28 Şubat 2024 Çarşamba

Özgürlük Hakkınızdır,

 

Özgürlük Hakkınızdır,

            Hakikati idrak etmesi amacıyla yaratılıp donatılan insan, buluğ çağına geldikten sonra kendini bilmek için olgunlaşmayı seçip seçmemesi konusunda serbest bırakılmıştır.  Bireysel, kendine özgü, yetki ve yetenekleriyle, verilen akıl, fikir ve düşünme gücüyle ya nimetlerin peşinde koşup verilenleri alıp gidecek ya da geriye dönüp nimetleri vereni arayıp bulacaktır. Bireysel bencil fiil, sıfat ve vücudunu, Nefis, Kalp ve Ruhunun sonsuz rengiyle, kendi çapında kullanmayı seçerse, her alanda sınırlı kalacaktır. Nimet, yetki ve yeteneklerinin kaynağına yolculuk yapmayı seçerse, elindeki emanetleri teslim edecek, yerlerine Yaratıcının fiil, sıfat ve vücudu, kullanmasına izin verilecek ve özgürleşecektir. Bireysel düzeyde, kabzetme ve bastı, darlıkla azlığı ve bollukla bereketi, hak ettiği ölçüde verilir. Az ile yetinebilir, bedensel olan Mevt ile cismani hisler olan hayatı, hafızası olan Akılla yani Hakkın Kabzasıyla, elinden alınarak bolluk ve ferahlık da yaşayabilir.

 “Şuurunuzun, nasip ve kısmetinizin açılıp kapanması elinizdedir, düşüncelerinize ve yaptıklarınıza bağlıdır. Siz kendi sıfatlarınıza karşılık olarak Hakkın sıfatlarını indirebilirsiniz. Bireysel ve bencil sıfatlarınızdan vazgeçerseniz, Hakkın sıfatlarıyla sıfatlanırsınız. Hakkın sıfatlarının nüzulünü ve sizde zuhurunu talep edebilirsiniz. Elinizde mevcut olanlara kıskançlık edip etmemenize bağlıdır. Allah, kıskançlığınız kadar size darlık ve azlık, cömertliğiniz kadar misliyle size bolluk ve çokluk verir.” (2 Bakara, 245) “Cebrail, insan aklı ve fikri; Mikail, bitkilerin ruhu ve aklı; İsrafil, hayvanatın ruhu ve aklı; Azrail, insan ruhu ve aklıdır, vakti zamanı gelince, kabzederek, Allah’a teslim eder.” (2 Bakara, 87) “Ölüm Meleği, iyi ahlak sahibi, hayır ehli, Salih kişilerin ruhunu, halim, selim, mülayim görünerek, kabzeder ve buyurun cennete der. Kötü ahlak ve çirkin sıfatlı, şer ehli şakilerin ruhları, korkunç görünümlerle kabzedilip cehenneme gönderilir. Nefis perdelerinden kurtulup kalp makamına eren, fıtratının aslına dönüp nurlanan kalp sahiplerinin ruhları, kamu vicdanı da denen ölüm meleği tarafından ayrıca kabzedilir. Kalp makamından Şuhut mahalline yücelen ve Rableri ile kendi aralarında perde kalmayan tevhit ehli kişilerin ruhunu Allah kabzeder ve onları nefsine haşreder.” (3 Ali İmran, 97; 32 Secde,  11; 39 Zümer, 42; 19 Meryem, 85; 16 Nahl, 28) “Olgun bir insanın Kalbinin, Nefsine tam hâkim olması, nefsin Gazap ve Şehvet Kuvvetlerinin her çeşidinin tümüne dirayetle Hükmetmesi ve vücut Memleketini, birlik, dirlik ve beraberlik içinde iyi idare etmesi beklenir. Hükmedemez ve hâkim olamazsa, bu Kuvvetler, işbirliği ve eşgüdüm içinde, kalbi esir edip, kuvvetlerin her biri kendine özgü lezzetleri talep edip, bölünüp, birbirleriyle savaşarak, Kalbi kabzetmeye kadar götürebilir.” (6 Enam, 65) “Kulların istidatlarına muttali olan Allah, kullarından dilediğine rızkı çoğaltır ve genişletir ve dilediğine, kabzedip, darlık verir ve noksan eyler.” (13 Rad, 26) “İzafi vücut ile gölgenin nasıl uzatıldığının farkında mısın?  Bil ki eşyanın mahiyeti, aslı, esası, özü ve ayan, apaçık, olanın hakikati yani ilmi, “Hakkın gölgesidir” ve “Mutlak vücudun” sıfatının âlemi oluşturmasının işaretidir. Görünen eşyanın hakikati olan ilim, Hakkın gölgesidir. Eşya, Mutlak vücudun sıfatlanmış halidir. Vücudun hakikatinin sabit bulunduğu yer Ümmül Kitaptır, Levhi Mahfuzdur, Gaip, adem, Yokluk Alemidir, Hakkın Hazinesidir. Gölgenin uzatılması, ilim ile her şeyin zahir oluşudur.” (25 Furkan, 45)

“Gölge uzatılarak, Hakkın kendisi, yoklukta gizlenmekten izafi vücut fezasında bariz olmuş, görünmüştür. Hariçte zahir olan vücuttan ibaret olan nur ismi ile eşyanın ve görünen mevcutların, ezeldeki ilmin halinin izhar edilmesidir, açığa çıkarılmasıdır. Mevcutlar nur ile hariçte zahir olur görünür.  Mevcudat, ezeldeki ilmin izhar edilmiş halidir. Yokluk, adem, vücut hazinesidir, sırf yokluk değildir. Hakkın ilim ve gaip hazinesinde olmayan bir şey asla zahir olamaz, vücudu mümkün olamaz. Her şey, icat ve ıslah,  gaip âleminde sabit olan şeyi izhar ve ifadan ibarettir. «îcâd ile idam, yok etmek»,  ancak gaipte sabit olan şey'i izhar ve ifadan ibarettir, başka bir şey değildir. Sonra ‘akıl güneşini’ ‘Vücut gölgesi’ne delil kıldık. Akıl delili, ‘Gölgenin Hakikati’nin, ilminin, ‘Gölgenin Vücudu’nun gayri, başkası, olduğuna şahitlik eder. ‘Akıl güneşi’ delalet etmezse; ‘gölgenin vücudu’  ile  ‘hakikati’, ilmi, arasında ayrılık olamaz, bu durumda Vücut, mevcut olur. Hâlbuki hiç bir ‘şey’ kendiliğinden mevcut olamaz. Zira zıllin,  ‘gölgenin vücudu’ olmasa ‘şey’ olamazdı. Kısaca, gölgenin vücudundan gayri bir şey mevcut olamaz. Zira gölgenin vücudu olmasa şey olamazdı. Binaenaleyh zillin, gölgenin, ilmin, vücuttan gayri bir şey olduğuna ancak akıl delalet eder. Sonra zilli ifna etmekle,  kolayca bir kabzetmek ile o zilli biz kabzederiz.  Zira mevcudattan her anda fâni olan her bir ‘şey’in fena bulması geçmişine, oluşumuna, kıyasla daha kolaydır. Her kabzedilen şey de zaten az sonra başka bir mazharda zahir olacaktır. Kabzetmenin, ifnanın, görüneni ıslah etmek değil, belki o şey’in suretini ve hakikatini,  ezelden ebede hıfz edici hafızası olan akıldan ibaret «Hakk’ın kabzasında» öyle intişardan, yanmak, ışımak, parlamaktan, men etmektir. Zahir de, batın da O'dur. O her şey’i bilicidir.” (25 Furkan, 45, 46) “Marifetinin hakkı ile Allah'ı arif olmadılar. Allah'ı nefislerinde tasvir, takdir ve her nasıl tasavvur ederlerse, o tasavvur ettikleri şey, kendileri gibi mahlûktur. Hâlbuki Arz, Hükümdarlığının kahredici kudretinin kabzasında ve tasarrufundadır. Gökler de O'nun kudretinde ve kahrındadır, dilediği gibi tasarruf eyler ve onlarla dilediğini işler. Tevhitte fena ve kıyameti Kübra gününde şahidin Şuhut’undan gökleri dürüp ifna, yok, eder. ‘Tevhit Şuhut’unda, görüşünde, eşyanın tümü fanidir. Her tasarruf, fiil, Hakkın kudretiyledir, her sıfat Hakk’ın sıfatıdır. (39 Zümer, 67) “Mevti tabii beden ile olur ve hayat, cismani hislerle yaşanır.  Başka mevt ve hayat yoktur.” (45 Casiye, 24)

