6 Ağustos 2021 Cuma

Varlığı Yaşayan İnsan

 

Varlığı Yaşayan İnsan

            Bu üç kelime aslında üç kavramdır. Kavramların senteziyle bir gerçeğe, ‘hakikate’, ulaşılabilir. Bilimsel olarak, madde ve manasıyla, yazılım ve donanımıyla, gözlemlenebilen, anlaşılabilen, bilinebilen tüm evren bir ve tek varlıktır. İnananlar için ‘Bir ve Tek Varlık’ Allah’tır ve gayrisi de yoktur. Allah’ı, gayrisi bilemez, Allah ehli ancak Allah’ın ilmiyle bilebilir. Varlığın var olmasının amacı yaşamdır. Yaşam ise belirli bir amaç için var edilen, yaratılan, maddeye canlanma iradesi verilerek başlatılan, canlılığa aittir. Yaşam, maddeye hükmeden irade beyanıdır, ‘maddesel’ değil, iradî, yazılımsaldır. Canlılığın amacı ise ‘insanın inşasıdır’. İnsan, kendini bilir ve bildiğini bilir. Özel olarak olgunlaşmak üzere, özelliklerle donatılmıştır. Kendine özgü konuşma ve bilinç üretme yetenekleriyle, Allah’ı bilebilmek için teçhiz edilmiştir. İnsan, kendini bilerek, yaşamı ve Yaradan’ını idrak ederek, kendinden geçmeyi, fani olduğunu anlayıp fena bularak, baki olana erebilir. “Allah, (bilinmeyi sevdiği için) Kuran’ı öğreterek, insanı yaratmıştır.”(55 Rahman, 2,3) Kök hücre benzeri, ‘bir şey’ değil, insandan, ‘her şey’ olabilir. İnsan, ‘hiçlik’ sonrası ‘Heplik'tir’!

            Varlık nedir, var olan nedir, var olmaktan önceki ve sonraki hali nasıldır soruları, ‘Düşünen Akıl Sahibi’ her insanı meşgul eder. Maddesel Galaksiler, ‘Bilinen Evrenin’   ortalama %5idir, geriye kalan ise sırasıyla, % 30-35 ve % 60-65 olmak üzere, ‘Karanlık Madde’ ve ‘Karanlık Enerjidir’. Her durumda, bilinen her şey ‘belirli özellikler’ halinde bilinir. Her ‘şey’, fiziksel veya kimyasal, belirli yasa ve kurallara uymasıyla tanımlanır. Her zerrenin farklı bir titreşimi vardır. Her şey, daha önce ‘Malum’ olan bir ilmin ‘Uygulanmış’ halidir. Tez ve antitezler olarak yürütülen deneyler sayesinde, her alanda geçerli bilimsel yasalar saptanır. Yasalılık esastır, kaos, karmakarışık anlamında değil ‘ilahî’ düzen, anlaşılması zor, ‘çok karmaşık’ anlamındadır. İnsan, öğrendikçe bilim ve bilimsellik artar, her şeyin maluma tabi ilme dayandığı açıktır. Varlık, ilmin uygulanmış halidir. Varlığın esasının ve özünün ilim olduğu, ‘her şeyin, ilminin deposu’ olduğu bilinir. “İlimden de Hakka varılır, bu nedenle ilim Hakkın gölgesidir.” (25 Furkan, 45-50; 27 Neml, 82)

Yaşayan canlı bir hücrenin, işin en başında, üç özelliğinin birden, aynı anda, olması gerektiği bilimsel bir gerçektir. Birinci özellik ‘metabolizma’, organizmanın içindeki yaşamı sürdürme amacıyla bir dizi kimyasal reaksiyonlar sistemidir. Organizmalar, genellikle, kendi içindeki faaliyetleri yürütmek için dış enerji kaynaklarına bağımlıdır. Bazı organizmalar, kendi organik moleküllerini, basit ham maddelerden veya güneş ışığının enerjisiyle sentez edebilir. İkinci özellik ise ‘Düzenli Gelişim’ özelliği olup çevresinden ne alacağı, onu nasıl işleyeceği ve çevresine ne vereceği belirlenmiş olmalıdır. Üçüncü hayati öneme haiz özellik ise ‘Düzenli Çoğalma Sistemi’ özelliğidir. Canlı bir hücrenin yalnız ve sadece diğer canlı bir hücrenin çoğalması ile elde edilebileceği, bilimsel açıdan kanıtlanmış olarak, değerlendirilir. Çünkü herhangi bir organik molekül bile, henüz, laboratuarda sentez edilememiş durumdadır. Şekli önemli basit bir molekülün oluşabilmesi için ‘katlanma olasılığı’ 10300 olarak saptanmıştır. Oysa dünya değil bilinen evrendeki atom sayısının 10170 olduğu bilinmektedir. Canlılığın tüm iradesi, DNA Levhalarında yazılıdır.

            Bilmek, insan içindir, insana özeldir. İnsan, bilmek için vardır, bildiği kadar insandır, mesleği ve işi açısından, bildiği gibidir, ne biliyorsa odur ve o kadardır, usta veya çırak. Bilip olgunlaşması için her şey kendisine nimet olarak verilmiş, gereken her şey ile teçhiz edilmiş, donatılmıştır. Verilenlerle insanın, kendini bilmesi ve olgunlaşması beklenir. Kendini bilen olgun bir kişinin, madde ve manasını, beden ve ruhunu bilmesi, Hak ile batılı ayırt eden kişi olması beklenir. Araştırmaları sonucunda, sezgiye ermiş ve ilham alma deneyimleşmiş ve vahiy alma olgunluğuna ermiş olabilir. Ancak böyle bir olgunlaşmayı gerçekleştirmiş kişiler, kutsal mesajlara muhatap olabilir. İnsan, olgunlaşarak ahlak sahibi olmalı ki ‘Güzel Ahlak’ için dinsel mesajlara muhatap olabilsin. İnsanın, Hakka dönük yüzü önü, bedenine dönük yüzü ise arkasıdır. Önünü ve arkasını bilmeyene hitap edilmez. Yeryüzü ve gökyüzü döşenir, canlılık yaratılır ve insan, insanlarca da, ‘inşa’ edilir. Olgun bir insan bile yalnız başına ormana bırakılsa insanlığını kaybedebilir. İnsan, doğada doğal olarak yetişip olgunlaşan bir canlı değildir. Âdemoğlu olarak olgunlaşana mesajlar inebilir.

            Olgun insanın ruh, kalp ve beden dengesini idrak etmesi beklenir. İnsan, evreni tam anlayan ve tamamlayandır. Deryanın bir damlası ve Rahmanın bir rahimsisi olarak özgürlüğünün sınırlı olduğunu, sezgi ve ilhamlarıyla, bilebilir. Benlik ve bencilliğinden vazgeçip zekâtını vererek, yeniden doğuşa adaydır. Ses duyulmaksızın, kalbine inecek bir ‘Oku’ nidasına karşılık, sessizce, ‘Benim neyim var, nasıl okuyabilirim’ diyebilir.  “Sonra sizi, ruhumuzdan üflenmiş ve suretimizle tasvir edilmiş olarak, diğer yaratılanlardan “Başka bir hale girebilen” halk olarak inşa eyleriz. İnsan, hakikatte halk olmayan bir halktır. İnsanın yaradılışından, fıtratından, gelen ahdi misaka uyma hali, bir halden diğer tüm hallere geçiş yeteneğidir. Bu yetenekle insan, evrimsel gelişim dışında yücelip, her hale girebilmek üzere inşa edilir. Yani halk edilen diğer tüm doğadan farklı olarak inşa edilerek yaratılan yaratıktır. Bundan sonra sizler tabiat açısından ölüsünüzdür. Kısaca, kurtuluşa götüren mevte ermişsinizdir. Fena ile ölü, büyük kıyamet gününde beka ile dirisiniz, yani, irade ile ölürseniz, hakikat ile diriltilir, ‘bir canlı’ değil ‘can’ olursunuz.” (23 Mü’minun, 14-16)

            Umarım, biz de insanlığımızı, yücelerek idrak edebiliriz.

                                                                                              08082021

 

 

3 Temmuz 2021 Cumartesi

Bir ve Tek Yol

 

Bir ve Tek Yol

Her işin, bir başı, sonu ve amacı vardır,

Kapsamı geniş, içeriği bol, kapısı dardır.

İstemek, talep, yetmez, ‘rıza’ kapısıdır,

Eşiği yüksek, benlikten geçiş, kasıtlıdır.

 

Olay, eylem ve oluşumlardan başlanır,

Hareketin aslı, esası, özü, kuvvetlerdir,

İten, çeken, etkileşen kuvvet sahiplidir,

Bilimsel özellik sahibi zerreler ilimseldir.

 

İlmi hal de denir, ilimdir uygulanan hep,

Zerre, ilmin görünen halidir, hepsi sebep.

Nasıl olduğuna gelince, sıfatıdır saptanır,

Akıl mantıkla, sıfatlanan kim, hesaplanır.

 

Levhadan gelip, ortaya çıkılır, kanıtlanır,

Kuvvet, izdihamla, maddeleşir ispatlanır.

Geri dönüşü, maddeden soyunarak olur,

Bir; aynalarla ve yansımalarla, çok olur.

 

İş, işlem, fiil ve sıfatlarını müşahede et,

Tüm mevcudat bir Vücut'tandır, keşfet.

Gayrisi yok, vücut bir ise, hakikat birdir,

Yer, zaman önemsiz, görünen hakikattir.

 

Nerde ne zaman kim ne demiş denemez,

‘Kimden ne denmiş’ hakikattir, geçilemez.

Tevhit budur ve bu tevhittir, tasavvuftur,

‘Ben derim ki’ diyemeyen, mutasavvıftır.

 

Resul, evvelini özetlemiş, dönüş Resule'dir,

Bir ve tektir bu yol, erenler resule ermiştir.

Necdet, kendini bilen resule erer, Rabbi'dir,

Çokluk neymiş, görünen Rab bil Âlemin'dir!

                                               03072021

 

26 Mayıs 2021 Çarşamba

Huzur Namazı

 

Huzur Namazı

Her şey ve herkes, bir diğerinden farklılaşarak belirginleşen, ortaya çıkan bir ilimdir. S. Hawking’e göre her şey, ilminin deposudur. (1) İnsanın kendini bilmesi, kabul etmesi, rıza gösterip razı olarak, ilmine itaat edip tabi olması, tevhit ve takvanın uygulamasıdır, salâttır, namazdır. İlmin, bilinen kısmı bilim! Her şey, ilmine uygundur! Her şeyin ardında, ilim vardır! Beden, ruhun zahiridir, ikinci, açığa çıkmış, halidir; ruh da bedenin batınıdır, ilk, gizli halidir!  Madde,  ilmin uygulanmış, görünür halidir. (2) Halk, aynen Hak’tır!

“İbadetle aranan, baki kalp saadetini, nefsanî saadetlere tercih etmektir. Namaz, nefse ve bedene zorlu bir yüktür. Nefis için mal vermek, can vermekten şiddetlidir!” (2 Bakara, 3) “Rab'lerini talep eden, kalp huzuru, ruhun Şuhut’u, uyanıklığı ile sırra yönelir. İbadeti Rab'lerine tahsis eden vahdet, sır ehli, vasıl ve kâmiller, ibadetleriyle, cennet veya sevap değil ezeli muhabbetle zat-ı ilâhiyi murat ederler.” (6 Enam, 52)

