19 Kasım 2021 Cuma

Rüyaların Hakikati

 

Rüyaların Hakikati

Eşyanın hakikati idrak edilmeli. Cemadat, taş, toprak atom yığınlarıdır. Farklı titreşen elektrik halkacıklarından oluşan ‘atom’ Jule ve Vat olarak ölçülürken çoğulu, ‘atomlar’ olunca, Kilogram olarak ölçülür. Çünkü hacim oluşturan atom yığınının üstünde atmosfer baskısı oluşur, deniz seviyesinde ağır, dağ başında hafiftir. Madenlerle canlı bedenler farklıdır. Nebatat ile hayvanat vücutları da farklıdır ama insan bedeni hepsinden farklıdır. Madde ve mana, beden ve ruh, yazılım ve donanım kelimelerinin her biri farklı anlamlar içerir. Yazılımsız donanım bir hiçtir. Ruhsuz beden de cesettir, biliriz ama bedeni kullanırken ruhun etkisini ne düşünür ne de anlarız. Bedenin elinde ve iradesinde hiçbir şey yoktur, bedenin kendisi ‘bağış ve ihsandır’. Bedene hareket etme isteği gönderilirse kuvvet ile desteklenir. Bir şey istemek ilme dayanır, ‘ceberut’ âlemindendir, kuvvet ise ‘melekût’ âlemindendir. Vahiy ve sahih rüyalar aynı kaynaktan, ‘ceberut’, kudret, ilim âleminden kaynaklanır. Mevt ve soyunma sürecinde beden evvel, ruh ahirdir, ahrettir.

“Fıtratı gereğince, her nefsin, ‘kudret âleminden’ bir kaynağı vardır ve ‘melekût âleminden’ onu terbiye eden bir müdürü vardır. Kudret âlemindeki kaynağından ilim ve nur feyzini, anlayış ve idrakini; melekût müdüründen kuvvet ve amel, uygulama feyzini yardım olarak alır. Her nefis, ilminden bir saik, dürtü, istek ve amelinden bir şahit kuvvetle beraber gelir.” (50 Kaaf, 21) Kısaca ilim, maluma götürür.  Her olay insanın bir azasıyla meydana çıkar, elle yapılır, gözle görülür; azalar amellere şahitlik eder, ameller ilmine şahitlik eder, ilim malumdan gelir. “Duygularının içinde yaşayıp, dış ortamda yaptıklarınla çok meşgulken,  maddî ve cismanî perdeni mevt nedeniyle kaldırınca,  işleyen ilmi idrak edince, daha önce tasdik etmediğin şeye, ahreti görüp, şahitlik edersin.” (50 Kaaf, 21,22) Yapılmak istenen önce ilimle, bilgiyle düşünülür sonra kuvvet ve kudretle yapılır. Düşünce, rüyalar gibi kudret âleminden; kuvvet, melekût âleminden, ahretten kaynaklanır.

“Tutmak isteyen, eliyle tutar; beden, cisim ve ceset olarak ‘el’ aradan çekilirse, soyunulursa, ‘ilim ve kuvvet’ kalır. Ve o nefis için böylece bedenden soyunmak suretiyle, ceberut ve melekût dizisinde dizildiği vakitler olur. Bedenden ilim ve kuvvete gidiş Allah’a yaklaşmadır. Kendisine bağış ve ihsan olunmuş olan bedeninin tedbiri sebebiyle, ceberut ve melekûttan uzaklaştığı vakitler de olur. İnsan genel olarak tutan bir el görüp onunla ilgilenerek ‘ceberut ve melekûtun’ suretleşmiş, suretlerin cesetleşmiş, gaibin suretleşmiş, halini görür. Nitekim sadık rüyalarda görüldüğü gibi aralarında hiç bir fark yoktur. Zira sadık rüya ile vahyin her ikisi bir vadidendir, aralarında fark yoktur. Yalnız uyku ve uyanıklık ile fark vardır.” (11 Hud, 69) İnsan bedeni tamamen ‘bağış ve ihsandır’ çünkü aslında madde yoktur, zaman gibi zandır, beden ise maddeden çok farklıdır. (1) Ayrıca, beden ile madde, taş ve toprak arasında da çok fark vardır. Canlı vücut, madenden farklıdır. İkisi de atomlardan oluşur ama yapıları aynı değildir. Her ikisi de küçük titreşimlerden oluşur ama vücuttaki titreşimlerin amaçları vardır, arzu ve isteği vardır, arzu ve isteğini gerçekleştirecek ilave kuvvete ihtiyaç duyar ve ilminden, ruhundan yardım alır. Bu yardımlar ceberut ve melekût, kudret ve kuvvet, âlemlerinden, ahretten gelir.

“Nefis, tabii lezzetlere meyil ederek süfli tarafa cezp edilirse, tabiat perdesi, kalbini, mana âleminden koparır, uzaklaştırır. Mana âleminin kuvvet ve kudretinden yoksun kalır,  insan yardımdan kesilirse, kalbin iradesi zayıflar. İlmin nurundan, idrakinden, mahrum kalan iradenin, kuvvet ve kudreti de zayıflar. Kişi bu durumu fark edip ulvi yöne dönüp, bedenden soyunursa, ilahi nur ve kuvvet yardımına gelir. Allah’a yakınlaşması halinde ise, nebiler gibi bilinmeyeni bilir, kadir olunmayan şeylere kadir olur. İnsan, kendisine bağış ve ihsan olunmuş olan bedende, ilahi kuvvet ve kudrete sahip olur, hükümdarlık âlemlerinin vasıflarıyla vasıflanırsa, sezgi ve ilhama erişir, sahih rüya görür. Gaibi kimse bilemez ama gaipten nida olunur, yardım alınır, fıtrata nakış olunmuş olanlar okunabilir. Sadık rüyalar ile vahiy aynı vadidendir. Nefsin tahayyül kuvvetiyle, gaipteki suretler cesetleşebilir, tecessüm edebilir.” (11 Hud, 69) (48 Fetih Suresi, 27) (80 Abese, 13-16) (85 Büruc, 20,21)

Resulü ihtiyarlatan ayet: “İlahi Hüviyet, şu ve bunluk, senlik, benlik ile kayıtlanmaz, kayıtlı olamaz. Halk ol,  Hak ile ol,  Hak ile halk ol.” (11 Hud, 112, 113) “Ve ana ve babasını kendi oturduğu tahtına oturtup, kendi ebeveyninin karşısında ayakta durdu. Ebeveyn ve kardeşleri, Yusuf’a kavuştukları için Hakk’a şükür secdesi etmek üzere yere kapandı. Yusuf'un hatırına gelerek: ‘Babacığım! İşte evvelce gördüğüm rüyanın tevili budur’. Ebeveynini taht üzere çıkarması «Akıl ve nefis mertebelerinin, gazap ve şehvet gibi diğer kuvvetlerin mertebelerinden yukarıda olduğuna ve akıl ile nefsin kalbe ziyade yakin olduklarına, diğer kuvvetler üzerinde saltanatlarının kuvvetine» işarettir.” (12 Yusuf, 100) İnsan önce beden lezzetlerine, ahmaklıkla, düşkünlükle ve düşüncesizce bir istekle atılım yaparak, ‘beni tabiat’ kuyusuna, ‘benlik’ kuyusuna atılır, düşer. Sonra fıtratına, genlerine kazınmış olan ilahi meziyetler ve yardımlar sayesinde bu kuyudan çıkarılır, lütfe erer. Aklı ve nefsiyle fiillerine hâkim olarak güzel sıfatlarla dolu kalbinin idrakine varır. Ruha ulaşması için yardım almayı kabul ederse, uygun zeminde ‘evet’ derse, sezgi ve ilhama da kavuşabilir, sahih rüyalar da görüp Allah’a vasıl olmaya muktedir olabilir.