Maddenin tümü, bilimsel olarak da izafidir, gözlemciye göredir, her anı değişkendir; hakikati, ilmi, değişmez ama şekli her an değişim içindedir. Tabii Mevt bedensel, hayat ise cismani hislerdir. Hakkın Kabzası olan hıfzedici, hatırlayıcı akıl, mevcudu bir şekilde tutar, eşya fani olup fena bulursa, oluşumuna kıyasla kolayca akılda bireysel haliyle intişarı, ışıması, yanması, men edilip yeni, Hakkın fiili, sıfatı ve vücudu, haliyle tutulur o kadar. 

Umarım biz de hıfzedici aklımızda Hakkın Hakikatinin yanmasını idrak edebiliriz!

Necdet Altınay 02032024

14 Şubat 2024 Çarşamba

Allah, Yaşayandır!

 

Allah, Yaşayandır!

İnsanlar, ezelde, daha saf ve temizdi belki de. Kalplerden tozu toprağı, kiri, pası, silmek, temizlemek bugünkü kadar zor değildi. Gittikçe nefsanî lezzet ve zevklerin çoğaldığı gözlenebilir. Emme basma tulumba misalinde; su, önceleri yüzeyde olabilir, tulumbaya bugünkü kadar su doldurmak gerekmeyebilir. Evvelde, düşünüldüğünde, her şeyin ardındaki ilim kolayca görülebilir, idrak edilebilirdi. İnsanların içi dışına aksedebilir, yansıyabilirdi. Bugünlerde, ‘şey’lerin ardındaki ilmi açığa çıkarmak için, daha derin düşünmek, tefekkür etmek gerekli olabilir. Kendini huzurda, huzur içinde ve huzurlu hissedenler, içindekileri dışına çıkarmakta zorlanmaz. İçindeki güzel düşünceler, akseder, nakşolur, nakış olur, açığa çıkar, sanat olur. Kalpteki sevgi çevreye yansır. İçtekinin dışa yansıması, aksetmesi, sanat ve mimarlık olurdu. İlk insanların, Doğada, korktukları için Tanrı fikrine sığınmalarını düşünmek tarihi yanılgı olabilir. Tanrı, yansımış kulu olmuştur. Tanrı kulunu sevdiği, bildiği ve gördüğü için kul da Tanrıyı sever, bilir ve görür. Bu da gerçek bir yansımadır. Halk, aynen Haktır, batını Hak, zahiri Halktır; Hak, Halk olarak görünür!

“Vücutta evvelde, ahirde, zahirde, batında, Allah’tan başka mabut, ibadet edilen, yoktur. Ondan başka her neye ibadet olunsa ibadet, başkasına vaki olmaz. Bilinsin bilinmesin hep O'na ibadet edilir. Çünkü O'ndan başka mabut ve mevcut yoktur. Her mevcut olan O’nun aynadaki aksidir, aksetmesi, yansımasıdır. Allah, hay yani diridir, var olandır, diri olandır, canlı olandır, yaşayandır. Hayatı, zatının aynı ve her hay, diri olan şey ancak O’nun hayatıyla hay olur, diriliğiyle diri olur, canıyla canlanır. Allah, nefsiyle kaim olan, duran, kayyumdur, hakemdir. Ve her kaim olan şey, onunla kaimdir, kendi adına O’nun yerine geçer. Allah'ın kıyamı olmasa bir şey vücutta kaim olmaz; hayatta kalamaz, ayakta duramaz, kimse kimsenin yerine geçemez.” (2 Bakara, 255) Allah, kulunu sevmeden, Kul, Allah’ı sevemez! Kul, Allah’ı sevmedikçe, Allah kulunu sevmez! Ya kulum, seni zikrettiğim gibi sen de beni zikret! Önce, ezelde, Allah kulunu sevmiş de yaratmıştır ki kul Allah’ı sever! Allah, yokluk aynasına bakmış da Vücudu, mevcudat olarak görünmüştür! Görünen, Görenin Görüntüsüdür! Allah’ım ne büyüksün, Ben diye de görünürsün!

“Kitabı indiren Allah, sıfatlarının tümünün, nefsinde uygulanıp gerçekleştirilmesi nedeniyle, nefsine mutmain, tatmin, olarak şükretti. Şükrettiği nefsi, Abd-i Hu, kulu, olarak, Muhammet’e tahsis etti. Yani, İlahi olgunluk, Celali ve Cemali sıfatların tümünü, Muhammet’in zatı, vücudu, üzerinde izhar etti, zahir kıldı, gerçekleştirdi, ortaya çıkardı, yaşattı. Bu zahir ediş, Muhammet’i, Mutlak kemali, olgunluğu, olgunluğun istidadını bilfiil Muhammet üzerinde uygulamak demektir. Kuran’ın MUHAMMET’E inzali: hakikatin ve vahdetin tümünün, gizli hazinesinden, insan nesli üzerine ibrazı, aktarımıdır. Kitapla cem'in ibda'ı, yaradılışı ve hakikatin ibrazı, nüzul ve ûruç, iniş ve yücelme, itibariyle bir yansımadır. «İnzal» hakikatte: Allah’ın, «Nebi’sine hamt etmesidir.» Zira «ğaybul-ğaybte»  gizlenmiş olan manası, MUHAMMED’İN kalbine inzal olunmadıkça, inmedikçe, «MUHAMMED’İN ALLAH’A HAK hamdiyle hamt etmesi» mümkün olmazdı.” (18 Kehf, 1)