“İnsan, bedeni vardır ama yalnız beden değildir, nefsanî duyguları vardır ama hayvan değildir, kalbinin huzurlu olmasını ister, ruhunun, ilminin gereğini idrak eder. Terakkide, ‘her düzeyin ilminin idraki o düzeyin namazıdır’. Nefsin Rıza, Yatsı Namazını; Kalbin Huzur,  Sabah Namazı izler.  Nefsini, kalbinin sesini dinlemeye ikna eden, hakikatin sır bilgilerini almayı hak eder. Böylece Sırra Erme, Akşam Namazı kılınır. Benlik ve bencillik yok edilip, hakikat güneşinin batıdan doğuşu sağlanarak, yüceliş yolunda, Ruhun Şuhut, uyanıklık, İkindi Namazı eda edilebilir. Hakkın ruhuyla dirilerek, ledün, hakikat ilminin idraki zevkiyle Şükür, Öğle, Gizlinin Keşfi, Hafa Namazı kılınır. Hakikat güneşinin istivasında, en tepe noktasında, kul ve namaz yoktur, Cuma hariç. Kuran ile Furkan: Var olan her şeyin, eşyanın ardında akıl ile bilinecek bir ilmin olduğunu içeren Kuran’ın bildirilişi ve bu ilmin nasıl uygulandığının Furkan olarak indirilişi nedeniyle; ilim ve amel, ilim ve uygulamanın, ayrıntılarını idrak ederek, mutlak salât, mutlak namazı, yerine getir;  ilim ile uygulama arasını birleştir. Her ilim için bir salât vardır.” (17 Isra, 78; 29 Ankebut, 45) Teori-pratik, ilim-amel, ilim-uygulama, teknoloji-uygulama arasındaki fark gibi namazlar da bedensel veya ruhsaldır. Maddeye ve doğaya ilişkin ilimler doğa koşullarına uyum göstermek ve temel ihtiyaçları karşılamak için geliştirilir.

Konunun daha kolay anlaşılabilmesi için oluşan ilk koşullara gidilmesi yararlı olur. Yokluktan veya hiçlikten var olan, meydana çıkan, her en küçük parçacıkta dahi bir özellik vardır. Her şey özelliklerinin toplamıdır, kendisidir. Parçacığın, artı veya eksi elektrikle yüklü oluşu ve yükün miktarı, ilk oluşum anında belirlenir.  Önceden belirlenmiş bulunan özellik,  bilgi veya ilim, parçacığın davranışını belirler.  Örneğin,  yanıcı olan hidrojenin ve yakıcı olan oksijenin birleşerek söndürücü özelliği olan su oluşturması, içlerinde önceden belirlenmiş davranış biçimine uygundur. Parçacık, ilminin aynıdır, ilmine tabidir ve ona itaat eder. İnsanlığın gelişiminde, doğanın en çetin koşullarına uyum gösterildiği apaçıktır. ‘Uyum gösterme yeteneği’, ‘evrim yasaları’ olarak bilinir. Tek hücreden çok hücreye gelinmesinin temelinde ‘yazılım’ olduğu kanıtlanmıştır. Hayat, madde veya donanım değil, yazılım temellidir; hayat, maddeyi, eşyayı kullanım iradesidir; eşya, iradeye itaat eder.

Donanımın yazılıma tabi olması hayatı,  canlılığı, ortaya çıkarmıştır. DNA’da yer alan kütle ve madde, kendilerine yüklenen bilgiye, içlerinde var olan özelliklerle itaat edince canlılık oluşur. İlkel, ilk el, denebilecek bilgilerin birikimi, tek hücrenin içinde canlılığı geliştirerek çeşitlendirmiştir. Bilinçteki her gelişim DNA’yı değiştirir. Yazılımın ilk halinde dahi, bir gelişim potansiyeli vardır. Bilgi birikimleri, hücrenin içinde çok çeşitli işlevleri yürütebilecek, protein, RNA gibi organımsı parça, organel, oluşmasına yol açar. Hücrenin içindeki parçalar arasında gelişen eşgüdüm ve işbirliği, tek hücrenin bölünmesinden öteye, iki veya daha çok hücrenin eşgüdüm ve işbirliğine yol açmıştır. Böylece tek hücreden çok hücreli hayat doğabilir. Bütün bunlar maddenin, ilme, iradeye, itaatinin sonuçlarıdır. Kısaca denebilir ki insan,  bilgilerden oluşan, bilimsel olarak uygulanmış ilimdir. Bilgiler ilme tabi olduğu kadar, ilim de maluma, bilgilerin kaynağına, tabidir ve etkileşim içindedir. Bu nedenle, her insan kendine özgü bir ilimdir. Bilim insanlarınca kanıtlanan ‘elektron ve moleküllerin etkileşim içinde oldukları’  gerçeği bu kapsamda düşünülebilir.

“Fıtrat eliyle Allah’ın kendilerine vermiş olduğu akıl kitabı Kuran ilmi, uygulama amacıyla izhar edilmeli, ortaya çıkarılıp okunmalıdır. Bu fıtrata kazılı ilmin zuhuru zamanında,  ortaya çıkarılıp uygulandığı zaman,  ‘kalp huzuru’  namazı kılınmalıdır.  İlmin,  bu şekilde fıtrata konulmuş olduğu idrakiyle, uygulanması, kalp huzuru namazının kılınması demektir. Kendilerine ilmin sıfatları verilenler, bunlarla amel edip, ilmi uygulamaları halinde, efalin terki ile infak eden, nafaka veren kimseler, kendi efal ve sıfatlarını Hakk’ın efal ve sıfatlarıyla ticaret etmiş olurlar.” (35 Fatır, 29)

“Vahdet nurunun tecellisi ile davet edilenler, davet edildiği zaman, fıtratları gereğince, safça icabet ederler ve müşahede namazını kılarlar. Davete uymalarının kendi iradelerinde olmadığını ve kendi akıllarıyla perdelenmiş olmadıklarını idrak etmektedirler. O’nun her an bir şe’nde, her şey ile bir şe’nde ve ona bir nazarı olduğunu,  onda bir sırrı olup o şe’niyet ve sırrın başkası için olmadığını bilirler. Her şey o şeye özgü bir nazar olduğu için vardır. Herkes, kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilirler. Bilenler için davete uyarak rızıklaşmak, infak etmek, Allah için tüketim, kapsamındadır.” (42 Şura, 38)

Umarım, biz de, bizde zahir olan Furkan’ın Kuran’ını, ilmin iradesini, idrak edebiliriz.

 

 

 

 

(1)     The Economist, “S. Hawking's answer to a paradox”, Aug 26th 2015, BY D.J.P.

(2)     https://necdetaltinay.blogspot.com/2016/12/bilginin-evrenselligi.html

 

 

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Tevhit ve Takva

 

Tevhit ve Takva

“Hakiki iman edenlerdenseniz,  müminseniz, kalbinizin iradesiyle, O’na ve resulüne,  efal takvası ile yani Allah’ın fiilini görüp kendi fiillerinden kaçınmakla, itaat ediniz. Ve onlar,  Rab’lerine tevekkül ederler.”  (8  Enfal, 1-4)

“Gazap, şehvet ve nutuk kuvvetlerinin, rezilliğinden sakınmalı, faziletlerine dikkat edilmelidir, böylece insanlar eline, beline ve diline hâkim olmalıdır. Nefsine bağlı kalmaktan ve şehvet kuvvetinin zuhuru fahişesinden kurtulup, kalbî duygularla dolu kalp evine yüceliş hacda gereklidir. Gazap, Şehvet ve Nutuk (El-Bel-Dil) olmak üzere bu üç kuvvetle yapılan her iyi ve kötü işler bilinir ona göre sevap veya günahı yazılır.  Ey halis akıl sahipleri, niyet ve amellerinizde sakının. Çünkü madde kabuğundan ve vehim, kuruntu şaibesinden halis olan aklın hükmü, sakınmak ve korkmaktır.” (2 Bakara, 197)

“Tevhit ve takvayı, ‘Allah’tan başkasının var olmadığını’, insanlara haber veriniz. Cemden sonraki fark makamında, vahdet ve kesret konusunda yanılmaksızın; Zatın Birliği düşünüldüğünde, sıfatın kesreti müşahede edilir. Melekleri, kalplerini ilimle yani Kuranla ihya ettiği has kullarına,  emrinden,  ruhundan,  nakşeder,  gönderir.  Zatın birliğini beyan edip, ilan edip, ilimden ibaret olan ruhun tenezzülü, âleme inişi, düşüşü açıklandı. Ruhun inişiyle bir irade gösterildi, böylece, hakiki sıfatlar âleminin ve meleklerin nasıl var olduğu açıklandı. Sıfat ve efal âlemleri, isim, cisim ve eylem, hareket, âlemlerinin ortaya çıkışıdır. Bunların tümü ise cemadat, nebatat ve hayvanat âlemlerinin oluşumudur. Kısaca, ilimden ibaret olan ruh,  irade,  sıfat ve efal âlemlerinin ardışık olarak ortaya çıkışı ile âlemler oluşmuştur.”  (16 Nahl, 2)  Böylece,  ilimden âleme geçişte irade beyanı olduğu görülür.  Burada aklı zorlayan ilim ile âlem arasının, bilimsel açıdan, nasıl doldurulacağıdır. Bilimsel olarak kanıtlanan “Vakum ortamında, saniyenin 10-40ında, yokluk âleminden varlık ortamına, çıkıp, var olup yok olan zerreler” deneyinin iyi anlaşılması gerekir. “Dinin aslı ve esası tevhit ve takvadır. Takva libası, elbisesi, Allah’ın sıfatının nurudur. Zira nefis sıfatlarından sakınmak, ancak Hak sıfatının tecellisiyle olur.” (7.Araf, 26)

“İnsan, bir şeye tabi olursa, ona itaat eder, kulu olur. Dünya, ömrü kısa olan bir gölgedir, ona tapan gölgenin gölgesi gibidir, tabi olursan yetişemezsin, terk edersen o sana tabi olur. Gölgenin gölgesinin de gölgesi yoktur, o kişinin zatı yoktur, bu nedenle mülk ve kudreti de yoktur. Allah'ın gayrine muhabbet ve iltifat etmezse, rızkını ziyade edip, onun sıfatını mahıv ile  «sıfatımızı ona veririz.»  Ve lezzetimizden ilim talim eder ve kudretimizle onu kadir kılarız. Hadisi kutside, “Kulum bana takva ile yakınlaşırsa ben o kulu severim,  sevdiğim vakit; işittiği kulağı,  gördüğü gözü, tuttuğu eli, ben olurum”  buyurmuştur. Rızık verdiğimiz kimse; ilim ve hikmet gibi «batın nimetlerden» gizlice; yiyecek ve içecekler gibi «zahir nimetlerden» de apaçık infak eder, tüketir. Müşrik, doğuştan dilsiz gibidir.  Dilsiz insanın konuşma yeteneğinin doğuştan olmaması gibi şirk koşan da istidadında akıl ve idrakten yoksundur. İnsan ilahi vücudun aracı, hazretinin, var oluşunun, vekilidir.  Akla hizmet edene dünya da hizmet eder, dünyaya hizmet edene dünya da engel çıkarır.  Akıl nefse hâkim olmalı, nefis akla değil. Akıl da kalbin sesini dinlemelidir.”  (16 Nahl, 75, 76)

“Ve sır makamında olan nazarî akıl Davut'unu ve sadır makamında olan amelî akıl Süleyman’ını hatırla! Davut ve Süleyman’a biz hikmet ve ilim verdik. «Hikmet-i nazariye ve ameliye» ve «keşif ve muamele»  her ikisi, kemali talepte birbirine uyum gösterir. Takvadan zırh yapmak için Davut’a zırh yapma sanatını öğrettik. Takva ne kadar güzel, kuvvetli ve metin bir zırhtır.” (21 Enbiya, 78-83)