Umarım biz de verilenlerin ve eşyanın hakikatini idrak edip sahih rüya görebiliriz.

                                                                                  Necdet Altınay,18112021

 

 

 

(1)   http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/11/dort-anasr.html

 

4 Kasım 2021 Perşembe

Dört Anasır

 

Dört Anasır

Sır, camı ayna yapar, insanın kendini görmesini, bilmesini sağlar. Ana sırlar, sıradan sırlarla, sentez edilmeli. Bir insana, “Evrene, çevrene bak, gördüğünü oku!” dense yapılacak şey basittir. İlk bakışta insan, hayvan, bitki veya cemadatın tümü toprak, hava, su ve ateşten oluşur. Tüm mevcudatın, belirli yasalarla, düzenli bir şekilde oluşturulup yönetildiği görülür. Çevrenin ve tüm evrenin ‘Bağlantısal Bütünsellik’ içindeliği, her zerrenin bir diğeriyle etkileşimde bulunduğu saptanır. ‘Sicim Teorisine’ göre, her zerre birbirine bağlı, bağımlı ama farklı, kendine özgü, titreşen, enerji halkasıdır. Zerrenin, nur denen, parlak, parçacık özellikli, elektromanyetik dalga oluşu bilimsel bir gerçektir.

“Besmele kelimesinde okunan harfler on sekiz, yazılan harfler ise on dokuzdur. Besmelenin kelimeleri birbirinden ayrılırsa harflerin toplamı yirmi ikidir. On sekiz harf için on sekiz bin âlemden bahsedilir. Bu âlemler ceberut (kudret), melekût (hükümdarlık), arş, kürsî, yedi kat gök, toprak, hava, ateş ve sudan oluşan dört anasır ve cemadat, nebatat, hayvanattır. Diğer bir deyişle, Sultan, Tahtından, Sultanlığındaki; cansız cemadat, canlı bitki ve hayvanat olarak özetlenen; toprak, ateş, su ve hava olan dört temel unsurdan oluşan mevcudata; yedi makamdan hükmeder. Bunlara, başlı başına bir âlem olan ‘insan’ âlemi eklenirse on dokuz eder. Kelimelerin ayrılmasıyla açığa çıkan üç elif ise hakikatte bir İlahî âlem olan ama tafsilatta üç olarak ifade edilen efal, sıfat ve zata işarettir. Hepsi yirmi iki eder. Kısaca, 19 bin âleme, gizlenen fiiller, sıfatlar ve vücutlar olarak hükmedilir. Zat sıfatla, sıfat efalle, efal de eserlerle perdelenmiş, gizlenmiştir. Kime, oluşumlardaki eserlerin perdesi kalkarsa, efal tecelli ederse, o kimse tevekkül eder. Efal perdesi kalkıp sıfat tecelli ettiyse o kimse razı ve teslim olur. Sıfat perdesi kalkıp zat tecelli ederse o kimse vahdette fani ve muvahhit, tevhit eden olur, her işlediğini ve okuduğunu besmele çekerek işler ve okur. Resulün, secdesinde ‘Yarabbi cezandan affına, gazabından rızana, senden sana sığınırım’ demesiyle bu üç mertebeye işaret ettiği rivayet olunur.”(1 Fatiha, 1)

Yedi makam olarak özetlenen bakış açısının üçü ‘ilmen’, ‘aynen’, ‘hakken’ yakın makamlarıdır. “İbrahim’in, «Ey Rabbim bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster» dediğini hatırla.” (2 Bakara, 260) Bu ayet ve devamında “Kuşlardan dört tanesini al, kuvvetlerini kendilerine özgü işlerinden men et, asıllarına döndür, parçalara ayır. Her birinin kafasını toprak, hava, su ve ateş tepelerine koy veya vücudun beş duyusu ile kol ve bacaklardan oluşan yedi aza dağına dağıt; çağırdığında her birinin sana koşarak geleceğini göreceksin” denir. Kısaca, ‘Karga, tavus, kaz ve horozun, sırasıyla hırs, gurur, aç gözlülük ve şehvetin ilk nefsanî hallerinden aslına döndüğünü, örneğin, şehvetin iffet olarak sana dönüp secde ettiğini; sen de fenadan sonra bağışlanmış hakiki hayat ile dirildiğini, göreceksin’ denir. İlmi bilinip idrak edilenin, geliştirilerek farklı uygulanmış hali, aynen görülür.  

Hak,  Âdem’i anne ve babasız olarak, topraktan takdir ve tasvir edip  «Hayat sahibi beşer ol»  diye irade eyledi.  Derhal his ve hareket sahibi oldu. Bu ayet, ruhun üflendiğine, ruhun emir âleminden bir irade olduğuna ve bunun için cesedin halk edilmesi gibi madde ve zaman gerekmediğine işarettir. (3 Ali İmran,  59)

Ateş varsa, ısı, ışık ve sıcaklık vardır. Isı, atom hareketiyle enerji aktarımıdır; sıcaklık 0C ile ısı ve ışık ise J/s=watt, (joule per second), Jule ve vat ile ölçülür. (1) Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için bin kalori yani 4.186 Jule ısı aktarımı gerekir. Kilogram ile ölçülen her şey atomlardan, atomlar ise titreşen enerji halkası olan zerrelerden oluşur. Bilimde ölçüm şart oysa ‘varlık, benlik ve an’ ölçülemez. Madde ve zaman yoktur, tamamen zandır. Bu gerçek ayetlerde açıkça yer alır. “Evrensel maddî beden arzında, bireysel tedbir ve bedensel ameller sayesinde, yaşanabilecek ortam hazırlanmıştır. Vücutta bir şey yoktur. Her şeyin hazinesi indimizde, katımızda, yanımızdadır. Önce sureti, şekli ve resmi, külli akılda külli veçhesiyle, her yönüyle, kaza âleminde resmi çizilir. Sonra, sebepleriyle birlikte, levha-i mahfuzdaki, korunan levhadaki, gaipteki görüntüsüyle, külli nefis âleminde görüntülenir. Sonra ayrı ve farklı bir birim olarak ölçülerine göre, miktarına ve vasıflarına uygun, levha-i kader ve dünya semasında görüntülenir. (15 Hicr, 21-23) Akıl, zihin, ‘manada’ oluşanları, nurları, parlak zerreleri, ‘madde’ âleminde gördüğünü zanneder.

