15 Aralık 2017 Cuma

İnsan, Bir 'Kutsal Fikir'dir


            İnsan, Bir ‘Kutsal Fikir’dir

            İnsan, bedeni ve ruhu ile çok yönlü bir âlemdir. Beden Medine’si, şehri, ilminin cisimleşmesiyle, çok karmaşık ilişkiler içinde olan, çok sayıda alt sistemlerden, parçalardan oluşur. Cansız maddeden canlı organizmalara geçiş kadar karmaşık olan diğer bir geçiş de hayvanlar âleminden insana geçiştir. İnsanın, beşerî nefis veya hayvanî ruh denilen, canlılığı, bitki ve hayvanlardan farklıdır, insanı doğurmaya yatkındır. Bitki ve hayvanların analizinden elde edilen bulguları sentez ederek bir sonuca varmak yanıltmayabilir. İnsanı analiz ederek veya davranışlarını inceleyerek, olgun insan kavramına doğallıkla ulaşmak yanıltıcı olabilir.

            “Düşünme, düşünerek fikir üretme gücü ve kuvvetini, kutsallığı nedeniyle, terbiye etmeye gerek duyulmaz, cisim ve cesetten arınmış olmak lığı nedeniyle de fena etmeye, fani olmasına gerek yoktur. Düşünebilme, fikir üretme yetisi kısa zaman içinde, bir anda, zahir olabilir ve bir anda bir fikir ortaya çıkabilir ve delillerle yön değiştirerek tüm kıyaslamaları birleştirip senteze ulaşabilir. Kalp, vücudun birliği ve bütünselliğini idrak eder ama kıyas yolu ile cüzî, kısmî, parçalara ait bilgilerden sistemin bütününe fikirsiz geçilemez. İnsan, beden şehrindeki her ayrıntıyı tam olarak idrak edemez. Bilinen ayrıntılar, bütünü oluşturacak şekilde birleştirilemez. İlim ve cisim âlemleri ayrı iki âlemdir. Ayrıntılı incelemelerle bilinmeye çalışılan kısmî parçalardan, bütüne ve onu oluşturan fikrin kendisine ulaşmak mümkün değildir. Fikir sayesinde iki âlem idrak edilebilir.” (27.22) Kuş gibi uçak bile kuş değildir.

            İnsan, bir üst sistem ise organların her biri bir alt sistemdir. Alt sistemlerin, göz ve kulak gibi, işlevleri, nasıl çalıştıkları, incelenirse, anlaşılabilir ancak üst sistemden alt sisteme nasıl geçildiği, kıyas yapılarak, kıyas yöntemiyle anlaşılamaz. Kök hücreden organlara geçişin nasıl olduğunu anlamak zor olabilir. “Nasıl oluyor bilinmez ama böyle oluyor” deyimi, kütle veya madde oluşumunda denildiği gibi, iyi bilinen ‘bilimsel’ bir gerçektir. Bir otomobil üretiminde binlerce parça farklı yerlerde üretilip bir yerde birleştirilir. Birbirine kıyasla imal edilen parçalar bütüne ilişkin fikir vermez. Bir parçadan arabanın modelini çıkarmak veya model değiştirmek zor olabilir. Günlük olay ve eylemlerden toplumun nereye gittiğini anlamak zordur. Her yapılan veya düşünülenden karakter analizi yapılamaz.

            Bir ayette, ‘İlim, Hakk’ın gölgesidir’ deyimi geçer. (25.45) Gölge, akıl için bir ‘şey’ belirtisidir. Gölge, gölgesi düşen bir cisim ve gölgeyi belirli bir şekil ve açıyla düşüren ışık kaynağını düşündürür. Karanlık olan gölgenin kendisine değil, cisim ve ışığa ilgi duyulur. İlmin gölge oluşu, karanlığının aydınlanması, bilinmezliğinin bilinmesi, anlaşılamayanın anlaşılması gerektiğini gösterebilir. Hakkın anlayış ve idrakine ‘Hakikat Güneşi’ denebilir. İlim fikirlerle uygulanabilir ve anlaşılabilir. Bu nedenle doğrudan Hakk’ın bir parçası olan ve henüz cisimleşmemiş olan ilim ve fikir kutsaldır. Düşünme ve fikir üretme yeteneğini, kutsallık nedeniyle, terbiye etmeye gerek yoktur. Henüz cisimleşmediği için fani de değil, fena bulması da gerekli değildir. Temel fikirler, ana fikirler bir anda zahir olup ortaya çıkar, şimşek gibi çakabilir. Delilleriyle geri dönüşü kolaylaştırır, temel fikirlerin doğruluğu, diğer mevcut bilgilerle kıyas edilerek, kanıtlanır. İnsan, olgun, kâmil insan nihai ve kutsal bir fikirdir. ‘Bizim gibi yiyen içen biri işte’ gibi tanımlamalarla, bilgi veya bulgularla bilinemez. Beden Medine’sinde, birbirleriyle uyumlu alt sistemler ortamında, ayrıntıların tümü bilinemez, ancak sistemin bütünlüğü anlaşılabilir. Kalp, zâtı ile ancak külliyatı idrak eder. Bir araba gören, arabanın bütününü görür ve anlar, ayrıntılarına giremez ve göremez. Parçaların uyumu, üretim teknik ve teknolojisi bilinemez. İlmin tümünü bilmek Hakkı bilmek olamaz.

            Canlıların hücre veya DNA’larını analiz ederek canlılık fikrinin bütünü anlaşılamaz. İnsan yaratma fikrine, insanların davranışlarını veya alt sistemlerini inceleyerek ulaşılamaz. Yapay zekâ çalışmalarını insan ile kıyaslamak uygun olmasa gerek. Yapay kalp, yapay mide gibi alt sistemlerin birleştirilmesi bir insan etmeyebilir. Yapay zekâ çalışmaları sonucunda insanı tanımayan, insana saygısız bir yapay zekâya ulaşmak, Yaradan’ı inkârı hatırlatabilir.

            “Hal lisanı ile tespih etmek, vasıflarınla sıfat tecellilerine hamt etmek ve olgun sıfatıyla hamt edici olabilmek için sıfatı, maddeleşme arızasından tecrit ederek, sıfatın cisimlenme öncesini idrak ederek, Rabbini tespih et. Zatında fena secdesiyle secde et. Sana hakkel yakin gelinceye kadar ibadet et. Sana hak yakın geldiğinde vücudun inkıza bulur, biter, abid ve mabut gayri olmaz, bir olur, Hu olur. Hakkel yakin geldiğinde, bu bilince erdiğinde, vücudun inkıza, biterek, tamam olup son, bularak, âbid ve mâbud, ibadet eden ve edilen, cemian, bir bütün olarak, gayri değil, Hû olmak suretiyle, böylece, senin ibadetin nihayet, son, bulsun.” (15.98,99) “İlim seferinde, korku ortamında, namazı kısaltmakta sakınca yoktur.” (4.101) Kur’an katıksız, Hakk’ın gayri batıl ile karışıklığı olmayan, Hakken yakındır, ayni cemden, vahdet makamından kaynaklanır, kalp makamından olsaydı ilmen, ruh makamından olsaydı aynen yakın olurdu. Zatın tevhidini ispatlamak için nebi ile önce ‘kul’, sonra ‘resul’, sonra da ‘Hak’ ilişkisi kuruldu. Kul-resul-hak bir oldu, tevhit edildi. İkilik ve benlik ile perdelenmemek için kendi zatın ile Allah’ı tenzih et ve ‘gayrı’ bir şeyin olmadığını kabul et. (69.51,52)

            “Günlük hayatta çevresinde muhteşemin ihtişamını görerek, kalp huzuru içinde oluşuyla ve huşu duymasıyla, namaz kılan kişi Hak ile meşgul olduğundan faydasız şeylerden kaçar, yüz çevirir ve benlik sıfatından vazgeçerek yani zekât vererek, huzur ve hazlarının fazlasından kaçınır. Lezzet, şehvet ve hazlarının hukukuna riayet ederek, azı karar çoğu zarar ilkesine uyarak, koruyan yakin sahibi müminler kurtuluşa götüren mevte ermişler, kapısına kadar gelmişlerdir. Hukukun dışına çıkanlar, fazlaya kaçanlar, nefsin peşine düşerek nefsin isteklerini yerine getirdiklerini düşünenler, nefislerine düşmanlık ederler.” (23.1-2)

            “Sonra kendisine ruhumuzun üflenmesi ve suretimizle tasviri sebebiyle insanı, yaradılıştan gelen “başka bir hale girme” haliyle halk edilmiş olarak inşa eyleriz. İnsanın yaradılışından, fıtratından gelen ahdi misaka uyma hali bir halden diğer hale geçiş yeteneği demektir. Bu yetenekle insan, evrimsel gelişim alanı olan doğadan kurtulma ve önce yükselerek sonra da yer çekiminden kurtulup yücelerek hal değişimiyle ‘inşa’ edilir. İnsan gerçekte böylece halk edilmeyen bir halktır. Yani halk edilen diğer tüm doğadan farklı olarak inşa edilerek yaratılan yaratıktır. Bundan sonra sizler tabiat açısından ölüsünüzdür. Doğaya bağlı ve bağımlı değilsinizdir. Kısaca, kurtuluşa götüren mevte ermişsinizidir. Benlik ve bencilliğinizden vazgeçme zekâtını vererek yeniden doğuşa adaysınızdır. Sonra siz kıyameti sugra gününde, ikinci defa meydana gelme gününde, hakikat ile diriltilirsiniz. Fena halinde ölü iseniz kıyameti Kübra gününde beka ile diriltilirsiniz.” (23.14-16)

            Umarım, biz de, kutsal olmayandan kutsallığa gidişte amacımıza ulaşabiliriz.

8 Aralık 2017 Cuma

Hakk’ın Hakikati


            Hakk’ın Hakikati,

            Geliş ve gidiş kavramları, önce bir hareket olduğunu, hareket eden bir şey olduğunu ve sonunda da ne yapıldığının bilindiğini gösterebilir. Söz konusu insan ise gidiş ve gelişin bir amacı olması da gerekir. Hatta geliş ve dönüş yollarının ayrı olması, yönlerinin ters olması beklenir. Günlük yaşamda farkında olunmayan çok şey vardır. İnsanın kendini bilmesi, doğayı, dünyayı ve evreni bilmesinden geçer. Farkındalık kavramı çok genel ve geniş kapsamlıdır. Var olanlar arasında, değişen ve değişime tabi olarak gelişen insanın, insan olması, doğal bir olay gibi görünür. Bunun böyle olmadığı, düşünülünce görülür. Ormanda kaybolan birisi çevresine uyum gösterirse yaşayabilir. İnsanın insanlıktan uzak bir doğal ortamda insan olarak kalabilmesi zordur. Küçük yaşta ormanda kaybolan birisinin insanlığa katkısı olamaz hatta insanlıktan çıktığı görülür. Kısaca, insanı, insan, yetiştirerek, inşa eder. Böylece, Âdemin yaratılış hikâyesi ve âdemoğlunun neslinin devamı daha iyi anlaşılabilir.

            Bilimsel ve dinsel düşünce nehirlerinin çıkış kaynağı aynı ilim pınarıdır. Düşünen insanlar akıllarını kullanmış, fikir üretmiş, konuşmuş, görüşmüş, akla uygun yollar bulmuştur. Üretilen fikirler hayal âleminden de kaynayabilir. Akıl için düşünmek ve derin düşüncelere dalmak doğaldır ama fikirlerin kaynağı ilham, sezgi ve akla uygun hayal de olabilir. Doğanın incelenmesi sonucunda, ardındaki ‘altın orana’ ulaşılmış ise, bu icat değil var olanın keşfidir. Fiziksel ve kimyasal yasaların veya genel anlamda ilmin kaynağının merak edilmesi de akılcıdır. Hayal âleminden çıkıp gelen bir fikir, ilham veya sezginin, doğal ortamda kullanılıp kazanç elde edilmesi varken, gelenin nerden geldiğinin merakı ertelenebilir.

            Dediklerinin doğruluğu ve akla uygunluğu tartışılmayan bilim insanlarına saygı duyulur. Bilim insanları fikir üretir, mimarlar tasarım yapar ve mühendisler uygulayıp ürün üretir. Cep telefonunu kullanan, ardındaki teknik ve teknolojiyi düşünmese de olur. Günlük yaşamda yararlanılan her türlü alet, edevat ve aracın ardında çok şey vardır ama çok kişi bunların ne olduğunu, ne bilir ne de bilebilir. Normal insanlar, ot verir süt alır gibi, maaş verir fikir alır, ücret ve fiyat ödeyip bir şeyler satın alır. Ekmeğin, ekip biçmekten geldiğini bilemeyebilir. Fikir üretenler, fikirlerden ürün üretenler, bu ürünleri kullananlar önlerindeki ve ellerindekiler ile çok meşgul olabilirler. Fikirlerinin ve ilhamlarının kaynağını merak etmeyen bilim insanlarının ve ürünlerin nasıl üretildiğini merak etmeyen kullanıcıların duyarsızlığı aynıdır.  Bilim insanlığı, doğayı geçip onun ardındaki ilimsel gerçeğe ulaşmalıdır.

            Eşya ve görünen vücutlar, ezeldeki ilimlerinin açığa çıkmış halidir. Eşyanın aslı ve esası, görünen maddenin hakikati, Hakk’ın yokluk aynasındaki görüntüsü, gölgesidir. İlmin görünür haline ‘gölgenin uzatılması’ denir. Vücudun, ilminden ayrı ve gayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz ama farklılığa yalnız akıl şahitlik eder.” (25.45)  “Sıfatının tecellisi, ortaya çıkışı için ‘nefhaat-i Rabbaniye rüzgârlarını’, ‘şişirici rüzgârları’ gönderir.” (25.48) Bir bardağın tasarım, üretim ve malzeme bilim ve teknolojisinden ayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz, akıl da buna şahittir. Ancak bir bardağın kendisi ile ilmi ayrı şeylerdir akıl buna da şahittir. Bardak ve ilmi birbirinden ayrılamayan farklı şeylerdir ama bardak da ilminden başka bir şey değildir, içinde ilimden başka bir şey yoktur. Küp şeker küpünden ayrılamaz. İnsan ruh ve maddedir.

            Bazı hallerde bilimin dışına çıkmak, ilme yücelmek, bilimden vazgeçmek değildir. Bilimin kaynağı ilimdir. Kaynağına inmek için altın yumurtlayan tavuğu kestiren merak da insana aittir. Nasıl çalıştığını merak eden çocuk oyuncağını bozabilir. Sezgilerine güvenen bilim insanları da aldıkları ilhamın kaynağını merak edip ilmi hayal edebilir. Evrende her zerre, birbirlerini algılar, iletişim ve etkileşim içinde, ilme dayalı, uyum içinde olduklarını bilim kanıtlar. Zamanın olmadığı, uzay zamanın birleşik bir alan olduğu da, akla rağmen, sezgiyle kanıtlanır. Akıl, bir gölge gördüğünde, gölgesi düşen bir madde ile ışığın varlığını ve yerlerini otomatik olarak düşünür. Evrenin aniden şişen bir zerreden oluştuğu da akıl için makul ve mantıklıdır. Ayet de zaten “Sıfatının tecellisi için  ‘şişirici rüzgârları’ gönderir” demektedir. Fikir ve söylemlerin aynı olmasına karşın kaynakları ayrı olarak düşünülür. Aynı olan iki fikir ve iki söylem ancak aynı kaynaktan çıkabilir, akıl buna şahit olabilir. Bilimsel ve dinsel fikirlerin kaynağı bir ve tektir Hak’tır. Açılım Hak’tandır, Hakk’ındır, Hak’tır, ilim Hakk’ın gölgesidir, fikirler ilham ile gelir, akılla geliştirilir. İlim ile uygulamalar arasında, ara yüz veya ara kesitte, gölgeleşme ve pıhtılaşmadan söz edilir. Âlim de arif de aynı kaynaktan beslenir.

