18 Temmuz 2017 Salı

Sağır ve Dilsiz


            Sağır ve Dilsiz

            İnsan işitme ve konuşma yeteneği ile donatılmıştır. İşitme, nutuk kuvvetleriyle yaşamını zenginleştirir, kendini olgunlaştırır. İşitip, konuşarak Hakk’a yücelebilir. Aklın kıyas ederek, bir diğerine bakarak anlaması, kişilere ayrı, bütünden kopuk anlam verir. Önce aklını kullanarak bütünden kopuk gibi davransa da sonuçta işitip konuşanı idrak edebilir.

            Rahman ismi daha sonra gelen her isim ve sıfatın kaynağını oluşturur. Eşyanın tümünü, hakikatini, vasıflarını ve diğer vücudu olan ve olmayan şeyleri kapsayan, Kur’an aklı olarak bilinen, kâmil insan istidadını insanın fıtratında yaratıp kazıyarak Kur’an’ı öğretti. Kâmil insan fıtratında toplanmış olan şey, ayrıntısıyla, fiilen zahir olmuş görünmüştür. İnsanlığın fıtratını yaratıp Furkan aklını, uygulamaları, ona yönlendirerek insanı halk etti. İnsana, böylece, Furkan’dan, fiil ve uygulamalardan Kur’an aklına, ilmin hakikatine ulaşıp haber verebilmesi için, diğer mahlûklardan farklı olarak, konuşma yeteneği bahşedilmiştir.” (55.1-6)

            Her var olan aynı ilim ile var olur. İlmi, zaman ve hallerin hepsini kapsar, zahir olan, meydana çıkan Hakk’ın ilminden başka bir şey değildir. Dinde ikrah, zorlama yoktur. Kalbin nuru ile gören basiretli kişi bâtının hakikatini, zahirin özünü görür. Akıl, dış görünüşü; basiretli kalp hakikati gördüğü için, sabah iki göz ile dünyanın açık ve aşikâr bir şekilde görülüşü gibi; din akıl ve kalp için tebeyyün eder, yeniden keşfedercesine aşikâr olur.” (2.255, 256)

            “İnsan bir bütündür ama kendi nefsiyle var değildir, her mevcut olan O’nun vücuduyla mevcuttur. Vücudun bütününden infisam etmek, kopmak, ayrılmak, iki vücut halinde var olmak mümkün değildir. Akıl kıyasladığı için iki varlık gibi görür. Mümkinat, mevcut olanlar, Allah’ın efali veya sıfatıdır. İnsan, tüm organlarıyla bir bütün halinde yaşarken, istemsiz olarak hareket eden, kendi iradesi dışında bir şey yapan, oynayan bir organı, eli, kolu hareket ederse; hatta birisi dokunur, hareket ettirirse, onu duyar, işitir! Akıl bir insanı ayrı bir varlıkmış gibi itibar eder, düşünürse o insan varlıktan kopmuş gibi olur. İnsanın ayrı bir varlıkmışçasına hareket etmesi halinde ise ‘Varlık’ onu hemen işitir, çünkü kendi kendine hareket ettiğinde varlıktan kesilmiş, kopmuş olur. Özgürmüş gibi hareket edildiğinde niyeti bilinir, sözü işitilir, hareketi duyulur ve hissedilir. Bağımsız gibi hareket etmenin nedeni maddenin ardındaki, özündeki ilmi bilmemek veya dikkate almamak olabilir. Hareket ve sıfatların karanlıklarından, hayal, kuruntu ve şüphelerden kurtularak ruh âlemi fezasına; ilim ile kalbin ufkuna ve semasına çıkılabilir. Maddeyi, eşyayı, kişileri mevcudatın tümünden, vücuttan, kırık, kopuk ve bağımsız hayal etmek eşyanın doğasına aykırıdır.” (2.256, 257)

            Âdemoğullarını, nutuk ve temyiz, ayırt etme, akıl ve ilim sahibi olmakla takdir ettik, terkim eyledik, sıfat, işaret, kerem, ikram sahibi yaptık. Dünya ve ahrete ilişkin her türlü ihtiyaçlarını talep ve elde etmeleri için kara ve denizlerde gezdirdik, sebeplerini onlara kolay kıldık. Âdemoğluna, başka mahlûklara verilmeyen değişik cins, rızıklar verdik. Onları mahlûkatımızın çoğundan üstün kıldık. Âdem, yakin kılındı, tevhit ile donatıldı, ruh ve cesetten oluşturuldu, kemalin talebinde ruh ile cesette terakki ettirildi; ruh ve bedende yürütülerek ervah, ruhlar, ilim âlemi denizinde ve cisim âlemi arzında ilerletildi. Ayrıca ilim ve bilgilerin en güzeliyle rızıklaştırılıp tüm mahlûklara üstün kılındı.” (17.70; 2.30)