“Arzu ve isteklerinin şiddetli olması halinde, istidadı olanların; nefisleri çamurunu, terbiye edip arındırarak, kutsallık yönüne uçuşan kuşlar haline getirir; sohbetlerinin bereketiyle, hakiki hayat nefesi ve ilahi ilim nefesini nefyederim, üflerim. Allah'ın izniyle, şevk ve himmet kanatlarıyla Hak tarafına uçucu diri birer nefis olurlar.”  (3 Ali İmran, 49) “İlahî nefes rüzgârları, hikmet ve bilgi aşılayıcı, kalplere sefalar verici ve tecellilerin kabulüne hazırlayıcı olacak şekilde estirildi. Ruh göğünden hakiki ilimler suyu indirilerek insanlar ihya edildi. İhya edilmezden önce insanın ilim hazinesi yoktu.” (15 Hicr, 22)

“Mutlak vücudun nurunun, kalbe güneş gibi doğuşuyla oluşan Doğunun ve bu nurun gurubuyla oluşan Batının da Rabbi Haktır. Mevcudat, O’nun nuruyla zuhur eder, zahir olur, görünür. Her mevcutta, gizlenen Hak’tır, gurup eden nurudur; onunla tesettür etmesiyle her mevcutta gurubu vardır.  O, doğuş ve gurup ile onu terbiye eder.” (55 Rahman, 17)

Umarım biz de, gurup eden nurun, eşya ile tesettür edenin, sırrına erebiliriz.

                                                                                              Necdet Altınay, 04112021

(1)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2020/12/nefes-kuvvettir.html

(2)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/04/ask-atesi.html

(3)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/10/vaat-edilmis-topraklarda-deprem.html

(4)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/10/suyun-azizligi.html

21 Ekim 2021 Perşembe

Vaat Edilmiş Topraklarda Deprem

 

Vaat Edilmiş Topraklarda Deprem

Akıl, bazen çok aciz kalır. Aklın işleme ilkesi itibarî ve izafîdir, kıyas yapar. Maddenin tanımı: ‘kütlesi, hacmi ve ağırlığı olan şeye madde denir’. Bu en çağdaş tanım, akıl içindir ama düşünen akla uygun değildir, çünkü ne olduğu belirlenmiyor, ‘ona madde denir’ deniyor. Aslında madde ve zaman yoktur, ‘ego’muz gibi zandır. Elektriksel ve manyetik dalgalar, sırasıyla, gazap ve şehvet güç ve kuvvetleri, vardır. Güçlü kuvvetler maddeye bağlı ve bağımlı değildir. İnsan bilinci, ruhu, maddeden bağımsızdır, birbirlerinden ayrılmaları doğaldır ama bu iş, kıyas olmadığı için akla zor gelir. Cansız, ruhsuz, beden sarsılır, dökülür.

Bölünemez anlamına gelen ‘atom’, maddenin en küçük parçasıdır ama madde değildir, tam bir boşluk ve yokluktur. Atom altı zerreler, tamamen elektrik yüklü dalgalardır, elektromanyetik kuvvetlerden başka bir şey değildir. Bilim burada da ‘parçacık hali gösteren dalgalardır’ deyip çıkar işin içinden. Hayat, ‘maddesel’ değildir, DNA’ya yüklenmiş bir ‘yazılım, irade’ olduğu kanıtlanmıştır. Donanımın yazılıma tabi oluşu, hayatı, canlılığı, ortaya çıkarır. DNA, maddeye hükmederek ‘enerji üretir’, ‘yaşar’ ve ‘çoğalır’. Bir hücrede bu üç işlem aynı anda mevcut olmalıdır. Hayatın, sadece yaşayan bir hücrenin çoğalmasıyla oluşabileceğini de bilim kanıtlamıştır. Evrim, hücrenin gelişimine aittir.

Dalgaların, yalnız insan nazarı altında parçacığa dönüştüğü bir gerçektir. Maddeye nasıl geçilmiş ise cansız maddeden canlılığa da öyle geçiliverir. Bu konuda kutsal mesajlar daha anlamlıdır. “Ortada, açıkta, görünür olanın anlatmaya çalıştığı hafi, gizli olanı, görünür olmaya çalışanı görmeden, hatta inkâr ederek, surette kalmayınız. Aşikâr olarak görünen ‘arz’, görünmeyen, henüz bilinmeyen ‘ilimden’ rızkını alır. Arzın, dört temel anasırdan alacakları takdir edilmiştir. Yeryüzü ve gökyüzü veya arz ve sema olarak bilinen oluşumlar, Haktan rızkını hakça aldıkça oluşur, açılır, gelişir.” (41 Fussilet, 9,10)

Rivayete göre, Allah’ın nefsiyle kaim, yerine geçen, ayakta olan, hayatıyla hay, canıyla canlı, ilmiyle âlim, ruhuyla dirilmiş iken cennette yaşayan Âdem, bedenleşerek dünyaya indirildi. Bedensel nefsaniyeti, canlılığı, Âdem’in zevcesi, eşidir. Âdemoğluna, ilim halinden tekrar ruha dönebilmesi ihsan edilmiştir.  Bilgiler,  kuvvetler halinde uygulandıkça hareket eder, oynaşır. Bedensel nefsaniyetin, canlılıkta, bilgilerin özelliğine uygun bir şekilde, farklılaşarak belirginleştiği için ruh ile cilveleştiği söylenir. İnsanî nefsaniyetin dişiliğinin, eril ruha, her aşamada, aldığı bilgilerin özelliğine uygun gelişip, bir kalp çocuğu doğurduğu rivayet edilir. Veledi kalp, akıl aracılığıyla ruhtan aldığı bilgilerle beslenir, büyür ve kendine vaat edilmiş topraklarda, alanlarda serpilir, hüküm sürer. Bireysel düzeyde, her kişinin bedeni, kendine özgü bir Mısır ülkesidir. Azan Nil, verimli toprağı yarıp akar, taşar; ‘sudan gelen çocuk’ Musa, rahimde kalmaz, doğar, vaat edilen bedeninde yaşar. İnsana, nefsaniyetin her aşamasını, edebiyle, yaşama hakkı ihsan edilmiştir. Mısır ülkesinde, emmare nefisle tutulan yolun sonu olmadığı görüldüğünde, Firavun Nefis, kendini levam ederek, ‘yererek’, bir başka hale geçer; kendisinin, hayalince, her şeye hükmedemediğini, eksikliğini anlar. Firavunun bir rehbere ihtiyaç duyduğu,  halk arasında duyulunca, tevhit ilmine hâkim olan İbrahim’in, aklı temsil eden,  oğlu Yusuf önerilir.  

