13 Mayıs 2018 Pazar

Hakka Dönüş


            Dönüş Yolculuğu

            Paraşütle atlayan insan görünse, ilk bakışta, paraşüt insanı taşıyor gibi görünür. Paraşüt ve insan ayrı parçalardır ama bir bütünün parçalarıdır. Havanın kaldırdığı düşünülür ama hava kaldırmaz. İnsan ve paraşütü, havayı yarmaya çalışan bir bütündür ve atmosfer ile bir sistem oluşturur. Havayı yarmaya çalışan paraşütlüye, hava veya atmosfer karşı koyar, direnir böylece havada karşılaşan kuvvetler dengede buluşur. İşin uzmanları böyle açıklar bu bilimsel gerçeği. Dengede buluşulunca, artık insan gittikçe artan hızda düşmez. Havada asılı kalma, yüzme, salınma, dolaşma, yol alma, yolculuk gibi deyimler daha anlamlıdır. Uzay-zaman birleşik alanında düşme yoktur. İnsan da düşmez Dünya da, yüzerler. Bu hareketin ardında bilgi, bilim ve fizik yasalarıyla, ilim vardır. Tamamen aynı şekilde, yağmur damlası, düşüp artan hızla yere çakılmaz, damla da havayı kolay yaramaz. İlgili kuvvetlerin bileşkesiyle ‘madde uzay zamanda yüzer’ gerçeği bilimseldir. Söz konusu kuvvetler ‘itim ve çekim’ kuvvetleridir. Her hareket eden şey, itim ve çekim kuvvetlerinin mevcut dengesini bozmaya çalıştığı için yeni bir denge oluşmak zorundadır. Yeryüzünü yaramadığımız için üzerinde dururuz. Her gerçeğin ardında bilgi, bilim ve ilim vardır. “İlk bakışta aklımıza gelenler” tamamen aklın bize oyunudur. Akıl biraz geride kalsa iyi olur.

            İlmin, bilimseli ve kutsalı birdir. “Suretler, ilmin aynidir. Göklerde ve yerde bir zerre miktar ilminden hariç olamaz” (6.59) “Her şey Rabbimin ilmi iledir. Rabbim ilim cihetinden her bir şey'i vâsidir, yönetir.” (6.80) “Ruh semasından ilim suyunu indirir, ilmî imanla iman edenler için büyük alâmetler vardır.” (6.99) “Evvelden geleceğe kadar, tüm mevcudatın vücudu, sana indirilen bir kitaptır. Yani, ilmi sana indirilen bir kitaptır.” (7.1,2) “İlim ile detaylandırdığımız, bir kitap getirilmiştir, yani, ilâhi ilmin gerektirdiği gibi, olgunlaşmaya yetkili ve el­verişli, el ve ayak gibi organlar, göz ve kulak gibi aletler ve duygulardan oluşan, ‘beden-i insan kitabı’ getirildi.” (7.52) “İnsanın akıl yürütme âleminde, ilim ve idrak nuru inşa edilmiştir.” (6.1) Her halk edilen şey, gösterişli ama etkisiz maddeden halk edilmiştir. (6.2) “Bilenler, Allah’ın bilgileriyle Allah’ı bilir, ancak çoğu bunu bilmez.” (6.37)

            İnsan beyni, vücudun yüzde 2 sidir ama enerjinin yüzde 25 ini harcar.  Beyin, düşünce üretir, etkendir, madde vücut uygular, edilgendir. Düşünce gücü, elektronik aletleri çalıştırır, düşünce enerjidir. Beyin hücreleri arasında oluşan elektrik akımı, çakan elektrik, açığa çıkan kuvvetlerdir. Titreşimler, titreşimin frekansları, itim-çekim güçleri ve kudreti hep enerjinin halleridir. Günlük yaşamda farkında olunmasa da “Ben” denilen ‘şey’ ilgili kuvvetler arası bir denge durumudur. Nörolojiye göre, ses ve renkler gibi, her şey sinir uçlarınca algılanır ve her şey tamamen bir algıdır, ayrı bir ‘benlik’, ‘sen, ben’ yoktur. Her hareket ise yeni bir denge durumudur. Hareketleri ve yeni denge durumlarını, akıl, kendine özgü ‘kıyas’ yöntemiyle anlar. Kalp, aklın yeri, yöntemi ve önemini iyi değerlendirmelidir. ‘Akıl ve mantık’ ile ‘duygusal algılar’ eğer kalpte gereğince değerlendirilirse, yaşamın ‘Hakk’a dönüş’ amacına ulaşılabilir. ‘Sen, ben’ yoksa var olan yalnızca ‘O’ olabilir.

            “İnsanın bu isyanı, cezaya inanmayıp, yalanlamasından gelir. Bu ise gururdan daha büyük kabahattir. İnsanın, beyninin, sağ ve solunda, akılcı ve duygusal, ilim ve sanat açılarından farklı, iki melek, yetenek vardır. Bunlar insanın tüm fiillerini, iş ve işlemlerini, düşüncelerini hıfz eyler, kaydeder, yazar. Bu şerefli, ikramı bol, cömert kâtipler işlerin nakışlandığı dünya ve sema âlemleridir. Bilgi kaybolmaz, vücut aslına, ilmine, dönüşüp yok olunca; bilgi, drape şeklinde çevresinde kalır. Kısaca günahlarınızın, yerde ve gökte, aleyhinize yazıldığını bilerek nasıl isyan etmeye cesaret ediyorsunuz?” (82.9,10)

            “Siz, Hakk’ın, ‘hıfz edicileri’ yani ‘ilim yüklenebilen’ kuvvetlerinden oluştunuz. Siz, bu güç ve kuvvetlerin cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış, cisimleşmiş halisiniz. Bedenlerinizden sıyrılıp çıkmanız, ‘soyunmanız’ halinde durum apaçık görünür. Suretlerinizin bir kısmı size sevap ve rahatlık veren ruhanî latif kuvvetlerdir. Bir kısmı ise size azap veren cismanî muzlim, zulmetli ve meçhul, suretlerdir. Cismani azalarınız, organlarınız, hal lisanı ile sizin yaptıklarınızı hatırlar ve işlediklerinizi söyler. Hafıza, semavi bir güçtür ve ruhun bedenden ayrılması halinde yapılanları ortaya koyar.”(6.61)

            ‘Bedenden soyunmak’, akıl ve mantık işi değil tamamen kalben yapılabilecek bir iştir. İnsanın belirli bir yüzü, vücudu veya sureti vardır ama insanı insan yapan esas olarak bilgisi, akıl etme gücü ve düşüncesidir. Akıl ile kontrol edilemeyen bilinçaltı ve kısmen kontrol edilebilen bilinç üstü ile insan hareket eder, yaşamını düzenler. Bilgi işleme kapasite ve kabiliyeti, tüm davranışları düzenler ve hareketleri yönlendirir. Gidildiği için düşünülmez, genellikle, düşünüldüğü için gidilir, yapılır, edilir. Böylece aslında ve esasında hükmedici gücün beyin, ruh ve kalp gücü olduğu anlaşılırsa, bedensel güç ve kuvvetin yeri ve önemi azalır. Kalktığı için düşünmez, düşündüğü için kalkar, gider insan. İnsan karar ve davranışlarının temelinde etken olan duygular nöroloji ve psikoloji gibi bilim dallarınca incelenir. Bu bilimler arası araştırmalara göre her şey ‘sen’, ‘ben’ denen kişide algılanır ama ‘sen’ veya ‘ben’ yok, algılar vardır. Bilgi alışverişi içinde olduğu çevresiyle bir bütün oluşturur ve insanın, ayrıca bir kişiliği, vücudu, zatı yoktur. Nöroloji, psikoloji ve psikiyatri gibi bilim dalları da kutsal mesajlar da aynı gerçeği dile getirir. Hıfz edici kuvvetler maddeleşir ama maddelerin birbirlerine karşı, kuvvetlerden ayrı, bir etkisi yoktur, olamaz.

