6 Ocak 2022 Perşembe

Hisler Genlerde Kazılıdır

 

Hisler Genlerde Kazılıdır

Bebeğin DNA’sında, her seferinde bir protein açılır işini yapar, emer, kıskanır, sever, güler, ağlar, etkiler, etkilenir tepki verir; uyum gösterilen koşulda RNA ve DNA’sı değişir, gelişir. “Beyin hücresi ‘Nöronlar’ arasındaki, metrelerce uzun, elektromanyetik dalga lifleri yalnız o ana özeldir, ne daha önce oluştu ne de sonra oluşacaktır. Bu dalgalar sayesinde yer, içer, duyar, görür, bilir, bilinçlenir, konuşur, yaşarız. Tüm yaşam iç içe var olmuş bir kodlamalar uyumudur; yaşam, DNA’dan DNA’ya film aktarımıdır.” (1) Canlı hücre, oksijen atomunu, hidrojenden koparıp karbona bağlamasıyla, elektrik enerjisi kazanır ve her işini bu enerjiyle yapar. Hücre, elektrik enerjisini nasıl üreteceğini, mesajını elektromanyetik dalgalar üstünde nasıl kodlayıp, nereye göndereceğini, iyi bilir. Elektromanyetik kuvvetler ile onları kullanım iradesi, DNA bünyesinde, Hakça verilmiştir. “Her şey ve herkese özgü ve özel, irade beyanı olarak, bir ‘nazarım’ vardır.” (42 Şura, 38) (2)

“Fitneci ve münafıkların, kalpleri şek, şüphe ve iki yüzlülük hastalığına tutulmuştur ve bunlar kalplerine kök salmıştır. Resul de müminlere yardım etmek ve dini yüceltmekle bunlara kin ve haset etmeyi de yüklemiştir. Rezaletlerin tümü kalp hastalıkları ve arazlarıdır. Bunlar kalbin zayıflamasına ve helak olmasına yol açar. Çünkü münafıkların azapları elim ve kâfirlerin azapları azimdir, büyüktür. Felç olan bir organın duyarsızlaşması gibi kovulmuş, dışlanmış olan inkârcı kâfirlerin azapları elim ve azim olsa da kalpleri azabı idrak edemez ve sefasını da süremez; büyük kin, nefret ve elemin şiddetini kalpleri hissedemez. İkiyüzlü münafıkların ise asılda istidatları sabit ve idrakleri baki olduğundan, elem ve acının şiddetini hisseder, duyarlar. Çaresiz yalan ve buna katılmış araz olan müzmin hastalıklar sebebiyle azapları elemli olur. Böyle kişiler, bütün işlerde ve akılcı lezzetlerde cüzî menfaat, hissî lezzetler peşindedir, bedensel lezzetlere dalmıştır, dünya muhabbetiyle meşguldür. Kurtuluşu ve iyiliği, dünya işlerini kendilerine uygun yürütmekte, geçimlerini kazanmakta bilirler, bütün amaçlarına böylece ulaşabileceklerini düşünürler. Oysa hissiyat ve idraklerini bozduklarını hissedemezler.” (2 Bakara, 10, 12)

Bir hadise göre  “Kişi sevdiği ile haşir olunur, kıyametten sonra onunla dirilir,  ağacın çekirdekten çıkışına benzer.” Bunun nedeni, insan kalbinin, muhabbet ettiği şeyin suretinde şekillenecek kadar o şeyin,  nefsine kazınmasıdır. Kalpten sevilen kişi,  insanın dünyasını doldurur.  Ateşin harareti,  yanmanın maddi mi manevi mi olduğuna bağlıdır. Cismanî kuvvetler çok sınırlı, oysa ruhanî kuvvetler sınırsızdır; ruhanî ateşin elemi,  cismanî ateşin eleminden hem daha sürekli hem de daha şiddetli olur.  Bu nedenle,  «Cehennem ateşi,  yetmiş defa su ile yıkandıktan sonra faydalanmak için dünyaya indirildi»  denir.  “O ateş, dinden mahcup olanlar, kâfirler, için ihzar olunmuş, hazırlanmıştır. İlahî kahır ateşi gazap kızgınlığına tenezzül etmiş gibi olur ve gazap, insanın ahlakını yakar hem de ateşin yapamadığı tesiri yapar. Bu nedenle gazap, kötü ahlakı yakıp güzel ahlakı inşa edebilir.  Eğer bunu yapamaz iseniz sizi ateşe götüren inadı terk edip teslim olun iman ediniz. Ateş imanın makamına konulmuştur.” (2 Bakara, 24) İlk defa hırsızlık yapanın yüzü kızarır, utanır, sıkılır, acı çeker. Gazap kuvvetleri, kötülüğü yakabilir, güzel ahlakı, geliştirebilir.

”Kuvvet ve kudretimin, zat ve sıfatlarımla, mevcudatın ilahi düzene uygun halleriyle, tecellisini gösteren delillerden sonra; hissi lezzetlere alıştığınız için, cenneti nefsinizle değişmeyiniz.” (2 Bakara, 41) Yaşamın işleyen ilahî düzenine, nefsiniz ve benliğinizle, engel olmayın; enerjinizi düzensizliğinizi düzeltmekte kullanınız. “Arzın yarılıp çekirdekten bitki çıktığı gibi sizi de rahimde, vücudun siyah madde denizinden, ters tutunan damlanın bedensel maddeden arınmasıyla, kurtarırız. Maddeden kurtulamadığı zaman, nefsin, madde fesadından helak olduğunu müşahede eder, görür, gözlemlersiniz. İman ederek, istidadınızda, genlerinizde, olan nuru, ilim ve irfanı, taşıp yayılan olgunlaşma nurunu tasdik ederek, kabul edip uyarak, içinize doğan şeylere ikbal ediniz, uyunuz. Güzel ahlak ve tevhidin istidadınıza, genlerinize, delilleriyle konulması, kazınması ahittir, bu ahde uyulması da sizin ahde vefanızdır. Nurlu parıltılarla verilen ilim ve irfanı, nefsanî lezzet ve kazançlarla değişmeyiniz. Nefsanî sıfatlarla ruhani bilgi ve aydınlığı karıştırmayın. Ruhani kuvvetler ve hisler, nefsanî kuvvet ve hislerden şereflidir.” (2 Bakara, 50) Bebeklikteki saf ve temiz, arı duru ilahi düzeni, çocukluk ve gençliğinizde kaybetmişseniz ruhani kuvvet ve hislerinize tekrar dönünüz. Bizi aile yapan kan bağı değil, birbirimizin hayatına kattığımız sevinç ve birlikte gülebilme ve öğrenebilme bağıdır, hislerimizdir. Ruhani kuvvet ve hisler bütünleştirir, bireysel nefsanî kuvvet ve hisler ise ayrıştırır.

