlatılır.             Özü kaybolmaz ama çeşitli süslemelerle efsane anlatan bireylerin veya anlatılan toplumların rengini alabilir. Örneğin, Âdem’in topraktan yaratılması esas olarak kalır ama toprak bazen dünyanın her köşesinden bazen de yarısı cennetten yarısı da cehennemden getirilmiş olur. Kutuplaşma burada başlar.

            Kutuplaşma suçlamaları doğurur. “Buna inanılmaz”, “bu bilimsel değil” suçlamaları iç içedir. Sanırım toprağın yarısı cennet yarısının cehennemden oluşunun etkisi görülür.

            Bir tarafta, “bir varmış bir yokmuş” gibi deyişlerle de süslenebilecek, moleküllerin kendini üretme yeteneği kazanmasının kazaen, tesadüfen oluşması vardır. Bunlara “replika” denirmiş. Replika oluşturan maddenin karakteristik özelliğidir zaten onu oluşturmak. Bilim adamlarının inançları da pek özel olur, bazıları Tanrı’ya inanmaz replikaya inanır, üstelik inanmıyor, biliyorum der. Ben de biliyorum bu maddelerden bu evrim yine yeniden oluşur ve gelişir.

            Efsanenin diğer tarafında Âdem’in çamuru, kıvamını aldıktan sonra suretleşmesi ve “emir âleminden” olan “ilim”, ruh ile dirilmesi aşamaları vardır. Dirilişi ilk takip eden olay ise isimlerden başlayan bilgi edinmedir.

            Hayat nehrinin iki yakasında veya tarafların kendi içlerinde sürüp giden eylemlere bakarsak gözle görülen elle tutulan somut gerçekler yok gibi görünür.

            Sinerji deyiminin bir tanımı da “sonuç, nedeni etkiler” gibi ilk bakışta endişe uyandıran bir tanımdır. Her iki tarafı da rahatlatan “sonuç” ortadadır. Taraflar “olmuş işte niye inanılmasın, niye bilimsel olmasın” diyebilir. Hatta her iki tarafın da başlangıcında “atomlar, moleküller” ve “toprak, su” gibi aynı somut veriler ile her şeye kadir Allah ve evrim vardır.  Tarafların sanki kullanmakta uzlaştığı bir kavram, sırf kendileri için olmak üzere, “mecazî, değişmeceli” olmalı. Hikâye ve efsanelerde bir şey denir ancak söylenmek istenen başka bir şeydir. Örneğin, kendini bilen, kâmil insan replikadan mı gelir Âdemden mi? Doğal evrimsel gelişimle insan olunabilirse çırak-üstat sürecine ne gerek vardır!

            Halk edişten cansızlığın canlılığa dönüşmesi kaçınılmazdır, o cansızın karakteristik özelliğidir canlılığa dönüşmesi. Evrim vardır ve gerçektir ancak bunun üstüne bir de “devrimsel” yüceliş yaşanmadan olgun insan olunamaz. Her şeye kadir “evrim” kavramı burada son bulur.

            Taraflar, olaylar, eylemler, anlatılanlar, hikâye ve efsaneler varsa bunlar hep anlatılıyor, konuşuluyor demektir. Önce konuşmak vardı, deyimler yani kısaca “kelime” vardı denebilir. Bilim insanları da bizim “iyi çocuk”lardır ama çocuktur veya yaramaz çocuktur. “Nuh der peygamber demez” deyimi buradan gelir belki de. Âdem veya Nuh tamam da peygamberliği nereden derler. Aslında amaçları her şeye kadir “Allah” kavramını başlamadan bitirmek, yok saymak olabilir.

            Atomdan molekülden başlamak kolay, onlar varsa iş bitmiştir, “sen ispat et bakalım hiçten her şey nasıl çıkıyor, boş avuçtan çıkar bir şey” derseniz “çıkmış işte” deyip kaçabilir. “O zaman öyle var olan bugün de böyle var olmuş.”

               Yazmak, Okumak, Konuşmak


            Yazılanın okunması, örneğin bu satırların, yazar ile okuyucunun konuşmasıdır aslında. Yazan, dostlara bir mesaj olsun diye yazar. Sanki iki kişi arasında bir alış veriş. “Unutuyorum yazayım sonra okurum” diye de yazılabilir. Seyir defteri gibi not da tutulabilir. Görüşlerin değişmesini izlemek amacıyla da her dönem fikirler kayda geçirilebilir. En iyi roman yazarı belki de okurlarıyla konuşur gibi yazandır. Bunu bilemem ben roman yazarı değilim.

            Zamanımızda her bireyin üye olduğu gibi, ben de bazı kurum ve kuruluşlara, grup ve topluluklara üyeyim, üye idim. Planlı ve periyodik olarak dostlar arasında görüş alış verişi yaparız. Birçok büyüğüm “sen en iyisi yazılı olarak hazırlan” önerisini yapar. Çünkü anlatımlarımda konuları iç içe sokar sözü çok uzatırım. Kullandığım deyimlerin anlaşılmadığını bana bakan gözlerden anlayınca onları açıklamaya çalışırım, konu istemeden uzar. Kısa konuşunca da “çok güzel şeyler söyledin, ben anlamasam da söylediklerin harikaydı” diyenler oldu.

            Söz ağızdan bir kere çıkar, hem de ok gibi çıkar geri döndürmek olanaksızdır. Yazmak ise dönüp tekrar okuyarak geliştirilebilir. En çok bu nedenle yazmayı seviyorum.

            Hele yazdıklarımdan bir kısmını sanal ortamda paylaştığım dostlardan bir kısa mesajla tepki almak, takdir görmek meğer ne güzel ve zevkli şeymiş. Ben de bu kardeşlere şükranlarımı sunarım.  Yazı icat edildikten sonra çok şey yazıldı ve okundu. Bunların hepsi bireyler arasında. Bir de doğayı ve evreni okumak var. Var olan her şey bir kelime. Kelime “şey”lerin ismi de olabilir, duruşu, varlığı da. Önce şeyleri öğrenir, sonra sentez eder, birlikteliği, şeylerin oluşturduğu topluluğu okuruz.

            Ağaçları öğrenip ormanı okuyarak değerlendiririz. Karaların, denizlerin, dünyanın ve güneş sisteminin bütünlüğü kadar düşenceler genişler. Evreni böyle düşününce kendi varlığımızın noktalığı çıkar ortaya. Deryayı bildikten sonra damla olduğumuzu idrak ederiz.

            Söz konusu “şey”ler olunca madde, fizik ve kimya açısından okunabilir. Örneğin su için H2O atomları, atmosferde ozon tabakası ele alınabilir. İlk düşünen insanlar her oluşumu önce büyük bir mucize olarak görmüş. Neden ve nasılını, araç ve amacını sorgulamış. İlk sonuçlar kısa vadeli olmuş. Çevre, doğa ve en sonunda Tanrı fikrine varılmış. Yağmurun denizin buharlaşmasından olduğu anlaşılıncaya kadar Allah’tan bilinmiş. Sonra bu bilgiyi bulan kendine gülmüş ve gülümsemiş. Böylece, ortaya birçok konuda “ilahî komedi” çıkmış.

            Düşünen insan için ayakta oluşu, oturur olması veya yatıyor oluşu fark etmemiş, doğayı okumuş ve düşünmüş. İlahî mucizelerin zevkini çıkarmış ve sorularına cevap bularak ilmini artırmış. Her bulduğu cevap birçok soru doğurmuş. Önce de öyle olmuş hala da öyle, bugün de böyle. Zıt kutuplar birbirlerine gülmüş. Aslında hepsi bir bütünün parçasıdır.

            Yazma, okuma, konuşma, kitap, bilgi, belge, anlatım, eğitim, öğretim, gelişim, insan olma, profesör, bilim adamı olma, adam olma, araç ve amaç olmuş. Karşıt görüşlerden hangisi doğru hep cevaplanması önemli soru olarak kalmış. Ne düşüneceğiz ve biz taraflardan hangi birini tutacağız hep ortada kalmıştır.

            Kısa vadede amaç olarak görülenin ilerde araç olduğu anlaşılmış. Bilim adamı olmak amaç olarak görülürken bilimin kendisinin bir araç olduğu görülmüş. En önemli soru ve bunun cevabı nedir? Düşünmeden yaşamayalım!

                Görüşlerin Birliği


            Her insanın bir aklı, bir fikri, bir görüşü vardır. Umarım bu cümleden milyarlarca farklı akıl, fikir ve görüş anlamını çıkarmadınız. Cemadat, nebatat ve hayvanat, toprak, bitki ve hayvanların çoğuludur ama “insanat” yoktur insan vardır.

            Güzel insan, iyi insan, doğru insan da olmazmış insan zaten bir ve tek, iyi, güzel ve doğru olurmuş. Bu insan adam olan Âdem, Habip, insan-ı kâmil, Tanrının kendisinde tecelli ettiği insanmış. Böylece ortaya konan, açıklanan, tanımlanan görüş, bir görüş, tevhit görüşü imiş. Ben de “imiş” diyorum çünkü ben de duydum, merak ettim, hakkında çok okudum o kadar. Kitap da zaten yalnız ve sadece bu kavramı anlatır.

            Statlarda maç seyreden her kişi maçı kendi açısından izler. Oyun ortada bir ve tek ama görüşler çok farklı. Taraftarlar arasında ise uçurum olabilir. Biz de bir oyunun hem de içindeyiz belki de. Hem oyuncuyuz hem de izleyici. “Hayat bir oyundur” diyenimiz çok. Oynarken taraftarlık yapıp görüşler ortaya koyarak ortaklaşa kurallar oluşturuyoruz.

            Hayatın çok kesitinde de eylem bir ve tek olsa da görüşler farklı olur. Öyle ki bazen gözüme mi inanayım kulağıma mı diye de sorulur. Algı organlarınız bile farklı duygular yaşatabilir. Kendi bünyenizde bile farklı görüşler olabilir. İşte size bir zıtlık daha, “görüş bir midir bin midir?” sentez edecek, “bir”leyecek, tevhit edecek çok şey var hayatta. “Ben”den başka bir şey varsa senteze devam.

               Duyular, Melekeler, Melekler


            Kısaca biliriz, beş duyumuz ile algılarız dünyayı ve evreni. Bu yeteneklerimiz kişiden kişiye değişir. Diğer canlıların da vardır algı sistemleri. Çevreden etkilenir, tepki ile çevreyi etkileriz. Ses ve görüntü olur, duyulur, görülür, akıl ve beyin anlam verir, uygun organlarla cevap verilir, yaptığımız budur.

            Etki ile tepki arasında kısa zaman olur veya olmalıdır. Zamanımız olduğunda bile düşünülmeyen düşüncelerle yaşadığımız düşünülürse zamansızlıkta neler yaparız ki. Çarpıcı zıtlıklar öğrenmemize katkı sağlar.  Bir anlamda düşünmeden yaşamaktan düşünerek yaşamaya ulaşırız. Zaman içinde yalnız insanca değil insanlık olarak ergenlik çağına gelip doğaüstü mesajlara muhatap olmayı hak etmişiz. Olanın “oluşum” olduğunu idrak etmişiz. Hayat oyunsa biz oyuncu olmalıyız!

            Mecazî anlam da yükleyerek melekelerimizi bazı büyük meleklere benzetiriz. “Cebrail bu, Mikail şu, hele Azrail o, ‘gözünü kapadı’ deyişi oradan gelir, Azrail gözdür insanı dünyadan alır gider, getirdiği yere bırakır” deriz.

            Dış duyulara iç duyuları da, hafıza, hatırlama, hayal etme, akıl erdirme, hissetme veya sezgi gibi, eklersek akıl ve iman ile on iki eder. Hayatın anlatıldığı, on iki kardeşlerin serüvenini içeren, Yusuf Suresi okunmaya hazır demektir. Hafif farklılıklar göstererek melek veya melekelerin her birisi farklı bir kişi veya kişiliği oluşturmaya yeter.

            Nefis Firavunu, akıl Yusuf’u simgeleyip, kardeşler ve benzerlerinin figüran olmasıyla bedenimiz Mısır’ında yaşam canlanır. Kalbi simgeleyen baba Yakup da oğlunun rüyasının sonucunu, kimin galip geleceğini, ümitle beklerken yaşlanır.

            Gençlik döneminde hep de kuyuya düşeriz, bedenimize önem veririz, bedensel güçler önce kazanır, kötü kardeşler bizi kuyuya atar. Kendini bilme kervanı geçerken ilmin sembolü olan su ihtiyacı duyulmasa kuyudan Yusuf’u çıkarmayacaklardı. Neyse ki aklın kuyudan çıkarılması yararlı olur etrafını akıl fikir ile aydınlatır. Bu iş Firavun nefsin de hoşuna gider akıl Yusuf’unu Mısır ülkemize baş vezir yapar. Darısı başımıza. Böylece biraz olgunlaşma yoluna gireriz. Yolumuzu aydınlatan akıl sayesinde kendimizi bulmaya ve bilmeye gideriz. Yeter ki aklımızı aydınlanma amacıyla kullanalım. Umarım kullanırız.

            Doğanın tesadüfî veya kazaen oluşturduğu evrimsel farklı oluşumlarını ayet “isteseydim bir şekilde oluşurdunuz, lâkin muhtelif oluşturdum” (11.118; 42.8) diye açıklar. Farklı oluşumları düşünülmeyen bir düşünce değil de düşünenlerin düşünceleriyle ele alalım. İlk kısım maddesel alandaki, ikinci kısım mana âlemindeki oluşumlardır. İnsan beden ve ruh ise birisi bedensel gelişim diğeri ruhsal yüceliş alanındadır.             Cansızlıktan canlılığa geçişte kaza temeline oturtulan evrimsel çeşitlilik ve yaşam koşullarına bağlı canlı formlarının çeşitliliği doğal bir süreçtir. Doğal ve rasyonel gelişimin sonrasında doğaüstü, irrasyonel veya transrasyonel bir insanlığa yüceliş süreci yer alır. Beden ruhun mazharıdır, göründüğü yerdir.

            Bilgi edinme sürecinin algıdan bilgiye aşamasında yukarıda üzerinde durulduğu gibi algılar önemli yer tutar. Algılanan her şeyin aslında önemli birer bilgi olduğunu depolayıp sonradan kullanmak bizi bilmeye götürür. Eski bilgileri düşünüp, depodan çıkarıp yeni koşullara uygun yeni bilgiler üretmek bilme sürecini geliştirir.

            Yaşam koşulları bilme ihtiyacını artırır. Çalışma alanındaki rekabet ortamı hayatta kalmayı bilmeye dayandırır. Ne kadar bilinirse o kadar başarılı olunur. Başarılı olma kaygısı da bilmeyi yönlendirir. Etik kuralların başarı ile çatışması da kaçınılmaz olabilir. Bu tür dışa dönüklük bilme sürecine yön verirse insanın kendini bilmesi ikinci planda kalabilir.

            Kısa vadede dünyevî koşullara uyum gösterme ve başarılı olma isteği uhrevî bilgileri edinme isteğini ikinci plana itilebilir. Aç köpek fırın yıkar, bizim köyde öyle denir. Açlık her şeyi yaptırır. İnsanın karnı doymalı ki maneviyatı düşünebilsin. Allah da zaten önce nimet verir. Sıradaki bölümde, bilgiden bilmeye kapsamında ilgili hususlar ele alınacaktır. Önceleri yerçekimi yasası geçerlidir.

            Madde ve maddî ağırlıklı her şeyin çekmesi ve çekilmesi doğaldır. Son bölümde ise maddeye bağımlılığa ve maddî esarete direnç hâkimdir. İnsanın bedeni vardır ama insan sadece beden değildir. Bu nedenle maddeye yani bedene bağımlılığa direnç gösterilir. İlim yönümüzle bilinmek isteriz. Bilmek yetersiz kalır bilinmeye geçilir. Kesafetin yerini letafet alır. İlmin kaynağına yaklaşma bizi ruha götürebilir.

               Alan, Boyut Değiştirme


            Bizim köyde hemen herkesin iki dili vardır. Biri gündeliktir, birbirleriyle, konu komşuyla konuşulur. Örneğin, “gız aba napıyon, naptın..”, “nassın eyimin, hoşmun.” Bir yabancı, bir misafir geldiğinde ise “yabanlık” dil, konuşulur. “İstense ne kadar düzeltilir, konuşsa konuşsa ne kadar güzel konuşulur” denebilir ama olsun bir fark yaratılır mutlaka. İnsan içine çıkarken daha iyi giyinmeye, derli toplu olmaya, daha olgun düşünüp konuşmaya çalışırız.

            Aynı şekilde konuları seçme şansımız olduğunda dinden, siyasetten, bilimden, felsefeden gibi konulardan konuşalım deyip muhabbet edilir. Bu bir çeşit alan belirleme ve boyut değiştirmedir. Köydeki konuşmanın ‘adamına göre’ oluşu boyut değiştirmeye, konuşma konusunun seçimi alan değiştirmeye daha uygundur. Kâşanî Te’vili üzerinde yaklaşık otuz sene çalıştıktan sonra bazı şeyler dikkatimi çeker oldu.

            Aşağıda size örneğin, “eğer böyle düşünüyor ve kendi kendinize böyle diyorsanız siz aslında Kur’an okuyor, hem de şu surenin bu ayetini okuyorsunuz” demişimdir. Özellikle kitabımızın okunması için “ben biraz Kur’an okuyayım” deyip köşenize çekilmeye gerek yoktur, düşünün yeter.

            Alan veya boyut değiştirme gerekmez. İnsanın insanca yaşaması, fıtratını gerçekleştirmesi, iyi ve güzel ahlaka sahip olmaya çalışıp yücelmesi süreci kitap ve ayetlerin okunmasıdır, zaten okuyorsunuz ve uyguluyorsunuz. Sürecin dışına çıkılmaz, geri vitesi de yok. Bilerek olsun Kur’an okuduğunuzu bilin!

            İyi insan olmaya çalışmak, güzel ahlaka sahip olmak tabii ki kitaba uygundur. Ancak düşününce anlayabileceğimiz sure ve ayetler de vardır. “İşte etme bulma dünyası”, “tevekkeli dememişler su testisi suyolunda kırılır” veya “öyle olacaktı, başka nasıl olacaktı” dediğinizde İlahî adalet yerini bulur demiş olursunuz.

            Bu düşünce ve konuşma kitaba uygundur, ayet okuyorsunuzdur. Hangisi olduğu pek hatırlanmaz ama “o da Allah’ın kuludur” deyip acıdığınız oluyorsa bilirsiniz ki bunun kitapta bir yeri vardır.

            Burada önemli olan da zaten budur. İnanmak ihtiyacı duymayanlar genellikle “iyi insan olmak için benim peygambere, kitabına ve hatta Allah’a ihtiyacım yok ki” derler. “Öyleyse size ‘verilen’ her şeyi terk edip de konuşunuz” demek gerek çünkü işte o anda en önemli bir ayeti okuyor olduklarının farkında değiller “sizi insanlıktan yaratan, fıtratınıza tevhit ilmini kazıyan biziz”. Her insan insanlığın bir parçası olarak halk edilmiştir ve fıtratını gerçekleştirmek, hayata geçirmek, onu başarıyla yaşamak durumundadır. (ahdü misak: 7.172)

            Kitabın dediği de zaten tam olarak budur. İçgüdü, duyular, ilim, akıl, düşünme yeteneği gibi birçok şey ile donatılmış olan insandan tek istenen insanlık onuruna yakışır bir şekilde yaşamaktır. Alan veya boyut değiştirmeye gerek duymadan, yaşamın kitaba ve tevhit ilmine uygun olarak yaşandığını idrak etmektir. Kendini bilen böyle bilebilir, Kitabın okunmakta olduğunun idraki içinde olabilir.

               BİLGİLERİ DEĞERLENDİRME


            İnsanın, evvelde, iyi ve güzel ahlakı, kısaca, kendini bilmesi, Hermes, Buda ve Konfiçyüs gibi tarihî kişiliklerin ve bilinmeyen nice bilgelerin eğitim ve öğretimlerinde yararlandıkları kitap ve hitaplar sayesinde olmuştur. Bilinen efsaneler birer hitaptır. Çeşitli deyim ve deyişler sonradan kitaplarda yerini almıştır. Kitabımız Kur’an insanın insan olmasına ilişkin tüm hitap ve kitapların özünü kapsar. Kendini bilme çabasının özenle ele alındığı görülür. Olgun insan yetiştirme amacı güden açık veya kapalı, gizli, özel veya resmî her kurum ve kuruluşlar oluşturulmuştur. Hepsi benzer konuları ele almış ve benzer eğitim ve öğretim aşamalarından geçilmesini öngörmüştür.

            Dernekler resmi kurumlardır, cemaatler ise özel kuruluşlardır. Gizlilikteki amaç zor koşullarda öğrencinin azim ve kararlılığını sınamak olabilir. Bektaşî’ler, Rufaî’ler, Mevlevî’ler ve Melamî’ler gibi çeşitli tarikat ve cemaatler geçmişte uzun süredir çalışmalarını sürdüren başlıca özel kuruluşlardandır. Bu kuruluşların hepsine birden ‘cemaatler’ denebilir.

            Kuruluşlar aslında, özellikle Kitabın özünü esas alan anlatımların etrafında oluşturulan cemaatler, gönüllü yapılanmalardır, amaçları insan-ı kâmil yetiştirmektir.

            Tampliye, Roz-Krua veya Gül-Haç, Malta Şövalyeleri ve Masonlar gibi çeşitli gruplar da resmî kayıtlı kurumlardır. Bu kurumların hepsi “insan olma”, “olgunlaşma”, “kardeşlik” Mesleği için gayret gösterir.

            Kurumlar hemen her ileri toplumlarda en akil insanları çatısı altında toplamayı ve olgun insan yetiştirmeyi amaç edinen organizasyonlardır. Tek sorun gizlilikleridir.

              İnsanın olgunlaşması, hakikate ulaşması, yücelmesi böylece, doğal değil öncelikle insanîdir. Tabanı insan tavanı kâmil insan olan bir bardak sudadır yaratılan tüm fırtınalar. Sanki kendilerine yar etmek için ele aldıkları insanları diğerlerine düşman etmek zorundadır bu kurum ve kuruluşlar. Özgeçmişleri ile bağlarını koparmak isterken adayları insanlıktan edebilirler. Oysa “insan adayları” önceleri halktan biri olarak eşit mesafededir her iki tarafa.

            Kurum ve kuruluşların hepsinin özünde yer alan eğitim ve öğretimin temel amacı insan-ı kâmil yetiştirmektir. Hepsinin yazılı ve sözlü kitap ve hitabı insanı en yalın halinden en mükemmel hale yüceltmektir. Kısaca bunların tümünü Kitabımız kapsar. Aşağıda, idraki artırıcı örnekler olarak, kurum ve kuruluşların içinde yapılan bazı araştırmalara da yer verilmektedir.

            Bir tarafın “meslek-i Muhammediye” diğer tarafın “kardeşlik mesleği” dediği aynı şeydir. Hepsini bir meslek altında, “insanı olgunlaştırma mesleği” altında toplamak mümkündür. Hepimizin mesleği bilsek de bilmesek de aslında birdir, budur ve aynıdır. Eğitilmiş, yontulmuş “kendini bilen insan”, adam olmak amacımızdır. Ortak, hem de “kendini bilmek” gibi bir amaçla toplanıp “düşmanca” düşünüş ve bakış ne kadar saçma gelse ve görünse azdır. Sözde alim ve arifler böyle yaparsa halk da hepsine güler!

               Tek Kişilik Tekke, Tek Kişilik Mabet


            Halka hizmet Hakka hizmet olduğundan beri “cumhuriyet” fikri toplumlara yatkın gelmiştir. Kerametler olaylara ve oluşumlara ait, kevnî değil ilmîdir artık. Her birey bir mağara, tek kişilik bir tekke ve tek kişilik bir mabet olarak kabul edilebilir. Kurum ve kuruluşların hepsi aslında aynı deryanın dalgalarıdır, birleşik kaplar gibi çalışırlar demiştik.

            Gerçekten de her “insanı olgunlaştırma süreci” insan ile başlar ve kâmil insan ile sonuçlanır. İnsan tabandır, olgun insan ise tavandır. İşte bu bir bardak suda kıyametler koparılır. Taban ile tavan arasındaki süreç içindir kitap da, hitap da, kurum da kuruluş da. Sürecin içinde yücelme gayreti gösteren adaylar yalnızdır, çalışmaları bireyseldir. Sıradan insanın sıradan kalma, modern olanın da modern olma hakkı var. “Çalışma” ibadeti ile letafet kazanmaları, kendi bünyeleri olan tekke ve mabette halvete girmeleri ve olgunlaşıp vuslata ermeleri kişiye özeldir.

            Aslında kendi beden mağaralarında yalnızdırlar. Her ağızda bir haberci güvercin olan dil vardır. Bu güvercinin biri maddî biri manevî, uhrevî dünyevî de denebilecek iki yumurtası, sahibine ilmi ve haberi olabilir.

            İnsanlar yaratır olayları. Bazıları kendi yarattıkları olayların altında kalabilir ama olgun insanlar olayların altında kalmaz, kalamaz, insanlıklarıyla üstesinden gelmelidir. Her olaydan ders alır ve geleceği yönlendirmeye çalışır.

            Peygamberimiz Efendimize ilk emir bu mağarada kendi mağarasında gelmiş olabilir. Yaşayan her kişi aynı kendileri gibi hayatlarını okuyarak geçirmektedirler. Bilen de bilmeyen de bunu, sadece bunu yapmaktadır. Hayatın “doğal” akışı budur, böyledir. Her kişinin kendi fıtratını gerçekleştirme hakkı vardır. Halkın içinde insanların sıradan, modern, mason, Melamî veya hepsi birden olma ve öyle de kalma hakkı vardır, bu hakkı korumak da zaten “demokrasinin gereğidir.”

            Çevremizi ve kendimizi okumaya kurulmuş, kurgulanmış, tasarlanmış, tasarımlanmış olabiliriz. Böyle yapıyoruz çünkü böyle yapmamız isteniyor olabilir. Gerçekte “istememiz istenmeseydi isteyemezdik” diyecek kadar irademiz olmayabilir. Umarım bilerek okumamız artar. Hatta kendimizi Hz. Yusuf gibi hissedip yaşantısını örnek alabilir yaptıkları gibi yapabiliriz.

               Düşünmeden Yaşamak Düşüncesizliktir!


            Dostlar arasında bir sohbet ve konuşma gibi yazmak kapsamında küçük hikâyeler anlatalım. Pamukova, Turgutlu köyünde bizim evin balkonu geniş ve uzun. Güzel bir yaz günü akşamı sandalyemi arkaya doğru hafif yatırıp duvarın üzerine ayaklarımı uzatıp keyif içindeyim. Bacanak Bahattin bahçe kapısını tıngırtadıp açtı geldi. El işaretimle yanıma aynı şekilde uzandı. Uzunca bir süre sonra dayanamayıp “ne yapıyoruz böyle” dedi. Bana bakmadan yaptığı sessiz ve yavaş konuşma ortama uygundu. Biraz düşündükten sonra aynı şekilde cevap verdim “biliyorsun ben emekliyim”.

            Hiç beklemediğim bir şekilde hızlıca döndü “sen on beş senedir emeklisin”. “Tamam, işte” dedim “onun için her şey yavaş ilerliyor”. “Şimdi yaptığımız şeyi açıklıyorum. Ağır iş yapmak yerine artık düşünmek istiyorum. Mademki düşüneceğim düşünmüşken iyi bir şey düşüneyim, iyi bir şey nedir, ne düşünürsem iyi olur, ‘ne düşüneyim’ onu düşünüyoruz.” Haa deyip yavaşça döndü benim için düşünmeye başladı. Az sonra damat Hasan girdi bahçeye. Onu Bahattin oturttu, Hasan da aynı şekilde bakınmaya başladı. Sessizliği yine bozdu Bahattin “kahve içsek daha iyi düşünürüz”. Kahve sohbetiyle en önemli sorunun cevabını daha fazla düşünemedik.

            Zıt olmasalar da iki uç gibi birileri kısa vadeli diğerleri de ağır başlı, daha önemli, yabanlık, ellere karşı düşüncelerimiz vardır. Düşünceler aklımıza sanki biz istemeden, nereden geldiği bilinmeden gelir. Ne düşüneyim diye düşünmeyiz.

            Günlük hayat “spontane” denen anında, kendiliğinden gelen düşüncelerle geçer. Anında cevap verir, anında sorarız eşe dosta. Genellikle böyle durumlarda yaptıklarımızdan özür dileme ihtiyacı duyarız. Düşünülmeden düşünülen düşüncelerle yaşamak ne büyük düşüncesizlik!

            Hayat hay ile huy arasında geçer. Haydan gelen huya gider. Selden gelen yele gider. Büyürken bu tür çeşitli hikmet dolu sözler işitilir büyüklerden. Bütün benzer düşünceleri orada duyduğum için “bizim köyde denir ki” diye anlatırım.

            Gündelik yaşamda üzerinde hiç durulmadan söylenen, “halk arasında denir ki” deyip kullanılan bu deyimlerin özü önemli anlamlar taşır. Örneğin, “hayat ‘hay’ ile ‘hu’ arsında geçer” derken eğer derin bir nefesi “haaay” diye alıp “huuu” diye verirseniz hayatın nefes alıp verme ile geçtiği anlaşılır. Bilgeler, bizim otomatiğe bağlandığımızı, ‘hay’ ile hakkı andığımızı, zikrettiğimizi ve ‘hu’ ile bu düşünceyi pekiştirdiğimizi, O’ndan gelip O’na gittiğimizi, anlatır. Nefes alış bir ölçüde diriliş ise nefes veriş de ölümdür. Çünkü aldığımızı verme, verdiğimizi alma garantimiz yok.

            Zaten de “hu” deyip sonsuzluğa göçeriz. Son nefesimizde O’nu anmış oluruz bilsek de bilmesek de, inansak da inanmasak da. Her nefeste yaşam ve ölümü, lâ dan illâ’ya geçişi, var olmak ile yok olmayı, yaşadığımızı düşünmek veya idrak etmek uygun olur. Düşünülmeden düşünülen düşüncelerle yaşıyor olsak da düşünülen bu düşünce ile öleceğimizi bilmekle sevinebiliriz. Nefesimizi alıp vermeden ölmeyeceğimize göre, son nefesimizde “Hu” deyip, Allah’ı anarak ölmek bizi sevindirir.

            İyi bir şey düşünmeye çalışmak güzel bir alışkanlık. Halk arasında söylenen deyişlerin iki anlamlı olduğu bu alışkanlıkla çıkar ortaya. En basitinden “Tanrı vardır” deyimi bile iki anlamlıdır. Birinci vurguda “O’nun var olduğu”, ikincisinde ise “yalnız O’nun var olduğu”, “gayrisinin de olmadığı” vurgulanır.  

            Bizim köyde köy kahvesi çok şeye şahittir. Hoş geldin diyenlerle dolu masamızda “küçük görülen halk arasındaki konuşmaların anlamı büyüktür” derken yoldan geçen bir komşu selam verdi. Hemen bir dakika dedim durdurdum ve “Allah’ın selamı üzerinize olsun diyorsun bu selamın Allah’tan olduğunu nerden biliyorsun, kimden aldığını hatırlıyor musun?” dedim. “Ben o kadar derin düşünemem abi” deyip gitti. Cevap hakkı tanıdığım masadaki dostlar da haklarını bana verdiler. Cevabım kısa idi “gayrisi yok ki ondan olsun!”

            İlle de taraf olmasına gerek yok, iki taraf yerine iki uç, alçak yüksek, dip doruk, önemli önemsiz veya küçük büyük gibi “lâ”, “illâ” durumları da vardır. Sıradanlık bazen can sıkıcı olur, mükemmellik yerine yaramazlık yeğlenir.

            “Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi, kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” deyişi buradan, bu zevkten gelebilir. Gideyim dostlarla biraz şamata yapalım, “gideyim biraz kavga edip geleyim” deyip çıkılabilir. Hatta Marmaraereğlisi Kaptan 2 tatil köyünde bu durum “normal” olabilir. Gideyim de biraz stres atayım dediğim olur. Hatta gidelim günlük yaşamdan çıkıp iki güzel deyime anlam verelim diyerek dostlarla sohbet edilir.

              Te’vil “kişiye özel, ruhundan kalbine inen, ilham demektir” denebilir. Kur’an Ayetleri aracı kabul etmeyen bir dinin kutsal mesajları olduğuna göre tevil kaçınılmazdır.

            Her kişi kendi başınadır, kimseye güvenmemeli, dayanmamalı, sorumluluğu kimseye atmamalıdır, oku emrinden başlayıp Kitabı okumalı, anlam vermeli uygulamalıdır. Tüm yazmaya çalıştığım, anlatmaya çabaladığım veya anlaşılmasını istediğim yalnız ve sadece “bir görüş”tür. Ben de ‘benim bir görüşüm var’ demiyorum,  doğru olduğunu söylemiyorum, ben böyle ve bu kadar düşünebiliyorum hepsi bu. Size “ben de öyle değil böyle düşünüyorum” deme hakkını vermek temel amacımdır.

                Görünen, Görenin Görüntüsüdür!


            Kitap, kurum ve kuruluş olarak araçları üçlediğimiz gibi doğal olgunlaşma aşamalarını da ‘algıdan bilgiye’, ‘bilgiden bilmeye’ ve ‘bilmekten bilinmeye’ olarak üçleyebiliriz. Araştırmalarımda elde ettiğim bulgulara göre kitapta ‘fail haktır’, ‘mevsuf haktır’ ve ‘mevcut haktır’ aşamaları vardır. Kurumlarda ise bunlara karşılık gelen ‘çırak’, ‘kalfa’ ve ‘üstat’, kuruluşlarda da ‘nefsi emmare’, ‘nefsi levvame’ gibi nefsin çeşitlerinden ve ‘dede’ ‘baba’lardan söz edilir.

            Su, içinde bulunduğu kabın rengini ve şeklini alır da insan almaz mı? Yoktur aslında aralarında bir fark ama anlatımda geçer biz, siz, onlar. Hepsi de kitap ehlidir, bilseler de bilmeseler de. Hakka ve hakikate henüz eremeyenler, kendilerini henüz bilemedikleri için, kendilerinde olan eksiklik ve yanlışlıkları karşılarında arar, bulur, görürler. Birleşiktir bu kurum ve kuruluş kapları, kendi alanlarında yeterince derine inebilenler diğer kaba geçebilir.

            Ancak sığ sularda yüzebilen, yüzeyde olabilen, “ben o kadar derin düşünemem” diyen, kısaca kendini henüz bilmeyenler, öbür kavanoz içindekilere taş atabilir. Sırça köşkte yaşayanların kendilerine yapacağı en kötü şey karşısındakine taş atmak olmalı. Çünkü taş karşı takımın kavanozuna gelmeden önce kendi camlarını kırmak zorundadır.

            Ararken aradığımın nerede olduğunu bilmiyordum ama her yerde olduğundan emindim. Çok kaba çok girip çıktığım oldu. Hatta “korkma git üstlerine gir içlerine seni bozamazlar” dendiği oldu. Kitabı okuyan eğer Hak’kın fiilleri alanında kafa yoruyorsa bilsin ki çırak ve ef’al salikidir. Hiç biri diyorsa henüz bu aşamaya gelemeyendir, belki yakında gelecektir, hidayete erecektir, doğru yolu bulacaktır.

            Bilge İnsan küçük kâinattır, onda her şey vardır, bir sıfat yeterli değildir. Kısaca, aynadır onlar, kendimizi görürüz. Aynada tüm çevre de görünür. Yokluk aynasında görünen, görenin görüntüsüdür!

            Doğal olgunlaşmada duyularımızla algılarız. İşitme, görme, dokunma, koku ve tat alma duyularımızla elde ettiğimiz algılarımız bize doğanın bilgilerini sağlar. Bilgi başka, bilmek başka hele bilinmek bambaşkadır. Kuş gibi uçan, balık gibi yüzen araçlar yapabilmek doğanın ilmine sahip olma hakkını değil kullanma hakkını verir.    Evrensel bilgi ve ilim konusu kendimizi bilmekten önce gelir. Çevreden başlarız öğrenmeye. Doğa ve evreni bildikten sonra kendimizi bilmeye sıra gelir umarım.

            “Çevresini tam anlayan ve tamamlayan insandır.” Kendini biliş son olmalı. Peygamber Efendimiz “son” olarak demiş olabilir: “kendini bilen Rabbini bilir”.

               Hadis-i Kutsî, Hadis-i Şerif


            Yeri gelmişken değinmekte yarar vardır. İki tür hadisten söz edilir. Birisi “hadis-i kutsî”, kutsal hadis diğeri “hadis-i şerif”.

            Kutsal hadis Yüce Allah’ın elçisine söyledikleri diğerleri ise Elçisinin insanlara söyledikleridir. Bir kutsal hadise göre bu kâinat Allah’ın bilinmek istemesi veya bilinmeyi sevmesi üzerine halkedilmiştir. Hitap ve Kitap yükünü kaldıramayacakları için dağlara indirilememiş ama insan kabul etmiştir. Bu nedenle Yüce Allah mü’min kulunun kalbine sığmıştır. Dolayısı ile Allah kuluna şah damarından daha yakındır. “Ben seninleyim sen kiminlesin”, “zanlarından geç gel, rücu et” der gibidir.

            Şah damarı kulu insan yapmadan önce kime ait idiyse yine damarın sahibi O’dur. Aslında söylenecek yeni bir şey de yoktur. (50.2; 55.29)

            Algılar ve bilgiler güneş ışınları veya rüzgâr gibidir. Doğada bol bulunur, doğadan gözlemle de elde edilebilir. Önemli olan bunları bir amaca yöneltmek, bir amaca ulaşmak için kullanmaktır. İnsanın kâmil insan olma isteği fıtratının bir gereğidir.

 

            Olgunlaşmak isteği kararlılıkla sürdürülecek bir gayret gerektirir. Olgunlaşama bilimsel sanattır. Bilimsel oluşu belirli bilgilerin disiplinli olarak elde edilmesini, sanat oluşu ise diğerlerinden farklı bir uygulama gerektirmesindendir. Bundan sonraki bölümde sürecin “bilmek” aşamasına değinilecektir.

BİLGİDEN BİLMEYE


            Bilgi elde etmek başka bilmek başkadır demiştik. Algılarımız çeşitli bilgileri edinmemizi sağlar. Görürüz, işitiriz ama tam zamanında, gerektiğinde bu bilgileri bilmediğimiz ortaya çıkarsa bildiğimiz söylenemez. Bilgiler, bilmemize ve bilen biri olarak uyanmamıza neden olabilmeli. Uyanan insanın düşünme gereği duyması, yapacaklarını düşünmesi gerekir. Düşünmek için bir “düşünme felsefesi” şarttır.

            Belirli temeller üzerine oturtulmuş davranışlar ile bilinenler gerçekleştirilebilir. Elde edilen bir bilgi, genel anlamda ilim, uygulanırsa ancak hayata geçirilmiş olur. İlim olmadan amel, amel olmadan da ilim olamaz. Burada uygulamanın gerçek olabilmesi için bir “yemin” denecek kadar azim ve istikrar ile “zekâ” devreye girer.

            Yukarıda da belirtildiği gibi “çılgınca arayış” döneminde amaç araçlardan çok önemlidir. Her zaman üyesi olmaktan gurur duyduğum özel ve resmî kurum ve kuruluşların içinde yaptığım araştırmalar belirli bir mantık içinde sıralanmaya çalışılmıştır. Bu bölümde daha çok kurumsal üyelikle yapılan araştırmalar yer alsa da bundan sonraki bölümde kuruluşlarda önem verilen konular yer almaktadır.

            Kurum ve kuruluşlar derinden birleşik kaplardır. Diğerine taş atılması uygun değildir. Kısaca, cemaatler de dernekler de insan-ı kâmil yetiştirmeye çalışmaktadır.

            Kurumların akla daha çok önem verdikleri düşünülür. Hatta bu nedenle dinlerin dogma olduğunu düşünenler bile vardır. Kemale erme sürecinde kurumlarda da öğrenilir ki akıl yetersizdir ve hikmet de kaçınılmazdır. Sezginin yerini almasından sonra ise his ve duygulara değinilir. Dinler ile ilgili araştırma görevleri verilince görülür ki akıl dinsel, kutsal mesajların algılanması ve özümlenmesi alanında da çok önemlidir.

            Son kutsal mesajlar tamamen akladır, akıllı olanadır. İnanç ve iman ile bilimi bağdaştıramayanlar bile aklın yeri ve önemi konusunda farklı düşünemez. Alegori ve sembollerin mecazî anlamlarını öğrendikçe maddenin yanında mananın da kıymeti, ruh ve maddenin de değeri bilinir.  İnancın da akla dayalı oluşu anlaşılır.

               UYANIŞ


            Kitabımız insanların aslında uykuda olduğunu ve uyandıkları zaman esas yaşama başlayacaklarını bildirir. “Uyanık olmak” da önemli bir deyimdir. Tabii ki insanlar uyurgezer değildir. İdrak edebilen tek yaratık olarak insanın doğal hareketlerinden itibaren çağrıya cevap verebilecek kadar bilinçlenmesi sürecine “uyanış” denebilir. Bu süreç özel olarak incelenmeye değer ve çeşitli aşamaları içerir.

               Hareket 


            Üzerinde hiç düşünülmeyen bazı şeylerin kıymetini bilmek için en başa dönmek gerek. Örneğin, uyuyanın uyanışından itibaren neler olduğunu irdeleyelim. Göz açılır,  görülür, saatin kaç olduğu anlaşılır.

            Biraz önce ne olup bitiyordu hiç bir fikri yoktur uyuyanın, uyananın. Uykuda ne yapılır bilinmez. Kendi sesine uyanırsa ‘horlamışsın’ denir.

            Tam bir bilinmezden, bilmemekten, bilinçsizlikten bilmeye ve anlamaya geçiştir uyanış. İnsanlar uykudaymış, hayat uyanınca başlarmış. Hayat “uyanış” için de “uyanıklar” için de olabilir. Âlem de sabahın kör karanlığından güneşin doğuşu ile aydınlığa çıkıyor. Doğal olarak tüm görünmezlik görünür oluyor. Ama bir gören olmazsa gene de görülmemiş, kimse görmemiş olur.

            Âlem de aydınlanınca, uyanınca, bizim gibi, zamanı ya da geçmiş geleceği düşünür mü? Düşünmezse, aramızda fark var demektir. Görmek, sanki doğaüstü bir şeydir. İdrak gerek. Taş, taş olduğunu, bitki ve hayvan kendini bilir mi? Başkasını gören bir hayvan kendinin de başkaları tarafından görüldüğünü anlar. Durumuna göre ya kaçar ya da kovalar. Bitki ise ışık ile harekete geçer çiçek de açar, oksijen karbondioksit alışverişine de geçer. Karanlıkta da hareket vardır, ama onlar da ışığın olup olmaması haline göre olur. Karanlık yoktur ışığın olmama haline biz karanlık deriz. Hareketi, şimdilik, ışığa ve elektrona bağlamak doğru olabilir.

               İş Yapmak


            Işık varsa ısısı da vardır. Hareketin nedeni sıcaklık da olabilir. Bir gevşeme, uzama, gerinme gibi bir büyüme kendiliğinden olur, biz buna doğal deriz. Bitkinin büyümesi, ışığı fark edip yeşil olması, dal ve yapraklar verip çiçek açması sadece harekettir, doğal bir hareket.

            Ancak, birisi bunu bekliyor ve besliyor ise çiçek ve meyvesi için yetiştiriyorsa hareket bir iş olur. Sanki iş yapmak sadece insana özgüdür. Hareket doğaya özgüdür.

            Hareket sıcaktan ya da soğuktan, iş ise insanın, insandan! Düşünceleri de doğal akışına bırakınca biri ötekini doğuruyor. Birinden ötekine geçiş doğal olup, akıp gidiş oluşuyor. Ama belirli bir amaca ulaşmak için düşünceleri de tutup yönünü değiştirmelidir insan.

            Yine de sabah ve uyanış üzerinde analizi sürdürelim. Yeterince uyuyup göz açılmıştı. Uyandım denirse olmaz. Belki de uyanmak bedenin doğal bir hareketi. “Karar verip, hadi uyanayım” denilip göz açılmadı. “Gözüm açıldı” denirse bunun da nedeni, nasılı düşünülmeli. Kim tarafından açıldı gibi. Açılmasından sonrası kolaydır. Kişi hemen üstlenir gerisini. Kalkış kişiden, temizlik ve giyiniş tamamen bireyden. Hareketlerin işe dönüşümü âlemde, doğada nasıl oluyorsa, kişi de bir âlem olarak aynı. Kişinin bünyesinde doğal hareketler vardır bir de planlı programlı yapılan insancıl eylemler. Her kişi başlı başına bir âlemdir. Ama bunu düşünme bile, kaybedersin!

            Yasak, sanki zevki artıran bir şeydir. İnadına düşünesi geliyor insanın. Neyi, ne kadar kaybederim, kim kazanır... Ben de bir âlem olduğuma göre ben kaybedersem âlem kazanırsa kayıp yok demektir. Kayıp da kazanç da benden bana. O kazanırsa, ben de bir miktar o isem, âlemde olduğu gibi, yine kaybım olmaz.

               Beşer, İnsan Adayı


            Hareketler doğal, işler beşerî. Bunu anladım, idrak bile ettim. Hareket ettiğim için ben bir “şey”im ve iş yaptığım için de ben bir “beşer”im, beşer bir şey! Beter olmasın da. Ben doğal bir beşerim.

            Ayetteki gibi: “Rahimde ters tutunup duran bir su damlasından olan insan veya insan adayı” bu olmalı (15.26,27). Baharda toprağı yarıp çıkan bitkiden farkım olmadığı buraya kadar çok doğru. Dört ana sır olan, belki de “anasır” demeliydim, toprak, hava, ateş ve su elementlerinin âlemde oluşturduğu doğal hareketler ile sınırlı kalsaydım diyecek bir şeyim olmazdı. Desem bile kim duyardı. Işık varsa aydınlıkta, ısısı da varsa sıcaklık veya soğuklukta genişler veya daralır hareket ederdim o kadar. Yoğunlaşır su, donar buz, erir sıvı, buharlaşır gaz olurdum. Olurdum, tabii ki olurdum, doğal olarak olurdum, şeklen insan olurdum da bilmezdim belki ne olduğumu. Kendini, insan olduğunu bilmeyen olabilir mi?

            Bitki olur arzdan arşa doğru büyürdüm, yok yok bir yerden bir yere giderdim, aşağısı veya yukarısı demek bile bir bilgiyi gerektirir. Hayvan olup kaçıp kovalamak da sınırlıdır. Sınırlı olan doğal oluşumların ötesinde, bana yine de doğal gelen hareketler toplamından oluşan işler var. Bu işleri yapmak bir bilinç gerektirir. Doğal uyanıştan sonra beşerî hareket ve işlere geçiş bir hamle olabilir. Bu atılım, hareketi işe dönüştürür. Onu değil bunu yapmak, önce düşünüp sonra uygulamak, öncesi ve sonrasını düşünmek gibi.

            Çevreyi tamamladığını ve tam anladığını düşünmek bitki ve hayvandan farklılık yaratmaya değer. Her beşer bir insan adayıdır ve bir ismi vardır.

            “İnsanın doğasında var ...” diye söze başlamak, âlemin doğasından insanın doğasına bir yüceliş. Önemli derecede bilgi birikimi ve bilinç oluşumunun üzerine oturmuşuz.

            İnsan olarak, insanlığa sığan, sığmayan, yakışan, yakışmayan eylemler diye diye yol kat edilmiş. Âlemi bilmek ve doğaya uymak yerine değiştirme aşamasına gelmişiz.

               İnsan


            Sanırım buraya kadar üzerinde durulan konuları şöyle özetleyebiliriz. Doğal eylem ve hareketler üzerine önce bir “beşer”, ins, insan öncesi bir “şey”, sonra da bir “insan” sıfatını oturtmuşuz. Yani, Ef’al kaidesi üzerine bir isim ve sıfat dikilmiş. İkinci aşamada ise, “insanlık” gibi bir de “kişilik” geliştirmişiz. Bir kişiye aşağıdan vurmak isteyince “sen insan bile değilsin” deyip ‘insan’ sıfatını geri alabiliriz. Öyleyse insan bir sıfat bir tür adı değil. Zaten “memeliler” sınıfındandır insan. İlk görüşte, görünüşü ile birisine insan demek, tanımadan sıfat yüklemek ne kadar doğrudur ki. Bir canlı türünden bahsedersek görmek ile insan demek doğru olabilir.

            Bir başkasına da yukarıdan vurmak gerekebilir “sen insanlıktan nasibini alamamışsın” denebilir. Elimizdekileri bir büst, heykel gibi dikip karşımıza alabiliriz: beden+suret+ruh.