 “Takvanın tüm mertebelerini geçenler takvada kâmil olurlar. Önce efallerinden sonra sıfatlarından ve zatlarından sakınırlar. Kamil takva sahipleri, Allah’a ve kullarına dostturlar, muhabbetleri bakidir. Takvanızın mertebelerini Allah bilicidir.” (49 Hucurat, 13) “İman, Bâtıni ve kalbîdir, İslam ise zahiri ve bedenîdir. Hakiki iman, şek ve şüpheden arınmış kalpte sabitleşen ve kararlaşan yakınlaşmadır.” (49.15) “Takvanın evvel mertebesi, haramlardan sakınmak,  ahir mertebesi, benlik ve ikilikten sakınmak olduğu gibi tövbenin de evveli günahlardan rücû,  ahiri de vücut günahından rücûdur.” (66 Tahrim, 7,8)

“Marifet mahalli ve Rahman'ın arşı olan kalbin vücudu, ancak ruh nurunun ve nefis zulmetinin uyumlu karışımı ile olur.  Kalp,  ruh ve nefsin toplam karışımından doğmuş bir mevcuttur.  Nefsin bedenselliği olmasa kalpte manalar anlaşılıp zapt olunmaz. Nitekim ruh makamında yalnız safa ve nurluluktan,  manalar, zapt ve beyan olunamaz. Ruh, kalp, nefis bir hakikattir. Beden, hayvani ruh ve hayvanî kuvvetlerin cümlesine nefis denilir. Bu nedenle nefsin takvası insanlara farz olmuştur.” (91 Şems, 4-8)

Cemadat, nebatat ve hayvanat takvanın kâmil ve mükemmel durumunu yaşar. Yalnız insana, Gazap, Şehvet ve Nutuk kuvvetlerinin tümü verilmiş ve seçim yapma hakkı tanınmıştır. Bu hak, ya inanan olarak Hak için veya inanmayan olarak Halk için kullanılır. Halk aynen Hak’tır. Takva, yalnız insana farz kılınmıştır. İnsan, ya Allah’ın kulu ya da toplumun bir ferdi olarak ahlak sahibi olur, iki halde de şirk ve bencilliğinden vazgeçer!

Umarım, biz de takvayı idrak eder, şirk koşmadan Allah’a teslim olabiliriz.

                                                                                                          12052021

 

28 Nisan 2021 Çarşamba

Aşk Ateşi

 

Aşk Ateşi

Ateş varsa, ışık ve sıcaklık vardır. Isı, enerji, varsa ateş vardır, sıcaklık ve ışığını ölçerken, kaç mumluk ışık olduğu ölçülürken, J/s=watt, (joule per second), ısı ile ölçülmüş olur. (1) Ateşin ısı, ışık ve sıcaklığı, açığa çıkan enerjisi, yananın ve yangının çeşidine göre çok farklıdır. İnsanın bedensel yangını ile içinin yanması; eşyanın yanması ile eşyanın oluşumu için gereken yanış, çok farklıdır. Güneşteki yanma ve sıcaklık, altın ve demir madenleriyle birlikte güneş sisteminin oluşumu için gereken, bir süpernovanın yanma ve sıcaklığının yanında sönük kalır. Önce, sıcaklığı sonsuz olan yanma vardı. Sıcaklık ve hareket özdeştir, birbirlerinin kaynağıdır. Su ısıtılırsa yani enerji verilirse hareketlenir, sürtünme hareketi yani enerji harcanması da sıcaklığı artırır. Potansiyel varsa açığa çıkar.

Ateş ısıtır, ısınanın sıcaklığı artar, ısıtıcıdan ısınana olan enerji aktarımına ısı denir. Enerji aktarımı ısınanın atomlarının hareketlerini artırır ve çarpıştırır. 1 Kg suyu 1 0C artırmak için 1.000 cal yani 4.186 Jule ısı gerekir.

Bir hadise göre “Kişi sevdiği ile haşir olunur, kıyametten sonra onunla dirilir, ağacın çekirdekten çıkışına benzer.” Bunun nedeni, insan kalbinin, muhabbet ettiği şeyin suretinde şekillenecek kadar o şeyin, nefsine kazınmasıdır. Kalpten sevilen kişi, insanın dünyasını doldurur. Ateşin harareti, yanmanın maddi mi manevi mi olduğuna bağlıdır. Cismanî kuvvetler çok sınırlı oysa ruhanî kuvvetler sınırsızdır; ruhanî ateşin elemi, cismanî ateşin eleminden hem daha sürekli hem de daha şiddetli olur. Bu nedenle, «Cehennem ateşi,  yetmiş defa su ile yıkandıktan sonra faydalanmak için dünyaya indirildi» denir. “O ateş,  dinden mahcup olanlar, kâfirler, için ihzar olunmuştur.” (2 Bakara, 24)

            “Kişi kendini bilince, yapısı değişir, olgunlaşmak üzere başkalaşım gerçekleşir.  Bu ilk yapının çöküşü, harap olması ve göçüşüdür. Yapı taşlarının aslının olmayışının, zan oluşunun, idraki, külli idrake ve ilahi aşka götürür.  Bu durum,  haviye, göçmeye,  göçük oluşumuna ve göçükte ilahi aşk ateşinin yanmasına;  asar ateşine,  eserler yaratan yanışa ve yeniden diriltilmeye gider.” (2.259) Bir kişi potansiyeli ne ise onu açığa çıkarır, uygular. Kişinin kendini bilmesi, zanlarından kurtulmasıdır. Sonsuz ve sınırsız ‘Ruhani Kuvvetlerin’ gücünü idrak edince, bunların elektromanyetik enerji şeklinde ortaya çıkabileceğini görebilir. Nefsanî ve kalbi duyguların kaynağında ruhani kuvvetlerin olduğu anlaşılır.