 İlk kırk gün içinde, bebeğin bünyesine giren enerji kuvvetleri önce kalbini oluşturur; diğer organları, kuvvetler, kalpten geçerek oluşturur. Önce kuvvetler vardır sonra kuvvetler sıfat kazanır ve vücut oluşturur. Kırk yaşında, Kalp, nefsanî yaşamdan kaçış yeridir. Nefis, Kalpte, huzur duyar, huzur içinde olur. Kırk yaşında insanı incelerken, ne tür nefsanî hareketleri olduğundan başlanır ve ne tür kalbî duygular altında bulunduğuyla devam edilir. Kişilik ve vücudunun kaynağı araştırılır.

“Ve batınından, ruh'un mahal-i tesirini, ruhun bedene tesir ettiği, bedeni etkilediği yerini ve ferc-i istidadını,  istidadın, açılıp,  yarılıp,  çatlayıp bedende ortaya çıktığı yeri;  bedensel kuvvetlerin mütecaviz yani aktif olanlarından hıfz etmiş,  öğrenmiş olan kul;  zeki ve safi nefsi zikret, tanı, öğren ve hatırla.” (21 Enbiya, 91) (5) DNA’mızda bir proteinimiz açılır, ruh bedene tesir eder. Nefsinde yaşadığın gerek bedensel hareketlerin gerekse kalbi duyguların kaynağına in, nereden geldiklerine, çıktıklarına bak. Fiillerinin de duygularının da kaynağının ruhun olduğunu göreceksin.  Fıtratından ortaya çıkan her şeyin beden ve nefsinde zahir olup göründüğünü anlarsın. Örneğin, sevgi ve merhamet duygularının kaynağı ruhun ve fıtratındır, duygularını yaşarken yapılan hareketler, kendi içini ve ruhunu gösterir.  Her duygunun bir ucu kulda iken,  sonsuzluktaki diğer ucu Allah’tadır.  Batılda kalma, vuslat için Hakka yürü.

Umarım biz de insanı insan yapan akıl ve duygularımızın kaynağını idrak edebiliriz.

(1)     Prof. Dr. Türker Kılıç: http://drturkerkilic.com/video/50-yilda-yasamdan-ne-ogrendim-95

(2)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/12/varlgn-haysiyeti.html

(3)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2020/02/akl-semas_3.html

(4)     https://evrimagaci.org/soru/vmat2-geni-tanriya-inanma-geni-mi-6790

 

Gen Levhanı Oku!

 

 

   Gen Levhanı Oku!

 

Kulak ver, kalpten gelen sese,

Cahil cühela, gelmez herkese,

Açılan yeni sayfa, kitabından,

Payına düşendir, hitabından!

 

Senden sana, O’na giden yol,

Kendi sesindir, dediği gibi ol!

Şüpheye, kuruntuya yer yok,

Var olan vücut, görünür çok.

 

Boş değil, çocuktan al haberi,

Dışına aktarır, içinden geleni,

Şaşarsın görüp, nasıl bildiğini,

Okur geliştirir sayfa genlerini.

 

Genlerde kazılıdır, aklı, hisleri,

Harfle yazılı, genlerde bilgileri,

Yeni deneyim, kazınır genlere,

Okunup yazılır, yenisi genlere.

 

Rüşt, ispatlanır, akılla, beyinle,

İçinden dışına döner, bilgisiyle.

Vahdet biter, dünya kesretiyle,

Dönmeli kendine Oku emriyle!

 

Yanılgı yazma, kendi levhana,

Kötülükler yazılmasın yazgına,

Aldanma sakın, sapkın azgına,

Dönüp içine uğrama bozguna!

 

Kitap, Âlemle Âdeme, El Kitabı,

Geninde, fıtratında kazılı olanı,

Seni sana okutur, O’nun hitabı!

Necdet, fena bul, bil baki olanı!

       Necdet Altınay, 22122021

14 Aralık 2021 Salı

Haysiyetli Olunmalıdır

 

Haysiyetli Olunmalıdır

Say İlahi İrade Kanuna göre çalışma esastır, her şey çalışana, hak edene, hak ettiği kadardır. “Hakkın batındaki ilim hazinesinde vücudu olmayan bir şey asla zahire çıkamaz ve vücut bulamaz. Zahir de, batın da O’nundur, O'dur.” (25 Furkan, 45) “Kuran, anlaşılsın diye Arapça olarak indirilmiştir. İnsanın yaratılışında, genlerinde vaat edilenler, kitapta tekrar edilmiştir. İnsanın, kitabın doğruluğunu kabul etmesi, şahit olması ve onu okuması beklenir.” (20 Taha, 113, 114) Görüldüğü gibi dünya ve evrendeki her şey Hakkın ilim hazinesinden çıkar ve var olur. İnsanın, genlerinde yazılı olan bilgiler uygulanır, Kitap bunları doğrular ve insanın da bunları okuyup, şahit olup, haysiyet kazanması beklenir.

“İş bu Kuran, değişmez, bozulmaz, noksansız, afetten korunmuş, bozulmamak ve kanıtlanmak üzere, evrenin tümünde apaçık olan ve hakikatleri muhkem, sağlam kılınmış bir kitaptır. Hakikatlerini, daha sağlam ve daha güzel olması mümkün olmayan, bir ilim ve hikmet üstüne inşa eder.  Zahirde,  görünürde, belirli ve bilinen miktar ve zamanda, aşikâr olur.  Takdir ve tertibinde hikmete uygun intizamda, düzendedir.  Ayrıntılarından layıkıyla haberdar, bilgili, kendi cehaletini keşfeden, ilim ve hikmet sahibince; ahkâm ve ayrıntısı, cüzi âlemde ortaya çıkarılmış, aşikâr edilmiş, bir kitaptır.” (11 Hud, 1) Genlerindeki bilgilerin uygulanmasıyla var olan insan, ilim ve hikmetle mükemmel uyumlu düzen ve tertipte, teslimiyette, inşa edilirse, Kuran düzeninden kaynaklanan haysiyete kavuşur.