            İnsan, özel olarak ele alınıp incelemeye değer. Doğanın doğal hareketlerinin akıl ile yönlendirilip yaşama bilinç katma katkısı insandan. Tek hücreliler de yoktu evvelinde. Doğa, inorganik ortamdan organik ortama geçmeyi becerdi. İnsan da taklit etmekten tahkike geçişi beşer olarak başardı.

            Doğanın ve üzerindeki yaşamın evvelinden bugününe kadarını kapsayan bir bilince ulaştı. Bilinç zaten vardı ki gelişti.

            İnsanı insan yapan her şeyin söz konusu bilince katkısı var. Temel ihtiyaçlarını karşılayan tarihî kişilerin sırtüstü yatıp gökyüzündeki bu ışıklar da nedir demesinden başlar insanın düşünmesi. Göz açılınca tavandaki ışıkla düşünmeye başlanması gibi. Bilgiyi nesilden nesile geçirmesi, bunu okullar sistemiyle kurumsallaştırması, en sonunda “biz de maymundan ve de maymunluktan geliyoruz” demesi gayet doğal, makul ve mantıklıdır. Akıllı da olsa insan, beş duyusu ile algıladığı için “beşer”dir ve şaşardır da denilebilir. Altıncı his “sezgi” “evvel”de henüz yerini almamış sanırım, ama “ahir” onun üzerine inşa edilecek gibi. Aklu-hikmet deyince sanki akıl hikmetin tutulacak yeri, belki de sapı. Hikmet belki de aklın “ışın kılıcı”!

            “Big Bang” olmuş. Boyutu sıfır, kütlesi sonsuz olan ve “H” harfiyle remzedilen bir ve tek “şey”, hidrojen, bir patlamış pir patlamış. Bugün ne var ise hepsi aynı yine bir ve tek imiş. Toplasak, toplayıp toparlayabilsek, eski haline sokabilsek belki yine o “H” yi elde edebiliriz.

            Henüz patlatabildiğimiz atomu eski haline koyamıyoruz ama bu gelecekte de koyamayacağımızı garantilemez. Bilim adamlarının aklı çok, büyük, geniş ve işleyişi de çok, bunca evreni oluşturan hidrojenin patlamadan önceki ilk haline “hiç”, “hiçlik” demeyi akılları alabiliyor, benimkinden emin değilim. Dışımızdaki bu hiçlik, kalbimizin içindekileri bilinçli olarak boşaltıp yokluğa, fakirliğe ermekle taçlandırılabilirse bir anlam ifade edebilir.

            Gittikçe genişleyen evren, tamamen “H”den, yoksa “hiç” ten veya “hiçlik”ten mi? Bu öyle bir madde ki her malzememizi de bundan yaparız. Dünyanın bir köşesinde elimize geçirdiğimiz bir maddeden eldeki malzemelerle neler yaptığımıza bir bakalım. Marifet bizde mi, malzemede mi, yoksa maddede mi? Annemin kulakları çınlasın: “Alet işler el övünür!” “H” bize gebeydi yoksa bugün biz olmazdık. Biz patlamada batın, “giz”li idik yoksa şimdi zahir olmazdık. Akıl işte, gider de gelir de, biz de gitmiş haline gelmiş diyor olabiliriz! Aklın “gitmiş” halini nasıl bilebiliriz ki?

                Akıl, İnsanlık


            İnsan olarak aklımızdan memnunuz. Akıl, verilmiş en büyük nimet! Onun sayesinde, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, iyilik, doğruluk ve güzellik nedir biliriz.

            Akıl için sınır koymak zor. Benden âleme, yerden göğe, bedenden ruha çıkması için, gidip gelmesi için zamana da ihtiyacı yok. Aklımızla övünür, gurur duyarız, sata sata bitiremeyiz. ‘Ben’imizi aklımızın üstüne oturtmuşuz, ‘ben büyüğüm, hem de herkesten’ deriz.

            Para etmese de satmaya bakarız, istemeden de olsa alsınlar isteriz. “Aklın yolu bir, bak, dediğim senin de aklına uygun” deyip zorla akıl veririz. Aynısından onda da olduğunu bile bile bir insan bunu niye yapar? Kırk yaşına kadar bir düşüncesini bir nebze değiştiremediğim oğluma hala niye akıl vermeye çalışırım ki? “Akıl sır ermez” işte buna denir. Örnek alınmadan örnek olunmaz! Almadan verilmez!

            Bazen aklımız bizden gidiyor, akılsız kalıyoruz. Duruyor ve çalışmıyor. Gider uzun zaman gelmez. “Aklım başıma geldi, ne yaptığımı o zaman anladım” dediğimiz olur. Aklımıza güvenmek akıl kârı mıdır belli değil. Bir kenara yazmak en iyisi de, yazınca da okumayı akıl etmek gerek. Akıl gidince üstündeki ‘ben’ evlere şenlik! Neşe kaynağı. Gülen gülene. Akıllı insan akılsıza güler mi hiç? Akıllısı ne ki akılsızı ne olsun?

            Aklın gidip gelişi sınırsız, zamansız, mekânsızdır. Anladım, akla akıl sır ermiyor. Peki, üstüne üstlük demek gerek, akla geliş gidiş nereden ve nasıl? Sınırsıza sınırsızlığın, zamansıza zamansızlığın, mekânsıza mekânsızlığın ötesinden mi gelir bir mesaj? “Aklıma geldi, bak ne diyeceğim” dediğimizde akılsız bir lâf mı etmiş oluruz? Tutup getirdiği, doğadan söküp çıkardığı ve birleştirip yeni oluşturduğu bilgileri depo ettiği, hafıza gibi, bir yer mi var yoksa?

            Aklın işleyişine katkı sağlayan, kolaylık sağlayan, işleyişinin sağlamasını yapan, hayal etme gücü, vicdan, şefkat, merhamet gibi yazılım esaslı, mana âlemi kökenli, bir dizi duygusal katmanlar, baloncuklar veya kesitler vardır.      Nuh der peygamber demezler gibi “aklın yolu bir” deriz de “akıl birdir” demeyiz. Herkesin hayatı başkadır deriz sanki hayat sonsuz tane. Herkesin içtiği su farklı desek olur mu? Hem olur hem olmaz. Belki de su birdir, hayat da, akıl da birdir. Çarpışan otoların enerjilerini tavandan aldığı gibi biz de aklımızı küllî akıldan alırız deyince akla yatkın olabilir. Aklınıza sahip çıkın sizinse, hayatınız ve âleminiz gibi gidebilir! Allah’ım sen aklıma sahip çık!

               Sevgi, Aşk


            En belirgin veya en yoğun yaşanan duygular da belki sevgi ve aşktır. Hatta aşk aklın bir ötesi de olabilir, aklın durduğu yerde aşkın başladığı düşünülebilir. Elinde, kontrolünde olan ile olmayanı ayırt etme gücü, akla karşılık verme gücü sağlar. Kendine verilen bir şeyin karşılığını vermek istemesi akla en uygun gelen özelliktir. Ya kendisi elde etmek ister ya da karşılığını ödemek, teşekkür etmekle de olsa.

            En büyük nimet de olsa aklın “verilmiş” olmasında bir sır olmasın? Veren niçin vermiş, nasıl, ne yönde kullanılmak üzere vermiş diye düşünmek mi gerek acaba? İşi temelinden, kökünden değiştirmeli, akıl verilmiş değil azmiyle cezmiyle geliştirilmiştir. Günlerden bir gün derin derin düşünürken aklı biz bulduk. Doğadan kurtardık, yıkadık temizledik, arındırdık, besledik büyüttük beynimize yerleştirdik. Nasıl fikir? Kendi aklımıza hükmümüz ne kadar geçmekte veya kendi aklımızın dediklerine ne kadar uymaktayız belli değil. En akıllımızın bile aklı hayır dediği halde yaptıkları olabilir. Aklının ermesini istediği birçok konuya aklı ermeyebilir.

            Akıl, akıl olsun da önce kendini bilsin, aşk ile sınırını çizsin. Anadan doğma mı, çekirdekten yetişme mi, yumurtadan çıkma mı? Valla ben onu bunu bilmem, ne olduğu belirsiz, kendini bilmeyen şeyi kafama sokmam denebilir mi?

            Benden habersiz gidip gelen, nereye gittiği, ne getirdiği bilinmeyen için nasıl olur da ben yetiştirdim, hiç de mucize falan değil, çalıştım çabaladım aklım oldu denir? Şişeden çıkarmış bulundum artık üzerinde kontrolüm kalmadı desek akıl için de olur mu? Cini nasıl çıkaran çıkarmışsa, akıl da böyle mi oldu? Nasıl olmuşsa olmuş, iyi olmuş. Şimdi aklı kullanma zamanı. Aklımız varsa aklımızı kullanmaya bakalım.

               Din, Akıl


            Din insanın ilkelliğinden mi, mükemmelliğinden midir? İnsanın ilkel, ilk elde bulunuşundan, evvelin başında da oluşundandır belki. İlkellik ile mükemmellik, delilik ile dâhilik, yazı ve tura, madde ve mana, beden ve ruh gibi midir ki? İki kavsin bir noktada birleştiği, halk ile Hak’kın vuslatı gibi mi? Batıl yani hak olmayanın gidişi ve hak olanın zahiri, zuhura gelişi mi? Güneş gidince mi, dikilince mi gölgeler yok olur? İki halde de yoktur ama güneş varken güneşe arkasını dönen gölgesini görür. Hak’kın nuruna arkanı dönersen rüya da görürsün kâbus da kim bilir.

            Din toplumsal düzeyde ilkellikte mükemmellik içindir. Bireysel düzeyde kalbin arındırılması, bedensel zevklerden ve dünyevî lezzetlerden temizlenmesi durumudur ilkellik.            Topluca çıkış arandığı devirlerde akla inen ilhamların toplamıdır din. Akıl ve kalp daima devrededir, ruhtan alınan mesajlar bütünüdür. Daha iyi, doğru ve güzele, mükemmelliğe götürür.

            Din insan içindir, üstelik akıllısı için, hem de ne kadar akıllı ise o kadar. Din, doğal oluşumlardan ve evrimsel gelişimlerden sonra, insanlığın üçüncü ve son aşamasının bir yaşantısıdır. Doğal olan doğum ve gelişim insanlığın birinci, çocukluk aşamasıdır. Çocuk algılar, taklit eder, ‘algı’ aşamasındadır. Öğrenme başlayınca, düşünme, inceleme, tahkik, ikinci aşama başlar.  Çevresini ve kendisini bilmeye başlama evresi gençlik dönemidir. Bu aşamada algıdan bilgiye geçiş başlar. Hareketi işe çevirme basamağıdır. İnsan beşer, ins, yalnız “insan” ismi ve şekliyle insan olmuştur.

            Olgunluk çağında oldukça yeni ve önemli yetenekler kazanılır, erdem sahibi olunur. Bu çağda yapılan işlerin de insanlığa, insan sıfatına uygun, insanca, severek yapılması önem kazanır, üçüncü basamaktır, “bilinmeye” geçilir.

            Akıl ile sevginin işbirliği yaptığı en önemli alan “inanç” olmalı. Aşk aklı baştan alır, gözü kör eder, gurur bırakmaz, teslim alır insanı her şeyiyle. Din de zaten teslimiyettir. Aklın tevhidi teslimiyetle aşka dönüşmüşse “vuslat” olur. Üç adımda tüm yol kat edilmiş, sonunda olgunlaşıp teslim olunmuştur. Bilinmek isteyen bilinmiştir. Önce küçük bir adım, sonra biraz daha büyük adım ve son olarak büyük ve uzunca bir adım, geri kalanın tümü, ahir zaman. Nurun kaynağına erince gerisi nurun aydınlığıdır.

            Son dönem, tam teslimiyetten sonra, yetkisizlik, sorumsuzluk, iradesizlik, “ol”dan sonra “olmama” dönemi! Fenadan sonra bakinin bekası mı ki?

               Ölüm, Kalım


            Gelirken, gelince nereden geldim demeyen olabilir. Ama giderken nereye gidiyorum demeyen olabilir mi? Olgunlaşmış bir kişinin, örneğin, ölüm gerçeğini görüp idrak edince, nereye gidilir, nereden gelinir, neden böyle gibi sorular sorup cevaplamaya çalışmaması olur mu? İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir diyor Atamız.

            Hatta TBMM de Halifeliğin kaldırıldığı oturumda ilave ediyor: “İnsanlığın çocukluk ve gençlik çağlarında kulları ile dolaylı, yani, bir elçi vasıtasıyla temasa geçen Tanrı, insanlığın olgunluk çağında doğrudan temasa geçebileceği için peygamberlik dönemine son vermiştir.” Olgun insanın aklının ruhundan aldığı kalbine iner.

            Atamızın ortaya koyduğu bu gerçek, Kitabın gerçeğinin bir başka şekilde ifadesi olabilir. Kitaba göre tüm varlık beden-i Muhammedi’yedir, Hak gelince batıl zail olur, artık elçiye de gerek kalmaz! Bireysel düzeyde kendimize sorabiliriz: “Eğer bugüne kadar bana dinsel mesajlar gelmemiş olsaydı, bugün arar bulur muydum, aklım ruhumdan aldığını kalbime indirir miydi? Kutsal mesajların yokluğunun boşluğunda onlara ihtiyaç duyar mıydım?” Varlıkla ilgili bilgilerin tümünü bilmek, atomu parçalayabilmek, bu bilgileri nasıl kullanılacağına ilişkin bilgiyi içermez. İyiye kullanım güzel ahlak (din) gerektirir.

               Mesaj, Çağrı Oku!


            “Akıllı olana” kaydı ile akılla akıl için gelen mesajlardan birisi ve ilki oku! Yokluğu idrak eden kalbe akılla akan ruhtur.

            Bu mesajın indiği ortamda bir kitap olmadığı da biliniyor. Akıl, oku emrini aldığından beri pek çok değişti. Her şeyi yerli yerine oturttu. Yukarıda cevapsız bırakılan sorulara cevap bulmaya başladı, kendini bilmeye çalıştı! Kendini hediye olarak kabul edene de kendini bildirdi. İnsan, daha önce yükselmişti. Yükseklere çıkmış, kuş gibi uçmuş, evrenin sınırını keşfetmiş olabilir. Ancak, kendini bilerek, yükseklikten öte, yüceldi! Kalbinde “yokluğu” keşfetti, idrak etti. Varlığın yoklukta durduğunu, oluştuğunu anladı.

            Madde evreninde yükselmesinin yanında mana âleminde yücelmeyi başardı. İnsan, Âdem oldu! Bir dem idi, belirli bir kesafet, yoğunluk, demlilikte idi, yücelerek ademiyete, yokluğa erdi! Fakirliği keşfetti ve bununla övündü. Bu durum insan için ikinci doğuş, yeniden diriliş gibi. İkinci ölüş denirse akla yatkın olmaz. İlk doğuştan ölmeden ikinci doğuşu doğal karşılayan aynı akıl değil belki, veled-i kalbin, kalp çocuğunun doğuştan teslim olan aklı olabilir. Temiz kalbin boşluğunda idrak edilen yokluğa ruhun akışı kaçınılmazdır!

            Yukarıdaki paragrafta az zamanda çok ilerledik. Varlıktan yokluğa, ikinci doğuşa, veledi kalpten teslimiyete geçiverdik. İlerde tüm bu önemli kavramlar üzerinde tekrar durulacak ve yeniden açıklanmaya çalışılacaktır.

            Oysa baş tacımız bilim insanları “sonsuzluklarda” her daim kaybolur. Hiçliği tanır da yokluğu bilemez. Fakirliği, yokluğuyla övünme nedir ki? Herkesin dini kendine!

            İşin sırrı tam da buradadır. Akıl dâhil her şey var, ama bir sürü de cevapsız soru var. Nereden gelip nereye gidiyoruz, yaşam nedir, amacı nedir, her şey insan için insan ne için, gelişim sonucu bitkiden hayvan olur, peki insandan ne olur?

            Ben buldum, kendimi buldum, bildim, oldum desek, herkes ve her şeyin ben deme hakkı vardır desek, var olan yalnız ve sadece kocaman bir Ben’dir desek! Ben deyince küçük benliğimizi kastetmeden, ikilik yaratacak bir benlik düşünmesek olur mu?

            Olmaz diyenleri duyar gibiyim. Benim bir ismim var, bir işim var, bir kişiliğim var. “Şeyim”, “şeylerim”, “elim kolum her şeyim var işte” denir. Hareketlerim bana özgü, adım ve soyadımla ben bir taneyim. Kişiliğim desen herkesten farklı ve üstün. Tavuğun bir “derisi” vardır bir de “gerisi.” Derisinden geri kalan ile derisi tavuğun bütünü eder. Biz öyle değil, bir ben var bir de âlem eder iki! “İkilik” yaratacak şekilde düşünerek “ben”lik ileri sürmek, varlık iddia etmek sakın “şirk” olmasın!

            “Ama sen bir âlemsin” desek, “evet ben ayrı bir âlemim, ben âlem ederim ama âlem ben etmez” der. Bu nasıl akıl, bu nasıl hesap, akıl sır ermez! Tavukta hepsi bir ediyor bize gelince iki.

            Sen kopuk musun (doğadan)? Desek kızar. (Dünyanın) ayı mısın? Ayrı mısın? Gayrı mısın? Doğayı bir sayarsak sen nasıl ikinci olursun? “Oluşur benim ef’alim, sıfatım, zatım vardır, ben başlı başına bir âlemim” der.

            Bazı düşünürler “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” veya “şartlar, yol, bilgi ve gerçek” demiş. Kelimeleri ortaya koymuş, biz de bir cümle yapabiliriz.   “Koşullar ne olursa olsun (doğru) yolda ol, bilgi edin, hakikate er” denebilir. Atomların birleşip molekül oluşturması atomların doğasında var. Atomlarda çekirdeklerin elektron alması veya kaybetmesi doğalarının bir gereğidir. Isınınca genleşmesi maddenin doğasında var. Hatta maddenin soğukluğunun ve karanlığının, made-gece denmesinin nedeni, ısının ve ışığın maddenin içine gurup etmiş olmasından, onun içinde ‘giz’li, batın olmasından. Bunları açığa çıkarmak için ‘Atom’u patlattık. Sıra ‘eşya’dan hakikat güneşini çıkarmakta! Varlıkta var olanı aramakla mı?

            Hakikati arayan kurum ve kuruluşların içinde yaptığım araştırmaların sonuçları aynıdır. “Bilgi edinme sürecinin” hem “bilgiden bilmeye” hem de “bilmeden bilinmeye” aşamalarındaki, mertebelerindeki araç ve amaçların toplulukların tümünde aynı sonuca götürdüğü kanısındayım. Çünkü genel amaç yücelterek olgun insan yetiştirmektir. Umarım bir grup dostum diğer gruptaki dostlarımı ötekileştirmez. Beni bugüne getiren her kişi, kurum ve kuruluşa şükran borcumu asla ödeyemem.

            Keşke bir zamanlar olduğu gibi yine onlarla olabilsem. Keşke hayata yeniden başlayabilsem ve aynı yer ve yollardan tekrar geçebilsem. Bazı deyimler yeni olabilir umarım zamanınıza değer.

            Farklılıklara tahammül ve alçak gönüllülükle hoşgörü gösterilmesinin, hoşu görmenin amacı kısaca, düşüncelerin belirli bir kıvama getirilmesidir. “Farklılık zenginliktir, herkes Allah’ın kuludur, gayrisi yoktur, aracısız inançta ben dahi arada olamam, kalamam” diyorsanız elinizi öpmekten gurur duyarım.

               DÜŞÜNME FELSEFESİ


            Her insan bildiği kadar, bildiği gibi, bildiği için öyle ve o kadardır. Sadece bilen ile bilmeyen bir değildir. İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir ve cehaletin dibinden doruğuna yolculuk halindedir. Önceleri herkes çevresini taklit eder ve benliğini bilip bulunca tahkik etmeye, çevresini inceleyip yeni sentezler yapmaya başlar. Edindiği bilgilerle yeni bulgulara ulaşır. Mevcut bilgilerine aykırı gelenleri alamaz, aklına yatkın bulamaz ve üzerinde bile duramaz. İlk bilgiler temel oluşturduğu için bir nevi bireysel kültür oluşturur.

            Temelin üzerine çıkan katlar ancak temele uygun ve yatkın bilgilerle olur. Çok başka ve farklı bilgilerin edinilmesi, bir açıdan yeniden doğuş denebilecek şekilde, eskilerin tamamen atılmasını gerektirir. Eskisini kesip, sökmeden aynı yere yeni bir fidan dikilemez, kalem aşısı tutmaz.

            Bizim düşüncelerimiz vardır, biliriz ve anlatırız. Bunların arkasında bir temel felsefemiz vardır ama bu felsefenin farkında olmamız her zaman gerekmez. Örneğin, insanlar hakkında bazı düşüncelerimizi belirtirken dikkatli olmamız gerektiğini düşünürüz ve öğütleriz. Bunun arkasında “insanlar tuttuğunu öper veya yakaladığını kazıklar” diye farklı temel felsefeler olduğunu pek fark etmeyiz.

            İşletme derslerinde teori “Y” ve teori “X” diye öğretilir. Bazıları için bir teori, “kontrol edilmezse insanlar işten kaçar ve kaytarır”, bazıları için diğer teori, “insan çalışır, çalışmadan kazanmayı onuruna yediremez, kaçmaz ve kaytarmaz” felsefesi geçerlidir.

            Ortama ve ortamın koşullarına göre her felsefe ve görüş doğru olabilir. Aile çapından toplumsal düzeye, millet kavramına gelinceye kadar farklı felsefe ve düşünceleri de kapsayan sentezler yapılmalıdır.

            Medenî bir toplum için ulaşılan en ileri düzeydeki bir sentezi temel alabiliriz. Geniş kapsamlı insanlığın uygulama alanında görüldüğü, insanların ayrı ayrı insanlığı özümlediği ve yaşadığı bir toplum medenîdir.

            Medeniyet aydınlanma gerektirir. Aydınlanma ise, insana verilen en kutsal yetenek olan aklın ilim kazanmak, bilgi edinmek, bu bilgileri uygulayarak depolamayı ve yeni sentezlere ulaşarak yeni bilgiler edinmeyi amaçlayarak kullanılmasıdır. Aklı kullanmak için bir amaç gerekir.

            Amaç yoksa akıl kullanılmaz. Günü gününe eşit olan, Anadolu kültürüne göre, kayıptadır. Her birey insan olmaya, adam olmaya, medenî ve olgun, insan-ı kâmil olmaya, kendini bilmeye çalışmalı, bunu amaç edinmelidir. Her gün bir adım da olsa ileri gidilmeli.

            İleri gidilmeli bunu herkes biliyor. Ama nasıl ve nereye doğru? İşte bu noktadan sonra başlar ayrılıklar. Gidelim de nasıl olursa olsun veya nereye olursa olsun denemez.             Anayolda mıyız yoksa bilmeden saptığımız tali veya yan yolda mıyız? Tutulan yol nereye gider, biz nereye gidiyoruz, bizim için bu yol uygun mudur? Daima bilinçli olunmalı. Her hareket bir amaca, ortak amaca, temel amaca dönük olmalı, adımlar buna göre atılmalı. İleri gitmek için adım atmak bilgiye dayanmalı. Dünyada havaalanlarında ve metrolarda aynı duygulara hitap edilir. Gerektiği yerde gerekli bilgi verilir.

            Bilgi ihtiyacı duyulduğunda çevredeki yazı veya işaretlere bakılmalı. Aynı şekilde günlük hayatta da bilgiye gerek duyulduğunda önce hazır olanlar kontrol edilir. Hazırda olan bilgilerimiz sermayemizdir. Hafızamızdakiler gözden geçirilir. Bizde iz bırakan bilgilerdir. Aklımıza kazınmış bilgiler ya inanç ya da bilim temellidir. Bu kapsamda tarihî kişilerin gösterdiği yollar da gözden geçirilir. Aslında inançlar da bilim de aynı ve ortak temelden gelir ancak bugün için gelinmiş artık, ayrışma olmuş artık denebilir.

           

            İnanç temelli tarihî kişiliğin en önemlisi bizim için peygamberimizdir. Ahmedi mahmudu Muhammet mustafa peygamberimizin isimleridir. Ahmet sevilen, beğenilen; Mahmud methedilmeye lâyık; Muhammed tekrar tekrar övülmüş; mustafa ise seçilmiş anlamlarını taşır. Allah’ın elçisi olarak getirdiği bilgiler, hitap ve kitap vardır. Hepsi de yaşarken kullanacağımız bilgilerdir ve “kendimizi” kullanım klavuzudur. Aklımızı ve bedenimizi klavuza göre kullanmak bize yarar sağlar. Kendi kalbinizin boşluğunda “yokluğu” idrak ederek ruhunuzun kalbinize akışını hissedin. Ruhunuzdan kalbinize akış “akıl” yolundan olur. Dininiz de, din de budur!

            Bilim temelli bilgiler ve uygulamaları hatta her ikisinin sentezi için tarihî kişilik Atamız olabilir. Seçilmiş anlamına gelen Mustafa ismi ile olgun, kâmil anlamını kapsayan Kemal isimleri tam anlamıyla bir kişide apaçık görülmektedir.

            Anlamları olan kelimelerin manalarını düşünebilmek için aralarına virgül koyabiliriz: gazi, mustafa, kemal, Atatürk. Kendileri evrensel bir sentez yapmıştır. İnanan ve iman eden bir insanın gönlüne kâinat sığarmış. Atanın kalbinde evreni ve gönlünde evrensel sentezi görmek kolaydır. Yurtta sulh cihanda sulh diyerek “gönlünde barış olanın evreninde de barış hâkimdir” diyor.

            Her iki kişilikte de ortak özellikler vardır. Kendilerini bildikleri, gönüllerindekini ise avuçlarının içi gibi bildiklerinden evrensel her değer ve kavramı idraklerinde bulmak ve uygulamalarında görmek mümkündür.

            İnsan bilmediğinden korkar. Dışında görüp de korktuğu çekindiği hiçbir ordu ve millet yoktur. Çünkü hepsi gönlünün derinliklerinde yer almakta, onların her şeyini çok iyi bilmektedir. Tek yapacağı, yerinde ve zamanında kendi yapacaklarını düşünmek ve uygulamaktır. Her insanın içinde bir diyalog vardır, nefsiyle konuşur gibidir, kendini bilenin diyalogu evrenseldir.

            Başkaları ne düşünüyor, istiyor, planlıyor, yapıyor ise bunlara göre tasalanmak, kızmak, darılmak yok, O sadece karşı hareketinin ne olması gerektiğini bilir ve uygular.

            Herkesin amacı bilmek olduğuna göre, henüz bilemeyen onun için henüz küçüktür, çocuktur, zavallıdır. Bilince, aydınlanınca herkes aynı şeyi bileceği için, insan olacak ve olgunlaşacaktır. Olgundan kimseye zarar gelmez, hatta herkese, kendini henüz bilemeyene de, yarar gelir. Herkesi sever.

            Maddenin içinde gurup etmiş hakikat güneşini idrak edenler batıdan gelenlerdir. Gerçek batı dünyanın güneşiyle ilgili değil, insanlığın idrakiyle doğan güneşle ilgilidir. Kuşa bakıp uçak, balığa bakıp gemi yapan ilim, tersine mühendislik ilmi, sahibi âlimlerin atomundan çıkan ısı ve ışık hakikat güneşine işarettir. “Bana eşyanın hakikatini bildir ya Rab” diye dua eden peygamberimiz gibi, Atanın da izlenmesini istediği batıdan kastı budur. Evren madde ve manasıyla bir bütündür, tektir, birdir.

            İnanç da bilim de bir noktada birleşir bu nokta da “aklımızın en uygun bir şekilde kullanımıdır.” Aklın kullanımında uygunluk için inanç “küllî akıl” bilim ise “ortak akıl” der. İnsan olarak aklımızın insanlığa, küllî akla ve kamu vicdanıyla ortak akla uygun kullanılması felsefemiz olabilir. Düşünce ve uygulamalarımız felsefemize uygun olmalı. Düşüncelerimiz, daha önce derin düşünüp sonuçlarını bir kenara koyduğumuz düşünceler, sermaye gibidir. Çalışanın parası olur ama bazıları harcarken de para kazanabilir. Düşünülen düşüncelerle ve basiretli görüşlerle iyi bir şey düşünülebilir. Bundan sonrası düşüncelerin en iyi bir şekilde davranışlarımıza yansıtılabilmesidir.

               DAVRANIŞLARDA FELSEFE


            İlk akla gelen, davranışlarımız insanca, akla uygun olmalı. Dünyanın her köşesinde ezelden beri üretilen düşünceler önce hitaplarda sonra da kitaplarda toplanmıştır. Kültür aktarımıyla tüm kitaplar yeni nesillerin kullanımına sunulur. Hepsi de ama sanal ama gerçek her âlemde bulunur. Bölme ayrıştırma yapılır ki öğrenimi kolay olsun. Önce madde ve mana olarak iki âlem tanınır. Eşya da tek ve ayrı şeylere bölünür. Farklı özelliklerine önem verilerek maddî şeyler de önemlerine ve önceliklerine göre ayrılabilir.

            İlimden koparılıp elde edilen bilgiler. Konusu âlem olan kitapların yoktur arasında bir fark. Birisi bilim der birisi inanç. Bilimin temeli de öncesi de inançtır ve her iki alanda da ileriye dönük yeterince soru sorulursa akıldan alınacak tek cevap “hiç” olacaktır. Sorgulama her iki alanda da şarttır. Akılsızın ilmi de inancı da yoktur. İlmin kaynağı ruhtur.

            Üniversitelerden kardeşlik kurumlarına, cemaatlerden yardımlaşma topluluklarına kadar da insek, çıksak kurum ve kuruluşlar arasında da bir fark yoktur. Hepsinin kurucusu insan, amacı insan yetiştirmektir. Kitap, kurum ve kuruluşların özüne göre daima O’nun huzurundayız, Hak bizimle ve hakikat hep bizimle. Bu temel düşünce her düzeyde aynıdır. Biz her zaman her yerde bir çeşit tapınaktayız. Hz. Süleyman bir bina yapmış tapınak demiş. Bugünlerde de herkes bir Süleyman! Hepsinin tapınak gibi bir bedeni var. Örnek kişilerden örnek alın. Herkesin dini kendinedir. Kendinize henüz bir “din” edinmemişseniz başkasının dininden size ne laf etmeyiniz!

            Mabedimiz tüm evreni kapsayan sınırsız, sonsuz bir yer. Böyle olduğuna göre biz hep mabetteyiz. İçerde, hangi makam ve kişiyi temsil ettiğini bildiğimiz bir büyüğümüzün huzurunda us’lu yani akıllı davranıp da dışarıda başkalaşamayız. Tüm insanlar insanlık önünde eşit ve kardeştir.

            İnsan olarak “Kardeşlik” mesajımız Hak’tandır, ilim onun, düzen onun, yani kurallar, kanunlar, ilke ve esaslar onun, kardeşlik ilmi ile amel eder düzene uygun davranırız. İlmimizi uygulamazsak, onu sadece taşırsak, bunun insanca olmadığını biliriz. Taşıdığı yükün ne olduğunu bilmeyene insan değil, insan öncesi başka bir şey denir. İnsan bildiği kadar değil, bildiğini uyguladığı kadar insandır. Bilgili olduğu bilinen âlim bir kişinin yaptığı aptalca uygulamalar bir cahilden daha çok kınanır. Halk arasında “tahsil cehaleti alır eşeklik baki kalır” gibi deyimlerle âlimlere hücum edilir.

            Nur kaynağımız olan kitabın dediği de aynı, biz her an, her yerde O’nun huzurundayız. Tanrı bize şah damarımızdan, damara da bizden daha yakın çünkü şah damarı bizi biz yapmadan önce O’nunla idi, o hep bizimle biz başkaları ile. Bağışlamasından eminizdir. (50.2; 55.29)

            Çevremizde yer alan her şey bir delil, bir alem, bir işaret, bir ayettir, kuş uçuşuyla ağaç duruşuyla varlığı ve birliği haykırır. Semboller, alegoriler bize hatırlatmak isterler.  Kurum ve kuruluşlarda üyelere dağıtılan beyaz eldivenler ısıtsın, temiz tutsun diye değil. Adaletli, yani hep haklı olmak için, hakkı tutmak, haklı işler yapmak içindir. Her yerde ve her zaman herkese karşı kardeşçe davranmamız gerek. Sevgi ve hoşgörü ile bakmamız, severek dinlememiz, sevecen karşılık vermemiz gerek. Seven, bir âşık gibi, olmalıyız.

            Hem de birbirimize, “araştırma yaptım onun için, ben bilirim, senden de çok bilirim, bilgilerin en doğrusu, en güzeli, sende değil, bende” diyemeyiz. Böyle dercesine bencillikle konuşurken mabede ve dünyaya çıplak gelip, girdiğimizi düşünmeliyiz. Yeni kişiliğimiz dâhil neyimiz varsa hepsini insanî kardeşlikten aldığımızı, kendimizin bir insan, her şeyimizin insanca olduğunu unutamayız.

            Eski benliğimizden eser yoktur artık, yeni benliğimiz de kardeşliğe aittir.  İnsanlık ilmini uygulayarak, insanca eser, büst ve abide sanatıyla dirilmişizdir. Çırak, kalfa, üstat veya fiil, sıfat, zat ve ötesi gibi aşamalar kardeşliğin, ihvanlığın bir yol olduğunu gösterir. Bu kendini bilme yoludur.

            Bu yol, önceleri, 3-5-7 gibi basamaklı, biraz da yukarıya eğimlidir ve doksan derece bükülen bir yoldur. Bu yoldaki yolcu balon gibi yükselmez, ancak, aklının, ruhundan aldığı nur ile nefsini nurlandırarak, letafet kazandırarak yücelir, yücelir, iyiye, doğruya, güzele, Hakk’a ve hakikate.

            Her yol bir şehirde veya bir kapıda sona erer. Bizim yol da Hakk’a ve hakikate gider. Şehre girince yol yolluğunu, yolcu yolculuğunu yapmış, hamlık, ham taşlık artık eserleşmiş, bir abide olmuştur. Bu şehirde mabetler, evler, insanlar, ilişkiler, davranışlar kardeşçe, yaşayanlar da kardeş olmalı.

            Eski bilgilerle benlik ve bencillik olur ama yeni bilgilerle olmaması gerek. Çünkü eski bilgiler sizi çevreden farklı kılıyordu. Herkes farklı ise ben de hepsinden farklıyım dersiniz. Eskilerin yerini alan yeni bilgiler kardeşlerle aynı olduğunuzu söyler. Sizi siz yapan şeylerin “ortak” olduğu bilinir artık.

            Hala tüm kardeş ve kardeşlik bir yana ben bir yana diyorsanız, diyebiliyorsanız pes doğrusu. “Söğüt dalına yuva yapan mandayı da geçtiniz” diyen çıkabilir. Hani erik dalında üzüm yemiştiniz de ham taşınızdan eser çıkmıştı?

            Önemli olan, bir abide, eser ortaya çıktıktan sonra ham taşlığı bırakmaktır. Yol ve yolculuk bitmiştir, artık, tekrar geri dönüp yolda piknik yapılamaz. Geride kalanlara yardım amacıyla yolculuk ömür boyu olamaz. Şehir yaşamından örneklerle, örnek olunarak özendirilmeli.         Çıraktan çok çırak olmakla çırağa yardım edilemez. Üstat olan biri yeniden çırak olamaz, ama çıraklara yardım için örnek bir çıraklık yapabilir, rol oynayabilir. Nefsi emmare ve mutmain aşamalarını geçen tekrar firavunluğa geri dönemez. Kendi fiillerinin Hak’kın fiili olduğunu idrak edip teslim olan tekrar bencilliğe dönemez. Bilerek isteyerek şirk yapılamaz, olmaz!

            Hayat sisteminin bütününü gören, bilen bir kâmil, üstat, sistemin iyi işleyen bir parçasıdır. Olgun, insanlık mabedinin bir tuğlası, üstat bir kardeş, örnek bir insandır. Tanrı’nın bir parçası olarak doğayı ve herkesi severek yaşayabilmelidir. Ancak değerli bir insan başkasına değer verebilir, sevgi dolu birisi sevebilir.

            Kendisi değerli, çok değerli, sırf değer olan, başkasına bu nedenle değer veren, kendisinde olmadığı için, artık başkasına çamur atamaz. Çamuru ateş ve su yani aşk ve ilim ile kıvama gelmiş de insan olmuş. Çevresinin kendisine ve kendisinin çevresine bir ayna olduğunun idrakinde olan çevreye taş atamaz. Atarsa kendi aynasının kırılacağını bilir.

               ZEKÂNIN MADDE ESARETİNE DİRENCİ


            Yukarıdaki bilgiler ışığında sanırım hiçbir sınır tanımamanın ve doyasıya felsefe yapmanın tam yeri ve zamanıdır. Yontularak olgunlaşma sürecinde zekâ, sözlük anlamıyla, mantıkî ilişkileri idrak etme, bilgiyi problem çözmek için kullanma ve yeni durumlara uyum gösterme yeteneğidir. Kısaca, konu, insan aklının etkin ve verimli kullanımıdır.

            Akıl ve hikmet, düşünce ve sezgiler insan olarak olgunlaşmamızda, yontularak olgunlaşmada, en çok güvenilen araçlardır. İnsanlık terbiyesi, edep ise bize ben “insanım”, “kâmil, olgun insanım”, denilemeyeceğini ve olgunlaşmanın sınırsızlığını öğretir. Çünkü Tanrının en büyük armağanı olan insan aklı ve zekâsını kullanarak ham taşlıktan Tanrı’ya yücelişte insan sınırlıdır, ya Tanrı?

            İnsanlığın kendine özgü bir nuru yoktur, kutsal nurun kaynağı kutsal kitaplardır. Kutsal kitaplardan alınan nurun ateşi sönerse sevgi mabedinin ısı ve ışığı kaybolur. Alegori ve sembollerin temelinde kutsal mesajların olduğunu görmek de ayrıca zevk verir.

            “Söz konusu mesajlardan birkaçı şöyledir: «Ruh» Rabbinden «Akıl» meleği vasıtası ile «Kalp» Nebi'sine inmiş olan makûlat kitabını oku! “Ruh ceset için ne ise, Hak da halka göre odur. Halkın dinleyebilmesi, görüp, tutup inanabilmesi için, ruhun aynı cisim ile cisimlenmesi gerekmiştir, “İşte nübüvvet budur”, nübüvvet haktır.” (2.50) Akıl anlasın diye her şey küçültülür, ufalanır, örneklenir, ceset, halk, Hak, ruh merdiveni dayanır ki çıkabilelim. Örnek Nebiyi izle deniyor!

            “Hak'kı işitmeğe, Hak'kı görmeğe, Hak'la söylemeğe sebep olan akıl nurudur. Kalp akıl nurundan yoksun kalınca sağır-kör-dilsiz olunur. Nefiste kalanların kalp gözleri görmez, çünkü nefsin kendine özgü aydınlığı yoktur, nefiste ruhun ateşi sönünce ısı ve ışık kaybolur.”(2.17,18) Muhabbetin sıcaklığı hissedilir, akıllı fikirler için kafamızda ışık yandı deriz. Isı, ışık, ateşe gitmeyi uygun buluruz!

            Kutsal mesajların, konuyla ilgili olan, en önemli üçü “Evrenin” halk edilişi, “İnsanın” ve “Âdem’in” yaradılışı ile ilgili olanlarıdır. İnsanlık açısından da bu üç aşama “harici âlem”, “ölümsüz ruhun nuru ile nurlanıp yeniden doğuş” ve “yontularak olgunlaşma” süreçleridir. Üç aşama, Canlanış-Nurlanış-Diriliş olarak özetlenebilir. Mesleğimizde bir seçim süreci vardır. İnsan, önce insan adayı olmalıdır ki seçim sürecine girsin. Ruhun öncüleri ışık, ateş, ceset, halk, nur!

            Mesleğimize çağrı genel ve herkese değildir. Seçim işi vardır üstelik şarttır. Amaç olgunlaşma olduğu için, olgunlaşabilecek olanın seçimi gerekir. Seçim sadece bize özel midir? Olamaz. Seçilen kişi, yeniden doğup olgunlaşarak yücelecektir. Ruh aynı ölümsüz ruh, nur aynı ruhun nuru olduğu sürece, bizim idrakimizde çelişki olmadıkça, kutsal mesajların özü ile mesleğimiz arasında hiçbir çelişkinin olmayacağı kesin ve aşikârdır. Kitap, kurum ve kuruluş olmak üzere üçe ayırdığımız “ortam”lar aslında bir ve tektir.

            Kutsal mesajlarda ve insancıl süreçte örtüşen üç aşama, kolay anlaşılabilmesi için, İnsan-Olgun İnsan olarak, ikiye de indirgenebilir. Harici âlem ikinci planda bırakılıp dikkatler yontu işine çevrilir, verilen nur veya ruhun nuru ile diriliş önem kazanır. Öncüler izlenmelidir!

            Artık yontularak yüceliş, ölümsüz ruh ile diriliş önemlidir. Aynı anlayışla, her şeyin bir “öncesi” ve bir de “sonrası”, aynı şekilde, insanın da bir “evveli” bir de “ahiri” vardır. İnsanın nereden gelip nereye gittiğini bilmesi gerek ise, bu evvel ve ahirden başlanabilir.

            Evvelimiz, insan olmaya çalışma, insan olup seçilen ham taş olma çabası sonucunda gerçekleşen, “ham taşlık”tır, ahirimizi öğrenmeye çalışırız. Ham taş olarak yeniden doğduk insanlık âlemine. Bu âlemde taşımızı akıl ve hikmet ile yontup sevgi mabedi inşa etmemiz istenir, biz de bunu amaç ediniriz. Aklın yolu bir de, nereye?

            Bilinir ki, bu dünya âlemi ilk ve son değil, başka âlemler de var. Yeri gelir on sekiz bin âlemden bahsederiz. Şimdilik bu “Dünya”, “Görünür Âlem”, “Misal Âlemi” ve diğeri, yani, gelinen ve gidilen âlemi incelesek yeter. Belki de, bu ikisine, “Madde” ve “Mana” âlemleri diyebiliriz. Eşya, önce, mana âleminde oluşur. Önce yapmış sonra isim vermiş olabiliriz, ancak, önce düşünce âleminde var ederiz bir şeyi.

            Her cismin bir ismi vardır. İsmi bir, cismi sonsuz olabilir. Masa ismi birdir ama masa çeşitleri sonsuzdur. Ressamın resmi önce hayalinde, mimarın eseri de önce projesinde, kafasında oluşur. Küçük Dünyamızda her şey düşünülerek olur da, kâinat düşünülmeden mi oluşmuştur? Hayal, düşünce ve mana âleminin hepsine birden bazıları “Gayb” âlemi der. Bu kâinatta ne varsa önce “kozmik bilinçte” var olmuş olabilir.             Büyük Patlamadan önce var olduğunu bildiğimiz “boyutu sıfır kütlesi sonsuz” olan ve “Hidrojen” olarak bilinenin, bize ve her şeyimize, Güneşimize, Dünyamıza gebe olduğu kesin.

            O patlama olacaktı ki bugün var olan, yarın var olacak olan var olsun. Varlığın ve var olmanın sonsuzluğuna işaret etmek için, bu patlama kaçıncı patlamadır da diyebiliriz.            

            İlk andan itibaren, evrenin açılımının tek bir “ilim”e uygun olduğu görülür. Varoluş, mana âlemindeki projesine uygundur. İnşa edilenin idraki temelindeki yokluğun idrakinden başlayabilir!

            Öğretileri bilimsel ve uygulamaları sanatsal olan ve kadim köklerinin insanlık tarihine dayandığını bildiğimiz “insanı olgunlaştırma” mesleğimiz, “kardeşlik” mesleğimiz, aklımızı kullanmamıza öncelik verir. Madde âleminden alınan ham taşlarla, toplumdan alınan talebelerle, mana âleminde sevgi mabedi, insanlık inşa etmek ancak düşünen akıl sahiplerine özgü bir çaba olabilir. Yeryüzü mermeriyle gökyüzünde; nefsi aklına hükmeden Firavunun egosunu simgeleyen piramit inşa edilemez. Olsa olsa, insanlarla, aklı nefsine hükmeden Sultan Süleyman’ın gönül mabedi yücelir.

            Görünür âlemden Gayb âlemine, madde âleminden mana âlemine geçişi, ölümde ölümsüzlüğü, yoklukta varlığı ararız. Kaba güç ve kuvvetin, makam ve mevkinin geçersiz olduğu sevgi ve hoşgörü âlemine Hz. Süleyman makamından nur verilerek doğulur. Bağnazlık ve batıl bırakılır, akıl, fikir, sezgi ve zekâya dayalı basiretli görüş benimsenir, hak ve hakikate ulaşılmaya çalışılır.

            Ham taş yontularak dünyanın merkezinde kendimizi bulmaya ve bilmeye gayret ederiz. Kendisinde Allah’ın tecelli ettiği insan olarak tanıdığımız örnek bir üstat olmayı amaç ediniriz. İnsan olma isteği, uyanış, kararlılık bunu gerektirir.

            Olgunlaşmaya çalışan sıradan bir insana, çırak kardeşe, sırat-ı müstakim, doğru yola girmiş bir ihvan kardeşe “bu yolculuk senden sanadır” denir. “Kardeşin ile arana sakın mesleğini koyma” öğüdünde bulunulur. Çünkü insanlık, bireyin dışında değil içindedir, meslekteki yolculuk da kendisinden kendisinedir, yani, akıl aracı ile kalbinde yücelip, ruhundan aldığı ilhamı nefsine ulaştırır, onu terbiye eder. İnsan, gönlüne sığan Gayb âleminde, aklı ve zekâsıyla dolaşıp, önce kalbinde isimler arası ilişkiyi, sonra harici âlemde cisimler arası ilişkiyi idrak eder. Kalbin iki kapılı bir han olduğu, birinin ilim, ilham ve hikmet için ruha, diğerinin, uygulama için nefse, bedene açıldığı bilinir. “Fuad”dan alınan “sadır”dan verilir.

            Âdemoğlu, düşüncelere dalıp tefekkür ederek, beden arzından akıl semasına yücelir, ilmin kaynağı olan ruha ulaşıp aldığı ilhamı fikirler halinde nefis toprağına yağdırır. Nefis arzında, akıl semasından yağan ilim yağmurları sayesinde, güzel ahlak meyve ve gül bahçeleri yetişir. Sevgi ateşi ve aşk güneşi ile olgunlaşan meyveler, önlüklü ve önlüksüz, yolda olan ve olmayan tüm insanlara sunulur.

            Olgun insan, kâmil insan olan kardeşin tüm insanlara faydası dokunur. Rahmet yağmuru, iyi kötü ayırmadan, herkesin arzına, tarlasına yağar. Kökü kadim olanın meyvesi de tatlı, lezzetli, kâmil olur. Oysa bazen, kökünün kadimliği ile uğraşmaktan kardeşliğin meyvelerine zaman kalmaz. Kısaca, kardeşlik, ‘insanı olgunlaştırma’ mesleği, harici âlemden aldığı ham taşı işleyip sevgi mabedi inşa ederken, girdi alıp çıktı üreten bir sisteme benzer.

            Her açık sistem bir üst sistemin alt sistemidir ve kendi içinde birçok alt sisteme sahiptir. Çırakları eğitme, kalfaları öğretme ve ustaları yüceltme işlemlerinin her biri bir alt sistemdir. Ham taş tamamen maddî olan âlemin bir parçası ve ürünüdür. Sevgi mabedi ise tamamen manevî olan âlemde inşa edilir. Madde ile mana inşa etmeye çalışırız, bunu aklımızı kullanarak yaparız. İlk bakışta bizi anlayamayanları, henüz yola ve sürece girmeyenleri eleştirmemiz insafsızlık, bizim de akla hitap eden dinlere dogma dememiz izansızlık olur.

               Harici Âlem, Canlanış


            Harici âlem, evren, canlanış, büyük patlama ile oluşmuş. Çevremizdeki her şey nasıl belirli bir düşünce, bir proje ile gerçekleşmiş ise, aynı şekilde, evren de kozmik bilinç ile şekillenmiş, oluşmuştur. Doğa ve doğal güçlerin fonksiyonları fiziksel, kimyasal ve matematiksel gibi bilimsel kurallara uygundur.

            Her maddenin belirli bir yanma, donma, erime, sıvılaşma ve buharlaşma noktası vardır. Her şey, toprak, hava, ateş ve sudan oluşan dört anasırdan, elemandan meydana gelir. Yeryüzü ve gökyüzü ile içinde ve aralarında olan her çeşit canlı aynı, ilahî, doğal kurallara tabidir. Bitkilerin arzdan, topraktan çıkışı ile canlıların, insan dâhil, bir bedenden çıkışı, meydana gelişi, arasında fark yoktur.

