26 Nisan 2019 Cuma

Erdem Yaradılıştandır


            Erdem Yaradılıştandır,

            Herkes ve her şey kendi fıtratındaki kemalini, olgunluğunu gerçekleştirmek amacıyla yaratıldığına göre olgunlaşmak için gerekli olan yazılım ve donanım da verilmiş, fıtratına kazınmıştır. Yaradılışının ve amaçlarının farkında olmayanlar yanlış yollara sapıp kötülükleri amaç edinmiş hatta karakter edinmiş olabilir. Verilenleri kullanmak insanın yetkisindedir.

            O’nu sevenler, kendilerinde yeterince sebep, donanım ve kudret bulursa, yaradılışlarında gizli olan hakikat, bilgi, ilim ve erdemler sayesinde, temizlenme ve arınmayla fiili ihraç etmeye ilişkin verdikleri sözü yerine getirmiş olurlar. İnsan olarak insanlıktan yaratılmış, akılla donatılmış oldukları için, önce âlim, sonra kâmil insan, arif olurlar. Böylece kendini gerçekleştirmiş, verdikleri sözü yerine getirmiş olurlar.

            Kişinin ergen oluşu ile bireysel yaşam başlar. Kendi başına kaldığında, büyüme çağında, büyüklerinden eğitimle aldığı güzel ahlak dersleri, önem ve önceliğini yitirebilir. Hayata atıldığında, yaşam kavgası kargaşasında, bazı erdemlerin başkaları tarafından göz ardı edilmesinin etkisi altında kalabilir. Diğer bireylerle girdiği yarış ve yarışmalarda, vehim ve hayal gücü gibi nefsanî duygularına yenik düşebilir. Kalbindeki güzel ahlaka ilişkin erdemler, ruhani ve nurani değerler, geri plana itilebilir veya tamamen unutulabilir. İçki, şehvet, şiddet ve kumar gibi kötü sıfatlar birbirini destekler. Bu durum kalpte yeşermesi beklenen değerlerin kalpten tamamen sürülmesi ve kalbin nefis mücadelesinde yenik düşmesidir.

            “Sıfatının tecellisi, var olması için, ‘nefhaat-i Rabbaniye rüzgârlarını’, ‘şişirici rüzgârları’ gönderir.” (25.48) “Yokluk, sırf boşluk değil, olmuş ve olacak mevcutların hakikatlerini, bilgilerini, ilimden alacakları ‘haklarını’ içerir. Her ‘şey’ Hak’tan hakkını aldığı için mevcut, var olabilir.” (21.22)

            İnsan bilgiye sahip olabilir ama ilmin tümüne sahip olamaz. Aynı şekilde bedeni ve ruhu varsa da enerji ve içerdiği ilim insana ait değildir. “Beden ve ruhlarının, ilimlerinin, beden ile hakikatinin, farklı şeyler olduğunu anlayarak bunların ayrılabilmesiyle ölümlerini idrak edenler elbette diriltileceklerdir.” (79.1-5) Ayırım gücünden, analizden sonraki sentez insanı farklı sonuçlara götürebilir. İnsan Allah’ın ilmi ile âlim, nefsi ile kaim, ayakta ve hayatı ile hay, diridir. Rahmanî rahmet olan yağmur iyinin de kötünün de tarlasına yağar. Rahimsi rahmet olan akıl, fikir gibi her insana özgü değerler ise herkese özeldir. İnsan toplumun bir bireyi, evrenin bir zerresi olarak mevcuttur ama kendiliğinden var olan değildir.

            Ayetler apaçık, anlamları aşikâr. Eşyanın aslı, esası, özü düşünüldüğünde, Hakk’ın ilminden hakkını, hakça aldığı için her mevcut ortaya çıkmış, mevcut olmuştur. Her eşyanın bileşenleri içinde ve arasında bir ‘bilgi’ vardır. ‘Evrenin Hakkını Sonuna Kadar Kullanması’ bir prensiptir. Evren, ‘Olasılıklar Denizinde’ bir şeyin olma olasılığı varsa, bunu gerçekleştirir. “Evren, hakkını sonuna kadar kullanır” bilimsel ilkedir. Saniyenin on üzeri eksi kırkında, trilyonda birinde, ‘elektron ve pozitron çiftleri’, yokluktan ortaya çıkar ve anında yok olur. Parçacıkların bir anda var olup yok olması sürekli var olan varlıklar olarak görünür. Saniyede otuz resmin geçişi film olarak izlendiği gibi eşya ve parçacıklar da sürekli ‘var’ görünür.