“Herkes ruh-nefis çiftinin oğludur. Nefis anne önce bedeniyle meşgul olur ve kendi kemaliyle ilgilenemez. Bedenle meşguliyetinden basireti açılmaz, idraki safi olmaz, rüştünü ispat edemez ve kendi kemalinden gafildir. Rüştüne erince, Nefsin akıl basireti açılır, fıtratındaki aydınlanma başlar,  istidadı zahir olur, beşiğinde uykusundan uyanır ve gaflet uykusundan yakaza, yarı uyanık, haline geçer; cevherinin kutsallığını anlar, merkezini ve gayesini arar. (46 Ahkaf, 15) İnsanın, bedensel gelişimi tamamlanıp rüştü kanıtladıktan, aklıyla iyi ve kötüyü ayırt ettikten sonra nefsinin akıl basireti açılır. Fıtratındaki aydınlanma başlar, istidadı görünür, gaflet uykusundan uyanır, uyanık hale geçer ve cevherinin kutsallığını idrak eder. Böylece kendi merkezini bulur ve evrenin merkezinde olduğunu anlar. Dünya ile Gökyüzü arasındaki ilişki ne ise insan ile ‘akıl seması’ arasındaki ilişki de odur.  İnsanlığın aklı da, insanlığın etrafında teçhiz edilmiş, donatılmıştır. İnsan, kendi akıl semasının merkezindedir. (1) Dünya, gök kubbenin merkezindedir ve madde olarak aşağıda, alttadır. (2) Bedensel gelişimden sonra aklın basireti açılır, gaflet uykusundan uyanırsa insan, cevherinin kutsallığını idrak ederek, Hakkın vücuduyla haysiyet kazanır.

“Biz,  «Ey ateş sen,  İbrahim’e hal-i fenaya vusulü sebebiyle serin ol» dedik. Azgın ve asi olan Nemrut Nefis ve kavmi olan gazap ve şehvet kuvvetleri,  Ruh İbrahim’ini,  yani Ruhun mazharı olan vücut incisini, zikir mancınığına koyarak, tabiat-ı rahim harareti ateşine attılar. Allah, tabiat-ı rahmin nar-ı hararetini İbrahim’e serin ve selâmet eyledi. Biz İbrahim’i kurtardık, kendisini hidayet, hakiki rızık, kemali sıfatlar, ilim ve amelle terbiye etmesi sebebiyle, âlemlere mübarek kıldığımız «beden arzına» gönderdik.” (21 Enbiya, 69) Olgunlaşan insan, idrakiyle, gönderilen mübarek beden arzında, haysiyete kavuşur.

“Biz, Ruh İbrahim’ini ve akıl Lût’unu, fenadan sonra Hakkın ihsan edilmiş, bağışlanmış vücuduyla, mübarek kıldığımız tabiat-ı bedeniye arzına, ‘Terbiyeyi Kabule Müsait Olanlar’ için gönderdik. Terbiye ile olgunlaşmaya müsait olanlar, feyiz ve hidayetle, faydalı mahsuller ve meyveler verecek kadar kemale erebilir. Böylece kemale erenler, iyi, güzel ve hayırlı ameller işler ve hükmümün şeraitine, şartlarına, uyarlar. Beden arzı bu amaçla ve nedenle mübarek kılınmıştır. Bizim İbrahim’i ateşten kurtarmamızın sebebi de müsait olanlara, olgunluğun vasıflarını kazandıracak hakiki erzakı vermesi, ilim ve amelle terbiye ve tekmil etmesi içindir.” (21 Enbiya, 71) Yarenlerin “İrşat”, “Öğrenim ve Olgunlaşma” ortamı, olgunlaşmaya müsait olanlar için mübarek yani ilahî hayrı bulunan, bereketli kılınan «beden arzı» ortamı olabilir. ‘Öğreten Öğreniciler’ olup olgunlaşabilirler!

            “Allah yer ile göğün nurudur. Nur, Allah’ın zatıyla zahirdir, kuvvetiyle kütle kazanır, görünür hale gelip görünür,  eşya da nur ile görünür hale gelip görünür.  Nur, zuhurunun,  ortaya çıkışının, şiddetinden ve eşyanın kendisiyle zahir olması dolayısıyla, mutlaktır ve ilahi isimlerden birisidir. Zuhurunun şiddetinden gizlidir, ışığın kaynağı görünür kendisi görünmez. Mevcut olan her şey onunla mevcut olmuştur.  Cisimler âlemi,  ilahi nurun gurup ettiği,  tesettüre girdiği yerdir, örtülü halidir. İnsanın kemale ermiş, olgunlaşmış halinde, bu nur parlar, yaradılışa uygun olarak parlayan bu nur ise diğerlerini aydınlatır.  Parlayarak aydınlatan nura, nurun nuru, batıdan doğan hakikat güneşi denebilir. Cahil kişi cisimlerin altında kalmış, cisimler âlemi dalgasının örttüğü kişidir, altından elini çıkarsa basiretinin körlüğünden göremez.” (24 Nur, 35) Haysiyet, nurun nuru, ilmin idraki iledir.

“Ve bizim inzal ettiğimiz şu Kuran, sırf tevhide hidayet ve doğru yola irşat ziyadeliğiyle mübarek bir kitaptır. En yakın yoldan, kemalin en yüksek derecelerine hidayet eder. Binaenaleyh siz, o kitaba tâbi olunuz ve bütün mâsivâullahtan, sizi Allah’ı düşünmekten alıkoyan her şeyden, hatta kendi zat ve sıfatınızdan, bile sakınınız ki size bağışlanmış vücutla, Allah’ta ve Allah’la, rahmetiyle rahmet olunasınız.” (6 Enam, 155)

            Umarım biz de, bize bağışlanacak vücutla, Allah’ta ve Allah’la, rahmetiyle, haysiyet kazanabilir, haysiyetli olabiliriz.

                                                                                              Necdet Altınay, 15122021

 

 

(1)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/09/evrenin-merkezisin.html

(2)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/09/savunma-hakk.html

 

 

 

2 Aralık 2021 Perşembe

Varlığın Haysiyeti

Varlığın Haysiyeti

Kendini bilen her insanın bireysel, toplumsal ve insanlık düzeyinde bir haysiyeti, gururu, şanı, şöhreti, bilinecek kadir ve kıymeti vardır. Evrenini ve çevresini tamamlayan ve tam anlayan insan, bilir ve bildiğini bilir. Kendini oluşturan her zerrenin, iletişim ve etkileşim içinde olduğu tüm çevresinin farkındadır. İnsan, ıssız bir ada değildir. Herkes, insanlığını, kendi çevresel ortamında, geniş çaplı iletişim ve etkileşim içinde, bedensel ve ruhsal kuvvetlerine, hükmederek yaşar. ‘Uzay Zaman Birleşik Alanındaki Kuvvetlerden’ bazıları, elektron-pozitron misali, zıt kuvvetler halinde,  ‘yokluktan’ ‘boşluğa’ çıkar ve aralarındaki ‘boşluk denizi’ sayesinde, zahir olur, görünür, ‘kaynağından bir nazar iradesiyle’ de, toplaşıp kütle kazanır, kaynağından kopmayacak şekilde ‘eşyayı’ oluşturur.