            Evren altı günde yaratılmıştır. Bir anlamıyla, yani, ön, arka, sağ, soldan oluşan dört yön ve alt, üst olmak üzere iki yüz, altı yüzeyden oluşmuştur.

            Diğer bir yoruma göre, ilk peygamberden son peygambere kadar altı bin yıl geçmiştir. Bir hikmeti de, otuz üç gibi, üç artı üç olmak üzere, altı makam olabilir. Sonra hayat tekrar başlar. Yaşam döngüsel, bu döngü ise yaşamsaldır, kısır değildir. Her şey aslına döner. Her şeyi hak etmek gerek, haksızlık olmaz, mümkün de değildir. Haksızlık Allahsızlıktır. Hak, hukuk, adalet duyguları bizi O’na götürür.

            Evrenin oluşumu kutsal kitaplarda halk ediş (halak-halakel) olarak geçer. Halk ediş, bireysel veya nesnel bir bilgi birikiminin, ilmin bireysel uygulanması, ortaya, meydana çıkışıdır, görünür hale gelişidir. Buna, kesret, çokluk âleminde, bireysel zuhura geliş, izhar ediliş, zahir oluş da denir. Bir ve tek olan, vahdet denen, vücut ile mevcut oluştur bu hal, vücut mevcudata dönüşür.

            Mevcut oluş nasıl bir ilme dayalı ise mevcudatın hayatı da aynı ilmin devamı ile yaşanır. Yerçekimi yerin çekimidir ve buna karşı, yörüngesel hareket ile merkezkaç kuvveti oluşur. Hikmetini ve nedenini bilmesek de en ağır suyun dört santigrat derecedeki su olduğunu, suyun donma ve kaynama derecesi gibi özelliklerini biliriz.

            Evrenin genişlediğini, galaksilerin yerlerini ve hangi hızda birbirinden uzaklaştığını ölçeriz. “Mevcudat” ve “Yaşam” altyapısı bize verilmiştir, biz onu sadece kullanır, onunla bir amaca ulaşmak için oynarız. Kısaca, harici âlem, tek tek canlılar âlemi, bizim için sanki bir taş ocağı, verilmiş, biz taş ocağı ile ilgilenmez ve onu kurup işletmeyiz.

            Seçmece bir ham taş alır onu işleriz. Sanki tüm doğa kendi kendine olmuştur, bir patlamayla. Sonra, taş elde etmek için doğayı biz de patlatırız. Batın olan ilim zahir olmuş. Biz zahirden batını keşfe çalışırız. Olgunlaştıkça, bize her şey “yeniden keşfedercesine aşikâr olur” tebeyyün eder.

               Yeniden Doğuş


            Oluşumunda rolümüz olmayan canlılık altyapısının bir parçasına biz “ham taş” deriz. İşte bu andan itibaren bir bardak suda fırtınalar koparma sırası bizdedir. “Ne nedir, ne değildir, aslında ne olmalıdır, nasıl olmalıdır, nasıl olmamalıdır?” bizden sorulur. Bir küçük ego ve egoizm edebiyatını felsefeye dönüştürürüz. Âdem çamurdan yaratıldığı için, çamuru atıp tutma, kıvamını tutturma oyunuyla mangalda kül bırakmayız. En büyük akıl başka büyük yok! Doğrudur da, ta ki Hakk’a ve hakikate erene kadar.

            Erenlerin, ermişlerin, ölümsüz ruh ile dirilen kâmillerin, insan-ı kâmil, olgun insanların tartıştığını hiç duyan olmuş mudur? Onların dövene elsiz, sövene dilsiz olduğunu da üstelik biliriz. Tam burada “bilmek ve bilmemek”, “bilenle bilmeyen bir olur mu”, “olmak ya da olmamak” başlar. Atma-tutma biter. Yalnız, kapı ve yol gösterilir, açıp girmek, girip gitmek ve gidip varmak yolcuya kalmıştır. Tanrı’nın, halifesi olarak, Âdem’i kendi suretinde ve kendi ruhundan, ilminden vererek, aynı ölümsüz ruhun nurundan, yarattığına dair kutsal mesajlar vardır.      

            Âdem’in çamurunun, kırk gün yoğrulduğu, istenen kıvamda tutmak için, gerektiğinde karılan toprağa su, ilim ve ateş, aşk takviyesi yapıldığı bir hadisi şeriftir.

            Tanrı’nın halifesi olarak yaratıldığı hikâye edilirken Âdem için “ca’ilün”(2.29) kelimesi kullanılır. Ca’ilün, sözlükte, “örneği olmadan yeni, güzel ve faydalı bir şeyin icat edilmesi, üstelik sürekli olarak” anlamındadır. Hakikaten, harici âlemde o güne kadar var olanlara kıyasla, Âdem yepyeni bir şeydir, güzeldir ve diğerlerine de faydalıdır. Bu amaç için var edilmiştir zaten. Yaradılış amacına ulaşmalıdır Âdem. Acı üzüm kütüğü, kalem aşısı ile, tatlı üzüm vermeli, ahlat armut olmalıdır. Canlılık, ham taşlık yetmez. Can, ölümsüz ruh ile dirilmelidir.

            Âdem’e kadar, mevcudat, canlılık, canlılar, her şey vardı, aynı bugünkü gibi. Yeni olan sadece âdem’dir. Kardeşliğin “yeniden doğuş” felsefesine çok uygun, hem bir doğuş hem de bir yenilik var ortada. Senaryonun sahnelenmesi böylece başlar, Âdem ve oğulları rollerini başarıyla oynarlar her dem. İnsanoğulları boş durur mu? Hayatın bir oyun olduğunu, hatta oyunun çamurculuk olduğunu iddia eder. Oynaşma amacıyla, ben bilirim oyununu oynamak için, sözde çelişkiler bu aşamada başlar ve kırk gün sürer.

            Zaferin büyük olması için yenilginin de büyük olması şart. Örneğin, inananlarca “Seçilmiş insan, ilk peygamber, olan Hz. Âdem’den son peygambere kadar altı bin yıl geçmiş, Evrenin altı günde yaratılmış olması buna işarettir” denir.

            Buna karşılık inanmayanlarca “hayır, olmaz, olamaz öyle şey bunlar dogmadır, bağnazlıktır” denir. Herkes kendi alanında alegoriler, rumuzlar kullanır, ama diğerini düz mantıkla eleştirir. Yeryüzü mermeri ile gökyüzünde mabet kurmak da bazılarına akıl dışı gelebilir.

            Esvel-i safilin denen “doğanın çukurundan”, yani, cehaletin dibinden, ilim ile başımızı kaldırabiliriz. Âdem de, O’nun ruhu, yani, ruhunun nuru olan ilim, idrak sayesinde çamurluktan kurtulup dirildi. İlim elde ettikçe de çukurda olduğumuzu anlayarak, yükselmek, çukurdan dağlara, tepelere çıkmak, hatta göklerde uçmak, bildikçe bilmek isteriz. İlimle yücelmeden önce, ilim suyu ile yükselmek için Tufan ve Nuh’un Gemisini efsaneleştiririz. Nadiren de olsa “akıl ve zekâ Tanrı’nın bize en büyük armağanıdır” deriz ama hem pek kullanmayız hem de armağan olması üzerinde pek durmayız. Kimin aklı daha büyük yarışı, oyunu daha kolay ve zevklidir. Nurlu armağanın kimden kime ne amaçla verilmiş olduğu düşünerek ulaşılacak “tefekkür” gerektirir, zordur.

            Akıl, yanına, mantık, fikir, teorik akıl, pratik akıl, zekâ, hafıza, vicdan, adalet, basiret gibi birçok arkadaş bulur. Akıl semasında her şeye yer vardır ama kuruntuya, vehme, yer yoktur. Akıl kuruntuyu, şeytan diye reddeder.

            Oysa şeytan, merkezkaç kuvvetinin karşıtı olan yerçekimini simgeleyip, şakul gibi, hep aynı yönü, O’na giden yolun tersini göstererek pusula görevi yapar. Akıllı hayat başlar başlamaz akılsızlıklarla savaş da başlar.

            Ak ile karayı, sap ile samanı ayırım gücü sayesinde, iyi ile kötü, güzel ile çirkin gibi temel faktörler yaşama geçer. Kırk gün kırk gece sürecek düğün-dernek başlar, neyse ki sonu, Mevlana misali, gerdektir.

            Akıl için toprağın derinliğine inmek tarihin derinliğine inmek kadar kolay, ama gökyüzüne çıkmak, Tanrı’ya yücelmek gibi, zordur, tefekkür ister.

            Çünkü yükselmek için temel fizikî güçlerden birine, çekim gücüne, şeytana, vehim ve kuruntuya karşı koymak gerekir. İlahî çekim! Bıraksa uçarız. Dünyanın zevk ve lezzetlerinden, kısaca, dünyadan, onun çekiminden kurtulmak için arzu ve azim şarttır. Bu karşı koyuş ve sürtüşmeden ısı ve ışık açığa çıkar. Hakkiyet ile şahsiyet sürtüşür, hakikat çıkar.

            Biz maddenin içinde saklanmış olan sıcaklığı açığa çıkararak, yakıtları yakarak, füzelerle yerçekimine karşı koymayı biliriz. Yükselme işini böylece hallederiz. Henüz, “yücelmek için de bizim içimizde büyük bir ışığın parlaması gereklidir” demek, “içimizdeki sıcaklığı açığa çıkararak yücelmeliyiz” demek için erkendir. Aşka düşüş Allah vergisidir.

            Kılavuzdaki  “Üstat kelimeyi bulup okuduğu zaman, ZİZA kelimesi ve Z harfi ile sembolize edilen büyük bir ziyanın içinde parıldadığını görecek ve aynı anda da en yüksek dereceye eriştiğini, Hiram, kâmil insan gibi yüceldiğini, tecelliyatı, anlayacaktır” ifadesini idrak etmek zaman alır.

            Canın ruhlanarak dirilişi veya kişinin yücelerek olgunlaşması için, yeryüzünün şeytanî çekimine, bedensel zevk ve maddî lezzetlere karşı koymak gerek.

            İnsan zekâsının esarete direncinin yeri de burasıdır. Maddeye bağlı ve bağımlı olmak, sadece bireysel bir canlı olmak ve öylece kalmak insanı sıkar, cendereye sokar, insanlığa uymaz. İnsan aşağıda, insanlık ise yukarıdadır. Madde bağımlılığı insan gerçeğine terstir. Ya insan insanlıktan çıkacak, vazgeçecek ya da insan bağımlı olmaktan kurtulacaktır. Maddenin içinden bir eser olarak çıkınca “ins” de “insan” olur.   Bir küçük “an” eki çok şeye mal olur. Onun için belki de, an bu an, dem bu dem, an’lamak, ‘zam’an deriz. Bu hale ulaşmak bir an meselesidir, ama kim hangi anda ulaşacak?

            Esaret, insanın insana köleliğinden çok daha geniş kapsamlıdır. Düşüncelerden birine, maddi zevklerden birine tutsak olmak da esarettir. İnsan, ilmin tümünü zevk etmeli. Batın, rücû, dönüş amacıyla zahir olmuştur. Ancak, zuhura gelen görülür. İnmeden hiç kimse çıkamaz. Hubut, maddeye itiş, iniş, kovuluş, olmayaydı hidayet, manaya çıkış, yüceliş, kavuşma olmazdı.

            Esaretin çözümü için de ilmin kaynağına inmekte yarar vardır. Daha kolay anlayabilmek için dallara veya kollara ayırsak da ilim birdir. Pozitifi, negatifi, doğa ilmi, doğaüstü ilmi yoktur. Tanrı vardır, ya gayrisi?

            Tek vücudun sahibi mevcudatın ilminin de sahibidir, ilmin uygulamasından doğan hayatın da. “Kendini bil” uyarısı, “Kendini bilen Tanrı’yı bilir” müjdesi ile tamamlanır.

            Einstein dâhil, her ilim adamı bildiğinin sınırlarında “İlahî” kuralların geçerli olduğunu düşünür desek abartmış olmayız. İnsanın bedeni vardır ama insan sadece beden değildir. İnsanlık ise, donanım değil tamamen yazılımdır, manadır. Her insanın insanlığı, bildiklerini uygulamasına bağlıdır. İnsan, akıllı ise, aklını kullanıyorsa, bildiği için, bildiği kadar, bildiğince insandır.         Nur verilen, ruh verilen, o ilim ile âlim olur ve uygularsa eğer, yalnız kendisi değil, herkes ona “insan” der.

            İlim yeterli değil amel, uygulama şarttır. Ruh ve beden birbirini tamamlar. Ancak, biz, ruh için ölümsüzdür deriz, ceset ise topraktandır ve toprak olur, ruh gibi, aslına döner.

            Kısaca, doğum ile yaşam başlar, ikinci doğuş ile de ölümsüz yaşam, beka. Hayatta her şey olur, çünkü oluşuma biz hayat deriz, bir şey varsa, hareket oluyorsa, küçük bir kalp atışı, hafif bir nefes alışı, canlılık vardır, hayat vardır demeye yeter. Peki, yeniden doğum ile ne başlar? Yeniden doğum ne ile başlar, nasıl başlar? Ölümde ölümsüzlük ne ola ki. İnlikten ve cinlikten nefsini yenerek kurtulan insan, verilen nur ile dirilip, hayat bulup, yeni bir yaşama gözünü açmalı. Her şey var, “ben” demece, yok. Bu halde, yeni yaşamda açılan göz basiretli, kalp gözü, gönül gözüdür.

            Cehaletten kurtulup aydınlatarak aydınlığa, kendi aydınlığına çıkmalı. Aydınlanma konusunun aydınlığa çıkışı “mum dibine ışık vermez” gerçeğini anlamaya bağlı olabilir. İnsan mum değil, hele aydınlığı ile aydınlanan “yanıyordur”! Aradaki farkı fark edince nurun kaynağına yücelmek yaradılışın gereğidir, beşer olarak değildir.

               Olgunlaşma, Diriltiliş


            Üçüncü aşama olgunlaşma, verilen ruhun nuru ile diriliş aşamasıdır. Kendini feda eden çekirdek, bitki olup meyvenin içinden tekrar çıkıncaya kadar, kelebek gibi, olgunlaşma sürecini yaşar. İlk yeşerdiği andan itibaren yeni bir hayata yeniden doğmuş, fide, fidan, ağaç derken, meyve vererek yaradılışının gereğini yerine getirmiş, aslını ispat etmiştir. Bir meyvenin içindeki bir çekirdek “ben o ilk çekirdeğim” diyemez. Meyvelerin tüm çekirdekleri “ben o çekirdeğim” diyebilir.

            Mümkün vücut mevcudatın sözcü ve elçiliğini yapmış, ne olup ne olmadığını, görene, bilene, sessizce haykırmıştır. Dağ duruşu, kuş uçuşu ve çiçek kokusuyla O’nun varlığının, birliğinin, sözcülüğünü, abideliğini yapar. Atatürk’ün abideleri görene Atatürk diye haykırmaz mı? Meyve, tadı ve gıdasıyla cana can katar, yeni bir hayata, diğer bir canlıya dönüşür. Kâmil insan,  sadece insanlara değil tüm insanlığa katkı sağlar.

            Kâmiller elinde yeniden doğar yüceliriz. Can ruhun ilmiyle dirilir. Koruyucu ortamda, rahimde, ters olarak tutunan damla anlamındaki “alâk”tan oluşur ins.

            “İns”likten kurtulan insan da ham taş, salik, ihvan olarak seçilip alınır, kendi kendini yontarak olgunlaşır. Başkalarını taklit ederek yaşarken, tahkik etmeyi, örnekleri araştırıp incelemeyi, öğretileni, öğrenmeyi öğrenir. Maymunluktan insanlığa geçer. Taşını yontup olgunlaştıkça, içinden bir eser çıkar, eser taştan, insan da madde ve cehalete bağımlılıktan kurtulur, maddeye esaretten kurtulur, âlim olur kendini bilir. Artık taş ocağını değil insanlığı temsil eder. Anlar ki, kendi de, başka olarak bildikleri de başkası değildir.

            Her bedende aynı varlık. Herkes aynı topun bezi, bir elbiselik ona, bir elbiselik buna verilmiş, zamana göre sadece moda, elbiselik kumaştan dikilen elbisenin modası değişmiş. Her lokma aynı hamurun bir kaşığıdır. O’nu bilen, O’nunla, O’nu görür, O’nu söyler, O’nu işitir. Seve seve sevmeyi öğrenmiş, seve seve sevilmiştir. Seven iken habip, sevilen, olmuştur. Artık, Ham taşı da sever, henüz olgunlaşmaya çalışan çırağı da. Çıraktan üstat yaratmayı seve seve yapar.

            Sevgi mabedinde başkasının sesini başkası duyamaz. Hakk, ancak, hakk ile görülür, duyulur, bilinir. “Ben”lik kalkarsa aradan, kalır Yaradan!

            Her açık sistem, girdi-işlem-çıktı diye özetlenebilir. Üretim sistemleri ham maddeyi ürüne dönüştürür. Bir sistemin çıktısı başka bir sistemin girdisi olabilir. Kardeşlik, ‘insanı olgunlaştırma’ mesleği de bir üretim sürecidir ve ham taş, toplumdan alınan sıradan bir insan, talebe girdidir. Peki, kardeşlik bir kısır döngü olabilir mi? Asla.

            İlerde teknoloji o kadar ilerleyecekmiş ki, insan aklı ve zekâsı bilgisayar yongalarına, yani, insanlık insana, yazılım donanıma, mana maddeye yüklenebilecekmiş. Etrafımıza bir bakalım, eğer o gün bugünden farklı olacaksa bizden onlara selam olsun! Çünkü telefonda bile, birini arayana “Peki siz kimsiniz?” diye sorulur. Dilerim Evrenin Ulu Mimarı Yüce Yaradan bize bir daha esaret göstermez.

               AKIL KENDİMİZİ BİLMENİN NERESİNDEDİR?


             Sevgili dostlar, kâmil insan, insanlığa giden yolumuz ve adam olma amacımız var. Şimdi buna genişlik, esneklik katalım, zevkli ve keyifli olsun. Hikâye de anlatalım efsane de. Sohbet edelim. Yeni bir bilgi beklemeyin, çevremizde var olan bilgileri derleyip toparlayalım ve yeniden düzenleyelim, içimize doğru bir yolculuğa sıfırdan başlayalım.

            Siz zaten kendini bilen, olgun, âlim, arif, anlayışlı, sevecen, hoşgörülü, idraki olan, akıl ve hikmet sahibi, sezgileri güçlü bir insansınız. İnsansınız demem yeterliydi. Ben biliyorum sizi.

            Başkalarını bilen, hele başkalarının ne mal olduğunu, kaç paralık adam olduğunu bilen kendini bilmez, benim gibi. Henüz kendine bu soruyu sormayan olabilir. Mutlu, “mutlu muyum?” diye sormaz. Sanki soru, cevaptan daha önemli. Bu soruyu ben size soruyor değilim. Cevabını verecek değilim, bulmuş da değilim. İtiraf edeyim, aczimi ve acizliğimi anlatıyor ve sizden yardım diliyor, yalvarıyor olmak bana daha yatkın. Sonuçta benim de bir tahmin hakkım olabilir.

            İşte size tavan ve taban olabilecek şeyler. Dört yönde yayılıp uzanan İslamî mabedimiz evrenin derinliği de tabandan tavana olsun.

            Bir dönem, yaşantımı sorguladım. Bu soru bana takıldı kaldı. Aramadım, ama arandım, hak ettim bunu, kafama takıldı cevabı ya bulamadım ya da çok buldum. Bin farklı cevap buldum. Kendini bilme, kimse için bir lüks değil, üstelik ihtiyaç. Çıkarlarımız gereği kendimizi bilmeliyiz. Bilmediğimiz anlarda biz kaybederiz, kaybediyoruz da, üstelik ne kaybettiğimizi de bilemeyiz. Kazanıp da kaybetsek bilirdik, neleri kaçırdığımızı bilemeyiz. Bulmadık ki kaybedelim.

            Nasrettin hocanın hayat hikâyelerini ibretle anarız. İş olacağına varır, akacak kan damarda durmaz misali eylemlerinde sanki kendisi yokmuş gibidir, ne bir özel görüşü vardır ne de ‘ben bilirim’ der. Herkese haklısın der, “öyle de olur mu, herkes haklı olmaz” diyene sen de haklısın der. “Sayar, on katırla değirmene gider, birisinin üstüne bindiği zaman sayınca dokuz çıkar, inip saydığında on katır, bu duruma şaşıp kalması” olayı hala ibretliktir. Mevcut olan bir ve tek vücut bütün, binince eksilir, bindiğin sensindir, senindir, o diğerlerinden farklıdır artık, mevcuttan düşülür.

            Üstelik var olanın sayısı çoğalır, ikiye çıkar önce, biz ve diğerleri vardır artık, ben, sen, o, bir de bütün! Bazen de mucizevî yeteneklerle karşılaşırız. Tersine mühendislik yapar, yer çekimi kanununu buluruz.

            Doğal olanı örnek alır, doğadan bilgi elde ederiz, kuş gibi uçar, balık gibi yüzeriz, uzakları yakın eder, zamanın önüne geçeriz. Verilmiş olanın, doğanın, önemi yok gibi,  biz bilir, yaparız. En büyük biz, bizden büyük yok!

            Hoca’da tam bir teslimiyet ikinci durumda üstün başarı var. Bu iki durumu dip ve doruk olarak görebiliriz. Kendimizi ele alırsak dip-doruk kavramlarını biz de yaşarız. Bazen öyle bir “ben” görürüz kendimizde ki her şeye kadirdir. Mucize beklemeye ne gerek var, hemen bir mucize gösterebiliriz. Bazen de nefes alıp vermekte güçlük çekeriz. Diple doruk arasında yolculuk yaparız. Nereden nereye sorusuna cevap; ister tabanla tavan, ister diple doruk deyin, burada gizli olabilir.

               Yeri ve önemi


            Araştırmacı kardeşlerimiz doğunun da batının da en iyi, en büyük düşünürlerinin en güzel deyişlerini önümüze sererler. Bunlara Yüce Yaradan’ın dedikleri de dâhildir. Bize ulaşmayan mesajı yok sayabiliriz. Ama ulaşanlar bizim içindir, özellikle sevdiklerimiz, bizedir, yararlıdır, bizi en iyi, doğru ve güzele götürmeye kararlıdır.       Sürekli yanıp tutuşan, ancak, hiç bitip tükenmeyen nefis, kişi, kişilik çalısından, “beni, ‘ben benim’ diyen ben gönderdi ve benim ‘sakın bana farklıymış gibi düşünülen bir ‘ben’lik iddiasıyla şirk koşup ikilik yaratmayın’ dememi istedi” mesajı inanç tarafımızdan gelir. “Bir damla enerji ne var, ne de yok edilebilir”, “evrende E=MC2 formülü uyarınca var olan vücut birdir, tektir, başkası da yoktur.” “Ne artar ne de eksilir” bilgisi de bilim tarafımızdan gelir.

            Bir tarafımızdan mesaj bir tarafımızdan bilgi alırız ve ikisi de aynı anlama gelir. İki kapılı han biz olmayalım? Ruh ve maddeye açılan kalp de hancı!

            Galaksiler arasında dolaşan aklımızla doğadan bilgi elde eder, evreni içimizde bulur, analiz ve sentezden sonra önemli sonuçlara ulaşırız. Biz evrende değil, evren bizdedir. Ancak, büyük sonsuzlukta da kayboluruz, hücre, atom, kuantumu bilip küçük sonsuzda da kayboluruz. Kayboluruz çünkü ne oradan ötede ne de buradan beride ne var olduğunu bilebiliriz, hiç deyip işin içinden çıkarız. Çok öğrenip, aklımız sayesinde, kaybolmayı başarırız. Çelişki değil ama karşıt görüş çok. Galaksi ve evren boyutlarında yok denecek kadar küçük olan bizim beden, kuarkların yanında devasa ve insanlığımız yücedir. Öteden küçük görünen beriden yücedir. Gerçek, “küçük dev adam!”, kayıp kelam!

            Her zaman bir kişinin sesi bir yerden ve bir yönden gelir. Ama her yönden ve herkesten hatta her şeyden bir anda gelen sesle en yüce makamdan nur, anlayış, idrak verilir. Her birimiz, aynı ruhun nuru ile bir süre yetiştirilir ve diriliriz. Büyüklerimiz der ki, “kâmil insan, kendisinde Tanrı’nın tecelli ettiği insandır ve amacımız kâmil olmaktır.” “Tanrı, yaradan değil var olandır.” “Kardeşler herkesi sevmesini bilmelidir.” Bunlar, akıllı akil adamlarca duygusal tarafımızdan verilir. 

            Seve seve âşık oluruz, ne seven kalır ne de sevilen. Sonuç aşkta eriyiştir, kayboluş ve bitiştir. Yine kayıp kelime, kelam, kişi ve kişilik çıkar ortaya.

            Bir açıdan bakınca “alt tarafı kendimizi bileceğiz, bilinecek ne var ki, çok kolay” deyip sonuca varabiliriz. Ama uygulamaya gelince, ne dip ne de doruk bilinir. “Bilenle bilmeyen bir olmaz” der yalnız bu konuda ayırım yaparız. Bilen neyi bilir, neyi bilince ona bilen denir konusunda anlaşamayız. İnsanlık kadar eski tapınaklarda “kendini bil” yazısını buluruz. Halen bu bilginin ötesine geçtiğimiz ilk bakışta düşünülemez. Bu iş bu kadardır, bundan ötesi de yoktur demek zor. Bu durumda “kendimizi bilmenin de sonu yok.” Var mı, yok mu? Çocuklara da aşılarız “bir varmış, bir yokmuş!” Varsa bir vardır, bin, bin tane birdir. Belki, Bir var, gayrisi yoktur! Öteden yok, beriden var, büyük ve yüce!

               Soru mu, cevap mı?


            Bilgi sahibi olgun ve bilgi yüklü, dolgun, doluysak, cehalet kuyusu çok mu geniş ve derindir ki bir türlü dolduramıyoruz. Öğrendiklerimiz bizi kuyudan çıkaracak âlim yapacaksa, âlim üstelik arif ise, ne kadar boşluğumuz kaldı, neyi öğrenince dolacak, nasıl olur da bilemeyiz? Yolun sonuna gelemiyoruz, ama neresinde olduğumuz da mı bilinemez?

            “Olmak ya da olmamak!” denmiş, belki, “doğmak ya da doğmamak!” diyebiliriz. Âdem suretiyle, siretiyle doğmuş mudur? Suretinin ve siretinin hikâyesi ortadayken, dirilen Âdem’in ben doğdum demesi doğru mudur? Âdem, adam oluşunu, yeniden doğuşa borçlu ise, adam oldum diyemez. Yeniden doğuş deneyimini yaşayan, birisi tarafından ruh verilip yeniden diriltilen, kalkınca dirildim diyemez. Diriltildim diyebilir. Aradığımız cevap da burada olabilir.

            Doğuran, dirilten, öğreten, yeniden yaratan söyleyebilir bilip bilmediğimizi de, hatta kendimizi bilmenin neresinde olduğumuzu da. Siz üzerinize alınmayın ama ben bu “hazıra konma” konusunda suçluyum, “köyde doğdum, şehirde oldum” diyor ve gerçeği sonra idrak edebiliyorum.

            Doğuda Yunus diye görünür, batıda sonsuzluğa yürünür! Yunus diye göründüm diyen Yunus değil, hiçlikten heplik idrakine ulaşan da yürüyen değildir. ‘Yunus diye göründüm’ diyen asla Yunus olamaz! Vitriol kavramıyla anlatılmak istenen kısaca şudur: kendi özüne inen nura gark olur! Kuantumdan ötesi salt enerji, aynı anda hem madde, hem de mana. Enerjim var ama ben enerji değilim. Su damlası, su buharının yoğunlaşmış hali. Kesafet, letafetin maddeleşmiş hali. Ben bir damlayım ama suyun kendisi, su değilim. Madde, hakikat güneşinin gurup etmesi ile oluşur, hakikatin gurup etmiş halidir. Buz su olduğu kadar madde de hakikattir.

            Güneşin battığı yere batı diyorsak madde gerçek batıdır, hakikat güneşinin battığı yerdir. Eşyanın hakikatini bilmek nura gark olmaktır. VİTRİOLün gerçekleşmiş durumudur. Bu gerçekler ışığında, biz de batı mıyız, madde miyiz, hakikatin gurup etmesiyle mi oluştuk, biz hakikatin ta kendisi miyiz?       Bilim ve teknolojinin sonu yok, bizi sonsuzluğa götürür. Din ve felsefe ise gerçeği ve gerçekliği zevk ettirir, hamt eder, şükrederiz. Kalana “hoşça kal” gidene “güle güle” diyen Anadolu kültürü her şeyi özetlemiş.

            Öğrendikçe ileriye gideriz, gittikçe öğreniriz. Yaşam bir yolculuktur, ezelden ebede, cehaletten bilgeliğe kadar. Hakikati bilmekten keyif alırız, sonuca doğru yolculuk zevk verir, zevkin doruğundaki tatminde kendimizden geçer, boşalır, boşlukta hissederiz, gülerek gider, hoşça kalırız, bizden geriye kalan bir ‘hoş seda’dır. Yolculuğunuz zevkli geçsin, her anınızın keyfini çıkarın, teşekkür de etseniz, şükür de, lâf yerini bulur, sahibine ulaşır, bilsek de bilmesek de, henüz.

            “Özrü kabahatinden büyük” gibi “kendimizi bilmenin neresindeyiz?” sorusunun kendisi cevabından daha büyük. Sanki soru, cevaptan daha önemli demiştik, zanları bırakalım. Sorunun bilincinde olmak, üstelik her daim her an, bizi bilinçli kılar. Bu bilinç bizi zinde tutar, farkındalık verir.

            Sürekli çaba ve çalışma içinde olmayı gerektirir, biliyorsak bildiğimiz için, bilmiyorsak bilmek için bilinçli oluruz ve her şeyin farkına varırız.

               Kozmik yapı


            Deryada bir damlayız! Her şey Allah’tan! O’nun dediği olur! Ektiğini biçersin!  Halk, aynel haktır, Hak batın halk zahir! Fail Hak’tır. Küçülttüm Âdem büyülttüm âlem ettim. Halk arasında dolaşan benzer deyişler çoktur. Üzerinde düşündüğümüz hatta düşünsek de pek idrakimiz yoktur.

             “Deryada damlayız derken demek istediğime bak!” demeye gerek yok. En doğrusu Âlemin Âdemiyiz, yani, “yok”uyuz, böylece ancak âlem yoktan var olmuş olur!

            Kozmos! Makro ve mikrosu! Anlatmaya gerek yok hemen anlaşıldı. Hem de nasıl? Ahmet bilemez, Mehmet’e sorar komutan, Mehmet de “vatan anamdır!” deyince tekrar sorar Ahmet’e, işte cevabı: “vatan, Mehmet’in anasıdır komutanım!” Mehmet bu deryanın, her iki anlamında, bir damlasıdır da, siz su olmadan nasıl damla, enerji olmadan nasıl var oluyorsunuz? Damlalardan oluşmayan derya, enerjiden oluşmayan varlık, mikrolardan oluşmayan makro var ise ben de var siz de varsınız. Bir “toplama” isek, biz mi topladık, hadi dağılalım deyip mi dağılıyoruz?

            Atomik yapıda da anlaşabiliriz. Atom tam bir boşluktur, biliriz. Ama kütlesi de vardır, varlığı bilindiği halde nerede olduğu bilinmeyen, sadece yörüngede bir yerde olarak bilinen, elektronu da vardır. Merkez kaç, kısaca, itim ve çekim güçleri denebilen iki gücü de vardır. Bize çok benzer atom. Durgunluğu da vardır sürekli hareketliliği de. Özlemle yaklaştığımız her şey ve herkesten belirli bir tatmin sonrasında kaçmaktan mutlu oluruz. Fazlası fazla!

            Sakın atomu patlatmayın, bindiğimiz dalı keseriz. Saysak atomları, hocanın katırları gibi bir eksik çıkar, bindiğimizi bilemeyiz, sayamayız. Bindiğimizi idrak ettiğimizde öyle bir nur çıkar ki ne ben kalır ne de benliğimiz, bir daha eski haline getirebilen âşık olsun! Zaten kim koymuş, nasıl koymuş o ısı ve ışığı oraya? Neyse, en azından biz koymadık, varız ama o kadar da değil! Her şey aşk için, aşk içinde, âşık ve maşuk için. Öyleyse eğer, bize ne, en azından âşık oluncaya kadar.

            Anlayışımızın burasında deryada damlalık ne ise, kozmosta atomluk da odur. Atomun üstüne oturalım ki bindiğimiz dalı kesmemiz zor olsun. Üstelik bir elektronu olan, “H” olarak bilinen, “Hu” olarak anılan, Hidrojen atomu olsun. Gözümüze bir yazı iliştiğinde okumamak elde değil. Çünkü dur durak bilmeyen işlek bir aklımız var, elektron gibi.

            Ama küçük görmeyin elektronu durmaz döner hem de nasıl. Bilim adamı Einstein der ki “kâinattaki tüm elektronlar etkileşim içindedir, daha önce yanlarından geçtiklerini ‘sens’ eder yani algılar, bilirler, ikinci geçişlerinde titreşimleri ona göredir, Tanrı zar atmaz.” Bunu bu bilim adamı demişse doğrudur. Yeterince atomu yeterince gözlemiştir.

            Atomun merkezi ise sabit, bedenimiz gibi. Kalbin çevresi ve ruhun yörüngesinde dönen, elektron kılıklı, aklımız! Akılla bilinir her şey ama akıl kendisinin nerede olduğunu bilemez! Hikmet, sezgi olmasa ne olduğunu diyemez! Bence bu “teşbih” de değil ta kendisi gibi.

             Bilmek akılla olduğuna göre denebilir ki elektron aşağıda ise dipteyiz, yukarıda ise dorukta. Biz, bir makro kozmosun mikrosu isek, her şeyden olduksa, bizden de her şey olur. Atomun da, insan gibi, potansiyeli yüksek! Âlim de olur zalim de. Kızdırmasınlar, ısınan atomlar gibi hızlı hareket ederiz. Bir elektron diğerini tek tek algılarsa biz de beş duyumuzu kullanır evreni algılarız. Altıncı hissimiz fazlası, sezgimiz algılanan evrene anlam ve mana kazandırır. Yapımız kozmik, her birimiz bir atom. Uygun bir teşbih!

               Gerçeklerden Gerçeğe


            Yukarıda gözden geçirdiğimiz bilinenlerin ışığında tünelin ucu görülebilir. “Kendini bilmek, inanç işi değil bilimseldir” diyebilir miyiz?

            “Bilmeden, görmeden, işitmeden inanmanın ödülü, inanılanın bilinmesi, görünmesi ve işitilmesidir.” Yapımız ne olursa olsun, damla, atom, mikro kozmos, “evrendeki oluşumu tam anlayan ve tamamlayan biz.” İsim, cisim ve sıfatları biz yaratmayız, alıp kullanırız. Örneğin, adalet vardır, biz adil olduğumuz için adalet var denemez. Gözlem altında başka davranan “kuark”ların, gözlem altında olup olmadıklarını algılama bilinci, elektronların etkileşimi ve diğerini algılama bilinci bize “biz bilinçli olduğumuz için evrende bilinç vardır” da dedirtmez. Bizimle gelen ve de giden tek şey “idrak” olmalı!

            Çevremizi kendimiz gibi bilip davranmamız kendi yararımızadır. Hassas ve kırılgansanız çevrenizi de öyle bilin, sert ve güçlüyseniz çevrenizi de öyle bilin yoksa siz zarar görürsünüz. Bir durum değil her durum bizim içindir. Durumdan duruma, her an be an değişir, her anda bir farklı durumda, şende ve neşede oluruz. Benlerden oluşan biz! Sizin de kendinize ben deme hakkınız varsa, sonuç bir formül gibi bu olabilir: BEN ve SEN; O!

            “Her şey Allah’ın bilinmesi içindir” denir. Bilininceye kadar rahat yok, neyse ki bilim insanlarımız çok. Bir güç ile birleşir madde, oluşur kütle. Maddenin temel özelliği canım deyip duygumuz geçer, aklımız aramaktan vazgeçmez!

            Bilenler için Büyük Patlama, inananlar için “Tanrı Parçacığı”nı arama düzeneği. Anlaşıldı sanırım; CERN’de, protonlar çarpışacak, madde anti madde ölçülecek bir de dağılanları birleştiren Higgs parçacığı! “Öğrenenin varlığı bilinceye kadar; bilinmekten sonra bilinen yaşar.” Öğrenmekle bilmek ne kadar uzak ki? İnsan yüce, insanlık yüce, yolculuk Yüce’den Yüce’ye! Nasıl dalınmaz düşünceye.

            İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. Önceleri bilinmez inanılır. Yağmur O’ndandı, bildik ki buluttanmış. Öteledik bilinmeyeni, berisi hep bilindi, bilseydik inanır mıydık? İnandıklarımız bilinir oldu, “bilinmek için” gerçek oldu. Gerçi bildiklerimiz arttıkça bilinmeyen çoğalır, ama konumuz bu değil. Şimdi bilim adamlarımız kütlenin nasıl oluştuğunu bir öğrenebilse ne Tanrı ne de onun parçacığı bahse konu olacak.

            Böylece, inançlar ovası bilinenlerle dolacak, inanç dağlarına kar yağacak, nehirler ilim suyuyla dolacak ve amaç gerçekleşmiş olacak : “tüm yaradılış, bilinmek içindir!”. Hadisi kutsi yani kutsal hadis, Allah’ın habibine dediği: “ben gizli bir hazineydim bilinmek istedim, bilinmeyi sevdim kâinatı yarattım” doğru çıkacak ama bilen beşer olmayacak!

            Atoma boşluk denirdi. Protonların şiddetle çarpışmasından sonra çıkan parçacık sorumuza cevap, sorunumuza çözüm olacak. Ama boşluktan öteye son bulguya ne diyeceğiz. “Yokluk” denirse şaşırma, yokluk kanımızda olabilir. Varlığı arayıp yokluğu bulan, yokluktan başlayıp birleştirip varlığı oluşturan da ancak insan olabilir.

            Çünkü suretinde ve siretinde yaratılan veya yaratıldığı bilinen tek yaratık insandır. Bilen insandır, ya bilinen!

            Dediğini bilmek ile bildiğini demek çok farklı. Birisinin dediğini bilmek kolay, okursunuz, dinlersiniz öğrenirsiniz. Ancak, o öğrendiğimizi biz der miyiz? Yemin ederek bir arkadaşımız bize “benim de bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” veya “ben de ete kemiğe büründüm de göründüm” dese inanır mıyız? Yoksa bilir miyiz? Belki de “hadi canım sen de” deriz.

            Gerçekle ilgili bir araştırma konusu verilir, hemen ne yaptığımız bilinir. Kimse kendi içine inip, derinliklerine dalıp, özünü araştırıp, nurun kaynağına inmeye ve nura gark olmaya çalışmaz. Ama hep beraber bir olup “kardeşim, kendin dâhil her şeyi, tüm gerçeği, yalnız gerçeği orada bulabilirsin ve buna vitriol denir” deriz. Üstelik “valla ben inmedim, diyenlerin yalancısıyım, öyle deniyor” deme zahmeti mi desem, dürüstlüğü mü desem göstermeyiz. Yoksa “vatan, Mehmet’in anasıdır” gibi, vitriol de Mehmet’in özüne inmek mi?

            Gerçek bir mi değil, her birimizin gerçeği aynı mı değil? Cevap: hiçbiri. İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. Araştırmacılar kendinin değil ama insanlığın derinliklerine inmeye çalışır. Her büyük sözü tekrarlamamız onları kabul ettiğimizi, önemsediğimizi, benimsediğimizi, keşke biz söyleseydik gibi duygulandığımızı, içimizdeki gerçeğe uygun olduğunu gösterir.

            Bir anlamda, “visita interior” değil “exterior” yaparız, VETRIOL olur o kadar, aslında da aynı amaca uzun yoldan gidiş denebilir.

             Son bir ipucu daha, bir gün hoca suya düşmüş, yüzme bilmiyor, boğulacak; ver elini diyene bakmıyor bile; “al elimi tut” diyenin elini kapmış da kurtulmuş. Aynı suyun ne kadar derin olduğunu ölçmek isteyen yüzücü biri, atlar suya, ellerini havaya kaldırıp dibe dalar. Birbirimizin ellerini tutmaya çalışalım belki, hocanın içinden çıkamadığı, ilim suyunun derinliğini ölçebiliriz.

            Tufandan önce cehalet kuyumuzun derinliğini ölçemiyorsak, umarım, tufandan sonra suyun derinliğini, birlikte boy vererek, bulabiliriz. Hep beraber bir olsak, birlikte birimizin bari kendisini bilmenin neresinde olduğunu ölçebilir miyiz ki? Öğrendikten sonra biliriz, bildiklerimize inanmayız, yalnız onların doğru olduğuna inanırız. İşte ben “inanmam”, aksi ispat edilinceye kadar “bilirim” diyenin hali.

            Bilmek için akıl gerekli ama pek yeterli görünmüyor. Kendi sınırlarını çizebilir, örneğin, aşk karşısında akıl durur. Ancak varlığın her yönü ile araştırılıp incelenmesi akıl sayesinde yapılabilir. Makro ve mikro kozmos en ayrıntısına kadar akıl ile incelenebilir. İnsanın bedeni vardır ama insan beden değildir. Kendimizi bilme açısından aklın gerekli ama yeterli olamayacağı düşünülebilir, şimdilik.

 

            Madde âleminin atı olarak akıl elle tutulan gözle görülen gerçekleri bilinir kılar; her şeyin bir ilmin görünür hali olduğu gerçeğini, Hak ve hakikati, idrak ettirir.

               UYANMA İSTEĞİ


            Kitabı okumaya ve anlamaya çalışmak, bir kuruma üye olmak istemek veya bir kuruluşun müdavimleri arasına katılmak istemek aynı iradenin gösterilmesini gerektirir. Seçim yapma, karar verme, uygulama, kararlılık gösterme, koşullara uyum gösterme gayretlerinde, kısaca başlama, sürdürme ve bitirmekten oluşan her süreçte, irade beyanı istenir. Çıraklık da kişinin uyanma isteğini gösterir. Teslim edinceye kadar her şeyimiz vardır. Emaneten de olsa ihtiyaç duyabileceğimiz her şey bize verilmiştir. Önce bildiğimiz yoktur sonra da bilmediğimiz. Daha fazlasını isterken eldekinden de olmanın başladığı yerdir çıraklık.

 

            Konuya ilişkin bu araştırmamı iyi niyetle yapmaya çalıştım, sunacaklarımın hiç birisi benim değil, hiç birisi için “ben derim ki” diyemem. Kardeşliğin, mesleğimizin, insanı olgunlaştırma mesleğimizin verdiklerinin bir kısmını size aktarmaya çalışacağım. Ancak, “elçiye zeval olmaz” kavramına sığınmadan eksik ve yanlışları kabule hazırım. Sunuşumu, Ham Taş ve Yontulmuş Taş olarak, iki aşamada yapmayı, önce, kardeşliğe girişin sonra da onun felsefesinin üzerinde durmayı düşündüm.

               Ham Taş


            Her şeyin bir evveli bir ahiri, yani sonrası vardır. Biz de evvelde bir çırak olmaktan, evvelimizin “ham taş”, “hiçbir şey bilmeme”, “dağdan inme, ağaç kovuğundan çıkma” olmasından gurur duyarız. Seçildik, inşallah yontulacağız, adam olacağız diye söz verir, yemin eder, seviniriz. Taş denilmesinden gocunulmaz, tüm varlık, “hacim sıfır-kütle sonsuzluktan”, yani, büyük patlamadan beri bir bütündür.         Tüm mevcudat tek bir varlık, tek bir sistemdir. Aslında tüm varlık, vahdet, tek’tir, ama çok, kesret görünür. İşte bizim ham taş da, o gün de, bu gün de, tek varlığın bir parçasıdır. Kayalar ve kumlar dağların nasıl bir parçası ise, biz de doğanın öyle bir parçasıyız, üstelik hem yazılım hem de donanım açısından. Bunların bir kısmına içgüdü ve genetik deriz bir kısmına da yaratıcılık.

            Darwin’den söylenen de akılcı, doğru ve haktır. Canlı tek hücrenin oluşumundan, hatta ilk hidrojen atomundan, itibaren bir açılım, südûr, tecelliyat gerçekleşmektedir.

            Hırsız polis oyunu gibi, bakteri, virus, gen ve DNA’larla doktor ve mühendisler oynaşıp durur. Doğuştan, insanlar da bitkiler gibi ana rahminde ters tutunan bir nutfe, damlacıktan biterler. Her şey doğaldır, bebek, bir varlık olarak tamamen doğanın doğal bir parçasıdır. Bir süre sonra ayrılık başlar, aklı ile doğasının ve çevresinin üstüne çıkabilir.

            Ak ile karayı, iyi ile kötüyü ayırt etmeye başlar. Ancak, bu gelişme bazı olumsuz gelişmelere yol açabilir. “En büyük ben, ben ayrı ve farklı bir varlığım” der, kendinden başkasını, hatta yakın arkadaşını bile beğenmez artık. Aslında bunu diyen akıl değil, vehim, kuruntu, diğer adıyla şeytan, benlik, bencilliktir, ikilik ve şirk yaratır.

            Neyse ki, tam bu sırada, hakikatin nuru aydınlatır, felsefî bilimsel sanat devreye girer. Öğle vakti gölgelerin yok olduğu zaman, yani benlik gölgesi ortadan kalkınca, çalışmaya başlatır. İçine dönen, kalbine giren dışını görmez.

            Bir anlamda, kendisine gerçeği görmede perde olan gölgesini yok edebilecek tek güç olan Tanrı’sal ilmi öğretmeye çalışır. Işığın kaynağına doğru döndürür. İyi, doğru ve güzeli, ilmin sahibini aratır. Kendini büyük ve farklı ilan eden “ben”liğe haddini bildirir, gölge gibi, yok eder onu. Sen doğal bir taşsın, üstelik de hamsın der, soyar, bağlar, boyun eğdirir; kuruntusundan, önem verdiği para, makam, güç ve kudretten arındırır. Çırak tabi olur üstada ve sisteme.

            Artık, akluhikmet, gönül süzgecinden geçirerek, ilim taşır arş’tan arz’a, ruhtan kalbe. Çünkü nurlu bir hitap verilmiştir: “dışarıdan gelecek hiçbir güç ve yardıma güvenmeksizin kendi kendini yüceltmeye çalış, tefekkür et, vicdanının, gönlünün sesini dinle, ulu Yaradan’a doğru yücel.” Böylece, kardeşlik yolculuğu başlar, kendinden kendine, dıştan içe doğru. Aslında tabi oluş üstada değil!

            Ümit edilir ki bu damıtma ve arındırma süreci sonunda, çırak olgunlaşır ve “kendini bil” hitabı uyarınca kendini bilir, fıtratında yer alan yaratıcılığı ile Yaradan’ını arar, bulur, bilir, olur, bildirir. Çünkü her çalışmada, “uyanık ve dikkatli ol, görevini her an, her nefeste, düşün, kalbini temiz ve açık tut” denir. Su-toprak-ateş yolculuklarını ilim-gönül-aşka dönüştürür. Su ilmin, toprak gönlün, ateş ise aşkın sembolüdür. Kalpten biat ve tabi oluş ruha ve aşkadır.

            Eserleşen ham taşlar, yontu sonrası, menziline, amacına ulaşır, bir eser olarak, bir kaidenin üstünde, bir meydanı süsler ve herkese, güzelliğe katkısı nedeniyle, müessiri kim dedirtir, böylece, sevgi mabedinde yerini alır.       Kâmil, olgun insan da evvela elinden tutan, yol gösteren, kendini bilmesine yardım eden kardeşlerine yardım ederek, gönül ve kalplerine girerek, yanal olarak, önlüksüz kardeşlere bile yayılır; yukarıya doğru da, şükür ederek Yaradan’ına yücelir. Böylece, şükür ve teşekkürle, yayılıp yücelerek eserleşir. İyilik doğruluk güzellikleri idrak ettikçe, adalet kökleşir, kardeşi haklı kılar, Haklı yapar.

            “Her an düşününüz”, her daim zikrediniz hitabı gereğince, her an anarak, her yerde ve her şeyde hakkı gözetmek, onu müşahede etmek, kişiyi Haklı kılar, her zerreyi sevdirir, sevgiyi pekiştirir, aşka dönüştürür.