            İnsan, “Özgür iradesi” varsa vardır. Özgürlük ise bedensel, düşünsel ve ruhsal gibi çeşitli nitelikleriyle tanımlanıp tartışılabilir. Kişi özgür olduğunu hisseder, özgürlük duygusal bir durumdur denebilir. İnsan, hür ve bağımsız bir kişi olarak, kendi aklı ile düşünüp karar verdiğine göre, özgürlük, akılcı bir düşünce de olabilir. Çağdaş ortamda akıl ve kalbin ne kadar özgür olabileceği bilimsel açıdan çok tartışılır. Aynı şekilde ruh, akıl, beden ve kalbin insana Allah tarafından nimet olarak verilmiş, donatılmış ve inşa edilmiş olduğu da kutsal mesajlarda yer alır. Her bütün, parçalardan oluştuğuna ve hiçbir parçanın bütüne karşı bağımsızlık ilan edemeyeceğine göre, bilimsel ve kutsal mesajların birlikte doğruluğu görülebilir. Özgürlük bir duygu da olsa bir düşünce de olsa vardır ve yaşanır. Bu yaşam, özgür olduğunu düşünenlerce yaşanır. Her kişi, eşitlik adına, aynı silahla donatılmıştır. Deryada damla, bedende hücre, evrende Dünya ne kadar özgür ise özgürlük düşüncesi de o kadar özgürcedir. ‘Bence’ gidiş ve ‘Hakça’ dönüş herkesin hakkıdır.

            Her kişinin, ‘özgür olduğunu düşünme özgürlüğü’ vardır. Önce bu duygu veya düşüncenin kaynağının ne olduğu bilinmeden kullanılır. Bilmeden, kullanım adına savaşılır. Mücadele özgürler arasında geçer. Biz ne yapıyoruz demeye başlayınca öğrenim süreci başlar. Bir damla, yağmurun mu yoksa deryanın mı bir damlası olduğunu bilemez ama insan, evrenin kendisiyle ikiz, hatta bilinciyle evrenden üstün, olduğunu idrak edebilir.

            Umarım, biz de bilinmek isteyeni bilme sürecinde olduğumuzu idrak edebiliriz.

26 Nisan 2018 Perşembe

İnsan Kitaptır


            İnsan Kitaptır

            Her insan aslında, özünde, bir kitaptır. Karşıdan görünse, ne kitabı acaba denir. Adını okuyunca bir tahminde bulunulur. Okunmadan gerçek açığa çıkmaz. Birisi geliyor denilse, kim olabileceği düşünülür. Adı duyulsa, cinsiyeti anlaşılabilir. Görüldüğü zaman, ziyaretin amacı merak edilir. Gelenin konuşmasından sonra her şey açıklığa kavuşur. Hayat da buna benzer. Bir ömür, yaşanır ama nelerle karşılaşılacağı tam olarak yaşanmadan bilinemez. İnsanın da bir ismi, buna mütenasip, uygun, ilminin sıfatı ve isim ile sıfatını kapsayan kişiliği veya zatı vardır. Her sıfat, ilminin özelliklerini içerir ve onların tümünü açığa çıkarıp aşikâr eder. Sıfatları sıfat yapan açığa çıkardıkları ilimdir, ilgili ilmi olmadan o özelliklere sahip olunamaz. Her renk bir dalga boyu, her koku bir kimyasal bileşimdir. Bir ismi olanın, daima kendine özgü hareketi vardır. Diğer şeylerden farklı olan, farklı hareket edene farklı bir isim verilir. İsmi olanın da daima bir cismi veya tasavvur âleminde bir yeri vardır. Önce mana sonra madde âlemlerinde farklı, özel bir yeri olmayana ayrı bir isim verilmez. Her isim de belirli bir sıfata ve bu özellikleri oluşturan ilme sahiptir, aslında isim, o ilmi açığa çıkaran sıfatındır.

            “Ayetin başındaki (Ta), (Sin) ve (Mim) harfleri de Resulün isim, sıfat ve zatı için olabilir. Hz. Ali, Resule, “Sen harfleri ile gizli olan şeyin zahir olduğu aşikâr bir kitapsın” demiştir. Resul de herkes gibi bir beşerdir ama ona vahiy gelir.” (16.1) Herkeste bir kitap olma potansiyeli vardır. Herkesin bir ismi ve sıfatı vardır, vücudu, kişiliği de ismiyle sıfatını kapsar ve ilminin açığa çıkmış halidir. Doğumdan itibaren düşünülse insan, önce ne olduğu belirsiz bir nokta, sonra bir harf, daha sonra anlamlı bir kelime olarak düşünülebilir. İlk defa “Ben diğer halk edilmişlerden ve canlılardan farklıyım, ben bir hayvan değil insanım” diyen Âdem olabilir. İlmin nuru ile aydınlanmaya, ilmi anlamaya, resulün nuru ile yaratılıp dirilmeye başlayabilir. “Nebiler, Allah’ın kelimesi, kelimetullah veya kelamıdır” deyimleri anlam kazanır.

            “İnsanlar özellikle iki tiptir, biri inanan diğeri inkâr eden. Müşrik, inkâr eden, doğuştan dilsiz gibidir. Dilsiz insanın ‘konuşma yeteneğinin’ doğuştan olmaması gibi, inanmayan, şirk koşan da, istidadında, akıl ve idrakten yoksundur. İnanmayanın, akıl yürütme gücü ve idrak etme yeteneği eksiktir. Bu eksiklik ‘verilmemişlik’ anlamında değildir. İlahî adalet açısından herkese verilenler eşittir ama önem verilmez, üzerinde durulup çalışılmaz, aksi tercihler kökleşir, bu nedenlerle eksiklik oluşturulur. İman, kalbin emridir, nefsaniyetten kurtulamayan, kalbî değerlere erişemeyen, kalbini geliştiremeyen imana erişemez. İnsan, ilahî vücudun aracı, hazretinin, hazır veya var olanın vekilidir, vekâleten vardır. Haktan gayrisinin noksan olduğu ve imkânlarının kısıtlı olduğu anlaşılmalıdır. İnsanın kendisine gerekenler, amacına, kemaline uygun olanlar verilmiştir. Verilenlerle noksanını idrak edebilmeli ve nefsini bilerek Hakka sığınabilmelidir.” (16.76)(26.3)

            “Resule, Hakk’ın vücudu bağışlandıktan sonra, ‘Furkan aklı’ indirilmiştir. Diğer bir deyişle gayrinin olmadığı idrak edilince, tüm vücut Hakkın olur ve hakkın vücudunun nasıl oluştuğu da aşikâr olur. Kuran ilminin nasıl uygulandığı da indirilmiş olur. Her şeyin hakkını tahkik edene hakikat aşikâr olunca, fıtratının selameti için, kişi teslim olur ve itaat ederse, kemaline hidayet edilip terbiye edilir, bekası müjdelenir.” (16.89)

            Her hareket edenin, rengi ve kokusu olanın, sıfatı farklı olanın hakkında ‘nasıl oluyor’, ‘nasıl çalışıyor’ veya ‘bu özellikler nasıl ortaya çıkıyor’ gibi sorular sorulur. Cevap bulundukça her şeyin ardındaki ilim bilinmiş olur, ilim idrak edilmiş olur. İnsan da madde ve manasıyla veya beden ve ruhuyla çok karmaşıktır.

            İnsanın alt sistemlerinin nasıl çalıştığı bilinse de tüm sistemin nasıl işlediği bilinemeyebilir. Kitap yazımı ve basımında olduğu gibi noktalardan harflere, harflerden kelime ve cümlelere geçilse de bir sonuca varmak mümkün olamaz. Bir kişinin yaşamı sona ermedikçe her an halden hale geçiş sürdüğü için her insan dinamik kişiliğe sahiptir. Kesin ve belirli bir sonuç elde edilemez. Her kişinin bir ve tek veya ‘biricik’ olması nedeniyle bir başkası örnek de olamaz. Hastalığı ve sağlığı, fiilleri ve sıfatlarıyla, herkes bir diğerinden farklı bir bütündür. Ayrı ve ayrıcalıklı bir kitaptır, dinamik, canlı ve sürekli bir değişim içindedir. Birisinin diğerini bilmesi ve anlaması başka, insanın kendini anlaması başka şeydir. “Hayır ve şer Allah’tan ise fıtrat ve istidatların verilmişliği esas ise kaza ve kadere inanmak varsa ve elde irade yoksa benim ne günahım olabilir?” diyen kişiye söylenebilecek bir tek şey vardır ‘benim’ dediğin iradesiz kimdir?