Büyük Hadron Çarpıştırıcılarından, proton gibi parçacıkların saniyede 40 milyon defa, hızla, çarpıştırılarak elde edilen bulgularla kanıtlanan bilgilere göre “Varlığımızı” (1), saniyenin 10-40ında, ‘Yokluktan’ ‘Boşluğa’ var olup çıkan ve yok olup giden parçacıklara ve aralarındaki ‘Boşluk Denizine’ borçluyuz. Elektronun elektrik değeri, elektronun etrafında polarize olan pozitron ile elektron arasındaki boşluğa tabidir. Yakında artar, uzakta azalır. Elektronun elektrik değeri milyarda bir az ya da çok olsa atom oluşamaz. Evrende hassas denge vardır. Milyarda bir farklı olsa evren olaşamazdı denen milyonlarca katsayı bilinmektedir. Sistemin dışından yapılan bir müdahale sonucunda, Higgs bozonu içinde, ‘toplanan kuvvetler’ bir parçacığın hareketini kısıtlar, parçacık ‘kütle’ kazanır ve hareket etmesi için daha büyük kuvvetle itilmesi gerekir, böylece madde ve her şey oluşur.

“Her şey ve herkese özgü, irade beyanı olarak, bir ‘nazar’ vardır.” (42 Şura, 38) Bu ayet, halk edişte, ‘kuvvetler’ üzerinde, kaynağından, bir irade beyanı olduğunu gösterir. “İnsanlar için vaaz olunan ilk mescit, manevî sadır Mekke'sindeki hakikî kalp, Kâbe’dir.  Hakikî kalbe yönelen ‘kuvvetlerin izdiham ettiği’, toplandığı yerdir. Buradan bütün vücut feyiz, hayat ve kuvvet alır. Her azaya giden kuvvetler buradan gider ve âlemlerin sebeb-i hidayetidir. O sebeple hidayete, vuslata, doğru yola girilen bir nurdur.” (2 Bakara, 96) İnsanın manevî sadrında, göğsünde, Mekke’sinde, bulunan hakikî kalbi, Kâbe’sidir.

Özetle, “Sakfı merfu'; levha-i mahfuza, levha-i kaderden, suretler ve ahkâm nazil olan sema-i dünyadır. Dünya semasına nüzulden, aşağı inişten, sonra mev’atte, cansız şeylerde, hululü, içine gizlice girişi ile şahadet âleminde zahir, aşikâr, olur. Bu da insandaki mahal-i hayal, tasavvur merkezi, mesabesinde olup mahıv ve ispat, var oluş yok oluş, levhasıdır.” (52 Tur, 5) Kader levhasından, saklı ve muhafaza edilen levhaya suretler, şekiller ve ahkâm, düzen, inen dünya semasına ‘Sakfı Merfu’ denir. Dünya semasına inişten sonra cansız şeylere dönüşüyle, içine gizlice girişiyle, görünür âlemde zahir, aşikâr, oluş başlar. Bu da insandaki hayal merkezinde var oluşa benzer olup, mahıv ve ispat levhasıdır, var olma ve yok olma levhasıdır. İnsan, aklını kullanırsa eğer, cansız şeylerin, ‘yokluktan boşlukta var oluş ve yok oluş’ gerçeğini, tasavvur edip, deneyebilir ve gözlemleyebilir. ‘Yokluktan boşluğa çıkıp var olan zerreler’ bilimsel deneylerde kanıtlandığı gibi ayet de ‘Kader Levhasından’ ‘Dünya Semasına’ inip aşikâr olan zerrelerden söz etmektedir.

“Bahri mescur, ‘Boşluk Denizi’,  birbirine yakın olup da etrafı çevrili olan ve ispatlanan eşyanın tümünün zahir olduğu, ortaya çıktığı, suretlerin göründüğü heyuladır,  görkemli büyüklüktür.” (52 Tur, 6) Yokluktan var olup boşluğa çıkan cansızlar, ilmin uygulanmış halleriyle, ‘boşluk denizi’ sayesinde, kesret âlemini, oluşturacak şekilde, görkemli büyüklükte, doldurur. Bu boşluk denizi, yokluktan boşluğa çıkan elektron-pozitron çiftinin arasında yer alan boşluk denizini hatırlatır. “Eğer biz ‘var olur yok olur’ mevcudat olsun isteseydik kudret yönünden bize mümkün olurdu. Lâkin öyle mevcudat, varlık olsun istemedik, çünkü hikmet ve hakikate uygun olmaz, aykırı olurdu”. (21 Enbiya, 17) İnsanlar bir düzen içindedir ancak düzeni bilmezler, kaos derler!

‘Kutsal Mesajlar’, ‘eşyanın’ ‘yokluktan’ ‘boşluğa’ çıkan zerrelerden oluştuğunu bildirir. Bu durumun, bilimsel olarak elde edilen bilgi ve bulgularla kanıtlanmış olduğu görülmektedir. Ayrıca ‘eşya’ bir bütündür ve onları oluşturan ‘kuvvetler’, ‘Uzay Zaman Birleşik Alan Kuvvetleridir’, sürekli iletişim ve etkileşim içinde olup, uzay zamanı büküp ‘toplanmaları’ bütünlüğü bozmaz. En önemli husus, bilim insanlarınca, bu kuvvetlerin, Hadronda çarpıştırma gibi ‘sistemin dışından’ bir etkiyle toplandığının bildirilmesidir. (1)