            Haktan geliş ve hakka gidiş yolları birbirlerinden ayrı ve zıt yönde değildir. Aynı yoldan ve gelindiği yönde gidilir, ondan gelinir ve ona gidilir, tüm hareket de onundur, ondadır, onunladır. Onun istediği olur, olan da budur zaten. Hakikat, gerçeklik ‘sen nasıl istersen öyledir’ kavramı bilimsel olarak da kanıtlanır. (1,2) Gerçekliğin ölçüm yapmadan önce belirsiz olduğu, ölçüm yapıldaktan sonra belirli olduğu bilimsel deneylerle kanıtlanır. Foton ve elektron, ‘çift yarık’ deneylerinde, ölçüm kaydedildiği zaman parçacık olarak davranır, aksi halde dalga fonksiyonu gösterir. Dalga özelliği gösterdiğinde asla madde oluşamaz. Doğa vardır ve gerçektir ama insanın yetişmesinin ve inşa edilmesinin doğal olmaması gerçeği düşünüldüğünde, doğa yalnızca bir araçtır sanki. Doğa ve doğal gerçeklerin ‘insana göre’ olma niteliği vardır. İnsanın nazarı, diğer canlıların bakış ve görüşlerinden çok farklıdır ve doğada farklı sonuçlar doğurur. Doğayı ve doğal oluşumları tayin edici karakteri, insan nazarını kıymetli kılar. Gerçeklik, insanın ‘ölçme’ seçimine bağlı ve bağımlıdır. Doğa, ezeldeki ilmin açığa çıkmış halidir, ilmi idrak eden de yalnız insandır.

            Her şey insan için, insan Hak içindir. Âdem böylece halife olur. Hilafetin gereği olarak doğaya hakkını verir, nasıl olacağını tayin eder. Saygı duyulan, fikir üreten bilim insanı ‘gerçekliğin, insanın ölçüm yapmasıyla’ oluştuğunu söyler. Arif de ‘âlem Âdem için, Âdem Allah içindir, insan bu amaca ulaşabilecek şekilde donatılmıştır’ der. Evren bir araçtır ve Yaratıcının bilinmesi, Hakkın hakikatine ulaşılması amacıyla insanın kemaline hizmet eder.

            Umarım, biz de Hakk’ın hakikatini idrak etme mutluluğuna erebiliriz.

 

(1)   Bilimfili.com/Gerçekliğin ölçülmeden önce var olmadığı deneysel olarak kanıtlandı.

(2)   reality is what you choose it to be”, bilimsel olarak da kanıtlanır.

29 Kasım 2017 Çarşamba

Nefsin Nikâhı


            Nefsin Nikâhı

            Beden, kalbin maddeye bağlı ve bağımlı, kesif, cisimleşmiş kısmıdır. Sağlam kafa sağlam vücutta olur. Kalp için bedenin sağlık ve sıhhati önce gelir. Nefis, bedenin kemalini, olgunluğunu sağlamaktan sorumludur ama önce sağlık. Beden sağlığı sağlanmadıkça nefsin manevi olgunluğunu sağlayıcı basireti açılmaz, idraki saf olmaz ve rüştünü ispat edemez. Ulvi bilgilerden rızkını almadığı sürede de nefis yetim sayılır. Yetimler nikâhlandığı zaman rüştünü kanıtlamış olur ve kendilerine hakları olan malları verilir. Doğal olarak insanın çocukluk evresinde, bedensel organları yeterince gelişinceye kadar, insanlık konusunda olgunlaşması beklenmez. Bu devrede nefis, bedenle meşgul, onunla dalgındır ve kendi kemalinden gafildir.

            Bedensel organlar olgunlaşınca, nefis, bu organları manevi olgunluğuna erişmek amacıyla kullanabilir. Örneğin aklı iyi ile kötüyü ayırt etme gücüne ulaşınca ve bedensel ihtiyaçlar azalınca, kişi aklıyla insanlığın tahsiline gayret gösterir, böylece nefis de olgunlaşmaya başlar. Nefsin akıl basireti açılır, fıtratında kazılı ilmi ile yaradılışı zahir olur, beşiğinde uykusundan uyanır ve gaflet uykusundan yakaza haline geçer, cevherinin kutsallığını anlar, yerini, merkezini ve amacını anlar.

            Bu gelişmenin iki nedeni vardır. Birisi organlarını kullanma yetkisidir. Örneğin aklını kullanmaya yetkilidir. İkinci neden de bedenle daha az meşgul olup, azaların bedene tahsisinden feragat edebilir. Örneğin, aklı bedensel ihtiyaçların karşılanmasında daha az kullanıp, aklın tamamen bedensel sağlığa tahsisinden feragat edilebilir. Ancak büyümenin, aklı başında olmanın uzun süre alması ve bedensel gelişimin kuvvet ve şiddete eğilimli olması nedeniyle, nefis kendiliğinden ve kendi kendine, tamamen ulvi yöne dönük, aklın olgunluğuna ve kutsal arzuların tahsiline soyunamaz, girişemez.

            “Kırk yaşlarında, insan, hakikati arar. Nefis, fıtratına, yaradılışına uygun fedakârlıklar yapar. Kendi âlemine döner ve yaradılışının nurları ışıldar, olgunlaşma arzuları şiddetlenir. Bu durumda hakikat yetimlerinin kefili, kayyumu olan Ruhulkuds, kutsal ruh, kutsala veya kutsallığa götüren ilim; nefsin rüştünü görürse, ona, hakkı olan hakikat ilim ve hüküm mallarını vermeye başlar. Çünkü nefis artık eşyanın hakikati için nikâhlanacak kadar büyümüş, yücelmiştir. Güzelliğin içtenliğini,  bedenselliğin ruhsallığını basiretiyle anlar. Esas olanın şekil olmadığını, şekil alan, şekle girenin öz olduğunu idrak etmiştir. Nikâhlanıp da bağlanmak, özün kalbe akışını sağlar, manevi tatmine götürür.” (46.15)

            “Cismanî şeh­vetlerle perdelenip, nefsanî lezzetlerle meşgul olmaları sebebiyle nefislerinin, beden ve bedenin terkip ve mizacından ibaret olduğunu zannederek, kuddüs cevher ve fıtrat-ı nurdan, kutsal cevher ve nurun yaradılışta kazılı oluşundan, gafil oldular. Somut cisim denizi ile soyut ruh denizi indirilmiştir. Bu iki deniz insan vücudunda buluşur. Aralarında, ne hayatın cevherinin letafetinde, ne de madde cesedinin kesafetinde olan ve ‘berzah’ diye adlandırılan, ‘hayvanî nefis’, beşeriyet canlılığı vardır. Denizlerin arasında, berzahta ne latif ne de kesif denebilen, nefsanî canlılık bulunur. Nefis her ikisinden de dengeli yararlanır, ne ruh bedeni latif, ne de beden ruhu kesif, yapabilir.” (55.19)

            “O beytte, Hakk’ın arşı olan Kâbe’de, mümin kulun kalbinde, delil ve mevcudat, ilim ve bilgiler, hüküm ve hakikatler var­dır, o delillerden biri de  ‘akıl’dır.” (2.96, 97) Arz gibi sema da, yedi kat olarak takdir edildi. Her semaya amacı, araçları, tesir ve tedbirleri işaret edildi.” (41.11, 12) Kalbin bir tarafı ruh, diğer tarafı maddedir.  Kalbin ruh ve madde tarafları, celali bir nazarla var, cemali bir nazarla fani, yok olur. Celalî nazara dayalı mevcudat ile giz’lenen Hakk’ın, Halk olarak görünmesi kalbin nefsanî yönüdür. Bu bakışta her şey birbirinden farklı, her oluşum bir diğerinden ayrı bir varlıktır. Halka, Hakk’ın cemalini görmek üzere bakılırsa, her şeyin bir ve tek ilimden kaynaklandığı görülür. Hakkın cemal ve celalini görmek, hayata Hakk’ın arşı olan kalbin olumlu veya olumsuz sıfatlarıyla bakmaktır. İlk oluşan kalp, yaşamı oluşturan kalptir. Celalî nazar ile var olan cemal’i bakışla fena bulur.