“Hak Teâlâ, «O, abd-i kâmilini, olgun kulunu» Muvahhit, tevhit eden mümin ve Hak’ta fâni olmaları için «Kayyum» yani emrettiği gibi istikamet sahibi kıldı. Yani, MUHAMMED’İN, tüm insanların bazılarını kahrı ile korkutup kötülükten alıkoyarak, bazılarını lütuf ile müjdeleyerek, gazap ve şehvet sıfatlarının, şecaat ve iffete dönüşmesi için «Allah» «MUHAMMED’İ Kayyum kıldı».” (18 Kehf, 2) “Müminlerin tümü, hay ve kayyum olan Zat’a teslim oldular. Hepsi Hay ve Kayyum’un kudret ve kahrına tabidir ve mülkünün esaretindedir. Ne kendi nefsiyle ve ne de gayri bir şeyle hayat bulur, ne de kaim olur. Hayat ve kıyamı, ancak Onunladır. İstidadını körelten ve fıtratının sefasını sürmeyerek «nefsine zulüm» edenin yüzü kararır ve karalığı sebebiyle «nuru kabul etmek imkânı» ortadan kalkan kimse, muhakkak Hakk’ın nurunun rahmetinden ve şefaat edicilerin şefaatinden mahrum kalmıştır. Temizlik ve arınma ile güzel ameller işleyen kimse, hakiki imanının kalıcı olması halinde, kendisinde hâsıl olan kemalin noksan olmasından korkmaz.” (20 Taha, 111, 112) Fıtratın sefası sürülmelidir.

Bir süre nefis orucu tutanda, Gazap ve Şehvet kuvvetleri şiddetlenir. Şeb-i Aruz, Gerdek Gecesini ve Hz. İbrahim’in ‘Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini göster’ nidasını hatırlatır. Kendi âleminde, kibir Kartalı, hırs Kargası, gösteriş Tavusu ve obur Kazın sıfatlarını yaşayarak çevresinde dolaşır. Halden hale geçip, her anda bir şende olarak, sevmek istediğinde sevilmek isteyen bir eşi, tüm canlılar arasında, arar. Nutuk yeteneğiyle aradığı nitelikte birini bulur. İşbirliği içindeki Gazap ve Şehvet kuvvetlerinin, Nutuk kuvvetine yardım ettiğinin farkındadır. Aramada baş döner, canavar nefis azar, beşer akıl şaşar, gönlü akar, bendini aşar, göz güzel çirkin görmez, kulak doğru yanlış dinlemez. Arayan sonunda bulur, çünkü ondan sonra aramaz. Çok sev ki seni sevsin, hem sevilmek istesin. Sevilmek isteyeni sevmek aşka gider. Artı ve Eksi yüklü elektrik ile Güney ve Kuzey kutuplu manyetik kuvvetlerin buluşup kavuşması misali, öyle bir süre geçer ki zıt kutuplar kaybolur, Birlikte Benlik kalmaz, gerdekte kendinden geçer. Halden hale geçişler son bulur, aşırılık gider, kişilik biter. Sevgi, aşk ısıtıp yakmış, akıl yitmiş, kalp atışı, kan akışı hızlanmış, Nefis, tatmin, mutmain olmuş. Maddeden soyunup, arınır, fani olup fena bulur, kalbe, ruhun nuru, ilmin idraki yansır, halin hoşluğu tüm varlığı kaplar. Vahşi kuşlar ölür, küllerinden yeniden doğuşta, onların yerini; kibirsiz, hırssız, alçak gönüllü, kanaatkâr, kalbe ruhtan haber veren güvercin ve muhabbet kuşları alır. İnsanı esir eden kuşlar gitmiş, hizmet edenler gelmiştir. Gazap ve Şehvet, yırtıcı kuvvetler ölür, Şecaat ve İffete dönüşür. İstidat gerçekleşir, fıtrat sefası ‘Benliksiz’ sürülür. İnsan, yansıma sonunda, şükür ve zikir ile olgunlaşabilir!

Umarım, biz de küllerimizden yeniden doğup, Hakka, idrakle, vasıl olabiliriz!

Necdet Altınay 17022024

31 Ocak 2024 Çarşamba

Sevgi, Varoluşun Temelidir!

 

Sevgi, Varoluşun Temelidir!

Altın ve demir gibi ağır metallerin oluşumu için Güneşin basınç ve sıcaklığının yeterli olmadığı bilimsel bir gerçektir. Güneş sisteminden önce bu bölgede bir Nötron yıldızının veya Süpernova'nın olduğu, çok büyük bir sıcaklık içinde ve basınç altında, en parlak döneminde patlayıp geniş bir çevreye, büyük bir toz ve gaz bulutu şeklinde, ayetin dediği gibi ‘atılmış yün ve pamuk misali’ dağıldığı da bir gerçektir. Kısaca, Nötron yıldızı, parlak bir ışık iken, Güneş sistemi halinde; Batı’dan, maddeden tekrar doğmak üzere, gurup etmiş, Dünya oluşmuştur. Işığın içindeki elektrik, manyetik ve elektromanyetik kuvvetlerin, izdihamı, toplanmasıyla, kütle kazanıp cisimleşmiş, maddeleşmiş ve bedenleşmiştir. Bedenimizde bile, bu nedenlerle, ağır metaller bulunabilmektedir. (1) Çeşitli atomlar, Evrenin ilk oluşumundan gelen, bilgi, sevgi ve muhabbet kodlarıyla, DNA’mızı oluşturmaktadırlar. Din de Bilim de bunu böyle açıklar!

“Tevhit İlmi Kitabı, sevgi ve muhabbet koduyla, enerjiye yüklendi ve ilk indirilen cevher zuhur etti, ortaya çıktı. De ki: Bilinmek, için kâinat yaratılmıştı, tevhit benimle kemal buldu, sevdim, sevilen, sevgili oldum, fıtrat benimle amacına ulaşmış oldu. Böylece benim tevhidim ve muhabbetim olgunlaştı. Ruhun, tevhit ilmi olarak idrakiyle, ruhta vahdet ve kalpte muhabbet tam oldu, nefiste de adalet zuhur etti. Vahdet, muhabbet ve adaletimin kemali nedeniyle sevildim habip oldum. Tevhit İlmi habibullahın hakkı oldu. Hak, Muhammed'le zahir oldu. Hak, zahiren ve batınen Muhammed’dir. Zira kalbin tecerrüdü, sıyrılıp soyutlaşması, ilmin zuhurudur.” (42 Şura,1,2; 17) (55 Rahman, 19) “Hakk’ın delili, gölgesi, olan tevhit ilminden halk edilen ilk cevherin; Celalî nazarla hayâsından, edebinden, taşıp yayılmasından sonra, uygulanmış olarak açığa çıkan; ilmi hıfzedici kuvvetlerin izdihamıyla, temessül ve tecessüm ettiniz, cisimleştiniz. İlimden başka bir şey olmayacak şekilde, bedenleştiniz.” (25 Furkan, 45) “Elçisinin kalbi, kaaf, var olanların tümünü kapsayan arştır; elçinin aklı, kesrette var olanların tümünü ayrıntılarıyla ve fiile çıktıkça bilir, her şeyi kapsar, ilmine erer. Arzda vücut bulup mevcut olan ve fıtratlarını gerçekleştiren her şey önce istidatları ile arşta var olur. Arşta istidat olan, arza fıtrat olarak iner.” (50 Kaaf, 1) “İlim Kalbin malıdır, ruhtan ilmi sevgiyle birlikte alır, ilmi sever ve sevdirir, Kalp ilim ile önce kendini güçlü kılar, güçlendirir, bilir ve sever, sevdikçe bilir, bildikçe sever. Kalp, ilim ve sevgisiyle, ruhani kuvvetleri besler, nefsanî kuvvetlere vererek, zekâtını vererek, onları ruh babalarından yetim bırakmaz böylece onları, şehvet ve dünya esaretinden kurtarır, gayra nazardan nefsini temizler.” (2 Bakara, 177) “Takvadan zırh yapmak için Davut’a zırh yapma sanatını öğrettik. Takva ne kadar güzel, kuvvetli ve metin bir zırhtır.” (21 Enbiya, 78-83) “Takvanın tüm mertebelerini geçenler takvada kâmil olurlar. Önce efallerinden, fiil, iş ve eylemlerinden sonra sıfatlarından ve zatlarından, yani vücutlarından, sakınırlar. Kamil takva sahipleri, Allah’a ve kullarına dostturlar, muhabbetleri bakidir. Takvanızın mertebelerini Allah bilicidir. İman, Bâtıni ve kalbîdir, İslam ise zahiri ve bedenîdir. Hakiki iman, şek ve şüpheden arınmış kalpte sabitleşen ve kararlaşan yakınlaşmadır.” (49 Hucurat, 13,15) “Takvanın evvel mertebesi, haramlardan sakınmak,  ahir mertebesi,  benlik ve ikilikten sakınmak olduğu gibi tövbenin de evveli günahlardan rücû, ahiri de vücut günahından rücûdur.” (66 Tahrim, 7,8)