 “İnsan bir bütündür ama kendi nefsiyle var değildir, her mevcut olan O’nun vücuduyla mevcuttur. Vücudun bütününden infisam etmek, kopmak, ayrılmak, iki vücut halinde var olmak mümkün değildir. Akıl kıyasladığı için iki varlık gibi görür. Mümkinat, mevcut olanlar, Allah’ın efali ve sıfatıdır. İnsan, tüm organlarıyla bir bütün halinde yaşarken, kendi iradesi dışında bir organı, eli, kolu, hareket ederse onu duyar, işitir. Akıl bir insanı ayrı bir varlıkmış gibi itibar eder, düşünürse o insan varlıktan kopmuş gibi olur. İnsanın ayrı bir varlıkmışçasına hareket etmesi halinde ise ‘Varlık’ onu hemen işitir, çünkü kendi kendine hareket ettiğinde varlıktan kesilmiş, kopmuş olur. Özgürmüş gibi hareket edildiğinde niyeti bilinir, sözü işitilir, hareketi duyulur ve hissedilir. Bağımsız gibi hareket etmenin nedeni maddenin ardındaki, özündeki ilmi bilmemek olabilir. Hareket ve sıfatların karanlıklarından, hayal, kuruntu ve şüphelerden, kurtularak ruh âlemi fezasına; ilim ile kalbin ufkuna ve semasına çıkılabilir. Maddeyi, eşyayı, kişileri mevcudatın tümünden, ‘Vücut’tan, kırık, kopuk ve bağımsız hayal etmek eşyanın doğasına aykırıdır.” (2.256, 257)

 Umarım biz de Hakk’ın, vücudunun kopmaz bir parçası, sürekli iletişim ve etkileşim içindeki ayrılmaz haysiyetli bir nazarı (2) olduğumuzu idrak edebiliriz.

                                                                                  Necdet Altınay, 02122021

 

 

           

(1)    https://www.youtube.com/watch?v=FYf7af2tb5U

(2)    http://necdetaltinay.blogspot.com/2017/07/nazarla-olusum.html

19 Kasım 2021 Cuma

Ben Ve Biz Hitapları

 

Ben Ve Biz Hitapları

İnsan, insanlığını, düşünce kudretiyle, mekânında, kuvvetini kullanarak, hükmedip yürütür. Besmelenin anlamı: “Sultan, Tahtından, Sultanlığındaki; cansız cemadat, canlı bitki ve hayvanat olarak özetlenen; toprak, ateş, su ve havadan oluşan, mevcudata; (1) yedi makamdan hükmeder.” İnsan ve insanlığın ‘Kullanma Kılavuzu’ olarak indirilen Kuranda da Allah’ın hitapları, makam ve mertebeye göre ‘Ben’ ve ‘Biz’ olarak geçer. ‘Yerleri ve gökleri halk ettim’, ‘yarattım’, ‘Halife atayacağım’, ‘Âdeme öğretti’ derken tekil, fakat Kitabın çoğunluğunda, insanın eğitim, öğretim, inşa işinde, ‘affettik’, ‘dirilttik’, ‘gönderdik’ ifadeleri ‘sizin için, Halifem, Resullerimle yaptık’ yolundaki insana hitaptır. Çünkü ‘vahdette fani ve muvahhit, tevhit eden insan, her işlediğini ve okuduğunu besmele çekerek, Allah ile birlikte, Allah’ta, işler ve okur. Benliğinden soyunan kişi de ‘ben’ diyemez.

Bazı ayetlerdeki hitaplar dikkat çekicidir. 2 Bakara, 29: ‘yarattı’; 2.30: Rabbin meleklere: "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım"; 2.31: ‘Âdeme öğretti’; 2.52: ‘affetmiştik’; 2.53: ‘mesaj vermiştik’; 2.55: ‘sizi dirilttik’; 2.59: ‘pislik indirdik’; 2.60: ‘saldırmayın demiştik’; 2.104: Ey iman edenler! "Bizi davar gibi güt!" demeyin, "Bize bak!" diye konuşun ve dinleyin; 2.113: ‘aralarında hükmü, kıyamet günü Allah verecektir’; 2.151: Nitekim size aranızdan bir resul göndermişiz; 2.213: ‘peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; Kitap’ı hak olarak indirdi’; 2.253: ‘İşte resuller! Biz onların bazısını bazısına üstün kılmışızdır. Allah, onlardan bazısıyla konuşmuştur’. “O Zat, sema ve arzın mülküne sahip olan zattır.” (25 Furkan, 2) “Ve biz, büyük kıyameti tekzip edenlere, cehennemi hazırlamışızdır.” (25.11) Kısaca, ‘sıratı müstakimdeki’ insana, ‘fenafillâh’ makamlarında ‘Olgunlaşma’ sürecinde ‘sevdiği’ insan, insanı kâmil, halife ve resullere ‘biz’ denilip, ‘genel’ değil ‘özel’ hitap edilmektedir. Genel ve geniş kapsamlı hitaplar tekildir.

“İnsanın fıtratında, Kuranı anlayacak aklı yaratıp nakşederek, kazıyarak, Kuranı öğretti böylece insanı izhar eyledi.” (55 Rahman, 1,2) “Akıl göğünü, ruh güneşi mahalline kaldırdı, nefis ve beden arzına, adalet düzenini indirdi ve itidal vaaz eyledi.” (55.7,8) “Nefis, ayrıca, neslinin devamını sağlayan maddesini ve ilmini içeren, cismanî lezzetlerin en lezzetlisi olan, cinsel ilişki lezzetlerinin kuvvetine sahiptir. Kısaca, beden arzı, zahiri ve Bâtıni zevk ve lezzetlerin kuvvetleriyle donatılmıştır.” (55.10-12) “İnsanın, zahir ve batınında, beden ve ruhunda, ‘Hakikat Güneşinin’ doğuşu ve batışı vardır, ‘Doğuş’ ve ‘Batış’ ile onu terbiye eder. Rabbinin zatı baki kalır.” (55.76) Önce Halk zahir, Hak batındır.

“Cem makamında olan tevhitte, hakiki ahret olan ‘ebedî beka’ lazım gelir. Bu muvahhitler, kesretin tafsilinde ‘cemi’ müşahede eder, bu cemi ile melaike âleminin batını ve nebi âleminin zahiri olan tafsilattan mahcup olmazlar. Ahkâm ve maarifle zahir arasını cem eder, istikamet ilmini ifade eden kitaba iman ederler. İstikamet, fenadan sonra beka makamında sahibinin Allah ile tahakkuk zamanında,  bütün insanî kuvvetler ruhun nuru ile nurlanır ve bütün güç ve kuvvetler ilahi emir hududunda durur. Kısaca, bu makamda bütün kuvvetler, Hakkın zillinde, gölgesinde olarak, külliyet ile vahdet, birlik ile bütünlük, dizisinde dizilmiş olur.” (2 bakara, 176) İnsanın fenafillâh yolculuğu burada bitmiş olabilir.