            Her ne yaşanırsa tüm varlık ile yaşanır, kısmî yaşanmaz, organsal yaşanmaz, bir bütün olarak yaşanır. Duygular akılla yaşanır, aklın kullanımında duygular da etkindir. Aynı anda hem gülüp hem ağlama, duygu ile gidip akıl ile durmak olmaz. En iyi bilinen deyim ‘kalbinin sesini dinle’. Çocukluk, gençlik ve olgunluk gibi evrelere bakılırsa, aklın ve duyguların aynı anda yaşandığını ancak beden ve ruhun yaşanmasında, yoğunluk, önem ve öncelik aldığı görülür. Bu açıdan bakış ile olgunluğa gidiş incelenebilir. Önce beden öne çıkar, ele alınır, sonra sırasıyla hayvanî nefis, insanî nefis, duygusallık, kalbî yaşam, ruhsal evreler öncelik alır. Herkes kendi hayatında dört mevsimi yaşar. Gençler için ‘ ilkbaharında’, orta yaşlılar için ‘sonbaharında’ deyimleri kullanılır. İnsanın, gece, nefsanî karanlık ve gündüz halleri yani ruhun nurunun, hakikat güneşinin gurup ettiği ve parladığı da gerçektir. Aydınlanma sürecinin başında geceyi yaşarken, aydınlanıp, aydınlatma, gündüz aşamasına geçilebilir. Bedenden ruha yüceliş sürecinde, nefsin karanlıktan aydınlığa çıkışı, firavunluktan, ilham alan hale yücelişi gözlenir. Genel anlamda ‘kuvvetlerin sürekli iletişim ve etkileşim’ içinde oluşuna paralel olarak, yüceliş sürecinde ehli ile dayanışma ve yardımlaşma ihtiyacı duyulabilir.

            Ayette “Kırk yaşlarında, insan, hakikati arar, çünkü nefis artık eşyanın hakikati için nikâhlanacak kadar büyümüş, yücelmiştir” denmesi anlamlı olabilir. Kalbin yaşamında nefsanî olay ve eylemler yerini kalbî duygular ve ruhsal gelişime bırakabilir. Maddenin kesafeti ve ruhun letafeti nedeniyle nefis, şiddete, aşağıya, karanlığa eğilimlidir. Yücelişin sürekli ve amaca ulaşıncaya kadar sürebilmesi, kesifin latif ile dolanırlılığını, karşılıklı bağlı ve bağımlılığı, gayretlerin sadakat ve kararlılıkla sürdürülmesini gerektirebilir. Üstelik bireysel yüceliş ile insanlığın yücelişi paralel olacağı için aynı sürecin içinde daha önce aynı yücelişi yaşayan nebilere ve Resule sadakat söz konusu olabilir.  Bu durum ayette ‘nikâhlanma’ olarak ele alınmıştır denebilir. Bilerek, bilinçle, sevip isteyerek, aşkla, ilahî aşk için, aşka evet denebilir.

            Umarım, dayanışma içindeki yüceliş sürecinde, gereğince azimli ve kararlı olabiliriz.

           

 

16 Kasım 2017 Perşembe

Yaşayan Kalptir


            Yaşayan Kalptir

            Her düşünen akıl aynı, bir ve tek ‘ilim’ ile ilgilenir, ya inanç ya da bilimsel kanıt üretir. Kanıtlanmayan inanç olmaz, olmamalıdır. Aklı olmayana kutsal mesaj yoktur. Ayetler de ilmi, kuvvetleri, “Kuvvetlerin izdihamını”, ilmin cisimleşmesini, kalbi ve kalbin aklı nasıl kullandığını ele alır. Yer ve göğün halk edilmesi, Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir. Mevcudat ile gizlenen Hak, yaradılışa hükmeden kalp ile açığa çıkar. Hakiki kalp, ilim ve hikmet yüklüdür, ‘güçlü kuvvetlerin’ toplandığı yerdir. Beden, hakiki kalbin etkisiyle vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve bedenin organları kalbe tabi olarak oluşur. Organları oluşturan kuvvetler kalpten geçer. Belki, ne zaman ne olacağına ilişkin kodlanıp da geçerler.

            “O, her an, her şey ve herkes ile bir şen’de, bir neşe’dedir ve O’nun her şeye, herkese bir nazarı vardır. Her şey ve herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır.” (42.38) “Hakk’ın arşı, mai, bir çeşit su, sıvı, üzerindeydi. Arş, akıl öncesi bir durumdan ibarettir; ilim öncesi durum üzerine bina kılınmış, inşa edilmiş ve ilme dayanan cisimler âleminin vücut olarak öncesidir.” Bir hadis der ki: “Yüce Allah, en evvel bir cevher, enerji halk etti, cevhere celali ile nazar edince, cevher hayâsından eriyerek, kısmen su ve kısmen de ateş oldu.” Cevher hayâsından, saygı ve edebinden, kısmen su ve ateşe, bir anlamda ‘plazma’ya, maddenin dördüncü hali, plazma haline, dönüşmüş denebilir. “Bu kavram da zaman itibariyle değil ama rütbe olarak, arşın, maddenin üstünde, evvelinde, olduğunu gösterir. Aynı şekilde bebeğin bedeni, arzı, su içinde oluşup gelişir. Müminin kalbinden ibaret bulunan, Hakk’ın arşı da, oluşum ve gelişim açısından, su ve maddenin vücut olarak öncesidir.” (11.7)

            “Sonra semanın icadı kast edildi. Sonra denmesi, zaman açısından birinin önce oluşturulduğunu değil, farklı şeylerden ve farklı şekilde oluşturulduklarını gösterir. Zira orada zaman yoktur. Sema latif, arz ise kesif cevherden, enerjiden oluşur. Arz gibi sema da, madde ve surette farklı, yedi kat olarak takdir edildi. Her semaya amacı, işleri, araçları, tesir ve tedbirleri işaret edildi.” (41.11, 12)

            “Dünyada oluşan ilk ev Mekke’deki Kâbe’dir. Bu ev yer ile göğün yaradılışında, su üzerinde ilk zuhur eden evdir ve su üzerinde beyaz bir köpük olduğu, yeryüzünün bunun altında döşendiği rivayet edilir. Söz konusu ev ‘Hakiki Kalp’tir. Su üstünde zuhuru hayvanî ruh seması ile beden arzında nutfeyle alakalı oluşundandır. Yeryüzünden evvel halk olunması, kalb-i hakikînin kadîm ve bedenin hadis olduğuna işarettir. Kalbin davranışlarından bir kısmı nefsanî bir kısmı ise ruhanîdir. Kalbin su yüzeyinde beyaz köpük olarak tanımlanması cevherinin saf olduğuna ve yeryüzünün onun altında döşenmiş olduğuna işarettir. Beden, hakiki kalbin tesiri ile vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve organları kalbe tabi olarak oluşur ve gelişir. Böylece ruhun beden ile alakası kurulmuş olur. O beytte, âyat ve beyyinat, delil ve mevcudat, yâni ulum ve maârif, ilim ve bilgiler, hüküm ve hakayık, hakikatler var­dır, o ayetlerden, delillerden, biri de Ruh Nurunun kalbe varış yeri olan ‘akıl’ vardır.” (2.96, 97) Beyaz köpük olan hakiki kalbin, saf hali ruh ve cisimleşmiş hali ise bedendir. DNA için maddeye ne zaman, nasıl ve ne yapacağını bildirerek hükmeden yazılım, program denir. Kalp de, DNA dâhil, tüm yaradılışa hükmedebilir.  