            “Maddenin cezbesine, çekimine kapılıp, aldatıcılığına kapılıp, yeniden diriltilmeyi inkâr ettikleri için, hak ettikleri ne fazla ne noksan olarak verilir ve yaşadıkları gibi ölürler. Dünya hayatında oldukları gibi hidayetten kör, hak söz söylemeye dilsiz ve haklıyı, makulü işitmeye sağırdırlar. Zira nutuk ile murat olunan manayı idrak edemezler, çünkü anlayacak ve fehim edecek kalp sahibi değillerdir. Anlaşılamayan bir şeyden söz etmek nasıl mümkün olabilir? Elbette olamaz. Keza fehimleri, anlayışları olmadığından; makul bir sözü işitmekten sağırdırlar, bu nedenle, hidayeti icap eden ke­lam, ne ilham tarikiyle Hak’tan fehim cihetinden ve ne de insanların kelâmından işitmek tarikinden, yolundan ve ne de ibret almakla basar tarikinden onlarda hiç bir türlü tesir etmezler. Nutuk kuvveti, ruhun nurunu, ilmin idrakini içeren manayı kavrama ve anlatma kuvvetidir. İlahi ilmin tümünün Hakk’ın gölgesi olduğunu, göklerdeki ve yerdeki her mevcudun bu gölgenin uzatılmasıyla vücut bulup kuvvet ve kudretlerle halk edildiğini inkâr ederler.” (17.97, 98)

            Mevcut olanlarının tümünün, Hakk’ın gölgesi olan aynı ilmin kuvvetler halinde iletişime ve etkileşime geçişiyle vücut bulup oluştuğunu idrak etmek önemlidir. Maddenin çekimine kapılıp manayı görememek körlük, hak söz söyleyememek dilsizlik ve makulü işitememek sağırlık olur. Ruhun nurunu, ilmin idrakini, anlayamamak, nutuk ve işitme kuvvetini kullanamamak sağır ve dilsiz olmaktır.

            Ta ki, Allah'ın düşmanları ateşe geldikleri vakit kulakları, gözleri ve dilleri işledikleri amellerle aleyhlerine şahadet eder. Yani azalarının suretleri hal lisanları ile söyler,  yaptıkları amellere dela­let eyler, işte aza bu lisan ile nutuk eylediği için hiç bir şey nutuktan hali değildir. Lâkin gafiller anla­maz.” (41.20, 21)

             “Nutuk sizin beden­leriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş, meydana çıkmış olan ‘mütekellim-i haki­kînin’ sıfatlarından bir sıfattır. Eğer huzur ve görüş sahibi, şahit iseniz kalplerinize mütekellim-i hakikî o sıfatla tecelli etmiştir. Nutkunuz hayvanat sesleri gibi sedalar olmayıp, hakikî nutuk ise, kalbinize te­celli eden ‘sıfat’, tekellüm sebebiyle, kelimeler suretinde yer almış olan rızk-ı maneviniz, size ruh semanızdan nazil olmuştur. Hayvanat sesleri gibi nutuklar ise hakikatte nutuk değildir. Onlar ancak mecazen nutuk tesmiye olunur. Ve bu suretle sizin kemaliniz hâsıl ol­muştur ve ahret ahvaline onunla hidayet bulmanız için Hakk’ın nuru size işrak eylemiştir, kalbinize manalarıyla doğmuştur.” (51.23)

            Eşya, nebatat, hayvanat ve insan vücudunun organları, hal lisanlarıyla veya kendi dillerince konuşur. Hiçbir şey konuşmaktan aciz değildir. Yalnız insan, ruh semasından kalbine doğan Hakk’ın nuru, anlayışı ve idrakiyle kemale erer, olgunlaşır. Kemale eren insan beden arzında zahir olan lisanının, konuşmasının ‘hakiki mütekellimin bir sıfatı’ olduğunu idrak eder. Sıfatın sahibinin idraki insana fani olanın alınıp baki olanın verilmesi anlamına gelebilir. Vücudun duyum ve işitmesiyle konuşma yeteneğinin uyandırılması, ruh semasından Hakk’ın nurunu manalarıyla kalbe doğdurur. Böylece mümin kulun kalbi Hakk’ın arşı olur.

            Hakk’ın kelam etme sıfatını işitip, umarım, ruh nuru, bizim de kalbimize doğar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder