14 Mart 2017 Salı

Güneşle Giz'lenen


            Güneşle Giz'lenen

             Yeni bir kavram için akıl ve hayal güçleri kullanılıp benzetmeler yapılır. Denilen değil denmek istenen önemlidir. Bir duygu veya düşünceyi anlatmak için kullanılan isimlerin ötesine geçilir. Örneğin, güneşte büyük bir hakikat gizlidir. Doğal olayların kendisi başka ardındaki hakikat başkadır. Büyük anlamlar yüklenen kavramlar genellikle böyle anlatılabilir. Büyük anlam yüklü kavramlar da yaşanmak için, bilinciyle bütünleşmek içindir. Güneş ısı ve ışığıyla hayat verir, canlılık yaratır ama var oluşuyla hayata anlam da katar. Hayatın nasıl yaşanması gerektiğine katkısı daha büyük olabilir.

            Güneşin yoktan var oluş gerçeğinin bilimsel açıdan hikâyesi çok basittir. Bu gerçeğin hayat felsefesine katkısı daha büyüktür. Dünyada bulunan, su, karbon ve altın gibi maden ve elementler, gerçeği apaçık gösterir. Süpernova vardı, yakıtı bitti, patladı, çevreyi toz ve gaz bulutu kapladı. Hepimiz bu yıldız tozundan oluştuk. Bu oluşum yalnız akıl ile irdelenirse makul olanlar ele alınır, sonuca varılır, yetersiz kalır. Huzurunda, huzur içinde, sakin ve sükûnet içindeki uzay-zamanda milyonlarca yıl yüzüp duran bir taş diğerine vurulur, düzen kurulur. Akıl ‘gökyüzünde yer mi yok niye çarpışırlar?’ demez bir de üstelik ‘tesadüfen çarpışır’ der. Nasıl başlarsa öyle gider, akıl işin sonunu getirir. Kütlenin artışı uzay zamanı büker, birçok taş merkeze düşer, kütle çekim maddeyi merkeze çeker, madde enerjiye dönüşür, basınç ve ısı artar. Maddenin, dördüncü hali olan plazma haline, dönüşmesi tekrar soğuma ve kütleye dönüşümü tetikler. Doğal fizik yasalarıyla al sana nur topu gibi koca bir güneş. Sonsuz yönde, sonsuz sayıda, görünür ışık yayımı yapan, hayat kaynağı oluşur. Çakan çakmak taşlarından aydınlatan güneşe varış süreci anlam yüklüdür. Kendisi var iradesi yok.

             Akıl amaç değil araçtır, kurgular yapar. ‘Allah dünyayı altı günde yarattı, yedinci günde yaşam başladı’ denmiş. ‘Hz. Âdem’den Hz. Muhammet zamanına kadar altı bin yıl geçti, hafi yani gizlilik devri bitti, batıl gitti Hakk’ın zuhur devri başladı’ denilmiş. Hatta Allah’ın indinde bir gün bizim için bin yıldır denip haftanın günleri bu nedenle yedi olarak kabul edilmiş. Yedinci gün bazıları için Cumartesi olsa da Müslümanlar için Cuma günüdür. Resulümüz ‘Ben ve kıyamet şu iki parmak gibi olarak ba's olundum, gönderildim’ diyerek işaret ve orta parmağını göstermiştir. Kıyamet günü geldiğinde gizlilik devri biter, Hak halk olarak zahir olup kendisi batın iken, Hak zahir olur. Cuma günü, güneş istiva vaktinde iken, gölgeler yok olduğunda, yalnız Cuma namazı kılınabilir. “Bireysel olarak alış verişi terk edip, eşyanın sır ve hakikatini bilmeye gayret ederek, cemaatle namaz kılar, fenadan sonra beka halinde, dağılıp rızık ararsanız sizin için daha hayırlıdır.” (62.9)

            Oluşumları değerlemede akıl yetmez, sezgi ve hikmet de gerekir. Evren okunup ibret alınmalı. Güneş, ilim yüklü enerjinin maddeye ve tekrar enerjiye dönüşünün apaçık örneğidir. İnsanın da verip kurtulacağı beden ve nefsinin hakikatine doğru yücelmek yerine aksi ile övünmesi eleştirilir. Akıl ve hikmet, taşlardan, yalnız güneşi değil, gölgesizliği de idrak edebilir. Seven ve sevilen varsa aşk vardır, bu aşktan gölgesi olmayan hakikatin ve Hakk’ın gölgesi ilmin idraki de çıkabilir. “İnsan, anlık idrakle bedeninin yakıcı asar ateşiyle helak olup atılmış yün veya pamuk gibi toz ve gaz bulutu olabileceğini görmelidir.” (101.10,11)

            Fotonun görünür oluşunun sırrı ne taşıdığı enerji miktarı ve elektromanyetik kuvvetinde ne de bebeğine düştüğü gözdedir. Görme, görüş, gören ve görünen beynin işlevi, bilinci, idrakidir. Aydınlanma, akılla; aydınlanış ve aydınlatış ise hikmet ve basiretle olabilir. Güç, kuvvet ve kudretin sahibini bildikten sonra her şey bir döngü ile başlayabilir. Güneşin güneş olmasında, bireyin de insan olmasında, ne kadar iradesinin olduğu apaçık idrak edilebilir. Yalnız insan, görünür ışık fotonunun nasıl oluştuğunu anlayarak kendine uygulayabilir. Verilen akıl ve hikmet ile beden, kalp, ruh ve ilmine yücelir. Kendi içindeki enerjinin içerdiği bilgiden, ilim olgusunu anlayabilen insan ilmin sahibini de idrak edebilir. “Yer ve gökte bulunan bütün mevcutlar tespih eder, izafî vücuduyla, halden hale geçen mevcudiyetiyle, acizden olgunluğa eriş sürecine örnek oluşturur. İzlenen süreç, bir düzen içinde, kahrının lütuf, kuvvet ve hikmetin sahibinin, olduğunu gösterir.” (57.1,2)

            Halkımızın ‘halk aynen Hak’tır’ deyimi çok anlamlıdır. Yukarıdaki ayetlerin anlamını özümsediğini gösterir. Toplumdan bağımsız ve bağlantısız, içine kapanık, madde ağırlıklı bir fert olarak yaşamak yerine Cuma namazından dağılmış bir kişi olarak yaşamanın farkındadır. İnsanın insanlığı yaşamasının önemini basiretiyle görmüş, idrak etmiştir. Büyük kıyametin kopuşuyla Allah’ın arşı bariz, apaçık olur, cennet ehli verilenlerin, ikram edilenlerin kıymetini bilir. İstiva vaktinin tüm sıfatların birden görünürlüğüyle gölgelerin yok olacağı anlaşılır. İnsanın gölgesi olursa da insanlığın gölgesi olamaz, güzel ahlakın ve güzel sıfatların tümünün bireysel gölgeyi yok edeceği aşikârdır. Var olmanın kaynağı yokluk, birliğin bütünlüğün kaynağı çokluktur. İnsan kendini, çevresine görünür ışık saçan, şeffaf hale getirmelidir.

            Yedinci günde bir ve tek bütünün bir parçası, güneşin bir fotonu olarak yaşayabilmek için ilk altı günde var olmak, canlanmak, öğrenmek, ölümsüz ruh, ilim ile dirilmek gerekebilir. Sahip olduğumuzu düşündüklerimizin kaynağı bilinmeli. Neslin devamını sağlayabilen akıldan fazlası neden verilmiş düşünülmeli. Ruh ve beden, akıl ve kalbin yerleri ve önemi bilinmeli. Kendini bilen ayrıca her şey ve herkesi kendisi gibi bilmeli. Cumaya giden halk ama çıkıp dağılan Hak’tır. Ham, katı, karanlık, gölge olan madde çökerek pişmeli, olgunlaşıp yanarak görünür ışık saçmalıdır. Devinim devinene aittir. Maddenin dört halinden biri diğerinden üstün değildir. İnsanın ‘nas’, ‘has’ ve ‘hasın hası’ gibi hallerinin demek istediği bunların dışında ve üstündedir. Üstünlük gururu, varsa, bireysel varlığın göstergesi olabilir.

            “İlmel yakîn” (102.5) ve “Aynel yakîn” (102.7) kavramlarıyla “Bilgileriniz aracılığıyla ilme ulaşırsanız, fani beden ve maddenin nasıl oluşup dönüştüğünü idrak ederek arkanızda bırakacak, kalbinizde ve vicdanınızda ilmin ötesini aynen, apaçık zevk edeceksiniz” denilmektedir. “Her şey Allah ile mevcut ve Allah’ta fani olur. O her şeyin evveli ve ahiridir, sıfat, kuvvet ve hareketleriyle zahirdir.” (57.3)

            Umarım, verilmiş olan akıl ve hikmetin gerçek sahibinin idrakine erebiliriz.

 

3 Mart 2017 Cuma

Mekke’nin Fethi


            Mekke’nin Fethi

            İman kalbîdir, kalbin emridir. Elçi insanları İslâm’a davet ederken, bireylerin inanma ve inanmama hakları varken, önce müşrik olarak kalanlar inananları hicret etmeye zorladı. İlim şehri Medine’ye göç edildi. İlim sayesinde, Müslümanlığın akla yatkınlığı nedeniyle, inananlar çoğaldı. Ruhanî güçler nefsanî güçler ile Mekke dışında, her alanda, yapılan mücadeleyi kazandı. En sonunda akıl kuruntudan kurtuldu, Mekke savaşmadan alındı ve Kâbe’ye sahip olundu. Ama müşriklerin sonu geldi, kıyametleri koptu ise de kendileri nefisleriyle diri kaldı. Öldükten sonra kıyametleri kopsaydı daha iyi olurdu, nefisleri insanlara hayırlı olurdu. Herkes ruhun nuruyla aydınlanıp, nefsini teslim alıp, kalbine sahip çıkmalıdır.

            İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. Genel anlamda toplumsal düzeyde yaşananlar bireyin gelişimi açısından da geçerlidir. Din olgusu bir birey ile başlar. Görev alan elçi önce yalnızdır. Topluma nur topu olarak indirilen ilim, çekim gücü oluşturur. Kütle çekimi gibi ilk hareketler merkeze doğrudur. Kritik kütleye ulaşılınca ısı ve basınç artar enerji patlaması oluşur. Bu noktadan itibaren ışınım, açılım ve yayılım dalgalar halinde her tarafa birden olur. Bu açılım, enerjinin, hem dalga hem de parçacık özelliği gösteren, fotonlar halinde yayılımına benzer, küreseldir. Kalbî duyguların dalgaları halinde yayılan inanç, henüz bu dalgaların dışında olanlara, parçacık olarak, ayetler halinde gelir, görünür. Nurun aydınlığı fotonlarla yayılır. Akıl, ilmi, bilgiler, ayetler halinde işler. Yeterince ışık alınırsa kalp ısınır, aklın verdiği vesveseden, kuruntudan kurtulur. Ruhun nuruyla aydınlanan kalp, nurlanıp nur saçacak, ışıyacak, kendisi de kalbî duygu dalgalarına uyum gösterip açılıma katkı sağlayacaktır.

            Nefsin terbiye edilmemiş ilk hali, madde gibi katı, zalimdir, şehvet ve gazap güçleriyle aklı ve kalbi emrine alır, menfaati için çalıştırır. Bedensel ve dünyevî her şeyi sevdirir, benimsetir, bencillik eder. Aklı kullanarak her şeyin daha fazlasını elde etmeye çalışır. Sahip olduğu şeylerin zevkini çıkarıp, lezzetine vararak bunları kalbe güzel, akla makul göstermeye çalışır. Karşı çıkma gayretlerini zulüm ile bastırır. Akıl, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini ayırt etmeye, reşit olmaya başlayınca nefse etki edebilir. Nefsin kaprislerinin sonuçlarını gösterebilir. Benlik ve bencilliğinin ruhanî güçleri ezdiğini ve üzdüğünü açıklar. İyi, doğru ve güzeli gördükçe nefis de esas istediklerinin bunlar olduğunu anlar. Akılcı bilgilerin lezzetini alır, ilim nehirlerinden akan sütün kalp çocuğu için daha iyi olacağını anlar.

            İlim sahibi olabilmeleri için herkese akıl verilmiştir. Elde edilen bilgilerle maddeye bağlılık ve bağımlılık sona erebilir. Kalp önce nefsin terbiyesinde yetişir. Nefis kalp çocuğunun annesi, bakıcı, büyütücü ve terbiyecisidir. Reşit olunca akıl kullanılarak bedensel ve nefsanî güçlere üstünlük sağlanır, nefis dizginlenir. Bedenden ruha yücelme Mekke’den Medine’ye hicret anlamındadır. Ruhtan alınan ilim sayesinde, ruhun nuruyla, kalp nurlanırsa nefis kalbe ram olur, teslim olur. Nefis zorlanmamalı, teslim alınmamalı, kendiliğinden teslim olmalıdır. Zorlanırsa kıyameti koptuğu halde kendisi diri kalır. İlim ile enerji, madde, kütle ve eşya ilişkisi idrak edilerek iradî mevtin gerçekleşmesi halinde kıyametin kopması sonraya kalır. Kıyamet koptuğu halde diri kalma durumu olmamış olur. İslamiyet zorla zahir olmuş olmaz. Kalp Kâbe’sine zoraki değil, ruhanî ilimlerle sahip olunmuş, iman kalbî olmuş olur.

            Akılcı bilgilerin tadı ve lezzeti kalpte duygusal dalgalanmalar yaratır. Bilgilerin, nefsi ve çocuğu olan kalbi besleyiciliğinin yanında, çok çeşitli hissi dalgaların kaynağı olduğu da ortaya çıkar. Zalimlik ve Firavun’luk yapan nefis aklın taşıdığı ilmin hakikatini sorar ve öğrenmek ister. Firavun makul ve mantıkî sorular sorup işin muhasebesini yapar. İlmin hakikatini sorarak aklın ardına ve ötesine geçer. Tüm ilmi bilse dahi ilmin hakikatini, İlâhî hakikati, bilemeyeceğini akıl kabul eder. Neyin ne olduğunu, nasıl olduğunu bilse de neden olduğunu akıl bilemez. Firavunun istediği cevabı verecek olan akıl değil, âşık kalptir. Aşk içinde akıl durur, daha öteye gidemem der. Aklın getirdiği bilgiler ve ilim ile beslenen kalp, ilmin nuruyla nurlanıp aydınlanırsa, muhteşemin ihtişamını görürse, haşyet içinde kalır, bilinene âşık olup, aşkı ve ilmin hakikatini idrak eder. Kalp, ilim nuruyla nurlanıp Hakk’ın ruhuyla dirilirse, ilmin hakikatinin âşığın, Hakk’ın gölgesi olduğunu idrak edecektir.