“Beş duyu ile gazap ve şehvet olarak bilinen iki nefsanî kuvvete, hakikatleri bilinmediği için, ‘yedi gaip’ denir. Bilinmeyen yedi gaip, geceyi temsil eder.  Vücut,  hayat,  ilim,  irade,  semi,  işitme,  basar,  görme, kudret ve kelamdan ibaret sekiz sıfat, gündüzü temsil eder. İnsanların,  bu yedi gece ve sekiz sıfat rüzgârlarıyla, zahir ve batınlarına etki edilir, kökleri kurutulur, hatta katledilir. Kendi nefisleriyle ayakta olduklarını ve yaşadıklarını düşünenlerin hayatları olmayan ölüler olduğu görülür. İçi boş hurma kütükleri gibi şeklen kuvvetli fakat hayatları ve manaları yoktur, birer haviye, göçüktürler, hakiki vücutları ve değer verilecek anlamları yoktur. İlahi aşk ve şevk ateşi olmadan göçüktekiler yanamaz, şiddetli soğuk ve nefsanî heves rüzgârlarıyla helak olurlar.” (69 Hakka, 5-7) İlahi, ruhani kuvvetlerin suyla yıkanmış hali, elektromanyetik kuvvetler olarak bilinir. Bu kuvvetler, Higgs Bozonu içinde toplanarak maddeyi ve bedeni oluşturur. Yedi Gaip kuvvetler bunlardan oluşur. Bu kuvvetler, ruhani yani ilahi aşk ateşi olmadan yanamaz.

 

“İzdiham eden kuvvetler, gölgeleşip cisimleşir. Kütlenin hakikati bilinirse,  kütlenin görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. İzafi vücut, ‘Mutlak Vücudun’ ortaya çıkmış, görünür, aşikâr olmuş sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir,  hakikatini görünür kılar,  enerji yayarak yanar.” (25.45) “Nefsin zulmet gecesi, insanlara libas, elbise kılınmıştır. Bu zulmet,  sizi istila ederek,  Hakkın zat,  sıfat ve gölgesinin müşahedesinde, sizi setir eder, örter. Siz hakkın zat, sıfat ve gölgesini müşahede ediyorum diyerek meşgul olur,  var olduğunuzu zannedersiniz.  Sizi,  hayat ve dünya da, böylece, gaflet uykusunda uyutur. Hadisi şerif: “Bütün insanlar uykudadır, ölünce intibah eder, pişer, uyanırlar.” Uykudayken, ‘Daimi hakiki hayattan’  gafil olunur. Kalpleriniz ruh nuruyla hayat bulunca,  his uykusundan sonra, kutsal âlem fezasında, intibah ile intişar eder, güneş gibi parlayıp,  ışık saçıp,  dağılıp,  yanarak yaşarsınız.” (25 Furkan, 47) Ölmeden önce ölen, pişer, yanar!

“Birbirinize karşı düşmanlık etmeyiniz. Düşmanlıklar, vücutta, akıl etme gücü ve vehim, kuruntu, hayal etme gücü arasında oluşur. Uygunluk ve uyumluluk, lezzet veya menfaat için olursa, bunlardan mahrum kalındığında düşmanlık başlar. Tevhitten mahcup olduğu ve nefsini sevdiği için her biri günahından sıyrılmak ister. Bunlar, arası açık insanların ortasında olan cehennemde, yanarak, çekişirler.” (50 Kaaf, 28)

Kâmil insan, ruhani kuvvetlerle yanmış, Hakk’ın ruhunun nuru ile aydınlanmış kişi olarak yanar ve aydınlatır. Süreç aynı süreçtir, her birey bu sürecin mutlaka bir yerindedir, ama başında ama sonunda. Tasavvuf, gayriyi yakan ilahi aşk ateşiyle yanıp, yakıcı olmaktır. İnsanın fıtratında, ruhun nuruyla yanmak vardır. Potansiyel olarak ruhani kuvvetlerin yakıcılığını hissedebilen insan, maddesel veya bedensel yanışın sönüklüğünü idrak edebilir.

      Umarım, biz de ölmeden önce ölebilir, intibah edip, pişip, intişar edip, yanabiliriz.

                                                                                                    28042021

 

 

(1)     https://www.khanacademy.org/science/ap-chemistry/thermodynamics-ap/internal-energy-tutorial-ap/a/heat

 

 

14 Nisan 2021 Çarşamba

Kavuşmaya Azmetmek

 

Kavuşmaya Azmetmek

 İnsan,  cahilden,  cehaletten kaçar,  bilmek,  öğrenmek,  bilenler ile beraber olmak,  onlarla konuşmak ister. Bilme isteği, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır.   Daha iyisini isterken,  daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek.  Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir. Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Ancak, çıraklarla veya çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, üstat, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk, çıraklık etmesi kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür. Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen,  fazla kaldığında,  laubalilikle karşılaşabilir.  Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan  “Öğretmenlik”  sıfatına sığınabilir.  Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkar.   Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Böylece, nefsanî fiiller, efalden, kalbî duygulara, sıfatlara, geçilir.

Ancak,  aklî,  ulvî,  uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış,  bunları zevk etmiş bir kişi,  uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhi nurların aydınlığına çıkmaya, bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybettikçe artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir.   Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi, o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa,  nefsine uyarsa,  azim ve iradesini gevşetir, kaybeder,  hayal ve vehimlere kapılır.  Nefsin şerrinden, mananın yüceliğine sığınmasını,  kaçmasını bilmeli,  bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı. Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “İlahi nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır.

Özet olarak, “Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecellisi nurunun, aydınlığının, gerçekleşmesi için, beden-vücut gecesinin şerrinden”; “Daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye, bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden”; “Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren, nefsin şerrinden” korunmalıdır.  Kalp, Beden, Nefis üçlüsünün uyumu bir ihtiyaçtır! (113 Felak S.)

Bilgi, ilim, insanın kaybıdır bulup almalı. Gece, insan, nefsine uyar, karanlık ve uyku, insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bir yerde, bir kişide akıl var, ortamda da ilim var ise bu ateş ve barut var demektir patlama kaçınılmazdır. Bu patlama “Big Bang”ten de büyük olabilir. Birinde var olunur, diğerinde Yaradan kalır! Bedensel, maddî âlemde, fail ve kalbî duygularla sıfatlanan, mevsuf, Haktır!