“Marifet mahalli ve Rahman’ın arşı olan kalbin vücudu; ancak ruh nurunun, ilmin idrakinin ve nefis zulmetinin uyumlu karışımı ile olur. Kalp, ruh ve nefsin toplam karışımından doğmuş bir mevcuttur. Nefsin bedenselliği olmasa kalpte manalar anlaşılıp zapt olunmaz. Nitekim ruh makamında yalnız safa ve nurluluktan, manalar, zapt ve beyan olunamaz. Ruh, kalp, nefis bir hakikattir. Beden, hayvani ruh ve hayvanî kuvvetlerin cümlesine nefis denilir. Bu nedenle nefsin takvası insanlara farz olmuştur.” (91 Şems, 4-8)

Haberleşmede, baştan sona, ilk ve son mesajın anlaşılması süreci bir bütündür. Harflerden olan kelime, kelimelerden oluşan ifade, ifadelerden çıkan anlam ve toplam mana bir bütündür. Harf ve kelimelerden oluşan bir Kitabın dediği ve demek istedikleri bir bütündür. Her haber, mesajlar, mesajları gönderen ve alanlar, mesajlara anlam verme ve anlamlardan bir mana, bir haber çıkarma işlemleri, bir bütündür. Elektronik bir mesajı ‘göndermeç’ gönderir, ‘almaç’ alır, depolanan bilgiler hafızadan alınıp hatırlanır, manalar verilir, anlam kazandırılır. Elektronik mesaj, fotonlardan oluşan ışığın bir ışını halinde gönderilir. Elektrik, manyetik ve elektromanyetik dalga ve parçacık halinde yayılan ışığın ışınında kodlu halde giden veya gönderilen mesaj, bir almaç, örneğin bir sonraki nöron hücresi, tarafından algılanır. (2) Her algılayan ‘almaç’ mesajı anlayıp tekrar kodlayıp gönderir. Bu olaylar mesajın gideceği hedefe kadar tekrarlanır. Hedefe varan mesaj, son defa algılanıp depolanır. Örneğin beyinde toplanan mesajların tümü depodan alınıp anlam kazandırılır. Bilgisayar örneğinde, ‘0’ ve ‘1’ler halinde kodlanan mesajlar, depolanıp bir bütün halinde anlam kazandırılmasa, ‘0’ ve ‘1’ler bir anlam vermezler. İşte ayette geçen “Nitekim ruh, ilim, makamında yalnız safa ve nurluluktan, manalar, zapt ve beyan olunamaz. Ruh, kalp, nefis Bir Hakikattir” ifadesi anlam kazanır. Bedenleşme ve kütle kazanım yani maddede ilmin, ışığın, gurup edişi, olmasa, ruh ve ilim anlaşılmaz, Nefis olmasa, Kalp ve Ruh anlaşılamaz. Bu nedenle ‘Ruh, Kalp, Nefis bir Hakikattir’. İlk önce Sevgi kodlarıyla kodlanıp indirilen Tevhit İlmi Güneşi, Nefsanî Bedene dönüşen Ruh, Kalpte İdrak ile uygulanmış ve anlaşılmıştır. Ruh, bedende grup etmese ve tevhit ilmi Güneşi Batı’dan doğmasa, Kalpte idrak edilemez.

“Allah’ın bilgisi, sevgisi ve yardımından, ibaret olan Sırat Köprüsü; kendilerine özel olarak verilen nimetle, evvelen, ahiren, zahiren ve bâtınen, Hakkın baki yüzünü Şuhut edip, müşahedelerinde fani vücutlarından gaip, yok, olan Nebi ve velilerin yoludur, takva ve seyri süluk da denebilir.” (1 Fatiha) Varoluş sürecinin tümü, İnsan için tasarlanmıştır. Din ve Bilim aynı Hakikati söyleyip açıklar. Evrenin ilk anında, sevgi ve muhabbetle kodlanarak ortaya çıkan ve Tevhit İlmiyle, DNA misali, sarmaş dolaş olan, kudret ve kuvvetler, toplaşarak kütle oluşturur. Kütle, Boşluğu büker, ışığı çeker, maddeleşme oluşur, ruhun ilmi Kalbi, Kalbin idraki Nefsi oluşturur. İnsan, Hakikati idrak ederek nura, ilme kavuşur.

Umarım, aklımız Batı’dan doğan Güneşle Tevhit İlmini anlar, Kalbimiz de idrak eder!

Necdet Altınay O3012024

(1)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2024/01/varolusun-hassas-dengesi.html

(2)     https://pursuit.unimelb.edu.au/articles/reading-the-body-s-electrical-signals-to-treat-illness

18 Ocak 2024 Perşembe

Nefsanî İbadet

 Nefsanî İbadet

 

Cemadat, Nebatat, hayvanatla İnsan,

Oluşturur Evreni, baştanbaşa her an,

Yoktur tesadüf, yalnız insana verilmiş,

Nutuk ile olmuş insanı kâmil ve ermiş.

 

Nefsiyle kaim, vücuduyla mevcut biz,

İlmiyle âlim ve de arif olursak, biliriz,

Yoktur gayrisi, zanlarımızla şirk ederiz,

Beşer aklıdır şaşar, biliriz zannederiz.

 

Yalnız akıl bilir mevcutla ilmin farkını,

Şey’in olamaz ismi cismi resmi ilimsiz,

Akıl çözer, mevcudat ile ilmin çarkını,

Hak gölgesidir ilim, var olmaz bilgisiz.