            “Cismanî şeh­vetlerle perdelenip, nefsanî lezzetlerle meşgul olmaları sebebiyle nefislerinin, beden ve bedenin terkip ve mizacından ibaret olduğunu zannederek, kuddus cevher ve fıtrat-ı nurdan, kutsal cevher ve nurun yaradılışta kazılı oluşundan, gafil oldular. Somut cisim denizi ile soyut ruh denizi indirilmiştir. Bu iki deniz insan vücudunda buluşur. Aralarında, ne hayatın cevherinin letafetinde, ne de madde cesedinin kesafetinde olan ve ‘berzah’ diye adlandırılan, ‘hayvani nefis’, beşeriyet canlılığı vardır. Denizlerin arasında, berzahta ne latif ne de kesif denebilen, nefsanî canlılık bulunur. Nefis her ikisinden de dengeli yararlanır, ne ruh bedeni latif, ne de beden ruhu kesif, yapabilir.” (55.19)

            Aldığı her gıda insana güç ve kuvvet, ‘güçlü kuvvet’ verir. Yediği besinler, aldığı nefes, içtiği su, okuduğu kitap, edindiği bilgiler, gücüne güç katar. Bir açık sistem olarak, insanın çevresinden aldığı her şey ‘girdi’ veya ‘gıda’dır. Her besin belirli koşullar altında alınır, işlenir ve yine daha güçlü kuvvetlere dönüştürülür. Bedensel, maddî güç de olsa, beyinsel güç de olsa, tüm ‘güçlü kuvvetler’ girdidir; bünyemizde bedensel veya zihinsel işleme sürecinden geçirilip çevreye çeşitli çıktı verilir; üretim, işleme, tüketim süreklidir. Vücudumuzda en küçük birim denebilecek atomlardan oluşan bir molekülün bir başka molekülü üretip kodladığı ve bunu, hücrenin içindeki, ‘seri üretim yapan molekül üretme fabrikasına’ gönderip aynı proteinden çok miktarda üretim yapılmasını sağladığı bir gerçektir. Beslenmek hatta hava, su ve ateşten çok çeşitli katkılar alarak güç ve kuvvetimizi geliştirmek zorundayız. Bu kapsamdaki bütün eylem ve olayların tümü bir kuvvet ‘iletişim ve etkileşimidir’. Maddi ve manevi kuvvet alış verişi içindeyiz. Birisinin düşünce gücünden etkilenir yeni bir fikir, düşünce üretiriz, hepsi bilgi işleme fiilidir. İşlemin öncesi, sırası ve sonrası kuvvete dayanır. Tüm faaliyetler kalbimizin kurgusunda, yönetim, denetim ve yönlendirmesindedir, hepsi bir kalp fonksiyonudur. Genel ve geniş kapsamlı düşünüldüğünde, aklın sonradan geliştiği de dikkate alındığında, her şeyin kalbin yönetim ve denetiminde yürüdüğü apaçıktır.

            Kalbin bir tarafı ruh veya ilimdir. Diğer tarafı ise, bilimsel özellikler yüklü kuvvetlerin belirli alanlarda izdihamı, toplanmasıyla oluşan, cisimleşme ve maddeleşmedir.  Kalbin ruh ve madde tarafları bir nazarla var bir nazarla fani, yok olur. Celalî nazara dayalı mevcudat ile giz’lenen Hakk’ın, Halk olarak görünmesine kalbin nefsanî yönü denebilir. Bu bakışta her şey birbirinden farklı, her oluşum bir diğerinden ayrı bir varlıktır. Halka, Hakk’ın cemalini görmek üzere bakışta ise her şeyin bir ve tek ilimden kaynaklandığı görülür. Var olan herhangi bir şeyin kendiliğinden oluşması, çevreye ihtiyaç duymaması mümkün değildir. Hakkın cemal ve celalini görmek, hayata Hakk’ın arşı olan kalbin olumlu veya olumsuz sıfatlarıyla bakmaktır. İlk oluşan kalp, yaşamı oluşturan kalptir. Celalî nazar ile var olan cemali bakışla fena bulur. Rahmanda rahimsi yaşam güç ve kuvvet kaybıdır, kaybın telafisi için beslenmek zorunludur. Bu amaçla zerreler, kuvvetler arası iletişim ve etkileşim süreklidir.

            Umarım, kalbimizi tavaf ederek, kalbi idrak eder, bilgiden ilme yücelebiliriz.

6 Kasım 2017 Pazartesi

Kalbin Tavafı


            Kalbin Tavafı

            Âlem ve Âdem, ‘bilinmek’ için yaratılmış. İnsan, bu amaç için bilmelidir. Yaratılışın bir amacı olduğunu düşünmek bile bir ayrıcalık olabilir. Evrenin, küreselliği ve balonumsu yapısı ile sürekli, hatta artan hızda, açılımı bilimsel bir gerçek. Boyutsuz ve kütlesi sonsuz olan bir noktadan küresel açılımı esas alan Büyük Patlama Modeli genel kabul görür. Galaksi ve yıldızlar da uzay-zaman dokusu içinde yüzerek birbirlerinden uzaklaşır. Bu süreç bilimsel olarak kanıtlanır. Tüm iş ve işlemlerin püf noktası ilk noktadır. Kuantum mekaniğinden kanıtlanır ki ilk nokta da yokluktan çıkmıştır. Demek ki yokluk tamamen boşluk değildir. Üstelik ikiz atom, elektron veya protonların ayrıntılı incelenmesinden şüphesiz kanıtlanmıştır ki her şey ilk andan itibaren determine, tayin, edilmiş, belirlenmiştir. Bilim, işi püf noktasından itibaren alır, ondan sonrasıyla ilgilenir, her şey bilinmeye çalışılır. Din ve felsefe ise noktayı ve öncesini de düşünce alanının içine alır. Ne ‘yanlışlaşabiliri’ bilmek asalettir.

            Kısaca ‘eşya’ denen madde ve enerjiye ilişkin gerçeklere bakmak âlemi anlamak için yararlıdır. Evreni, ışık olarak adlandırdığımız elektromanyetik radyasyon (EMR) ışınımından biliriz. Bir açıdan, ‘kuvvetler’ elektrik, manyetik ve elektromanyetik olmak üzere üçe ayrılır. İlk andan, işin püf noktasından itibaren, yokluktan aniden çıkıp bir an için var olan zerrenin bile bir elektrik yükü vardır. Sanki zerre özelliğini yokluktan almakta. Elektrik yükü ve kütlesi olmayan, en küçük enerji birimi olan, ‘görünür ışık’ fotonu ise bir EMR ışınımı şeklinde, ışık hızında hareket eder ve bir ucu gözde iken diğer ucu evrenin tüm fiziksel büyüklüğü kadardır. Aynı elektrik yüklü uçların birbirini ittikleri, ayrı uçların ise çektiği bilinir. Manyetik kuvvetlerin güney ve kuzey kutupları vardır ve aynı şekilde mıknatısın da itim ve çekim kuvvetleri vardır. Elektromanyetik kuvvetler de yıldızları bile birbirine bağlar. Bu ‘itim ve çekim’ güçleriyle, ‘kuvvetler’ kanıtlanır. Önemli olan üç husus vardır, hepsinin ‘kuvvet’ olarak tanınması, bu kuvvetlerin birbirleri ile sürekli ‘iletişim ve etkileşim’ içinde bulunması ve bunların bazı alanlar içinde ‘toplanarak kütle veya maddeyi’ oluşturması.