Beden ülkesi Mısırda, akıl Yusuf’un hükümdarlığı süresince, işlerin düzelmesi memnuniyet verir ve aklın ülkede hüküm sürmesine izin verilir. Önce baş tacı yapılan akıl, zamanla sömürülür ve sadece köle gibi çalıştırılıp nefsanî menfaat için kullanılır. Duygudan yoksun ortamda,  sömürü ve kölelikte,  kalbe ihtiyaç duyulur.  Aklın kalpsizce kullanımı,  maddesel zenginlik verse de mutluluk getiremez.  Levama nefsin,  sudan yani ilimden gelen oğlu,  Hz. Musa, kalp çocuğu olarak, kalbe gerektiği gibi önem verenleri toparlar. Her yer ve zamanda, iş ve işlemlerin, tüm hareketlerin, efalin, aynı ilmin uygulaması olduğu,  akla gelen fikirlerin kutsallığı, anlaşılır. Kalp Musa, kendisine vaat edilen topraklara göç edip, Yusuf’un kardeşlerini, gazap ve şehvet kabileleriyle birlikte, Mısır’dan çıkarır, kalbiyle aklı kölelikten kurtarır. Akıl aracılığıyla kalbe dolan ilim, kalpte mayalanarak çoğalır, taşar ve yayılır. Beden ve madde âleminde yalnız ve sadece bir ve tek ilmin uygulandığının idraki, ayrıca, ilme ulaşma zevk, lezzet ve keyfini de verir. Levam Nefis, bu aşamada tatmin olup, kalbe ram olur, esas krallığın mana âleminde olduğunu hissedip yeni bir hal içine girer. Mutmain Nefsin, ruh babadan olma, kalp çocuğu Hz. İsa; ilmin kendisinin, maddeden, madde halinden,  daha önemli olduğunun idrakine varır. Bu aşamada kalp, âlemin tüm sıfatlarının da yine aynı, bir ve tek, ilmin çeşitli uygulamaları olduğunun idrakine erer. İlmin kaynağı göklerdedir. Mutmain nefis, emmare ve levam nefislerden sonra, ruhun üçüncü eşidir; Hz. Yusuf ve Musa’dan sonra, İsa da üçüncü oğuldur. Âlemde olan Âdem’de de olur!

Aynı Rivayete göre, kalp çocuğu rehberinden tevhit ilmini talep eden, nefsaniyetin aşamalarını yaşayarak, Allah’ın ilmiyle, ruhuyla, zatıyla dirilebilir. Ebeveynleri, Allah’ın kulu Abdullah ve âmin deyip teslim olan,  ilham alan, dördüncü eş Mülheme Nefis sahibi Âmine hatundan olan ve vaat edilmiş topraklarda özel eğitimle yetişen kalp çocuğu, dördüncü oğul Resulümüzdür. Miraca çıkıp inerek, Allah’ın kelamını getiren efendimiz, Hakka ulaşıp dönmüş, ruhun maddeden soyunabileceğini, örnek olmak üzere, gerçekleştirmiştir.

“Beden arzının kadir ve kıymetinin bilinmesi, beden arzının sırrının ortaya çıkışı ve aklın bu sırra erişidir. Sırra eriş, kalpte yerleşen bilgi ve inançlara bağlıdır. Beden ile canlılık hareketleri farklıdır. Bunu fark ediş, madde ile mananın birbirinden ayrılışıdır, mananın maddeden, ruhun bedenden soyunuşu, ayrılışı, aklın zanlarından kurtuluştur. Ruhsuz, cansız beden, sarsıntı geçirir. İnsan ruhu, bilinci, hayvani ruhtan ayrılıp, arınması sırasında, beden ve ruh ilişkisi bozulur, beden harap olur. Bu durumda beden arzı, bir çeşit deprem sarsıntısı geçirir ve şiddetle sarsılır. Beden arzının kadrinin ve kıymetinin bilinmesine sebep olan ilim ve amellerin tümü, kalpte yer eden ilim ve inançlarla ortaya çıkar. İnsan, beden arzının ıstırabına anlam veremez, nedenini bilemez. O zaman beden arzı, hal diliyle haberlerini verir. Bu durumda insanlar da inanan ve inkâr edenler olarak ikiye ayrılır. Bedenlerinin mizaçlarına göre hesap verme ve ceza çekme yerlerine doğru hareket ederler. Zerre kadar hayır işleyen hayrını, şer işleyen şerrini görür.” (99 Zelzele, 1-8)

Umarım biz de tüm beden eşlerimizin kadir, kıymetini ve oğullarını idrak edebiliriz!

                                                                                  Necdet Altınay 20102021

8 Ekim 2021 Cuma

Suyun Azizliği

 

Suyun Azizliği

Bir bardak su verene ‘su kadar aziz ol’ denir. Su, demir gibi Dünya’ya gökten indirilmiştir. Oksijen ve hidrojen tüplerinin açılmasıyla su elde edilmez. Su hayattır. Halk edişin temelidir. Güneş sisteminden önceki, Hidrojen yakıtını bitirip, altın dâhil tüm madenlere dönüşüp dağılan, süpernova kalıntılarında, su kütleleri bulunur. Dünyanın ve insanın % 75’i sudur. Susuz yaşam olamaz, sürdürülemez. Su, ilmin sembolü, her şeyin özüdür. İnsan, önce rahimde ters olarak tutunan su damlasından, sonra kan pıhtısından ve son aşamada da çamurdan yaratılıp, ilimle inşa edilir. Susuz ne toprak olur ne de hava, ateşin de özü sudur, yanıcı Hidrojen ve yakıcı Oksijen suyun özü, H2O formülüdür.

“Ruh semasından bir ilim suyu iner. Nüfus arzında, bu ilim suyu, hikmet pınarları şeklinde kaynaklanır. Aynı su, arzda çeşitli amel ve ahlaka güç kaynağı oluşturur.  Su,  aslından çok farklı olan kök,  sap ve ekin tohumlarına dönüşür.  Sonuçta,  isim ve sıfatları farklı olan şeyler ortaya çıkar.  Bütün bu tecellilerde, benlik kabuğundan soyunmuş hakikat sahipleri için büyük bir nasihat ve ibretler vardır.”  (39 Zümer, 21) “Kur’an,  Furkan olarak görünür;  ilim, suret halinde görünür. Surette kalanlar ilmi göremez. İlim bir düzen içinde surete bürünerek açılım halindedir.  İlmin görünür hale bürünüşünü, bürünüyor oluşunu, görebilmek için ilmi bilmek, surette kalmamak gereklidir.” (41 Fussilet, 5) “Ortada, açıkta, görünür, hadis, zahir, zuhura gelmiş olanın anlatmaya çalıştığı hafa, gizli olanı, görünür olmaya çalışanı görmeden, hatta inkâr ederek, surette kalmayınız. Aşikâr olarak görünen ‘arz’, görünmeyen, henüz bilinmeyen ilimden rızkını alır. Arzın toprak, ateş, hava, su olmak üzere dört temel anasırdan alacakları takdir edilmiştir. Yeryüzü ve gökyüzü veya arz ve sema olarak bilinen oluşumlardan biri olarak arz rızkını aldıkça oluşur.” (41 Fussilet, 10)

Sanal parçacıktan çıkan ilk enerji de,  zamanla oluşan kütle ve madde de,  ilminin aynıdır. S. Hawking’e göre her ‘şey’ bilimsel özelliklerinin, ardındaki ilminin deposudur, kaybolmayan ilminin görüntüsüdür. Evren, sanal parçacığın görünen halidir, önemli olan, bu parçacığın yüklendiği özellikler ve özünde taşıdığı Kur’an, ‘Düzen’, fizik ve matematik ilmidir. Bir inşaat projesinin ismi, resmi,  cismi de, ardındaki ilmin halleridir, aynıdır. “İnsan da fıtratının, fıtratına kazınan ilminin aynıdır.”(41.53,54) Herkesin ve her şeyin cismi ve ameli, ilmine tabidir, biat eder, daim secde eder. Kırk sene önce, bir bilge kişi,  Bursa’da, Ahmet Hançer, “Mana âleminde ispat edildi, madde âleminde ispata gidiliyor” demişti. ‘İnanç âleminde söylenenlerin doğruluğu, bilimsel olarak ispat edilecek’ demiştim.