            “O muvahhit, kendi ihtiyacı olduğu ve mala muhabbet ettiği halde malı verir. Malı vermek, yaşadığın, sağlıklı olduğun, malı sevdiğin, fakirlikten korktuğun halde ve zamanda vermektir. Ölüm döşeğinde miras paylaştırmak mal vermek değildir. Hakiki muvahhitler, kendi ihtiyaçları olsa dahi diğer ihtiyaç sahiplerinin nefislerini tercih ederler. Kalplerini malla meşgul etmemek, Allah’la beraber olarak rızasını kazanmak için verirler. Kerem,  ferahla ve sevinçle olan vermektir.” (2 bakara, 176) Benlik soyunmadan bekaya erişilmez!

            “Sizi cem makamına hidayet etmesi üzerine Allah'a tazim, riayet, etmeniz, azamet ve kibrini bilmeniz için ve belki istikametle şükür edersiniz diye, size bunları emir eylemiştir. Bana teveccüh etmiş olan salik ve talipler, benim marifetimden sana sual ettiklerinde, hemen, tahkik, ben zahirim. Bana hal ve istidatları lisanı ile dua edenlerin dualarını kabul eylerim. Benim icabetimi talep etsinler. Ve tasfiye halinde onların kalpleri aynasından ‘Ben’ tecelli edeceğimden ‘Ben'i müşahede etsinler.” (2 Bakara, 185)

            “Allah, vücutta ondan başka mabut yoktur. Ondan başka her neye ibadet olunsa ibadet, başkasına vaki olmaz. Bilinsin bilinmesin hep O’na olur. O diridir, kayyumdur, âlimdir. Ben zahirim, Ben batınım, evvelim, ahirim.” (2 Bakara, 255) “Hak Teâlâ Hazretleri, zatının muktezası olan adalet ile kaim olduğu halde, ervah göklerini ve sicim arzını izhar eyleyen Zat-ı mutlaktır, ol dediği vakit derhal olur.” (6 Enam, 73) Herkes onun ilmiyle âlim, nefsiyle kaim, ayakta, hayatıyla hay, diri, vücuduyla mevcuttur. Fena makamlarından sonraki beka makamlarında da yalnız Allah vardır, ‘Ben’ der.

            “Fazilet yolu benim doğru yolumdur. Bu yola ancak bir garaz, amaç, için sağa, sola meyil etmeyerek doğru olduğu halde benimle kaim olan kimse girebilir. Zira faziletin membaı, ancak vahdettir. Görülmez mi ki fazilet, ifrat ile tefrit tarafları arasındaki itidallerden ve vasatlardan ibarettir ki bu itidalleri tayin üzere hakikat ile sülük ancak Allah'ın dininde, Allah'a doğru, müstakim olan ve Allah Teâlâ'nın, kendisini hak yola sülûka Tevfik ile teyit eylediği kimseye mümkün olur. Ta ki o kişi efalinden, sıfatından ve sonra zatından fenaya vasıl ve fenadan sonra beka halinde Hakk’ın sıfatıyla muttasıf olup, o Hak'la kaim olur. O vakit Hak'ta Hak ile müstakim olur. Ve o takdirde onun sıratı, Hakk’ın sıratı ve seyri de Allah'ın seyri olmuş olur. (6 Enam, 153)

İnsan, insan olduğunu anlayıp verilenlerle ergenleşip ve olgunlaşıp mesaja muhatap olursa, aşikâr ayetlerin mesajlarının kıymetini ve kadrini bilirse, okuyup anladıkça mesajlar kendini cezp eder, cezbeye kapılan olgun insan da Allah’a vasıl olabilir.

            Umarım biz de sıratı müstakimden geçebiliriz.

                                                                                              Necdet Altınay, 18112021

 

(1)   http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/11/dort-anasr.html

Rüyaların Hakikati

 

Rüyaların Hakikati

Eşyanın hakikati idrak edilmeli. Cemadat, taş, toprak atom yığınlarıdır. Farklı titreşen elektrik halkacıklarından oluşan ‘atom’ Jule ve Vat olarak ölçülürken çoğulu, ‘atomlar’ olunca, Kilogram olarak ölçülür. Çünkü hacim oluşturan atom yığınının üstünde atmosfer baskısı oluşur, deniz seviyesinde ağır, dağ başında hafiftir. Madenlerle canlı bedenler farklıdır. Nebatat ile hayvanat vücutları da farklıdır ama insan bedeni hepsinden farklıdır. Madde ve mana, beden ve ruh, yazılım ve donanım kelimelerinin her biri farklı anlamlar içerir. Yazılımsız donanım bir hiçtir. Ruhsuz beden de cesettir, biliriz ama bedeni kullanırken ruhun etkisini ne düşünür ne de anlarız. Bedenin elinde ve iradesinde hiçbir şey yoktur, bedenin kendisi ‘bağış ve ihsandır’. Bedene hareket etme isteği gönderilirse kuvvet ile desteklenir. Bir şey istemek ilme dayanır, ‘ceberut’ âlemindendir, kuvvet ise ‘melekût’ âlemindendir. Vahiy ve sahih rüyalar aynı kaynaktan, ‘ceberut’, kudret, ilim âleminden kaynaklanır. Mevt ve soyunma sürecinde beden evvel, ruh ahirdir, ahrettir.

“Fıtratı gereğince, her nefsin, ‘kudret âleminden’ bir kaynağı vardır ve ‘melekût âleminden’ onu terbiye eden bir müdürü vardır. Kudret âlemindeki kaynağından ilim ve nur feyzini, anlayış ve idrakini; melekût müdüründen kuvvet ve amel, uygulama feyzini yardım olarak alır. Her nefis, ilminden bir saik, dürtü, istek ve amelinden bir şahit kuvvetle beraber gelir.” (50 Kaaf, 21) Kısaca ilim, maluma götürür.  Her olay insanın bir azasıyla meydana çıkar, elle yapılır, gözle görülür; azalar amellere şahitlik eder, ameller ilmine şahitlik eder, ilim malumdan gelir. “Duygularının içinde yaşayıp, dış ortamda yaptıklarınla çok meşgulken,  maddî ve cismanî perdeni mevt nedeniyle kaldırınca,  işleyen ilmi idrak edince, daha önce tasdik etmediğin şeye, ahreti görüp, şahitlik edersin.” (50 Kaaf, 21,22) Yapılmak istenen önce ilimle, bilgiyle düşünülür sonra kuvvet ve kudretle yapılır. Düşünce, rüyalar gibi kudret âleminden; kuvvet, melekût âleminden, ahretten kaynaklanır.