            Kendini bilmek herkesi ve her şeyi sevdirir, kendisi gibi bildirir. Seven, sevecen, olgun, bir ayrım gözetmeksizin sever, Yaradan’dan ötürü sever. “İnsan bilir ki, karşıda gördüğü her eksiklik ve yanlışlık aslında kendi eksikliğinin ve yanlışlığının bir yansımasıdır.” Bakışımız ve görüşümüz taşımızı yontmamıza bağlıdır. Her şey gördüğümüz gibi olabilir ama hiç bir şey göründüğü gibi değildir. Bu konuda ulu Hacı Bayram Veli yardımımıza koşar ve der ki:

Çalabım bir şar yaratmış iki cihan arasında

Bakıcak didar görünür ol şarın kenaresinde

Nagahan ol şar’a vardım, ol şar’ı yapılır gördüm

Ben dahi yapıldım taş ve toprak arasında

Şakirdleri taş yonarlar, yanub üstad’a sunarlar

Allah’ın ismini anarlar, ol taşın her paresinde

Bu sözü arifler anlar, cahiller işüdüp tanlar

Hacı Bayram kendi banlar, ol şar’ın menaresinde

Şar’dan oklar atılır, gelir ciğere batılır

Arifler sözü satılır, ol şar’ın pazaresinde.

            Yani, zahir ve batından oluşan bir hakikat şehrinde, nereye bakılsa yalnız O’nun yüzü görünür. Mertebenin sırlarını geçip hakikate varınca şehre girilir. Girince görülür ki her anda ayrı bir güzellik zahir olur görülür. Giren kendine bile baksa, şehrin bir parçası olduğu için, kendi güzelliğinin, cemalinin, fena ile beka arasında, bir parçanın her an yapılmakta olduğunu görür. Gerçeği bilenler ham taşları yontar kardeşlerine sunar.

            Taşın yontulan her parçasında evrenin ulu mimarını her an anar, görevlerini her an düşünür, tefekkür eder. Hacı Bayram o şehrin minaresinden, en yüksek makamından, konuşur, kardeş sofraları gibi Pazar yerlerinde ise anlayanlar arasında konuşulur, alegoriler ve sembollerle, anlamayanlara bu semboller batar, gül ve diken misali.

               Yontulmuş Taş


            Kardeşliğin temelindeki ülkü “İnsanlık Mabedi”, “Sevgi Mabedi” inşasıdır. Kurumların Localarda Hiram efsanesi, kuruluşların çilehanelerinde vuslat teması işlenir. Hiram veya kâmil insan gibi hakikate ulaşmak, sevilecek kadar sevebilmek, her kardeşin amacıdır. Ülkü kelimesinin anlamı ise “insanı umut içinde yaşatan, ruhunu güçlü tutan, her zaman erişilemeyen ve uğrunda özveride bulunmaktan çekinilmeyen yücelik”tir. Hiram, “yücelmiş varlık”, “insanda tecelli eden Allah” manasını ifade eder ve her kardeş için Hiram ya da Kamil İnsan olmak bir amaçtır.

            Dıştan kalbin içine dönen, ezoterik ve Tanrısal ilmin damlalarını bulan, damlanın kaynağına, ruhuna yönelir.

            Ezoterizm tek Tanrılı dinlerden önce geliştirilmiştir. Hazreti Âdem’le başlamış olabilir. Bu akım varlığını Musevilikte “ “Kabala” ile Hıristiyanlıkta “Essene’ler” ve “Şövalye Örgütleri” sayesinde ve İslamiyet’te “Tasavvuf” olarak sürdürmüştür. Temelinde “Beni seveni ben daha çok severim, ben her kula şah damarından daha yakınımdır” iyi bilinen kutsal Tanrı mesajı olabilir. (50.2; 55.29)

            Felsefe, kurumsal kardeşlik ortamında, her aşamada, özenle nakış gibi işlenmiştir. Kurumsal kardeşliğe girişte, düşünce odasında, yer alan VİTRİOL, yani “Dünyanın merkezine in, orada gizlenmiş küp taşı bulacaksın” kelimelerinin baş harfleri, düşündürücüdür. Kılavuzdaki “Düşüncelerimiz yüce varlığa doğru yükselir, dileriz ki, Yüce Varlıkla aramızdaki mesafeyi daha çabuk aşabilmek için ortak çalışmalarımız bize yeni kuvvetler versin” isteği de aynı kapıya çıkar. Yeni bir hayata doğan çırak kardeşe kalbini temizlemesi öğütlenir ve O’na ulaşmaya layık hale gelince O’nun görüneceği müjdelenir. Harici hayattan kardeşliğe kabulde “bizim yolumuz Nur ve Sevgi yoludur, ancak, kardeşliğin kendine özgü bir nur’u yoktur, nur kendini bilmekten doğan ‘Hakikat Severlikten’ alınır” denir.

            “Normal” denen bir hayattan, yeni bir hayata doğan ihvan, salik, çırak kardeş, bildiği her şey yeni anlamlar kazandığı için, önceden değer verdiklerinin aslında değersiz olduğunu gördüğü, hırs, kin ve riya gibi duygulardan sıyrıldığı için, kısaca aslında gerçek olmayan ‘zan’lardan kurtulduğu için yeni bir hayata başlamıştır. Zanlarının yerine gerçeklerini koydukça sevgisi artmış, sevgisini paylaştıkça sevgi artmıştır.

            Kardeşlik Ülküsüne ilişkin araştırmaların, özellikle “yeni bir hayata doğuş” veya “yeniden doğuş” kavramları ışığı altında, tasavvuf felsefesi alanındaki araştırmalar ile desteklenmesi Türk Kardeşliğini zenginleştirebilir. Tasavvuf konusunu ele alan hemen her kitapta bulunabilecek başlıca kavramlar ve deyişler arasında şunların olduğu bilinir: “ölmeden önce ölmek”, “kendini bilen Rabbini bilir”, koca Yunus’un dediği “sen çık aradan kalsın Yaradan” ve “ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm”.

            Kardeşlik Felsefesinin temelinde “her zerrenin Tanrının bir parçası olduğu ve O’ndan çıkanların yine O’na dönmek için sürekli devinim halinde bulunduğu” esası vardır. “Allah, yaradan değil var olandır ve var olan başka bir varlık da yoktur.” Kalpten ruha yapılan yolculuk da budur!

            Var olan her şey Tanrısal südûrun, fışkırmanın bir ifadesidir. Kamil insan, Allah’ı kendi içinde, beden mabedinin en kutsal yeri olan kalbinde bilerek bulandır. Bu nedenle, kalbin temiz tutulması önemlidir. Yüce Varlık kendisini sevenin kalbine sığabileceğini bu nedenle esas beytullahın, yani Allah’ın evinin, içtenlikle inananın kalbi olduğunu bildirmektedir. Kalbi beytullah olmayan da yoktur zaten!

            Özlü bir Kur’an Ayetinin tasavvufi açıklamasında yer alan bir cümle de şöyledir: “Kul ef’alinden sıyrıldığında efal tecellisiyle, sıfatından mahvolduğunda Hakk’ın sıfatlarının verilmesiyle ve kulun fenası halinde vücud-ı hakkaniyi bağışlayarak zatı ile baki kılar.” (2.21,50; 48.9) Belki de her kişinin kalbinde O vardır da bazıları “ben” var zanneder!

            Mutasavvıf, böylece, bireyin, bir çeşit ‘ben’cilliği ile kendine ait olduğunu zannettiği “efal, sıfat, zat”ının aslında, üç aşamada, Allah’a ait olduğunu idrak etmesi halinde, iade ettiği zanların yerine hakikilerin verileceğini, hakikate ulaşacağını ve Hakk’ı seveceğini, öyle ki Allah’ın da onu seveceğini, ölmeden önceki iradî ölümle ölümsüzleşeceğini, açıklamaktadır. (2.243). Olmayan zandan kurtulmak ne zor!

            İlk üç aşamada, yalnızca bir kuruntu ve ‘zan’ olan ‘ben’lik, ‘var’lık iddiasından kurtulmak gerektiği, fani olanın yok olacağı, her doğumun bir ölüm ile sonuçlanacağı, iş ve fiillerin ancak Allah’ın verdiği güç, kuvvet ve kudretle mümkün olabileceği bildirilmektedir. Son üç aşamada ise, yetkin insanın aradan çıkarak kendisinde O’nun tecelli etmesi, O’nunla O’nu görmek ve işitmek, Tanrının “yaratan değil bir ve tek var olan” olduğunu idrak etmek olarak açıklanmaktadır. Böylece, yeterince sevebilen kişi, “ben sevdiğim kulumun tutan eli, gören gözü, işiten kulağı olurum” kutsal mesajı kapsamında, sevilir.(19.96; 3.31)

            Sevgiyi tutkuya ve aşka dönüştürmeyi amaçlayan kardeşlik çalışmalarında her alegori, kılavuz ve sembol bu yolda ve bu yöndedir. Dünya geride bırakılıp, ‘ben’likçi mevki, makam, zenginlik, güç ve kuvvetten vazgeçilir. Önlüklü önlüksüz tüm kardeşleri sevmeye, onlara zevkle hizmet etmeye, çevreyi ve doğayı korumaya, insanlık için kendisini feda etmeye söz verilir. Evrenin Ulu Mimarından, ruhtan kalbe, gelen ezoterik yani içsel, batınî hitaplara kalpten inanılarak istenen yapılır ve yaparken de yardım etmesi yalnız O’ndan dilenir. Ölüm göze alınıp sır saklanır.

            Hoşgörüyle, gölgeler ışığın geliş yönünü gösterir, yanlış ve hatalar doğruları, çirkin ise güzeli öğretir. Kısaca, gece-gündüz, dişi-erkek gibi çift ve zıtlıklar varoluşun, ‘ayet’in çoğulu olan hayatın, güzellik ve ihtişamını yaşatır. Bizi bu güne ve bu duruma getiren geçmiş her güne, herkese ve her şeye şükür ve teşekkür.

            Dileriz Tanrı sevmekte, aşka ermekte, aşkı idrak etmekte bize yardımcı olur.  

               UYANIŞTA KARARLILIK


            Uyanma isteğini gösteren kişi insan olma yolunda öğrenmeye başlamıştır. Kişi öğrenmenin doğaya bırakılamayacağı, kendiliğinden olamayacağını anlamıştır. Bilme isteğinin azim ve kararlılık gerektirdiğini idrak eder. Bu yolda ve bu yönde ilerleme azmini düzenli bir şekilde Kitabı okuyarak veya kurum ve kuruluşlardan yardım isteyerek gösterebilir. Önemli ve amaç olan bireysel gelişimdir, olgunlaşmadır, yücelme ilmidir. Araçlar amaç değildir!

            Çırak iş işler, denileni yapar. Plan ve programlanmış olan işleri yürütür. Karanlıktan aydınlığa yeni çıkmış, yeniden doğmuştur. Bulunduğu yere kendi gelmemiş, birileri onu seçmiş getirmiştir. Kendinin ne olduğunu dahi bilmez durumdadır önce. Işık ile karşılaşmamış, nuru görmemiş, henüz hitap duymamıştır. İşin başlangıcında, yolun başındadır. Çıraktan beklenen yalnız denileni yapması, söyleneni dinleyip öğrenmesi, öğrendiğini uygulamasıdır. Bütün yapacağı iş, fiil, çalışma, gayret ve uygulama yani kısaca ef’aldir. Bir mabet inşasında işçiliktir.

            Kalfa ise, bir sıfattır. Her iş bir sıfatla yapılır. Yaptıklarımızı bir baba olarak, amir veya memur olarak, bir marangoz veya tornacı olarak yaparız. Burada esas olan sıfattır, yapmaktan çok yaptırmak, öğrenmenin yanında öğretmek. Öğreterek öğrenmedir. Öğretmen, öğrencilerin arasına karışabilir, onlardan biri gibi davranabilir, sevecen olur yakınlık gösterir.        Ancak, her an, sınıfta yalnız öğretmen “buraya kadar çocuklar şimdi sınav zamanı” diyebilir. İşte fiil ile sıfat arasındaki fark.

            Kalfa, mabedin artık doğudan batıya uzandığını ve güneyden kuzeye yayıldığını idrak etmiştir. Evreni kaplayıp her şeyi kapsadığını bilir. Planlanmış olan programın tümüne hâkimdir. Fiilin hangi sıfatla yapıldığını anlar. Amacın ortak ve tek olduğunu, yapı mabet olduğuna göre, orada kimin kim için ne yapacağını bilir. Orada Âdemi kendi suretinde yaratıp kendi ruhundan verenin anılacağını kavrar. Hangi sıfatla hangi işi yaparsak yapalım bizim bir kişiliğimizin olduğunu da unutmayalım. Herkes kendi kişiliğine göre yapar yaptığını. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.

            Kardeşlerim, Hak erenler diyarı kültürümüzün iki kavramı olan ef’al ve sıfatın tanım ve tarifiyle çıraklık ve kalfalığı anlatmaya çalıştım. Olgunlaşma sürecinin en önemli bu iki aşamasında en hassas nokta kurum ve kuruluşlardan alınacak yardımlardır. Şiddetle karşı çıkılan kuruluşlardaki “biat etme” ve kurumlardaki “tabi olma” kavramlarıdır. Matematik ilmini okuldan aldığımız gibi tevhit ilmini de “araç” olan organizasyonlardan alabiliriz. Tek kişilik tekke ve tek kişilik mabet olarak ve asla ötekini taşlamadan!

               İYİ OLMAK GÜZELDİR


            Aslında “rahmetli” demem gerektiği halde ben “kulakları çınlasın” diye söz ederim. Babamın herkes tarafından bilinen bir özelliği “en son söyleyeceğini ilk önce söyler” oluşudur. Anlatırdık uzun uzun, hayır demesin de evet desin diye, çünkü bir kere hayır derse evet demesi mümkün değildi. Benzer şekilde olacak, ben de kendimi çocuklara “iyi olmak iyidir, kötü olmak kötüdür” derken yakalamışımdır. Kısaca söylemeyi yeğlediğim için bazen “ifade özürlü” olduğum söylenir ve kabul ederim.

            Çok nadirdir kötü olduğunu bilmeden kötü bir şey yapmak. En azından ilk farkında oluşta söylediğinde kabul edilmelidir. Ama genellikle “ben kötü olsun diye yapmadım”  gibi bir savunma yeğlenir. İyi olmak güzeldir de baskı altında yaptığımızı da savunma gereği duyabiliriz. Basit göründüğü halde “neden hep iyi olamıyoruz” konusu incelenmelidir.

               İnsancıl Gerçekler


            İçimizdeki iyilik duygusu gönlümüzde, genetik ve içgüdüsel değil, ruhsal, insancıl bir duygu olup bizi hayvanlardan ayıran en önemli özelliklerimizden biridir. Bu duygu, “her şey insan için, insan Yaradan için” kavramına uygun olarak, yalnız kendimizi ve yakın çevremizi değil tüm doğayı kapsar. Ölünce arkamızdan kendimize "iyi insandı" dedirtebilmek için çok uğraşırız. İyilik duygusunun, doğada yapılan araştırma veya kazılarda elde edildiği söylenemez. Doğada değil ama kalpte yapılan araştırmalardan elde edildiği, iyilik sıfatının ilme dayandığı kesindir.

            Bu nedenle, bazen, yalnız görünüşü insan olanlar bizi hayal kırıklığına uğratabilir. İyi insan kavramı ile birlikte, özgür irade, "hür" olma, "seçim" yapabilme gibi kavramlar da anlam kazanır. Bağnaz, tutsak ve köleler de iyi olabilir, ancak, bunlar efendilerinin izin verdikleri kadar iyidir veya iyi olmak zorundadırlar. Bir kişinin zenginlik, makam, güç ve kuvvete sahip olduktan sonra iyi olup olmadığı ortaya çıkabilir. İyi insan olmak bilinçli, sürekli, zorlu ve kararlı bir çaba gerektirir.

            Zulüm veya Adaletten birini seçme hakkı varken adaleti seçen "iyi"dir. İyi olan da doğal olarak güzeli hak eder. Hakk’ını hak edene hakkı mutlak verilir.  Hak ediş ile veriliş ve doğallık ile insancıllık kavramları yalnız analiz yaparken gereklidir, sentezin bütünlüğünde hepsi güzelliğin bir parçasıdır. Ancak iyi bir başlangıç ve performansın sonu muhteşem bir finiştir.

               Tarihî Gerçekler


            Gerçeğin tarihî boyutunda da aynı şeyleri görebiliriz. Efsanevi kıssalarda da her şey önce insancıl olarak verilen ruh ve nur ile başlar, inanç hitap ile kalpten kalbe yayılır, güçlenir, zamanla inançsızlara üstün gelinir, özgürce iyi olunur, hatta bireysel düzeydeki nefsî mücadele toplumsallaşır, sonuçta aşka, güzele ve güzel günlere erişilir.

            Dört Kutsal Kitabın aslı da birdir özü de, ilimdir, ilim kendini bilmektir. İnsancıl süreç, bugünden yaklaşık altı bin yıl önce, Âdem’in, aşığın ruhundan, maşukun nurundan yaratılması ile başlamış.

            Üç bin yıl önce, yani, "Tufan"dan bin beş yüz ve Hz. İbrahim'den bin sene sonra, bugün de semavi her din için kutsal olan yerde, Süleyman Mabedi inşa edilmiş. O zamanlar, ibret için, Tanrı orada anılmış, adaklar adanmış, kurbanlar kesilmiş ve oradan Miraca çıkılmış.

            Süleyman Mabedinin yapılışına ilişkin Eski Ahit'te yer alan düşündürücü bazı gerçekler bireysellikten toplumsallığa çıkan çabaya, iyi olmaya, güzelliği anlamaya ve güzele ulaşmaya ışık tutabilir:

            1. Allah Süleyman'a Hikmet verdi hükmetmesi için; yalnız toprağına ve iman eden, inananlar kavmine değil bitki ve hayvanlara da hükmetti,

            2. Süleyman'a Rabbi Allah, "İnananları düşmanlarından kurtardım, çoğalttım ve zenginleştirdim, benim adıma ev yap, ortanızda oturacağım, beni her an anar dediğimi yaparsanız bu sizin için en iyi olandır" dedi,

            3. Süleyman Evi yedi yılda yaptı. Ev yapılırken bir alet sesi işitilmedi ve evde taş görünmüyordu (çünkü taş ve ağaç işleri ülkenin dışında yapılmıştı ve her yer ahşap kaplama idi).

            4. “İç Oda”da yalnız, içinde Rabbi Allah tarafından Musa'ya verilen iki levhanın bulunduğu, Ahit sandığı vardı, Süleyman "sen söyledin sen yerine getirdin, ismim orada olacaktır dedin, işit, yalvarışları işit ve bağışla, bu evin senin olduğunu, senin isminle çağrıldığını bilsinler, ismini ananları işit, bütün âdemoğullarının yüreğini ancak sen bilirsin" dedi.

            Tüm peygamberlere inanır ve biliriz ki tüm peygamberler tarihi aslında bir bütündür.       Bu güzel süreçte, toprağa ekilen çekirdeğin ağacın meyvesinden tekrar çıkması kadar doğal, ancak, bir meyvenin aşılanması kadar da insancıl bir gerçek vardır. İnsanın yaradılışında bahşedilen Allah'ın kendi nurlu ruhu "hayat"ın hem geçmişidir hem de geleceği. Bu doğal ve insancıl süreçte, Kral Davut'un oğlu Kral Süleyman'a hikmet verilmesi doğal görülebilir ama tesadüfî değildir. Aynı şekilde, bir kişinin yaşamında da korkusuzca ve özgürce karanlıktan aydınlığa çıkacağı ve kendini iyilik, doğruluk ve güzelliğe adayacağı bir dönem gelir. Herkesin içindeki Süleyman’a da aynı şans tanınır!

            Mısır, ilk Hermetizm’in Rahipleri, harika insancıl yapıtları ve doğal güzelliği ile ruh, can ve ten sahibi bir insanı sembolize edebilir. Musa Tur dağına çıktı, Tanrı ile konuştu. İnananları Mısır'dan, baskı altından kurtardı. Davut düşmanlarını yenerek Krallığını ilan etti. Çevredeki krallıkları vergiye bağladı. Oğlu Süleyman'ın, zenginlik, makam, kuvvet ve kudrete sahip olduğundan, tam anlamıyla bir seçim hakkı vardı. Güzel olan, gönlündeki iyilik duygusunu geliştirip adil olmayı seçmesi, verilen ruh, hikmet ile hükmetmesi, Rabbi Allah için Ev yapmasıydı. Sıra içimizdeki Süleyman’da!

            Kitabî ve tarihî hikâyelerden ders almak kolaydır. Örneğin, yukarıdaki hikâyeden sonra bize ne Davut’tan Süleyman’dan denemez. Belki de denmek istenen, birey için iş güç sahibi olduktan ve bağımsız bir yuva kurduktan sonra, “iyi olmak iyidir, kötü olmak kötü.” Bizden de tek kişilik tekkemizi ve mabedimizi oluşturmak bekleniyor olabilir.

            Güzellik için, bizim çabamız da, hür olarak, önce kalbimizi temizlemek, iyi duygularımızı diğerlerinin baskısı altından kurtarmak, kendimize hâkim olup benliğimize hükmedebilmek, iyiliğimizi tüm çevremize fiilen kanıtlayıp “Gönül Mabedi” yapmaktır. Böylece, inanırız ki Yaradan'ı özgürce gönlümüzde anar, yaşar, yücelterek yüceliriz. Kral Süleyman iyilik ve kötülükten birini seçme hakkı varken iyiliği seçtiği için “Hazrettir”, her an O’nun huzurunda oluşunu idrak etti. Çevresinde gönül yaparak gönlün birliğini özgürce idrak edenin içi huzurdadır ve dışında da huzur içindedir!

               Kurumsal Gerçekler


            Kurum ve kuruluşların sembol ve alegorileri gizemlidir. Bir şey söylenerek birçok şey söylenmek istenir. Akla hitap edilir, ama sezgilerle algılanır söylenmek istenen. Kurumların Kılavuzlarında kazılıdır birçok şey. “Görevlerinizi her an, her nefeste, düşününüz” uyarısı artık kalplerde yer etmiştir. Akıl ve hikmet ile aranır, araştırılır, gereken yapılır amaca ulaşmak, ülkü-sevgi-insanlık mabedini, Hz. Süleyman Tapınağını bireysel düzeyde inşa etmek için.

            Kurum ve Kuruluşların Sembolik törenlerinde, önce ruh verilir sonra da ruha hitap edilir, verilen ilim ve ilmin aydınlığı ile kardeşe, ihvana kendisi tanıtılarak, aşılanmışçasına, yeni bir yaşama doğması sağlanır. İşte insancıl süreç, "yok" iken "var" oluş, karanlıktan aydınlığa çıkış. Sırlar vardır, en güvenilir yerde, kalplerde. Her türlü zenginliği ile dışarıda kalır Dünya. Tanrıya inanılır, Kitap okunup, kurum ve kuruluşlara üye olunup Hak ve hakikat aranır beraberce. Ancak kalbe dolan ruhta bulunur bireyce!

            Yol nur ve sevgi, idrak ve aşk yoludur. "Kendini bilmekten” doğar kardeşlik nuru. Üç adımda, etapta, makamda yaklaştırılır aday nurun kaynağı Kitaplara ve Hak’tan alıp halka veren semazenler gibi, diğer elindedir kalbi. Su gibi temizler ilim tüm benliğini. Ateş gibi yakar bencilliğini benliğine hâkim olan akıl ve hikmet ateşi. Toprak gibi misliyle karşılığını verir gönlüne ekilen nurlu ruh. Kitap ile kalp arasında hitapla nur verilir, ruhun nuru.

            İnsan Adayının saygı duyması ve uyması istenir kitap ve hitaplara, onlarda Tanrı'ya, kendisine ve diğer insanlara karşı görev ve sorumluluklarını bulabileceği bildirilir, okuması ve incelemesi, her nefeste düşünmesi istenir.

            Esas olan söylenmek istenenlerdir. Her aşamada ilerlemek isteyip istemediği sorulur, söz alındıkça hitap edilir kutsal sır, ilim, ilmi anlamak için nur, idrak verilir. Sürecin özü verilen emanetin dört ana sır toprak, hava, ateş ve su ile çürütülmeden yeşertilmesi, insanlık tohumunun "iyi insan" olarak yeniden hayata kazandırılmasıdır.

            Hedef insan-ı kâmil olmaktır, kardeşin içindeki duyguları, iyi duyguları, iyilik duygusunu fiilen yaşaması ve gerçekleştirmesidir. Öncesi, bugünü ve sonrası; dün, bugün ve yarın, esasta özde birdir; güzel olan, iyilikleri yaşamaktır. İyilik duygusu ile hoş görür, anlar ve severiz; hem de onu bunu değil herkesi ve her şeyi. Biz biz olduğumuz, biz iyi olduğumuz için, insan olarak, tüm âleme, yararlı olmaya çalışırız. İyilik insanı insanlığa taşıyan, ulaştıran, kavuşturandır. İyi olmayana da zaten insan diyen olmaz.

            İyi, olgun, kâmil, kısaca insan; doğar, yaşar, sonsuzluğa göçer; ekilen biçilir. Başlangıcı, süreci ve sonucuyla bu güzeldir, güzellik budur. Aynaya bakıp çevreye hitap ederek gururla “işte eserim” diyen iyi ve güzeldir. Güzele ve güzelliğe götüren iyiliktir.

            Dilerim Ulu Tanrı, kendimizi bilerek "işte eserimiz" diyebilmek için, seçim hakkımız olduğunda, iyi olmayı seçmemizde ve içimizdeki bu iyilik duygusunun asıl güzelliğe ulaşmasına, ekilenin biçilmesine, fıtratımızın gerçekleştirilmesine kadar gelişmesinde, bize yardımcı olur.

               EZOTERİZM, İÇTEN DOĞUŞ


            İçten geliş, insanın, içe doğuşla elde dilen bilgileri alıp, kendi içinde değerlendirip, içinden gelen bulguları yaşamında içtenlikle uygulayarak bilim ve sanata dönüştürüp, kâmil insan olma, yeni ezoterik bilgileri ezoterik öğrenimin amaçlarına dönüştürme, sürecidir. Her eşya bir ilmin ‘gerçek’leşmiş hali olduğuna göre tersine mühendislik ile ilim eşyanın incelenmesinden de elde edilebilir, doğrudan ruhtan da kaynaklanabilir. Bilimsel araştırmalardaki ‘sezgi’nin rolü kalpten ruha yücelen aklın yücelişindeki başarıyı simgeler. Bilinenlerin ufkunda yapılan bilimsel araştırmalar tez, anti tez, hipotez, ispat gayretleri, akıl ile irdeleme, sezgi, tefekkür, konuya yoğunlaşma, sürekli çaba ve bulma isteği, cevap arayışları, cevap için yakarışlar emme-basma tulumba örneğindeki tatlı ve yeni suyu çıkarma gayretleridir. Kısaca hatırlatmakta yarar vardır. Her insan bir emme basma tulumbadır. Yeterince derine çakılan ve suya eren tulumbanın ağzında olması gereken suyu kaçar.

            Su çıkarılmak istendiğinde kaçan suyun miktarı kadar su ağızdan konulduktan sonra taze su derinden çıkarılabilir. Benzer şekilde her insanın gönlünde ilim vardır kaçan kısmı kadar ilim eklenirse taze su misali ilim çıkacağı bir gerçektir. Yeni buluşlar yapan her ilim adamı da bu sürece bir örnektir.

               Ezoterik Öğrenim ve Uygulama


            Maddi olarak yükselme ve manevi yücelme süreçlerinde dışarıdan beş duyumuz kanalıyla alınan bir takım doğal bilgiler insan beyninde bir özümleme sürecinden geçirilip, sezgilerimizin de katkısıyla, sindirilir ve yeni bilgilere ulaşılır. Bir şeyleri öğrenmekten çok “öğrenmeyi öğrenmeye” önem veririz. Kitapları okumaktan hitapları okuyabilmeye geçeriz. Bizden öncekilerin bilgi ve deneyimlerinden yararlanırız. Önce, aklımızı kullanarak bilgi edinir sonra da akluhikmet yardımı ile yeni bilgiler üretip çevremize aktarırız. Bir anlamda, düşenen akıl sahibi her insan, tohumsal bilgilerin ekildiği ve yeni bilgilerin biçildiği tarla gibidir. İlim de böylece ilerler, yeni teknolojik buluşlara ulaşılır. Gönül “toprak”tır, doğurgandır, üreticidir.

            En temel bilgiler Evren, Hayat ve İnsan ile ilgili olanlardır. Felsefenin temeli bu yöndeki arayışlar sonucunda atılmıştır. İnsan, kendi temel yaşam felsefesini sağlam temeller üzerine oturtup uygulayabilirse, nereden gelip nereye gittiğini iyi bilirse, unutulmaz eserler bırakıp sonsuz yaşama veya ölümsüzlüğe ulaşabilir. Bir işi, mesleği olan her insan bu sürecin bir parçasıdır. İş, eş, aştan sonra sıra insanın kendini bulmasına ve bilmesi gelir. Sıra gelir de her insan bu sıraya gelir ve girer mi emin değilim.

            Çırak olup görerek veya öğrenci olup okuyarak elde ettiği bilgileri kendi içinde sindirip, özümleyip yeni bilgi ve becerilerle çevresine katkıda bulunur. Böylece insan, ilmi bir yerden alıp, çoğaltıp, yüceltip, bir yere taşımış, kendisi olgunlaşmış ve başkalarının olgunlaşmasına da yardım etmiş olur. Bu katkısı da kendinden sonra gelenler tarafından anılacak ve adı eseriyle yaşayacaktır. Olgun, olgunum demez, şeriat ile örtünür, edep eder, olgunluğu ile olgunlaştırır, tabii olgunlaşmak isteyip örnek alanı.

               Ezoterik Bilgi


            Her bilgi öğrenildikten sonra ne kadar sindirilip özümlense de yeni bilgi ve yeteneklerin doğuşuna uygun değildir. Kısaca, her bilgi bir tohum veya iyi bir tohum değildir. Ezoterik bilgi insanı olgunlaştırır, yeni bir açılıma, engin anlamlar içeren güzel, yeni deyiş ve tanımlara yatkındır, duyanlarda çok güzel duygu ve düşünceler yaratır, Hak ve Hakikatin yüce zevk ve neşe kaynağına götürür. Örneğin, “Ene el Hak” deyişinden “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” deyişine götürür.

            Ezoterik bilgi, genellikle, temel felsefî kavramlara aittir. Kardeşlik ilim ve sanatının da bir temel felsefesi vardır. Kardeşliğin, insanlığa yücelme mesleğinin temel ilmi ve bilgileri ezoterik, bu bilgilerin sanatsal uygulaması ise kardeşliktir, insanı olgunlaştırma mesleğinin icrası, uygulamasıdır. Bir çırak, ihvan, mürit olarak, bir hitap sonrası, nur, anlayış, idrak verildiğinde, büyük bir mirasa konulur, yılların birikimi hazır olarak alınır.

            Parasız, karşılıksız, bu nedenle de biraz da, en azından önceleri, kıymetini bilemediğimiz bilgiler aslında tüm insanlık tarihimiz boyunca ekilip biçilerek çoğaltılan, güzelleştirilen ve tatlandırılan temel yaşam felsefesine ait bilgilerdir. İlim ‘su’dur, yaşatır.

               Ezoterik Değerlendirme Süreci


            Ezoterik bilgiler, nesiller boyunca rafine edilen, her seferinde, sırrı keşfedenlerce bir kere daha şifrelenen bilgiler olduğu için, açılmaları ve özümlenmeleri için ‘ben’liğin bir adım ötesine geçmek gerekir. Bir ve tek olan gerçek, her an her nefeste düşünülmelidir. Nefis ve nefes, ‘heves’ ve ‘hava’dır. Kemalat simgesi Âdem’e Allah’ın Ruhundan nefhetmesi, ilim ve felsefenin Tanrı’nın lütfü olduğunu gösterebilir. İlk bilgiler “verilmiş” ise üstü de aynı olmalı.

            Tüm ilimlerin kaynağının, Büyük Patlamadan beri, yokluk aynasında görünen Bir ve Tek Varlık olduğu kolayca kabul edilebilecek bir gerçektir. Doğada ne varsa insanda da vardır. Toprak, ateş, hava ve su insanda gönül, aşk, nefes ve ilim olarak bulunur. Seven ve sevilen gönüldeki nefis arzında, birlik, tevhit yağmurları, ilmi, sayesinde oluşan güzel ahlak meyve bahçelerinde sabır ve şükür meyveleri yetişir. İnsan kendi gönlünde doğar, beslenir, yaşar, yetişir, olgunlaşır!

            Bize, muhterem büyüklerimiz, bilgelerimiz tarafından gösterilen her sabır, verilen her bilgi ve emek gönül toprağımızda çürütülmeden, ilim-su ile yaşatılıp, yeşertilip, özenle yetiştirilip, geliştirilerek bizden sonrakilere yeni ve taze bilgiler halinde sunulabilirse ölümsüzleşebilir.

               Ezoterik Bilim ve Sanat


            Olgunlaşma mesleği İhvanlık, Kardeşlik ezoterik bir bilim ve sanattır. Bilimdir çünkü bu bilgileri elde etmenin belirli, hem de önceden belirlenmiş kuralları vardır.

            Kardeşçe yaşam bir sanattır çünkü hem ilmi ilerletmek hem de tüm bilgileri, örnek olabilecek en güzel bir şekilde, yaşama geçirmek gereklidir. Üstelik, güncel yaşam koşulları, eski ezoterik bilgilerin üretildiği yaşam koşullarından oldukça farklıdır.

            Ezoterizm, kimin ne dediğini aynen alıp iletmek, taklit edip uygulamak ve birinden alıp diğerine nakletmek değil, onları anlayıp yaşamak; denilenlere tahkik ile yeni, güncel anlamlar katarak, içten gelenleri içtenlikle sunuştur. Genel olarak aynı anlama gelse de denilmeyeni demek, gerçeğe kendince ulaşıp, hakikati kendince yaşamak, istendiğinde yeni talep edenlere ihvanlara, çıraklara, mesleğe yeni girenlere kendince aktarmaktır. Kitap da Kılavuzlar da aynı şeyleri söyler, özüne in, kendini bul ve bil!

            Aynı gerçek olgunlaştırdı, istedikleri ilmi aynı ruhtan aldılar, aynı gerçeği dile getirdiler, ama biri Mevlana biri Yunus, biri Çaykovski, biri Einstein ve biri Mozart oldu.

            Varlık, vahdet bir, kesret çokluktur. Esma bir, müsemma sonsuzdur. Masa kavramı bir, ancak masa çeşitleri sonsuzdur. Her çırak aynı bilgiyi farklı uygulayacak, ustalaşacak ve kendi çırağına anlatacaktır. İnsan, böylece, sevecek-sevilecektir. Aşk “ateş”tir, muhabbet sevdirir, ısıtır.

               Ezoterik Öğrenimin Amaçları


            Her öğrenimin bir amacı vardır, kişi benliğini, bilgi ve becerisini geliştirir. Böylece, toplum hiyerarşisinde yükselir. Ancak, ezoterik öğrenim, kişinin, kendini bilmesini sağlayarak, gerçeğe, yücelerin yücesine yücelmesini amaçlar. Bu amaca “halvete” girilerek de ulaşılır. Böylece, ‘ben’le başlayan yolculuk, ben içindeki ben veya ‘O’nda bitebilir. Akıl, gerçeğe, erince onu anar, anlatır, onu çalar, onu söyler.

            Sanki her insan, kendi yaşamı ile yaşama çakılı bir emme-basma tulumbadır. Üstatlar, bilgeler çıraktaki kayıp suyu yerine koyunca, ilave edilen suya ilaveten, dipten taze, berrak, yararlı, temiz ve temizleyici tatlı su çıkarır. Ne ilk verilen su, ne de son fışkıran su ‘ben’dir. İnsan, ben deyip gururlanmaz, kibirlenmez, övünmez, ancak, tüm varlığı, doğayı, önlüklü önlüksüz herkesi sever ve hoş görür.

            Bilim adamlarının araştırma geliştirme çabaları sürekli yoğunluk ister. Bilim adamı kendini kaybedercesine, kendinden geçercesine her şeyiyle tefekkür edip konusunu düşünmelidir. Bu hal içinde iken ‘ben’ demesi hele ‘ben şunu icat edeceğim’ ‘ben bir keşifte bulunacağım’ demesi asla mümkün de değildir. Bilim adamları hayattan kopuk, dalgın olmakla tanınır. Einstein galaksiler arasındaki bir pankartta okumadı “E=MC2”yi. Bilinen bilgilerde kaybolanın yeni ilim içinde bulunması beklenebilir. İşini ve konusunu çok sevmiş, benliğini bu sevgi içinde yitirmiş olabilir. Birinin ezoterizm dediğine öteki halvetizm demiş, aynı şey. Öyle sever ki, aşkı yaşar, ona âşık denebilir. Temel gerçeği ‘aşkı idrak’te bulur. Ancak hakikate eren için “ezoterizm” de “halvet” de birdir.

            Ezoterizm de, ilgili ayete (2.243) uygun olarak, “akluhikmet aracılığı ile ruhtan alınıp ilham ve sezgiyle kalbe taşınan ilim ve idrak nuru sayesinde, ölümlüleri iradî ölüm ile ölümsüzleştirerek, gizemini sürdürür.” Ezoterizmin ‘kitap’ları da vardır kılavuzları da ama ‘asıl’ olan ‘hitab’ı giz'lemektir. İlim ile amel, bilgiyi yaşamak bir Hak’tır.     

               Varlık Yokluktadır


            Akıl madde âleminin atıdır, sınırdan sınıra koşar ve sahibini taşır. Her şeyi akıl sayesinde arayıp, bilip, bulup yaşadığımız ve değerlendirdiğimiz için her tanım ve tarif akla uygundur. “Büyük patlamadan önce ne vardı?” sorusuna cevaben yokluk kavramını aklımız ile “nisbî” olarak düşünebiliriz. “Var olanı kaldırırsan geriye yokluk kalır” diyebiliriz. Bu bizim tahminimiz ve akılcı ama hayalîdir.

            Âdem ve ademiyet, yok ve yokluk kavramları yaratılmalıydı ki Muhammet ve Muhammed’iyet, var ve varlık kavramları idrak edilebilsin. Allah’taki “yoklukta” “varlığın” halk edilişini anlayabilmek için biz varken, varlığımızda, varoluşta “yokluğun yaradılışı”, “fakir”lik idrak edilebilmelidir. Varoluşun idraki altı bin yıl sürmüş. Akıl yani aklını kullanan için ademiyette Muhammediyeti idrak altı bin yıl sürmüşse biz hangi mertebedeyiz acaba?

             Varlık da, yokluk da Allah’tadır, Allah’ındır. Bir kabın içinde bir şey yok ise bu yokluğu bildiğimizi göstermez. Bir şeyin o kapta olmadığını gösterir. Evrende hiçbir şeyin olmaması halini hayalen düşünmek doğru olmayabilir. Sonra ne olacaksının cevabı “hiç” ise o kişi “yok” olacak değildir.

            “Hiçbir şey yok iken O vardı”, “O her şeyin evveli ve ahiridir”, “Allah yoktan var edendir”, “sen çık aradan kalsın Yaradan”, “Yere göğe sığmayan Allah mümin kulunun gönlüne, kalbine sığar” hadisi ve deyişler düşündürür. “Gayrisi yoktur ki İlâh olsun” bir ayettir. (2.115, 116).

            Bazı kurumların “ezoterik” bilgi tabiri, kuruluşların “gönül” ve “ilham” kavramları ile örtüşebilir. “Gönlünü maddî varlıklardan arındıranın kalbinde Allah vardır.” Bu deyim hiçbir şeyin olmadığı yerde, yoklukta, Allah’ın olduğunun bir ispatı gibidir ama yokluk da Allah’tadır. Kalpte “yokluk” yaratılabilirse orası Allah’ın olduğu yerdir, Kâbe’dir. “O vardır gayrisi yoktur” ayetinin ve “yokluk” kavramının anlaşılabilmesi için kendimizin “yokluğunu”, “fakirliğini” idrak etmemiz gerekir. Peygamber efendimizin fakirliği ile övünmesi de, “fani olanın alınması ve baki olanın verilmesi” kavramları ile birlikte yokluk kavramına da ışık tutabilir.

            “Âdem, Vücutta o Vahid-i Mutlak'ın gayrı bir şey ve O'ndan başka mevcut yoktur ki, ibadet olunsun, imdi ona şirk etmeniz, nasıl mümkün olabilir. O'nun gayrı, sırf âdemdir, yokluktur, bu sebepten şirk, ancak O'na cahil olmaktan neşet eder, kaynaklanır.” (2.163) Allah tek var olandır. Başka varlık veya var olan olmadığı için gerçek şirk mümkün değildir. Şirk olunduğu zan edilir, Allah bilinmediği için şirk zandır. Zannetmekten vazgeçiniz!

            Tüm evreni ve varlığı ortadan kaldırdığımızı düşünerek “yokluğun hayaline” ulaşmak yerine; zaten zanlardan oluşan kendi “varlığımızın yokluğunu” idrak edip “gerçeğe” ulaşalım!

            Bu amaçla âdem ve ademiyetin yaradılışı, şeytanı da içerecek şekilde, gerçekleşmiş olabilir. Bu nedenle yine âdem Hz. Muhammed’in nuruyla yaratılmış ve süreç onunla tamamlanmış olabilir. Âdem ile insanlık ağacına dönüşen ademiyet nuru Efendimizin fakirliğinden çıkmış oldu. Biz bu idrak ile “halk edilişten yaradılışa yücelmiş” olabilirsek “insan” olabiliriz.  Bu “gerçek” tüm Kitabın bize demek istediği olabilir! Bu anlayış ezoterizm, ezoterizm de bu idrak olabilir.

               OLGUNLUĞUN KETUMİYETİ


 İçe dönük gönül yolculuğunda, her araştırma ve sunu, eşgüdüm ve işbirliği içinde “insanlığa yücelme” sürecini güçlendirme aracıdır. Denilen ile denmek istenen biraz farklıdır. Konu, önce “İnsan, Kamil İnsan, Tecelliyat”, sonra, “Misal Âlemi Dünya”, “Üstadın Ketumluğu” ve “Yeniden Doğuş, Diriliş” alanlarında incelenip özetlenecektir.

               İnsan, Kâmil İnsan, Tecelliyat


İnsanlığın, kâmil insan, Hiram ve tecelliyat kavramlarına dayalı ham taşı yontma, içinden bir eser çıkarma ve kendini bilme aşamalarında, çalışmalara bireysellik hâkimdir.

İnsanı olgunlaştırma mesleğimiz insanın kendinden kendine yaptığı bir yolculuktur. Ham taşlığın anlamı derindir. Kendisinin, rahimde ters durup tutunan damla anlamındaki “alâk”tan, maddi doğa deryası yarılarak içinden çıkarıldığını, önce “ben”liğe dayalı bir hayat fırsatı verildiğini ve ham taşlık ile de bu gerçeğe ilişkin sırra eriştirildiğini idrak eder.

Yontuldukça üstadına sunulan, "işte eserin" denilip yüzüne ayna tutulan kardeş, son aşamada, çok anlamlı, “ölüm anını düşün”, “ölüm dünya yolculuğunun sonudur” hitaplarıyla yolundaki zor bir geçitten geçer. Maddi, dünyevî varlığını, benliğini, azim ve iradesi sayesinde, geride bırakır. Hiram üstadın, kendi kendine dirilmeyip, diriltilmiş olduğunu görmüştür. Anadolu kültüründe, çırak, kalfa, üstat aşamaları, fena fillâh makamlarıdır, talebe fiil, sıfat ve vücudunun kendine ait olmadığını ilmen idrak eder. İlmî yakınlık aynî yakınlığa gidebilir, kendini bilerek Yücelerin Yücesine yücelebilir.

Ruhun ölümsüzlüğüne inanırız. Bu ölümsüz ruh ile diriltilen üstat kardeş “ketum“ olur. İnsan, hem de olgun insan olmaya söz vermiş, kutsal kitaplar üzerine el basarak, yemin etmiştir. Ketumun sözlük anlamı “sır saklamaktır.” Sır nedir, nerede nasıl saklanacak. Saklamak, kimseye söylememek, ortaya çıkarmamak olsaydı kolay olurdu, dipsiz kuyuya atılır, üstüne kilit vurulurdu. İşe yaramayacak, kullanılmayacak olsaydı sır hiç verilmeyebilirdi.

Güç olan sırrı saklamak değil, gerektiğinde ortaya çıkarmak olabilir. Bazen, doğrunun söylenmesi cesaret ister. Ayrıca, hatanın kabulünün fazilet olduğunu bilsek de, hatayı hata olarak görebilmek bilgeliktir. Aynı ölümsüz ruh ile dirilişten sonra her bedende aynı varlık olduğu görülür.

Kendini bilme aşamasında, bir insan adayının, talep edenin, kâmil insan olmayı, Hiram olmayı amaç edinmesi, üstat insan için bir dönüm noktasıdır.

“Kendisinde Allah’ın tecelli ettiği insan” olma amacı, üstadı, kendinden ve dünyadan geçirebilir. Artık, para, mevki, makam, güç gibi 'ben'cil ve 'ben'likli dünyada geçerli akçeler, yeniden doğuş ile yüceltildiği yeni yaşamında yürürlükte, değildir. Yücelme sürecinde “ben” odaklı birey ortadan kalkmıştır.

Ancak, deryanın bir damlası veya evrenin bir zerresi olmak, denizde gelip geçici bir dalga veya karada bir gölge olmaktan daha somuttur. Gölgenin var ya da yok oluşu, asla gölgenin iradesinde değildir. ‘Zan’ların yerini ‘gerçek’ almıştır. Yücelerek, tecelliyat ile davranış yenilenir. “Bana uygun mu” yerine, “bir kardeşe, insana, olgun insana, Hakk’a, hukuka, adalete uygun mu” temeline dayanan davranışlar hâkim olur.

Kısaca, ilk üç aşamada, kardeş, aynı hamurun bir lokması, aynı topun bir elbiselik bezi, aslında bir dalga veya gölge olan ego’nun gerçekler karşısında bir hiç, olduğunu anlamıştır. Zanlara dayalı hayatın “gerçek” karşısında dönüşüm geçirdiğini görmüş ve gaflet uykusundan uyanmıştır. Bu sırrın, yalnızca, kendisi gibi aynı yollardan bizzat geçenin anlayabileceğinin idrakindedir.

Benlik ve bencillik ile bunlara bağlı şeyler ortadan kalktı diye üstat zararda değildir. Bir şeylerin kaybolması bir eksik hiç değildir. Bunların yerine daha iyi, güzel ve doğrusu geldiği için giden gitmiştir. Gidenler artık acı verdiği için düşünülmez bile. Dalga gitmiş derya gelmiş akıl için bile kârlı bir iş!

               Misal Âlemi Dünya


Misal âlemi olan Dünyamızı biraz yakından tanımakta, okumakta, yarar vardır. Yeryüzü güneşten kopma bir maddedir. Güneş sayesinde görünür ve ısınır, yoksa karanlıkların içinde kara bir noktadır. Cisimlerin, hareketleri kendilerine özgü olsa da, kendi iradelerine dayalı değil, evrensel itim-çekim yasalarına bağlıdır.

Atomun ısı ve ışığı, onun yok oluşundan çıkar ortaya. Milyonlarca atom bombası sayesinde güneş güneşlik yapar, dünyamıza ısı ve ışık saçar. Bir de elektrik gerçeği vardır, ısı ve ışığı dirençten çıkar. Cam içindeki tel, negatif ile remzedilen elektriği iletmeye karşı olan dirençten akkor haline gelir ısı ve ışık saçar. Bakır telin direnci az olduğu için elektriği kolayca geçirir, ne ısı ne de ışık oluşur.

Bunlar böylece hep bilinir. Felsefe ise, bilinenlere anlam verir, satır aralarını, denilenden denilmek isteneni okur. Akıl ve inancı sezgi ile birleştirip basiretli görüşe ulaşır. İlk kutsal mesaj “oku” emrinin doğayı okumak ile ilgisi, henüz ortada okunacak bir kitap olmadığından anlaşılabilir. Böylece, kâinatı okumayı öğrenmek, basiretle, gönül gözüyle görerek, eşyanın hakikatini bilmek önem kazanır.

Güneş sisteminde, insana kadar, doğuya doğu, batıya batı diyen yoktu. Zaman ve harekete anlam kazandıran insandır. Cemadat, nebatat ve hayvanatın yaşamı da insan ile mana kazandı. Böylece, her gün ve her şeyin bir ismi, manası ve önemi oldu.