            Her olmuş ve olacağı ilmen apaçık ortaya koyan Kur’an, harflerde gizli olanın zahir olduğu aşikâr bir kitaptır. Toplumsal ve bireysel düzeyde insanın insan oluşumu ve âşka erme sürecinin özünü açıklar. “Biz isteseydik, Mekke’nin fethi gününde olduğu gibi, herkesin zorla İslâm’a teslim olmasını sağlardık, sen, bazılarının iman etmemesi nedeniyle, nefsini helak etme.” (26.1-3) Dinde baskı, zorlama, tiksindirme yoktur. Doğru bilgiye dayalı eriş, bozuk bilgiye dayalı sapıştan açık bir biçimde ayrılmıştır.” (2.256) “Firavun dedi ki ‘peki âlemlerin Rabbi kim’?” (26.23)

            Firavun Hz. Musa’ya mesajlarının kaynağını sordu. Kaynağını idrak ederek, kendi rızasıyla, kalpten inanmak, iman etmek, kendini bilmek istedi. İkna etme konusunda kalp Musa akıl Harun’undan yardım aldı. Akıl bilgi taşıyarak ilmin, ruhun kaynağına götürür. Huzurunda, huzur ve sükûn içinde yüzerken, süpernova kalıntısı iki taşın, sanki aşk içinde, buluşmasıyla zincirleme olaylar tetiklenir. Güneş böylece çekirdekten oluşmaya başlar. Çekirdekte çekim gücüyle madde enerjiye, radyasyon katmanında ise sıcaklık nedeniyle madde plazma halini alıp tekrar maddeye dönüşür. Üçüncü aşamada güneş görünür ışık kaynağı haline dönüşür. Bu ortam, canlılığın yaratılmasına ve gölgesi kalmayacak şekilde olgunlaşmasına uygundur. Âdem de iradesi dışında Hz. Muhammet’in nuruyla yaratılır, ilim yüklenip gölgesini yok edecek kadar olgunlaşır ve Allah’ın ölümsüz ruhuyla dirilir.  Hakk’ın gölgesi olan ilmin enerjiye yüklenip indirilmesiyle başlayan ve halden hale geçişle süren oluşum döngüsünün evrende tekraren yaşandığını akıl apaçık ortaya koyabilir. İlahi mesajlar insanlara seçim hakkı tanır. İnsan, aklını kullanarak bilmeyi ve kalpten inanmayı seçebilir.

            Herkese gönülden, kalpten iman etme hakkı tanınır, kimse çaresizlik içinde Müslüman olmaya zorlanmaz. Halk edilmiş, yaratılmış ve inşa edilmişlerin hakikatine erdikçe herkesin kalbinin aynı hakikate ulaşacağı beklenir. Din maluma tabi ilmin aşamalı döngüsünü kalp ile yaşar, bilim bu döngüyü akılla kanıtlar. İlim iner, açılır, oluşur, akıl idrak ile dönüşü sağlar.

            Umarım, nefis beden Mekke’mizi fetheder, ruhanî kalp Kâbe’mize sahip oluruz.

           

           

24 Şubat 2017 Cuma

Vücudun Hakikati


            Vücudun Hakikati

            Her canlı kendine özgü özellikleriyle özeldir, tekdir. Enerji ve madde ise genel ve geniş kapsamlıdır. Canlı yapılar tek hücreden, çok hücreye karmaşıklaşır. Enerji biri ötekinden on bin kat fazla ısı taşıyabilen fotonlar halinde, ışınım içinde ve ışık hızında yayılır. Gözümüzün algıladığı en düşük enerjili fotondur. Canlılara canlılık veren de enerjidir tek fark taşınan bilgi ve özelliktir. Enerji yeterince kütle kazanırsa madde, bilgi yüklenirse canlı olur. Canlılığın en küçük birimi veya temeli olarak hücre, DNA, hatta RNA proteinleri ele alınabilir. Ele alınan en küçük birimler incelenirken bilinen bilgi veya özelliklere ek olarak henüz bilinmeyen ‘potansiyel’ güçler de dikkate alınmalıdır. Kendisine var denilen her ‘şey’in bir de potansiyeli, fıtratı, yaradılışı, doğası vardır. Koşullar değişince var olanın dönüşeceği yeni bir hali de düşünülmelidir. Proteinlerde RNA, RNA da ise DNA oluşturma potansiyeli vardır.

            Maddenin katı, sıvı, gaz ve plazma hallerine dönüşü, devinimi doğasında, fıtratındadır. Güneş sistemindeki toplam kütlenin yüzde 99,8’i güneşin çekirdeğindedir. Bu kütle, uzay-zamanı öyle büker ki oluşan basınç hidrojeni helyuma çevirir ve enerji açığa çıkar. Bu enerji ise sıcaklığı 7 milyon dereceyi bulan plazma katmanını oluşturur. Plazma katmanında enerji kütleye dönüşerek soğur, ısı üst kısımda 200 bin dereceye düşer. Madde ve enerjinin halden hale geçişinin nedeni yoktur. Aynasal yansımayla çok görünen protonun zerreleri bazı alanlar içinde etkileşir, gölgeleşir, kütle oluşur. Foton elektrik yüklü plazmada etkileşimle enerji kaybeder. Çekirdekte oluşan sıcak gama ışınları, X ışınlarına, enerji de kütleye dönüşür. Önemli olan, bu katmanda enerjinin, elektrik yüklü kütleye yani elektrona ve hidrojen atomuna dönüşerek soğumasıdır. Enerji ışınımı bir anlamda gurup eder, hapsolur, gölgeleşir, kütleye dönüşür. Bir sonraki ‘gürleyen gaz katmanında’ ise, X ışınları, ‘görünür ışığa’ dönüşür ve sıcaklık 5 bin dereceye düşer. Öldürücü gama ışınları, en az on bin kat daha düşük enerjili görünür ışık fotonları halinde güneşi terk eder. Güneşin katmanlarından ve elektromanyetik alanlarından milyonlarca yılda kurtulan görünür ışık fotonları dünyaya 8 dakikada ulaşır.  

            Yokluk, gizlenip sırlanarak, sır tutarak, izafî vücut bariz, apaçık olmuştur. Yokluk boşluk değildir, yoklukta eşyanın ilmi vardır, ilim ışık olarak görünür hale geçer. Kuantum mekaniğinde de yoktan var olan her parçacığın bir özelliği vardır. Nur, hariçte zahir olan vücuttan ibarettir. Vücut nurdan, ışıktan oluşur, ışır. Eşya ve görünen vücutlar, ezeldeki ilimlerinin açığa çıkmış halidir. Her vücut bir ilimle görünür olmuş; vücut, ilmin, infonun, bilginin görünür halidir. Her şey hak ile zahir olmuş, görünmüştür.  İlmin görünür haline ‘gölgenin uzatılması’ denir. Gölge uzatılmayabilirdi. Gölge, vücudun hazinesi olan ademde, yoklukta sabit kalabilirdi. Yokluk, her şeyin batındaki vücut hakikatinin sabit bulunduğu ‘levhi mahfuzdur’, sırf yokluk değildir. Hakkın batındaki ilim hazinesinde vücudu olmayan bir şey asla zahire çıkamaz ve vücut bulamaz. Zahir de, bâtın da Hakk’ındır. O her şey'i bilicidir. Her şeyin bilgisi yoklukta iken, yokluğun ayna gibi sır tutmasıyla, önce enerjiye ve ışığa sonra eşyaya dönüşerek görünür hale gelir. Eşyanın aslı ve esası, görünen maddenin hakikati, Hakkın gölgesidir. Nasıl ki gölge güneşin varlığına delildir, madde de Hakk’ın varlığına delildir. Bilinmelidir ki eşyanın mahiyeti ve görünenin hakikati, hakkın gölgesi ve mutlak vücudun sıfatının işaretidir. Kütlenin, görünen enerji olan ışığın, maddenin hakikati, Hakk’ın ilmi, görüntüsü ve gölgesidir.

            Kütlenin hakikati bilinirse, kütlenin görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. Mutlak vücudun ortaya çıkmış, görünür olmuş sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir, hakikatini görünür kılar, enerji yayar. Akıl güneşi, vücut gölgesine delil, şahit kılındı. Akıl delili, gölgenin hakikatinin vücuttan farklı bir şey olduğunu doğrular, kanıtlar. Akıl güneşi delalet etmezse, gölgenin vücudu ile hakikati arasında ayrılık olmazsa, vücut kendiliğinden var olmuş olur. Vücudun, ilminden ayrı ve gayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz ama farklılığa yalnız akıl şahitlik eder. Gölgenin vücudu olmazsa hiçbir şey olamaz, eşya mevcut olamaz. Gölgenin vücuttan gayri bir şeyi, yani hakikati, olduğuna ancak akıl şahit olur. (25.45)

            Akıl ile bilinir enerjinin halden hale geçtiği, ilk halinde bile çeşitli özelliklerin olduğu. Büyük patlamadan itibaren ortaya çıkan plazma ve parçacıkların ısı ve ışık, nur saçtığı bilinir. Nasıl olduğu bilinmez ama enerjinin maddeye dönüşüp her şeyin bundan oluştuğu iyi bilinir. Yukarıdaki makalelerde de çok üzerinde durulduğu gibi eşya, ilmin görünür hali yani uygulamasıdır. Özelliği olan maddeden canlıların halk edilmesi ikinci ve insanın inşa edilmesi ise üçüncü aşama olarak kabul edilebilir. “Allah, yerlerin ve göklerin nurudur” (73.9; 24.35).

            Sonra gölgeyi ifna ederek, ortadan kaldırarak, elde tutabiliriz. Her an mevcut olan herhangi bir fani ‘şey’in fena bulması evveline, oluşuna nispetle kolaydır. Ele alınan her şey her an başka bir mazharda zahir olur. Tutuşun ve yok, ifna edişin o şeyi tamamen ortadan kaldırmak olmadığına, o şeyin suret ve hakikatini ezelde ve ebeden kaydeden akıl şahitlik eder. Akıl Hakk’ın elidir. Tutuş ve ifna o şeyin değişime uğramasıdır, tamamen yok olması değildir. Yok, ifna ediş mevcut olanın bir önceki halini, hakkın eli veya pençesinden ibaret bulunan, akılda bulundurmaktan men etmek ve yeni haliyle kaydetmektir. (25.46)

            Nefsin zulmet gecesi insanlara libas, elbise kılınmıştır. Bu zulmet sizi istila ederek Hakk’ın zat, sıfat ve gölgesinin müşahedesinde sizi setir eder, örter. Hayat ve dünyada gaflet uykusunda uyutur. Hadisi şerif: “Bütün insanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” Uykudayken “Daimî hakiki hayattan” gafil kalırsınız. Kalpleriniz, ilim, ruh nuruyla hayat bulunca, his uykusundan sonra, kutsal âlem fezasında dağılıp yaşarsınız. (25.47) Ruhani güçler âlemine, sizi temizleyen pak ilim suyunu indirdik. (25.48, 49) O ilim suyu, hakikatleri, asıl vatanları, unutulmuş olan ahitleri ve aslın güzelliğinin hatırlanması için indirilmiştir. (25.50)

            İnsanın beden ve ruh, madde ve manadan oluştuğu aklın anlayabileceği bir şeydir. İnsanın vücut ve hakikatinin faklı şeyler olduğu kesindir. Hakkın batındaki ilim hazinesinde vücudu olmayan bir şey asla zahire çıkamaz ve vücut bulamaz olduğu için insanın hakikati de levh-i mahfuzda yer alır. İnsanın inşa edilmesi son aşama olduğu için de, evrenin insan için halk edildiği düşünülür. Her cisim gibi insan vücudu da ışık saçar, ışır, ışınım içindedir, bu ışığın hakikati de Hakkın gölgesidir.

            İnsan olarak kendimizi böylece idrak etmek umarım bize de nasip olur.

13 Şubat 2017 Pazartesi

Seyirde Sabır


            Seyirde Sabır                                                                                     EÖ11022017

            Yaşamak, başlangıcı ve sonu olan bir yolculuk, seyir ve seyirciliktir. Her canlı gibi insan da yolculuğunu, verilenler ve yolda elde edilenlerle tamamlama durumunda. Çok şeyin elimizde olmadığı bilinse de seyri gözden geçirmek yararlıdır. Her verilen şey bir beklentiyi de birlikte getirir. Örneğin, verilen akıl onun insan gibi kullanılmasını, verilen şekil ve vücut, insanî sıfatları ve hareketleri gerektirir. Verilenlerin tümünün gelişim potansiyeli vardır. Potansiyele uygun geliştirmek, verilenlere karşılık olarak, beklenenler arasında olabilir. Verilen bir yeteneği geliştirmemek yeteneği ziyan etmek olur. Akıl ile bilince ulaşılmalıdır. Ziyan edilen yetenekler, örneğin bilinçsizlik, insanın kendini sınırlamasıdır. Dar alanda hareket etmek zorluk yaratıyorsa, hareketlerini kısıtlayan insanın kendisi olur.

            İnsan davranışlarının, genetik ve çevre koşulları açısından incelenmesi, kararlı bir çalışmayla birlikte, verilmiş bir yeteneği de ön plana çıkarır. Bir çobanın resim yeteneği Allah vergisidir. Ressam kişilik, iyi resim yapma sıfat ve fiilleriyle açığa çıkar. İnsanın zatı, kişiliği, bilinci sıfat ve hareketleriyle bilinir. Mevcudiyet, var oluş, önce vücut bulma, bedensel var oluş ile tanınır. Çocuk doğmadan kimlik verilmez. Gelecek, verilen vücutta büyük ölçüde gizlidir, vücudun gelişim potansiyeli zamanla açığa çıkar. Her insan jokey olamaz. İyi ata binmek de farklı bir yetenektir, sıfattır. Doğuştan gelenler, yaradılışta verilenler, potansiyelden geliştirilenler ve çevreden alınanlar ile her insan bir evrendir aslında. İnsan, her zerre ile etkileşim içinde hareket ettiği, ışık yaydığı, ışınım olduğu için tam bir bütündür.