“Tutmak isteyen, eliyle tutar; beden, cisim ve ceset olarak ‘el’ aradan çekilirse, soyunulursa, ‘ilim ve kuvvet’ kalır. Ve o nefis için böylece bedenden soyunmak suretiyle, ceberut ve melekût dizisinde dizildiği vakitler olur. Bedenden ilim ve kuvvete gidiş Allah’a yaklaşmadır. Kendisine bağış ve ihsan olunmuş olan bedeninin tedbiri sebebiyle, ceberut ve melekûttan uzaklaştığı vakitler de olur. İnsan genel olarak tutan bir el görüp onunla ilgilenerek ‘ceberut ve melekûtun’ suretleşmiş, suretlerin cesetleşmiş, gaibin suretleşmiş, halini görür. Nitekim sadık rüyalarda görüldüğü gibi aralarında hiç bir fark yoktur. Zira sadık rüya ile vahyin her ikisi bir vadidendir, aralarında fark yoktur. Yalnız uyku ve uyanıklık ile fark vardır.” (11 Hud, 69) İnsan bedeni tamamen ‘bağış ve ihsandır’ çünkü aslında madde yoktur, zaman gibi zandır, beden ise maddeden çok farklıdır. (1) Ayrıca, beden ile madde, taş ve toprak arasında da çok fark vardır. Canlı vücut, madenden farklıdır. İkisi de atomlardan oluşur ama yapıları aynı değildir. Her ikisi de küçük titreşimlerden oluşur ama vücuttaki titreşimlerin amaçları vardır, arzu ve isteği vardır, arzu ve isteğini gerçekleştirecek ilave kuvvete ihtiyaç duyar ve ilminden, ruhundan yardım alır. Bu yardımlar ceberut ve melekût, kudret ve kuvvet, âlemlerinden, ahretten gelir.

“Nefis, tabii lezzetlere meyil ederek süfli tarafa cezp edilirse, tabiat perdesi, kalbini, mana âleminden koparır, uzaklaştırır. Mana âleminin kuvvet ve kudretinden yoksun kalır,  insan yardımdan kesilirse, kalbin iradesi zayıflar. İlmin nurundan, idrakinden, mahrum kalan iradenin, kuvvet ve kudreti de zayıflar. Kişi bu durumu fark edip ulvi yöne dönüp, bedenden soyunursa, ilahi nur ve kuvvet yardımına gelir. Allah’a yakınlaşması halinde ise, nebiler gibi bilinmeyeni bilir, kadir olunmayan şeylere kadir olur. İnsan, kendisine bağış ve ihsan olunmuş olan bedende, ilahi kuvvet ve kudrete sahip olur, hükümdarlık âlemlerinin vasıflarıyla vasıflanırsa, sezgi ve ilhama erişir, sahih rüya görür. Gaibi kimse bilemez ama gaipten nida olunur, yardım alınır, fıtrata nakış olunmuş olanlar okunabilir. Sadık rüyalar ile vahiy aynı vadidendir. Nefsin tahayyül kuvvetiyle, gaipteki suretler cesetleşebilir, tecessüm edebilir.” (11 Hud, 69) (48 Fetih Suresi, 27) (80 Abese, 13-16) (85 Büruc, 20,21)

Resulü ihtiyarlatan ayet: “İlahi Hüviyet, şu ve bunluk, senlik, benlik ile kayıtlanmaz, kayıtlı olamaz. Halk ol,  Hak ile ol,  Hak ile halk ol.” (11 Hud, 112, 113) “Ve ana ve babasını kendi oturduğu tahtına oturtup, kendi ebeveyninin karşısında ayakta durdu. Ebeveyn ve kardeşleri, Yusuf’a kavuştukları için Hakk’a şükür secdesi etmek üzere yere kapandı. Yusuf'un hatırına gelerek: ‘Babacığım! İşte evvelce gördüğüm rüyanın tevili budur’. Ebeveynini taht üzere çıkarması «Akıl ve nefis mertebelerinin, gazap ve şehvet gibi diğer kuvvetlerin mertebelerinden yukarıda olduğuna ve akıl ile nefsin kalbe ziyade yakin olduklarına, diğer kuvvetler üzerinde saltanatlarının kuvvetine» işarettir.” (12 Yusuf, 100) İnsan önce beden lezzetlerine, ahmaklıkla, düşkünlükle ve düşüncesizce bir istekle atılım yaparak, ‘beni tabiat’ kuyusuna, ‘benlik’ kuyusuna atılır, düşer. Sonra fıtratına, genlerine kazınmış olan ilahi meziyetler ve yardımlar sayesinde bu kuyudan çıkarılır, lütfe erer. Aklı ve nefsiyle fiillerine hâkim olarak güzel sıfatlarla dolu kalbinin idrakine varır. Ruha ulaşması için yardım almayı kabul ederse, uygun zeminde ‘evet’ derse, sezgi ve ilhama da kavuşabilir, sahih rüyalar da görüp Allah’a vasıl olmaya muktedir olabilir.

Umarım biz de verilenlerin ve eşyanın hakikatini idrak edip sahih rüya görebiliriz.

                                                                                  Necdet Altınay,18112021

 

 

 

(1)   http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/11/dort-anasr.html

 

4 Kasım 2021 Perşembe

Dört Anasır

 

Dört Anasır

Sır, camı ayna yapar, insanın kendini görmesini, bilmesini sağlar. Ana sırlar, sıradan sırlarla, sentez edilmeli. Bir insana, “Evrene, çevrene bak, gördüğünü oku!” dense yapılacak şey basittir. İlk bakışta insan, hayvan, bitki veya cemadatın tümü toprak, hava, su ve ateşten oluşur. Tüm mevcudatın, belirli yasalarla, düzenli bir şekilde oluşturulup yönetildiği görülür. Çevrenin ve tüm evrenin ‘Bağlantısal Bütünsellik’ içindeliği, her zerrenin bir diğeriyle etkileşimde bulunduğu saptanır. ‘Sicim Teorisine’ göre, her zerre birbirine bağlı, bağımlı ama farklı, kendine özgü, titreşen, enerji halkasıdır. Zerrenin, nur denen, parlak, parçacık özellikli, elektromanyetik dalga oluşu bilimsel bir gerçektir.