Konuşma, okuma, yazma, bilme, bildirmeyi öğrenen yalnız insandır. Evrenin var oluşunun nedeni, amacı insan olsa yeridir. İnsan kendini bilerek Tanrıyı bildi. Ressamlık resim ile hayat bulur, yaşar. Belki, Tanrı’nın yaratıcılığı da insan denen eseri, abidesi ile hayat bulmakta, kâinat böylece anlam kazanmaktadır. Gerçeği öğretirken, gerçek olmayanları ayıklarız. Batıl ve yanlış olanı söküp atarız, yerine iyi, doğru ve güzeli koyarız. İyileştirme ve güzelleştirme işinde zorlandıkça, bazen, nerden geliyor bu kötülükler, çirkinlikler içimize, aramıza diye feryat ederiz. Neden önce yanlışı öğrenir insan, ilk önce doğruyu öğrensek ya. Hep gündüz olsun, gece olmasın isteriz sanki. Aydınlık güzel, karanlığa ne gerek var veya mana ve manevi zevkler bu kadar güzelse maddeye ne gerek var diyesiniz gelir.

Ham taş niye, daha taş oluşurken, işin en başında, eser oluşsa ya, der gibi. Oysa “ey düşünen akıl sahipleri” hitabına uygun olarak, biraz düşünceye dalsak görürüz ki, “Ben” olmadan ‘ben’liği nasıl kaldırırız. Yusuf kuyuya atılmadan nasıl çıkarılır. Tefekkürle idrak ederiz ki, yaratma, “yaşam” olmazdı o zaman, nefret olmasaydı aşkı sevdayı bilemezdik.

Aklı kullanmak, fikir üretmek, alternatifleri değerlendirmek, konsantrasyonla derin derin düşünmek, tefekküre dalmak herkese zevk verir.

Bağnazlığa, yobazlığa ve dogmalara karşı oluşumuz da bizi kor gibi kızdıran bir çeşit dirençtir. Cehalete direniriz, böylece aydınlanır, aydınlatırız.

Pozitif düşüncelerimize ters düşen negatif düşünceler bizi kızdırıp akkor hale getirir. Moğol istilası gibi, zor ve olumsuz koşullar altında, Yunus Emre gibi, dâhilerin çıkması ve zaferler kazanılmasında bir hikmet olsa gerek. Bu gerçeklerin ışığında kendimizi sorgulayabiliriz. Kendimize pozitif yüklemeyi üstlensek bile karşı tarafı veya ortamı negatif yüklemek elimizde, irademizde olamaz.

Pozitif ve negatif düşüncelerin gelişiminde ve bunların sürtüşmesinden çıkan kıvılcım, ateş, ısı ve ışığın oluşumunda irademiz ne kadar vardır ve geçerlidir. Gönlümüzde çakan şimşek ve çıkan yıldırımdaki rolümüz nedir. Çevredeki zıtlıkların sürtüşmesinden sıcaklık, sıcak olaylar hatta savaşlar çıkmakta. Ancak, ne gariptir ki, gönlümüzdeki haklılık ve haksızlığın sürtüşmesinden de kıvılcım, ateş, sevgi ve aşk ile beraber, soğukluk ve nefret duyguları çıkmakta.

Güneş de isteyerek güneş olmadı. Bir dizi zincirleme patlamalarla güneş güneşlik yapar. Vücudumuzun karbon bazlı oluşu bizim seçimimiz değildir. Nedenini bilmediğimiz halde, çeşitli organlarımız saat gibi düzenli çalışır. Kendimizi bilmek adına nelere ne kadar sahip çıkıp ben diyeceğimize dikkat etsek iyi olur.

Aklımızın küllî akıl, kişiliğimizin insanlık ve ilmimizin de küllî ilim ile bir ilişkisi olabilir. İnsan, O’nun ruhu ile yaratılmıştır ve insanlığımız ilim ve amel iledir.

Güneş ve dünya gibi, bakmasını ve okumasını bilirsek, ay dahi bize bir örnek oluşturur. Bağımlılıktan doğan pervaneliği, var oluşuna engel değildir. Kopuşu, dönüşü ve duruşu yörüngesel sisteme tamamen bağlı ve bağımlıdır. Ancak, ay vardır ve gerçektir, bizim gibi, bizim kadar. Üstelik gecelerimizi aydınlatmak görevi de pek kutsaldır. Sisteme tam olarak teslim olmuş bir haldedir. Ayna görevini eksiksiz ve başarıyla yürütür durur. Bu görev için var edilmeyi hak eder.

Var olmayı, var olup güzel sevmeyi severiz. Her şeyimiz bize verilmiş olsa da, önce olmadığımızı ve sonra da olmayacağımızı bile bile biz bugün ısrarla varızdır. Üstelik büyük, güçlü, kudretli ve başarılıyızdır. Kalbimiz, akıl aracılığıyla ilim kaynağı olan ruh-güneşinden aldığını nefis-arzımıza başarıyla iletir. Bağnazlığın negatifliğine direncimiz sayesinde, kanımızın son damlasına kadar, kıpkırmızı, akkor halde, cehalete karşı koyarız.

Allaha inanır, kutsal kitaplara el basarak yemin eder, nur kaynağı olduklarını kabulleniriz, ama bazen, dinlerin dogmalar olduğunu söyler saçmalarız. Aramızda alegoriler ve sembollerle anlaşırken, özüne inmeden, bir hikmeti olabilir mi demeden, mecazî anlamını düşünmeden bazı kutsal mesajlara bağnazlık diyen olabilir.

Akıllıya, aklı kadar indirilmiş ve "oku", "düşün", tefekkür et", "tezekkür et", "akla uygunsa ayettir" gibi birçok ikazlarda bulunan "düşünce sistemi" asla "dogma" içermez.             Din gerçeğine “dogma” gibi çamur atılacağına "anlayamadım" denilmesi daha uygun olur belki de.

Aynı anda hem pozitif hem de negatif yüklü olduğumuz bir gerçektir. Normal dediğimiz bir tansiyonumuz ve vücut ısımız vardır, limitlerin dışında dengemiz bozulur, istemesek de bunlar oluşur. Yoksa bizim bireysel yapımız da, aynı çevremiz gibi, damalı, siyah-beyaz kareli mi?

Olgun insan, Ketum Üstadın, işin kolayına kaçma lüksü yoktur. Üstat, dinlerin özü ile saptırılmış din olgusu, adet ile ibadet arasındaki farkı kendi özünde hissetmeli, içine sindirmeli, gönlünde özümlemelidir. Özümlediğine inandığı bir kardeşinin çıkardığı sonuçlara sarılamaz. Aynı sonuçlara kendisi de, aynı yolları bizzat geçerek, ulaşmalıdır. Beğenilen, özenilen kişinin arkasından gidip izlemek yerine onun aradığını aramalı ve kendisi de bulmalıdır.

Öndekilerin izinde olmak, onlar gibi olmak, kendimizi bilmeden, onlar olmak demek değildir. Dediklerini demek, başkasına onları söylemek taklittir, aynı kavramı sen de ayrıca inanarak söylemelisin. Gösterilen kapıdan kendisinin de geçmesi şarttır. Tanrı-insan vahdetini savunmak başka, yaşamak başkadır. Hermes, Şit peygamber olarak da bilinir, Âdem’in torunudur, Mısır tarihinden gelen Hermetizm izlenecek bir şey değil yaşanacak bilgidir.

Akıl ve akılcılık önemli ama sezgiye de yer verilmeli. Sezgi ve basiret, inanç ve aklı bağdaştırır. Basiretle sezgi arka planda kalınca akıl tutulur bu halde "din dogmadır" denir.

Ruh ve beden, madde ve mana, gece ve gündüz gibi birbirlerini tamamlayan parçalardır. Sembolizmalar da bu gerçekleri açıklar. Güneş ruhu, dünya bedeni simgeleyebilir. Aynı şekilde, ilmin kaynağı ruh, bedeni aydınlatır. Güneşin batıdan battığı gibi, manevi nur da maddede gurup etmiş, sır olmuş haldedir. Batıdan doğan güneş gibi, akıl, fikir ve akluhikmet sayesinde, parçalanmış atom misali, nur da gönülden, adeta bedeni yararak çıkar, şafak söker, fecr olur ve cehaletin üzerine güneş gibi doğar.

Atomu patlatmak gibi maddeyi yarmak da önemlidir. Eşyada hakikat aranması için eşya incelenmeli, araştırma yapılmalı. Bu araştırmalar kalpte, gönülde de yapılır. "Karanlığın yarılışından çıkan aydınlığa sığınırım" diyen Felak suresinin ayeti böylece okunmuş olur. Böylece, Hakk ve Hakikat güneşi içimizde doğar, bizi aydınlatır, “tam öğle vakti” oluşarak gölgeler yok olur. Ancak böyle zamanlarda, düşüncelerimiz yücelir ve “Allah, yaradan değil var olandır” kavramı anlam kazanabilir. Ölümsüz ruh ile diriliş gerçekleşir.

Var olan hep vardır, evvelde ve ahirde, içte ve dışta, bir ara var olup sonra da yok olan ise aslında hiç var olmamıştır. Bilenle bilmeyen bir olmaz, olamaz da. Bir ile sıfırın toplamı iki etmez, bir etse de bu birin kendisinden gelir, sıfırın katkısı yoktur. Bilen bilgeliğin ötesindeki 'hiç'liktir.

O da "bildiğim tek şey hiç bir şey bilmediğimdir” dese de cahilin cehaletiyle bir ilgisi yoktur, bir olmaz, aynı şey değildir.

Sevgi Mabedinin inşasında kullanılan ağaçların özelliği vardır. Tur dağı veya gönül âlemi gibi bilinen yerlerde, özenle yetişen, özel kişilerce, özel olarak kesilip işlenen ağaçlardır. Belki de, içimizde aşk ateşi gibi yanan, büyük bir ziya parıldatan, egomuzu, “ben”liğimizi yakan ağaç, aklın taşıdığı ilim suyu ile gönülde yetişen tefekkür ağacıdır.

Bu ağaç, fikir çakmağı ile tutuşturulan, düşünen, faal akıl ateşinin nuru ile yanar. Bir çakış bir kibriti, bir kibrit bir tutam otu, o da ormanı yakmaya yetebilir.

Kısaca, misal âlemi dünya ve doğal örnekler bize bir mirasçı olduğumuzu gösterir. Kapsamlı bir kültür ve anlamlı bir bilgi birikimini devren alır, üzerine, bize “yeniden keşfedercesine aşikâr” olanları da ekleyerek devrederiz. İnsanlıktan borç aldığımızı, insanca, fazlasıyla öderiz. Sevgi mabetlerinde evvelde yakılan aşk ateşini söndürmeyerek ahir, yani bizden sonraki, zamanda da yanmasını sağlarız. Doğayı okur, ibretle inceler, ders alırız, her şey bir delildir, ayettir, kuş uçuşu, dağ duruşu ile gerçeğin abidesidir. Bir önemli nokta da, hiçbir şeyin ilk göründüğü gibi olmadığı, biraz düşününce, her şeyin öneminin ve anlamının farklı olduğunu idrak ederiz. Önce varızdır, ya sonra? “Olmak ya da olmamak” diye sormadan edemeyiz.

               Kamil İnsanın, Üstadın Ketumluğu


Kardeşlik Kurumlarında olgun, ketum üstatlar, çalışmalarına gün ışığının karanlıkları kovduğu zaman, yani şafak sökerken, fecr ile başlar.

Kılavuzlara göre, kutsal kelime YOD, Kabala’daki manasına göre, Allah, Vahdet anlamına gelir. ADONAY İbranca’da, dini manada, yani, belki de Hz. İbrahim’cede, Efendi, Efendimiz yani Allah demektir.

IVAH ise Jehovah’ın kısaltılmış şeklidir. Esasen, sadece He-Hi (Arapçada Hu-Hüve) harfi “O” anlamına gelir ve her iki dilde de Allah’ı ifade eder. Ketum Üstat kelimeyi bulup okuduğu zaman, ZİZA kelimesi ve Z harfi ile sembolize edilen büyük bir ziyanın içinde parıldadığını görecek ve aynı anda da en yüksek dereceye eriştiğini, Hiram gibi yüceldiğini, tecelliyatı, anlayacaktır.

Üstat, harfler ile gizlenenin kelime ile aşikâr olduğunu, bir ve tek olan vücudun mevcudat ile görünür olduğunu, vahdet ile batın olanın kesret ile zahir, aşikâr olduğunu idrak edecektir. Nedense, meydanlarda yer alan inşaatların projelerini gizler ve açıkta yapılan, naklen yayınlanan savaşların harekât planlarını gizli tutarız.

Kılavuzdaki, kelime bulunduğunda, “büyük bir ziyanın parıldadığını görme” kavramı düşündürücüdür. Kalbinde, hakikat güneşi doğanın gölgesi kalmaz. Güneşin de gölgesi olamaz zaten. Azizde benlik aramak, denizde damla, maddede zerre aramaya benzer. Bencilliğini yitirmiş, cehaletini yenmiş, kalbini maddeden temizlemiş bir kişinin temiz kalbi tamamen gerçek ile yalnız gerçek ile dolmuştur.

Yurtta sulh varsa cihanda da sulh vardır, yani, kişi huzur içinde, huzurda, O’nun huzurunda ise dışı da huzurdadır. İçi gerçek olanın dışı da gerçek, hakk-hakikattir.

Bu merkezden ne kadar kaçılır, ne kadar uzaklaşılır ki. Kaçanın kaybolacağı da kesindir, uzayda, büyük sonsuzlukta kayıp olmak da bir diğer gerçektir. Kaçanla kaçmayan, ‘gerçek’ merkezinde buluşur. Bu nasıl akıl, bu akla çok güvenmek ne kadar akıllıca bir iştir ki. Neyse "aşk" da var, akıldan sığınmak için güvenli bir yer olsa gerek. Her şeyin fazlası fazla olmalı. Çok fazla gerçek peşinde koşmak misineye dizilmiş mısır tanelerini yutan kekliğin işine benziyor. Sonuç merkezde, "hakikat"te, tek ve bir olan "gerçek"te buluşma!

İçi dışı, özü sözü, söylediği yaptığı aynı olan, her zaman ve her yerde gerçeği ve yalnız gerçeği dile getirir. Adeta, böyle bir insan kardeş için, gerçeğin bir abidesi denebilir. Hiçbir ses duyulmasa da her abide, remzettiğini, hakikatini haykırır. Eser müessirinin, resim ressamının doğal elçisidir, onun sırrını açığa vurur, haykırır da anlayana! Kişiyi veya bir ülkeyi temsil edene elçi denir. Temsil eden ile edilen arasında bir bütünlük vardır. Abide örneğinde olduğu gibi, aynî de olabilir. Dindeki elçiler de ilmel, aynel ve hatta hakkel yakin olabilirler. Gerçek ibadet, O’nun abidesi olarak O’nu remzetmek olabilir. Bazıları namazı, bazıları kıldığını bilmeyebilir.

 

İçinde hakikat güneşi parlamış olan, eserleşmiş, tecelliyatı idrak etmiş üstat gerçeği bir kenara itip, cahil iken benimsediklerini, geri dönüş yaparak, anlatır, öğretir veya uygular mı? Artık “ben” diyebilir, benlik yapabilir mi?

Peki, gerçeği henüz anlayamayanlara anlatabilir mi? Cevaplar olumsuzdur. Çünkü üstada gericilik yakışmaz ve gerçek anlatılamaz, idrak edilir. Belki de ketumiyet, olunması gereken bir hal değil, üstadın gerçek âleme geçişinden sonra, olabilecek bir sonuçtur.

Konuşmamak, dememek değil, dedikleri ile demek istediğini karşı tarafın anlayamamasıdır. Yani, ketumiyet, anlatmamak anlatamamaktan çok anlaşılamamaktan doğan suskunluk, sağırlık da olabilir. “Üstat insan tabii ki ketum olacak başka ne olacaktı ya!” denebilir. Yoksa ölümde kalır, diriltilme, diriliş, ölümsüzleşme olamazdı. Manaya geçemeyip maddede kalanın o madde kadar ömrü olur.

Burada hemen şu sorular da akla gelebilir. Eserleşmiş, zanlar âleminden gerçek âleme geçmiş kişi mi ölümsüzdür, yoksa ölümsüzleşmek için bu dünyada “ben”li bir şeyler bırakan mı? En başından beri neden ham taşını yont, kendini bil, dünyanın merkezinde kendini bul denmekte?

Bir anlamda, zanlar üzerine kurulu dünyayı yık, gerçeği tanı, yeni bir âleme doğmayı hak et denmekte. Karşılık için iyilik yapılmaz, sevap için namaz kılınmaz.

Kişi önce kendisi bir eser olmalı, gerçeği yansıtmalıdır. Henüz kendi cehaletini yenemeyenin, kendini bilmeyenin başkasına ne yararı olabilir.

Ketum Üstat, inşa edilmekte olan mabedin kendisi olduğunu idrak ettiğinde görecektir ki tüm kardeşleri el ve iş birliği yapmış bu mabedin inşasında çalışmakta.

Kurtuluşa erdiğinde tek yapacağı iş, teşekkür edip, şükredip, diğer bir kardeşin inşasını görev bilmektir. Artık ilmi ile amel hakkı ve görevidir. İlimsiz amel cehalet, amelsiz ilim ise sefalettir. Ketum üstat göreve başlamalıdır. Batıl giderse Hak gelir, fena fillahtan sonra beka billâh haktır, belki de, üstelik verilen görevi. Daha doğrusu Hak gelirse batıl gider, beka gelirse fani olan gider ve gitmeli. Basiretle bakın ve sezginizle sezin etrafınızda ne varsa odur! Görünen, görenin görüntüsüdür!

Mabet, sevgi mabedi, muhabbet, belki de İlâhî aşk mabedi. Hazreti Süleyman, Firavunların egosunu, benliğini simgeleyen piramitler yerine, içinde sadece Allah’ın anılacağı mabet yaptı. Bu manevi mabedin halen inşa edilmekte olduğu da aşikârdır.

Özet olarak, ketum üstat, içinde parlayan ışık ve eserliği ile henüz gerçeği öğrenmeye çalışan çırak kardeşine ışık tutacak yani örnek olacaktır. Kızmadan, üstelik severek, sabırla tekrar tekrar anlatıp, demek istediğini kardeşinin anlamasına yardımcı olacaktır.

Çünkü arşa yüceldiğinde damalı zemin arzda kalmış, kareli, siyah-beyazı temel alan dünya hayatının ötesine geçmiş, tüm renkleriyle, revnak gerçeği görmüştür. Artık görevi gerçeği yaşamak ve O’nu yaşayarak yaşatmaktır. Çırak ile çıraktan çok çırak olmak çıraklığı da bozup yozlaştırabilir. Çırak etrafında tek çırak olarak kendini görürse ancak yontusuna, üstat örneklerine bakarak, yön verebilir.

               Aynanın Sırrı


Ayna örneği anlamlıdır. Saydam camı ayna yapan onun sırrıdır. Aynada, belki de, her yerde, her zaman, “görünen, görenin görüntüsüdür”! Kendini bilmek, kendine çeki düzen vermek, kendisi ile ilgili gerçekleri görmek isteyen aynaya bakar. Sırrın sırrı ne ola ki, onunla gerçekler bütün çıplaklığı ile görünür. Cam aynasına gelen ışık yansırsa, gönül aynasına düşen hakikat güneşinin ışığı da yansıyabilir.

Bu yansıma ve yansıtma, üstadın bir kardeşin mabedinin inşasında alacağı ışık tutma görevi olabilir. Sırra eren, sır olan, sırrı yaşayan ketum üstat, içinde parlayan hakikat güneşi ile diğer kardeşine ışık tutup yol gösterebilir. Bu kutsal görevi yapmalıdır, gerektiğinde mutlaka yapmalıdır. Ay, ay tutulması sırasında bile yansıtma görevini bir ucuyla olsun yapmaya çalışır. Kalp aynası ruh-güneşi ışığını nefs-arzına, nefsin kalbe hâkim olma çabasına rağmen, yansıtmaya çalışır. Kalp-ay aynası ruh güneşine tam dönük olduğunda, yani nefsanî güçlerin istilasından tamamen kurtulduğunda, dolunay çıkar. Dolunay, diğer kardeşlerin benlik iddialarına mehtap ile cevap verir.

Tüm sevecenliği ile güler yüzlülüğü ve alçak gönüllülüğü ile gülümseyerek onların yeryüzlerini, izleyecekleri yolu aydınlatır. Büyükler hep “bilmem anlatabiliyor muyum”, “olabilir”, “denebilir” der, bir şey diyerek başka bir şey demek ister.

               Yeniden Doğuş, Diriltiliş


İnsanı Olgunlaştırma Mesleğimizdeki, yeniden doğuş, diriltiliş kavramları çok anlamlıdır. Aya gitmeyi bilmek, gidiş-geliş planlarına sahip olmak başka, fiilen gidiş-geliş başkadır. Mesleğe girişte yeniden doğuş sürecini bilmek, ölümde ölümsüzlüğü ilmen keşfetmek, aynen yakınlığa zemin oluşturur. Ama sadece zemin oluşturur. Bilmek yeterli değil uygulamak da şart. İlmen yakin şarttır ama yeterli değildir, belki aynen yakin bile.

Dinlerin özünden bir mesaj da yardımcı olabilir. Bakara suresi ayet 260 şöyle der : "Hz. İbrahim’in 'Ey Rab’bim bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster' dediğini hatırla.” Devamı kısaca şöyle yorumlanabilir. Kendini beğenen Tavus, tavukları çok seven Horoz, kinci, sevimsiz ve hırslı bilinen Karga ve yem yutuşuyla anımsanan, doyumsuz Kaz ele alınır, öldürülür ve etleri, dört bir tarafa, yani, vücutları toprak, ateş, su ve havaya dağıtılır. Bu kuşlar tekrar çağrıldığında emre itaat ederek uçarak gelirler.

Fenadan sonra beka makamına yücelen Hz. İbrahim’in kibir ve gururu alçak gönüllülüğe, şehveti iffete, hırs, kin ve nefreti sevgi ve hoşgörüye, dünyaya olan muhabbeti de kanaatkârlığa dönüşür.

Önceleri Hz. İbrahim’i esir eden nefsanî düşman askerleri ona hizmet eden meleklere, melekelere, yeteneklere dönüşmüştür. O nefsine değil nefsi ona tabidir artık. 3 Ali İmran, ayet 49: “Cahili, cehalet ölüsünü, ilim diriliği ile diri kılarım.” Cahil, uykuda, gaflette, bakar görmez, duyar işitmez, tuttuğunu bilmez, âlim ise uyanık ve diri.

               Özet Olarak


Özetle, ilk üç aşamada kardeş, kendisine, “ben”liğe dayalı bir hayat fırsatı verildiğini ve ham taşlık ile de gerçeğe ilişkin sırra eriştirildiğini idrak etmiştir. Ego’nun, gerçekler karşısında bir hiç olduğunu anlamıştır. Zanlara dayalı benlik ve bencillikli hayatın “gerçek” karşısında dönüşüm geçirdiğini de görmüştür. Bu sırrın, ancak, kendisi gibi aynı yollardan bizzat geçen tarafından anlaşılabileceğinin idrakindedir.

Misal âlemi dünya ve doğayı okuyarak mirasçı olduğumuzu anlarız. Kapsamlı bir kültür ve anlamlı bir bilgi birikimini devren alır, üzerine, “yeniden keşfedercesine bize aşikâr” olanları da ekleyerek devrederiz. İnsanlıktan borç aldığımızı, insanca, fazlasıyla öderiz. Bize tutulan hakikat ışığını, dolunay misali biz de ayna gibi yansıtırız.

Kamil insan olan ketum üstat içinde parlayan ışık sayesinde, örnek bir eser, abide olarak, öğrenmeye çalışana poz verecektir, abide konuşmaz, haykırır kendi gerçeğini ama anlayana. Yontusu sırasında, yontana, “poz veren” olacaktır. Çıraktan çok çırakçılık oynamayacaktır. Gerçeği zor koşullarda bile ortaya koyacak, cehalete karşı savaşacaktır.

İnsan olan, insanca işler yapmak durumundadır. Bilmek yetmez uygulamak gerek. Verilen ilmin uygulanmasını istemek ilmi verenin hakkıdır. Eğer insan tek başına üstat olsaydı ketum olmaya gerek duymayabilirdi. İyiliğe iyilik ile karşılık verilmesi daha iyi, güzel ve doğru olanıdır. Üstat, hayvanî nefsine tabi olmak yerine ona gem vurur, iradesiyle ölür, kendini bilir ve olgun insan ahlakına sahip olursa, eserleşerek, amacına ulaşabilir. Ancak bundan sonra kendisine “görev” verilir.

Sevgili yolcu kardeşlerim, buraya kadar çok şey söylendi. Eminim, basiretli görüş ve idrakinizle kalbinizde duygular, dimağınızda fikirler uçuştu. Bir an için, yerinizi bir cahile devredin. Basiretsiz biri bu sohbetten hemen kopar, dinleyemez, ses bile duymaz, boş gözlerle bakardı. Konuşan, istese de artık ona bir şey diyemez, sırrını ifşa edemezdi. Öyleyse, ketumiyetin bir anlamı da, “basiretsizlikten doğan idraksizliğin yarattığı sağırlık ve suskunluktur”. Bilenle bilmeyen arasında görünmeyen, ilim ve ses geçirmeyen bir zar mı var? Aynı şekilde Ruh ile Madde denizleri birbirine aralarındaki bir zar sayesinde mi karışmaz?

Zanlar âlemi ile gerçek âlem arasında, ötesi-berisi diyebileceğimiz, bir perde olabilir mi? Yaşamın evveli, ahiri bu olabilir mi?

 

BİLMEKTEN BİLİNMEYE


            Halka hayran olmamak elde değil. Cehaletten bilgeliğe yol bulmuş. Ozanların sazını ve sözünü dinleyerek halktan Hakka yücelmeyi, olgunlaşmayı başarmış. Firavun ve firavunluktan “halka hizmet Hakka hizmettir” dedirtmeyi sağlamıştır. Bu açıdan kurum ve kuruluşları da yol olarak düşünebiliriz. Yukarıda kurumlarda ele alınan konuları ele aldık. Burada kuruluşların ele aldıkları konular gözden geçirilecek ancak kitaptan doğrudan, mesaj olarak alınacak.

            Ben burada ne yeni bir şey diyorum ne de demek istiyorum. Hayatta bazı hususlar dikkatimi çektiği için ben gözlem yapıyorum. Bana göre durum bu. “Siz de lütfen kendiniz için hayattan dersler alınız” dememe gerek yok. Kitap ortada, kurum ve kuruluşlar çalışıyor. Ben dedim diye değil makul ve mantıklı buluyorsanız aynı şeyleri gözlemleyip aynı şekilde düşünebilirsiniz. İlim, bilgi kimsenin değildir.

            Algılarımız algılamaya, aklımız bilmeye yarar. “Bilmekten bilinmeye” gidişte sizi peşimden sürüklemek istemiyorum doğrusu. Bu bölümün sonu “aradan çıkmaktır”. Hani çekinmesem “hiçbir baskı altında kalmadan tamamen kendi rızanızla” var mısınız, yok musunuz?” diyeceğim. Kurum ve kuruluşları boş verebiliriz bundan sonra. “Kitabımız” tevhit ilminin önce ilk üç mertebesini anlatır. Bunları “ef’al”, “sıfat” ve “zat” olmak üzere üç makam olarak ele alabiliriz. Diğer bir deyişle fiiller Hak’kındır, sıfatlar Hak’kındır, zat Allah’a aittir.

            Bu kavramların hemen hepsine yukarıda epeyce değinildi zaten. Kimisine çırak ve kalfa kimisine de nefsin çeşitleri olarak baktık. İlgili düşünceleri de ilgili ayetlerle destekledik.

            Bundan önceki bölümlerde Kitaptan alıntılar yapıldı. Kitaptan alıntı yapana yüklenmek, dediğini uygulamamak için bahaneler bulmak kolaydır. Sanki aracı vardı ve aracıyı suçlamak kolay idi. Bundan sonrasında mesajlar doğrudan, yalnız ve sadece kişiye özeldir. İşiniz bundan sonra kolaydır çünkü istediğiniz kadar alır ve istediğiniz kadar uygularsınız. Size söylenenlerin hepsi “bana göre böyle” kapsamındadır, siz “size göre nasıl” olduğunu kendinize söyleyiniz. Zorluğu ise “düşüncesizce, düşünmeden elde edilen, akla gelen düşüncelere göre yaşamanın artık size uygun olup olamayacağının” derecesine bağlıdır. Bir konu veya düşünce alanında tefekkür etmeniz durumunda, ruh arşından nefis arzınıza yağacak ilim yağmurlarıyla oluşacak güzel ahlak bahçelerinin meyvelerini toplayıp istediğiniz kadar beslenebilirsiniz. Umarım bizimle de paylaşırsınız.

             Sizi muhatap alan sizi sevdiği için varsınız, insansınız, akıllısınız, melek ve melekeleriniz var. “Bana bir adım yaklaşana ben iki adım yaklaşırım” bir ayettir, delildir(2.151). Zaten de arada üç adım yok ki. Şah damarından daha yakın! Bu satırı okuyorsanız adımınızı zaten atmışsınız. Şimdi arkanıza yaslanıp kalben ve kavlen yani sözlü olarak ikrar ediniz ve “evet” deyiniz. Bu eveti hiç unutmayınız. Zaten daha önce demişsiniz, dönüş yolundasınız! (şah damarı: 50.2; 55.29)          

               HAYAT, ÖLÜM, İLİM


            Hiç sorulmayan, oturup öğrenilmeyen ama ilk günden beri bilinen şeylerdir bunlar. Laf olsun diye sorulur “hayat nedir ya Hu?”. Doğal bu olsa gerek. Doğuştan bilinir ve yaşanır. Hayatını kaybedene de “öldü” denir. Bu kadar basit, bunu bilmeyecek ne var? Hayatı ve ölümü biliyorsan da ilim de odur, biliyorsun, ilim sahibisin. Kitapta, koskoca Kur’an’da bunlara yer vermeye ne gerek var da denebilir.

            Artık hiçbir şey doğaya bırakılmıyor. Önce bırakılsa da sonra oturup öğreniliyor bakalım ayrıntıları neymiş. Eğitimi ve öğretimi insanlığa yüceliş olarak alınca, amaç bu olunca işin temelinden başlamak gerek.

            Bir güç varsa eğer uygulanırsa bilinir. Yönetim gücü, kuvveti ve kudreti, varsa eğer, yalnız uygulama alanında görülebilir. Bu nedenle melekût âlemi veya mana âlemi mülk, eşya, madde âlemini gerektirir. Yönetim, yönetilen varsa yürütülebilir. Her şeye kadir olma hali uygulama alanında görülebilir. Yed-i kudretiyle yani kudret eliyle mülk âleminde mevcut olan her mümkünata tasarruf eden, hükmünü sürdüren, her şeye kadir olan yalnız Allah’tır.

            Hayat, zorunlu, gerekli de olsa, irade gerektiren hareketler bütünüdür. Mevt ise iradî hareketlerin olmamasıdır. Ölümün olmaması yani ölüm niteliğinde bir şeyin olmaması hali ise kendiliğinden olamaz, önce bir vücut, bir mevcut olması gerekir ki onun ölümü olsun.

            “Eğer ölüm bir vücudun varlığını gerektirmeseydi vücut olma emrinin gerçekleştiği bir ortama, mevcudiyet ortamına gerek olmazdı, ihtiyaç duyulmazdı. Bu nedenle, halk edilen halkın, yaratılmış olan yaratılmışların, hayat ile olan ilgisi ve ilişikliği gibi, mevte, ölüme ilgisi ve alâkası doğru olur.” (67.2) Hayatta olan, hayatı olan ölüm ile de ilgilidir.

            “Kısaca, yönetim kudreti halk üzerinde uygulama alanı bulur, halk gerektirir. Halk da hayat ve mevt ile mümkün olur. Vücut buluş ve mevcut oluş hayat ve ölümün varlığını zorunlu kılar. Kudret eliyle mümkün olanın vücut bulmasını, hayat sahibi olarak yaşamasını ve mevt ile hayatta oluşuna son vermesini yöneterek yürütür.”

            “Mevt ile hayatın halk edilişinden amaç insanın olgunluğunun (ahsen amel, güzel ahlâkın) ortaya çıkışıdır. Gelin ile damat, toprakla tohum olmalı ki hayat devam etsin, mevt de olmalı ki hayat sürdürülebilir ve gelişiyor olsun. İlim elden ele geçmeli, uygulanmalı ki ortaya çıksın.”

            Zafer kazanılması için olimpiyat düzenlenmeli, yeni rekorların kırılması ve yenilenmesi, eskilerinin mevta olması için yeni olimpiyatlar düzenlenmelidir. İnsan-ı kâmilin yaratılabilmesi, insanın arzdan semaya yücelebilmesi için insanlar ve insanlığın var olması gerek! Gaybta gizli olan ilim insanlıktaki uygulamalar halinde ortaya çıkabilir, hayata geçebilir. Maluma tabi ilmin zuhuru ile zahir olan ilmullahdır, Allah’ın ilmidir. Hayatla kudret ortaya çıkmış olur, kudret elinin marifetleri bilinir. İlim yönetim kudretiyle, kudret halk ile halk da hayat ve mevt ile görünür, yaşanır olur.

            Mevtle de iyi ameller ortaya çıkar ve hayatta kalır kötüler yok olur. Doğal seleksiyon, seçilme, hayatın şartlarına uyum gösterebilme ile evrim devam eder. Teknoloji ilerledikçe öncekiler “eski” olur, ölür.

            “Hayat ve mevtle nefisler fazilet yarışında ya helak olur ya da kurtuluşa erer. Kötü amel işleyenleri kahreyleyen galiptir, iyi amel işleyenleri sıfat nurlarıyla setreyleyen, örten mağfiret, bağışlama sahibidir. Önemli olan yarışa katılmaktır, asıl olan yarıştır, katılanlar için zafer önemli ise de, zaferin muhteşem olması için yenilginin de ezici ve hüzünlü olması şarttır. Yarışı var eden, halk eden, kudretini göstermektedir!” (2.36; 45.24)

            “Tabaka tabaka, kademe kademe, derece derece yedi sema halk eyledi, var etti. Mülk âleminin nihaî kemali, yani, olgunluğunun zirvesi semaların halkındadır, halk edilişinde, var edilişindedir. Kademe ve düzenlilik açısından semalardan daha iyisi, halk yönünden, halk ediş açısından daha sağlamı yoktur. Cemadat, nebatat ve hayvanatta kendilerine özgü ruh vardır. Rahmanın halkında hiçbir uyumsuzluk görülmez.”

            “Semaların halkını Rahman'a nispet etmesi, onunla birlikte anması, se­maların haricî nimetlerin temelini ve diğer dünyevî nimetlerin özünü, çekirdeğini oluşturmasındandır. Hayatın sürdürülmesinde güneş, atmosfer ve yağmurun önemi bunun ispatı niteliğindedir. Semaların yuvarlaklığı uyumu artırmış, uyumsuzluğu gidermiş ve mükemmelliği sağlamıştır. Tekrar tekrar bakılsa da bir aralık, çatlak ve yırtık görülemez, parçalanması mümkün değildir.” (67.3)

            Âdem ve Âlem uyumu nedeniyle, insan kendi semasının (kalp, gönül, vicdan, merhamet, tasavvur...), bitki ve hayvan gibi diğer mevcutlardan farkının, idrakine varmalı! Gökyüzüne bakıp, çıkıp kendini bilmeli! Halk edilmişlerin arasında semaya çıkmasına izin verilen yalnız insandır.

            Âleme inmiş Kur’an kitabını okuyup kendi özüne Kur’an hitabının inmesini, inmişliğini idrak etmeli! Maymuna, maymunluk yapana inen kitabı maymun okursa, okuduğunu anlarsa, idrak edip uygularsa kitabın hitabı onu insan yapar! Böylece, Âdem için evrimin sonunda devrim de gerekir. Yücelebilen insandır, yalnız insan arzdan semaya yücelebilir.

            O ruhunu üflemiş, nefesinden nefes vermiş ve çamur Âdem halife insan, kâmil insan olarak dirilmiş olur! İnsanlığın en mükemmel hali, hayatın var edilişinin amacı ortaya çıkmış olur. Hak, halkı halk ederek, halkiyette hakkiyetin görünmesini sağlamış.

            Yerde ve gökte bulunan bütün mevcudat O’nu tespih eder, anar. Her mevcut, görünen ve görünmeyen vücudu ile hâl lisanıyla O’nun oluş ve yok oluştan tenzihini, acizlikten ve olgunluğu ortaya çıkarmak üzere mevcudatı tertipleyip düzenleme konusunda herhangi bir eksiklikten tenzihini izhar eder, gösterir.

            Her mevcudun o haliyle var oluşu, kendiliğinden, tüm gerçeğin delilidir, şahididir. O, kendi vücuduyla, mevcudatı var ve yok edebilen tek kuvvet ve hikmet sahibidir.

            Büyük patlamadan, boyutu sıfır kütlesi sonsuz olanın patlamasından itibaren her şey otomatiktir, evrim gerçeğiyle, tek hücreden bugüne gelinmiştir. Tüm varlık bir ve tek bütündür. Ayrı, ikilikle, ne yaşayan ne de ölen vardır. Kendiliğinden ne bir şey veya kimse var olur ne de bir şey yok olur. Hiçbir şey veya kimse ne kendi kendine var olur ne de ölür, yaşam süreklidir.

               İlim Maluma Tabidir


             Melekût âlemi, manevî, hüviyet, kişilik, mahiyet âlemidir. Mülk âlemi ise maddî, bedenî, cisim, eşya âlemidir.

            Mülk âlemi irade gerektirir, bir amaç için oluşturulur, çoğalma, büyüme, genişleme ve zahir olup görünme sonucunda oluşabilir. Bu iki âlem ilim ve uygulama âlemleri olarak düşünülebilir. Madde âleminde mana âleminin mükemmelliği tam olarak görülemez. Madde âlemindekiler harekette sınırlı, kayıtlı ve koşullu kalır. Her şey ilmine tabidir, ona biat etmek, yani, boyun eğmek zorundadır. Örneğin, bir TV setinin, ilmi ve teknolojisi kadar fonksiyonu vardır. Eşya da ustasına biat eder görünür ama aslında tabi olduğu mürşit gerçekte ilimdir, ustasının ilmi, ustasında görünen ilim! Veznedarın elinde görünen para onun değildir.

             Tekâmül eden robotlar âlemi gibi mülk âlemi de melekût âleminin tesiri ve kudreti altındadır. Tahta oyuncaklardan elektronik oyuncaklara gelindi. Her şey zamanına uygundur. Zamansız bir şey ne yapılabilir ne de kullanılabilir.

            İlmin herhangi bir derecesinin uygulanışındaki acizlik ve eksiklik ilmin kendisinde değil teknolojinin uygulanışındadır. Her çağın bir ilim düzeyi vardır. Var olan ilmin bir de uygulanış yöntemi, tekniği, teknolojisi vardır.

            Fizik ve kimya ilminden anlayabildiklerimiz arttıkça, bildiklerimiz çoğaldıkça, bilimsel uygulama ve teknolojimiz de o kadar artar. Anlayışımızın sınırlı olması, örneğin, fizik, kimya ilminin sınırlı oluşunu gerektirmez. İlim uygulamadaki acizlikten ayrı tutulmalı, tenzih edilmeli, arınmalıdır.

            Gelişim, Darwin’in dediği, daha doğrusu Darwin’den de dendiği gibi uyumsal, bilimsel ve teknolojiktir, ilme dayalıdır. Aynı şekilde, O’nun zatı, hüviyeti ve mahiyeti melekût ve mülk âleminin acizliklerinden tenzih edilmeli, arınmalıdır. Fiziği bilmeyenin bilememesi fizikten değildir.  

            O’nun kudret eli her âlemde tasarruf sahibidir, tutulacak, tabi olunacak, öpülecek el bu eldir, ayetlerde “yed-i Allah”, “yedullah” olarak geçer. Her mevcut olan cisim gayrinin değil Hakk’ın kudret eliyle mümkün ve ortaya çıkmış olabilir. Dilediği gibi icat eder ve onlara tasarruf eder. Eşyayı yapan ve ona sahip olan ona dilediği gibi hükmeder. Allah “var” olandır, O’ndan gelinir, O’na gidilir!

             Nasıl ki karanlık yoktur, ışığın olması ve olmaması durumu vardır, aynı şekilde, hayat ile ölüm de aynı ilişki içindedir. Ölüm yoktur, hayatın olmaması haline ölüm deriz. Ölüm kendi başına bir şey değildir. Ölüm olarak var olan bir şey tanımlanamaz, tarif edilemez, o bir haldir.

            Ölüm hayatın olmaması halidir, bu hal tanımlanabilir. Hayat ise iradî hareketler bütünüdür, birbirine tabi ve entegre olan alt sistemler bütünlüğüdür.

            Alt sistemlerin birinin diğerine biat etmemesi, tabi olmaması durumu ölümdür. Melekler, yetenekler, organları Âdeme biat etmeseydi Âdem asla olamazdı. Göz, görme meleğinin, melekesinin, yeteneğinin ilmine tabidir, ışık düştüğü kadar görüntü oluşturur, göz maddesi ışığın düşüş, kırılış ve şekil oluşturma bilgisine, ilmine biat etmiştir, tüm işini, kulağın yaptığı gibi, Âdem için yapar. Böylece insan işittiği şeyi görür, tutar veya tadar.

            Her insan da kendine biat eden organlar topluluğu, sistemi olarak insanlık ilmine biat etme, tabi olma durumundadır. İnsan olmaya aday olan kişi olgunlaşarak, fıtratı, yaradılışı ne olmasına izin verirse onu olmalıdır, kâmil insan olmalıdır. Her bireyin kendini gerçekleştirmesi beklenir. Potansiyeli ne ise onu dışarı çıkarmalı, gerçekleştirmelidir. Her insan kendisine verilmiş insanlık ilim ve sanatını sonuna kadar uygulamalı, ortaya çıkarmalıdır. Sesi güzel olan sesini güzel kullanmalıdır. Gerçekte tabi olunan, biat edilen mürşit ilimdir! Öğretilmez, öğrenilir!

             Ölüm ve yaşamın var edilişindeki amaç iyi ve kötü amellerle insanın sınanması, denenmesidir. Robotların mükemmelleştirilmesi gibi, gittikçe daha iyi insan var ederek insanlık tekâmül etmekte, geliştirilmektedir. Maluma tabi ilmin uygulanışı iyileştirilmektedir. Gayb âleminde “malum”, içinde altın damarı olan bir dağ gibi düşünülebilir.

            Altın damarını kazdıkça elde edilen altın bizimdir, kazancımızdır. İlimden elde edilen bilgiler de bizim kazancımızdır, bilgilerimiz, bilimimiz, bildiklerimizdir.

            Her yaptığımızı tarih boyunca çeşitli insanların yeni diye elde ettikleri, buldukları bilgileri kullanarak yaparız, bilimseldir yaptıklarımız. Kendimize en uygun yapma tekniğini seçeriz, aletlerle yaptığımız iş de böylece bilimsel ve teknolojik olur.

            Bilinen var oldukça var olan bilinmektedir. İnsanlığın insanlarda ortaya çıkışı ile ilim zahir olmakta, görünmektedir. Malûmun zuhuru ile zahir, görünmesiyle aşikâr olan ilmullah, O’nun ilmidir.

            Çünkü hayat kendisiyle amellere kudret hâsıl olan bir şeydir. Hayat için güç, kuvvet, kudret ve irade gerekir, örneğin, var olmak için yer çekimine, çevreye, karşı koymak, direnç göstermek şarttır. Soğuk olduğunda ısınmak, sıcak olduğunda serinlemek için iş yapar, eyleme geçer, amellerimizle, yaptığımız işlerle hayatımızı düzene sokarız.

             Ayetlerde yer alan “Mevt” (2.28) de iyi amellerle yeniden diriliştir ve ihya oluşa sebep olan bir şeydir. Nasıl ki şehvet mevti tadıp iffete dönüşürse, bir “mevta” için de cemaat “iyi biliriz” der, “hiç bir kötülük yapamaz” olarak bilir. Hayat ile amellerin aslı, amacı, zahir olduğu gibi mevt ile de iyi ve güzel olan “olmaz” olur. Ortadan kalkar, zail olur. Günahtan günah diye kaçmak günah olduğunda, iyilik yapmak da günahtır!

            Hayat ve mevt ile nefisler fazilet yarışına girer, uyumludurlar, ancak, helak oluş ve kurtuluşta uyumsuzluk içindedirler. Ayette mevt önce gelir çünkü mevt zata aittir, hayat ise sonradan olma, arızîdir. Kötü amel işleyenleri kahreyleyen galiptir, iyi amel işleyenleri nuruyla setr eyleyen, örten, mağfiret sahibidir, bağışlar. “Ben” çıkar aradan! Biri kahırla yok olur, diğeri setr ile aradan çıkar!

               Hiçbir Şey Ölmez


             Malûma bağlı olarak, dayanarak önce ilim nasıl uygulanmış ortaya bir hayat çıkmış ve çeşitli şeyler ve eşyalar, insanlar halk edilmişse sonunda her şey aslına dönecektir. Önce bir atom olduğunu düşünelim.

            Atomların birbirleriyle birleşme özelliği olduğu, ısı ve ışığa göre değişim gösterme özelliği olduğu gibi bir dizi özelliklere sahip oldukları sonradan anlaşılmaktadır.  

            Bir tohum içinde gizli bilgiler barındırır ve ortamını bulunca kendini gerçekleştirir ve böylece biz de ne tohumu olduğunu anlarız. Enerjiden de başlasak, “yokluk” diye tanımlayabileceğimiz küçük bir şeyden de başlasak, atom ve moleküllerle bugün evreni tanımlayabiliyoruz. Yokluktan varlığa her şeyi anlayabiliyoruz. Oluş ve oluşumu idrak ediyoruz.

            En başında “ol” emri var ise olanlar “halk ediştir”, Allah yok diye düşünenler için olanlar “halk oluştur”. Halk ediş nasıl olmuşsa Hakka dönüş de aynı olacaktır. Mertebeler, makamlar halinde yedi sema, gök yaratılmıştır.

            Mülk âleminin amacı, olgunluğunun sonu, semaların yaratılışındadır. Mertebe ve düzen yönünden semalardan daha iyi ve halk yönünden daha muhkem, sağlam, doğru, değişmez bir şey görülemez.

            Rahmanın yaratışında hiç bir uyumsuzluk yoktur. Semaların yaratılışında Rahmandan bahsedilmesi zahiri nimetlerin dünyevî nimetlerin ilk unsurlarını oluşturmasındandır. Semaların döşenmesindeki yuvarlaklık ve uyum düzenliliğinin güzelliğindendir. İlmin yedi aşamasıyla, makamıyla, bu ilmin uygulanmasıyla insan kâmil insan olur! Kur’an’da yaradılışın ve halk edilişin anlatılması gibi geriye dönüş yolları da anlatılmış ve açıklanmıştır. Üstelik ilmin uygulanışında, maddî âlemdeki kusurlar geri dönüş yolunda, semada yoktur, sema aralıksız, boşluksuz ve kusursuzdur. Hayatın kusurları geri dönüşte ortadan kalkar.

            Bilen de bilmeyen de geri döner, ama yokluğa ama ‘var’lığa, Hakka! Ancak böylece, “hiçbir şey ölmez”, yalnız inanmayanlar “yok idik, yok olacağız” der!

            “Hiçbir şey ölmez her şey yaşar demek” bir açıdan saçma, delilik, delinin deyişi. Ancak, deli ile dahi arasından su geçmezmiş.

            Yazı ile tura arasından da geçmez. Başka bir açıdan bakınca bu deyim doğru olabilir mi görelim. Kutsal mesajlar “okuyun, aklınızı kullanın” der ya!

            “Şey” diye maddeye deriz. Her maddî olan bir şeydir, bir ismi vardır bir de cismi. Masa ve sandalye birer şeydir. Var olabilmeleri için önce akılda tasarlanır, sonra ilgili ilim uygulanır. Masa masalıktan çıktı, bir masa olarak veya masa olmaktan ölmüştür denebilir.

            İnsan için ne denebilir, nasıl düşünülebilir? Sanırım kimse için “şey” denemez. İnsan üretilmez, yapılmaz, yetiştirilir ve yetişir. İnsan olunur. İnsan, maddî şeylerden ayrı ele alınmayı hak eder. İnsanı insan yapmak, insanca yetiştirmek üzere toplumda büyük ve önemli kurum ve kuruluşlar kurulur ve yaşatılır. Hem dinsel hem de bilimsel açıdan bakarak, konuyu felsefe penceresinden irdeleyebiliriz. Eşya ölmez, insan da olgunlaşır, kâmil olur aradan çıkar!