            İlk bilimsel çalışmalar gözleme dayanır. Doğada gözlenen şeyler genellikle harekettir. Gözlem yapılarak elde edilen bilgilerden davranış kalıpları çıkarılabilir. Hareketlerin analizi hızlı veya yavaş, iyi veya kötü, yanlış veya doğru gibi sıfatlarla sonuçlanır. İlk bilimsel gözlemler, Dünyayı Güneş sisteminin, Güneş sistemini Evrenin merkezine koymuştu. Böyle olmadığı yeni anlaşıldı. Son bulgular ise her insan bilincinin bir Evren olduğu yönünde. Bu nedenle, aynı anda çok sayıda, kuramsal kurgu, bilimsel olarak kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Yaşamın normal akışına “Seyr-i sülûk” kavramı da eklenebilir. Allah’tan gelinip Allah’a gidiş yolculuğu da yaşamın, belki de en önemli, bir parçasıdır. İnsan, beyin, beden ve bilinç ise ve bunlar ayrı değil bir bütün olarak ele alınırsa, herkesin bir âlem olduğu açıkça görülebilir.

            İnsanın, kişilik, sıfat ve davranışları üzerindeki bilimsel çalışmalar herhangi bir kuramın ne doğru ne de yanlışlığını kanıtlar. Kesin ve belirli bir sonuç değil, yer, zaman veya koşullara uygun sonuçların tümü geçerli olabilir. Tıp alanında artık “Hastalık değil hasta vardır ve her hasta farklıdır, tedavi hastaya göre olmalıdır” kavramı söz konusudur. Bireysel açıdan bireysel ilişkiler “Çoklu evren” kavramını andırabilir. Davranış kalıpları, ahlak kuralları ve ilahî kanunların tümü dikkate alınırsa neyin, ne zaman, ne kadar doğru olduğu düşünülebilir ama yanılma payı çok yüksek olur. Çoklu evren kavramı düşünülürse, tokuşturulan yumurtalar gibi, karşılaşan bireylerden hangisinin kırılıp hangisinin ayakta kalacağı önceden planlanan bir şey olamaz. Soğuyunca büyüklüğü anlaşılan kesik yaraları gibi sonradan, yanlışlık idrak edilince yaşanan kırılmalar dikkate alınırsa, sosyal ilişkilerde bireysel çatışmaların deneyimleşmesi kaçınılmazdır. Bireysel, rahimî olan yalnız görünüm, rahmanî varlık değil.

             Kişisel davranış, sosyal ilişki ve iletişimde, belirli bir düzeydeki tansiyon, gerilim ve çatışma normaldir. Her şeyin fazlası fazladır, tansiyonun da düşüğü ve yükseği vardır. Üstelik sohbetin muhabbete dönüşmesi beklenen gruplarda teslimiyet kavramı ön plana çıkar. Benlik ve bencilliğin ortadan kaldırılmasına çalışılan durumlarda kırılganlığın olmadığı var sayılabilir. Kalp aynı kalptir, aynı kalbi paylaşanlar kaynaşmış olacağından diğer kalbi kırma endişesi yaşamayabilir. Âdem, resulün nurundan yaratılmış, âlem onunla müzeyyen kılınmış, değerlenmiştir. Âlem böylece ziynetleşmiş ve âlem bir meziyet kazanmıştır. Böyle bir ziynetin kadrini bilme meziyetini kazanmak insanı olgunlaştırabilir, görüntünün sahibini idrak eder.

            Benlik ve bencilliğin, farklı kişi ve kişiliğin olmadığı, muhabbet içinde kaynaşıp bir ve tek olma ayrıcalığını yaşamak da bir meziyet olabilir. Görmeyi sağlayan göz ile fotondur ama görünen evren boyutlarındaki ışınımdır. Böyle bir seyir sürecinde yaşanacak sabır ve idrak ile tüm benler biz olabilir. Görünenin, görenin görüntüsü olduğu idrak edilebilir. Görme fiilinin ardından tetiklenen basiretli görüş insanı aydınlatır. Görme fiili sonunda aydınlık içinde oluş değil, insanı aydınlatan varlığın tümünün idrakidir. İnsanın ışıması, ışık saçması, ışınım içinde oluşu gözünün görmesiyle değil tüme ilişkin idrakin gerçekleşmesiyle mümkündür. Böyle nur ile nurlanan insan insanlığı aydınlatır. İnsanlığın, diğer cemadat ve nebatattan farklı meziyetlerle ayrıcalık, üstünlük kazanması gibi; nur ile nurlanan insanın da nurun nuruna, kemale ermesi düşünülebilir. Kitapta farklı sabır çeşitlerinden söz edilir. İlk sabır Allah rızası için sabretmektir. Kulun Allah’ta kul olduğu idrak edilince, Allah’tan, Allah’ta, Allah’la, Allah’a sabır çeşitleri sayılabilir. (2.153; 16.127) Sabretmek çok zor olabilir, bu nedenle sabrın da sonu gelebilir.

            Var olan varlık âlemdir ama birey görünür. Varoluşun bir amacı vardır. Âlemin amacı hayat, hayatın amacı insan, insan inşa edilmesinin amacı da var olanın idraki olabilir.  Bilinç ile bireyselden evrensele, görünenden görene ve rahimden rahmana yüceliş gerçekleşebilir. Sabır, farklı meziyetler kazandıran da bir meziyettir. Belki de azmederek, çalışarak ve sabrederek kazanılmayacak meziyet yoktur.

            Umarım yeterince sabırlı olabiliriz.

 

4 Şubat 2017 Cumartesi

Hakikat Güneşinin Doğuşu


            Hakikat Güneşinin Doğuşu                                                              04022017

            Herkes hakikati bilmek ister, sorun hakikatin ne olduğudur. Kutsal mesajlar hakikati açıklamaya çalışır. Din, hakikate götürür; bilim gerçeğin peşindedir. Işık veya foton, din ile bilim arasındaki ‘ara yüz’ olabilir. Fotonun hakikatini ve gerçeklerini anlamak iki alanda da yardım edebilir. Bir tarafta ‘parıltı, parlaklık, ışık, aydınlık’ olarak ifade edilen ‘nur’ kavramı üzerinde durulur. Bilim alanında ise ışık ve enerji, ‘nasıl oluyor bilinmiyor ama bir şekilde enerji dalgası, ışıma, ışınım yoğunlaşıyor, kütle kazanıp madde oluşturuyor’ denilerek, incelenir. Bu konu da, kutsal mesaj ve onun delili, kanıtı, misal âlemindeki bir örneği olarak ele alınabilir. Mesajlar genellikle aklı zorlar, aynı durum bilim alanında da vardır. Her ikisi için de ‘aklı zorluyor ama doğru’ denip tolerans gösterilebilir.