 

Gölge uzarsa, vücut mevcudata döner,

Akıl Güneşidir kanıtlar, olmazsa söner,

Her varlık bilgisinin küpüdür, özü bilgi,

Maddeden soyun, akıl yaşatsın idraki.

 

Kalbin parlak bölümüdür bilendir Akıl,

Hakkın elidir, akıl, tutar, kalamaz atıl,

Her an yeni bir şendedir, yeniyi tutar,

Tutarsa Hakkın eli Hakkı, Benliği atar.

 

Böylece, zannı bırakıp hakikati tutuş,

İbadettir hem, ‘Bencillikten’ kurtuluş,

Fani oluş, fena buluştur işte bu tutuş,

Hakkın eli akıl Hakkı tutarsa vasıl oluş!

            Necdet Altınay 17012024

 

17 Ocak 2024 Çarşamba

Nefsi Tatmin İbadettir

 

Nefsi Tatmin İbadettir

İnsan, Dünyaya getirilir doğdum der, büyütülür büyüdüm der, öğretilir bildim der,  aklı verilmiştir akıllandım der, tüm yetenekleri verilmiştir yetenekliyim der, hayatı ihsandır, kendisi bağışlanmıştır. Cemadat halk edilmiş, canlılık yaratılmış ve insan inşa edilmiştir. Nehirde akan kütüğün ‘Gidiyorum’ deme hakkı vardır. Hayatın ‘Doğal Süreç’ akışının farkına varan insan, ‘Özgürüm’ deme hakkına sahiptir. Ruh ve Bedenin arasında ‘Nefsanî Canlılık’ yaratılmıştır. Ahit olarak verilen ‘Süreci’, idrak ederek sürdürmemiz ahde vefadır!

Günlük hayatta, özde, İslam’a tabiyizdir. Kurallara uymak, nefsi terbiye etmek, oruç tutmaktır. Ruha, ilme, tabi olmak, itaat etmek namaz kılmaktır. Bir şeyi yerinde, zamanında, dozunda yapmak için incelemek, araştırmak hacca gitmektir. Kişiliği oluşturan bilgilerden isteyene veya ihtiyacı olana vermek zekâttır. Yapılan iyi, güzel ve doğru şeyleri dil ile ikrar edip anlatmak, kelimeyi şahadettir. Herkes içinden geleni yapar,  fıtratına uyar, din de budur, düzen de, Kur’an da onu der. Yapıyoruz bari bilerek, idrak içinde yapalım. İnsanın bedeni vardır ama yalnız beden değildir, nefsanî duyguları vardır ama hayvan değildir, kalbinin huzurlu olmasını ister, ruhunun, ilminin, gereğini idrak eder. Her düzeyin idraki o düzeyin namazıdır denebilir. Nefsin Rıza, Yatsı namazını, Kalbin Huzur, Sabah namazı izler. Nefsini, kalbinin sesini dinlemeye ikna eden, sır bilgileri almayı hak eder. Böylece Sırra Erme, Akşam namazı kılınır. Benlik ve bencillik yok edilip, hakikat güneşinin batıdan doğuşu sağlanarak, yüceliş yolunda, Ruhun Şuhut, uyanıklık, İkindi namazı eda edilebilir. Hakkın ruhuyla dirilerek, ledün, hakikat, ilminin idraki zevkiyle Şükür, Öğle, Gizlinin Keşfi Hafa namazı kılınır. Hakikat güneşinin istivasında, en tepesinde, gölge, kul ve namaz yoktur, Cuma hariç! Özet olarak, bünyemizdeki kuark, elektron,  nötron, atom, hidrojen, oksijen ve su kütlesinden, hatta DNA, hücre, kalp ve beyin gibi organlarımızdan söz edilmez. Bunların hepsi kendilerini bizim varlığımıza, ilmimize feda etmiş, fani olmuş, fena bulmuş, kendilerini bilgileriyle teslim etmiş durumdadır. Her biri ‘ayrı bir şey’ iken, özellikleriyle, küp şeker gibi bilgi küpü iken, artık yalnız biz varız onlar yok. Bilgileriyle, bizim insanlık ilmimize itaat ederek, tabi olarak, bize biat etmişlerdir. Hepsi de bizim birlik ve bütünlük, vahdetimize delildir, şahittir, kendilerince bize teslim olmuşlar, bize çalışır, bizi anarlar. Bedenimizde, ‘Biz’ ve ‘Onlar’ var gibi ikilik oluşturacak şekilde yokturlar, mevte ermişlerdir. Bu bağımlı ve bağlantılı halleri, beden dilinde bir anlamda, onların, namazdaki miraçlarıdır. Her şeyle, herkes ‘Bir İlmin’ uygulaması, ‘Bir ve Tek’ bütünün parçası ise, her şeyin bilgisi ve işleyişi, ilmine tabi ise biz bağımsız ve bağlantısız, hür, olmamızı neye borçluyuz? Cehalete mi? Hakikati bilip idrak edersek, Hak’tan ‘Kopukluğumuz’ kalır mı?

“Günlük hayatta, çevresinde muhteşemin ihtişamını görerek, kalp huzuru içinde oluşu ve huşu duyuşuyla, namaz kılan kişi, Hak ile meşgul olduğundan, faydasız şeylerden kaçar, yüz çevirir ve benlik sıfatından vazgeçerek, zekât vererek, huzur ve hazlarının fazlasından kaçınır. Lezzet, şehvet ve hazlarının, hukukunu koruyan yakin sahibi müminler, kurtuluşa götüren mevte ererler, Hukukun dışına çıkıp fazlaya kaçanlar, nefsin tüm isteklerini yerine getirenler, nefislerine düşmanlık ederler.” (23 Mü’minun, 1-7)