               SEVGİ, DOSTLUK VE MUHABBET


            Sevgi, dostluk, muhabbet ve aşk sanki aynı hamurun mamulleridir. Duygu kökenli değil sanki aynı duygunun farklı çiçekleri. Bana sevmenin öğretildiğini ve çocuklarımıza sevgiyi öğrettiğimizi hatırlamıyorum. Bunu da sev demişizdir ama genel olarak sevme duygusunun yoktan var edildiği olamaz gibi. İçgüdüsel, doğuştan gelen, fıtratımızda olan, biz varsak sevgi de vardır aynı bizim gibi ve bizimle. Neden sevdiğimiz bilinmez. Birinin nefret ettiğini öteki çok sever.

            “Yemek seçme hepsini sev” veya “arkadaş ayırma herkesi sev” denebilir. Ama “sevmemek olamaz, sevmelisin” denemez gibi. Sonradan öğretilmeyen, içimizden gelen bir şey, bu nedenle, sevgi “doğal” olmalı. Doğadan gelir doğayla ilgilidir sevgi. Kimisi sever sevgi doludur, kimisi kedi köpek sever insanları da sevdiğini zan eder.

            “Nankördür” denen kedi için “insanlardan daha sevecen” diyebilirler. Neden sevdiğimiz bilinmeli. Hiçbir şeyi hiç sevmeyen bilmiyorum.

            Yeme içme, giyim kuşam, gezme tozma, kısaca “eşya” sevgisi vardır ve gerçektir. Hele parayı pulu çok sevdiğimiz ile ilgili kavgamız büyüktür. Belki de “biraz az sev” dediğimiz tek alan para sevgisi olabilir. “Para ile sevgi de alınabilir” dendiği için olsa gerek. Ya da parası olanı seven de çok görünür.

            “Beş para etmezsin” denilen kişilerin “insanı beş paraya sattıkları” söylenir. Hâlbuki o insan arkadaşını kendi değerinin tümüne satmıştır işte, ucuza vermemiştir ki.

            Hayatımızın genellikle sevgi, dostluk, muhabbet ve aşk üzerinde geçtiğini düşünürsek kimsenin kimseye öğreteceği bir şey yoktur bu konuda. “Öğrenmedim ki öğreteyim” denebilir. Yapabileceğimin en iyisi bu konuda kitabımızın dediklerini sıralamaktır. Kitap en güçlü, hem itici hem de çekici güç olarak, sevgiyi yönlendirir. “Her şey Allah için, O’nunla, O’nda sevmeli ve sevilmeli” der kitap. Sevmek sevilmeye dönüşürse irade ortadan kalkar. Sohbet muhabbete dönüşür, bırakın, aşka kadar gider!

               Evlat, Mal, Eşya Sevgisi


            “Bazıları başka şeylere muhabbet duyar, taparcasına sever. Ana, baba, eş, evlat, kardeş, ahbap, mal, hayvan, bitkiyi sevenler, nasıl Allah’ı sevmek vacip ise, onları da öyle sever. Hepsi Allah indinde “eşya”dır. Zira her kim bir şey'e muhab­bet ile bağlanırsa; ona ibadet etmiş olur.” (45.23)

            İnsanın başkasını, Allahtan gayriyi, “eşya”yı sevmesi şirktir. Eşya sevgisi eşyadaki değişime göre değişir, eşya bozuldukça sevgi kaybolur,  dostluklar da düşmanlığa döner, kavga olur, paylaşım zamanla anlaşmazlığa yol açar. İman edenler eşyayı Allah için, Allah muhabbetiyle ve eşyada buldukları ilâhi öz miktarında severler. Allah ile sevince muhabbet de bozulmaz, değişmez.  Bende ve benim rızamda sevişenlere muhabbetim vacip oldu.” (2.165) “Sizin mal ve evlatlarınız fitnedir ve imtihan­dır.” (64.15).

               Başkalarıyla Dostluk ve Muhabbet


            “Mü’minler kâfirlerle dost olmasın, böyle dostluk kalıcı ve hakiki olmaz. Dost olunması, sırf Allah rı­zasında seviştikleri vakit mümkün olur. Nitekim «Sadık olan dost­lar, ayrı bedenlerde olan bir nefistir, bir kişidir» denir. Zi­ra halis muhabbet-i hakikîye; vahdetin zılli, gölgesi olduğu için ancak tevhit edenler arasında olabilir. Nur ile zulmet nasıl aynı cins olabilir, uyuşabilir, ulvî ile süflî uyuşmaz?” (3.28, 118)

            “Cahil ve cimri olanların en şerefli işleri olan namazları bile, kalplerinde huzur olmadığı için, halka gösteriş içindir ve günahtır. Hakka muhabbet, nefislerinde adalet, yoktur, kimseye yardım etmezler.” (107.1-7)

               Emre Uymak,  Adalet, Sevilmek için Sevmek


            “De ki ‘Allahın resulüne itaat edin’. Eğer seven olmaz ve habip ile uyum gösteremezseniz irade sahibi olun. Emirlere itaat edin, uyun. Resule uymak O’na uymak, resulü sevmek O’nu sevmek, resule itaat O’na itaattir.” (2.32)

            Ruhta vahdet, kalpte muhabbet tam olmadıkça nefiste adalet zuhur etmez. İndirilen kitaba iman ettim, enbiyanın tümünün ortaya koyduğu olgunlukların, ilimlerin, makamların, sıfat ve ahlakın hepsinden haberdar edildim ve tümünü birleştirdim. Böylece benim tevhidim ve muhabbetim olgunlaştı. Vahdetimin ve muhabbetimin kemali nedeniyle sevildim habip oldum.” (42.15,18) “O’nu sevmek sevilmek için şarttır. Hakka muhabbet güçlü ise halkı ve eşyayı sevmek de o kadar çoktur.  Tüm eşya âdemden, yokluktan ihraç edildi, sonra onları yine yok ederiz.” (18.7)

            “Mal severek verilir, nefsin verme sevinci ile verilir, verince sevinç yaşanır ikram böyle olur.” (2.176)

               Nevafil İle Yaklaşım


            Bir kutsî hadis: “Kul nevafil sebebiyle bana mütemadiyen yanaşır ta ki, ben o kulu severim,  sevdiğim vakit onun işittiği sesi ve gördüğü görüntüsü, söylediği sözü ben olurum.” “İşiten, söyleyen ve gören benimle işitir, söyler ve görür” (42.11) (19.96; 3.31).

               Allah ve Resul Sevgisi


             İnanmak iman etmek bilgiye dayanır, bilgi ile olur. Mesaj ve din akıl sahiplerinedir. İlmî iman ile aynî iman da farklıdır. Aklını kullanan ile kullanmayan ve bilen ile bilmeyen bir olamaz. İnandım demekle inanç olmaz. Laf ile söz ile iman ve ikrar yetmez. Kalpten inanmak, kalp ile iman etmek, kalp gözü ile görerek Şuhut, basiretli görüşle şahadet ederek iman etmek gerektir.

            İlmin vereceği kuşku ve endişe çift görmeye, şaşı görmeye neden olabilir. Bu durum ise özellikle sarhoşluk belirtisidir. İman ile gaflet arasında gidip gelmeye sebep olur. Böyle durumda da namaz kılınmaz ve yaklaşılmaz.

            “Gaflet uykusunda sarhoş iken namaza yaklaşmayınız” ayeti (4.43) bu anlama gelebilir. Düşüncenizde ve konuşmanızda berraklık oluncaya kadar, cünüp halden kurtuluncaya kadar, kalbinizden dünya sevgisi ve meşguliyetini atıncaya kadar namaza yaklaşmayınız.

            Canı gönülden Hak ile olunca namaz kılınız. Zaruri ihtiyaçlarınız için dünya ile ilgileniniz.“Zat muhabbeti Zat’ın bekasıyla bakidir. Tecelliyâtın değişme­siyle değişmez, Nimetlerde şükür ettiği gibi belâlarda da şükür eder.” (5.54) Bende ve benim rızamda sevişenlere muhabbetim vacip oldu.” (2.165)

            “De ki eğer sizler Allaha muhabbet ederseniz bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin.” Resulünü seveni Allah’ın da seveceği bildiriliyor, oysa kendisini seveni sevmesi vacip olmuştu! Muhammet’in yolunda nasibi olmayanın muhabbetten de nasibi yoktur.”

            “Muhabbet isteyen Muhammet’e tabi olduğunda onun batını, sırrı, kalbi ve nefsi, Nebininkilere uyum gösterir. Muhammet muhabbetin mazharıdır, göründüğü yerdir. Bu uyum sayesinde onun nuru kişiye geçer, böylece, Allah’ın muhabbeti de geçmiş olur. O kişi de Allahın mahbubu olur. Uyumsuzlukta sevgi olmaz. “Sevilenin sevdiği sevilir.”(2.31)

            Kişiden kişiye değişse de her bireyin kalbinde az veya çok, ona veya buna karşı sevgi vardır. Sevgi kalbe sıcaklık verir, kalpte ne kadar sevgi varsa o kadar sıcaktır. İnanmayanla dost ve sırdaş olunmaz. Gerçek dostluk, Allah rızası için olur. Her bedende aynı ruh ama ayrı nefis! Her beden aynı ilmin değişik bir uygulama alanıdır. Dostlar ise ayrı bedende aynı nefis! Dost, aynı bilginin ayrı bedende uygulanmış şekli, amelidir. Gerçek muhabbet, varlığın tekliğinin idrakinde olanlar arasında olabilir.

            Tek’in farklı görüntü yerleri olduklarını bilenler, “görünen, görenin görüntüsüdür” dedikleri için görüş ayrılığı, menfaat çatışması içinde olamaz. Paylaşılan mana olduğu için paylaştıkça paylar büyür. Sevgi paylaştıkça büyür.

            Varlığı tek göremeyen, düşünce ayrılığı, çıkar çatışmaları nedeniyle karşı karşıya gelme durumunda kalır. Paylaşılan madde olduğu için paylaştıkça paylar küçülür. Para, arazi gibi eşya paylaştıkça küçülür. Dünya çıkarları sürekli bir değişim içinde olduğundan çatışma kaçınılmazdır.(3.118-126)

            Bir ilim sohbetinde, bir beyin fırtınası tartışmasında dahi herkesin birbirine faydası olur. Nur, anlama, anlayış, idrak manadır, hiçbir zaman maddeyle aynı cins olamaz. Buz da sudandır ama su değildir, katı halidir! Ulvi-yüce ile süfli-aşağıdaki, uyumlu olamaz. Madde ağırlığı nedeniyle aşağıdadır, ahlaken adiliği, aşağılığı değil. Madde paylaşanlar arasında çatışma kaçınılmazdır.

            Çatışma çıkınca da dışarıya çıkan, ortaya konan, sözü edilen ayrılık, düşmanlık kalpte gizlenenden küçüktür. Kalpteki düşmanlık çok daha büyüktür. Örneğin, sobadan dışarı sızan ateşin sadece ısısıdır, ateşin kendisi daha büyüktür.

            Sözler, bir manayı, anlayışı, görüşü aktarmak veya anlatmak içindir. Sözden mana çıkarmak anlayışı gerektirir. Denilenden denmek isteneni idrak sezgiyi, basireti gerektirir. Sözden mana çıkaranlar için, muhabbet ve düşmanlığın sebep ve delilleri açıklanmıştır.

            Hak ile Hak için İnsanları Sev! Halk ile halk için halkla beraber. Herkes bir başka ve öyle güzeldir! Herkes O’nun bir başka görüntüsüdür!

            Ondaki Hoş’u gör ki onu hoş gör, sev! Maddenin farklılığı ve zıtlığı kavram ve kapsamında kalanlar, kimseyi, sizi de sevemez. Kitaba ve hitaba iman edemezler!  Kalbe ruh hâkim olursa, nefsin kalbe hâkim olmasını önler. Ruh, yani ilim, anlaşılmak, bilinmek ister. Bilgi, bilinmeyi sever! Bilinmeyen bilgi, varlığını ispat edememiş olur. Bilgi anlaşılınca, ilim idrak edilince, duyulan zevk kalbe hoş gelir, kalp ruha, ilme âşık olur. Huzur içinde olan kalp, nefsanî güçlere karşı galip gelir.

            Huzurlu kalbin hâkim olduğu nefis sakinleşir, sükûnet içinde olur ve ızdırabı dağılır, tatminkâr ve kanaatkâr olur. Nefs de kalbin nuruyla nurlanır, maddenin ne olup ne olmadığını, yarar ve zararlarını anlayınca, kanaatkâr olur.      Nefsin kalbe doldurduğu para, mal, mülk sevgisinden kurtulmanın da ötesinde, nefse hâkim olup, nefsi de tatmin ederek, onu da kanaatkâr yaparak, kalbin nefse hâkim olmasından sonra, ruhtan kalbe daha fazla rahmet nazil olur.

            Maddenin esiri olmaktan kurtulduğu için, kalp, daha fazla ilim, mana, sevgi ve muhabbete layık olur. Muhabbet ettikçe, semavi meleklere, ilim idrak yeteneğine kavuştukça ve bunu geliştirdikçe bu yeteneklerin güç ve özelliklerini öğrenir, benimser, sever.

            Maddi ve bedensel zevklerin yerini ulvi manevi zevkler aldıkça bunları artırmaya gayret eder. Gayret ettikçe de yeteneklerini kullanmış olur, sevgi muhabbete dönüşür.

               Elle Tutulan, Gözle Görülen Gerçek Değildir!


            Anlayış ve idrak yeteneği Hakk’a dönüşte kalbi güçlendirmek, cesaretini artırmak içindir. Bu melekeyi vermesi Allah’ın yardımıdır. Bilim ve teknoloji ilerledikçe doğaya hâkimiyet artar. Ulvi güçler idrak edildikçe, süfli güçlere hâkimiyet artar. İlmi idrakimiz arttıkça bedenden ruha yolculuk hızlanır. Gerçeği öğrendikçe muhabbet artar.

            Halk ve kesret gerçek değil gerçeğin, Hak ve hakikatin görüntüsüdür. Allah kahr ve yardımını melaike ile örten hikmet sahibidir! Allah’ın kahrı lütuftur, muhabbetiyle âşık olup aşka düşenin fani olanını alır baki olanı bağışlar!

               TARİHÎ YANILGILAR


            Sistem yaklaşımı açısından, her sistem bir üst sistemin alt sistemidir. Her sistemin kendine özgü birçok alt sistemi vardır. Her insan da ilmî açıdan bir açık sistemdir. Çevresinden yiyecek, içecek ve bilgi gibi çeşitli girdiler alır, bu girdileri kendi alt sistemlerinde sindirip, özümleyip çevresine emek ve düşünce gibi çıktılar verir.

            İnsan çevresinin, evrenin, cüz olarak kül’ün, kendi bedeninin bir hücresi gibi, vücudun bir küçük mevcudu olarak, bütünün bir parçasıdır. Günlük yaşam kaosunda öyle anlar gelir ki, insanın, nereden gelip nereye gittiğini bulmak için,  düşünmesi, düşünülen düşenceler üretmesi gerekebilir.

            Bir nehir gibi akan yaşama uyum sağlama çabasında iken, ben diyen, benliğini, varlığını, var olduğunu, çevreye karşı ayakta dimdik durduğunu ispat için, bazen, eylem, kimlik ve kişiliğimizin kendimize ait olduğunu iddia ederiz. Dünyevî yaşam için bu durum her ne kadar doğru ise de, uhrevî âlem ve sistem yaklaşımı açısından böyle bir iddiada bulunmak zordur.

            Önce bilimsel açıdan bakarsak, hemen ilk anda düşünebiliriz ki, o anda her ne yapıyorsak büyük bir sistemin içinde küçük bir uğraşıdır bu. Örneğin, araba kullanırken ne yaptığımızı düşünmeye başlarsak o anda hiç bir şekilde yeterince değiştiremeyeceğimiz hatta etkileyemeyeceğimiz bir trafik sisteminin içindeyizdir. Buna, sağlık, haberleşme gibi çok çeşitli toplumsal ve küresel sistemleri de hemen ekleyebiliriz. Biz bu sistemlerin sahibi değil kullanıcısıyızdır.

            Eğer mevsimsel bir durum da söz konusu ise, güneş sistemi dahi aklımıza gelebilir, o an, üşüyor olacağımıza terliyor da olabilirdik. Kısaca, en azından kısa vadede, yapabileceğimiz hiç bir şey yoktur.

            Aynı düşüncelerimizi dinsel açıdan ele alırsak sonuç yine aynı olur. En yüksek sesle ben dediğiniz, benlik güttüğünüz, bencil davrandığınız, kendinizle gurur duyduğunuz veya böbürlenip üstün gördüğünüz bir anda bazı kutsal mesajlar kendinizi bilmeye yardımcı olabilir.

            Örneğin, Bakara 255, “herkes O’nun vücuduyla mevcut; hayatıyla hay, yani diri; fiili ile fail, yani kuvvet ve kudretiyle iş yapan, işleyen, eden, eyleyen; ilmi ile âlim, bilge, bilen; nefsi ile kaim, yerini alan, hayatta ve ayaktadır.” Kısaca, bir anlık bir idrak için dahi olsa, aslında, pek dense de, hiç yoğuz, yoksunuzdur!

            Her iki açıdan da, her seferinde, adeta ilâhi bir düzen anlamına gelen kaos içinde, insan, bencillik ettiği anlarda, aşağıya bakıp kendini gören, büyük gören iken, yukarıya baktığında ya büyük sistemleri düşünüp acizliğini anlar ya da kendini bilip göremediğinde, O görünür, hiçliğini idrak eder.

            Burada açıklanmaya çalışılan esas ve öz “o an” dediğimiz zamanın iki yanı, yani biraz öncesi ve biraz sonrasındaki hâlimizdir. Biraz öncesinde tam bir “gaflet” içinde ve biraz sonrasında ise “uyanık” halde olduğumuz düşünülebilir. Gaflette iken varız, var olduğumuzu iddia ederiz. Uyanınca güçsüz, kudretsiz, aciz hatta yoğuz!

            Gaflet, doğru bildiğimizin esasında yanlış olduğunu anladığımız ruh halimizi ortaya çıkarır, dalalet de buna denir. “Gaflet uykusu” deyimi de içinde bulunduğumuz halin bir çeşit bilinçsizlik anlamında uyuduğumuzu, durumu doğru kavrayamadığımızı açıklar.

            Toplumda bir birey ne ise, insan bedeninde bir hücre de odur denebilir. Dinsel ve bilimsel açıdan, felsefî öğretilerin idraki içinde olduğumuz anlarda bu “gerçek” ile yüzleşebilir ve bu durumu kolayca kabul edebiliriz.

            Ancak, bir iş yapma sürecinde, fonksiyonumuzu yerine getirirken, görevimizi gerçekleştirirken, bir birey olarak hareket ederken, bireysel amaç ve araçlara kendimizi kaptırırız. Tavşana kaç tazıya da tut diyenin aynı olduğunu bilsek de, kaçma veya kovalamanın içinde iken yapılması gerekeni kendimizi ortaya koyarak yaparız. Önemli olan, hücre veya birey olarak işlerken bile “gerçek”in idrakinde olmak veya olmamaktır. İdrak içindeyken irademiz yoktur, gaflet içindeyken ise irade, her şey gibi, bize aittir. Hücre, bedenden ayrı bir varlık olarak, varsa biz de varız, gaflet de!

 

            “Siz gaflet uykusundan kalkıp hakiki münâcât, dua etme, yalvarma ve huzur ve Hak’ka teveccüh namazını kılmak istediğiniz zaman:

            Yüzlerinizi yıkayınız, yani, kalplerinizi ilim suyu ile nefis sıfatları pisliğinden temizleyiniz.

 

Ellerinizi, yani kuvvet ve kudretinizi şehvet ve maddeden arındırın, dirseklere kadar, yani yararlı şeyler yapma derecesine kadar, Ruhunuza dönün, dünya muhabbetinden geçin, ruhun nuru ile kalbin kederlenme tozunu silin.

 

            Başınızı, hidayet nuru ile cilalayın kalbin ruha dönük birinci yüzünü, âli yönünü, yani, başınızı, hidayet nuru (ilmi) ile cilalayın, meshedin.

 

            Ayaklarınızı yıkayın; kalbin nefse dönük ikinci yüzünü, yani, ayaklarınızı yıkayın, yani, doğal bedensel güçlerinizi lezzet ve şehvet düşkünlüğünden arındırın, ta ki kalbiniz geri dönüş (rücu) huzurunu duyuncaya kadar. Lezzet ve şehvet dalgınlıkları zaten itidale (orta, ölçülü) yakın olanlar sadece silebilir, mesh eder.

            Boy abdesti; yukarıdan tamamen aşağıya dönmüş iseniz, ulvî yerine tamamen nefse dönükseniz külliyetinizle, bütününüzle temizlenin. Böylece, fenadan sonra beka zamanında istikamet ve adalet hakkıyla kıyam sebebiyle kemal nimetine şükür edersiniz. Münacatınızda ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yanaşmayınız ki, kalbiniz dünya işgaliyle ve vesvesesiyle meşgul olup gafil olmayasınız.”

            “Ve cünub, yani nefse ve nefsin lezzet ve şehavat ve huzuzuna şiddetle meyl, can ve gönülden meyl sebebiyle Hak’tan uzak olduğunuz halde namaza yanaşmayınız. Ancak, sağlıklı ve sağlam bir bedene sahip olacak kadar, ihtiyaç kadar nasiplenin. Tövbe ve istiğfar suyuyla yıkanıp temizlenin.” (5.6)

            Namaz müminin, inananın miracı olduğuna göre, sizin kıyametiniz koparcasına kıyama durun. Kıyamet, “kıyam et” olabilir.

            Ellerinizi kulaklarınıza götürerek “Allahü ekber” deyip dünyayı gerinize attığınız zaman, bilin ve bilincinde olun ki o geriye attığınız dünyanın üstünde “ben” dediğiniz de vardı ve gitti! Peki, namazı kim kılacak diyorsanız âdemiyet, yokluk, kelimesinin üzerinde de durabilir, düşünebilirsiniz.

               Şirk, Çok Bilmişlik, Sevmişlik, Dervişlik!


            “Âdem, Vücutta o Vahid-i Mutlak'ın gayrı bir şey ve O'ndan başka mevcut yoktur ki, ibadet olunsun, imdi ona şirk etmeniz, nasıl mümkün olabilir. O'nun gayrı, sırf âdemdir, yokluktur, bu sebepten şirk, ancak O'na cahil olmaktan neşet eder, kaynaklanır.” (2.163)

            Allah tek var olandır. Başka varlık veya var olan olmadığı için gerçek şirk mümkün değildir. Şirk olunduğu zan edilir, Allah bilinmediği için şirk zan, yanılgıdır. Yanılgıdan vazgeçin, gaflet uykusundan uyanın!

            Bilmek iyidir de “bilmişlik, çokbilmişlik” hiç iyi değil. Tam bir ukalalık, kimse kendisine yakıştırmaz bu sıfatı. Benzer şekilde “çok sevmişlik” diyebileceğimiz bir durumu pek yadırgamayız. “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” diyen halk ozanından özenip “valla ben de ete kemiğe büründüm” diyemeyiz. Çünkü diyen kişi “çıkmıştır aradan kalmıştır Yaradan”. Göründüm diyen kişi de artık Yunus olamaz. Rahatça anlarız ki görünen Hak’tır artık. Bugün derviş olmayan bir kişinin “ben de yaratılmışı severim Yaradan’dan ötürü” demesi garip bulunmalı. Çünkü o kişi “sövene dilsiz, dövene elsiz gerek” haline bürünebilmelidir. İnsanların bir kısmını sevmeyen, kızan, kınayan kişi “bilge” derviş olamaz.

               KARANLIKTAN AYDINLIĞA SIĞINIŞ


            Sanırım buraya kadar üzerinde durulan konuları şöyle özetleyebiliriz. Doğada hareket olur, insan iş yapar. Doğal hareketler üzerine önce bir “beşer”, ins, insan öncesi bir “şey”, sonra da bir “insan” sıfatını oturtmuşuz. Yani, Ef’al, fiiller kaidesi üzerine bir isim ve sıfat dikilmiş. Bir şey olunca sorulur ne olmuş, kim yapmış, hangi sıfatla yapmış? İkinci aşamada ise, “insanlık” gibi bir de “kişilik” geliştirmişiz. İyi mi olmuş, insanlığa uygun mu olmuş? Bir kişiye “sen insan bile değilsin” deyip onun henüz insan olmadığını düşünürüz.

            Bir başkasına da “sen insanlıktan nasibini tam alamamışsın” deyip henüz olgun olmadığını belirtiriz. Bu durumda elimizdekilere bakarsak “beden, suret, ruh” olduğunu görürüz.

            Olan bir şey varsa mevcuttur, vücudu, bedeni vardır, yapan insan ise bir sureti vardır, ruhu da varsa insanca bir şey yapmıştır.     İnsan, özel olarak ele alınıp incelemeye değer. Doğanın doğal hareketlerinin akıl ile yönlendirilip yaşama bilinç katma katkısı insandan. Tek hücreliler de yoktu evvelinde. Doğa, yaratılışı, fıtratı gereği, inorganik ortamdan organik ortama geçmeyi becerdi evrim yaşadı. İnsan da taklit etmekten tahkike geçmeyi, beşer olarak yücelmeyi başardı. Doğanın ve üzerindeki yaşamın evvelinden bugününe kadarını kapsayan bir bilince ulaştı. İnsanı insan yapan her şeyin söz konusu bilince katkısı var. Karnı doyunca sırtüstü yatıp gökyüzündeki bu ışıklar da nedir demesinden başlar insanın insanca düşünmesi.

            Hayvanlar hala hep aynı şeyi yapar yer, içer, yatar, kalkar, savaşır, çiftleşir nereden gelip nereye gittiğini düşünmez. Gözümüz açılınca tavandaki ışıkla düşünmeye başlarız. Bilgiyi bir nesilden bir nesle aktarması, bunu okullar sistemiyle kurumsallaştırması, en sonunda “biz de beşer olarak maymundan geliyoruz” demesi gayet doğal, makul ve mantıklıdır. Akıllı da olsa insan, beş duyusu ile algıladığı için “beşer”dir ve şaşardır. Altıncı his “sezgi” “evvel”de henüz yerini almamış, ama “ahir” onun üzerine inşa edilir.

            Çünkü insandan insan-ı kâmile devrimsel bir süreç daha yaşanmalı ki “yaratılış” tamam olsun. Akluhikmet deyince sanki akıl hikmetin tutulacak yeri, belki de sapı. Hikmet belki de aklın “ışın kılıcı”!

               Akıl ve İnsanlık


            Bu ve bundan sonraki birkaç kısım daha önce “uyanış” adı altında verilmişti. Bu bölümde konunun bütünlüğü bozulmasın diye bazı bilgiler tekrar edilerek verildi. “uyanış”tan sonra “sığınış” konusunun anlaşılabilmesi için araya yukarıdaki bilgilerin verilmesi sizce de uygundur umarım.

            İnsan olarak aklımızdan memnunuz. Akıl, verilmiş en büyük nimet! Onun sayesinde, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, iyilik, doğruluk ve güzellik nedir biliriz. Akıl için sınır koymak zor. Benden âleme, yerden göğe, bedenden ruha çıkması için zamana da ihtiyacı yok. Aklımızla övünür, gurur duyarız, satmakla bitiremeyiz. ‘Ben’imizi aklımızın üstüne oturtur, ben en büyüğüm, hem de herkesten büyük, deriz.

            Para etmese de satmaya bakarız, istemeden de olsa alsınlar isteriz. “Aklın yolu bir, bak, dediğim senin de aklına uygun” deyip zorla akıl veririz. Aynısından onda da olduğunu bilen bir insan bunu niye yapar bilinmez?

            Bazen aklımız bizden gider, akılsız kalırız. Durur ve çalışmaz. Gider uzun zaman gelmez. “Aklım başıma geldi, ne yaptığımı o zaman anladım” dediğimiz olur, araç kullanırken bile olur. Aklımıza güvenmek akıl kârı mıdır belli değil.

            Bir kenara yazmak en iyisi de, yazdığını da akıl etmek gerek. Akıl gidince üstündeki ‘ben’ evlere şenlik! Neşe kaynağı. Gülen gülene. Akıllı insan akılsıza, aklı gitmiş veya durmuşa güler mi hiç? Akıllısı ne ki akılsızı ne olsun işte? Aklın gidip gelişi sınırsız, zamansız, mekânsızdır.

            Anladım, akla akıl sır ermiyor. Sanki akıl radar gibi tüm sınırlarını tarama halinde. Bildiklerimizi, bizim için bilinenleri hep gözden geçirir, tararız. Peki, üstüne üstlük demek gerek, akla geliş nereden ve nasıl? Sonsuz sınırsıza sınırsızlığın ve sonsuzluğun ötesinden mi gelir bir mesaj? “Aklıma geldi, bak ne diyeceğim” dediğimizde akılsız bir lâf mı etmiş oluruz? Tutup getirdiğini, doğadan söküp çıkardığını, birleştirip yeni oluşturduğu bilgileri depo ettiği, hafıza gibi, bir yer mi var yoksa? Aklın işleyişine katkı sağlayan, kolaylık sağlayan, hayal etme gücü, vicdan, şefkat, merhamet gibi yazılım esaslı, mana âlemi kökenli, şuur ve şuuraltı denilen bir dizi duygusal katmanlar, baloncuklar veya kesitler vardır. Neyse kısa keselim bu yalnız akıl işini.

               Sevgi ve Aşk


            En belirgin veya en yoğun yaşanan duygular belki sevgi ve aşktadır. Hatta aşk aklın bir ötesi de olabilir, aklın durduğu yerde aşkın başladığı düşünülebilir. Daha biraz önce aklın sınırsız olduğunu söylemiştik. Şimdi sınırsız aklın ötesindeki bir şeyden bahsedebiliyoruz. Elinde, kontrolünde olan ile olmayanı ayırt etme gücü, akla, karşılık verme gücü sağlar. Kendine verilen bir şeyin karşılığını vermek istemesi akla en uygun gelen özelliktir. Ya kendisi elde etmek ister ya da karşılığını ödemek, teşekkür etmekle de olsa.

            En büyük nimet de olsa aklın “verilmiş” olmasında bir sır olmasın? Veren niçin vermiş, nasıl, ne yönde kullanılmak üzere vermiş diye düşünmek mi gerek acaba?

            İşi temelinden, kökünden değiştirmeli, akıl verilmiş değil azmiyle cezmiyle geliştirilmiş. Günlerden bir gün derin derin düşünürken aklı biz bulduk belki de. Doğadan kurtardık, yıkadık temizledik, arındırdık, besledik büyüttük beynimize yerleştirdik. Ya da doğada bulduk erittik akıttık. Nasıl fikir, akıl ne ki fikri ne olsun?

            Akıl akıl olsun da önce kendini bilsin, aşk ile sınırını çizsin. Anadan doğma mı, çekirdekten yetişme mi, yumurtadan çıkma mı? “Valla ben onu bunu bilmem, ne idüğü belirsiz, kendini bilmeyen şeyi kafama sokmam” denebilir mi? Benden habersiz gidip gelen, nereye gittiği, ne getirdiği bilinmeyen için nasıl olur da “ben yetiştirdim, hiç de mucize falan değil, çalıştım çabaladım aklım oldu, geliştirdim ve ben de akıllı oldum” denir?

            “Şişeden çıkarmış bulundum artık üzerinde kontrolüm kalmadı” desek akıl için de olur mu? Cini nasıl çıkaran çıkarmışsa, akıl da böyle mi oldu? Nasıl olmuşsa olmuş, iyi olmuş. Şimdi aklı kullanma zamanı.

            Düşünelim bakalım aklımızla “din” insanın ilkelliğinden mi, mükemmelliğinden midir? İnsanın ilkel, ilk el, ilk elde bulunuşundan, evvelin başında da oluşundan belki de. İlkellik ile mükemmellik, delilik ile dâhilik, yazı ve tura, madde ve mana, beden ve ruh gibi midir? İki kavsin bir noktada birleştiği, halk ile Hak’kın vuslatı gibi mi? Batıl yani hak olmayanın gidişi ve hak olanın zahiri mi?

            Güneş gidince mi, dikilince mi gölgeler yok olur? Güneş varken güneşe arkasını dönen gölgesini görür. Hak’kın nuruna arkasını dönen rüya da görür kâbus da.

            Din, zaten, kız çocuklarını gömenlere ve/veya “kız çocukları gömüldüğü için indi” diyenlere değildir! Aynı şekilde, bilimsel analizler yaparken maddenin içinden başını kaldırıp “maddenin içinde hiç bir kanıt bulamadım, büyük ihtimalle Allah yok” diyen olursa, birinin de ona “popüler bilimci” deme hakkı doğar.

            Din insan içindir, üstelik akıllısı için, hem de ne kadar akıllı ise o kadar. Din, doğal oluşumlardan sonra, insanlığın üçüncü ve son aşamasının bir yaşantısıdır. Doğal olan doğum ve gelişim insanlığın birinci, çocukluk aşamasıdır. Çocuk taklit eder. İkinci aşamada öğrenme başlayınca, düşünme, inceleme, tahkik başlar.

            Çevresini ve kendisini bilmeye başlama evresi gençlik dönemidir. Hareketi işe çevirme basamağıdır. İnsan beşer, ins, yalnız “insan” ismi ve şekliyle insan olmuştur, sınama yanılma devresindedir veya insan adayıdır.

            Olgunluk çağında oldukça yeni ve önemli yetenekler kazanır, erdem sahibi olur. Bu çağda yapılan işlerin de insanlığa, sıfatına uygun, insanca, severek yapılması önem kazanır, bu üçüncü basamaktır. Akıl ile sevginin işbirliği yaptığı en önemli alan “inanç” olmalı. Aşk aklı başından alır, gözü kör eder, gurur bırakmaz, teslim alır insanı her şeyiyle.

            Din de zaten teslimiyettir. Aklın tevhidi teslimiyetle aşka dönüşmüşse “vuslat” olur. Üç adımda tüm yol kat edilmiş, teslim olunmuştur. Önce küçük bir adım efal, sonra biraz daha büyük bir adım sıfat ve son olarak büyük ve uzunca bir adım, zatımızı, kişiliğimizi teslim belki de!

               Hayat ve Ölüm


            Gelirken, gelince nereden geldim demeyen olabilir. Ama giderken nereye gidiyorum demeyen olabilir mi? Olgunlaşmış bir kişinin, örneğin, ölüm gerçeğini görüp idrak edince, nereye gidilir, nereden gelinir, neden böyle gibi sorular sorup cevaplamaya çalışmaması olur mu? İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir diyor Atamız. Hatta ilave ediyor: “İnsanlığın çocukluk ve gençlik çağlarında kulları ile dolaylı, yani, bir elçi vasıtasıyla temasa geçen Tanrı, insanlığın olgunluk çağında doğrudan temasa geçebileceği, hatta geçtiği için peygamberlik dönemine son vermiştir.”

            Bireysel düzeyde kendimize sorabiliriz: “Eğer bugüne kadar bana dinsel mesajlar gelmemiş olsaydı bugün ben arar bulur muydum, gidip alır mıydım, doğrudan teması arayacak kadar olgunlaştım mı?

            Sevgi ve aşk ile teslim olunsa yetmez, kime teslim olunacağı belli olmaz. Doğaya isteyerek teslim olunmaz. Dünya ve üzerindeki yaşam doğası yetersiz kalır. Evrene teslimiyet de komik kaçar. Ölüm ile son nokta konur. Ölüm ile ölümsüzlük de anlaşılmış olur. Ölüm hayata hayat katar, canlılık getirir.

            Hayatı kaybetme fikri yaşamı mükemmelleştirir. Bilenin de bilmeyenin de Allaha teslim olduğu anlaşılır. Zaten böyle bir anlayış düzeyine gelen kişiye mesaj da yetişir. Aklı olmayana din de yoktur ayet de. Aklı olana da vardır hem de çevresinde aranması yeterlidir. Size böylece de tekrar gelmiş olabilir. Anlaşılsın diye tekrar etmekte yarar da vardır.

               Mesaj ve Çağrı


            Mesajlar insanı insana anlatır, insanın kullanma kılavuzudur. Balıkların suda olduğunu bilmediğini bilen insan diğeriyle karşılaşmadan kendi derisinin rengini bilmezdi. Kendini bilmeden başkasını bilir insan. Akıl dışa dönüktür. Sezgi olmasaydı kendi içini göremezdi.

            “Akıllının aklına ” kaydı ile olmalı ilk mesaj, OKU! Bu mesajın indiği ortamda bir kitap olmadığı da biliniyor. Akıl, oku emrini aldığından beri çok değişti. Her şeyi yerli yerine oturttu. Cevapsız sorulara cevap buldu, kendini bildi!

            Kendini hediye olarak kabul edene de kendini bildirdi. İnsan, daha önce yükselmişti. Yükseklere çıkmış, kuş gibi uçmuş, evrenin sırrını ve sınırını keşfetmiş olabilir. Ancak, kendini bilerek, yükseklikten öte, yüceldi! Madde evreninde yükselmesinin yanında mana âleminde yücelmeyi başardı. İnsan, Âdem oldu! Bir dem idi, belirli bir kesafet, yoğunluk, demlilikte idi, yücelerek ademiyete, demsizliğe, yokluğa, letafete erdi! Bu durum insan için ikinci doğuş, yeniden diriliş gibidir. İkincisi kalpten ve kalbî doğuştur.

            İlk doğuştan ölmeden, tam teslimiyetle, iradî ölümden sonra ikinci doğuşu doğal karşılayan aynı akıl değil belki. İşin sırrı tam da buradadır. Akıl dâhil her şey var, ama bir sürü de cevapsız soru var. Nereden gelip nereye gidiyoruz, yaşam nedir, amacı nedir, her şey insan için insan ne için, gelişim sonucu bitkiden hayvan, hayvandan insan olur, peki insandan ne olur?

            Ben buldum, kendimi buldum, bildim, oldum desek, herkes ve her şeyin ben deme hakkı vardır desek, var olan yalnız ve sadece kocaman bir Ben’dir desek! Ben deyince küçük benliğimizi kastetmeden, ikilik yaratacak bir benlik düşünmesek olur mu?

            Olmaz diyenleri duyar gibiyim. Benim bir ismim var, bir işim var, bir kişiliğim var. Hareketlerim bana özgü, adım ve soyadımla ben bir taneyim. Kişiliğim desen herkesten farklı ve üstün. Tavuğun bir “derisi” vardır bir de “gerisi.” Derisinden geri kalan ile derisi tavuğun bütünü eder. Biz değil, bir ben var bir de âlem eder iki!

            Ama sen bir âlemsin desek, “evet ben ayrı bir âlemim, ben âlem ederim âlemden de büyük ve o âlemi toplasan ben etmez” diyebilir. Bu nasıl akıl, nasıl fikir, bu nasıl hesap, akıl sır ermez! Tavukta hepsi bir ediyor bize gelince iki. Sen kopuk musun (doğadan), desek kızar. (Dünyanın) ayı mısın? Ayrı mısın? Gayrı mısın? Doğayı bir sayarsak sen nasıl ikinci oluşturursun?

            “Oluşur oluşur, benim efalim sıfatım zatım, yani fiillerim, işlerim, sıfatlarım ve kişiliğim vardır, ben başlı başına bir âlemim” der. Bunları diyen akla mektup var!

            Bazı düşünürler “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” veya “şartlar, yol, bilgi ve gerçek” demiş,   yani “koşullar ne olursa olsun (doğru) yolda ol, bilgi edin, hakikate er” denebilir. Ceviz örnek gösterilir. Dış kabuk yeşil, şeriat denir. Marifet, ilim şeffaf zara rastlar! Üstelik hakikat bu zarın hemen ötesinde!

            Isınınca genleşmesi maddenin doğasında var. Hatta maddenin soğukluğunun ve karanlığının, maddeye gece ve batı denmesinin nedeni, ısının ve ışığın maddenin içine gurup etmiş olmasından, onun içinde ‘giz’li, batın olmasından. Bunları açığa çıkarmak için “atom”u patlattık. Sıra artık “eşya”dan hakikat güneşini çıkarmakta, onun doğmasını sağlamakta, eşyanın hakikatini idrak etmekte, eşyada fecri yaşamakta!

               Şahit Olma ve Sığınış


            İmanın şartı şahadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta kalmamalı. Hem hal ile hem de kal, söz ile ikrar, kabul edilmeli. Diğer bir deyişle hem söyleyip hem de yaşanacak bir bilgidir bu. “Dinde zorlama yoktur!”, sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dinî mesajlar da akıl için o kadar kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu anlar.

            Failin idraki bir sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır, örneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgililik, bilgelik veya karanlığın yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar. Bunları düşünen biri ayet okuyor demektir. (KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113,1) “De ki, yarılan karanlıktan çıkan sabahın, aydınlığın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun, oluşumun Rabbine sığınırım!

            İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer. İnsan, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Neden yarılış? Karanlık yarılmasa güneş çıkamaz mı? Karanlık güneş çıktığı için yarılmıyor mu? Doğa insanı örnek alır. İnsanın iş ve işlevlerine bakalım. Cahil cahil olduğunu bile bilemez. Bir şeyi bilmek için bilgi istemez. İnsanın ihtiyaçları olur. Doğal ihtiyaçlarını karşılamak için yapar yapması gerekeni. Buluş yapan da’ ben şunu bulayım’ diyemez.

            Bir şeyin daha kolayını, daha iyisini veya güzelini isteyen arayış içinde olur. Önce aradığını mevcut bilgileri arasında arar. Gereken bilginin tam da olması gereken yerde olmadığını görür. İşte o yerde o bilgiye yer açar ki bulunca koysun. Yeni bilgi için açılan yer eski bilgilerin yetersiz kaldığı yerdir. Henüz bilinmeyen bilgi bulunur önce, bilmemeklik yarılır önce. Bilgisizlik yarılır ki yeni bilgi yerini alsın.

            Bilme isteği, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın Âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır. Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu istenmedikçe ve mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir.

            Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır. İyiyi, doğruyu ve güzeli aramakla başlar, geçer ve de biter yolculuk, yolculuğumuz.

            Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır. Büyük, çocukluğu yarar içinden büyüklüğü çıkarır.

            Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik” sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak isteyecektir. Öğretmen talebeliği yarar, öğretmenliği çıkarır ve ona sığınır.

            Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevk etmiş bir kişi, uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhî nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybeder, artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir, orada kalır. Manevî zevkleri beden gecesini yarıp çıkarmalı ulvî değerlere sığınmalı.

            Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır.

            Kapıldığı vehimleri ve kuruntuları fark edip onları yarıp çıkar, şeytan diye taşlarsa yardı, yırttı, sığındı demektir. Nefsin şerrinden mananın yüceliğine sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı.

            Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama yerinde, dozunda ve zamanında. Halk mıyım? Hak mıyım? düşüncelerinin çatışmasından çıkan kıvılcım kalpte nurun parlamasına yol açar, anlayış ve idraki geliştirir. Halkiyattan Hak’kiyeti çıkarıp sığınılmalıdır.

            Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği geçici, fani huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhî nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır. Böyle, yukarıda açıklandığı hususlarda anlatıldığı şekillerde düşünenlere Felak suresi iner, inmiştir ve okuyordur haberi olmadan, farkında olmadan ayetleri hem okuyor hem de yaşıyor demektir.

               Felâk Suresinin Özeti


            A. Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı nurunun, aydınlığının gerçekleşmesi için madde, beden, vücut gecesinin şerrinden korunmalıdır. Hakikat güneşi maddenin içine gurup ettiği için madde, bilindiği gibi kara, karanlıktır, gecedir!

            B. Manaya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden korunmalıdır.

               C. Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren nefsin şerrinden korunmalıdır.

            Aslında karanlık kendi başına var değildir, ışığın, aydınlığın olmaması halidir. Bilgi, nur insanın kaybıdır bulup almalı. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bir yerde, bir kişide akıl var ortamda da ilim var ise bu ateş ve barut var demektir.

            Patlama kaçınılmaz, henüz olmadı ise şaşmalı. Akıl bir tek iş yapar o da bilgi alıp işler. Ortam da tam bu işe hazırdır. Ortam zaten ilmin uygulanmış halidir. Akıl yuvarlansa ilmin üzerinde yuvarlanacak. Evvelinden ahirine olan da bu olacak olan da. Başka ne beklenirdi ki? İnsan var, insanda arayış var, akıl var, ataleti bozmak yeterli. İnsanı okuyunca ayet okunur. Bilgili ve uyanık olması yeterlidir!

               Gözlem ve İdrak


            İnsanın insanca yaptığı her şey belirli sure ve ayetlere uygundur veya ayetlerde yer alır. Geçimini kazanmak veya bilgisini artırmak için hareket etmesi, çaba göstermesi, yeteneklerini artırması gerekir. Her iş ve eylemde çevreyi gözlemlemek, ortama uymak ve koşulları dikkate almak şarttır. Her şey efal tevhidiyle başlar. [3 Âli İmran]. İnancı güçlendirmek, inkârı zayıflatmak veya bilmeyi artırmak, cahilliği azaltmak için yapılması gerekenler insanın kendi gayretine, çalışmasına bağlıdır.

            Çalışmaya hazır bir akıl, acıkan bir karın, üşüyen bir sırt varsa çalışmak olmayabilir mi? (3.127)     Öğrenmek için çalışanlara yardım eden melekler vardır, yani, öğrenmek isteyenin öğrenme yeteneği artar. İlmi öğrenmek istemeyen kişi için başkasının yapacağı bir şey yoktur.

            Gayret göstermek bireyseldir, kişinin kendisine kalmıştır. Peygamberin görevi sadece bildirmektir, öğrenip uygulamak kişinin çabasıyla olur. Çalışırsa öğrenme yeteneği, uygularsa uygulama yetenekleri gelişir, melekeleri artar, melekler yardımcı olur. (3.128)

            Rızkınızın Allah’tan olduğunu bilin ve miktarına razı olun, O’na sığınmak, O’nu vekil tayin etmek yeterli ve gereklidir. Mallarınızı Allah’a, daha fazlasını talep etmek üzere vermeyiniz, O’nu sevdiğiniz için, rızasını almak için, yakınlık için veriniz, karşılık beklemeden, herhangi bir şart koşmadan veriniz. (Faiz bu durumda ve bunun için haramdır!) (3.130)

            İlahi rahmetin size ulaşmasına ve kapsamasına karşı gelmekten vazgeçin. Her şeyi O’ndan bilmenize engel olan ikilik yaratan benlikten oluşan perdeyi kaldırın. Yaptıklarınız, ettikleriniz yani fiillerinizin tümünün O’nun fiilleri olduğunu görünüz. Her hareketin kaynağında aynı güç ve enerji vardır. Hakk’ın ef’alini müşahede ediniz, kendi fiillerinizin diğer hareket ve fiillerden farklı olduğunu iddia etmeyiniz.

            Kendi ef’alinizi görmek suretiyle, bir kısmını benimseyerek, kendinize ait olduğunu iddia ederseniz, mülk âleminin yani bu dünyanın ef’al tecellisi olduğunu göremezsiniz, tevekkül edemezsiniz, perdelenmiş olursunuz. Tüm kesret âleminde işleyenin bir ve tek olduğunu, hepsinin Hakk’ın fiilleri olduğunu görün, idrak edin, müşahede edin, gözlemleyin, şahit olun.

            “Cennetin genişliği yerle göğün genişliği kadardır!  Çünkü efal âleminin tevhidi mülk âleminin tevhididir, ama eni ve boyu arz âleminde sınırlı olsa da üçüncü boyutuyla sınırsızdır. Fiil, sıfatın göründüğü yer; sıfat da zatın göründüğü yerdir. Her yapılan iş bir sıfat altında yapılır.”

            “Örneğin, her işin bir amacı vardır ve anne baba olarak, öğretmen olarak, bir sıfatın gereği olarak yapılır. Ama yaptığımız işlere kendi kişiliğimiz damgasını vurur.” (3.133)

            “Sadece fiilleri görenler, sıfat ve kişiliklerden habersiz olanlar cennetin arzını görür. Sıfat ve zat ile O’na vasıl olanlar, erenler cennetin sınırsızlığını, sonsuzluğunu takdir edebilir. İşte bu cennet, perdelerinden sıyrılmış, efali Hak’kın gayrisine nispet şirkinden sakınanlar içindir. Bu kişiler bollukta ve darlıkta infak edenler, Allah için verenlerdir, fakirdirler, bütün işleri Hak’tan bilirler, öyle görürler, Allah’a tevekkülleri nedeniyle, bolluk ve darlık gibi zıt hal ve durumlarda bile sadaka vermekten (ben’i!) çekinmezler.”