“Siz O’na ve elçisine itaat edin.  Sözünü duyup yüz çevirmeyin. Duymak anlamayı, anlamak uygulamayı gerektirir. Sadıksanız, gayret, azim gösterin. Hayvandan da beter,  duymadıkları hâlde dava edenlerden,  sağır ve dilsizlerden olmayın. Yerdegezenlerin en kötüsü sağır ve dilsiz olanlardır. Yaradılışlarında olan duyup,  anlama,  basar ve uygulama yeteneklerini köreltmemiş olsalardı bunları yaparlardı. Körelme nedeniyle,  çabuk yüz çevirenlerde,  anlayış ve irade olmaz, hikmet, bunların göğsünde debelenir, tereddüt eder. Kalpleri, hakikati, huzur ve sükûn içinde karşılayamaz; hakikati işitip,  anlayıp,  kabul edip,  basiretle görüp uygulayamazlar.  Henüz görmeden,  gaibe iman edenler,  Hak görünmeden, hakikat bilgisinin doğruluğuna inananlar, O’na ve elçisine uyunuz, duyduklarınızı uygulayınız.” (8 Enfal, 20)

“İnsan,  böylece, esfel-i safilinden yani maddenin çukurundan,  açılan temelden,  ana rahminden,  arş-ı alaya yücelir.  ‘İnsanlık ilmi,  Allah’ın ilmiyle bağlantılıdır’  denebilir. İnsan,  kuvvet ve kudretini,  maddeye ve bedene hükmetme iradesini doğrudan Hak’tan,  gaip âleminden,  alıyor olabilir. İnsan,  onun ilmi ile âlim,  vücudu ile mevcut,  nefsi ile kaim yani ayakta, hayatı ile hay, diri, kuvvetiyle kuvvetli ve hükmü ile iradelidir. Fıtratı gereğince, her nefsin kudret âleminden kuvveti ve onu terbiye eden hükümdarlık âleminden gelen iradesi vardır. Kudret ve kuvveti, ilim ve nurdan, aklıyla ilmin idrakinden gelir.  Hükmü yerine getirme,  uygulama azim ve iradesini ise hükümdarlık âleminden, zaman içinde, yerine ve zamanına göre, gerektikçe, yardım olarak, alır.” (50 Kaaf, 21)

Akıl, bir tek iş yapar, o da bilgi alıp işlemesidir. Ortam da tam bu işe hazırdır. Ortam zaten ilmin uygulanmış halidir. Akıl yuvarlansa ilmin üzerinde yuvarlanır. Evvelinden ahirine olan da bu, olacak olan da. Başka ne beklenir ki? İnsan var, insanda arayış var, akıl var, ataleti bozmak yeterli. İnsan, insanı okuyunca, ayet okunur. İnsanın, bilgili, azimli ve uyanık olması yeterlidir. Her okunan ayetin doğruluğu, âlemde ve Âdem’de yeri bulunarak, kanıtlanabilir. İnsanın, hiçbir gayreti boşa gitmez, hak ettiği tam olarak, Hakça verilir.

Umarım, bizim gayretimiz de, vücudu ile mevcut olduğumuzun idrakine yeterli olur!

                                                                                                          08042021

30 Mart 2021 Salı

Işıktan Huzura

 

Işıktan Huzura,

Önce ışık vardı. Büyük Patlama ile Hakkın ilmi, ışık enerjisi olarak parladı. Hala da ışıktan başka şey yok, ışık halden hale geçer. Hakk’ın Hakikat Güneşi parlayınca ortam aydınlanır; elektromanyetik kuvvetler gurup edince de ortam kararır, maddeleşir, bedenleşir. Tüm mevcudat, Rahmanın hamurundan oluşur. Cemadat, ‘halk edilir’ bu hamurdan, canlılık, ‘yaratılır’ bu çamurdan ve insan ‘inşa’ edilir aynı ruhtan, ilimden. Maddeden bedene, nefisten kalbe ve ruha, ilme ve bilince geçiş insan için kaçınılmazdır. Maddenin özünün ışık olduğunu, enerjinin kütleye, kütlenin enerjiye dönüşü bilimseldir. Bedenin içinde ve dışında tüm hareketlerin temelinde elektromanyetik ışınım olduğu bilinir. İnsan, kalbinin içinde yaşar! (1)

“İnsan,  acilden halk olundu.  Hilkatin,  yaratılışın, aslı olan nefis,  bir hal üzere sabit değil, hareketli ve daima ıstıraplı bir şeydir; acele üzerine mecburen yaratılmıştır. Böyle olmasa; halden hale seyir ve terakki, tekâmül etmez, gelişmez, mükemmelleşmez.  Zira ruh,  daim-üs-sebattır, sabittir ve ruhun,  nefse taalluku sebebiyle kalbin vücudu hâsıl olur ve ruh ile nefis sayesinde; kalp, seyirde mutedil olur, dengede durur. İmdi insan, kendisine sekine ifade eden ruh ve kalp nuru galebe etmeyerek, nefis makamında kaldığı müddetçe, cibilliyeti, yaratılışı, gereğince insana acele lâzım gelir.”  (21.37-39) Ruh sabittir, değişmez, halden hale seyir eden nefis ise özündeki ışık nedeniyle, hareketli, acelecidir. Ruh ve nefsin ortasında, kalpte, ruhun nuru galipse huzurdadır; kalpte, nefis galipse acelecidir. “Tövbe edip Zat’ında fena olduktan sonra bağışlanan vücutta bir huzur, sükûnet hissedilir.” (2 Bakara, 248)