“Tevhit İlmini İdrak Edene, her yönde Hakk’ın yüzü görünür, perdeler ortadan kalkar. Her iş ve eylem ilmin bir uygulamasıdır. Nefsin oluşumu, canlanması, hayat bulması ve yaşaması ilimle olur. Maddeyi ilimden ayrı düşünmek yanıltır.” (39 Zümer, 9) “Kütlenin, maddenin, hakikati bilinirse, kütlenin, tevhit ilmi yüklü ışık enerjisi olduğu idrak edilir. Mutlak vücudun ortaya çıkmış, görünür olmuş, sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir, hakikatini görünür kılar, enerji yayar. Akıl güneşi, vücut gölgesine delil, şahit kılındı. Akıl delili, gölgenin hakikatinin, vücuttan farklı bir şey olduğunu doğrular, kanıtlar. Akıl güneşi delalet etmezse, gölgenin vücudu ile hakikati arasında ayrılık olmazsa,  vücut kendiliğinden var olmuş olur. Vücudun, ilminden ayrı ve gayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz ama farklılığa yalnız akıl şahitlik eder. Gölgenin vücudu olmazsa hiçbir şey olamaz,  eşya mevcut olamaz. Gölgenin vücuttan gayri bir şeyi, yani hakikati, olduğuna ancak akıl şahittir. Tüm güç, kuvvet ve kudret Allah’a aittir. Sonra gölgeyi ifna ederek, ortadan kaldırarak, elde tutabiliriz. Her an mevcut olan herhangi bir fani ‘şey’in fena bulması, evveline, oluşuna, nispetle kolaydır. Ele alınan her şey, her an, başka bir mazharda zahir olur. Tutuşun ve yok, ifna, edişin o şeyi tamamen ortadan kaldırmak olmadığına;  o şeyin suret ve hakikatini ezelde ve ebeden kaydeden akıl şahitlik eder. Akıl, Hakk’ın elidir. Tutuş ve ifna, o şeyin değişime uğramasıdır,  tamamen yok olması değildir. Yok, ifna, ediş mevcut olanın bir önceki halini, hakkın eli veya pençesinden ibaret bulunan, akılda tutmaktan men etmek ve yeni haliyle kaydetmektir. Nefsin zulmet gecesi insanlara libas,  elbise kılınmıştır. Bu zulmet, sizi istila ederek Hakk’ın zat, sıfat ve gölgesinin müşahedesinde, sizi setir eder, örter. Hayat ve dünyada, gaflet uykusunda uyutur. Hadisi şerif: “Bütün insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” Uykudayken, “Daimî Hakiki Hayattan” gafil kalırsınız. Kalpleriniz, ilim,  ruh, nuruyla hayat bulunca, his uykusundan sonra, kutsal âlem fezasında dağılıp yaşarsınız. Ruhani güçler âlemine, sizi temizleyen pak ilim suyunu indirdik. O ilim suyu, hakikatlerin, asıl vatanlarının, unutulmuş olan ahitlerin ve aslın güzelliğinin, hatırlanması için indirilmiştir.” (25 Furkan, 45-50) Âlemde her ne var ise, aynı, Âdemdeki ‘şeyler’ gibidir!

Allah’ın, ilmiyle âlim, nefsiyle kaim, vücuduyla mevcuduz. Kalp Çocuğu, eril Ruh ile dişil Nefsin evladıdır. Firavunun annesi Nefsi Emmare, azgın; Hz. Musa’nın annesi Levvame, levm edilen,  kınayan; Hz. İsa’nın annesi Mutmain, huzura eren; Hz. Muhammed’in annesi Mülheme, ilham alan, makamında denir. “Resul’ün kalbinin ruha açılan kapısı, Şuhut’ta, şahit oluşta, ruh makamına yücelmiş, tüm sıfatlarıyla Zatı müşahede edici, Hakk’ın vücuduyla mevcut olan kalptir. Resul’ün gönlü, cem makamında görmüştür. Burada kul yoktur.  Cem’i vücut, vecih-i bakidir, cem'i sıfat ile mevcut Zat demektir.” (53 Necm, 11)

Umarım, biz de, hayatın akış sürecini, vuslat idraki içinde, sürdürürüz!

                                   Necdet Altınay 20012024

3 Ocak 2024 Çarşamba

Varoluşun Hassas Dengesi,

 

Varoluşun Hassas Dengesi,

Her zerre, bir diğerinden farklı bir titreşimdir, elektrik, manyetik ve elektromanyetik olmak üzere başlıca üç kuvvete, farklı ölçülerde sahip ve bunları yöneten info, bilginin deposudur. Her zerre, her an, farklı, şiddetli, bir zuhur ediş, tagayyür içinde, farklılaşarak belirginleşip mükemmelleşme içindedir. Genel anlamda, her mevcudat, böyle devinim içinde olan zerrelerden oluşarak, hassas dengesini korur. İnsan, bitki ve hayvanların gazap ve şehvet kuvvetlerine ek olarak verilen, ‘Nutuk’ kuvvetiyle de donatılmıştır. Ruh, ilim ve bedeninin arasında, ‘Nefsanî Canlılık’ taşıyan insandan, ayrıca Kalp ve Ruha yüceliş ile inşa olunması beklenir. Evrenin temelini oluşturan enerjiye yüklü ‘Tevhit İlminin’ tümünü idrak edip açığa çıkaran insandan, hassas denge içinde, Kendini Bilip ‘Yaratıcıyı Bilmesi’ istenir.

“İnsanın fıtratında,  Kuranı anlayacak aklı yaratıp nakşederek,  kazıyarak,  Kuranı öğretti böylece insanı izhar eyledi, ortaya çıkardı, yarattı.” (55 Rahman, 1,2) “Akıl göğünü, ruh güneşi mahalline kaldırdı, nefis ve beden arzına, adalet düzenini indirdi ve itidal vaaz eyledi.”  (55 Rahman, 7,8) “Tatsız ve tuzlu olan kaba somut cisim denizi ile tatlı ve lezzetli olan soyut ruh, ilim, denizi indirilmiştir. Bu iki denizi, insan vücudunda karşılaştırıp buluşturduk. Aralarında, ne hayatın cevheri, canlılığın, letafetinde, ne de madde cesedinin kesafetinde olan ve berzah diye adlandırılan, hayvani nefis canlılığı vardır. Maddi ve Ruhi Denizlerin arasında, berzahta, ne latif ne de kesif denebilen nefsanî canlılık bulunur. Nefis her ikisinden de dengeli yararlanır, ne madde denizi, ne de mana denizi, nefis üzerinde tam hâkimiyet kurar. Diğer bir deyişle, ne ruh bedeni latif,  ne de beden ruhu kesif,  yapabilir.  Dilediğine kadir olan halkın halikını tesbih ederim.” (55 Rahman, 19) “Kâbe, Âdem zamanında inmiştir yani Kalp, Âdem’in vücudunda zuhur etmiştir. İlk önce Kâbe’nin, doğu ve batısında olmak üzere iki kapısı vardı yani Âdem, tevhit ilminin başlangıç ve sonuna, ahretine ilişkin bilgilere ulaştı, nur ve zulmet âlemlerinin marifeti zuhur etti. Âdem’in, Hint toprağından Kâbe’yi ziyarete gelişi, perdeleyen tabiat âleminden var ediş ve yaratışı, ruh ve madde veya madde ile mana dengesini idrak ederek, itidal ile Kalp makamına yücelişine işarettir.” (2 Bakara, 127) “Ey insanlar aklın tasvip ettiği adalet kanunu üzere ihtiyaç ve zaruret miktarında, şerait’in izni ile helâl ve temiz olmak üzere, süfli yön olan nefis âleminde ve beden arzındaki lezzet ve zevklerden tadınız. Ve temiz ve sağlıklı olmasına özen göstererek, itidal derecesinden israf etmeyiniz. Ey insanlar, Şeriatta emir olunduğu üzere her şeyde Allah’ın indirdiği itidal ve adalete tabi olunuz.” (2 Bakara, 168, 170) “Nimetleri alıp da Hakka arkanızı dönmeyiniz, şükrediniz. Meskeniniz sıhhat ve mizacın itidali ile güzel bir beldedir.” (34 Sebe,  15) “Kalp ikiyüzlüdür. Bir yüzü ruha bakar ki, o yüze baş denebilir. İkinci yüzü nefis kuvvetlerine nazırdır, ona da ayak denebilir.  Ve ayaklarınızı yıkayınız, yani tabii bedensel kuvvetleriniz açısından, lezzetlerde ifrat ve şehvette düşkünlük tozlarını gidermekle temizleniniz. Bedeni, ayakta durabileceği bir itidal derecesinde temizleyiniz. Bu beyana göre lezzetlerde ifrat ve şehvette düşkünlük etmiş olanlar, kalplerinin, kendileriyle huzur duyacak ve dua etmeye müsait olabileceği bir safhaya dönüşüne kadar, tabii kuvvetlerini riyazet ve ahlâk ilimleri suyuyla yıkamağa muhtaçtırlar.” (5 Maide, 6) İlahi ilim suyu ile temizlenip Hakka yaklaşın ve şükredin.