            “Sıcak Büyük Patlama Modeline göre önce evrenin ısısı sonsuzdur. Genişleme nedeniyle evrenin boyutları ikiye katlanırsa sıcaklık yarıya düşer. (‘Sonsuzun yarısı kaçtır’ demeyin.) Sıcaklık aslında parçacıkların ortalama enerji veya hızının ölçütüdür. İlk anlarda parçacıklar hız ve enerjileri çok yüksek olduğu için, nükleer veya elektromanyetik kuvvetlerle birbirlerine çekilemedi. Parçacıklar soğudukça kümelenme başladı. Patlamadan üç dakika sonra madde ve ışınım eşleşti. Patlamadan 300.000 yıl sonra ise, elektronlar çekirdeklere bağlandıkça, madde ve ışınım eşleşmesi bozuldu. Evren, kozmik ardalan ışımasına geçirgen hale gelir. Yani ışınım, evrenin ilk 300.000 yıl boyunca her ne kadar genişledi ise o genişliğin dışına çıkabilir oldu. Bir milyar yıl sonra, ilk galaksiler ve yıldızlar, aralarındaki boşluk, uzay boşluğu ile birlikte, oluştu.” (1) Rahmanî ışınım, rahimî parçacıklarla görünür oldu!

            Foton ilk defa 1926 yılında adlandırıldı. Fotonun bir ışık dalgasında mümkün olan en küçük enerji parçası olduğu ve ‘kuanta’ adı verilen enerji paketlerinden oluştuğu anlaşıldı. Önce ışığın dalga özelliği üzerinde duruldu, parçacık özelliği ihmal edildi. Einstein, fotoelektrik olayını gün yüzüne çıkarınca parçacık özelliği de incelendi. Foton ne dalgadır ne de parçacık, aynı anda her ikisi birden, hem dalga hem de parçacık ve kararlıdır, hep öyle. Bilardo topları parçacık, denizler dalga olarak hareket eder. Fotonlar sürekli olarak hem parçacık hem de dalga olarak hareket eder. Bir foton ışık hızında sabit bir hızla hareket eder, durağan halde foton bulunmaz, kütlesi ve elektrik yükü yoktur, enerji taşır. Her atomda, elektronla proton arasında, sürekli foton alış verişi vardır. Foton, “Tümüyle neredeyse, ‘nothing’, hiçin, hiçbir şeyin özetidir.” (2) Hızı sabit, zaman ile ilişkisi görecelidir. Sanki varlığın yokluk ile sınırı!

             “Fotonu, göz ışık olarak algılar, göz reseptörlerini, foton (deryada damla gibi) etkiler. Işığın tayfı, elektromanyetik spektrum (EMS), incelendiğinde, insan gözünün algılayabildiği tek radyasyon tipi olan ‘görünür ışığın’, tayfın ince bir aralık bandında olduğu anlaşılır. EMS, dalga boylarına göre atomaltı değerlerden başlayıp ( Gama ışını, X-ışını gibi) binlerce kilometre uzunlukta olabilecek radyo dalgalarına kadar birçok farklı radyasyon tipini içerir. EMS, teoride sonsuz ve sürekli olsa da, kısa dalga boyu (yüksek frekans) ucunun limitinin Planck uzunluğuna, (3) uzun dalga boyu (alçak frekans) ucunun limitinin ise evrenin tümünün fiziksel büyüklüğüne eşittir.” (4) Bilimsel olmasa, ‘hiçliğin özeti’ için ‘evrenin tümünün fiziksel büyüklüğüne eşit’ demek aklı çok zorlardı, akıllıca denemezdi.

            Işınım evrenin ilk hali, temelidir, her şey ışınımdan oluşmuştur. Işınımın, her yerde ve her zaman, sonsuz ve sürekli oluşu açıkça bilinmekte ve görülmektedir. Işınımın dalga hali, dalga boyları ölçülerek bulunur ve bilinir, parçacık hali ise ‘kuanta’lardan oluşan fotonlar halinde görülür. Fotonun parıltı halinde resmi çekilebilir, belirli uzaklıktan görülebilir ama içine girilirse bir şey görülmez, içinde görülecek, bulunacak bir şey yoktur. Fotonun “Uzun dalga boyu ucunun limitinin evrenin tümünün fiziksel büyüklüğüne eşit olduğu” bilim insanlarının düşüncesidir. Bu düşünceyi anlamak zor olsa da, hem anlamak hem de evreni idrak etmek, hakikatini bulmak zorundayız. Dalga boyunun ucunun limiti, bir noktadan en uzak diğer bir noktaya, evrenin merkezine, çapının veya çemberinin bir noktasına değil ‘evrenin tümünün fiziksel büyüklüğüne’ eşittir. Bu ışıma, yayılım, ışınım, açılım evrendeki her zerreden her zerreye aynı anda ve süreklidir. Ancak bu durumda “Evrendeki her zerre bir diğeriyle sürekli etkileşim içindedir” kavramı anlaşılabilir. Fotonun gerçeklerini, “Bir ışık dalgasında mümkün olan en küçük enerji parçasıdır”, “Hiçbir şeyin özetidir”, “Kütlesi ve elektrik yükü yoktur”, “Hızı vardır, süreklidir, hareketi ışık hızındadır”, “Hem dalga hem de parçacık halini” tam olarak idrak etmek her düşünen akıl için mümkün olmayabilir.

            Foton,“Allah’ın her an, her yerde, hazır ve nazır, gören ve görünen, oluşuna” delil sayılabilir. “Allah, yer ve göklerin nurudur. Nur, Allah’ın zatıyla zahirdir, görünür hale gelir ve görünür, eşya da nur ile zahir olur, görünür hale gelir ve görünür. Nur, zuhurunun, ortaya çıkışının, şiddetinden ve eşyanın kendisiyle zahir olması dolayısıyla mutlaktır ve ilahi isimlerden birisidir. Zuhurunun şiddetinden gizlidir, (ışığın kaynağı görünür kendisi görünmez). Mevcut olan her şey onunla mevcut olmuştur. Cisimler âlemi, ilahî nurun gurup ettiği, tesettüre girdiği yerdir, nurun örtülü halidir. İnsanın kemale ermiş, olgunlaşmış halinde bu nur parlar, yaradılışa uygun olarak parlayan bu nur ise diğerlerini aydınlatır. Parlayarak aydınlatan nur ile ortaya çıkan aydınlanışa, nurun nuru, Batı’dan doğan Hakikat Güneşi denebilir. Cahil kişi, cisimlerin altında kalmış, cisimler âlemi dalgasının örttüğü kişidir, altından elini çıkarsa elini göremez, basiretinin körlüğünden hiçbir şey göremez.” (24.35) “Güneş ışığını gören güneşi görür. Allah’ın ilmi, nuru görünüyorsa bilinen, görünen Allah’tır!” (39.22) “Hareketi anlayamayan, zamanı da anlayamaz.” (10.45)

            ‘Aydınlanma Çağı’ denilen dönemde ışık ve foton bilinmiyordu. O çağda aydınlanan bilim insanları manevî anlamda aydınlanmışlardı. Delil olarak ışığın gerçekleriyle tanışınca aydınlanmanın hakikati anlaşılmıştır. Hep önce mana, sonra maddede olur, manada olanlar maddede kanıtlanır. Kur’an ilmi Furkan olarak uygulandıysa, bilim ilerledikçe, kanıtlanacaktır. Hakikat güneşi, bir şekilde, gurup ederek maddeyi oluşturdu ise maddeden yani Batı’dan, çağımızda olduğu gibi, kanıtlar ile doğacaktır. İnsanlar da Dünyanın değil Hakk’ın Hakikatinin Güneşi ile aydınlanacaktır. Her uygulama bir ilmin, enerjinin olduğuna kanıttır.