            Doktorun hastasını, öğretmenin öğrencisini bilmesi ve anlaması beklenir. İnsanın kendini bilmesi ise kendisinden toplumca istenir. Kutsal mesajlar da insanın kendini bilip anlaması konusunda yardımcı olur. Bu mesajlara inanmak insanın kendi yararınadır. Halk edilenlerin nasıl halk edildiği, yaratılan canlıların nasıl yaratıldığı ve inşa edilen insanların nasıl inşa edildiği, kutsal kitaplarda örnekleriyle açıklanır. Her şeyin bir amaç için yaratıldığı ve bu amacın ne olduğu, hedefe nasıl ulaşılabileceği anlatılır. “Oku, düşün, tefekkür et, bilgi elde et, ilmi anla, tüm varlığı idrak et” kutsal mesajları akıllı ve aklını kullanan insanlar içindir. Akıl, kullanıldıkça gelişir, anlayış ve idraki artar.

            Her insan bir kitaptır, ayrı bir bütündür, farklı bir ismi, cismi ve resmi vardır. Evrende, altın ve elmas gibi, var olan her şeyden insanda da vardır. Kutsal mesajlar Âdem ile âlemin ikiz olduğunu bildirir. Birine bakarak diğeri anlaşılabilir. İkiz atom, elektron ve fotonların her özelliği âlem ve Âdem için de geçerlidir. İki galakside saptanan ikizler, örneğin elektronlar, birbirleriyle anında haberleşircesine ortak hareket ederler. Zaman ve mekân mefhumları yoktur. “Doğada ve evrende ele alınan her şey bir isim ile anılır ve bilinir. Farklı şeyler varlığın kesret halidir ve celal tecellileri olarak anılır. Kesretin vahdet olduğunun idraki büyük bir güç, kuvvet ve kudretin ortaya çıkışına, cemalinin görünmesine neden olabilir.” (13.12)

            Her insan, her kitap ve her şey kendine özgü fiil, sıfat ve kişilikle vardır ama hepsi birden bir ve tek bütün de oluştururlar. Celal tecellileri kesret görünür ama aslında kesretin de vahdet olduğunun idraki kaçınılmazdır. İnsanlar birer kitap ise de aynı kütüphanenin birer kitabı oldukları hemen anlaşılabilir. Kendini bilenin bir kitap olduğunu anlaması ve bir kütüphaneye ait olduğunu idrak etmesi gerekebilir. Bu kitabı da kendisinin yazdığı gerçeği ayrıca düşündürücüdür. Kitap yazımı için çok sayıda gerekli şeylerin ‘verilmiş’ olmasının idraki bireysel akışkanlığı durdurabilir ve dondurabilir. Yağmurun damlalar halinde yağması damlaların faaliyetleri değildir. Damlaların birleşerek göl veya derya oluşturabileceğini bilerek damlanın özelliklerinden deryanın tüm özelliği bilinemez. Damlada deryalık yoktur. Ancak inşa edilişinin kanıtı olarak insanın insanlığı gösterilebilir. Kâmil insanın kalbinde insanlığın ve âlemlerin tümü zerre kadar yer tutabilir. Allah, insanın gönlündedir!

            Umarım, biz de kendimizi arar, bulur, bilir ve Resulün kitabında yerimizi alabiliriz.

8 Nisan 2018 Pazar

Resulsüz Olmaz


            Resulsüz Olmaz

            “Düşünme, düşünerek fikir üretme, gücü ve kuvvetini, kutsallığı nedeniyle, terbiye etmeye gerek duyulmaz. Cisim ve cesetten arınmış hali nedeniyle de fena etmeye, fani olmasına gerek yoktur. Düşünebilme, fikir üretme yetisi, kısa zaman içinde, bir anda, zahir olabilir ve bir anda bir fikir ortaya çıkabilir ve delillerle yön değiştirerek, tüm kıyaslamaları birleştirip, senteze ulaşabilir. Kalp, vücudun birliği ve bütünselliğini idrak eder ama akıl, kıyas yolu ile cüzî, kısmî, parçalara ait bilgilerden sistemin bütününe, fikirsiz geçemez. İnsan, beden şehrindeki her ayrıntıyı tam olarak idrak edemez. Bilinen ayrıntılar, bütünü oluşturacak şekilde birleştirilemez. İlim ve cisim âlemleri ayrı iki âlemdir. Ayrıntılı incelemelerle bilinmeye çalışılan parçalardan, bütüne ve onu oluşturan fikrin kendisine ulaşmak mümkün değildir. Fikir sayesinde iki âlem idrak edilebilir.” (27.22) Kuş gibi uçak bile, hala, kuş değildir.

            Her şey, ilmin bir uygulamasıdır. Şey ile hakikati farklıdır, akıl bunu fark edebilir. Şeyin, ilminden farklı ismi, cismi ve resmi olamaz; şey, ilminin deposudur. Uygulama sonucu olan ‘şey’ uygulanan ilmi bilemez, o ilme ulaşamaz, o ilim ile doğrudan iletişim ve etkileşim içinde olamaz. Parça, bütünlüğü bilemez, doğrudan, eşit gibi iletişim ve etkileşimde olamaz. Bütün fikri, ilmin ayrıca uygulanabilir bir bölümüdür. İnsan, kendisine hizmet eden yeteneklerinin, alt sistemlerinin toplamıdır. Göz sadece görmeyi, kulak sadece duymayı bilir. Sindirim sistemi, kendi içinde bir bütündür, alt sistemler uyumlu çalışır ama biri diğerini bilemez. Her alt sistem bir üst sistemin bir parçası, bir alt sistemidir. Her alt sistem bir üst sisteme bağlı ve bağımlıdır, bağımsız ve ayrıca çalışamaz. Her açık sistem çevresinden girdiler alır, girdileri kendi bünyesinde işleme tabi tutar ve üretimin sonuçlarını ürün, çıktı olarak çevresine yani bir üst sistemine verir.  “İnsan bir parça mıdır, bütün müdür?” cevap ilham gerektirebilir.

            İnsan, bir açık sistemdir, işlem ve oynama alanı çok geniştir. Çok şeyden etkilenir ve çok şeyi etkiler. Bulunduğu yere hâkim olmak ister. Doğaya hükmetmek, onu değiştirmek ve arzu ve isteklerine uygun hale getirip, kendisine hizmet ettirmek ister. İnsanın hakikati de kendisinden farklıdır. İnsan da ilminin aynı ve deposudur, ilminden ayrı ve gayrı ismi, resmi ve cismi olamaz. İnsan, bir fikrin uygulamasıdır ve fikir kutsaldır. İnsan açık bir alt sistemdir.

            “Dedikleri ve düşündükleri bilinen, zahiren de İslam hali üzere olan müminler terk edilmez. Belki bağlılığı ve bağımlılığı artırmak veya imtihan etmek amacıyla, bir süre için serbest bırakılır. Böylece kötü nefis sıfatlarına, şeytan ve kuruntuya dayanan heveslere sahip olanlar ortaya çıkar. Kalp sıfatlarıyla oluşan güzel ahlak sahipleri, ruhun müşahedesi, sırra ulaşma isteği ve girişimleriyle nefis sıfatlarından uzaklaşır. Bu nedenle bu iki grup arasına fitne girer, anlaşmazlık çıkar, kötü olaylar olur. Sonuçta nefis ve şeytan tarafını seçenler ile kalp ve ruh tarafını tercih edenler arasında ayırım keskinleşir, fark yaratılır, bilgi ve muhabbetin Allah için olduğu idrak edilir. Müşahedeleri, bilgileri ve muhabbetleriyle müminler doğru yoldadırlar.” (3.179)

            “Ancak gaip vücudunuzla sizin aranızda uzaklık vardır. Fıtratınızda, ilişki kurup, gaip vücudunuzla iletişim ve etkileşime girme istidadınız, yeteneğiniz yoktur. Resul vasıtası olmaksızın, siz, sizde gizli bulunan ahval ve hakikatlere ulaşamaz, gaip vücudunuzla haberleşme kuramazsınız. Kendi hakikatinize, kendi kendinize ulaşamazsınız. Allah, sizi hidayete, doğruluğa, eriştirme yeteneğine ve nefsaniyeti açısından aynı cinse sahip resulleri seçer. Sizin gaip olan vücudunuzun esrar ve hazinelerine sizi hidayet etmesi için o resulü keşif eyler, esrarlı hakikatlerine muttali, haberli, kı­lar.” (3.180)