“Ego, benlik, cahillik, hayvani nefis,  şehvet,  gazap ve bencilliklerden oluşan, ‘Nefsin Semud Kavmi’, ilim suyu tufanında helak olur.” (85 Büruc, 17,18) Kötü huylara Semud kavmi denebilir. Su tufanında kurtuluşa erenler, öğrenimleriyle, örneğin şehvet iffete dönüşerek, yeni sıfatlarıyla doğup, yeni ilim ve ruhla dirilerek yaşarlar. Varlık âleminin ardında olup da gece gibi görünmeyen yedi mertebe, manada olduğu için görünmez. Vücut, hayat, ilim, işitme, görme, irade, kudret ve kelamdan oluşan sekiz sıfat mertebesi ise gündüz gibi maddede, zahirde, açıktadır. Bâtıni değerleri olmayan insanlar, içi boş kuru hurma kütükleri gibidir. Bu insanlardan oluşan kavmin, hayatları ve manaları yoktur.

 Bilgi ve ilim, bilen veya bulanın değildir. İlim, kişiyi, ilmin sahibine götürür.  Batın ve zahirde görünen ilimle, bireysel kişilikler helak olur, kişi fena bulur. “Hak,  Muhammed suretinde zahir olur, görünür. Genel rahmeti, bütün eşyaya vücut vererek ve özüne olgunluğu yerleştirerek, eşyanın tümünü kapsar. Özel rahmeti, olgunluğun idrakine sahip Muhammed evliyasına özgü, sıfatların, hakikati içeren kitabının, inişidir. Bu Kitap önce bütünün, tüm var olanın, var olan her şeyin tamamının; kısaca eşyanın özüne kısaltılarak, öz halinde konduktan sonra; ayetler indirilerek, ayrıntılı bir şekilde açıklanmış Furkan, uygulama aklı, kitabıdır.” (41 Fussilet, 1-4) Kuran, ilim, inmiş; Furkan olarak ortaya çıkmış.

İlim, bilenlerin bilmeyenlere sistemli öğretimiyle öğrenildi. Yoğun öğretim ile öğrenim yoğunlaştı,  bilen ile bilmeyen hızla ayrıştı. Âlim ile cahil arasında uçurum oluştu. Cehaletle ilişiğini kesenin bencil kişiliği, cahilliği, ölmüş sayılabilir. Bu kişinin ilk kişiliği, ilim suyunun tufanında helak olur. İyi okullarda, başarılı olan gençlerin, kısa zamanda kişilik değiştirecek kadar gelişimi dikkat çekicidir. Başarılı gençte öyle bir kişilik oluşur ki başarısız gençte olabilecek bozuk kişilik ile bir ilişkisi olamaz. Muhtemel bu bozuk kişilik tamamen ölmüş,  helak olmuş,  hatta ilimle, kişi, yeniden dirilmiş denebilir. Kitapta adı geçen Semud kavmi ilim suyu tufanında helak olan cahillik, benlik ve bencillik olabilir.

Âlim sıfatına layık görülen kişilerin bireysel kişilikleri de aynı ‘gürleyen sesle gelen şiddetli rüzgâr ve fırtınayla mahvolabilir’. Âlimler, hayatlarını uğruna adadıklarına kavuşmaları halinde,  âlimlik sıfatlarını da  “Bildiklerim benim olamaz, tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” deyip teslim ederse, arif olur. Bu güzel sıfatlara Âd kavmi denebilir.  Adı geçen kavimlerin durumu, “Tam teslimiyet içindeki Müslümanlar olarak can veriniz, Ölmeden önce ölünüz” (2 Bakara, 132) anlamındaki ayet ile de açıklanabilir.  Adı geçen bu kavimler, böylece, Allah’ın rahmetine kavuşmuş olabilir. Ayetler, yaşanan ve yaşanacakları açıklar.  Evrensel olayların tümünün ardındaki ilim aynıdır.  Kitabımız, Furkan, uygulama, ilmini ayrıntılarıyla açıklar.

Umarım biz de, nefsanî davranışlarımızın temelinin ilim suyu olduğunu idrak edip, fiil ve sıfatlarımızı, tufandan kurtulup, teslim edebilir, arif olabiliriz.

                                                                                  Necdet Altınay 03102021

23 Eylül 2021 Perşembe

Savunma Hakkı

 

Savunma Hakkı

Her canlı, hücre veya çekirdek, öncelikle maddeye bağlı ve bağımlıdır. Maddeye hükmetme iradesi bağışlanması sayesinde, yumurta veya çekirdek, uygun koşullar altında, gelişir, büyür, bedenleşir; kendine özgü fıtratına uygun şekil ve usulde, hayattaki yerini alır. Her canlı, varlığını ve neslini sürdürmesi için maddi ve manevi donanıma sahiptir. Bitki ve hayvanlar âleminde, her bireysel, koloni veya kümesel ünite, eko sistemi içinde varlığını sürdürerek yaşar. Genetik yapısında yer alan, yerine göre, hayatta kalması ve neslini sürdürmesi amacıyla, evrim geçirme veya kendini feda etme, seçeneklerini kullanır. Yalnızca insan, diğer canlılardan çok ayrıcalıklı bir şekilde, kendine özgü ve çok özel teçhiz edilmiştir. İnsan, akıl etme, düşünme ve konuşma yetenekleriyle donatılmıştır. İnsan, bilen ve bildiğini bilen yaratık olarak kalmayıp özel olarak ‘yaratıcısını bilmek’ üzere ayrıca muhatap alınıp inşa edilir. Kendini savunma ve teslim etme hakları tanınmıştır.

“Tahkik edildiğinde, incelendiğinde, görülür ki manevi göklerden dünya göğünü yani insanlığın aklını, faziletler, deliller ve işaretlerle ziynetleştirdik, donattık, teçhiz ettik. O delil ve işaretleri, vehim ve kuruntu şeytanlarına yasakladık. O şeytanları, vehim ve kuruntuyu, tabiat çukurunda mahcup, perdeli, olanlara; cismani âlem haviye’sinde, ocağında, cehennemin dibinde, zulüm berzahında, alanında, kalanlara, mahsus kıldık. Kuruntu şeytanının, Nur âleminden uzakta olan ve uzakta kalanlara özel olmasını sağladık. Şek, şüphe ve kuruntu, nur âleminden uzak, madde âleminde oluşta esas mesele, sorun, Rablerinden mahcup oluştur. Rabbin eğitim ve öğretiminden sonra mahcubiyetten kurtuluş mümkündür. Mahcuplar oraya atıldıklarında, ruhanilerin ve insanların seslerini duymaz, korkunç suretli hayvanların sedalarıyla bağrışır, birbirleriyle savaşırlar. Cehennem de üzerlerine kaynayarak yükselir. Nur âlemine şiddetle karşı çıkış nedeniyle, gazap şiddetlenir. Gazap altında oluşları, resullerin getirdiği hakikatlere karşı koymalarındandır. Hakkı işitseler, hakkı bilecekler ve itaat edip, nur âlemine kavuşacak ve kurtuluşa ereceklerdir.” (67.5-8) İnsanın, ‘eğitim-öğrenim’ sürecinden geçip geçmeme elindedir.