            “Her şey Allah’ın varlığına, birliğine ve tekliğine ayettir, delildir” diyen Kur’an ayetinden sonra, ayet denildiğinde yalnız bir kitap metni aklına gelen kişi de incelemeye değer. Görünen, görenin görüntüsüdür. İncelenecek kişinin kişiliği ve hakikati tartışılamaz. Evren ile içindeki ayetler okunmalı, içerdikleri mesajlar alınmalı, hakikat, Hakkın hakikati anlaşılmalı ve idrak edilerek gerçek aydınlanış gerçekleşmelidir. Umarım aydınlanabiliriz.

(1)     Stephen Hawking, “Zamanın Resimli Kısa Tarihi”, Alfa Basım, 2012, sayfa 156.

(2)     Web sayfası “http://www.kuark.org/2012/08/foton

(3)    Planck uzunluğu, bir proton çapının 10−20 katıdır ve bu değer oldukça küçüktür.

(4)    Web sayfası “https://tr.wikipedia.org/wiki/ışık

18 Ocak 2017 Çarşamba

Çağrı, Son Çağrı


            Çağrı, Son Çağrı                                                                                EÖ17012017

            Küresel ve tarihsel boyutların her köşesinde, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde, insan ile Tanrı ilişkisinin izleri vardır. En eski kalıntılarda tapınaklar, ilk toplumlarda da tapınma olduğuna göre bir ‘Çağrı’dan söz edilebilir. Bu durum insanlığı hayvanlıktan ayıran bir özellik de sayılabilir. Böyle bir ‘olay’ vardır ve gerçektir. İlk çağrı ile bugünün son çağrısı arasında çok küçük bir fark bile yoktur. Çağrı bir ve tek, ancak anlayış ve idrak beşerin sayısı kadar farklı olabilir. Çağrının içsel ve dinsel olduğu düşünülür ama bilimsel olarak kanıtlandığı da bir gerçektir. Günümüzün son bilimsel bulguları, inanılan ve iman edilen her hususu kanıtlar niteliktedir. Evren, maluma tabi olan ilmin, enerjinin, katı bir halidir, insan aklı da bu gerçeği idrak için verilmiştir.

            Tapınağın varlığı, tapınma eylemini gösterir. Tapınma da, ama içten ama dıştan, bir çağrının geldiğine, çağrıya inanıldığına, iman edilip, gereğinin tapmak şeklinde yapıldığına delildir. Bu sayede, firavun da olsa kral da olsa, toplum liderlerinin, toplumun ‘doğru’ ve ‘yanlış’ anlayışına önderlik ettiği açıktır. Bu durum, genel anlamda, bir haklılık ve haksızlık anlayışına bağlı adalet kavrayışıdır. Farklı adalet anlayışları nedeniyle savaş ve barış yapılmış hala da yapılmaktadır. Her türlü yıkım ve yapımın temelinde, böylece, adalet vardır. Adaletin, Hakk’a ve akla bağlandığı, geçmişten günümüze, bir gerçektir. Adalet ise çağrının temelidir.

            Bilimsel alanda, en son ve en çarpıcı buluşlara yer veren oturumlar ve programlar ilginçtir. Dile getirilen gerçekler arasında “Daha küçüğü olamayacak kadar küçük parçacıklar, eksi veya artı, enerji yüklüdür. Daha kısa olamayacak kadar kısa zamanda, parçacıklar var olup yok olur. Nasıl olduğu bilinmiyor ama bir şekilde enerji, sıvılaşıp, katılaşır ve kütle oluşturur. Parça ve kütlesinin içi boştur, varlık boşluktan ve yokluktandır.” gibi gerçekler vardır. İnsan dâhil, en büyük yapılar atomlardan oluşur. Bilgisinden başka, artı, eksi gibi bilimsel veya bilgisel özelliklerinden başka, bir şey olmayan enerji parçacıklarının birleşerek oluşturduğu karmaşık ‘obje’lerin de bilgilerinin dışında bir şey olmadığı kanıtlanmaktadır. Büyük yapılar da, kısaca, bilgi olan parçacıkların birleşmesiyle oluştukları için, bilgiden başka bir şey değillerdir. Bilgilerin topluluğuna bilim veya ilim denebilirse, insan, ilminden başka bir şey değildir. Aynı ilmin bir şekilde birleşip açılımına Tuncer, diğer şekilde birleşip açılımına Ersin denilmektedir. Kişiler ilimlerini ele alıp, yeniden yoğurarak, olgunlaşmaya çalışır. Her bütün, parça ve birleşimlerinin özellikleri nedeniyle, kendine özgü, bir ve tektir.

            Kutsal ve bilimsel mesajların dedikleri aynıdır. “Suretler, ilmin aynidir. Göklerde ve yerde bir zerre miktarı ilminden hariç olamaz” (6.59) “Her şey Rabbimin ilmi iledir. Rabbim ilim cihetinden her bir şey'i vâsidir, yönetir.” (6.80) “Ruh semasından ilim suyunu indirir, ilmî imanla iman edenler için büyük alâmetler vardır.” (6.99) “Evvelden geleceğe kadar tüm mevcudatın vücudu, sana indirilen bir kitaptır. Yani, ilmi sana indirilen bir kitaptır.” (7.1,2) “İlim ile detaylandırdığımız, bir kitap getirdik, yani, ilâhi ilmin gerektirdiği gibi, olgunlaşmaya yetkili ve el­verişli, el ve ayak gibi organlar, göz ve kulak gibi aletler ve duygulardan oluşmuş ‘beden-i insan kitabını’ getirdik.” (7.52) “İnsanın akıl yürütme âleminde ilim ve idrak nurunu inşa etmiştir.” (6.1) “Bilenler, bilgileriyle Allah’ı bilir, ancak çoğu bunu bilmez.” (6.37)

            Boşluktan ibaret olan ‘şey’lerle yapılan inşaat da yokluktan ve boşluktandır. Her bilim dalı, bir önceki bilim insanlarının bildiklerine yeni bilgiler eklenerek gelişir. Kimse tekerleği yeniden keşfetmez. Birinin adı ile anılan yeni bir buluş onun denebilir, ama âlimin kendisi de daha önceki bilgilerin kıymetini bilir ve onlara borçlu olduğunu kabul eder, onları da sahiplenmez. Selin önündeki büyük bir engel, selin yönünü biraz değiştirmiş görünse de su, akışıyla, yatağını bulur. Âlimler suyun akışını işaretlemiş olabilir ama akan sudur ve kendi yolunda ilerler. Aynı gerçek hayatta olduğu gibi, örneğin, yanıcı iki atomun yakıcı bir atom ile birleşip söndürücü su oluşumunda olduğu gibi, ne olduğu bilinir ama neden olduğu bilinmez.

            İnsan, ilim ile açıklanan, ayrıntılı bir şekilde bildirilen, hitap olarak indirilmiş bir kitaptır. İnsan, ilahi ilmin gereğince, kemale ermeye yetkili ve elverişli aza, organ, alet, arzu ve istek şeklinde, ayrıntılarıyla oluşturulup açıklanan ‘insan bedeni kitabı’ olarak indirilmiştir. Bu kitap, yani insan, eğer bedensel zevkler gibi süfli yöne meylederse, kıyamet gününde kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü toplanıp hesabı görülür. Çünkü zamanında verilen kitabını okumaz, gerçekleri görmez; Hakkın hakikatine kulak verip dinlemez, söylenenleri duymaz ve anlamazsa ne görür ne duyar ne de konuşabilir.