            “Buna binaen sizin, re­sullerden telâkki ve kabul etmenizin mümkün olması için, kalben kabul ile Allah ve Resullerine iman ve irade ve şeriata sıkıca tutununuz. Tutunursanız, size ‘hakikati keşfetme’ büyük sevabı vardır. Allah'ta fâni olmakla infak ediniz, rahmetine kavuşursunuz, nurlu cemalini örten perdeleriniz kalkar. Peygamberlerin tevhit ilmiyle, gökten, ruh semasından gelen aşk ateşiyle, nefislerini kurban edip, ifna etmeleri rablerinin işitici olmasındandır.” (3.181)

            Nefsanî faaliyetler ile kalbî faaliyetler iki ayrı âlemdir. Nefsanî âlemde yarışma, kalbi âlemde paylaşma hâkimdir. Üreticiler arasında da bir rekabet, tüketiciler arasında da bir rekabet vardır. Rakipler arasındaki yarışma mücadeleye dönüşebilir. Bunlar arasındaki paylaşımlar, paylaşılanların az veya çokluğuna göre kapışmaya dönüşebilir. Paylaştıkça azalan şeyleri paylaşım, adaletten uzaklaşabilir. Gazap ve şehvet kuvvetlerinin hâkimiyeti altındaki nefsanî güç ve kuvvetler, tüm paylaşım fiillerini kavgaya dönüştürebilir. Böylece kötü nefis sıfatlarına, şeytan ve kuruntuya dayanan heveslere sahip olanlar ortaya çıkar. Kalp sıfatlarıyla oluşan güzel ahlak sahipleri ise ruhun müşahedesi, sırra ulaşma isteği ve girişimleriyle nefis sıfatlarından uzaklaşır. Nefsanî fiiller beden, madde ve maddi şeylerle ilgilidir. ‘İnsanın fikir babasına ihtiyacı yoktur’ deyip resulü inkâr eden, toplumsal öğretileri de reddedebilir. Kalbî fiiller ise ruh, ilim, güzel ahlakla ilişkili duygusal düşünce ve fikirlerle ilgilidir. Önemli olan düşünen akıl sahiplerinin nefis ile kalp ayırımını yapıp kalbi tercih etmesidir.

            Bir ayette, ‘İlim, Hakk’ın gölgesidir’ deyimi geçer. (25.45) İnsan, kutsal bir fikirdir. “Her şeyin hakikati Hakk’ın ilminin aynısıdır, vücudu ilmi ile oluşur, ilmi zatının aynıdır ve zatı aynı vücududur. (41.53,54) Yukarıdaki ayet ‘Ancak gaip vücudunuzla sizin aranızda uzaklık vardır’ diyerek, parçanın bütünü anlayamayacağına işaret etmektedir. Üstelik “Fıtratınızda, ilişki kurup, gaip vücudunuzla iletişim ve etkileşime girme istidadınız yoktur. Resul vasıtası olmaksızın, siz, sizde gizli bulunan ahval ve hakikatlere ulaşamaz, gaip vücudunuzla haberleşme kuramazsınız. Kendi hakikatinize, kendi kendinize ulaşamazsınız.” Gerçekleriyle, insanın, elçiyi görevlendirene ulaşmak için elçiye muhtaç olduğu üzerinde durulmaktadır.

            Su, ilmin rumuzudur. Yağmur, bir rahmettir. Yağmur taneleri halinde gökten inen suya benzer şekilde, bilgiler de kutsal olan ilimden kutsal fikirlerle iner, anlaşıldıkça, bilgiler çoğaldıkça bilim halini alır, uygulamaların ardında ilim olduğu, ilmin vücudunun olduğu idrak edilir. Yağmur damlaları buluta kadar izlenir ancak bulutların oluşumu hakkında sadece fikir vardır. Güneş altında buharlaşıp bulut oluşturan suyun, orman veya okyanus gibi, hangi mevcuttan kaynaklandığı bilinemez ama bir vücuttan çıktığı kesindir. Suyun yeryüzüne gökyüzünden indiği de düşünüldüğünde, suyun evrende bilinemeyen bir vücuttan kaynaklandığı da gerçektir. Bilinemeyene ‘gaip’ denebilir. İnsanın madde ve manasının kaynağı da bilinemez, ‘Görünmeyen, Gizli olan, Âleme’, gaip vücut denebilir. Gayba inanmak, bilinemediği için, bir anlamda zorunludur. Damlanın serüveni bulutta başlar, deryada biter. İnsanın yaşamı da aslına dönünceye kadardır. Kalbî iman ile Allah’a dönüş kaçınılmazdır, bilinse de bilinmese de. Resulüne inanarak aslına dönenin yeniden dirilişi de bir gerçektir. Resul, hakikati arayanlara şefaat edecek, hakikat güneşi altında rahmete kavuşturacaktır.

            Umarım, elçinin muhabbet elini tutar, hakikat güneşine maruz kalıp rahmete ulaşırız!

15 Şubat 2018 Perşembe

Bilimsel Körlük


            Bilimsel Körlük

            İnsan, bilmek için donatılmıştır. Bilgilerin kaynağı doğa ve evrendir. Akıl, hafıza, anlayış ve idrak hep bilgi elde edip işlenmesi için verilenlerdir. İnsan, bildiği için ve bildiği, uyguladığı kadar insandır. İnsanı anlamak ve değerlendirmek de güçtür. Bir elementin atom yapısını bilmek veya galaksileri bilmek kullanılan aletlere bağlıdır. İnceler ve gözlem yaparak bilinebilir, durumları, insana kıyasla, durgun sayılır. İnsan, var olanların içinde en dinamik olan ve çok şeyi içeren bir varlıktır. Özellikle maddesel yönüne veya bedensel faaliyetlerine hükmeden duygularını anlamak zordur. Çok sayıda uzmanın işbirliği ve eşgüdümüyle yürütülecek ortak ve sürekli çalışmalarla bir anlık sonuca ulaşılabilir. Çevre koşullarına uyum gösteren insanın etkilenme ve etkilemesi de değişecek ve gelişecektir. İnsanın beden ve ruhunun anlaşılması için ise tüm ilim dallarının birlikte, ilmin tümünün, kullanılması gerekir.

            Tüm kutsal mesajları özetleyen Kur’an, ilmini, evrenin tümünün, içindekilerle birlikte, neden ve nasılıyla ortaya koyar. Kısaca, var olan bir şeyin, Hakk’ın ilminden aldığı uygun pay ile var olduğunu bildirir. İlmin indirildiğini, ilmin uygulanmış halinin Furkan olduğunu açıklar. Her şeyin ilimden aldığı bir özellikle var olduğunu ve bu özelliğin kendisine özel ve özgü olduğunu söyler. Böylece her şey ilmin bir uygulamasıdır ve bilgisinin deposudur, bilgisinden başka bir şey de değildir. Bir şeyi anlamak için onun bilgilerine ulaşmak ve onları bilmek, onların nasıl birleştiğini bulmak gerekir. Bilgisi bilinmeyen bir şey bilinemez. Doğanın veya evrenin ardındaki bilgiler ve ilim bilinmedikçe her şey gizemini korur. Cansız varlıklardan canlılara, bitki ve hayvanlardan insana geldikçe ilmin uygulanmasındaki karmaşıklık artar. Fizik ve kimya gibi temel bilim dallarıyla hava, su, toprak ve ateş gibi temel unsurları anlamak mümkün olabilir. Ancak anasırların yapısını bilmek insanı bilmenin sadece başlangıcıdır.

            Fizik ve kimya gibi, sınırları belirli bilim dallarında uzmanlaşmak, diğer alanlarda sınırlı kalındığını gösterir. İlim dallarının ayrılığı, diğer alanlardaki bilgilerin sınırlı oluşunun kanıtıdır. Uzman bir fizikçi hem fizikçi hem de kimyacı olamaz. Disiplinler arası ilişkiler de bir uzmanlık işidir. Bitki ve hayvanların doğasından söz edilir. Oysa insanın dini ve ahlakı üzerinde durulur. Bir fizikçi veteriner bile değildir. Aynı uzmanın din ve ahlak konusunda laf etmesi bilimsel ahlakın dışına çıkmak, hatta ahlaksızlık, yücelmeye başlanan dip noktası olabilir.