            Böylece, kendilerine karşı yapılan cinayeti dahi “fiil-i ilâhî” görür, kin ve gazaplarını yutup itiraz etmeyerek, sıfat cennetinde ve rıza makamında olurlar. İşleri Hak’tan gördükleri ve Allah’ın cezasından affına sığındıkları için, insanların zulüm ve kabahatini affederler. Allah, bu şekilde, efal-i ilahiye tecelliyatını müşahede edenleri, yani, “ne gelirse Hak’tandır” veya “neylerse Mevla’m eyler, neylerse güzel eyler” diyebilenleri sever. Bunlar aklınıza yatkınsa Kalp–Beden–Nefs’in uyumu için Nas suresini okuyorsunuz demektir, o halde ayetlerin inişi bir ihtiyaçtır! (3.134)

               Şahit, Müşahit, Şehit


            [Fiillerin kaynağı sıfatın idraki bizi sıfatların kaynağına götürür. (114 Nas, 21); (KUL E’UZÜ BİRABBİN NASİ...) (Sıfattan Zat’a sığınış), “De ki, ben insanların Rabbine sığınırım. İnsanın Rabbi tüm sıfatları kapsayan zattır.”

            “İnsan, cemadat, nebatat ve hayvanat gibi, vücut mertebelerinin hepsini, yani, oluşumun tümünü içerdiği için; ona olgunluğunu, kemalini kazandıran Rab da “eşya”nın tümünü kapsayan ve “Allah” tabir edilen zattır.”

            Bu nedenle, şeytana “lütuf, kahır, cemal, celal gibi tüm sıfatlarımı içeren sıfat ile izhar ettiğim Âdem’e seni secde ettirmeyen, secdene mani olan nedir” diye soruldu. İnsanın her işinin, her yaptığının, her ef’alinin bir sıfattan kaynaklandığı açıkça görülür. Bunların en önemlisi de bilip bilmemekle ilgilidir. Âlim olarak mı cahil olarak mı iş yaptığı çok önemlidir. Bu nedenle, öğreten, bilgilendiren, öğretici sıfatı içeren Rab sıfatına sığınılır. Öğrenmek isteyenin öğretmenine teslim olması örnek bir davranıştır.

            Yani nâsın, insanın Rabbi, nasın meliki ve sahibidir. Melik, kendisinde hal-i fenaları itibarıyla, geçici, fena bulucu, yok olucu halleri itibariyle, nasın vücutlarına ve işle­rine, insanın beden ve hareketlerine, malik ve sahip olan demektir. Hakikatte melik ancak zuhuru ile her şeyi kahır eyleyen Vahid'il Kahhar'dır. Zahir olduğu zaman gayrisinin var olamayacağı niteliktedir. Diğer bir deyişle, cahilin cehaleti yok olursa, yeni bir sıfat ile âlim olarak bir iş yapılırsa, bu yapılan iş bir kişilik koyar ortaya.

            Âlim insan cahilliğin kişiliksizliğinden bilgeliğin kişiliğine sığınıp fani olduğunun idrakine varınca “mabudu mutlak”a (ibadet edilene) sığınmış ve onda yok olmuş olur. Mabudun Melik olarak zahir olduğu ve böylece, gayrisinin kahrolduğu, anlaşılır.

            Yücelişin bu aşamasında fani olan yerini baki olana bırakmış, kişi aradan çıkmış Yaradan kalmıştır. Kulluk makamının, yani, yaratılmışların yeniden oluşturulması gerekir.

            Fani olan“fani”ye, evvelkinden farklı olan, ikilik yaratmayacak olan, Hak’kın vücudu verilerek tekrar vücut âlemine döndürülür. Mabud da mabudu daim olmakla abdın mabudu daime sığınması da tamam oldu. Efal tevhidi ile başlayan yolculuk önce sıfata oradan da zata, yani, her şeyin kaynağı kişilikte son buldu. Böylece, insanın besmeleyle Allah’a sığınması tamamlanmış olur.

            Kendi vücudunun olmadığının ve Hak’kın vücudu ile tekrar kulluk makamına gönderildiğinin idrakinde olan kul yeniden kuruntu, vesvese eden şeytanın şerrinden sığınmak zorunda kalır. Çünkü vücut mahallinde Hak’kın vücudu ile yaşadıklarının idrakinde olmayanlar da vardır. Yani, o vesvese edici insan­ların göğüslerinde vesvese eder, buyurdu. Hâlbuki fena halinde vücut yoktur, binaenaleyh sâdırlarda vesvese de yoktur.

            Fena halinde eneiyet, benlik vücudu ile bir nevi telvin, renk verme zuhur eylerse, senden sana sığınırım, demeli.

            Kendisine ait Efal, Sıfat, Zat gibi bir şeyin olmadığının bilincinde iken, açık şuur halinde, vesvese, kuruntu olmaz, ama bu bilinçten düşme olduğunda, şuur kapandığında, gaflet ve dalâlete düşüldüğünde, hemen geriye dönüş başlar. İmdi fenadan evvel abdın vücudu ile şey­tanın da mevcut olduğu gibi fenadan sonra da Hak Teâlâ Hazretleri mabud, ibadet edilen olunca abdın zuhuruyla şeytan da zahir oldu. Vesvasi, ves­vese verenin ismidir.

            Evvelki surede de olduğu gibi burada şeytandan diğer bazı esmaya sığınmayarak Allah'a sığınılması, şeytanın, Rahman'a mukabil ve cemiyeti insaniye suretine müstevli olan ve Allah isminden gayri cemi esma suretinde zahir olan bir şey olduğu içindir. Şeytan, insanın kendisi dâhil her kılığa girer, Allah’tan gayri. Bu beyandan Nebi Aleyhisselâm'ın «Beni gören, gerçekten beni görmüştür, çünkü şeytan benim suretimle temessül edemez» sözü­nün manası anlaşılır. Hannas, çok rücû eden demektir.

            Şeytan ancak gaflet zamanın­da vesvese eder. Kul, gafletinden uyanıp Allah'ı zikir edince şeytan rücû eder, geri döner, yok olur. Anıldığında, Allah var olur ve O’nunla birlikte hiçbir varlığa yer yoktur! Vesvese eden şeytan iki cinstir. Birisi cinnî, meselâ vehim-kuruntu gibi beş duyumuz ile görülmeyen, algılanmayan, diğeri insana benzeyen veya eşiti olan kimseler gibi insî ve his, beş duyu ile görülenlerdir. Binaenaleyh bunlardan sığınma ancak Allah'a sığınmakla tamam olabilir. Hıfz edici Allah'tır. Nas suresi tamamdır.](a.g.k. Sure 114)

               Sonuç


            Her iki surenin genel ve ayetlerinin tek tek özel anlam ve te’vilinden bir ve tek sonuç çıkabilir, tevhit ilmi ile bize denmek istenen, yaşarken zaten tabi olunan mesaj şudur:

            Kendi kendinize adam olduğunuzu düşünerek, “hareketler benim, fail ben; isim ve sıfatlar benim, mevsuf ben ve zat benim, kişiliğim ve vücut benim, mevcut olan ben” demeyin.

            Siz bir abide, benim abidem, Abd-i Hu, olduğunuzu düşünüp Âdem olunuz, teslim olunuz, yokluğunuzu kabul edip varlığımla var, vücudumla mevcut, ilmimle âlim, nefsimle kaim, ayakta, hayatımla hayatta, hay, diri, benimle bende, benimle birlikte, benim ef’al, sıfat ve zatımın zahiri olduğunuzu idrak ederek yüceliniz!

            Kısaca, fıtratınızı gerçekleştirin, siz ne olabilecekseniz olun, ama Abdi’m olarak yapın ne yapıyorsanız, zaten öyle, idrak edin! Peki-Evet diyenler, sözle, kavlen derse “beli” demiş olur. Bu da bize Ahd-ü Misakı hatırlatır!

            Buraya kadar, Bakara 256, “dinde zorlama yoktur” ayetinin te’vilinde geçen şu deyiminin bir açıklamasıdır: “sabah güneş doğduğunda göz nasıl görürse din de öyledir.”

            “Anlayana, sivrisinek saz” misali, her toplumda mesajı alabilecek ve anlayabilecek aklın ve akıllı insanın yetiştirilmesi amacıyla çok çaba sarf edilir, gayret gösterilir. Bu amaçla dernekler de kurulmuştur dergâhlar da, uzun süredir toplanan gruplar da oluşturulmuştur.

            Bu mesaj size gelmiştir, size bu mesaj böylece de gelmiştir. Sevilmiş de “olmuş”sunuz, önem verilmişsiniz ki mesaj gönderilmiş, anılmışsınız. Yukarıda da belirtildiği gibi, Ayet der ki : “anıldığınız gibi anın! Zikir olunduğunuz gibi zikredin!” İyi ki varsınız, buradasınız. Sevgi içinde, seven kalınız çünkü zaten seviliyorsunuz idrak ediniz.

               KİTAPTAKİ İNSAN


               İnsan Akıllıdır


            Kitap, Kur’an’ı kerim ona, hitap ona hem de akıllı olanına, insanın kitaptaki yeri çok geniş ve önemli. Kendini bilsin ki öğreticisini, yaratıcısını bilsin. Evrim süreci gerektiren tüm mevcudat içindeki yeri ve önemine değinilmiş kitapta, özellikle, insanın, evrimsel gelişimin ötesindeki, devrimsel yaratılış süreci anlatılmıştır. Bu süreç çok çeşitli sure ve ayetlerdeki bilgilerin sentezini gerektirir. Evrimsel gelişim canlılık, hayatın tek hücreliden insana kadar gelişimi sürecidir. İlk insan daha doğrusu ilk insan-ı kâmil olarak kabul edilen Âdemden Habib’ine kadar olan süreç ise insanın yaratılış sürecidir.

            İnsanın yaratılış süreci, Âdem’in cennetten kovuluşundan sonra hidayete erip geldiği yere Habip olarak dönüşüdür. Bu süreç devrimseldir, yeni, yararlı, örneği olmayan bir insan yaratılır ve bu süreç süreklidir. Söz konusu süreçte insan nasıl geriye gidebilir, aşağı düşebilir, nasıl hayvansal düzeye inebilir, nasıl yukarı çıkabilir, yükselebilir, fıtratını gerçekleştirerek insan-ı kâmil olabilir ve nasıl habip olarak, sevilerek, yücelebilir, aşağıda incelemeye çalışalım.

            Kitapta insan diğer canlılardan farklı bir şekilde ele alınır. Sure ve ayetlerden bazılarında çekirge, fil ve örümcek gibi hayvanlar yer alır, özellikleriyle anlatılır. Kıssadan hisseler çıkarılır. Bazı insan davranışları için de hayvanlar âlemine inilir. Örneğin, yalan ve iftira suçların en ağırıdır.

            Konuşma insanı insan yapan özellik olduğu için bu yeteneğin yanlış kullanılması insanı hayvanlıktan da aşağı konuma indirir.

               Konuşma Ayırıcı Özelliktir


            Bedensel, nefsanî ve hayvansal davranışlar insanın kendine zararlıdır oysa yalan ve iftira bir başka insana, kula zarar verir ve “kul hakkı” doğurur bu da şirktir, Tanrı affetmez. Zina şehvetin, cinayet gazabın azgınlığı ve hâkimiyeti sırasında ortaya çıkar, sonra, gerektiği kadar, pişmanlık duyulduğunda, af dilenmesiyle insanlığa dönüş gerçekleşebilir. Havva’nın ve dolayısıyla Âdemin konuşma ile aldatıldığı şeytanlık büyük günahtır. Yüce, ulvî değerler doruk ise, bu tür aldatma dip, yani, esfel-i safilindir.

            “Dünya üzerinde hareket eden hayvanların her sınıfı kendilerine özgü bir sudan, yani kendilerine özgü bir ilimden, ruhtan, halk edilmiştir. Her birinin kendisine özgü bir akıl, fikir ve düşünce sistemi vardır.  O her ilmin bir ameli olmak üzere amellerin inşasında dilediğini halk eder. En aşağılık yaratıkların arasından dilediğine ilim, bilgi ve hikmet verir ve tevhit ile hidayet eder. Her yaratılmışın bir ilmi vardır ama tevhit ilmi yalnız Âdem ve oğulları içindir O’na götürür.” İnsan geri dönüşü gerçekleştirmek üzere yaratılmıştır.

              Tevhit ilmi, her olmuş ve olacağı kapsayan kitapta, ledün ilmi, yani, her şeyi, zaman ve mekânı kapsayan ilim olarak anlatılır. İlim ve amel üzerinde durulur, ilim sahibi olanların ne yapıp ne yapmayacakları anlatılır. İlim akıl aracılığı ile ruhtan kalbe iner, yer eder, amel olarak bedene ve nefse yayılıp onlara hâkim olur.

            Elde edilen yeni bir bilgi beden ve nefiste yeni davranışların doğumuna sebep olur. Bu açıdan ilim ve edinilen bilgi erildir, etkiler, fikir ve uygulamaların doğumunu sağlar. Beden ve nefis dişi özelliği gösterir, etkilenir, kişiye ilmine göre amel, uygulama fırsatı doğurur. Bu eril ve dişil özellikler “bir başka beşer eli değmeden yapılan doğum”, “bakirelik” tarihî kavramını ortaya çıkarır. “Bir bütün olarak ve ayrıntılı bir biçimde tevhit ilmine sahip olduklarını ve gerektirdiği ameli gösterdiklerini iddia edenlerden bir kısmı daha sonra her şeyi mubah görerek geriye döner.”

            İşte bunlar “ilmi billâh” ile mü’min değildir. “Ruh ile beden denizleri birbirine karışmayacak şekilde iç içe yaratıldı. Ruh denizi saf ve lezzetli; cisim denizi ise başkalaşan, değişim gösteren, lezzetsizdir.         Ruhun kesafet kazanarak kederlenmesini önlemek ve cismin ruh ile nurlanmasını sağlayabilmek amacıyla ikisinin arasına hayvanî nefis berzahı kondu. Berzah âlemi her ikisinin diğerinden sığınabileceği bir yerdir. Nur, eşyanın kendisiyle zahir olduğu şeydir. Ruhun nuru ile aydınlanmış bir kalp lambalıktaki kandil gibidir, aydınlandığı gibi başkalarını da aydınlatır. Zat, nurunun zuhurunun şiddetinden hafidir, gizlidir, görünmez!”

               İlimle Dirilme


             Tevhit ilmi ile insana hakiki dirilik verileceği müjdelenir. İnsanın aslında uykuda olduğu, ilim alıp uyanınca yaşamaya başlayacağı anlatılır. Gece ve gündüz, uyku ve uyanıklık ile misal âleminde çeşitli gerçeklere değinilir. Gece ölüme, gündüz yaşama benzetilir. Sabah olunca ölüye benzeyen nefisten diri bir kalp çıkar, ihya olur. Gün boyu kalp ruhtan aldığı nur, anlayış, idrak ile çalışma ibadeti yapar, ulvî hayat başlar.

            Akşam olunca çalışmakta olan kalpten, aletsiz, zamansız, örneği olmaksızın ve mekânsız nefsin çeşitli halleri ortaya çıkar, nefsanî hayat yaratılır, ihya edilir. Bu durum, bir açıdan, iradî mevtten, ölümden sonra beden arzının dirilmesi, ihya edilmesidir. Burada gece ve gündüz derken iki durumu açıklığa kavuşturmak gerek. Birincisi dünya ve güneş olayları ikincisi kendisi bir âlem olan insan ve insanda hakikatin nurunun parlamasıdır.

            Dünya mekânında güneş doğar gece ölüsünden diri bir gün doğar. Mekân olarak bireysel bedende ise hakikat nuru doğunca kalp çalışmaya, ibadete ulvî yaşama başlar. Ulvî, ilâhi yaşamda teklik, birlik hüküm sürer. Kalbin bireysel çalışmasına tam teslimiyetle iradî olarak son vermek bireyin iradî ölümüdür, kişiye kişisel düzeyde parlayan hakikat nuru inmiş, gurup etmiş, bireysel düzeyde akşam olmuştur.

            Kalp aklın ruh, ilimden aldığı nur ile tam teslimiyete, fakirliğe giderken nefs de mertebe atlar. Emmare, levvame, yerme, mülhime, ilham alma makamlarını geçer.

            Böylece yücelen kalpten nefsanî nefis bir hayat yaratılır. Nefsin raziye, razı olan ve marziye, razı olunan mertebeleri ihya edilir, beden arzı dirilir.  O’ndan razı olan ve O’nun razı olduğu nefs arzı dirilir.

            Bilginin erilliğine ve bedenin dişiliğine yukarıda değinilmişti. Bu durumda bedende ihya olan nefsanî hayatın doğurganlığı veled-i kalp yaratır, çünkü kalpte eril Ulvî, İlâhi yaşam tam teslimiyet sonucu vahdet, teklik, birlik hüküm sürerek çalışmaya devam etmektedir.

               İlimle Yeniden Doğuş


            Veledi kalp, kalbe inen ruhun nuruyla dirilir, ruhun mazharı, göründüğü yer olur. Kalp çocuğu ölümsüz ruhun nuru ile doğmuş, dirilmiş olur. Habib’inde görüldüğü gibi, ikinci doğuş ile kâmil insan yaratılmış Âdem ile başlayan devrimsel süreç, yücelerek vuslat ile tamamlanmış olur.

            Keza, siz de böyle bir sürecin son aşamasından geçilerek yaratılan insan neslinden yaratılmışsınızdır. Dostluk ve muhabbet etmeniz amacıyla nefsanî tarafınıza meyletmeniz için ruhunuza bedensel bir eş, zevce izhar edilir. Ruh ve kalp tarafınız ile nefis ve beden tarafınız arasında, rahmet olarak, muhabbet oluşur, fikir doğar. Nefsiniz ruhun nuru, idrakiyle kurtuluşa erer, neşelenir, tatmin olur. Böylece, nefsin fıtratında olan doğurganlık rahminde kendisine itaat edici bir kalp veledi bağışlanır. Nefis de hidayet bulur ve ahlakıyla ahlaklaşıp kurtuluşa erer. Kalbin veledi ruhun nuru ile dirilse de henüz ruhun nefh edilmediği gözden kaçırılmamalıdır.

            Ruh da nefsi etkilediği ve kendisinin idrak edilmesini sağladığı için; ruhun nurunun idrakine erişen yeni bir hayat verdiği, anlayışının hayata geçirilmesini sağladığı için nefsi sever. Allah’ın, bağışlanmış bulunan veledi, yeniden doğuşu, mübarek kılarak rahmet etmesiyle yeni doğan kalp veledi ruhun nuru ile dirilmiş olur. Bu diriliş ile ruh terakki eder ve onunla kemali, olgunluğu zahir olur, ortaya çıkar. Bu halk edişlerde tefekkür edenler için olgunlaşma fırsatı vardır.

            Dünyevî yaşam, yaradılışında doğurganlık olan nefisle, ruha eşlik edecek bedenin muhabbet için verilişinden ve kalp veledinin rahmet için ihsanından sonra gerçek canlılığına ve amacına kavuşur. “Tevhit ilmi ile ruh verilir ve dirilir. İşte bunlara fenadan sonra bilgilerimle bilgili, ilmim ile âlim, sıfatımla mevsuf, sıfatlanmış vücut vardır.” Benim mülküm O’nundur diyerek O’nda fani olan O’na dönerek O’nunla baki olur. Kişi çıkar aradan kalır Yaradan!

               İradî Ölüm


            İnsan ‘ben öldükten sonra dirilecek miyim?’ diye soruyor. O insan düşünmez mi ki halk edilmeden önce bu şahadet âleminde o hiçbir şey değildi. Halktan önce vücudu yoktu, mevcut değildi, yok idi. Sizi madde denizinden, balçıktan halk ve izhar etti, görünür kıldı, zahir etti. Sonra size biri belirli diğeri belirsiz iki tür ecel kaza eyledi. Belirsiz ecel fıtratınızdan gelenidir. Tevhit ile fıtratını gerçekleştiren, teslimiyetle fakirliğe erişen, iradî eceldir.   Diğeri, Allah’ın indinde belirli vakitteki eceldir. Her yer ve gökte eşya ve mevcudat suretinde zahir olan O’dur. Gizli ve aşikâr her şeyi bilir ve hükmeder.”

            “Ricalün, hak ile kaim tecrit ve tefrit olan rical yani kâmil âdemler dünya işleri ile ilgilerini sürdürür ama zikirleri daimdir. Fenada Şuhut namazını kılar bekada irşat, öğretme ve açıklama, tamamlama zekâtını verirler. O kâmil erler, belki de, sır ile dolu kalpleri ve basiretli görüşleriyle fena bulup hak ile kaim olarak bakiyenin zuhurundan ve benliğin bekasından korkarlar.” Ayet: “Başkalarının yanıldığı hususları bilsen ve onlara anlayış göstersen de, seni sevsinler diye, sen de onlardanmışsın gibi aynı taraftanmışsın gibi yapma noksan sıfatları üstlenme.

            Bütün insanların ve insanlığın vekili olduğun için tarafsız bir şekilde eksiklik ve yanlışlıkları göstermeye devam et. Rabbin suret-i halk ile perdelendi, ben senin suretinle zahir oldum, artık halk suretinde benimle kaim ol, Haktan halka geri dönüşte Hak ile halk ol. Yaratışın ve halk oluşun, halk edilişin, halkın tümünün temsilcisi olarak da insan seçildi. Yaratılmışların seçilmişi olan insan kan pıhtısından, alâktan, rahimde ters olarak tutunan damladan, nutfeden, yani, ilgi ve alâkadan hatta sevgi ve aşktan yaratılmıştır.”

               Veled-i Kalbin Ruhlanışı


            Yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır” buyrulur. “Yüce Hak, sıfatını, bir şeyin açığa çıktığı yeri yapmak suretiyle; her şeyin yaratılışını, meydana getirilişini güzel yapan yüce, ulu olan zattır. Çünkü güzellik sıfata aittir.

            Yaratılmış olan varlıkların tamamı sıfatın mazharıdır. Ancak ‘İnsan-ı kâmil’, olgun, kâmil insan, bu özellikten ayrı tutulmuştur ki o, Zat olan cemal’e özel kılınmıştır.

            Bu sebepten; kâmil insan, tam teslimiyet ile en güzel ahlaklı olarak en uygun kıvamda ve yaratılışın adaletlisi olarak orta halde bulunan, iki tarafını bir etmeye mahsus kılındı, tahsis edildi.” Hak ile halk arasındaki orta hücrede tesviyede oldu!

            “Orta halde olması sebebiyle, yüce Hakk’a ait olan ruhu kabul etme kabiliyetinde oldu. Kâmil insana bahşedilen veledi kalbe, kendi ruhundan üfledi. İnsana Hakk’ın ruhundan üflenmiş olmasıyla, bu insan cinsiyle, yaradılış sona ermiş olup, Hak görünür, zahir oldu.”    Ruhu kabul yeteneği gösterilmeden, kalbin veledi doğmadan, ruh üflenmez, üflenmiş olmaz. Kalp çocuğu ruhun zahiridir, ruh ile dirilir. Ölüm sonrası ölümsüzlüğün yaşandığı insandır, kâmildir. Eşyanın insana yükselişi evrimsel, insanın benliksiz, bencilliksiz ve gayriden bakiyesiz, tam fakirlikle kemale yücelişi böylece devrimseldir.

            Not: İlgili ayetler; 24 NUR 24/45, 25 FURKAN 54, 96 ALAK 2, 30 RUM 20, 19 MERYEM 67, 6 EN’AM 2, 32 SECDE 7, 8, 9; 2.157. Bu ayetlerin sentez edilmeden, sadece analiz için ayrı ayrı okunması halinde anlamak zor olabilir. Her ayette bir başka konu ele alınıyor gibi gelebilir.  Örneğin, insanın çamurdan mı, kan pıhtısından mı, sudan mı yaratıldığı anlaşılamaz, zıt görüşler gelişebilir. Yukarıda bu ayetlerin tümü tevhit ışığı altında birleştirilmeye çalışılmıştır. Evvelinde çamurdan, doğadan, sonra sudan, ilimden; kan kalbin veledi için kurban da olabilir, fena bulan, yeniden doğuşu mümkün kılan da. 

               HAYATIN TEMELİNDEKİ KAVRAMLAR


               1. Aklın Yeri ve Önemi


            İnsan konuşan nefistir. İnsanı insan yapan da kalptir. Akıl kalbin parlayan yeridir, parlak fikir üretir. Aklın parlaması ruhun nuru ile nurlanmasından, ruh ilim ise, ilmin idrakiyle aydınlanmasındandır. Doğa ve evren ilmin uygulanmış hali olduğu için, ilmin ruhtan alınması ilmin uygulanmış bulunan doğadan veya evrenden alınmasıdır. Tersine mühendislik ile kuş gibi uçan uçak, balık gibi yüzen gemiler yapılır. Doğanın yer çekimi ve altın oran gibi yasaları, matematik formülleri keşfedilir. Elde edilen bilgilerle yetinilmez daha yararlısı için gayret gösterilirken ilmin tamamı ve ilmin kaynağı gözden kaçırılmamalıdır.

            Akıl bu amaçla sonuna kadar kullanılmalıdır. Eşyanın hakikat güneşinin gurup etmiş hali olduğu bilinci kaybedilmemelidir. Gelip geçici, fani bilgiler için nuranî cevher akıl ziyan edilmemelidir. 2 Bakara 27, 29.

               2. Ahdü Misak (Ahde Vefa, Elestü)


            Bir şeyin önemini onu kaybedince anlarız. Örneğin sağlığın anlam ve önemi hastalanınca anlaşılır. Maddesel ve bedensel varlığımızın anlamı da onun yokluğunun, ademiyetinin idraki ile ortaya çıkabilir. Sahip olduğumuz varlığın ne olup ne olmadığını arar, bulur ve bilirsek gerek içinden gerekse dışından çok şey anlaşılabilir. Yani varlığımızın olmadığı hali, ademiyetimizi düşünebilirsek yeni ve güzel düşüncelere ulaşılabilir. Sağlıklı iken sağlığımızın olmadığını düşünmek bize sağlığımızın önemini anlatabilir.

            Benzer düşüncenin en karmaşık deyimi şöyledir: “idrakte idraksizliği idrak et, idraksizlikten idraki gör.” Sahip olduğumuz maddi ve bedensel varlığı “benlik” ve “bencilliğimiz” olarak düşünebiliriz. Hatta genel olarak evrende “ikilik” yaratacak şekilde benlik düşünülür. Bir “biz” vardır bir de “evren.” İki adet varlık varmışçasına benlik düşünürüz. Benlik ve bencilliğimize nasıl sahip olduğumuzu ayrıntılı düşündüğümüzde aslında her şeyin doğadan geldiğini anlarız. Doğa da bir ve tektir, bir bütündür.

            Eğer siz de böyle düşünüp anlıyorsanız “ahd-ü misak” ayetini okuyorsunuz.

            İnsan olduğunuzu, insanlığınızın genel insanlıktan, kamu vicdanından, külli insanlıktan geldiğini ve bu düşüncenin bilimsel olduğunu da düşünüyorsanız “tevhit” ilminin de farkındasınız demektir. İşte tevhit ilmi siz keşfedercesine size aşikâr olmuştur, bırakın mürşidiniz, tevhit ilminiz, sizi irşat etsin. Size mesajda “ben sözümde durdum sizi insan olarak var ettim, akıldan akıl, insanlıktan insanlık verdim, neslinizi de insan ettim, siz de anlaşmaya uyun ikilik yaratacak şekilde benlik yapmayın ve bencillik etmeyin” deniyor (7.172). Maddi ve bedensel zevk ve lezzetlere düşkünlük göstermeyin, siz dünyaya girin, zevk alın, sevin, keyif alın ama dünya kalbinize girmesin, yer etmesin. Dünya sevgisi gözünüzü kör edecek kadar kök salmasın. Aklınızın yatkın olduğu ilmi tahsil edin. Ademiyetinizin idraki ile tevhit ilmi aşikâr olsun ve Allahın ruhu size nefyedilmiş, ilmi verilmiş, olsun onunla diriliniz.

            Aklın işi, ruhtan, ilmin kaynağından bilgi elde edip kalbe getirmektir. Aklı sadece karın doyurmak için, nefsanî sebeplerle kullananların kalp gözleri görmez. Çünkü nefsin kendine özgü aydınlığı yoktur. Bilginin kaynağı eşyadır, hakikat güneşinin gurup ettiği yerdir. Nefiste ruhun ateşi sönünce ısı ve ışık kaybolur. Her eşya bir ilmin, eski aletler eski teknolojinin, uygulanmış halidir. İlim çevrenin okunmasıyla elde edilir. Sadece aklın ucundaki bilgi ile ilgilenmek, aklın bu bilgiyi nereden getirdiğini düşünmemek olmaz. Karganın getirdiği peyniri alıp nereden aldığını düşünmemek gibidir. Aklın anlayış ve idrake sebep olduğunu biliriz. Kalp akıl nurundan yoksun olunca sağır, kör ve dilsiz olunur. Eski bilgileri kullanarak yeni bilgiler üretiriz.

            Her türlü araştırma geliştirme çalışmaları doğa ve evrende yapılır. Her türlü bulgu ve bilgimizde akıl ve sezginin, kalpten basiretli görüşün izi vardır.

            Kitaptaki deyimleri yanlış anlayıp din ile bilimin ne ilgisi vardır demek bizi ve anlayışımızı gösterir. Aslında ayetleri okuyor ve bunun farkında değiliz denebilir.

Akıl: «ruh» Rab'binden «akıl» meleği vasıtasile «kalb» Nebi'sine nazil olan makûlat kitabını oku. (2.50)

Akıl nuru: (Summün, bükmün umyün) Hak'kı işitmeğe, Hak'kı görmeğe, Hak'la söylemeye sebeb olan akıl nuru. 2.18

            Nefste kalanların kalp gözleri görmez, çünkü nefsin kendine özgü aydınlığı yoktur, nefsde ruhun ateşi sönünce ısı ve ışık kaybolur, (2.17). 

            Kalp akıl nurundan yoksun kalınca sağır-kör-dilsiz olunur. Yağmur (ilahi rahmet) bazılarını korkutur, döndürür, (Bakara, Ayet 18: Summün, bükmün umyün) Hakk’ı işitmeğe, Hakk’ı görmeğe, Hak'la söylemekliğe sebep olan akıl nurundan kalpleri mahcub, perdeli olanlar ilahi rahmetten korkar.

Aklın kullanımı:  fikir, akl-ı nazarî, akl-ı amelî, gibi kuvâyı ruhaniyeyi, yemek ve içmek ve hissî lezzet ve şehvetlerin ve sebuî ve behimî, hayvani ve canavarca, maksatların tahsilinde istimal etmekle, kullanmakla, batıl ile nasın mallarını yemeleri sebebiyle, kendi­lerine tayyibatı, yemeyi haram kıldık. Nisa, 161.

Akıl ve Fikir Resulleri:  Nebi, Ruh Rabbinden, Akıl meleği (Cebrail) vasıtası ile Kalp Nebisine inen Kur’an’a uyunuz! Mallarınız olan bilgilerinizin zekâtını, yaşamak için, fakir olan doğal beden güçlerinize verin. (Bakara 50) «ruh» Rab'binden «akıl» meleği vasıtasile «kalb» Nebi'sine nazil olan makûlat kitabını oku. (Maide,12).

Âlemi altı günde yarattık: (…halaknessemavatı vel’arda…), yeryüzü ve gökyüzünü ve aralarındaki eşyayı altı günde izhar ettik. Altı-üstü-dört yanı! Altıbin senedir de devrediyor! Bugün ve gelecek hep yedinci gün, cuma-cem günü! Kaaf 38.

               3.İnsanın  Beşerliği


            İnsanın insanlığını öğrenmesi uzun bir eğitim ve öğrenim süreci sonunda gerçekleşir. Öğrenmeye başlamak önce beş duyu ile olan algılara dayanır. Çocukların öğrenme sürecinde bile akıl sonradan devreye girer.

            Aklını kullanmak belirli bir yaş ve gelişim ister. İnsanlara beşer denmesi, hatta beşer şaşar denilmesi beş duyunun kullanılması ile ilgili olabilir. Öğrenim sürecinin önemi üzerinde ne kadar durulsa azdır.

            Algıdan bilgiye, bilgiden bilmeye bölümleri de söz konusu sürecin önemli olduğunu gösterir. Doğal olarak doğadan elde edilen bilgi ve bulgular insanın olgunlaşmasına yeterli olamaz. Özel ve özellikli öğrenim gerekebilir. Önce bir fikri uygun bulan daha sonra uygun bulmayabilir.

            Zor koşullar altında veya yoğun öğrenim programına göre elde edilen bilgiler daha sonra değerini yitirebilir. Bir bilenden alınan yoğun bilgiler yalnız kalındığında sindirilemeyebilir. Tüm bu ve benzeri durumlara uygun farklı deyimler vardır. Kitap her duruma uygun deyimleri içerir. Örneğin, elçisinin yanında “sana inandık, doğru söylüyorsun” deyip sonradan ret edenleri “münafık” olarak nitelendirir. Yaradılışlarının gereği, istidatlarında yer alan tevhit ilmini öğrenmeye gayret etmeyenler bu sıfata uygun düşebilir.

             “Kendin gibi bilme”, “kendinden pay biçme”, “bilmeyen uydurur” gibi deyimler önemlidir. Allah’ın elçisini kendisi gibi ve kendisi kadar görenler onu bu açıdan ve bu şekilde değerlendirebilir. Beşer, beşer olarak görür. Risalet şahadetinde yalancı durumuna düşebilir. Şehadet kelimesini, kelime-i şehadeti söyleseler de yalnız dillerinde olur. Allah’ı bilmeyen elçisini, resulünü bilemez, ona şahit olamazlar. Kemal nuru ancak nuru fıtrî ile bulunur ve bilinir. Kemali kâmil olan ilmullah ile bilebilir.

Resûlullahı arif olan, ilmullah ile O’nu bildikten sonra, bilir.

Resulü ancak Allah bilir. Allah'ın gayrisi Allah'ı bilemez

Resulde beşerden başka bir şey bulamadılar münafıklar.

 

            “Münafıklar, sana geldikleri vakit «Senin hakikat Resulullah olduğuna bizler şahadet ederiz» derler. Münafıklar, asli olan istidadın onları iman nuruna, heyeti tabiiye ve reddetme alışkanlıklarının kökleşmesi sebebiyle sonradan oluşan dünyaya meyilli istidatlarının inanmamaya doğru çektiği, arada kalmış kimselerdir. Bunlar, risalet şahadetinde yalancıdırlar, çünkü risalet manasının hakikatini ancak Allah bilir, o marifetle Resulullahı arif olanlar bilir, zira Resul’ü marifet (bilmek), ancak Allah'ı marifetten sonra mümkün olur ve Allah'a olan ilmi kadar Resul'ü bilebilir.”

            “Binaena­leyh Resul’ü hakikaten ancak kendi ilminden münselih (soyunan) olup ilmullah ile a'lem (bilen, bilgin) olanlar bilir. Hâlbuki münafıklar, bedensel örtülerle ve zulmani hayatlar ile istidad nurlarını söndürdükleri için zat ve sıfat perdeleri ile Allah'dan mahcubdurlar. O halde ne su­retle Resulullah'ı bilirler ki, risaletine şahid olsunlar? (...eşhedu) Senin hakikaten onun Resûl'ü olduğunu Allah'ı Teâlâ bilir. Ve Allah'ı Teâlâ hakikatte münafıkların yalancı olduklarına şehadet eyler.” (63.1)

            “(...beşerün) Mahcuplar, kıyas kabul etmeyecek bir surette kendileri üzere Resul'ün, fazilet ve üstünlüğüne sebep olan nurdan nefisleri sıfatları ile mahcup oldukları için Resul'de, beşeriyetten başka bir şey bulamadılar. «Bizi beşer mi hidayet eder?» diyerek Resul'ün hidayetini inkâr ettiler.”

            “Çünkü her arif marufunu, arif olduğunu ancak kendisinde olan bir mana ile bilebilir. Binaenaleyh nuru kemali ancak nuru fıtrî ile bulunur ve kemali ancak kâmil bilir, bu sebep­ten “Allah’ın gayrisi Allah'ı bilemez.” (64.6)

               4. Her Anda Bir Şe’nde


            “Zatı mutlak her istidada uygun olanı ve hak edileni amaca ulaştırmak üzere her anda bir şe’ndedir. Hak’kın her zaman ve her mahlûkta istidadı ile uygun olup da hak edileni ona ulaştırmak için bir şe’ni vardır.” (55.29). “Her kim kendini değiştirip temizleyerek iyi ve güzel bir olgunluğu hak ederse istidadının ortaya çıkışı ve hayata geçirilişiyle o kişinin o olgunluğa erişmesine yardımcı olur.”

            “Kişinin hak ettiği ceza ise onu da bulur.” (55.31). Arayan aradığını ve hak ettiğini bulur!

               5. Huzurda, Huzur İçinde Olmak


            “Sabah ve akşam Rabbini talep eden, kalbi daima huzurunda, huzurda ve huzur içinde olan, ruhun şuhuduna, basiretli görüşüne, sırrın çözümüne yönelen vahdet ehli kişileri başka şeyler de yapmaya zorlama.  Çünkü kalpleri katılaşmış kimseleri Kur’an ile korkutmak etkili olmaz.”

            “Aynı şekilde kalpleri Allah’da hareketli ve telaş içinde olana da fayda vermez. Onlar ezeli muhabbetleri nedeniyle ibadetleriyle yalnız zatı ilahiyi murat ederler. İbadetlerini cennet veya sevap beklemek ya da azap ve şiddetten korkmak ile illetli kılmazlar. Her hangi bir şey veya bir amaç için zatı ilahiyi aracı kılmayı uygun görmezler.”

            “Bütün araçların hakta fani olduğunu müşahede ederler. Kendi zatları dâhil dikkatlerini çekecek hiçbir şey şuhutlarında, görüşlerinde kalmamıştır. “Onlarla Rableri arasında nebi veya melek gibi bir vasıta yoktur. Onları başka bir şeye davet etmeye gerek yoktur. Bunların hesapları Allah’a havale edilmiştir çünkü işleri Allah’da ve Allah’ladır.” “(..salatihim daimune) huzurları daimdir. (..selâmün aleyhüm) «Sıfatlarınız ayıplarından tenezzüh, uzaklaşmak ve o libaslardan, elbiselerden tecerrüdünüz, soyunmanız dolayısıyla selâ­met sizin üzerinize olsun, sizler, selâmet buldunuz» deyiver.” (6.52-54)

               6. Güneşin Batıdan Doğuşu


            “Zahiri bedenlerin ve onların batınlarının, özlerinin, iç ve dış teknik ve teknolojik özelliklerinin üzerine Vücud-u Mutlak ilminin, aydınlığının, idrakinin doğuşu ile Hak, zahir ve batın, maddi ve manevi “Doğu”larının Rabbidir. Zahiri bedenlerin, maddenin içine Vücud-u Mutlak ilminin, aydınlığının, idrakinin gurub etmesi, gizlenmesi ve o nur ile maddeye ilişkin bilim ve teknolojinin bilinmesi, gelişmesiyle, Hak, zahir ve batın “Batı”larının rabbidir, öğreticisidir. Her mevcutta, mevcut olan her şeyde, hem doğuşu hem de batışı vardır ve bu doğuş-batışla o şeyi terbiye eder” (55.17).

            Atomun parçalanmasıyla ortaya çıkan ısı ve ışık da, güneşin oraya gurub ettiğine delil olabilir. Bir şeyi anlayıp idrak ettiğimizde, aklımızda şimşek çakma, ışık yanma gibi ifadelerin kullanılması da bir delildir.

               7. İki Denizin Karışmaması


            “Salıverilen ve gönderilen tatsız ve tuzlu madde yani cisim denizi ile tatlı ve lezzetli soyut ruh denizi insan vücudunda birleşir. Ruh ve madde denizleri kendilerine belirlenmiş bulunan hadlerini aşamazlar, birbirleriyle karışamazlar.” Ruh madde, madde ruh olamaz. (55.19)

               8. Secde Suresinin Düşündürdükleri


            O’nun ef’al, sıfat ve zatının zuhuru olan Kur’an aklının Muhammed’in vücudu üzerine inişidir bu. Muhammed’in mazharında rahmetin tümünün inmiş olması âlemin Rabbinden indirildiğini gösterir.” (32.1+)

            “Âdem’den Muhammed’e kadar geçen zaman “gizlilik” devridir ve bu süre “ilâhî altı gün”dür. Bu altı günde Allah sema ve arzı ve aralarındakileri halketti.”

            Sonra, tüm sıfatlarıyla tecelli ve altı günün tümünü kapsayan yedinci günde zahir olmak amacıyla «Kalb-i Muhammedi Arşı üzre istiva eyledi.», Muhammedî kalp arşının doruğunda parladı.”

            “Çünkü güneşin istivası ışık ve ısısının en tepeden yayılması, zuhurunun kemâli, olgunluğu demektir. Bu nedenle, peygamberimiz “kıyametin başlangıcında gönderildim” demiştir. Onun gönderiliş vakti kıyamet sabahının doğuşudur. Bu günün ortası hidayete eren, doğru yolu tutan kişi Mehdinin ortaya çıkış vaktidir. Bu günün sabahında bu sure okunur.”

            “Hak’kın zuhuru, görünürlülüğü zamanında, her şeyin onda yok olması nedeniyle, sizin için bir veli veya yardımcı yoktur. Vahdetin zuhuru zamanında yaratılış sözleşmesini, ahd-i evveli düşünmez misiniz? Vahdetin zuhuru semasından, altı günde yaratılan vahdetin gizlendiği ve gurub ettiği arzı yönetir.”

            “Son­ra, mikdarı sizin saydığınız senelerden bin sene olan «yedinci gün­de zuhur ile sema-i vahdete uruç eyler-vahdet semasına yücelir.» “Her şey, O’nun sıfatı görünür kılınarak halkedildi. Ahsen sıfata mahsustur. Varlıkların tümü sıfatının mazharıdır. Kâmil insan, müstesna olarak, zatın cemaline tahsis olunmuştur. Olgun insan tesviye ile Ahsen-i takvim ile iki tarafı bir etmeye, tadile memur edildi. Bu tadil sebebiyle ruhu kabule müstaid-İstidadı olan, kabiliyetli, uyanık, anlayışlı, akıllı-oldu.” 

            “Böylece, insana da kendi ruhundan nefh eyledi ve yaratılış nihayet buldu, amacına erdi, Hak zahir oldu.” (32.9: Ve nefeha fîhi min ruhihî) 

               9. En Hakiki Mürşit İlimdir


            Atamız der ki: “En hakiki mürşit ilimdir.” Mürşitten alınabilecek tek şey de ilimdir. İlim alarak Allah’ı bilmek kendi bindiği dalı kesmektir. İlim öğrenerek kendini bilmek için, hiçbir şey bilmediğini bilmenin ötesinde, yokluğunun idrakine varmak gerek. Yokluk yani ademiyet aynasında görünen “hakk”tır.

            Kendi yokluğunun idrakine varmak öğrenerek ilim sahibi olmakla mümkün olabilir, ama ispatı, şahidi olamaz.    İslamiyet “ben şahidim ki…” ile başlar. Birisi onun yokluğuna, fakirliğine şahit olmalı. Bir “yok”un şahidi ancak diğer bir “yok” olabilir. Şahitlik ve şehitlik resul ile gelen son aşamadır. Veysel Karani’nin şehitliğine resul şahit olmuştur. Bâtılın gidişi Hak’kın gelişi, zahir oluşu böylece tamam olur. Veysel bireysel kalır, ancak resulün ümmeti olur.

            Benliğini yok etmiş bir mürşidin “yokluğunda” görünen Hak’tır, bu yokluğun içine kara delikler bile düşebilir. Kâmil bir mürşidin alacağı yok vereceği çoktur. Yol gösterip, talebesinin şehit oluşuna şahit olabilir. “Allah şahidim olsun” deyişi buradan gelebilir. Pencereyi kapatmak nasıl ki güneşe zarar vermez, kâmili reddetmenin de kâmile zararı yoktur.

            Zaten o asla ben varım, bana gelin demez, onun içine-üstüne düşülür, çekimine kapılınır, olursa öyle olur, olmazsa da olmaz! Önce, ilmin sahibi olmadığını, yalnız öğreticisi olduğunu öğretir! İnsan-ı Kâmil çıkar aradan halk ile kalır Yaradan!

            Önce kudret eli vardı, hayat oldu, aynı el öpülerek, yani, bedenden ruha, arzdan arşa tut çıkar beni diyerek, elden ele geçen ilme inanarak hayattan geçilebilir. O öpülecek el hangi eldir, nasıl bulunur diyene de “bakınız Hadid, 3:

            O evveli, ahiri, batını ve zahiridir, her şeyi görür, işitir, bilir, her yerde hazır ve nazırdır, gayrisi de yoktur, yokluktur” denebilir.

 Mürşit İlimdir


İnsandır, kendini bilen,

Akıldır, ilim için verilen,

Tefekkürle idrake eren,

Mürşittir ilim, irşat eden.

Bilgiyi veren beşer değil,

Öğrettiğinin sahibi değil,

Almayı bilen kişidir ehil,

Ümmîdir, çok bilen cahil.

İdrak edenin önünde eğil.

               10. Kutlanan Kandillerin Hikmeti


                 Dostlar arasında kutlanan “kandillerin” anlamı, sırası ve düzeni insanı soru sormaya ve düşünmeye iter. Kitabın kendine özgü ilmine uygun bir sisteme dayalı olmaları da ayrıca yönlendirici olabilir. Bir görüşe ve duyumlara göre şöyle olabilir:

            Regaip: Rahme düşüş, özele geçiş, (Recep, Şaban, Ramazan olan üç ayların ilk günü,  Mevlitten 3 ay sonra gibi görünse de aslında Mevlitten 9 ay öncedir)

            Mevlit: Doğum, (aynı yılda ilk kandil gibi görünür, aslında dokuz ay önce verilmeye başlanan tevhit ilmi ile veled-i kalp doğar)

            Mir’âç: Yüceliş, Hakk’a vasıl olma, vuslat

(Recep ayının 27.günü)

            Berât: Peygamberliğin tebliği, yetkilendiriliş (Mir’âç’ın 12.Günü)

            Kadir: Kur’an’ın inişi, maddenin, eşyanın hakikatinin, gecenin kadrinin bilinişi, (Ramazan’ın 27.günü)

            Regaip tevhit ilmine giriş olarak da düşünülebilir, rahman her kişiye, rahim ise er olacak kişiye, özel, yakınlara, ikramda bulunulanlara ihsan anlamındadır. Yağmur rahmanidir, her kişinin tarlasına yağar. Özel dersler ise kişiye özeldir. Kişiye özel eğitim ve öğretim sonucunda yepyeni bir kişilik kazanılabilir ve yeniden doğum, mevlit hali yaşanabilir. Mir’âç ise evrimsel olan gelişimin üzerine devrimsel olarak görünen yüceliş, letafet kazanış, tevhit ilmi ile Hakk’ın Ef’al, Sıfat ve Zatı ile diriliş olabilir. Berât ise Hakk’ın tecelli etmesinden sonra halka iniş ve onları yücelmeye davet ediş olmalı. Ramazan ayında Kitabın inmesi ile döngü tamamlanabilir.

              Bir açıdan evrim bir düzlem üzerindeki gelişimi, yaradılış ise bu düzlemden kurtulup üçüncü boyutta bir yücelişi, letafet kazanımını simgeler. İnsan, bu açıdan bakıldığında, evrimsel düzlem tabanında devrimsel bir yükseliş ve yücelişi gerektirir. İnsan insanlık kavramının kapsamına giren niteliklerin uygulanmış halidir. Olgun, kâmil insan kendi âleminin efendisidir.

            Olgunlaşma süreci tüm adaylara açık ve tüm adaylar eşit hak ve olanaklara sahiptir. Yaradılıştan sahip olunan yetenekler ve bazı sonuçlar halkın daima dilindedir, halkın içinde söylenenlerle nesilden nesile aktarılır. Örneğin, insanlıktan nasiplenme üzerinde durulur. Halk arasındaki muhabbetle, halk ozanlarıyla deyişler çoğalır ve yaşatılır. Hepsinin özünde özel eğitim ve öğretime dayalı bir ilim olduğu bilinir. Bu ilim Hakk’ın ilmidir, hak ilmidir, tevhittir.

            Kendi fıtratında bu ilme yatkınlık hisseden bir kişi kendini adarcasına ilmi tahsile kendini tahsis eder. Kendi içinde kendini arayış, kendini bilmeye ve bulmaya gidiş olduğu için bir açıdan ilmin tahsili dış dünyaya kapanış gibi görünür. Dış dünyanın içinde yaşarken ana rahmine dönüş gibi bir hal içine girilir. Kişinin kendi beden mağarasına kapanışı olarak anlaşılabilir. Tevhit ilminden elde edilen kavramların özel iç âlemde yaşanması, ilimden nasibini henüz almamışların içinde ve arasında, yalnız kalınmasına yol açabilir. Bu durum, bir anlamda, “ana rahmine düşüştür”, regaip de bu olabilir.