            Bir ayetin anlamı, kişinin aklının bilimsel işlevselliğine bağlıdır, tabidir. Kuantumdan galaksilere ve evrene kadar, bilimsel bilgi ve bulgulara ne kadar hâkim ise kişi için bazı ayetler de o kadar anlamlıdır. Resulümüzün bir hadisinde “Allah önce bir cevher yarattı ve ona celaliyle nazar etti, cevher hayâsından yarı ateş yarı suya dönüştü” deyişi maddenin ‘plazma halini’ bilen için anlamlıdır.(1) Cevher yoktan var edilmiş ve ilim yüklenerek ilerde ne oluşacağı potansiyel olarak konmuş, bünyesine kuvvetlerin tümü yerleştirilmiş. İlk cevherin böylece idrakiyle “Lâ Havle ve lâ Kuvvete-Kimsenin kuvvet ve kudreti yoktur”  deyiminin idraki kolaylaşır. Hani “Rüzgâr poyrazdan esecek ve 3-4 kuvvette esecek” der gibi her kuvvetin bir de itim-çekim gücü-kudreti olduğu da aşikâr. Bir kuvvet bir diğerinin yerini haberleşip, algılayarak, bilir ve kendi güç ve kuvvetiyle onu etkiler hem de kendisi ondan etkilenir. Böylece kuvvetler ‘iletişim ve etkileşim’ içindedir. Nedeni ve nasıl olduğu bilinmez, kuvvetler, Higgs bozonunun içinde toplanır, pıhtılaşır, katılaşır ve maddeleşir. “Çift Yarık” deneyinden anlaşılır ki ışınımın, dalganın, parçacık özelliği kazanması için “Nazar, Gözlem”, altında olduğunu algılaması şarttır. Sanki bozon içinde ‘nazar’ değiyor. (2)

            Her düşünen akıl aynı, bir ve tek ‘ilim’ ile ilgilenir. Akıl ya inanç ya da kanıt üretir. Kanıtlanmayan inanç olamaz ve olmamalıdır. Resuller ve nebiler akla ve aklını kullananlara hitap eder. Aklı başında olmayan kutsal mesajlardan sorumlu değildir. Ayetler de ilmi, kuvvetleri, “Kuvvetlerin izdihamını”, ilmin cisimleşmesini, kalbi ve kalbin aklı nasıl kullandığını ele alır. Yer ve göğün halk edilmesi Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir. Arş, su üzerinde, ilim ve akıl öncesi haldir, mevcudat ile gizlenen Hak, yaradılışa hükmeden kalp ile açığa çıkar. Celalî nazar edilen ilk cevher, hayâsından, saygısından kısmen su ve kısmen ateşe, bugünkü deyimle ilim yüklü ‘plazma’ya, dönüşmüş. Sema, latif cevherden, arz da kesif cevherden oluşmuş. Dünyada oluşan ilk ev Mekke’deki Kâbe, Hakiki Kalptir. Hakiki kalp, ilim ve hikmet yüklüdür, güçlü kuvvetlerin toplandığı yerdir. Hakkın arşının, müminin kalbinin, kadim olması ilk oluşundandır ve beden hadistir, sonra oluşmuştur. Beden, hakiki kalbin tesiri ile vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve bedenin organları kalbe tabi olarak oluşur. Organların kuvvetleri kalpten geçer. Kâbe, kalp, vuslata götüren nurdur, Hz. İbrahim’in ayak izi yani akıl oradadır, tavaf edilmelidir. Kalp, ilim yüklü ve sürekli iletişim ve etkileşim içindeki kuvvetlere akıl ile hükmeder. Aklını kullanmayana hizmet eden kuvvet olamaz. (3)

            Hacca gidiş İslam’ın beş şartından biridir. Hacılar, kutsal olarak tanıdıkları Kâbe’nin etrafında yedi kere döner, içine girmeye veya içini görmeye de can atar. Dıştan içe giriş, içten içe yolculuk, siyah taş veya noktayı içte arayıp bulma, eşyanın hakikatine böyle ulaşma, hep yüceltilir. Yedi semadan, arzda yedi makamdan söz edilir. Her mertebede her ayetin, delilin anlamı farklıdır. Her ziyaret bir üst düzeydeki anlayışa ulaşmaktır. Akıl ile akıllıca, bilinçle yapılan her yolculuk bilgisine bilgi katar insanın. Gözünü açıp, açılmış gözlerle, apaçık olan delilleri, görmek basiret sahibi yapar insanı. Kalbin duyguları arasında bilinçli dolaşıp duygusallık yapmak akılsızlık değil akıllanmaktır. Organların kalpten geçen kuvvetlerini izleyerek, kalbi ziyaret etmek, organ ve yeteneklerinin yeniden keşfidir. Gözde görme gücünü oluşturan kuvvetlerin, kalpten beyne geçen kuvvetler olduğunu idrak etmek insanı basiretli yapar. Bu bilinçle yapılacak her tavaf, ziyaret, insanın kendini yeniden keşfetmesini sağlar. İlk doğumda, çocuğun kalbi ilk oluşan azadır, yeniden keşifte oluşan veya doğan ise kalbin çocuğudur. Beşer, insan ve olgun insanın ilk adımıdır.

            Belki de insanın fena bulması veya fani olması yok olması değil yoktan, yokluktan var olmasıdır. Varlıkta yokluğun ve yokluktan varlığın idrakine ermek önemlidir.  İslâmiyet, “Savm, salât, hac, zekât, kelime-i şahadet” diye özetlenir. Uruç edercesine oruç tutup, kıyameti koparcasına kıyama durarak namaz kılan mümin, hacca gider ve tavaf ederek emanetini iade ile zekât verirse, hatta okuyamayacağı, kelime ile şahitlik edebilir.

            Umarım, bilgiden bilince ulaşarak, şahitlik etme onuruna erişebiliriz.




 

27 Ekim 2017 Cuma

İnsanın Cevheri


            İnsanın Cevheri

            Hakk’ın arşı, mai, bir çeşit su, sıvı, üzerindeydi. Arş, akl-ı evvel, akıl öncesi bir durumdan ibarettir; ilm-i evvel, ilim öncesi durum üzerine bina kılınmış, inşa edilmiş ve ilme dayanan cisimler âleminin vücut olarak öncesidir. Altı yön veya altı gün gizlilik, gizli kalma müddetidir. Yer ve göklerin halk edilmesi de Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir. Arşın su üzerinde oluş hali, Hakk’ın gizlenmesi öncesi zahir olan ve nâsâ, insanlara malum olan, ilim ve akıl öncesi haldir. Halis amel eden insanlara bazen, olacak olanlar malum olur, bir ihsan olarak, bir ilham olarak iner, bazı şeyleri, olmadan önceki halini bilirler. Arşın, ilmin rumuzu olan ‘su’ üzerinde olmasının anlamı da nâsâ malum olup bilinmesindendir. (11.7)

        “O, her an, her şey ve herkes ile bir şe’nde, bir neşededir ve O’nun her şeye, herkese bir nazarı vardır. Her şey ve herkes kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilir ve onların işleri, aralarında bir meşveret, gizli bir diyalogdur.” (42.38) Bir hadis der ki: “Yüce Allah, en evvel bir cevher, enerji halk etti, cevhere celali ile nazar edince cevher hayâsından eriyerek kısmen su ve kısmen de ateş oldu.” Cevher hayâsından, saygı ve edebinden, kısmen su ve ateşe, bir anlamda ‘plazma’ya, maddenin dördüncü hali, plazma haline, dönüşmüş denebilir. Bu kavram da zaman itibariyle değil ama rütbe olarak arşın, maddenin üstünde, evvelinde, olduğunu gösterir. Aynı şekilde bebeğin bedeni, arzı, su içinde oluşup gelişir. Müminin kalbinden ibaret bulunan Hakk’ın arşı da oluşum ve gelişim açısından su ve maddenin vücut olarak öncesidir. (11.7)