            İnsan ahlakı, Kur’an ilminin uygulanmasının doruk noktasıdır. Bu noktaya ulaşmak bir hedef, bir amaçtır. Olgun insan olma gayretleri, ilmin tümünü anlama çabasıdır. İlmin kaynağına inildikçe bir açılımın çıkış noktasına yaklaşılır. Su kaynağına ulaşıldıkça görüldüğü gibi, görünmeyenin görünür olmaya çalışması, ortada olmayanın ortaya çıkmaya çalışması söz konusu olur. Burada da, bir fizik uzmanlığında olduğu gibi, içgüdüsel, sezgisel öngörüler ile ilhama dayalı bilgiler değer kazanır. Tez ve anti tezlerin sentezleriyle, uygulamalardan uygulanan ilmin kaynağına doğru çıkılır. Bir fikir geliştirmek ise akıl etme gücünün kullanımıdır. Bir arabanın parçaları, fikir sahibi olunmadan monte edilemez. Fikirler zamanla, uygulandıkça gelişir. Mağaralardan yüksek binaların inşaatına geçmek kolay değildir. İnsan da temel bir fikir ile inşa edilir. Bireyin insanlığı, mesleğinin çok ötesindedir, bilimsellikle sınırlanamaz. Mühendislik, maddenin inşaatıyla, tevhit ilmi insanın inşasıyla ilgilidir.

            “Allah her şeyi, imkân âleminde mümkün kılmış, kendine yokluk ile şahitlik eder olduğu halde, icat etmiştir. Her şey takdirincedir. Her şey, sıfatından bazısını kabul ettiği kadardır, bazı sıfatlarını gösterecek kadardır. İcat edilen eşyanın her istidadı, her sıfat ve yeteneği bir olgunluğun göstergesidir. Hakkın sıfatından ibaret bulunan her olgunluk bir eşyada istidat bulmuştur.” (25.1,2) “Mahcuplar büyük kıyameti, yeniden dirilişi, tekzip ederler. Bu tekzip ya perdelenmenin çokluğundan veya istidadın, yeteneğin, anlayışın eksikliğindendir. Gerek perdenin kalınlığı gerekse anlayışın kıtlığı azap ve işkenceyi getirir ve gerektirir.” (25.11) “Her şey hak ile zahir olmuş, görünmüştür. Her şey hakkın görünür halidir, hakkın zahir olmuş halidir. Yokluk, gizlenip sırlanarak, sır tutarak, izafi vücut bariz, apaçık olmuştur. Nur, hariçte zahir olan vücuttan ibarettir. Eşya ve görünen vücutlar, ezeldeki ilimlerinin açığa çıkmış, görünür olmuş halidir. Her vücut bir ilimle görünür olmuş; vücut, ilmin, info, bilginin görünür halidir. İlmin görünür haline ‘gölgenin uzatılması’ denir. Kütlenin, görünen enerji olan ışığın, hakikati, hakkın gölgesidir. Kütlenin hakikati bilinirse, kütlenin görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. Mutlak vücudun ortaya çıkmış, görünür olmuş sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir, hakikatini görünür kılar, enerji yayar.” (25.45) Yer ve gökler ile içindekilerden, yaratılmışlardan bahseden tabii ki ilimden söz eder.

            Uzman bilim insanları bindikleri dalları keser. Genel kabul gören düşüncelerden en önemlisi budur: “Bilim, her bilgiyi, aksi ispat edilinceye kadar doğru olarak kabul eder ve bugüne kadar elde edilip de aksi ispat edilmeyen önemli bir bilimsel bulgu yoktur.” Kısaca bilimsel açıdan henüz önemli bir sonuca varılmadığı düşünülür. Hem “Ne biliyoruz ki” denir hem de bilim insanı olmaktan gurur duyularak kutsal mesajlar reddedilir. Yokluğu kanıtlanmadığı halde ‘varlığı kanıtlanmadı’ diyerek “Allah, var olandır” gerçeği inkâr edilir. Bilmeyen, bildiğinden emin olmayan birinin ayetleri inkâr edişi hiç önemli değildir. İlim bir ve tektir, var olan her şey ilimle var olur ve ilim, inanılan her şeyin kanıtlanması içindir. Bilimsel körlük de cehalet kuyusundadır, dip bulunmadan doruğa çıkılamaz ama gayret gereklidir.

            “Ben hayvanlardan farklı, fazla ve maddi ve manevi donanımı onların ötesinde olan bir beşerim idrakine” varabilen, Âdemdir. Âdem, maddesinin halk edilmiş, canlılığının yaratılmış, kendi kendine öğrenecek kadar eğitilmiş ve öğretilmiş olduğunu, amacının kâmil insan olmak olduğunu, bu amaç için inşa edilmesini isteyip izin verdiğini, kabul edip, söz ve hal lisanıyla aşikâr edendir. Âdem, kendisinin ilimden ve ilim için yaratıldığını, ilimle donatıldığını bilir. Âdem, amacına uygun olarak, Hz. Muhammet’in nuruyla, ilminin idrakiyle, yaratılıp yetiştirildiğini bilir. Bilgisinin ve ilminin sahibinin kendisi olmadığının idrakindedir. Allah’ın ilmi, izni ve yardımıyla bilinebilir. Âdem, elektrik yükü ve kütlesi olmadığı için ‘hiçbir şeyin özeti’ denilen ama ışık hızında hareket edebilen bir enerji damlası olan fotonun Allah’ın nuru olduğunu ve her şeyin bununla ortaya çıkıp, parlayıp görünür olduğunu idrak eder. Ruh, kalp, nefis, beden ve bedenin maddesi ile manasına ilişkin ilimlerin söz konusu olduğu ortamda, bedensel çamura ilişkin bilim de kapsam dâhilindedir ama asla diğer tümüne rakip olamaz. Teknik ahkâm kesilmemelidir.

            Umarım, bilimsel körlük çukurundan kurtulup gören, işiten ve bileni idrak edebiliriz.

 

25 Ocak 2018 Perşembe

Görmeden İnanma


            Görmeden İnanma

            Kalbin Sad denilen bedensel yönünün ardında Kaf denilen manevî, ilim vardır. Her ikisi mevcudatın tümünü kapsar, birisi manevî diğeri maddî yönünü kapsayıp oluşturur. Henüz gündüz olmayan sabah veya henüz gece olmayan akşam vaktinde ayrıntılarıyla görülemeyen madde bir bütün halinde algılanır. Bu madde dağına Sad ve üzerine oturduğu ilim dağına Kaf denebilir. Her şey enerjiden oluşmuş ise Sad tüm mevcudatı maddi yönden kapsayan dağdır. İlmin tümünü idrak eden kalp Rahmanın arşıdır ve bu kalp de Sad dağını kapsar, içine alır. Sad dağı Kaf dağının üzeridedir ve Kaf dağının ardında Anka vardır. Bu durum ise yerlere ve göklere sığmayan Rahmanın mümin kulunun kalbine sığdığını gösterir. Kalbi bilmeyen Rabbi bilemez. (50.1; 38.1)

            İstidat, fıtrat arzında, ilmen yakin olmak amacıyla, ilim yolunda, ilim hedefine sefer ederseniz namazı kısaltmanızda, noksan kılmanızda size bir günah yoktur. Yakinden nasibi kendisine verilmiş olan namaz ve orucuna itinalı davranmayabilir. Yakin tahsili seferinde bedenî amellerin eksik olması günah olmaz.” Hadisi şerif: “Bir fıkıh, derin ve ince anlayış, sahibi, şeytan üzerine bin ibadet ediciden elbette daha şiddetlidir.” (4.101)

              İnsan, Allah’a, şah damarından da, sağında sevaplarını ve solunda günahlarını yazmak üzere yer alan, meleklerden de, daha yakındır. Sağında oturan melek nefsin Hakka bakan yüzü yani akıl etme gücü, solunda oturan melek ise nefsin bedene bakan yüzü yani hayal etme gücüdür. İnsanın fıtratı, nurlar âleminden olduğu için hayırlıdır. Beden sonradan olmadır, arızîdir, bu nedenle, fıtrata uygun olmadığı için, ‘bedenselliğe düşkünlük’ gibi bir şey normalinde beklenmez. Akıl iyi bir fikir geliştirirse karşılığını hemen on kat alır, sağdaki melek bunu hemen kaydeder. İyi bir fikrin birisine söylenmesi bile zincirleme yarar sağlayabilir. Nefis, bedensel zevklere uyarsa, pişman olup dönebileceği için, soldaki melek bunu yazması için yedi vakit bekler. (50.16,17)