            Bu olay ile “özele geçiş” ile aylar önem kazanır, özellikle ilk üç ay kutsala yolculuk aylarıdır. Efal, sıfat ve zatının teslimine gidebilen kişi için bu ilk aşamayı takip eden iki aşama, sonraki altı ay da önem kazanır. Bildikçe ve öğrendikçe bildikleri ve öğrendikleri hakkındaki fikirleri değişir, hak ve hakikati gördükçe müşahede etmeye, gözlemlemeye, izleyici olmaya başlar. Her türlü hareket, kuvvet, kudret, iş ve işlemlerin gerçek sahibi hakkında bilgi sahibi olur. Kendini adamak ile başladığı süreçte, üçer aylık üç aşamada, mertebede tam bir teslimiyete erebilir.

            Dokuz aylık yolculuğun üç aylık son aşaması, mertebe veya makamında da sebat eden kişiye hakça ef’al, sıfat ve zat yaşantısı bağışlanabilir. Bağışlanmış kuvvet ve kudret ile donatılmış kişi artık kendini adayan kişi olmayabilir.

            Bu süreç bir anlamda yenilenme, bir “yeniden doğuşu” anımsatabilir. Bu ise “mevlit”tir, kutlu doğum, kutsal doğum olabilir.

            Günlük hayatta da üç, üç çarpı üç dokuz, üç çarpı dört on iki, üç çarpı dokuz yirmi yedi gibi rakamları kullanarak anlam yüklenir. Doğumdan sonra geçen üç ayda kişi bir yükseliş, bir canlanma yaşayacaktır. Takip eden yirmi yedi gün sonra ise ölümsüz ruh ile ruhlanış, yüceliş gelebilir. Peygamber efendimiz mir’âç ile taçlanmıştır.

            Toprak, su, ateş ve hava olarak bilinen dört temel element, anasır, ana sır halka inişin müjdecisi olabilir. Üç çarpı dört, on iki gün yücelişten sonra iniş süresi olarak yeterli olabilir.

            Elçilik görevinin verilişi halkın eğitim ve öğrenimi içindir. Görev için “berat” yetkilendirmenin ispatlanmasıdır.

            Verilen görevin başarıyla tamamlandığının ispatı ise Kitabın inişi olabilir. Bu sürecin sonu da üç ayların üçüncüsü içinde üç çarpı dokuz yirmi yedi gün sonra gelebilir. Kadir gecesi, hakikat güneşinin gurup etmesiyle kara ve karanlık olan madde âleminin, gecenin kadrinin bilinmesi anlamına gelebilir. Eşyanın hakikatini idrak edene çok şey aşikâr olabilir.

            Atomun parçalanmasıyla ortaya çıkan ısı ve ışık misali, hakikat güneşinin fecrde doğuşuyla karanlık maddeden eser kalmaz, gören görmez, işiten işitmez, bilen bilmez O’ndan gayri!

               HAYATIN, Hz. YUSUF’UN, HİKÂYESİ


            Bugüne ve buraya kadar olan her şey kişinin kendi hikâyesini anlayabilmesi, kendini okuyabilmesi, kendini bulabilmesi ve bilebilmesi içindir. Bu yolda ve bu yönde her birey yalnızdır, kimsenin kimseye pek yardımı olamaz. İnsan doğrudan muhatap alındığı için şeref duymalıdır. Diğerinin katkısı olsa olsa sohbettir, muhabbettir.

            Kur’an’ın söz ve düzeni mucizevîdir ve zahiri, dış görünüşe uygun genel manası, yani, herkesin anlayabileceği manası olaylara uygundur. Bâtınî, içsel, özel manası ise Allah’a giden yolda yolcu olan kişi için kıssalarla doludur, sanki Kur’an sadece bu yolda yürüyenler içindir, yolculuğun şekline ve yolcunun durum ve koşullarına işaret edip uyar.

            Kitabın her suresinde birçok konuya değinilir. Yalnız Yusuf suresinde başından sonuna kadar bir konu işlenir. Bu konu Yusuf’un, hepimizin, hayat hikâyesidir. Denilen bu da denilmek istenen bizim hayat hikâyemiz olabilir. Burada surenin ilk 50 ayetinin teviline yer verilecektir.

 Sure peygamberimize şöyle hitap edilerek başlar: “Sen her ne kadar vahiyden önce bunları bilmiyor idiysen de Kur’an’ı vahiy ederek kıssaların en güzelini kıssa eyleriz!”      

            “Yusuf'un, babasına; «Ey babacığım ben, on bir büyük yıldızın, gü­neş ve ayın bana secde eylediğini gördüm» dediğini tezekkür et.” Bu rüya, Hûd suresinde, tâ'bire muhtaç olduğu zikir ve beyan edilen rüyalardandır.  Secde edenler, nefsanî dünyada, anne babası ve 11 kardeşidir.

            Yakup aleyhisselâm «Ey oğulcağızım, rüyanı kardeşlerine söyleme belki sa­na bir hile ederler, zira şeytan insana muhakkak aşikâr bir düş­mandır» dedi. Yâkub'un bu sözü, manası derin olan ilhamlardandır. Yakup Aleyhisselâm bu rüyayı Yusuf'un kar­deşleri işitirse, Yusuf’a haset edeceklerinden, kıskanacaklarından korkmuştur. Yusuf’un rüyası, kendisinin keşiflerde bulunacağını, sevilenlerden olacağını bildirmiştir.

            Yusuf ile kardeşlerinin hikâyelerinden ibret almak isteyenler için önemli dersler vardır: seçilmişlik, seçilenin iradesinde değildir. Onun çalışması veya isteği ile değildir; Allah’ın iradesi ile olur. Bilenler, yaradılışların, istidatların ezelde mertebe mertebe olduğunu bilirler. Hayır ve şer Allah’tandır ve onun iradesine karşı koyacak da yoktur. Bunu bilenlerin de teslimiyetleri, tevekkülleri kuvvetlidir.

            Teslim olanlar, Allah'ın fiil ve sıfat tecellilerini müşahade ederler, ayrıca, şeytanın şerrinden nebilerin bile muaf olmadığını bilirler. Hepsinden önemlisi, Yusuf’un hikâyesi, teslim olanların, O’na giden yolun başında, sonunda ve arasındaki her hal ve durumda insanın başına gelebilecek her şeyden haber vererek şevk ve iradelerini artırır, basiretlerini nurlandırır, azimlerini güçlendirir.

            Yusuf, babası akıl Yakub’unun sevdiği oğludur, kalptir. Kardeşler, nefsin oğulları, beş dış duyumuz (görme, işitme, tat, koku, dokunma) ve beş iç duyumuz (hisler, hayal etme gücü, korkularımız, hafızamız-hatırlama gücümüz, yetki kullanma gücümüz-irademiz) ile öfke ve anlayışlı kalptir.          Zikretme gücü istisnadır, kalp Yusuf’una haset etmez, kıskanmaz ve vesvese vermez. Kıskanç kardeşler gibi, on bir adet olan iç ve dış duyumuz ile öfke kalbe vesvese verir, kasteder, hâkim olurlar.

            Bu güçler doğal olarak lezzet ve şehvete düşkündür, aklın, fikretme gücüyle kalbi, ilim, irfan ve güzel ahlak ile eğitmesine engel olmak ister. Kalbin, bedensel zevklere öncelik vermesini ister. Hâlbuki fikir, kalbin ilim ve fazilet tahsili ile mutlu olmasını ister.

            Sağlam kafa sağlam vücutta bulunduğu için, önce vücudun sağlık ve sıhhati düşünülerek bedenî ve hayvanî zevk ve lezzetlere yönelen gençlerin, akılları başlarına gelince, reşit olunca kalbinde ahlaki değerlere yer verir. Yalnız fiziki ve maddi ihtiyaçların karşılanmasına dönük emredici nefsin yetersiz görülmesi, bu durumun pek de iyi olmadığının düşünülmesi ile akıl yeni bir zevce edinmiş olur. Nefs artık tatminkâr ve kanaatkâr olmaya başlar.

            Aklını kullanma ve daha ahlaklı olmaya çalışma gayretleri kalpte yeni hazlar yaratır, insanı kalpsiz olmaktan kurtarır, kalpli olmak önem kazanır. Böylece, akıl, kalbin ilim ve irfan yolunda ilerlemesi için, nefsi ihmal pahasına, kalbe yönelir, meyleder. Zamanla aklın bedenden kalbe yönelmesi bir anlamda kaçınılmaz olur. Her şeyin daha fazlası yerine daha güzeli, iyisi ve ahlaka uygunu gibi düşünceler ön plana çıkar. Zevklerin elde edilmesinde beden ile kalbin yolları birbirinden ayrılır ve akıl kalbin yolunu tercih eder.

            Beden ve kalp ikilisinin oluşumu ve yollarının ayrımı süreci zorludur ve zaman alıcıdır. Hayatta kalma, canlılığı sürdürme gayretleri kalp ve duygusallığın ortaya çıkışı ile hemen duramaz veya ortadan kalkamaz.

            Bir tercih durumu ortaya çıkınca, aklın kalbe eğilimi ile akılsızca ihmale uğraması halinde, yaşamı sürdürme gayretleri aksarsa bedensel güçler zayıflar. Bedensel zafiyet aklın dikkatini tekrar kazanır hatta kalbe girmeyi başarır. Kalbe giren beden muhabbeti artar, üstelik vesvese ve kuruntu ile dolarak onun “bedenin doğası” kuyusunun dibine çökmesine neden olur.                        

            Var olan her şeyin kalpte, gönülde yer edebilmesi, yer alabilmesi için, kalp en dibe inmiş olur. Bilgisizlik ve sevgisizliğin dibi, cehalet ve nefretin doruğundan, cehalet çukurundan, en doruğa, arif olmaya yolculuk artık başlayabilir.

            Kuyuya inerken Yusuf’a, Cebrail’in gelip İbrahim Aleyhisselam’ın gömleğini giydirdiği rivayet olunur. Bu gömlek insanın yaradılıştan gelen akıl, fikir, düşünme, anlayış ve idrak yeteneğidir. Kalbin kuyuya inişi, ihtiyaçların karşılanması amacıyla aklın kandırılması sonucudur. Akıl, kalpten uzaklaşınca mahzun olur.

            Kardeşleri Yusuf’u kuyuya attılar. Hayatı kazanmak, geçimini sağlamak, maaş-ücret için çalışmak bireysel faaliyet görünse de toplum içinde yapılır. Kalbi karın doyurma, örtünme ve barınma gibi amaçlar dibe indirir.

            Kalpte yalnız bunların yer alması, çalışma ve gayretlerin bencillikle yapılması, kazancın meşru olup olmadığına bakılmaması insanın kendisine zarar verir ve böyle düşünmenin yanlış olduğu anlaşılır. Bedensel ve hayvanî ihtiyaçların karşılanmasında “şuursuzluk” hissedilir. İç ve dış hislerin, duyuların kendilerine özgü bilinçleri, bilgileri yoktur. Diğer bir deyimle, göz gördüğünü, kulak işittiğini bilmez.

            Kardeşleri, ağlayarak gelip Yakub’a Yusuf’u kurt kaptı dediler. İnsanın hayvansallık düzeyindeki ihtiyaçlarının karşılanmasında önceleri, içgüdülerin ötesinde bir şuur ve bilinç söz konusu değildir. Bu aşamada içgüdüler aklı ikna etmeye çalışır, her ne kadar sen bize inanmıyorsan da bizim yaptıklarımız doğrudur. Biz kalp için ne yaptıysak onun ve bizim iyiliğimiz için yaptık, ona önem verdiğimiz halde onu-Yusuf’u kurt kaptı deyip aklı-Yakub’u ikna etmeye çalıştılar.

            Yusuf’un kanlı gömleğini kardeşleri Yakub’a verince, Yakup, nefsiniz size oyun ediyor, kötü şeyi iyi gösteriyor, benim sabretmem gerek dedi.

            Hiddet, şiddet, öfke ve kızgınlık halinde ki bu hallerin ortaya çıkışı anlık olabilir ve kontrolü zordur. Nispeten, göreceli, daha kısa bir süre içinde olur. Kısa bir süre sonra geçer, ancak, bu kısa süre zarfında, kalbe özgü duygu, iş ve işlemler tamamen sona erer, kalbi zor durumda bırakır ve onu çok utandırır, bu nedenle, kardeşler Yusuf’u kurt kaptı dediler, kurda iftira ettiler.

            Şan, şöhret, şehvet, para ve mala düşkünlük ise kalbi parçalayıp öldürmekte daha şiddetlidir, ahlak düşüklüğüne eğilimde, emirleri dinlememekte ve düzene, meşruluğa, geçerli şeriata, yasalara, geçerli ahlak kurallarına uymamakta daha etkilidir, kalbi daha uzun süre etkiler.

            Bu erdemli güzel ahlak (takva) gömleğinin tersi bir durumdur, gömlek zaten lekeli, kirlidir, üstelik bunun üzerindeki öfke-kurt-kan lekesi ise tüm kardeşlerin hep beraber ortaya koyduğunu gösterir.

            Yakub’un gözlerinin beyazlanması, kalp doğa kuyusunda iken akıl nurunun kalbe vurup parıldamasının yokluğundan ve basiretin bitkinliğinden, aklın ince fikir, feraset üretememesindendir.

            Su ihtiyacı olan kervan-kafile gelip kuyuya kova saldı ve Yusuf kuyudan çıktı. Kervancı Yusuf’un kıymetini bildi ve sermaye olsun diye sakladı. Yetişen kardeşleri ise onun kıymetini bilemeyip ucuza sattılar, onun için kanaat edenlerden olmuşlardı artık. Kalbi yukarıya çıkaran şey aklın fikir yürütme-üretme yeteneğidir.

            Kervan Yusuf’u Mısır’a götürdü ve bir Aziz’e köle olarak sattı. Aziz karısına Yusuf için, “ikramda bulun iyi bak, bize yararı dokunabilir, hatta evlat edinebiliriz” dedi. Böylece, Yusuf-kalbe yeryüzünde yaşam, kudret verildi. Yusuf’un Mısır’ın Azizine satılması: fikir, ruha yakınlığı nedeniyle, ruhun nuru ile nurlanması zamanında, ruhtan akan-sızan bilginin manasıyla kalbi ruha teslim eder.

            Çünkü fikir esasta uygulamaya dönüktür, maddî veya bedensel dünyada akla gelen bir bilginin uygulanması ile ilgilenir. Bu açıdan kalp bedensel alanda olmadan onunla temas kuramaz.

            Kalp maddî âleme, kuyuya düştüğü için fikir onunla temas kurabildi ve kalbin nefse dönük “sadır” kapısından girip, ruha dönük “fuad” kapısından çıkarak kalbi ruha teslim etti. Böylece, akıl, fikirden tezekkür, tefekkür etmeye yüceldi. Fikir etme hali maddî âlemde olduğu için, ruh âleminden uzak olduğu, henüz tefekküre geçemediği için akılda hüzün hâkimdir.

            Yusuf’u teslim alan Zeliha, ruhun nurundan henüz iyiyi kötüden ayırıp pişmanlık duymayacak şeyler yapacak kadar nurlanamayan nefsidir. Nefis önce kötü bir şey yaptığını idrak edip pişmanlık duyar. İleri aşamada ise iyiyi ayırt edip onu yapar ve rahat bir vicdan oluşturur. Rahat bir vicdana sahip olmadan önce kalp kederlenir ki bedensel güç ve zevklere karşı koyabilsin, bu nedenle kalbe önce keder verilmiştir. Kalp böylece, kederine engel olmak için yaradılışında bulunan olgunluğa erişebilmek için, beden aletlerini olgunluk tahsilinde kullanır, akıllı hesaplar yaparak işlerini yürütür, beden arzında, yeryüzünde maddeye hükmeder, bedenine (eline, beline, diline) hâkim olur.

            Bu dünyada ve fesadın hüküm sürdüğü ortamda neler olabileceğini göstermek için Yusuf kuyudan kurtarılmış ve kudret verilmiştir.

            Yusuf’un istidadının gerektirdiği makama erişebilmesi, olgunluğunun son haddine ulaşabilmesi için Yusuf’a ilim ve hikmet verme amacıyla gereken yapılmış zafere ulaşılmıştır.

            “Yusuf reşit olunca kendisine ilim, hüküm ve hikmet verildi. Doğuştan gelen perdelerin kalkmasıyla, fetih veya fütüvvet makamı denen ilk makamın sonucuna reşit olma, iyi ile kötüyü ayırt etme hali denir. İnsanlar genellikle verilenleri kendilerinin çalışarak, terbiyeli davranışlarıyla elde ettiklerini zanneder. Her şey Allah’ındır ve onlar sadece takdir edilenler için birer vesile ve sebeptir. Talep, irade, içtihat ve riyazatla ihsan sahibi olanları biz böylece cezalandırırız!”. Talep edene talep edilen verilir, cennet bile.

            Ancak nimetlerde kalmayıp O’na vasıl olmayı isteyen vuslata erebilir. Cennet ceza evidir!

            Züleyha Yusuf’u aşk yapmaya davet etti, o da, önce meyledip sonra, ilham geldiğinde, sahibime bu kötülüğü yapamam deyip kaçtı, kadın kovaladı, kapıda gömleği yırtıldı ve kocasıyla karşılaştılar. Bu olaylar, Nefsin “Pişmanlık duyma” halinin varlığının, ortaya çıkışının bir işaretidir. İnsanın gelişiminde öyle haller olur ki, nefsi kalbini kaplar, onu istila eder, kendi sıfat ve lezzetleriyle, hatta bunları süsleyerek kalbi etkiler, yanlışı doğru gösterir, kendine özgü, perdeleyen sıfatlarıyla kalbin ruha dönük nur yollarını kapatır.

            Yusuf’un bir beşer olarak kadına meyletmesi, kalbin nefse meylidir. Yusuf’un rabbinin delilini görmesi kalbin akıl ve basiret ile durumu idrak etmesidir. Aklın yardımı ile kalbin, nefsin muhalefetinden kurtulması, nefsin şehvet ve zulmünün giderilmesi ve kalbin nurlanmasıyladır.

            Gömleğin arkadan yırtılması nefsin sıfatıyla kalbe tesiri kalbin nefse dönük kapısı olan sadrından olmasındandır, gömlek nefis tarafından yırtılmıştır, burası kalbin arkasıdır.

            Kalp aklın delilini tezekkür edip ruha yönelip yücelerek ruhun nuru zuhur edince, kutsal nur kalbe girer.

Kalbin henüz nefsin istilası altında olması nedeniyle, nefiste de ruh nuru zuhur etmiş, nefis de ruhun nurundan etkilenmiş olur, nurdan etkilenen nefis kalbe tabi olur, ruhun nuru kalbi kendi tarafına çektiği, cezp ettiği için, kalp sayesinde nefis de kalp ile birlikte ruha tabi olur.

            Zeliha “zorla zinanın cezası zindandır” dedi. Yusuf da “o bana zina emretti” dedi. Beşikteki süt emen çocuk “Yusuf’un gömleği arkadan yırtılmışsa beraat etmeli” dedi.

            Yusuf ve Züleyha’nın birbirlerini suçlamaları iyiye işarettir. İffetleri sağlam ve pişmanlık var demektir. Pratikte, uygulamada bir aksaklık var, ama manada, doğru düşünebilmekte veya ahlakta sakatlık yok demektir. Ruh nurunun kalp üzerine bir daha böyle duruma düşmemek üzere doğması, nefsin kalbe üstün gelmesi değil nefsin kalbe tabi olmasıdır.

            Nefis kalbin nuru ile nurlanmış ve onun makamına ulaşmak için ona âşık olmuştur. Bu nedenle nefsin, doğanın ve bedenin tüm güçleri etkilenmiş ve üzülmüştür.

            Olayı duyan Mısır’lı kadınların Zeliha yanlış yaptı diye dedikodu yapmaları onların etkilenmiş olmalarını sözde üzülmüş olmalarını gösterir. Bunun üzerine, Züleyha bir davet verir ve meyvelerini soyarlarken Yusuf içeri girer, bütün kadınlar ellerini keser.

“Bu güzellik asla çamurdan yapılmış beşerî değil ilahîdir” derler. Zeliha da “işte Kenanlı kul budur, dediğimi yapmazsa zindana atılacak” der.

            Kalp akıl, fikir ve idrakle birlikte fıtrî hisleriyle ne zaman nefse hâkim olursa nefs de bedeni kendine tabi kılar ve tüm bedensel güçler kalbin nuruyla nurlanır. İdrake ulaşan bu güçler kendi güçlerinden kesilir, yani, örneğin, şehvet iffete dönüşür, göz artık daha önce gördüklerini değil her şeyde hakkı görür, kulağı hakkı işitir!

               Zindan, Halvet


            Yeryüzünde dünyaya güneşin doğuşu gibi, nefis ve bedende de kalp nuru doğar.  Nefsin istidadında, yaradılışında bu vardır, nefis isteyerek, kendi iradesiyle kalp nuru ile celallenir, kendi halinde kendi sıfatlarıyla yaşarken kalbin nuru onu allak bullak eder, çalkalar, hayatını altüst eder, aydınlanır, her yaptığını bilinçli yapar, cehalet içinde yaptıklarını artık yapmaz, bilerek, kalbe tabi olarak yeni bir yaşam kurar.

            Nefis kalbin iradesine boyun eğerse, ruhun nurundan ilim alıp gelen akıl yolunu izleyerek doğru yola girme azminde olan kalp ile kavgası azalmış veya yok olmuştur.             Kalbe itaat etmeye alışırsa nefis, terbiye amacıyla az gıda ile geçinebilir, heveslerinden kurtulur, yararlı fikir ve işlerle uğraşır, riyazetin vakti gelmiş olur. Çünkü kalbin nefs ile mücadelesi bitmiş olur, en büyük savaş olan nefis savaşını kazanmış olan kalp garazdan kurtulmuş olur.

            Kalp iki yüzlü, iki kapılıdır, bazen nefis bazen de ruh tarafına çekilir, bu nedenle azmi tereddütte kalır, hak yoluna girmek mümkün olmaz, halvet için şart olan toplumun yokluğundan halvet de sağlıklı olamaz. Bu riyazet nafile ibadetlerle olan nefsin riyazeti de değildir, çünkü nefis riyazeti halvete muhtaç değildir. 

            Nefsin riyazeti, kalbe muhalefet etmeyi, karşı gelmeyi terk etmeyi, iyi işler yapmayı, nafile ibadet etmeyi, nefsin kırılmasını ve kahrını gerektirir. Kalbin riyazeti, yararlı fikir ve işlerle meşgul olması, ancak, görmesi, şahit olması, müşahede etmesi, fena yolunu izleyip beka talep etmesi amacıyla ilim tahsil ederek olgunlaşması ve keşiflerde bulunarak gezinmesi ile olur. Bu ise nefsin kalbi istila etmesinden ve ismetten (günahsızlık, masumluk, suçsuzluk) sonra mümkündür. Kalbin olgunlaşması nefsin kalbe dolmasından sonradır, çünkü nefsin masumluğu ve suçsuzluğu kanıtlanmadan, nefsin yaptıklarına sabredip katlanmadan, onu yeterince tatmin etmeden, onun emrini yerine getirmeden kalp, bedenî lezzetleri tadamaz, hissî idraklere eremez, arzu ve istekleri olamaz.

            Rahata eremez, halvete giremez. Kalbin nefis indinde keramet ve izzeti bulunamaz ve kalp nefis ve bedenden ayrıldığında bedensel yardımcılarından ve hademelerinden ayrılacağı için zelil, hor, hakir, alçak olacaktır.

            Sahrada ibadet zamanında Resullullah’a sevdirildiği gibi, Yusuf’a da halvet (gizlice, yalnız, tek başına tenhaya çekilme) sevdirildiğinde Rabbine “zindan bana kadınların davet ettiği şeyden daha muhabbetlidir, sen onların hilesini benden men etmezsen ben onlara meyleder ve cahillerden olurum” diyerek dua etti. Çünkü kalbi nefse doğru çekmek nefsin fıtratında, doğasında olan ve ebedi olarak yok edilemeyecek bir özelliği ve yeteneğidir. Hâlbuki kalp nuruyla nefsin aydınlanması ve kalbe itaat etmesi geçicidir.

            Kalp ise nefse işlerinde daima yardımcı olur. Çünkü kalp iki taraflı ve iki yüzlüdür, biri ruha diğeri nefse çeker.

            Yücelik tarafının galip gelmesi ve büyük melek nuruyla yardım etmesi nedeniyle Allah kalbi korumasa, kalbe, cehaletiyle, nefse meyletmekten daha yakın bir şey yoktur. İlimden elde edilen bilgiler olmasa insan cahil kalır ve içgüdüleriyle hareket etmekten başka çaresi yoktur. Kalbin korunması için halvete girmesine, duası kabul edilerek, izin verildi.

            Nebi de “benim kalbimi dinin üzere sabit kıl” diye dua edince “sen nebisin böyle duaya ihtiyaç mı duyuyorsun” diyenlere “benim de kalbim bir tüy gibidir, rüzgârlar onu istediği gibi çevirir” demiştir, kalbin fıtratı böyledir.

            Yusuf’un duası kabul oldu ve kalbi bedenden ruha, maddeden manaya, cehaletten ilme, beşeriyetten kutsallığa döndürüldü. Sır makamında kalbin yalvarışı duyulur, ihtiyacı bilinir, karşılanır.

            Yusuf’un bir süre için zindana atılmasında yani halvete girmesinde ittifak oldu. Ruh, akıl, fikir, vehim, nefis, beden ve tüm (beş dış duyu: görme, işitme..; beş iç duyu: hissetme, hayal etme, hafıza-hatırlama, korkma, yetki kullanma-düşünme-değerlendirme-seçim yapma) duyular kalbin halvete girmesini uygun buldu. Halvet için önce nefis savaşı kazanılarak nefsin kalbe ram olması, tüm bedensel güçlerle birlikte kalbin emrine girmesi gerek. Sonra, bu toplumun beraberce kalbe uyup halvete girme duasına katılması gerek. Son olarak, toplu duanın Allah tarafından kabul edilip halvete izin vermesi gerek.

            Yusuf ile birlikte iki delikanlı daha zindana girdi. Birisi rüyasında şaraplık üzüm suyu sıkan, diğeri rüyasında başının üstünde ekmek taşıyan ve kuşların ekmekten yediğini gören iki kişidir.

            Şarapçı ve ekmekçi, Yusuf’a rüyalarını tevil etmesini söyledi. Yusuf onlara “bana öğretilmiş olan ilimle gözümdeki perdeler kalktı basiretli görüşle, iman edilmeden yapılan işler için olan ahret neşesine inanmam” dedi.

            Şarapçı kalbe aşk şarabını sunan, onu mest eden, kalbi nefisten ayıran, kalbi kalp yapan yetenek olan ruh muhabbetidir ki, Melik’e, hükümdara aşk şarabı sunar, içirir.             Ekmekçi ise ruhani hayat gibi kalpten hiç ayrılmayan nefis hevesidir ki nefsin bekasını, yaşamının sürekliliğini sağlayan, nefsi nefs yapan ve ruhtan nefse akan nefsin hayatıdır ve bu heves ve istek beden şehrinde rızıkları dağıtan hükümdarın ekmekçisidir. Her iki gücün, yeteneğin, hayatın kaynağı da ruhtur ilimdir. 

            İlim ve ondan damlalar olan bilgiler, yeni istekler olmasa nefis heves etmez, edemez, beden yaşamını sürdüremez, kalp de ruhani bilgilerle mest olamaz. Halvette her iki güç de kalp için şarttır, yalnız halvette şarttır, bunlar olmadan da halvet olamaz.

            Şarapçının rüyası, gerçeği görememe demek olan gaflet uykusunda iken “kalp bilgileri” salkımından aşk şarabını sıkıp muhabbet gücünü doğru yöne çevirmektir.

            Kalp ruhtan yani ilimden birçok ve tane tane bilgiler elde eder, bu bilgilerin kümeler halinde veya gruplar halinde oluşu “bilgi salkımı” gibidir.

            Bu salkımdan üzüm daneleri gibi uygun bilgilerin özümlenerek yani tanelerin sıkılıp suyu çıkarılarak sohbet-muhabbet elde edilmesi, bununla da kalbi mest etmek ve kalbi ruha, ilme doğru döndürüp halvette daha fazlasına kavuşmak şarapçının (kalbin ruh-ilim sohbeti yapma yeteneğinin) rüyasıdır. (Size, şimdilik, üzüm; idrakten sonra, şarap!)

           

            Ekmekçinin rüyası, heves-arzu-isteğin tamamen nefsin güçlerinin lezzet, şehvet, rahat ve huzurunun sağlanmasına ilişkin gayretlere dönük olması, hep dünyevî işlerle uğraşılmasıdır. Hevesin huzurun sağlanmasına eğilimi çabuk, acele ve gelip geçici olduğu için kuşlara benzetilmiştir, hevesler aniden gelir ve kısa bir sürede yok olur, heves etmek de budur zaten.

            Kalbin her iki kuvveti de amaçlarına ulaşmaktan men etmesi, alıkoyması, çalışmalarını yasaklaması değil sadece yaptıklarından haz duymalarını yasaklaması, asgari düzeyde yapmaları gerekenleri yapıp, kıyama durup, siyaset gütmelerinin, işleri yoluna koyduktan sonra belirli bir süre sonunda istenen terbiyeye ulaşıldıktan sonra haz duymaya devam edeceklerine işarettir.

 

               Tapanı Değil Sahibi Ol!


            Kalbin, kendisini nefse ve ruha çeken, bu iki kuvveti, ilahi emirle, kıyam etmeye, tevhide, birleşip bir olmaya, fuzuli, gereksiz şeyleri terk etmeye, iki kuvvete ayrı ayrı yardım eden, ikisini besleyen himmet kaynağından kaçınmaya teşvik edildiler. 

            Çünkü hevesler daima ikilik yaratır ve şehvet ve arzulara ibadet ettirir; muhabbet ise başlangıçta ve vasıl olmaktan önce zatın cemaline değildir ve hoş sıfatlara sahip olmaya değil onlara tapmaya, ibadet etmeyedir.

            Bu nedenlerle, her ikisini de tevhit ederek terk etmek gerekir. Yani, kalp nefsin sıfatları putlarına tapmayı ve ruh âleminde bekadan mahcup olmayı terk etmiştir. Baki olan âlemde, efal ve sıfata sahip olmak vardır, onlara tapmak, ibadet etmek yoktur. Hele iyi ve güzel olanlara ibadet etmek -övmek, hayranlık duymak, methetmek - ve diğerlerini – sözde kötü olanları- reddetmek yoktur.

            “Şirk etmek doğru değildir, bu tevhit insanlar için hayırlıdır ama çoğu şükretmez. Hoş sıfatlarını (O’nun) güzel bulmak, hayran olmak, methetmek hala kendini var kabul etmek demektir, bu bakiye varlıktır, varsın ki hoş buluyorsun, bu, böyle muhabbet, artık terk edilmelidir!” (12.38)

            Yusuf “ey zindan arkadaşları sizin her birinizin mesela muhabbetin, sıfat ve isimler gibi hevanın, nefsanî güçlerin, ayrı ayrı ve birbirinden farklı emirler veren rableri olması mı daha iyidir?

            Yoksa bir emirle herkesi ve her şeyi – gayriyi - kahreden bir Rabbin olması mı daha iyidir? Diyerek muhabbet ile hevanın yönlerinin birleştirilmesini zorunlu hale getirdi. Muhabbet zata dönmüş, yönelmiş olur ve Hak’kın emriyle nefs, şeytanın dediğiyle değil (lezzeti elde ederek, ikilikle değil) hukuk ve zaruretin dediğiyle hareket eder. (12.39)

           

            Birinin rabbine şarap sunmasıyla şirk ortadan kalkar zat muhabbeti ruha üstün gelir, diğerinin asılıp başını kuşların didiklemesi ise onun nefsiyle hareket etmesinin yasaklanmasıdır. Hiçbir kuvvet üzerinde tasarrufu olamayacak şekilde doğal davranış hevanın, heveslerin ölümüdür ve bu durum hukuk ile kalmaktır.

            “Kalbin iki tarafının yönü tevhit oldu, kalp iki kuvvetini de, her iki kuvvet üzerindeki tasarrufunu da kaybetti, Allah’a yaklaşarak Allah’ta fena oldu ve velayet (Velilik, dervişlik) makamına erdi. Şimdi bu iki kuvvet kendilerine aşikâr olan bu ortamda yerleşebilirse “zatın şuhudu” makamına erer ve Yusuf’un işi tamam olur, halveti bitmiş olur. Çünkü zindanda kalma süresi Allah’ta seyir zamanıdır. Kalbin fenası tamamlanınca iki kuvvetin emri eşitlenmiş olur. Çünkü kalp artık muhabbet veya nefis ile değil Allah ile olur. Hak’kın vücuduyla beka başlayınca halvet biter.” (12.41)

            “Ancak, geriye kalanın, bakiyenin mevcudiyeti, bakiyenin vücudu, nedeniyle yolculuk henüz tamamlanmamıştır. Yusuf kurtulacağını bildiği kişiye “sahibinin yanında beni hatırlat”, yani, “muhabbetle tekrarlayarak ruh makamında benim için vücut iste” dedi. Zira muhabbet, aşk şarabıyla ruhu sarhoş ettiği zaman, Ruh vahdet makamına, kalp de ruh ma­kamına terakki eder. Ve o makamda ruha Hak, kalbe de Sır denir. İlim vahdet ilmi ise ve kalp de bu ilim ile dolmuşsa, ruhun (ilmin) ve kalbin hala var olduğu bir gerçektir ve bu hal “fena” değil terakkidir. Bu makamda kalmaktan isyan ve ikilik doğar.”

            “Bu nedenle, bakiye mevcut olduğu ve Ruh makamını talep eylediği için, vehim şeytanı, kalp Yusuf'u­na Hak'ta fena ile Allahu Teâlâ'nın zikrini unutturdu. İhticab ve bakiye dolayısıy­la Yusuf, daha yedi sene zindanda kaldı. Eğer Rabbinin yanında beni hatırlat demeseydi, zindanda yedi sene daha kalmayacaktı.”

            “Kalbin Hak’kın ilmi ve nuruyla dolması sonucunda ilahî yüze hayret eder ve hayran kalır, kalp kendisini oraya getiren muhabbet Resulünü müşahade ederken zikretmeyi unutur. Çünkü cemale şahit olan sevgili hayrandır.”

            “Bütün halktan, vücudunun varlığı ve ayrıntısından, belki de nefsini bile unutmuş, gafildir. Fenası tam ve sarhoşluğu şart oluncaya kadar bütün ile bir olmuştur.”

            “Ayıldığında uyanıklığa geri dönüp ayrıntıyı hatırlar. Hüviyetler denizinde mahv ve belirsiz, zat-ı ehadiyede belirsizlikle fenası ve zindan-halvet zamanı sona erince Allahu Teâlâ hazretleri onu, kendi hayatıyla ihya ve zat ve sıfatından ona vücut bağışlar.”

            “Nefsin azgınlığının yok oluşu ve sıfatlardaki itidale, yumuşaklığa doğru olan değişim zayıf öküzlerin besili öküzleri yemesi; bedensel sıfatlardaki değişim ise kuru başakların yeşil başaklara galip gelmesi şeklinde gösterilmiştir. Nefs güçlü iken kanaat etmezken, açgözlülük besili bir öküz kanaatkârlık ise zayıf öküz idi. Aynı şekilde, halvetten sonra iffet şehveti yemiş durumdadır. Hiçbir şeyin hayranı değil, artık, her şeyin sahibi sensin!” (12.1-50).

               ALGIDAN BİLİNMEYE


            Doğuştan gelen duyularımızla elimizde olmadan çevremizi algılarız. Gözümüz açıldığında istemeden de olsa görürüz. Böylece, algılar bilgiye, bilgiler de bilmeye dönüşür. Bildiklerimiz ise biz istemeden bile çoğalır. Bilgilere anlam vermeye zorlanırız. Biz mi bilgi peşindeyiz, teknoloji gibi, yoksa bilgiler mi bizi çekip sürüklüyor anlamak zor.

            Hayatın enerji tüketimi bizi dışımızdan enerji almaya, verdiği yorgunluk ise bizi dinlenmeye ve uyumaya zorlar. Bunları yapmamak elimizde değil. Gözümüzü açarak uyanmaktan itibaren ise yine ve yeniden mecbur olduğumuz şeyler dizisi bizi hem itiyor hem de çekiyor. Bunları yapmadığımızı düşünün, verilmiş olan hayat elimizden alınır. “Biz zaten istememiştik hayatı, alınırsa alınsın” diyebilen varsa ona veya onlara denebilecek bir şey yoktur. Bütün hitap ve kitaplar verilen hayatı yaşamak isteyenedir.

            Güzel bir deyimimiz vardır “adım adım Anadolu”; işte her şey bir yolculuk için. Hayatı baştan sona en güzel bir şekilde, amacına uygun olarak yaşamak için. Algılar, bilgiler ve bilmeler hep bir amaca ulaşmak için. İnanan da inanmayan da insan olmaya, insanca yaşamaya, insanlığı geliştirmeye gayret etmektedir. Bu amaç ise bizi “olgunlaşmaya” zorlar. Gel de olgunlaşma, kemale erme. “Madem bir şey yapıyoruz ve yapmak zorundayız o zaman iyi bir şey düşünelim, en iyi bir şekilde yapalım” demeden de olmuyor. Sanki kendimizi bilmek zorundayız. “Herkes ister kendini bilmeyi” diyebiliriz ama aslında “zorunluluk” var.

            Olgunlaşma eğitim ve öğretim gerektiriyor. Ne ihtiyaç duysak tam da yerinde, zamanında ve dozunda onları elimizde, bünyemizde buluyoruz, meğer bize verilmişler. Sanki silahlanmışız ve biz bu silahları kullanmak zorundayız.

            “Aklımızı kullanmayalım demek akılsızlık”, “düşünmeyelim demek düşüncesizlik” oluyor. Kullanalım hem de bilerek ve isteyerek, en iyi şekilde deyince de devreye Kitap, Kurum ve Kuruluşlar girmek zorunda kalıyor. Bunlara bir de “yöntemler” gerekiyor. Korkarım böylece, aşamalara, makam ve mertebelere geliyoruz yine mecburen. Yukarıdakilere mecburuz sanki. Doğaya bırakamıyoruz.

            Öğrenirken her şey teker teker, parçalanarak öğrenilebildiği için öğretirken vahdet kesrete dönüştürülür. Ağaç kök, gövde, dal ve yaprak diye öğretilir. Yani “her şey öğrenmek, bilmek için” anlamı çıkıyor.  Bizden istenen “bilmek, idrak etmek” olduğuna göre çevrenin “halk edilişi” ve insanın “yaratılışı” bunun için. Biz her şeyi “bilmek”, böylece, her şey de “bilinmek” için!

            Algı, bilgi, bilmek ve hayatı yaşamak bizi hem iter hem de çeker, bir sonuca götürür “kendimizi bilmeye”. Varlığımızı yoklukta bulmak ise bizi yokluğu bilmeye zorlar. Yokluğu bilmek için önce onun yaradılışını anlamak ve idrak etmek zorundayız. Yokluğun idrakinden sonra kendimizi ve varlığı bilebiliriz. Genel sonuç, Âdem biz dâhil her şey bilinmek için. Bu sonuca aklımızla varabildikse kutsal hadis “kâinatın bilinmek için yaratıldığını” makul bulabiliriz.

               Farklılıkları Kötü Görüş Basiretsizliktir!


            İnsan ve insanlığı öğretirken “Fıtratı şöyle olanlar ile böyle olanlar arasındaki fark” diye başlayıp en sonunda birleştirmeye kalkıyoruz. Öğrenmeye çalışan sonunda “madem birleştirecektin niye ayırdın” dese haklıdır. “İnananlar ve inanmayanlar”, “bilim tarafını, inanç tarafını tutanlar” diye ayırmamız da hep “öğrenme” amaçlıdır.

            Bilim adamının “Allah’a değil kendine inan”, “Allah yok insan var” deyişi ile en son Yusuf suresinde ayetin ortaya koyduğu “tapanı değil sahibi ol” kavramının demek istediği aynı olabilir. Bugün toplumumuzda çatışma halinde oldukları izlenimi veren “cemaatler” ile “masonluk”, “ihvan” ile “mason” arasındaki, dil, din ve ırklar, renkler arasındaki fark, Allah indinde nedir diye sorulsa ne dersiniz? İyi ki ben size soruyorum, ya siz bana sorsaydınız belki de “Allah derim, ne diyeyim?” derdim.

            Toplumda bir “çatışma” varsa her üyesinin bir katkısı da vardır denebilir. Normal düzeydeki çatışma tansiyonun normali gibi sağlıklı olanıdır.        Daha düşük düzey “küçük tansiyonun düşüklüğünü”, daha yüksek çatışma düzeyi de “büyük tansiyonun yüksekliğini” gösterebilir. Farklılaşma ve bütünleşme kalp atışları gibi sağlık verir, sağlıklıdır. Sağlığı bozucu, bütünleşmeyi güçleştirici bir faklılaşma olmamalıdır. Bu duruma toplumda “bölünme” veya “ayrışma” denebilir. Bir kişinin düşüncelerinin “bölünebilir” olması bile bölücülük yapan bir kişiye cesaret verebilir. Hakikaten “onlar öyle” “bunlar da böyle” diyen bölücüye davetiye çıkarmış sayılır. “Her şey bilinmek içindir” demek en iyi bütünleştiricidir.

               Hz. ÂDEM’İN RUHLANIŞI




            

Hz. Âdem bir yönden ruha diğer yönden nefse ve cisme münasip, uygun yaratıldı. Her iki tarafa uygunluk ruhu, emri kabule yatkınlık verir. Hak Teâlâ Âdemi topraktan takdir ve tasvir edip ‘hayat sahibi beşer ol’ diye irade eyledi ve Âdem derhal his, hareket sahibi oldu. Âdeme Allah ilminden ilim verdi.”(2.31) Böylece, Hz. Muhammed’in nuru, anlayışı, idraki ile yaratılmış oldu.


            “Kendini bilen kâmil insan Allah’ın zatının görüntü yeridir, zata mahsustur, zata tahsis edilmiştir. Bu nedenle insan-ı kâmil iki tarafı eşitleyen, Hak ile halk taraflarından birinden diğerine geçişi sağlayabilendir. Kâmil insan ahseni takvim üzeredir, güzel ahlaklıdır, namazı da mümin olarak bir çeşit miraçtır, tesviye ile iki tarafı eşitler, mutedil kılındığı için kendisine ruhu kabule uygun olan veled-i kalp bahşedilir.  Ve böylece insana da «kendi ruhundan nefyetti» ve işte bu nevi insan ile halk (yaradılış, kâmil insanın yaradılışı) nihayet bulup, Hak zahir oldu.” (32.1,11)

            Bir hadisi şerife göre Âdem Hz. Muhammet’in nurundan yani anlayış ve idrakiyle yaratılmıştır. Yüce Allah’ın eşyanın ilmini kalbine ilkah, ilham etmesiyle Âdem meleklere eşya ile ilgili bilgiler vermiştir. Secde suresinde de (32.9) “ruhundan nefyetmesiyle insanın yaradılışı tamam olmuştur” denir. “İki tarafın eşitlenmesi” ve “iki kavsin birleşmesi” deyimlerinin “mir’aç” ile birlikte düşünülmesi durumunda, “Allah’ın ruhundan üflemesi” ve “kâmil insan ile yaradılışın kemale ermesi” önce Hz. Muhammet ile gerçekleşti denebilir. (36.1-3; 42.15; 53.2-18).
 

               SON SÖZ

       







 

 
 

 
 
Her mevcut olan, kişi veya eşya bir ve tek vücudun bir zerresidir, deryada bir damladır. Var olması istenmiş veya sevilmiş ki olmuştur. Plan, program, bütçe gibi aşamalar olarak her olan önce ruh, kalp ve nefis âlemlerinde var olmuştur. Her birey de ilimden gelir ilimle ilme gider. Her insan insanlıktan yaratılmıştır ve akıl verilmiştir. Aklı ile yaşamak, aklını kullanmak zorundadır. Algı yetenekleriyle elde etmeye başladığı bilgileri aklı ile birleştirip yeni bilgi ve sentezlere ulaşır. Yaşam koşulları değiştikçe yeni bilgiler elde etme zorunluluğu insanları olgunlaşmaya zorlar. Olgunlaşıp toplum içinde yükseliş bir noktadan sonra yerini yücelmeye bırakır. İşte bu noktada evrim bitmiş devrimsel süreç başlamıştır. Aslında olgunlaşma süreci bizim mesleğimizdir.

             Tüm “olgunlaşıp yücelme süreci” “insanın kendini bilmesi” içindir. “Sıradan” olarak yola çıkmış, güzel sıfatlarla sıfatlanmış, güzel ahlak sahibi olmuş, “modern, mümin, mason, Melâmi, kısaca, kâmil insan” olmuşsa kalbinde Kitap, Kur’an okunur. Olgunlaşıp yücelme süreci ben diyeyim altı (33) makam sonra, siz anlayın altı bin yıl sonra, sonuçlanır. İki taraf, Hak ile halk, Âdem’in tadilatı sonrası, tesviyede buluşur, Kâbe’de buluşma gibi buluşur, halkta Hakk’ı görerek buluşur ve böylece insan “ruhu kabule uygun” olmuş olur.

            Uygun olana hak ettiği verilir. Allah’ın ölümsüz ruhu ile dirilen kişiye veli, insan-ı kâmil denir. Aslında kâmil insan olunmaz, “ol!” ile oluşur.

            Haksızlık ahlaksızlık ve Allahsızlık olur. Sıradan insan, ama kurum ama kuruluş içinde, kâmil insan olma peşinde. Modern insan da “ahlaklı olgun insan olmak için peygambere, kitabına hatta Allah’a ihtiyacım yok” dese de “güzel ahlak” peşindedir. Onun için adaletsizlik ahlaksızlıktır. Haksızlık ile ahlaksızlık “inanç” temelinde fark yaratmaz. “Din güzel ahlaktır” bütünleştiricidir.

            Kâmil insan Hakk’ın ruhunun nuru ile aydınlanmış kişi olarak yanar durur, çevresini aydınlatır. Süreç aynı süreçtir, her birey bu sürecin mutlaka bir yerindedir, ama başında ama sonunda. İnsan “maymundan”, maymunluktan gelirmiş, doğru, bazıları henüz gelememiş hala geliyor olabilir, ne fark eder, geliyor ya ümit var demektir, biz kendimize bakalım.

            Farklılıkları görmek ve bilmek, tevhidi idrak içindir! Birisi veya bir grup diğerinden farklı diye çamur atıp kaçılamaz. Her birey “insanlığın olgunlaşma çağında”, tek kişilik olmak üzere, tekke de olabilir mabet de, demokrasi ile kimseyi kötü görmeden, kimseye çamur atmadan, bireyin “insan olma, tesviyede buluşma” hakkı korunur!

            İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. İnsanlığa elçi ve Kitap inmiş. Biz de kendimizi insanlık kadar geliştirebilirsek, kalbimizde resule ve kitabına yer verebilirsek, umarım bizden bekleneni yapmış olabiliriz. Kalbimizde Kitap okunursa, amellerimizle O’na “uygun” olabiliriz.

            Umarım biz de kendimizi bilebiliriz! Okumaya çalışırken yazmadan edemedim. Sizi seviyorum, sevgiler.
Arka Kapaktaki Özet:
            Çocukluk ve gençliğinizi yeterince yaşadığınızı düşünüyorsanız sıra olgunlaşmaya gelmiştir. Herkes gibi önce iş, eş, mevki makam, ev bark, araba almaya ve toplumda sevilen bir kişi olmaya çalışılır. Yeterince “oldu” iseniz sıra “olgunlaşmaya” gelmiştir. Doğal gelişim süreci “evrimsel” yükseliş, yerini bir noktada yücelişe yani “devrimsel” olgunlaşmaya bırakmalıdır.

               Halk, halk ozanlarının sazı ve sözüyle olgunlaşır. Halktan birinin iddiaları zayıf ve kırılgan olduğu için “sivrisinek saz” misali “benliklerinden” geçiverirler. Çok bilen âlim kişilerin bilgilerini boyamak zor olur. Âlimin arif olması kurum veya kuruluşlarda uzun ve zahmetli “olgunlaşma süreçlerini” gerektirir. Tabii canım, “ne gerek var, insan olsun yeter, kâmil insan olmasa da olur” da denebilir.

               Kitap, kurum ve kuruluşların amacı ortaktır, maymunluktan gelmiş olanı Hakk’a ve hakikate erdirmektir.