Dünya ile Gökyüzü arasındaki ilişki ne ise insan ile akıl seması arasındaki ilişki de odur. İnsanlığın aklı da insanlığın etrafında teçhiz edilmiş, donatılmıştır. İnsan, akıl semasının merkezindedir. Dünya, gök kubbenin merkezindedir ve madde olarak aşağıda, alttadır. İnsan da akıl semasının madde kısmıdır, cismanidir, vehim ve kuruntunun bulunduğu yerdir. Cismani âlem haviyesinde, tabiat çukurunda, kalınırsa kuruntu şeytanı musallat olur. Akıl semasına çıkılırsa, nur âlemine çıkılmış olur ve kuruntu şeytanından uzaklaşılmış olur. İnsan, düşünerek, tefekkür ederek, eğitim ve öğretimle, maddeden arınıp kurtulmalı, akıl semasına yükselmeli; aşağıda, merkezde, kalırsa cehalet kuyusunda kalmış, cehennemi kaynamış olur. Nurdan, akıldan uzak ve gazap içinde oldukları için hayvani sedalarla bağrışır, birbirleriyle savaşırlar, resullerin hakikatlerini anlayamaz karşı koyarlar. Hakkı işitseler, hakkı bilecekler, itaat edip nur âlemine kavuşacaklar ve kurtuluşa erecekler. İnsan, kendi iradesiyle, madde çamurundan arınmayı bilmeli, yükselip yücelmeyi başarmalıdır. Maddi bilgilerin, ilmin tümü iyi bilinmeli ki, madde esaretinden kurtulmalıdır.

“Kalem, Külli Akıldır. Suretler, levhada nakşolunur. Kalem, nasıl kâğıt veya levha üzerine yazı yazarsa aynı şekilde külli akıl ile de nefsin üzerine tüm mevcudat yazılarak halk edilmiş, oluşturulmuştur. Eşya, külli vücut, şekli, mahiyeti ve ahvaliyle takdir olunur. Kâtip Allah’tır.” (68.1) İnsan, bulunduğu yere, savunduğu konuma, kendi seçimleriyle gelir.

“Gözleri, ışığı görüp, ışığın ne ifade ettiğini, nereden ve nasıl geldiğini, ardındaki hakikati görmekten, idrakten acizdir, uzaktır. İdrak gücü olmayan, nur âlemine bakmaya kadir değildir. Her şeyin sadece göründüğü gibi olduğunu düşündükleri süfli, maddi âleme bakma zilleti kaplar onları. Hâlbuki onlar, saadetlerini kazanma kudretleri varken, aletleri, vücutları ve istidatlarının bekası zamanında, nur âleminden yardım almaya, secde etmeye, davet edilmişlerdi.” (68.43) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Örneğin, ışığın yeşil renginin dalga boyunu yansıttığı için, yaprak yeşil görünür ama yeşil değildir, diğer tüm renkleri içerir. Bilgileri anlayarak anlayış gücü geliştirilir, idrak etme gücü kazanılır. Her şeyin ardındaki nur, idrak âlemini ve ardındaki hakikati görebilmeyi gerektirir. Hakikati görmek, nur âleminden, zamanında yardım aldıkça gelişir; insan, öğrendikçe öğrenir. Herkes yardım almaya davet edilmiştir, ilim Çin’de de olsa alınmalı. ‘Say Kanunu’ gereğince, insan, Çin’e gidip öğrenmeli, ‘öğrenmemi istiyorsa beni gönderir’ veya ‘doymamı istiyorsa ağzıma besler’ denemez. Kendi seçimleriyle geldiği, bulunup savunduğu konum, fıtratına uygun olmalıdır. ‘Fena’, ‘beka’ âlemleri çok farklı ve ayrıdır, fenadan beka görülemez.

Her insanın içinde bulunduğu hali ‘savunma’ hakkı vardır. Hak edene, hak ettiği verilir. Her şey ve herkes, hak ettiğini Haktan, hakça, alır. “Senin hidayetinle hidayet bulmanın hâsıl olmaması,  senin kusurundan değil,  ancak hidayetin husulünde şart olan haşyet ve yumuşaklığın zıddı olan kalplerin kasvetinden, katılığından ileri gelmiştir.” (20 Taha, 2) Kesret âleminde, diğer mevcudata karşı savunulan, vahdet âleminde teslim edilir.

Umarım, biz de, önce kendimizi olgunlaştırır, savunur, akıl semasına çıkarır; nur âleminden yardım almaya davet edildiğimizde, davete icabet eder, ilme itaat eder, savunduğumuzu teslim ederek, kurtuluşa ereriz!

                                                                                  Necdet Altınay, 23092021

 

9 Eylül 2021 Perşembe

Evrenin Merkezisin!

 

Evrenin Merkezisin!

            ‘Hak, görür, işitir ve bilir’. ‘Kendini bilen, Rabbini bilir’. Hak söze ne denir, doğrudur. Kadim öğretiler vardır, öncesi bilinmez. Zaman içinde çok kişi, kendini ve Hakkı bilmiş ve hak söz söylemiştir. Dün de bugün de derin düşüncelere dalan, tefekkür eden kişilerin, sezgileriyle ve aldığı ilhamlar, hatta vahiyler, sayesinde hak sözler söylediği ortaya çıkar. Bu sözlere o zamanlarda da bugünlerde de inanmakta güçlük çekenler vardır. Kendini bilip Hakka ulaşanların, toplumda her zaman hak ettikleri yeri aldıkları görülmez. Son aşamada, ‘din ile bilim arasında hiçbir çelişkinin olamayacağı’ bir gerçektir. Sezgisel ve ilhamlara dayanan hatta alınan vahiylerle ortaya konan görüşlerin, bilim tarafından, uzun dönemde, kanıtlandığı görülür. İnançlar ile ortaya konan hakikatler, bilimsel olarak kanıtlanır. Din, her var olanın ilmin bir uygulaması olduğunu söyler, bilim de onu kanıtlar!