“Besmele kelimesinde okunan harfler on sekiz, yazılan harfler ise on dokuzdur. Besmelenin kelimeleri birbirinden ayrılırsa harflerin toplamı yirmi ikidir. On sekiz harf için on sekiz bin âlemden bahsedilir. Bu âlemler ceberut (kudret), melekût (hükümdarlık), arş, kürsî, yedi kat gök, toprak, hava, ateş ve sudan oluşan dört anasır ve cemadat, nebatat, hayvanattır. Diğer bir deyişle, Sultan, Tahtından, Sultanlığındaki; cansız cemadat, canlı bitki ve hayvanat olarak özetlenen; toprak, ateş, su ve hava olan dört temel unsurdan oluşan mevcudata; yedi makamdan hükmeder. Bunlara, başlı başına bir âlem olan ‘insan’ âlemi eklenirse on dokuz eder. Kelimelerin ayrılmasıyla açığa çıkan üç elif ise hakikatte bir İlahî âlem olan ama tafsilatta üç olarak ifade edilen efal, sıfat ve zata işarettir. Hepsi yirmi iki eder. Kısaca, 19 bin âleme, gizlenen fiiller, sıfatlar ve vücutlar olarak hükmedilir. Zat sıfatla, sıfat efalle, efal de eserlerle perdelenmiş, gizlenmiştir. Kime, oluşumlardaki eserlerin perdesi kalkarsa, efal tecelli ederse, o kimse tevekkül eder. Efal perdesi kalkıp sıfat tecelli ettiyse o kimse razı ve teslim olur. Sıfat perdesi kalkıp zat tecelli ederse o kimse vahdette fani ve muvahhit, tevhit eden olur, her işlediğini ve okuduğunu besmele çekerek işler ve okur. Resulün, secdesinde ‘Yarabbi cezandan affına, gazabından rızana, senden sana sığınırım’ demesiyle bu üç mertebeye işaret ettiği rivayet olunur.”(1 Fatiha, 1)

Yedi makam olarak özetlenen bakış açısının üçü ‘ilmen’, ‘aynen’, ‘hakken’ yakın makamlarıdır. “İbrahim’in, «Ey Rabbim bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster» dediğini hatırla.” (2 Bakara, 260) Bu ayet ve devamında “Kuşlardan dört tanesini al, kuvvetlerini kendilerine özgü işlerinden men et, asıllarına döndür, parçalara ayır. Her birinin kafasını toprak, hava, su ve ateş tepelerine koy veya vücudun beş duyusu ile kol ve bacaklardan oluşan yedi aza dağına dağıt; çağırdığında her birinin sana koşarak geleceğini göreceksin” denir. Kısaca, ‘Karga, tavus, kaz ve horozun, sırasıyla hırs, gurur, aç gözlülük ve şehvetin ilk nefsanî hallerinden aslına döndüğünü, örneğin, şehvetin iffet olarak sana dönüp secde ettiğini; sen de fenadan sonra bağışlanmış hakiki hayat ile dirildiğini, göreceksin’ denir. İlmi bilinip idrak edilenin, geliştirilerek farklı uygulanmış hali, aynen görülür.  

Hak,  Âdem’i anne ve babasız olarak, topraktan takdir ve tasvir edip  «Hayat sahibi beşer ol»  diye irade eyledi.  Derhal his ve hareket sahibi oldu. Bu ayet, ruhun üflendiğine, ruhun emir âleminden bir irade olduğuna ve bunun için cesedin halk edilmesi gibi madde ve zaman gerekmediğine işarettir. (3 Ali İmran,  59)

Ateş varsa, ısı, ışık ve sıcaklık vardır. Isı, atom hareketiyle enerji aktarımıdır; sıcaklık 0C ile ısı ve ışık ise J/s=watt, (joule per second), Jule ve vat ile ölçülür. (1) Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için bin kalori yani 4.186 Jule ısı aktarımı gerekir. Kilogram ile ölçülen her şey atomlardan, atomlar ise titreşen enerji halkası olan zerrelerden oluşur. Bilimde ölçüm şart oysa ‘varlık, benlik ve an’ ölçülemez. Madde ve zaman yoktur, tamamen zandır. Bu gerçek ayetlerde açıkça yer alır. “Evrensel maddî beden arzında, bireysel tedbir ve bedensel ameller sayesinde, yaşanabilecek ortam hazırlanmıştır. Vücutta bir şey yoktur. Her şeyin hazinesi indimizde, katımızda, yanımızdadır. Önce sureti, şekli ve resmi, külli akılda külli veçhesiyle, her yönüyle, kaza âleminde resmi çizilir. Sonra, sebepleriyle birlikte, levha-i mahfuzdaki, korunan levhadaki, gaipteki görüntüsüyle, külli nefis âleminde görüntülenir. Sonra ayrı ve farklı bir birim olarak ölçülerine göre, miktarına ve vasıflarına uygun, levha-i kader ve dünya semasında görüntülenir. (15 Hicr, 21-23) Akıl, zihin, ‘manada’ oluşanları, nurları, parlak zerreleri, ‘madde’ âleminde gördüğünü zanneder.

“Arzu ve isteklerinin şiddetli olması halinde, istidadı olanların; nefisleri çamurunu, terbiye edip arındırarak, kutsallık yönüne uçuşan kuşlar haline getirir; sohbetlerinin bereketiyle, hakiki hayat nefesi ve ilahi ilim nefesini nefyederim, üflerim. Allah'ın izniyle, şevk ve himmet kanatlarıyla Hak tarafına uçucu diri birer nefis olurlar.”  (3 Ali İmran, 49) “İlahî nefes rüzgârları, hikmet ve bilgi aşılayıcı, kalplere sefalar verici ve tecellilerin kabulüne hazırlayıcı olacak şekilde estirildi. Ruh göğünden hakiki ilimler suyu indirilerek insanlar ihya edildi. İhya edilmezden önce insanın ilim hazinesi yoktu.” (15 Hicr, 22)

“Mutlak vücudun nurunun, kalbe güneş gibi doğuşuyla oluşan Doğunun ve bu nurun gurubuyla oluşan Batının da Rabbi Haktır. Mevcudat, O’nun nuruyla zuhur eder, zahir olur, görünür. Her mevcutta, gizlenen Hak’tır, gurup eden nurudur; onunla tesettür etmesiyle her mevcutta gurubu vardır.  O, doğuş ve gurup ile onu terbiye eder.” (55 Rahman, 17)

Umarım biz de, gurup eden nurun, eşya ile tesettür edenin, sırrına erebiliriz.

                                                                                              Necdet Altınay, 04112021

(1)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2020/12/nefes-kuvvettir.html

(2)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/04/ask-atesi.html

(3)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/10/vaat-edilmis-topraklarda-deprem.html

(4)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/10/suyun-azizligi.html