            “Sonra semanın icadı kast edildi. Sonra denmesi zaman açısından birinin önce oluşturulduğunu değil farklı şeylerden ve farklı şekilde oluşturulduklarını gösterir. Zira orada zaman yoktur. Sema latif bir cevherden, enerjiden oluşur, arz gibi kesif cevherden değil. Gaz halinde bulunan evrene ve yeryüzüne ‘isteyerek veya istemeyerek gelin’ dedik, ikisi de ‘isteyerek geldik’ dedi” (41.11). Arz gibi sema da madde ve surette farklı olarak yedi kat olarak takdir edildi. Her semaya amacı, işleri, araçları, tesir ve tedbirleri işaret edildi. Ay yüzeyi de ışık ve parıltılarla süslendi. Gazın semaya yükselmesiyle arzın, şeytanlığın doğal kuvvetlerinden korunabilmesi sağlandı. Örneğin atmosfer sayesinde dünya ve dünyadakiler, enerji patlamaları gibi, tabi olunan çeşitli kuvvetlerin yıkıcı tesirlerinden korundu. (41.12)

            “Dünyada oluşan ilk ev Mekke’deki Kâbe’dir. Bu ev yer ile göğün yaradılışında, su üzerinde ilk zuhur eden evdir ve su üzerinde beyaz bir köpük olduğu, yeryüzünün bunun altında döşendiği rivayet edilir. Söz konusu ev ‘Hakiki Kalp’tir. Su üstünde zuhuru hayvanî ruh seması ile beden arzında nutfeyle alakalı oluşundandır. Yeryüzünden evvel halk olunması, kalb-i hakikînin kadîm ve bedenin hadis olduğuna işarettir. Kalbin davranışlarından bir kısmı nefsanî bir kısmı ise ruhanîdir. Kalbin su yüzeyinde beyaz köpük olarak tanımlanması cevherinin saf olduğuna ve yeryüzünün onun altında döşenmiş olduğuna işarettir. Beden, hakiki kalbin tesiri ile vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve organları kalbe tabi olarak oluşur ve gelişir. Böylece ruhun beden ile alakası kurulmuş olur. Kalp, ceninde hareket eden organların ilkidir ve sükûn bulan azaların en sonuncusudur.” (2.96) Beyaz köpük olan hakiki kalbin saf hali ruh ve cisimleşmiş hali ise bedendir. DNA için maddeye ne zaman, nasıl ve ne yapacağını bildirerek hükmeden program denir. Kalp de, DNA dahil, tüm yaradılışa hükmeder. Maddenin analiziyle inancı kanıtlayıp ilme, bilinmek isteyene, yücelmek, bilerek imanın gereğidir.

            DNA maddeye hükmeder. Ana rahminde yumurtanın döllenmesinden 25 gün sonra kalp, 32 gün sonra el ve kollar, 36 gün sonra omurga, 52 günde retina-burun-parmaklar oluşur. Büyüme bu hızda 9 ay devam etseydi bebek 1,5 ton olurdu. Doğumda 90.000 km damar oluşur. Bebeğin oluşumunun matematiksel modelini anlamak mümkün değildir. (*)

            İnsanlar için vaz olunan ilk mescit, sadr-ı manevî Mekke'sinde bulu­nan kalb-i hakikîdir. İşbu sadr-ı manevînin makamı, nefisten daha şereflidir ve kalb-i hakikîye müteveccih olan kuvvanın izdiham ettiği mevzidir, kuvvetlerin toplandığı yerdir. O beyt, kendisinden bütün vücudun feyz ve hayat ve kuvvet alması dolayısıyla ilâhi bir bere­ket sahibidir. Zira azalarda bulunan bütün kuvvetler evvelâ hep o beytten azalara sirayet eyler. Ve o beyt âlemlere sebeb-i hidâyetdir. O sebeple hidâyete, vuslata, doğru yola girilen bir nurdur. (2.96)

            O beytte âyat ve beyyinat yâni ulum ve maârif, hüküm ve hakayık var­dır. O Ayetlerden biri de İbrahim makamı, yani Ruhu ibrahim'in ayağı yeri, yâni Ruh Nurunun kalbe ittisal mahalli olan akıl vardır. Cehalet karargâhlarında hayrette kalanlardan her kim o beyte girerse, sıfatı ve kuvvayı nefsaniye yırtıcılarının helak etmesinden kurtulur, emin olur. Bu beytin ziyaret ve tavaf olunması, insanlara farz kılınmıştır. (2.97) Cismanî şeh­vetlerle ihticab ve nefsanî lezzetlerle iştigal sebebiyle nefislerinin, beden ve bedenin terkip ve mizacından ibaret olduğunu zannederek, kuddus cevher ve fıtrat-ı nurdan gafil oldular. (59.19)

            Somut cisim denizi ile soyut ruh denizi indirilmiştir. Bu iki deniz insan vücudunda buluşur. Aralarında, ne hayatın cevherinin, canlılığının letafetinde ne de madde cesedinin kesafetinde olan ve berzah diye adlandırılan, hayvani nefis canlılığı vardır. Denizlerin arasında, berzahta ne latif ne de kesif denebilen, nefsanî canlılık bulunur. Nefis her ikisinden de dengeli yararlanır, ne madde denizi ne de mana denizi nefis üzerinde tam hâkimiyet kurar. Diğer bir deyişle, ne ruh bedeni latif, ne de beden ruhu kesif, yapabilir. (55.19)

            Yer ve göğün halk edilmesi Hakk’ın mevcudat ile gizlenmesidir. Arş, su üzerinde, ilim ve akıl öncesi haldir, mevcudat ile gizlenen Hak, yaradılışa hükmeden kalp ile açığa çıkar. Celalî nazar edilen ilk cevher, hayâsından, saygısından kısmen su ve kısmen ateşe, bugünkü deyimle ilim yüklü ‘plazma’ya, dönüşmüştür. Sema, latif cevherden, arz da kesif cevherden oluşur. Dünyada oluşan ilk ev Mekke’deki Kâbe, Hakiki Kalptir. Hakiki kalp, ilim ve hikmet yüklüdür, kalbe yönelmiş olan kuvvetlerin toplandığı yerdir. Hakkın arşının, müminin kalbinin, kadîm olması ilk oluşundandır ve beden hadistir, sonra oluşmuştur. Beden, hakiki kalbin tesiri ile vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve bedenin organları kalbe tabi olarak oluşur. Organların kuvvetleri kalpten geçer. Kâbe, kalp, vuslata götüren nurdur, Hz. İbrahim’in ayak izi yani akıl oradadır, tavaf edilmelidir. Kalp, ilim yüklü ve sürekli iletişim ve etkileşim içindeki kuvvetlere akıl ile hükmeder. Aklını kullanmayana hizmet eden kuvvet olamaz.

            Umarım aklımızı kullanıp, kalbi tavaf ederek, ilim ve hikmetin kaynağına ulaşabiliriz.


 

 

11 Ekim 2017 Çarşamba

Temessül ve Tecessüd


            Temessül ve Tecessüd

            ‘Şekil alan’ daha önemli olsa da, alınan şeklin de önemi kritiktir. Bilgiden olma, yeni bir bilgi olarak doğma, belirli bir şekil ve biçim alıp, işlevini sürdürme süreci ilginçtir. Gördüğümüz şekle göre anlarız kediyi, köpeği. Küçük ölçeklerde de, protonun zerrelerinden atom ve molekül düzeyine çıkınca da, şekil alma veya şekle girme çok önemlidir. Bu seneki, 2017 yılı, Nobel kimya ödülü, “DNA’da, ‘Peryot’ adı verilen genin, şekli bozulmadan inceleme yöntemi” keşfine verildi.(1) Söz konusu protein molekülü de karbon, hidrojen, oksijen ve nitrojen (azot) atomundan oluşur. Bilindiği gibi Peryot ve benzeri organik moleküllerin fonksiyonlarını, işlevlerini, belirleyen belirli şekilleri vardır ve bu şekiller kritik düzeyde önemlidir.  Hücrenin içindeki suyu ani soğutarak, kristalleşmeden camsı, ‘glassy’, bir durum almasını ve Peryot’un işlevinin incelenmesini sağlayan yöntem ödül aldı. Peryot geni günün belirli saatinde, hücrenin ‘protein yapan makinesine’, kendi ürettiği ve kodladığı bir ‘haberci molekül’ gönderir. Koda uygun üretilen molekülün miktarı, beyinde, günün belirli saatlerinde, artar ve belirli saatlerinde azalır. Azaldığında gündüz, çoğaldığında gecedir.

            Ayetlerde kısaca değinilen kavramlar, örneğin, ilmin, bilginin şekil alması, cisimlenip, maddeleşip bedenleşmesi gibi, bilimsel olarak kanıtlanır. Maddî ve materyal olmayanın şekil alması ‘temessül’, cisimlenmek, ‘tecessüd’, cesedlenmek ve ‘hıfz ediciler’ deyimleriyle yer alır. Bu kapsamda hıfz edicilerin özel bir yeri vardır. Bunların bilim ve tekniğin derinliğine vakıf olabilme özelliğine sahip olduğu açıklanır. Hafızanın bedene dönüşmesi gibi aklı zorlayan bir kavramdır. İnsan, bedeni var ama beden değildir, cisimlenen bilgi birikimidir, ilimdir. Her şey gibi insan da bilgisinin deposudur ve bu depoda bilgiden başka bir şey yoktur.

            “Ruh, nurunu setrettiği, örttüğü zaman nefis zulmeti gecesi; ruhun nuru tecelli ettiği zaman ruhun nurunun gündüzü oluşur. İlmin idraki örtündüğü zaman, şuur kapandığında, dalgınlık halinde nefsin, maddenin zulmet gecesi oluşur, insan karanlıkta kalır, çevresini veya çevresinde ne olup olmadığını bilemez, farkında olamaz. İlmin idraki ortaya çıkınca, şuur açılınca, anlayış ve idrakin parlaklığında ve aydınlığında, gündüz olur, her şey bilinir ve anlam kazanır. İdrak ve şuurun parlak ve sönük oluş hallerinin insanda buluşması durumunda, Rahmanın arşı olan kalbin vücudu zahir olmuş, ortaya çıkmış demektir. Çünkü kalp, nefis ile ruhun buluşmasından hâsıl olur. Kalbin bir yüzü ruha, Fuat kapısı olarak, bir yüzü de nefse, Sadır kapısı olarak, açılır. Kalp ruhtan bilgi ve hakikatleri alır. Kalp, nefis ile sırları hıfz eder, sırlanan ilmin maddeleşmiş halini, derinliğine inerek, ayrıntısıyla bilir. Nefis, sırları gizler, kaydeder ve hafızada saklar, hakikatin manaları bu yüzünde temessül eder, cisimlenir, bedenleşir, şekil alır, biçimlenir.” (92 Leyl,1) Nebi Aleyhisselâm: «Beni gören, yalnız beni görür, çünkü şeytan benim suretimle temessül edemez»  

            “Siz, Hakk’ın, ‘hıfz ediciler’inden, ilim yüklenebilen kuvvetlerinden oluştunuz. Siz, bu güç ve kuvvetlerin cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış, cisimleşmiş halisiniz. Bedenlerinizden sıyrılıp çıkmanız, soyunmanız halinde durum apaçık görünür. Suretlerinizin bir kısmı size sevap ve rahatlık veren ruhani latif kuvvetlerdir. Bir kısmı ise size azap veren cismani muzlim, zulmetli ve meçhul, suretlerdir. Cismani azalarınız, organlarınız hal lisanı ile sizin yaptıklarınızı hatırlar ve işlediklerinizi söyler. Hafıza semavi bir güçtür ve ruhun bedenden ayrılması halinde yapılanları ortaya koyar.”(6.61) Bedenleşenin son haline biz deriz, ya ilk hali?

            Bir atomda yoğun iletişim ve etkileşim içinde olan elektromanyetik ‘kuvvetler’ vardır. Bozonların içindeki yoğunluk nedeniyle atom kütle kazanmış sayılır. ‘Bilgi yüklenebilen kuvvetler’ sayesinde, üç dört atomun bir molekül oluşturması harika ve üstlendiği görev bir mucizedir. Önce 24 saatlik bir zaman kavramına göre kodlu diğer bir molekül üretip ‘hücrenin protein yapan makinesine’ haber göndermesi hafife alınıp geçilecek bir oluşum değildir. Ayrıca, insanın her organı ne zaman ne yaptığını açıklayabilir, böylece yaşanan süre boyunca her yapılan bilinebilir. Kişiler bir bütün olarak veya organları ayrıca iş yaparken, ileride her şeyin bilineceği bilinciyle yapmalıdır. Ortaya çıkacağının bilinmesi davranışları değiştirebilir. Herkes tarafından duyulacağından ve bilineceğinden emin olunduğunda saklı, gizli, kötü bir şey ne yapılır ne de söylenir. Dijital, elektronik bir ortamda, bir USB belleğinde olduğu gibi, kaydedilip saklanabilen olay ve eylemlerin tekraren izlenebilmesi, anlatılan ‘hıfz ediciler’ kavramına örnek gösterilebilir. İlmin bilgilerinin bir kısmı yazılım halinde biçimlenirken bir kısmı da donanım halinde şekil alır. Yazılım ve donanım, ruh ve beden insanda buluştuğu zaman kalp doğar ve her ikisini de cisimlenip, şekil alıp tüm halleriyle idrak eder ve yaşar.

            “İnsana iman, kalbin temessülü, nefsin tenevvürü, ruhun müşahedesiyle kökleşmiş olması halinde yararlı olur. Hakk’a teslim olmamış, sıfatın tecellisine, müşahede ederek, gözleyerek, alışmamış; Zatın şuhudu, uyanıklığı ile zevk almak amacıyla zat muhabbeti yapmamışlara iman yararlı olamaz. Kemale ermeyen, bilemeyen, kendine yazık eder, alacağı zevkten mahrum olur.” (6.158) Nefis sıfatlarından ve efal libaslarından soyunmanız halinde, semavi kuvvetlerle, meleklerin temessül edip etmemeleri halleriyle, imdadınıza yetişiriz. (8.9)      “Kalp, nefis hey'etiyle teşekkül edince, kalbin nasibi de nefsin nasibi suretinde temessül eder. Nefis, kalbe ram olursa, tabi olursa, şehvet iffete dönüşürse, kalp, nefsin huzurunu sağlamak amacıyla nefsin iyi, güzel, doğru ve meşru ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılar. Böylece dünyevî ihtiyaçların yanında uhrevi zevkler de katlanarak yaşanır.” (11.15). Kalbi henüz temessül etmemiş olanda iman aranmayabilir.

            Halk edilen zatlara ve mahlûkların hakikatlerine bakılırsa, heykel ve suretlerin, şekil ve biçimlerin cesetlendiği, maddeleştiği ve hakikatine uygun bir şekilde cisimlendiği görülür. Her şeyin bir hakikati ve o şeyin mevcut olmasına sebep olan bir aslı, özü ve melekûtu, madde ve manası, vardır. Her şeyin bir vasfı ve mazharı demek olan bir zilli, gölgeleşmiş, maddeleşmiş hali vardır. Şeylerin kendisi ve cesetleri farklıdır ve bunlar secde edici halde temessül ve tecessüd eder, cisimlenir ve cesetlenir. (16.48) Herkes kendi kitabını okur. Ameller heyet ve suretleriyle temessül eyler. İnsanın nefsi, yaptığı şeyleri ayrıntılarıyla müşahede eder, gözlemler. (17.13,14) Veledin halk olunması için, ruhumuz Meryem'e güzel surette bir beşer olarak temessül etti. (19.17)

            Umarım, ilahi emirlere uygun okur, tefekkür eder, ibret alır, hıfz edicilerimizin bilim ve tekniğin derinliğine vakıf olabilme özelliğini kullanarak, kendimizi kalpten bilebiliriz.

(1) The Economist dergisi,  Print edition | Science and technology, Oct 5th 2017