            “Siz, O’na ve elçisine itaat edin. Sözünü duyup yüz çevirmeyin. Duymak, anlamayı, anlamak uygulamayı gerektirir. Sadıksanız azim gösterin. Hayvandan da beter, duymadıkları halde dava edenlerden, sağır ve dilsizlerden, olmayın. Yerdegezenlerin en kötüsü sağır ve dilsiz olanlardır. Yaradılışlarında olan duyup, anlama ve uygulama yeteneklerini köreltmemiş olsalardı bunları yaparlardı. Körelme nedeniyle, çabuk yüz çevirenlerde anlayış ve irade olmaz, hikmet, bunların göğsünde debelenir, tereddüt ederler. Kalpleri, hakikati huzur ve sükûn içinde karşılayamaz, hakikati işitip, anlayıp, kabul edip, uygulayamazlar. Henüz görmeden, gayba iman edenler, Hak görünmeden, hakikat bilgisinin doğruluğuna inananlar, O’na ve elçisine uyup, duyduklarınızı uygulayınız.” (8.20)

            “Ey görmeden iman edenler, kalbinizi ihya eden, dirilten, hakiki ilme, davet edildiğiniz zaman, arınarak ve teslim olarak, O’na ve elçisine, doğru yola girerek, daveti kabul edip, uyunuz. Davet edildiğiniz vakit, beka billâh ile ihya etmek, diriltmek için sizi istikamete davet eylediği vakit tümde fani, yok olmakla; istidadın, fıtratın zevalinden, yok oluşundan evvel, yaradılışınızı köreltmeden, kaybetmeden önce, icabet ediniz. Fıtratınız körelir, kaybolursa, hüzün oluşur, kalp ile kişilik arasında perde oluşur. Davete icabeti tehir etmeyin, ertelemeyin. O’na haşrolunursunuz, size sıfat ve zatıyla karşılık verir.” (8.22-24)

             “Aklı gideren ve duyguları şaşırtıp meşgul eden ölümün şiddeti, seker hali; ahret ahvalini, sevap ve günah gibi ölüm halinde olan kimsenin gafil olduğu işin hakikatini, gösterir. Ölüm halinde batınî halleri kişiye gösterilir ve “Bu senin dış âleme eğilim gösterdiğin için gafil olduğun iç halindir” denir. Yeniden diriliş için sura üflenir, böylece, her şahıs ahrette kendisine münasip olan surette dirilir. Bu üfleyiş, takdim ve tehir edilen amellerin gösterilmesi, vaat edilenin yerine getirilmesi vaktidir. Her nefis, ilminden bir saik, dürtü, istek ve amelinden bir şahitle beraber gelir. Kısaca ilmi, onu malumuna götürendir. Her olay insanın bir azasıyla meydana çıkar, elle yapılır veya gözle görülür, azalar amellere şahitlik eder, ameller ilmine şahitlik eder, ilim maluma götürür. Duygularının içinde yaşayıp, dış ortamda yaptıklarınla çok meşgulken, maddî ve cismanî perdeni mevt nedeniyle kaldırınca, işleyen ilmi idrak edince, daha önce tasdik etmediğin şeye, ahrete şahitlik ediyorsun, görüyorsun.” (50.19-22)

            “Delilleriyle, kanıtlarıyla, haşyet ve azamet tecellisiyle ortaya çıkan nefsanî sıfatlardan sakınanlara, takva ehline, sıfat cenneti yakınlaştırılır. Sıfat cenneti, yakın mekânda, zuhurda, ortaya çıkışta, değil ama rütbede zat cennetinden daha yakındır, buna karşın zat cenneti daha yakın görünür. Bunun nedeni, nur âleminde ulvî mertebede daha uzak olanın, nurunun şiddetinden, daha yakın görünmesidir. Aynı, güneşin gezegenlerden daha yakın görünmesi gibi.” (50.31) İnanmadan, inanılan görünmez!

            Kitap ehli, senden, onlara ruh semasından mükaşefe, keşif yoluyla anlayış, bilişle bir ilmel yakin indirmeni isterler. Musa’dan da ‘Allah’ı aşikâr göstermesini’ istemişlerdi. Müşahede, mükaşefeden daha iyi ve büyüktür. Zatlarının bekasıyla birlikte müşahede istemeleri sebebiyle kendilerini saika, yıldırım aldı. Müşahede zamanında bakiyenin vücudu bir şey’i mevsufunun, sıfatlananın gayrine koymaktır. Bakiye ile birlikte müşahede istemek, sıfat kemalini kendisine ait görmesinden kaynaklanan nefsin azgınlığıdır.” (4.153)

            “Onlar, Mesih'i yakînen katletmediler, belki Allah Teâlâ Mesih'i kendisine ref eyledi, yüceltti. Ehl-i kitaptan her kimse, yukarıdaki, ancak mevtin­den evvel, İsa'ya herhalde imân edecektir. İsa'nın ref’i, ruhunun âlem-i süfliden ayrılıp âlem-i ulviye ulaşmasıdır. Ve ehl-i kitap, yani evveli ve ahiri arif olan ilim ehlinin tümü, Allah'ta fena ile İsa'nın mevtinden evvel ona iman eder ve ona iman ettikleri za­man, kıyamet günü, yani cisimsel perdelerden kurtulup halen bulun­dukları uyku ve gaflet hallerinden kurtuldukları gün, olmuş olur. Kıyamet gününde İsa onlara şahit olur. İşaret eylediği veçhiyle Hak Teâlâ onlara İsa suretinde tecelli eyler.” (4.157-159)

             İnsanın fıtratına işitme, anlama, idrak etme ve davete icabet etme kazınmıştır. Benlik ve bencillik yapması fıtratları gereğidir. Bu durumda muhatap alınır ve doğru yola davet edilir. Kesretin vahdet olduğunu anlayarak, bütün içinde, tümde fani olarak, fıtratın gereğince, yola girin. Fıtratı yok saymak doğru değildir. Yaradılışınız gereğince davete uyun, sülûkta ilerleyin, var olan davet edilir, davet edilen yokluk iddia etmez, varlık ile kabul edin ve tehir etmeyin, karşılığınızı alırsınız. Tümde fani olmak, yokluğun idraki değil, varlığın idrakidir, müşahede ve şühud edin, gözlemleyin ve şahit olun. “Güneş ışığını gören, güneşi görür, Allah’ın nuru görünüyorsa görünen Allah’tır!” (39.22)

 

Kutsal Mesajlar

 

            İnsanın istidadı, fıtratı, ne derece kuvvetli olursa, başlangıçta nefsanî sıfatı da o derece kuvvetli olur. (50.36)

                                            Kutsal Mesajlar

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Hz. Musa                                Hz. İsa                                    Hz. Muhammet

Efal                                         sıfat                                        zat makamları

Nefis                                       Kalp                                        Ruha yüceliş

İlmen                                      aynen                                     Hakken yakin olma

Mükâşefe (keşif)                    Müşahede (gözlem)              Şuhut (şahit olm.)

 

 

11 Ocak 2018 Perşembe

İlâhî İlham


            İlâhî İlham

            Düşünce, fikir ve duygular birbirleriyle ilgili ve ilişkilidir. Ayrıca, hepsi de harekete dönüşünce açığa çıkar. Ama hareketlerden duygulara fikirsiz çıkılamaz. Ulvî düşüncelere doğal hareketlerden fikirsiz geçilemez. Gök gürültüsünden korkan kurban kesebilir ama bu ulvi değildir.  Büyük fikir, düşünce ve duygular insanı harekete geçirir, ancak bu yol fikirden harekete doğrudur. Düşünme ve fikir üretme gücü, ilham ve sezgi kutsaldır. Bu nedenle önce bilgi verilir, bilgiye anlam yüklenir, bilgi edinme yöntemi öğretilir, öğrenmeyi öğrenen kişi, dıştan değil içten düşünme ve fikir geliştirme yeteneğine ulaşır. Bu temel fikir ve duyguların kutsallığı ve düşünme yetisinin insana verilen en büyük nimet olduğu idrak edilir.