            İnanç âleminin, “Mevcudat, yoktan ve yokluktan var edildi”, “Her şey önce Levha-i Mahfuzda yani saklı ve korunaklı levhada var olur, oradan varlık âlemine çıkar” deyimlerine bazı insanlar inanmamış hatta gülmüş olabilir. Avrupa’daki CERN olarak bilinen araştırma merkezinde kanıtlandı ki “Saniyenin 10-40ında, bir vakum yani boşaltılmış boşluk ve yokluk ortamında, zerreler var olur ve yok olur.” Kanadalı bilim insanları ‘boşluk ve yokluktan’ çıkıp var olan bir zerrenin, ani şişip genişlemesiyle, bu evrenin oluştuğunu kanıtladı. Böylece evrenin yaratılması için Allah’a gerek yokmuş ve evren de zaten bir şey değilmiş, artılar eksileri götürünce, ortada bir şey kalmazmış. (1) Diğer taraftan COVID-19 virüsünün m RNA (haberci RNA) tabanlı aşısının temelinde, “Virüsün kendini ürettirdiği ‘m RNA levhasına’ milyonlarca harfler sokularak mesajın bozulması” vardır. Her hücremizdeki DNA’mızın da, üzerinde (A,T,G,C) harflerinden oluşan kelime ve mesajlar olan, bir ‘Levha’ olduğu iyi bilinir. Bilimsel ortamda kanıtlanan gerçekler, inanç âlemini daha anlamlı kılar.

“Semalar tabakalar halinde halk edilmiştir. Mülk âleminin nihai kemali, en mükemmel hali, semaların halkındadır. Tabakaların nizam ve intizamı, düzeni ve düzenliliği, açısından daha muhkem, sağlam, bir şey görülemez. Bu halk edişte hiçbir uyumsuzluk yoktur. Semalar, dünya düzeninin kurulmasının kaynağıdır, başlangıcıdır. Semalarda, hiçbir aralık, çatlak, yırtık ve kopukluk bulunamaz, paralanıp parçalanamaz.” (67 Mülk, 3) Benzer ayetlerde ‘semaların yayılması’, ‘arzın merkezde döşenmesi’ deyimleri önce anlaşılamadı. Dünyanın, merkez olmayıp, Güneşin etrafında döndüğü bilgisiyle, inanç zayıflamış göründü. ‘Hak söz doğrudur da kulun anlayışı yanlıştır’ denemedi. Oysa evrene her nereden bakılırsa bakılsın, bakılan nokta evrenin merkezidir, büyük patlama o noktadan olmuşçasına, her nokta evrenin merkezi olarak görünür. Görülmesi tahmin edilen şey görülmez, tahminlerde pişmanlık duyulur, nedamet gösterilir. Evrenin her noktası, evrenin açılımının, uzayın genişlemesinin merkezidir. Her nokta merkezdir, evrenin merkezidir. Her kes, her insan, evrenin merkezidir. Bu hakikat, hiçbir balon, sabun köpüğü veya bomba patlaması gibi durumlarda görülemez. ‘Her insan kendi dünyasının merkezindedir’ dense de her insanın evrenin merkezi olması fikri yenidir, tahayyül bile edilemeyebilir. Başlangıç, Uzay-zamanın patlamasıdır, uzayda bir şeyin patlaması değil. (2)

Bir balonun yüzeyinde bulunan galaksilerden bakılıyor gibi, balonun yüzeyinde duruyor gibi, evrene bakıp farklı bir görüntü tahmin edilir ama evrene her noktadan bakışta aynı şey görülür, büyük patlamanın merkez noktasından bakılıyor gibi görünür. Bu görüntünün hakikat olduğu ayetle de anlatılmıştır. “Sema’ya tekrar tekrar nazar edin, bakın, her açıdan bakın, görülmesi düşünülen, talep edilen, beklenen şey görülmez. Faydası yok, usanıncaya kadar tekrar et, gör, hakikat rücu eder, eninde sonunda ortaya çıkar. Çünkü fikir kaynar ve dolaşırsa, yerinde durmayıp gezer ve evrenin çeşitli açılardan görünüşü düşünülürse; bir yerde durmayıp gezilirse, çeşitli açılardan bakılırsa; sema, her açıdan farklı görünmez. Fikirlerin çatışması ve incelemenin tekrarı, hakikatin ortaya çıkmasına sebep olur. Semada çatlak, yırtılma da bulunamaz, nazar ediş ve inceleme devam ettikçe beklenen, umulan görüş bulunamayınca, nedametten başka bir şey ifade etmeyince, aynı beklentiyi devam ettirmekten çekinilir, imtina edilir. Evrenin, imtina edilen, farklı görünen, bir vücudunun olmadığını kabul etmek çok zor olur.”  (67 Mülk, 4)

Stephen Hawking’in “Deha” adlı dizisinde ‘sezon 1 bölüm 4’te’ “Neden buradayız?” konusu işlenir. Çok çeşitli deneylerden sonra “Seçimlerimiz nedeniyle olduğumuz yere geldiğimiz” kararına varılır. Ancak, hemen ardından “Özgür irade var mıdır?” konusu işlenir. Nöroloji uzmanlarının da belirttiği gibi bu konuda “Şuur altında alınan kararlar uygulanır, aslında seçim hakkımız, irademiz, yoktur” sonucuna varılır. Yalnız, “Özgür irademiz vardır” deme özgürlüğümüz vardır. Bireysel bilinç, yaşam veya kozmik bilinç ile bağlı ve bağlantılıdır. Son aşamada böylece, “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm!” diyenin gerçekten Yunus olmadığı bilimsel olarak da kanıtlanmış olabilir!

Ayetlerde, önce semanın halk edildiği sonra semanın merkezinde de arzın döşendiği anlatılır. Devamında canlılığın yaratılması ve en sonunda insanın ‘inşa edilmesi’ üzerinde durulur. (3) Her aşamanın, ilmin bir uygulaması olduğunun önemine değinilir. Bilmek için donatılan insana, hakikate ermesi amaç olarak verilmiştir. Kendini bilemeyen, hakikate eremeyen kişinin, fıtratını gerçekleştirmediği, önemsiz şeylerle oyalandığı; nefsine uyduğu, kalbinden ruhuna ulaşamadığı vurgulanır.

Umarım biz de görüneni bilebilmek idrakine varabiliriz!

                                                                                                          09092021

 

 

(1)     Expres UK, Historic Discovery, By Paul Baldwin, Octber 16, 2015.

(2)     https://math.ucr.edu/home/baez/physics/Relativity/GR/centre.html

(3)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/08/varlg-yasayan-insan.html

 

6 Ağustos 2021 Cuma

Varlığı Yaşayan İnsan

 

Varlığı Yaşayan İnsan

            Bu üç kelime aslında üç kavramdır. Kavramların senteziyle bir gerçeğe, ‘hakikate’, ulaşılabilir. Bilimsel olarak, madde ve manasıyla, yazılım ve donanımıyla, gözlemlenebilen, anlaşılabilen, bilinebilen tüm evren bir ve tek varlıktır. İnananlar için ‘Bir ve Tek Varlık’ Allah’tır ve gayrisi de yoktur. Allah’ı, gayrisi bilemez, Allah ehli ancak Allah’ın ilmiyle bilebilir. Varlığın var olmasının amacı yaşamdır. Yaşam ise belirli bir amaç için var edilen, yaratılan, maddeye canlanma iradesi verilerek başlatılan, canlılığa aittir. Yaşam, maddeye hükmeden irade beyanıdır, ‘maddesel’ değil, iradî, yazılımsaldır. Canlılığın amacı ise ‘insanın inşasıdır’. İnsan, kendini bilir ve bildiğini bilir. Özel olarak olgunlaşmak üzere, özelliklerle donatılmıştır. Kendine özgü konuşma ve bilinç üretme yetenekleriyle, Allah’ı bilebilmek için teçhiz edilmiştir. İnsan, kendini bilerek, yaşamı ve Yaradan’ını idrak ederek, kendinden geçmeyi, fani olduğunu anlayıp fena bularak, baki olana erebilir. “Allah, (bilinmeyi sevdiği için) Kuran’ı öğreterek, insanı yaratmıştır.”(55 Rahman, 2,3) Kök hücre benzeri, ‘bir şey’ değil, insandan, ‘her şey’ olabilir. İnsan, ‘hiçlik’ sonrası ‘Heplik'tir’!