Bu kavramlar, ‘Fiil’, ‘Sıfat’ ve ‘Kişilik’ olarak, insanı vuslata götürebilir. İnsanın kişiliği sıfatlarıyla açığa çıkar. Sıfatları ise fiillerinden anlaşılır. Kuran’da bu kavramlar ‘Efal’, ‘Sıfat’, ‘Zat’ veya ‘Nefis’, Kalp’, ‘Ruh’ makamları olarak anılır. Her makam ise, ‘Tevhidi Efal’, ‘Fena-i Efal’ ve ‘Tecelli-i Efal’ gibi ‘tevhit’, ‘fena’ ve ‘tecelli’ mertebelerine ayrılabilir. İnsanın, genel ve geniş kapsamlı vücuttan, hatta evren bütünlüğünden, ayrı ve gayrı bir varlığının olamayacağı aşikârdır. Bu nedenle Zatın tecellisi mertebesinde, kişi zanlarından kurtulur ve aradan çıkar. Varlığın, Hakk’ın vücudu, sıfatlarla mevsuf olanın, sıfatlananın, Hak ve fiillerin Hakk’ın yani failin Hak,  olduğu idrak edilmiş olur. Böylece, Zatında fena bulana, Hakkın vücudu bağışlanır ve kişi huzura kavuşur. Dört Kitabın özeti budur. İnsan, Allah’ı bilmesi için inşa edilir! (2) Allah bilindiğinde, ete kemiğe bürünüp isimlerle görünebilir ve “Ene el Hak” ayetini okuma hakkı kazanabilir. Bilgi ilimden bir parçadır ama uygulama teknoloji gerektirebilir. Uygulamada Resulün örnek alınması önerilir. Bu nedenle bilgelerin yolundan gidilebilir. Her daim huzurda olduğunun idrakinde olup zatında fena bulana Hakkın vücudunun bağışlanacağı müjdelenir.

“O gün melekler ya kahır ya da lütuf için insan ruhuna iner. Bedenin kahrı ruh, ilim, lütuftur. Bireysel beden harap olur, o gün, değişmeyen sabit mülk, lütuf ve kahır sıfatlarıyla sıfatlanan, her şeye istihkakını veren, Rahmanındır. Batıl olan her mülk zail olmuştur, kimsenin kuvvet ve kudreti yoktur, Rahmanın mülkü zahir olur. Kalp seması nuru sekine, kalp rahatlığı, bulutu ile yarıldığında ve ‘ruhanî kuvvetler’ melekleri indiğinde, kalp arşının doruğunda, saltanat, tüm sıfatlarıyla tecelli eden, Rahmanındır.” (25.25, 26) Bedenin kahrı lütuftur çünkü kalan ruh, ilim lütuftur; ruhanî kuvvetler, kalp arşına, sıfatlarıyla tecelli eder.

“Bundan sonra yapılacak şey içinizdeki Hakka yaslanıp, sabır ile beklemektir. Bu durumda sabrınız taşsa bile Rabbiniz size melek ve melekeler ile yardımcı olacaktır. Çıkmış olduğunuz yoldaki zorluklar, mücadelede karşınıza çıkacak üzüntülere karşı sabır ve ilahi rıza için Allah’a itaat etmeyi, zorluklara dayanmayı, nefse karşı koymayı gerektirir.”  (8.11)

“Ancak, Hakkın size kuvvet vermesi ve nuru görerek nurlanmak ve size sekine ve bu isteğin inmesi için, sabır, Hakk’ın emrine karşı gelmemek, menfaat ve ganimete meyletmemek, nefis korkusundan sakınmak ve nefsin ruh ve kalp sultanını zorlaması altında kırılması gerekir. Sabır ve onur ruhun sıfatıdır. Hareket ve acı ise nefsin sıfatıdır. Ruhun gücü kalbe sahip olunca, kalbi nefse karşı korur. Nurun Zat’ındaki sevgi nuru ile kalp âşık olur ve sükûnete kavuşur. Bu şekilde kalp, nefis kuvvetlerini yener, nefis sıfatlarının zulümlerini kovar. Ve nefis de kalbin nuru ile aydınlanır. İşte o zaman rahmet iner ve kalp bu nurla nefis kuvvetlerini yok ederek ûrûc eder; semanın meleklerine ulaşır ve tüm meleklerin kuvvetini ve vasıflarını çekip indirir. Meleklerin inmesi, özellikle, dünyadan tamamen çekilip koparılarak yücelik yönüne tevekkül edildiğinde ve gazaba uğrandığında yardımcı olmaları içindir. Ancak kalp, sabırsız davranıp acele eder, bağırıp çağırıp, korkuya yenik düşerse veya dünyaya meylederse, nefis kalbe galip gelir, kahır ve istila eder, sıfatlarının zulümleriyle nuru engeller ve o ilişki kopar, yardım da kesilir, melaike de inmez.”  (3,125) (8,11)

“Ve sen Allah tarafından değerli görüldüğün için senin diğer beşere yardımın ve onlara feyiz olacak sohbetinin nuru senin namazın olacaktır. Tahkik: senin büyük hatırın onlara iltifat olacağından onlara feyiz verdiğin nur, yardımlarının gücü ve sohbetinin bereketi kendilerine sekine inmesine sebep olur. Kalpleri o nurla rahatlar ve emin olur. Sekine, kalpte oluşan bir nurdur, bu nurla kalp, halka döner ve inanç kuvveti bulur. Şeytanın vesveseleri ve nefsin tahrikleri ve teşviklerinden oluşan acılardan kurtulur. Çünkü Sekine, nefis ve şeytanın vesveselerini kabul etmez. Allah, onların yalvarmalarını, günahlarını ve itiraflarını duyar, niyet ve amaçlarını, gizli kalmış pişmanlıklarını ve üzüntülerini bilir.” (9.103)

“Önce İnsan inşa edilir. İnşa edilen insan, beden ile örtülür, tesettüre girer. Eskiden ceset olan beden nefsi, artık Ruhun nuru ile aydınlanmıştır. Bulutun su ve ilimi temsil ettiği gibi, aynı zamanda hayvani ruhu temsil edebilir. Beden ve ceset maddesinin ilmi idrak edilerek, insani ruh semasına ulaşılabilir. İnsan ruhu, ilmin kaynağıdır.”  (25.25, 26)

                                                                     30032021

Umarım, özün ışığını ve özün özündeki Hakk’ın hakikatini, ilmini, idrak edebiliriz!

 

 

(1)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/03/varolus-renklidir.html

(2)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/03/dayansmayla-olusum.html