            Müminin kalbinden ibaret bulunan, Hakk’ın arşı da, oluşum ve gelişim açısından, su ve maddenin vücut olarak öncesidir.” (11.7) Evrenin oluşumunu da bebeğin doğuşunu da ele alsak gelişim bir noktadan başlar. İlk bilinen veya ölçülebilen şeyin büyük ve önemli özelliklere sahip olduğu görülür. Yokluğun içinden çıkıp gelip varlık âleminde görülebilen zerre enerji, elektrik ve bir potansiyel yüklüdür. Bir zerre dahi ilmin varlığının delilidir. Hiçbir zerre kendiliğinden, ilimden ve vücuttan bağımsız oluşamaz, ancak bütünün parçası olarak var olup görünebilir, açığa çıkabilir. Oluşum ve gelişim açısından her şeyin öncesi kalptir, hakkın arşıdır. Hakiki kalp, ilim ve hikmet yüklüdür, ‘güçlü kuvvetlerin’ toplandığı yerdir. Beden, hakiki kalbin etkisiyle vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve bedenin organları kalbe tabi olarak oluşur. Organları oluşturan kuvvetler kalpten geçer. Kutsal metinlerde ilk halk edilenin bir cevher olduğu ve bu cevherin, Hakk’ın celali bir nazarıyla yarı ateş yarı suya dönüştüğü bildirilir. Bu ayetlerin uygulamaları tüm âlemde, plazmadan itibaren, açıkça görülür.

            “Sen, amel aklını, eden, eyleyen, iş yapan, işleyen aklını, eylem elini kalbinin üstüne, kalbî vasıflarla vasıflanması için nefis elbisesinin altına sok. Nefis sıfatlarıyla kirlenmeksizin elini kudret sahibi ve nur ile nurlanmış bir halde çıkar. Kalbin hayatıyla hayat bulan bu el ve kalbin nuruyla nurlanmış hali, nuranî vasfı, dokuz ayetten, delilden ikisidir. Diğer yedi ayet ise Hakkın kendileriyle kalbe tecelli edip de Hakkın sıfatıyla sıfatlandığı ‘hayat, kudret, ilim, irade, semi, basar ve kelam’ olan ilahi sıfatlardır. Bu dokuz ayet, delil ile Firavun Nefsin vadisindeki kuvvetlerin, ‘benlik’ perdesindeki zanlar, görüntüler olduğu aşikâr olur.” (27.12)  Düşünme, düşünerek fikir üretme gücü ve kuvvetini, kutsallığı nedeniyle, terbiye etmeye gerek duyulmaz. Nefsanî ‘benlik’ perdesinde görünenler hakikatin ‘zanlarıdır’. Aniden beliren bir fikirle, perdeli ve perdesiz, bireysellik ve bütünsellik olmak üzere, iki âlem idrak edilebilir.” (27.22) Resim seyrederek ressam, vitrin izleyerek kasap olunmaz. Bir fikir harekete dönüşür veya projeye uygun inşaat yapılır. İlk halk edilen cevhere belirli bir amaca ulaşmak üzere, bir fikir çerçevesinde nazar edilmiş, kalbin ilim ve hikmeti yüklenmiştir. Sonuç olarak evreni oluşturan yarı ateş yarı su denilen ilk plazma böyle oluşmuş. Plazma elektrik, manyetik ve elektromanyetik kuvvetlerin toplandığı yerdir. Bu kuvvetlerden oluşacak her madde veya kütle, kalbin etkisi ve tesiriyle cisimleşir. Kalbin düşünme ve düşünerek fikir üretme gücü sayesinde kuvvetler potansiyellerini açığa çıkarır. Hakkın arşı olan mümin kulun kalbi, fikir üretme kuvveti nedeniyle de kutsaldır.

            Fikrin gerçekleştirilmesiyle ortaya çıkan hareketlerden fikre ulaşmak mümkün olmaz. Diğer taraftan yeni, benzeri olmayan, yararlı ve uyumlu bir şey ortaya çıkmış ise asla bir fikre dayanmadan mümkün olamaz. Eğer bir insan inşa edecek bir canlılık varsa ortada, evvelinde bir fikir vardır mutlaka, canlılık bu amaçla yaratılmıştır. Atamız peygamberlerce insan ruhunun geliştirildiğini açıklar. Her birinin bir görevi vardır. Atatürk, önce peygamberlerin yer ve önemini belirler ve kullara düşen görevi açıklar. Ona göre “İnsanın, birisi çocukluk ve gençlik diğeri rüşt ve kemal olmak üzere, iki dönemi vardır. Bir ve büyük olan Allah, kullarıyla teması, birinci dönemde dolaylı, ikinci dönemde dolaysız, aracısız, tercih eder. Hz. Musa, insan ruhunu, nefsinden, bedensel acı veren zevk kamçılarından kurtardı. Hz. İsa, insan ruhunu, duygusal sefalet ve ıstıraplardan arındırıp kutsala eriştirdi. Hz. Muhammet ise arınmış insan ruhunun, kutsal ilhamlara doğrudan, aracısız olarak, açık olduğunu ayetlerle bildirdi ve yaşayarak kanıtladı.”

            Ata milletinin ruhuna hitap ederek, kutsal ilhamlara ulaşmayı önerdi ve “İnsanların ruhlarındaki saklı kuvvetleri önce şahsımızda tecelli ve tecessüm ettireceğiz sonra manevi kuvvetler ilham vasıtalarını tavsiye edeceğiz dedi. Kutsal fikirlerin duygulara dönüşerek inanç haline geldiğini bildirdi. Bireylerin, inançlarına sahip çıkmasını, duygularını coşkulu yaşamasını ve ruhlarından ilhamlarla kutsal fikirlere ulaşmasını tavsiye etti. Kendisine göre “Kısaca, insanları istediği gibi kullanan kuvvet; fikirler ve bu fikirleri şekillendirip yayan kimselerdir. Kalbi vicdanında manevi ve mukaddes hazları olan için maddî olan hiçbir şeyin önemi yoktur.”

            Bir bebeğin çalışmaya başlayan ilk organı kalptir ve sonra oluşan her organın kuvvetleri kalpten geçer. Yetişkin insanın vücudunda da kalbin besleyip korumadığı bir hücre veya DNA, RNA yoktur. Kalbin her duygusu belirli bir algıya tabidir. Duyu organlarımızla beden dışından algıladığımız her uyarı kalbi harekete geçirir. Akıl ile elde edilen her bilginin kalpte bir izi olur. Akıl çevreden algıladıklarını kalpte işlediği gibi ruhtan aldığı sezgi ve ilhamları da kalbe taşır. İnsanı oluşturan ve yaşatan kuvvetler, kalpten geçtiği, orada yer ettiği ve iz bıraktığı için aslında yaşayan kalptir. Kıyas yöntemiyle yolunu bulan akıl yalnız hareketleri inceleyerek fikre ulaşamaz. Hareketlerden kutsal fikir ve düşüncelere ulaşmak, bu fikirlerin kendilerini ve kaynaklarını araştırmakla mümkündür. Kutsal düşünce ve fikirlere inançlardan tırmanılır ve sonuçta ruha ulaşılabilir. İnsanın her davranış ve hareketi belirli bir amaca dönüktür. İnsan bedeninde kendiliğinden, bağımsız olarak hareket eden el, ayak gibi bir organ hatta bir hücre olamaz. Tüm vücut, bünyesinde işlediği bilgilere uygun ve uyum içinde hareket eder. Hareketler bilgilere, bilgiler duygu, düşünce ve fikirlere, fikir ve düşünceler ise verilen düşünme yeteneğine bağlıdır ve bu nedenle de kutsaldır.

            Umarım, biz de hareketlerimizin sıfatlarımızdan kaynaklandığını müşahede edip inanç, duygu, fikir ve düşüncelerimizin kutsallığını idrak edebiliriz.

29 Aralık 2017 Cuma

Kalp ve Gönül


            Kalp ve Gönül

            İnsan hayatı incelemeye değer. Ceninde ilk hareket eden ve işlevini yürütmeye başlayan organ kalptir. Bebeğin diğer organlarının tümünü oluşturan güç ve kuvvet kalpten geçer. Yetişkin sağlıklı bir insanın tüm bedeni ve her hücresini kalp besler ve korur. Kalbi daha iyi anlayabilmek için insanın beden, nefis ve ruhunu anlamak gerekir.