            Varlık nedir, var olan nedir, var olmaktan önceki ve sonraki hali nasıldır soruları, ‘Düşünen Akıl Sahibi’ her insanı meşgul eder. Maddesel Galaksiler, ‘Bilinen Evrenin’   ortalama %5idir, geriye kalan ise sırasıyla, % 30-35 ve % 60-65 olmak üzere, ‘Karanlık Madde’ ve ‘Karanlık Enerjidir’. Her durumda, bilinen her şey ‘belirli özellikler’ halinde bilinir. Her ‘şey’, fiziksel veya kimyasal, belirli yasa ve kurallara uymasıyla tanımlanır. Her zerrenin farklı bir titreşimi vardır. Her şey, daha önce ‘Malum’ olan bir ilmin ‘Uygulanmış’ halidir. Tez ve antitezler olarak yürütülen deneyler sayesinde, her alanda geçerli bilimsel yasalar saptanır. Yasalılık esastır, kaos, karmakarışık anlamında değil ‘ilahî’ düzen, anlaşılması zor, ‘çok karmaşık’ anlamındadır. İnsan, öğrendikçe bilim ve bilimsellik artar, her şeyin maluma tabi ilme dayandığı açıktır. Varlık, ilmin uygulanmış halidir. Varlığın esasının ve özünün ilim olduğu, ‘her şeyin, ilminin deposu’ olduğu bilinir. “İlimden de Hakka varılır, bu nedenle ilim Hakkın gölgesidir.” (25 Furkan, 45-50; 27 Neml, 82)

Yaşayan canlı bir hücrenin, işin en başında, üç özelliğinin birden, aynı anda, olması gerektiği bilimsel bir gerçektir. Birinci özellik ‘metabolizma’, organizmanın içindeki yaşamı sürdürme amacıyla bir dizi kimyasal reaksiyonlar sistemidir. Organizmalar, genellikle, kendi içindeki faaliyetleri yürütmek için dış enerji kaynaklarına bağımlıdır. Bazı organizmalar, kendi organik moleküllerini, basit ham maddelerden veya güneş ışığının enerjisiyle sentez edebilir. İkinci özellik ise ‘Düzenli Gelişim’ özelliği olup çevresinden ne alacağı, onu nasıl işleyeceği ve çevresine ne vereceği belirlenmiş olmalıdır. Üçüncü hayati öneme haiz özellik ise ‘Düzenli Çoğalma Sistemi’ özelliğidir. Canlı bir hücrenin yalnız ve sadece diğer canlı bir hücrenin çoğalması ile elde edilebileceği, bilimsel açıdan kanıtlanmış olarak, değerlendirilir. Çünkü herhangi bir organik molekül bile, henüz, laboratuarda sentez edilememiş durumdadır. Şekli önemli basit bir molekülün oluşabilmesi için ‘katlanma olasılığı’ 10300 olarak saptanmıştır. Oysa dünya değil bilinen evrendeki atom sayısının 10170 olduğu bilinmektedir. Canlılığın tüm iradesi, DNA Levhalarında yazılıdır.

            Bilmek, insan içindir, insana özeldir. İnsan, bilmek için vardır, bildiği kadar insandır, mesleği ve işi açısından, bildiği gibidir, ne biliyorsa odur ve o kadardır, usta veya çırak. Bilip olgunlaşması için her şey kendisine nimet olarak verilmiş, gereken her şey ile teçhiz edilmiş, donatılmıştır. Verilenlerle insanın, kendini bilmesi ve olgunlaşması beklenir. Kendini bilen olgun bir kişinin, madde ve manasını, beden ve ruhunu bilmesi, Hak ile batılı ayırt eden kişi olması beklenir. Araştırmaları sonucunda, sezgiye ermiş ve ilham alma deneyimleşmiş ve vahiy alma olgunluğuna ermiş olabilir. Ancak böyle bir olgunlaşmayı gerçekleştirmiş kişiler, kutsal mesajlara muhatap olabilir. İnsan, olgunlaşarak ahlak sahibi olmalı ki ‘Güzel Ahlak’ için dinsel mesajlara muhatap olabilsin. İnsanın, Hakka dönük yüzü önü, bedenine dönük yüzü ise arkasıdır. Önünü ve arkasını bilmeyene hitap edilmez. Yeryüzü ve gökyüzü döşenir, canlılık yaratılır ve insan, insanlarca da, ‘inşa’ edilir. Olgun bir insan bile yalnız başına ormana bırakılsa insanlığını kaybedebilir. İnsan, doğada doğal olarak yetişip olgunlaşan bir canlı değildir. Âdemoğlu olarak olgunlaşana mesajlar inebilir.

            Olgun insanın ruh, kalp ve beden dengesini idrak etmesi beklenir. İnsan, evreni tam anlayan ve tamamlayandır. Deryanın bir damlası ve Rahmanın bir rahimsisi olarak özgürlüğünün sınırlı olduğunu, sezgi ve ilhamlarıyla, bilebilir. Benlik ve bencilliğinden vazgeçip zekâtını vererek, yeniden doğuşa adaydır. Ses duyulmaksızın, kalbine inecek bir ‘Oku’ nidasına karşılık, sessizce, ‘Benim neyim var, nasıl okuyabilirim’ diyebilir.  “Sonra sizi, ruhumuzdan üflenmiş ve suretimizle tasvir edilmiş olarak, diğer yaratılanlardan “Başka bir hale girebilen” halk olarak inşa eyleriz. İnsan, hakikatte halk olmayan bir halktır. İnsanın yaradılışından, fıtratından, gelen ahdi misaka uyma hali, bir halden diğer tüm hallere geçiş yeteneğidir. Bu yetenekle insan, evrimsel gelişim dışında yücelip, her hale girebilmek üzere inşa edilir. Yani halk edilen diğer tüm doğadan farklı olarak inşa edilerek yaratılan yaratıktır. Bundan sonra sizler tabiat açısından ölüsünüzdür. Kısaca, kurtuluşa götüren mevte ermişsinizdir. Fena ile ölü, büyük kıyamet gününde beka ile dirisiniz, yani, irade ile ölürseniz, hakikat ile diriltilir, ‘bir canlı’ değil ‘can’ olursunuz.” (23 Mü’minun, 14-16)

            Umarım, biz de insanlığımızı, yücelerek idrak edebiliriz.

                                                                                              08082021