            “Ezelde bahşedilen fıtrat ile verilen Allah’ın nuru, akıl ve idraki, insana bağışların en büyüğüdür. Bu nurun kıymetini, içten gelen ‘Oku’ ile de bilemeyene kimse yardım edemez. Yaşadığınız gibi ölür, öldüğünüz gibi dirilirsiniz. Bedensel lezzetlere eğilim nedeniyle kalbî duyguları ihmal eden, ruhanî bilgilere kendini kapayanlar, bu bilgileri anlayacak idrak sahibi olamazlar. Ne kendilerine ilham edilenleri ne de insanların konuya ilişkin söylediklerini dinler, duyar, anlarlar. Gördüklerinden de ibret alamazlar. Bu nedenlerle kalp ve ruh yönünden gelebilecek herhangi bir duygu ve bilgi bedensel zevk ve lezzetlere düşkün olanlara tesir etmez, etkili olmaz.” (17.97) “Oysa sema ve arzın halk edilmesinin amacı yeniden diriliştir. İlahi sıfatlardan mahrum kalışlarının nedeni yeniden dirilişe inanmamalarıdır. Bu nedenle de Hakk’ın kudretinden de mahrum kalırlar.” (17.98)

            Sel misali, ilme karşı koyarak değil, ilmi anlayıp uyum göstererek, tabi olup ilme biat ederek yapılır her şey. Maddede kalan, madde olarak yaşar, madde olarak tekraren ölür. Kutsal mesajlar ile insana ‘çağrı’ yapılmıştır. Bedensel ve ruhsal olarak her yönden donatılmış oluşu, akıl ve hayal etme güçlerinin verilmiş olması, ‘Çağrı’dır. Gerekli donanım ve yazılım verilmiştir insana. İlmi ile maddesinin de ilim olduğunu idrak etme bilincine ulaşan, bilgi küpünü ilmin içinde eritebilir. Böyle bir bilinç sahibi, ‘insan’, oluşu da ‘Son Çağrı’dır. Dinlememekte, görmemekte, anlamamakta ısrar ederse kör, dilsiz, sağır kalır. Böyle kalmaları, süfli yöne meyilleri nedeniyle olduğundan, Allah’tan olmaz!

            Perdeler kapatılarak güneşe zarar verilemez. İnkâr, imanın kaynağıdır. Hakkın olan, Hak için, Hak ile haklı olarak kullanılabilir. İlmine uygun olmayan uygulama olamaz. İnsan ile Kur’an, hatta evren, ikizdir. Tüm ilmin toplamı olarak indirilen Kur’an, insanın kendini bilmesiyle, ilmin açılımı Furkanı, evreni, aklıyla anlamasıyla, idrak edilebilir. Tüm kutsal mesajları bünyesinde toplayan bu kitap ilk mesaj ise insanın kendisi son mesajdır. Umarım biz de idrak edebiliriz.

 

Habil ile Kabil


               Habil ile Kabil

            Her masal ve efsane, insan ve insanlığa, evvelden ahire, önemli mesaj taşır. Hz. Âdem’in oğulları Habil ve Kabil’in serüveni insan için önemlidir. İbret alınması için elçiler kutsal mesajları halka iletir. İyice anlaşılması ve uygulanması için mesajlar örneklerle açıklanır. Günümüzde tarihsel örnekler geçerli olmayabilir ama temel mesaj hala anlamlıdır. Denilen ile denmek istenen iyi anlaşılmalıdır. Esas mesaj, akıl yerine vehim, hayal ve kuruntunun geçmesi halinde insanın çok şey kaybedeceğidir. Mesaj aklın kullanılmasına, akılcı davranışlar yapılmasına vurgu yapar.

            Atıfta bulunulan yorumun hikâyesi aslında çok ilginçtir. Âdem’in iki oğlu vardır ama ikisi de ikizdir ve her ikisinin de ikizi kız kardeştir. Âdem, Kabil’i, Habil’in ikiziyle, Habil’i de Kabil’in ikizi ile evlendirmek ister. Âdem’in amacı aklını kullanan ve akılcı davranışlarda bulunan oğlunu, hayalci ve hayali davranışlarda bulunanın kız kardeşiyle evlendirmek ister. Böylece, uçuk kaçık hayaller kuran ve hayal âleminde bulunacak olan torun yerine akılcı, gerçekleştirilebilir hayaller kuran torun sahibi olacaktır. Diğer taraftan hiç hayali olmayan hep aklı ile kumrular gibi düşünen torun yerine gerçekçi güzel hayallerini gerçekleştirmek üzere aklını kullanan torunu olacaktır Âdem’in. (5.27,28)

            Habil ve Kabil’den Allah’a kurban sunmaları istenir. Somut olmayan, hayali kurban kabul edilmez. Akılcı, somut kurban kabul görür. Bu duruma çok kızan hayal ve kuruntu sahibi kardeş aklı ile güzel işler yapan, sanatkâr ve güzel ahlak sahibi kardeşini kıskanır ve öldürmek ister. Hayal, kapsamını genişleterek aklı esir alır. Aklın, ilminin kaynağı olan ruh ile ilişkisini keserek yeni bilgiler elde edinmesini engeller, böylece, aklın ölümüne neden olur. Akıl hayal kurulmasına engel olmaz ancak kendini fazlaca hayale kaptıran aklını pek kullanamaz, hatta toprağa, bedene gömer. Aklı kullanmamak kişinin normal hayatını etkiler, güzel işler yapamaz, hayali işler peşinde koşmakla ahlakı da bozulur. Aklın ölümü insanın da ölümüdür hayal kurması ve kuruntu yapması da mümkün olmaz. Bu durum insanın yaradılış amacına aykırıdır, her şeyin bir amacı vardır. Bir insanın böyle ölümü, insanın bünyesindeki insanlığın da, toplumun hayal âlemine kapılması durumunda, insanlığın da ölümüdür. Her insan insanlığı da kapsar.  (5.29-32)

            “İnsanın fıtratına nakşedilmiş olan Kur’an ilmi, olgunlaşma amacını gerçekleştirmek üzere, ayrıntısıyla Furkan ilmi olarak indirilmiştir. Her nebi daha önceki nebilerin ilmini onaylar ve korur sonra kendi ilmini açıklar.” (5.48) Amaç insanların ibret almasıdır. Her insan aslında bir kalptir. Kalbin bir nefse bir de ruha açılan kapısı vardır. Ruhtan alınan ilim nefse aktarılarak uygulanır. Nefsanî tat, lezzet ve zevkler insanı hayal âlemine daldırır. Aklı yitirecek kadar hayal etmenin sonucu kötü, akılcı hayaller kurarak hayalleri gerçekleştirmek iyidir. En iyi, doğru ve güzelin gerçekleştirilmesi için gereken ilim insanın fıtratına nakşedilmiştir. İnsan akıl yürütme ve hayal etme güçlerini dengeli kullanmalıdır.

            İnsan akıl ve hayal dengesini iyi kurmalıdır. Kendine verilenlerle evrenin halk ediliş ve insanın inşa ediliş amacına ulaşmasını bilmelidir. Bilinmek isteyen bilinmelidir.