“Ortada, açıkta, görünür, olanın anlatmaya çalıştığı hafi, gizli olanı, görünür olmaya çalışanı ilmini, görmeden, hatta inkâr ederek, surette kalmayınız. Aşikâr olarak görünen ‘arz’, görünmeyen, henüz bilinmeyen ‘ilimden’ rızkını alır. Arzın, dört temel anasırdan alacakları takdir edilmiştir. Yeryüzü ve gökyüzü veya arz ve sema olarak bilinen oluşumlar, Haktan rızkını hakça, dengeli bir şekilde, aldıkça oluşur, açılır, gelişir.” (41 Fussilet, 9,10) Atamızın tercüme ettirdiği Tevilatı Kaşaniye kitabında anlatıldığı gibi her insana, ‘Benlik’ kazandıran ‘Efal-Sıfat-Zat’ kavramlarının, aslında Allah’a ait olduğu, ilmiyle öğretilir. Bu makamlar Fenafillâh makamlarıdır. Bunların yerine insanın, Hakkın efali, Hakkın sıfatları ve Hakkın zatıyla yeniden dirilmesi beklenir. Bu makamlar, ayetlerde anlatılmıştır. İnsanın,  Yeniden Dirilişinin, Hakkın efal, sıfat ve zatıyla olabileceği öğretilir. Halvete giren kişinin, tefekkürle oluşturduğu vakum ortamında, Hakkın verdikleriyle, Hakka kavuşur. (1)

“Hakk’ın delili, gölgesi, olan tevhit ilminden ilk halk edilen cevherin, Celalî nazarla hayâsından, edebinden, taşıp yayılmasından, sonra uygulanmış olarak açığa çıkan, ilmi hıfzedici kuvvetlerin izdihamıyla, temessül ve tecessüm ettiniz. (2) ilimden başka bir şey olmayacak şekilde, bedenleştiniz.” (3) Diğer bir deyişle, “Önce hiçbir şey yoktu, vakum ortamında, yokluktan, var olan, ortaya çıkan Tevhit İlmi yüklü enerji damlası, zuhurunun şiddetinden görünmedi. Hakkını, Hak’tan, hakça, adaletle, alarak, ortaya çıkışıyla; bir ‘şey’ var oldu ve ışık, parıltı,  aydınlık, nur oluştu. Nurun, fotonun maddeleşmesiyle her şey halk olundu, canlılık yaratıldı ve insan inşa edildi.” (4) İtidal, Adalet ve Denge, ruh güneşinin,  kutsal bedende gurup etmesiyle sonradan oluşan karanlıkta, farklı titreşimler halinde, kuvvetlerden oluşan zerrelerin temelidir.

İnsan, araştırır, inceler, bir meyve ağacının çekirdeğindeki, DNA’sındaki; ilmin, dört anasıra, toprak, hava, ateş ve suya, hükmederek, ağaç ve meyveyi, amacına uygun olarak yetiştirip, mükemmelleştiğini bulur, idrak eder. Ancak, insan, bunu kendisine uygulayıp, kendisindeki tohumun ilminin, fıtratının mükemmelleşmesini, Kitapta okumasına rağmen, sağlayamaz. Kendi maddesinden soyunup, kurtulup, kendi ilminin idrakine ermekte güçlük çekebilir. Kitapta anlatılan ve açıklanan, Sıratı Müstakim olarak bildirilen, Seyri Süluk aşamalarından, biri zahir iken biri batın olan, Hak ile Halk dengesini sağlayarak, geçmek gerekir. Farklılaşarak belirginleşip mükemmelleşme işinde, denge kurarak, başarılı olup, Kendini ve Rabbini bilmesi, İnsanın Yaratılışının, inşasının, amacıdır.

Umarım biz de, Yaratılış amacımıza, sıratı müstakimden dengeli geçerek, ulaşabiliriz!

Necdet Altınay 06012024

(1)      http://necdetaltinay.blogspot.com/2023/03/evliya-olgunlugu.html

(2)      https://necdetaltinay.blogspot.com/2018/07/hakikatin-golgesi-insanlkhali-deyip.html

(3)      https://necdetaltinay.blogspot.com/2017/04/rahmani-rahim.html

(4)      https://necdetaltinay.blogspot.com/2019/03/ilim-ve-insan-kanttr.html

20 Aralık 2023 Çarşamba

Helakten Kaçmayınız!

 

Helakten Kaçmayınız!

Yokluktan indirilen, tevhit ilmiyle yüklü bir damla enerjiden olan Evrende, bitki gibi bittik, maddeden soyunduk, amacımıza ulaşınca, helak olup yokluğa dönebiliriz. (1) Hakkın hayatıyla diri, ilmiyle âlim, vücuduyla mevcut olduğumuzu idrak edip, helak olup aradan çıkarsak, kalır yine Yaratan. Bilinmeyi sevdiği için yaratıldık, O’nu bilerek fena bulup, aşk içinde fani olup, helak olursak, umarım, yeniden diriltiliriz; bilemezsek, helak olup gideriz. Biliş sürecinde her türlü yardım var, yazılım ve donanım fıtratımızda. Seçim hakkı bizim!

“Var olan her şeyin ve herkesin varoluşunun bir amacı vardır ve amaca ulaşılmasıyla varoluş amacı ortadan kalkar ve helak kaçınılmaz olur.”  (17 İsra, 16) “Şu dünya, su dolu bir denizdir. Eğer bedenin harap olduğu zaman binecek bir gemi yaptınsa, kendi âleminde kurtuluşa erersin. Yapmadınsa, o suda gark olup helak olursun.” (11 Hud, 38) “Ego, benlik, cahillik, hayvani nefis, şehvet, gazap ve bencilliklerden oluşan, ‘Nefsin Semud Kavmi’, ilim suyu tufanında helak olur.” (85 Büruc, 17,18) "Akıl  göğünün,  kesretin ilmini  içeren,  külli  ilim  kuyularının, kuvvetlerin, süfli  âleme dökülen ilim suyu kapaklarını açtık. Nuh’un nefsi, külliyen ilim olmuşçasına, nefis arzında, kesret âlemindeki mevcudata ilişkin tüm cüzî ilim kaynaklarını kaynattık. Takdir edilen helaklerine kadar, akılları göğünden yağan ve arz nefislerinden kaynayan iki ilim de uyumlu bir şekilde birleşti. Biz Nuh’u, külli ilmi içeren şeriat  gemisine  yükledik. Gemi, cahilleri  boğan  cehalet dalgalarında  yüzer.  O,  şeriat  ile  amel  ve  istikametle  necat buldu. Kavmi  ise cehalette cahil kalıp, inkâr  ve  isyan etmeleri  sebebiyle, heyula, madde denizinin cehalet dalgalarında gark ve helak oldu. O şeriat  ve  davetin  asarını, eserlerini, ibret  alanlara, apaçık ayetler olarak bugüne bıraktık.” (54 Kamer, 11-16) “Beş dış duyu ile gazap ve şehvet olarak bilinen iki nefsanî kuvvete,  hakikatleri  bilinmediği  için, ‘yedi  gaip’ denir. Bilinmeyen yedi gaip, geceyi temsil eder. Vücut, hayat, ilim, irade, semi, işitme, basar, görme, kudret ve  kelamdan ibaret  sekiz  sıfat,  gündüzü  temsil  eder. İnsanların, bu  yedi gece  ve  sekiz  sıfat  rüzgârlarıyla, zahir ve batınlarına etki edilir, kökleri kurutulur, hatta katledilir. Kendi nefisleriyle ayakta olduklarını ve yaşadıklarını düşünenlerin, hayatları olmayan ölüler  olduğu görülür. İçi  boş  hurma  kütükleri  gibi şeklen  kuvvetli  fakat  hayatları  ve  manaları yoktur, birer haviye, göçüktürler, hakiki  vücutları  ve  değer  verilecek anlamları yoktur. İlahi aşk ve şevk ateşi olmadan göçüktekiler yanamaz, şiddetli soğuk ve nefsanî heves rüzgârlarıyla helak olurlar.” (69 Hakka, 5-7) “Sevilenin, sevgilinin sevdiği de sevilir, sevgilidir. Bu nedenle, Allah’ı sevenler, Resulünü de sevsin, ona tabi olsun, biat etsin. Böylece, Allah da onları sever ve sakınır.” (3 Ali İmran, 30, 31) Efendimiz der ki: “Benim Ehl-i Beyt’im Nuh’un gemisi gibidir. Her kim o gemiye binerse kurtulur. Her kim muhalefet ederse gark olur. Sefine, gemi, ilim ile amelden oluşur.” “Her kim bir şeyi severse, ona itaat eder, onun için çalışır; ona ibadet etmiş olur. Hadisi kutsi: «Bana yaklaşan kulu severim, sevdiğim vakit işittiği kulağı, gördüğü gözü ben olurum», buyurur. (16 Nahl, 75) Bu sebepten «Dünya gölge gibidir, eğer tâbi olursan yetişemezsin ve eğer terk edersen;  o sana tâbi olur.» insan;  Vücûd-u İlâhinin vasıtası, aracı ve hazretinin, varlığının, vekilidir.

“Şevkinin şiddetinden kendine özgü çalışması ve gayretiyle, nefsini terbiye ederek,    Allah yolunda,  menfaat beklemeksizin, çalışıp ilerleyenler, içtihat ederler. Bu nefisler, fikir ile bilgileri birleştirip, nazar çakmağını çakarak, faal akıl nuruyla uğraşma ateşini yakar.  İlahî tecelli sabahının, idrakinin ortaya çıkışıyla ve eserinin sürekli görünüşüyle; nefsin, vehim ve hayal vesveseleri, şehvet ve lezzet eğilimleri, ortadan kalkar. Nefsin efal ve sıfatının tümü yağma edilir. Büyük kıyamet sabahında, aşk ile Hakk’a şiddetli yönelme nedeniyle, bedeni geride bırakıp, kalp ve ruh dostluğuna dönüş, beden toprağının tozunu atar ve bedenden toz koparır. Yani ifna ve helak ederek, tecelli sabahının nuruyla, cemi aynı zata dâhil ve aynı cemde gark olurlar. Beden toprağını o derece latif hale getirirler ki cemi zata dâhil olurlar. Çünkü miraç beden ile olmuştur, vasıl olma ancak beden ile olur. Hakka, hakkın nimetleriyle vasıl olunur. Hakka ulaştıran malı çok sevmesi nedeniyle, insan, Hakka arkasını, mala önünü, dönerse, cimri olur ve şen şakrak, güler yüzlü olamaz, Hak’tan mahcuptur. Beden kabirlerinde bulunan nefis ve ruhları dirildiği zaman sadırlarında gizlenmiş olan tüm niyet, sıfat ve ameller ortaya çıkar,  herkes hak ettiği karşılığı alır.”  (100 Adiyat, 1-8) “Mearic, Miraçlar, Merdivenler, mutluluk halleri demektir ki, huylar makamından, manadan madde, cemadat makamına, sonra nebatat makamına, sonra hayvan makamına, hayvan makamından bazısı bazısının üstünde, mertebeler ve dereceler halinde, insan makamına, getiririz. Sonra nefis menzilinden ve kalp menzilinden, ehli sülukûn işaret eylediği intibah, uyanıklık, yakaza, tövbe, inabe, hak yoluna girme, mürşide biat, gibi süluk menzillerinde, sonra fenayı efal ve sıfat mertebelerinde ilerletiriz. Ta fenayı zata kadar helak olma ve uyanıklık, terakki mertebeleridir. Çünkü sıfatta fena makamına tekabül eden mertebelerden sonra Cenabı Hakk’ın, her sıfat hizasında terakki edilecek bir mertebesi vardır. İnsan vücudunda bulunan, arz ve semavî kuvvetler ile insan ruhu, kıyamet-i kübrada, büyük kıyamette, Hakkın Zatı camiasına, ezelden ebede kadar sürüp giden zamanlarda urûc eder, yücelir.” (70 Mearic, 3, 4) “Arzın yarılıp,  çekirdekten bitki çıktığı gibi sizi de, rahimde, vücudun siyah madde denizinden, ters tutunan damlanın bedensel maddeden arınmasıyla, kurtarırız. Maddeden kurtulamadığı zaman, nefsin, madde fesadından helak olduğunu müşahede eder, görür, gözlemlersiniz. İman ederek, genlerinizde olan nuru, ilim ve irfanı, taşıp yayılan olgunlaşma nurunu,  kabul edip uyarak,  içinize doğan şeylere uyunuz. Güzel ahlak ve tevhidin istidadınıza, genlerinize, delilleriyle konulması, kazınması ahittir; bu ahde uyulması da sizin ahde vefanızdır. Nurlu parıltılarla verilen ilim ve irfanı,  nefsanî lezzet ve kazançlarla değişmeyiniz. Nefsanî sıfatlarla, ruhani bilgi ve aydınlığı karıştırmayın. Ruhani kuvvetler ve hisler, nefsanî kuvvet ve hislerden şereflidir. İnsan, ruh, ilim, âleminden taşıp yayılan olgunlaşma nuruyla ilim, irfan sahibi olur.  Nurun kalbinize dolmasını,  nefsin lezzet ve kazancıyla değişmeyiniz.” (2 Bakara, 50) Bitki gibi cemadatta olup koptuk, hayvani nefsimizle büyüdük, insan olarak inşa olabiliriz.

Umarım seçimimizi doğru yapar, helakimizden sonra diriltiliriz!

                                   Necdet Altınay 23122023

(1)     Enerji Damlası: David Bohm, “Wholeness and The Implicit Order”, s.242. (İsteyene ‘Pdf’ gönderebilirim)