            İnsan bedeni, maddeye hükmeden DNA, içgüdü ve fıtratına uygun bir şekilde oluşur. Beden, önce verilenlerle yetinir. Ana karnında protein eksikliğiyle veya dengeli beslenmeyle gelişir. Doğumdan itibaren ise nefis rol oynar. Nefis sayesinde açlığını tokluğunu bilir. Her türlü ihtiyaç nefsin emriyle giderilir. Emreden nefis emmaredir, her istediğinin olmasını, her ihtiyacının giderilmesini ister. Bu Firavun Nefsin terbiye edici ilimle, ruhla, ilk karşılaşması Hz. İbrahim’in karısı Sara’ya el uzatmasıyla başlar. Uzanan el katılaşır, taş kesilir ve Firavun “Senin Rabbin kim, ona ben de inandım, elimi düzeltirsen sana cariye ve hediyeler veririm” der. Böylece nefis artık ‘levvamedir’, kendisinin o kadar da her şeye hâkim olamayacağını, bedenin aslının ilim, hâkiminin ruh olduğunu anlar.

            Bilimsel bulgular da benzerdir. Bedenin atomlarına inmek çok kolaydır. En basit atom bir adet proton, bir nötron ve bir adet elektron içeren, hidrojen atomudur. Elektron eksi elektrik yüklü belirli bir miktar enerjidir. Bu enerji miktarı kritiktir, biraz az da olsa biraz çok da olsa madde veya atom oluşamaz. Elektron mikroskobuyla içinde görülecek bir şey yoktur. Proton ise hızlandırıcılarda çarpıştırılarak quarklarına, zerrelerine ayrılabilir. Zerrelerin her biri birer çekim gücüdür. Zerreler, belirli bozonların içinde birikip, toplaşıp, gölgeleşip, katılaşıp nasıl olduğu bilinmiyor ama maddeleşiyor, cisimleşiyor, cesetleşiyor, kütle kazanıyor. Artı elektrik yüklü zerrelerin maddeleşmesi, içlerinde bir bilgi, info, bilimsel bir özellikten başka bir şey olmaması, bedenin aslının ilim olduğunu kanıtlar. Bu gerçeği levvame nefis anlar, “Ben neyim ki” deyip kendini levm eder, yerer, kendini bilmeye gider.

            Âlemde ilk inşa edilen ev Kâbe’dir. Bedende de ilk inşa edilen organ kalptir. Hakkın arşı suyun, ilmin üstündedir. İlim henüz maddeyi oluşturmadan önce kalbe Kur’an olarak inmiştir. Bir hadis der ki “Allah ilk önce bir cevher yarattı, cevhere celaliyle nazar etti, cevher hayâsından yarı ateş yarı suya dönüştü.” Her ne oluştu, oluşuyor ve oluşacaksa bu cevherden, plazmadan ve kendine özgü nazarla oluşmaktadır. Mümin kulun kalbi Hakkın arşıdır, çünkü bu gönlün içinde başkası, gayrisi yoktur. Maddesi, manası, bedeni ve ruhuyla, ilmin maddeleşmiş, kütle kazanmış haliyle insan küçük âlemdir. Âdem ile âlem ikizdir, hangisini okursanız okuyun okunan Kur’andır. Gönül Hakkın arşı olan kalptir, içine Allah sığar.

            Her düşüncenin bir zıttı vardır, her olumlu bakışın bir olumsuzu, elektrik yüklerinin eksi ve artısı, manyetik güçlerin kutupları vardır. Pusula hep kuzeyi gösterir ama insan tüm yönleri ve kendi yönünü pusulaya bakarak bulabilir. Şeytan kelimesinin kökeni şutun, uzak, zıt köşe anlamındadır. Şeytan daima Hakkın zıddını gösterir, gerçek şeytan ile hakka ulaşmak kolaydır. İnsanın yarı cahili şeytandan da beterdir, ne zaman doğru ne zaman yanlışı gösterdiğini kendisi de bilemez. Şeytanlık yapan insan her zaman şeytanlık yapmalıdır.

            Günümüzde bile medeniyetten uzakta kalan yeni kabileler bulunmaktadır. Deneme amacıyla bir bebeği veya en akıllı bir kişiyi bile ormanda terk etmenin sonucu bilinir. İnsan insanlıktan çıkar, hayvanî değerler kazanır. Bu durumun tek sonucu vardır o da insan doğal olarak, doğada yetişmez. Ayetin dediği gibi insan inşa edilir. “Ben diğer canlılardan farklıyım, ben insanım” diyebilen ilk kişi Âdemdir. “Ben doğal evrimsel sürecin doğal bir sonucuyum” diyen kişi kendisine verilen beşerî ve insanî değerleri, fıtratına kazınan, konuşma gibi yetenekleri inkâr ediyor olabilir.

            Nefis firavun iken levvame olduğunda kendisine “Bu aşamadan sonra doğacak erkek çocuk firavunluğu ortadan kaldıracak” deniyor. Ortaya, sudan yani ilimden gelen çocuk anlamı olan, Hz. Musa hikâyesi çıkıyor. Her insanın gelişme, yükselme ve yücelme hikâyesi de budur. Herkesin içinde kendi Musa’sı vardır, görmek ister.  Hz. İbrahim’in tevhit babalığından ve İslam dininden halkı “Zahirde, dışarıda, görünen elle tutulan, maddi âlemden başkası yalan” diye anlayabildi. Musa annesini levm etme aşamasından mutmain, tatmin olmuş, aşamasına çıkarabildi. Nefsin bu aşamadan sonraki veled-i kalbi ise Hz. İsa’dır. Halkına “Bu maddi âlemde değil gerçek krallık Bâtıni âlemdedir” diyebildi. Bu nedenle madde âleminin gazap ve şehvet kuvvetlerinden birini atana, diğer yanağını da uzatarak, ötekinden de vazgeç dedi. Bâtıni âleme gitti gelemedi ama annesi nefsini mülhime, ilham alan, aşamasına çıkarabildi. Her inşa edilen, çıraklıktan üstatlığa yücelen, insan VİTRİOL’ün hakikatine erebilir. Kalbinin en ücra köşesindeki siyah noktaya ulaşıp, kalp Kâbe’sindeki siyah taş misali, hakikate erebilir.

            Din, insanın içindeki hakikate götüren yoldur, bu yola din denir, bir tanedir, senden sanadır, başka yol da yoktur. Kalbini Kâbe, Kâbe’sini arş yapabilirse ve arşın Hakka ait olduğunu idrak edebilirse insan inşa edilmiş ve gönül sahibi olabilir. Bu yolda şeytan da şeytanlık da araçtır. Gönül o kadar büyüktür ki içini sadece Allah doldurabilir, Allah o kadar büyüktür ki onun olduğu yerde zerre gayriye yer yoktur. İlham alan nefsin kalp çocuğu önce kul sonra resuldür, elçisidir. Miraca çıkmış dönmüş, belki de ‘inmemiş ki çıksın’. Ûruc edercesine oruç tutan, kıyameti koparcasına kıyama durup namaz kılan, her turunda bir üst mertebeye çıkarcasına tavaf için hacca giden, ‘benliğini’ kurban edip zekât veren, şahit olur, kaybolan kelimeyi bulur, okunamayan kelimeyi okur. Namaz bu müminin miracıdır.

            “Resul’ün fu’adı, kalbinin ruha açılan kapısı, şuhutta, şahit oluşta, ruh makamına terakki etmiş, cemi sıfatıyla zatı müşahede edici, Hakk’anî vücut ile mevcut olan kalptir. Resul’ün fu’adı, gönlü, cem makamında görmüştür. Fu’adda abid de yoktur. Cem'i vücuda vech-i baki tesmiye olunur ki cem'i sıfat ile mevcut zat demektir.” (53.11)

            Allah, içinde âşık ile maşuk olan, aşktır, içinde aşk olan gönüldür. İlim mürşidine mürit olanın gideceği yol bir tanedir, menzili de bellidir. Âli kapısından Hz. Muhammet şehrine girilir, şehirde aşk yaşanır.

            Umarım, biz de kalbimizi temizleyebilir, gönlümüzü sahibine açabiliriz.