            Bu bilimsel bilgi ve bulgularla kanıtlanan gerçekler Kuran’da da aynen yer alır. “Bir emirle, halen, her an, oluşmaktaki evrenin, ‘Hadis olur, fani olur’ şeklinde var ve yok olması istenmedi, her şeyin bir amacı vardır.” (21.16,17) “Her şeyin, yaratılmadan önce, ruh, kalp ve nefis âlemlerinde suretleri vardır.” (2.21) “Eşyanın tümünün, bilinmelerini sağlayan, ilmî özelliklerini Âdem’in kalbine indirdi. Marifet ve muhabbet sırrını insana emanet etti. İnsan, eşyayı ve kendini verilen ilim ile bilir ve ilmin sahibini de bilir kâmil insan olur.” (2.31, 33)

            Kâmil insan olma amacıyla yaratılan insanın fıtratına, erdemli olmak için gereken her türlü sıfat kazınmıştır. Her varlık, bitkiler ve hayvanlar, görevini eksiksiz hatta yanlışsız yapar, yalnız insan sapar. Bu sapma yetkisi de sorumluluğuna eşit bir şekilde verilmiştir. İnsan, yetkisi nedeniyle sorumludur. Bilen ile bilmeyen bu nedenle eşit olmayabilir.

            İnsan, bilir, bildiğini bilir ve bildiklerini sentez ederek ortak bir bilince ulaşır. Ahlakı, güzel ahlakı, erdemleri bilir, ahlaksızlığın ne olup olmadığını da bilir. İyilik, doğruluk ve güzelliğin varlığı ve gelişimiyle kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin ortadan kalkacağını bilir. Karşıda gördüğü kötülükleri imha ederek kaldırmaya çalışması hatadır. Erdemli olmakla erdemsizlik ortadan kalkar. Esas olan dönüşümdür, bir sıfatı ortadan kaldırmak diğer sıfata dönüşümünü sağlamakla olabilir. Kötü insanı veya insanları öldürmekle kötülük ortadan kalkmaz.

            Günümüzde üzerinde durulan bilimsel bir kavram da “Bağlantısal Bütünselliktir.” Yüz milyar beyin hücresinin diğerleriyle bağlantı kurarak düşünce ürettiği saptandı ama bu bağlantıların nasıl bir matematik ile yürütüldüğünü belirlemek için mevcut bilgisayarlar yetersiz kaldı. Yine de beynin nasıl düşündüğüne dair bir matematik model yapılabileceği görüldü. Beyin hücreleri, nöronlar, elektrikle çalışıyor ve bilgi işliyor. Beyinde bilgiler elektrokimyasal ırmaklar halinde akıyor. İnsan bedeninde 37 trilyon hücre vardır. Atomlardan oluşan bu hücreler 300-400 günde tamamen değişir ama insan yaşamaya devam eder. Bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir. İnsan atomların toplamı değil kurulan bağlantıların bütünüdür. Evrende var olan bütün kuvvetlerin bağlantısal bütünlüğü bir matematik modeliyle ortaya kondu. LANIAKEA astrofizik modeli evrendeki tüm kuvvetlerin bileşkesini oluşturmaktadır. Bu model, beynin modeline benzemektedir. Benzer bir bağlantısallık modeli, yaprakta da ağaçta da metro sisteminde de var, yaşamın kendisinde de vardır. Matematiğini bilemediğimiz oluşumlara kaos demişiz ama modelini bulunca kaos olmaktan çıkıyor. Bilim, matematikselleştirilmiş felsefedir. Kuş sürüsünün hareketlerinde, bir kuşun bir saniye sonra diğeriyle nasıl bir ilişki içinde olacağının olasılığını belirleyen modeller vardır.

            Bağlantısal bütünlüğü ortaya koyan model nedeniyle matematik değil modellere uygun olan evren ve yaşam güzeldir. Kuş veya balık sürülerinde bir lider olmadığı kesindir, bağlantısallık kültüründe hiyerarşi yoktur. Bağlantısallık biliminde liderler, yöneticiler yoktur. Matbaanın icadı çığır açmadı, yeni bilimsel çığır matbaayı geliştirdi. Bilim, matematikselleştirilmiş felsefedir. Din ise, felsefenin henüz matematikselleştirilememiş, kaos denen, halidir.

19 Nisan 2019 Cuma

Zuhurunun Şiddetinden Görünmez


            Zuhurunun Şiddetinden Görünmez

            İnsan idrak ettiği için idrak ettiği kadar vardır. Saniyenin dört kere trilyonda biri kadar olan bir zamanda, yokluktan çıkarak, var olup yok olan zerrelerin oluşturduğu evrende yaşıyoruz. Hiçbir şeyin tesadüfen olmayıp bir amaç için var olması nedeniyle, insan bilinci vardır. Evrenin gelişimi zerrelerden bilince gelmiş durumdadır. Düşünen insan beyni incelendiğinde, beyin hücreleri arasındaki haberleşmenin ışınımlarla olması, ilk zerreleri anımsatabilir. İlk ışınım ve son ışınımın şiddeti aynı olabilir. Her iki ışınımın da zuhurunun tespiti, ortaya çıkışının belirlenmesi, şiddetleri nedeniyle, zordur.

            “Siz, Hakk’ın, ‘hıfz edicilerinden’, ‘ilim yüklenebilen kuvvetlerinden’ oluştunuz. Siz, bu güç ve kuvvetlerin cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış, cisimleşmiş halisiniz.” (6.61) Ayetlerde de belirtildiği ve bilimsel olarak da kanıtlandığı gibi, güçlü itim ve çekim kuvvetiyle donatılmış zerrelerin toplanmasıyla bedenleşmiş bulunuyoruz. İten, çeken ve birbirlerini algılayan bu kuvvetlerin birer bilimsel özellik sahibi olduğu açıktır. Belirli elektromanyetik kuvvet özelliği taşıdıkları bilinir. Kuvvetlerin bu bilimsel özelliklerinden başka bir şeyi de yoktur. Zerreler ile bilimsel özellikleri veya bilgilerinin aynı olduğu ve ayrılamaz bir bütün oluşturduğu açıktır. Böylece maddesel bilgilerden insanda bilinç oluştuğu kanıtlanmış olur.

            İnsan, büyüme, gelişme ve olgunlaşma sürecinde, kendini bilmeye çalışır. Önce kendini bedensel ve nefsanî güçlerle donatır. Sonra kalbî duygularla dolup taşar. Öğrendikçe bilgi depolayıp bilinç geliştirir. İnsanın, gelişip olgunlaşma sürecinin hangi aşamasında, doğa veya evrenden ayrı ve ayrıcalıklı bir benlik ve bencillik sahibi olduğu bilinemez. Doğal ve evrensel özelliklere sahip olup, benlik ve bencillik geliştirmesi şaşırtıcıdır. Çevresinden aldıklarını iade etmesi durumunda, geriye ne kalacağını düşünmek kendisini de şaşırtabilir. Yokluktan çıkıp var olan zerrelerle oluşanın, varoluşu da sahiplenmesi ilginçtir. Zuhurun şiddetinden sonra, mevtin de azabın da şiddetlisi yaşanır. “Azayı emzirici, besleyici olan her kuvvet beslediği azadan gafil olduğu, idrak ettiklerini hıfz edici hamil sahibi kuvvetlerden her biri, idrak ettiklerini yere bıraktığı, yani her kuvvet,  tahrikini ve istiklâlini bıraktığı zaman, insanları, mevtin şiddetlerinden sarhoş, şaşkın ve baygın görürsün.” (22.2)

            Allah, yerin ve göğün nurudur. Nur, Allah’ın zatıyla zahirdir, görünür hale gelir ve görünür, eşya da nur ile zahir olur ve görünür. Nur, zuhurunun, ortaya çıkışının şiddetinden ve eşyanın kendisiyle zahir olmasından dolayı, mutlaktır ve ilahî isimlerden birisidir. Zuhurunun şiddetinden gizlidir, ışığın kaynağı görünür kendisi görünmez. Mevcut olan her şey onunla mevcut olmuştur. Cisimler âlemi, ilahi nurun gurup ettiği, tesettüre girdiği yerdir, örtülü halidir. İnsanın kemale ermiş, olgunlaşmış halinde bu nur parlar, yaradılışa uygun olarak parlayan bu nur ise diğerlerini aydınlatır. Parlayarak aydınlatan nura, nurun nuru, batıdan doğan hakikat güneşi denebilir. Cahil kişi, cisimlerin altında kalmış, cisimler âlemi dalgasının örttüğü kişidir, basiretsizdir, hiçbir şey göremez.” (24.35) “Biz, vücudumuzla sizi izhar etmekle ve sizin suretlerinizde zahir olmakla sizi halk ve izhar eyledik.” (56.57)

 

            Umarım, biz de bilinçli olarak nuru idrak edebiliriz.
 
Allah’ım, sen ne büyüksün,
Ben diye de görünürsün!

16 Nisan 2019 Salı

Tesadüfen Var Olamaz


            Tesadüfen Var Olmaz

            İstemeyi bilinceye kadar her şeyimiz var olur. İstemeyi öğrenince de isteğimizin sonu olmaz. Arzu ve isteklerimizin sonsuzluğu bizi bitirir. Ben kimim, ne yapıyorum, nereden gelip nereye gidiyorum deyince hakikate erebiliriz. Sahip olunan her şeyin kıymetini ve değerini araştırıp öğreniriz. Örneğin görmenin kıymetini ve muhteşemliğini, önem ve önceliğini, nasıl var olup gördüğümüzü öğreniriz. Neden gördüğümüzün cevabı ise henüz olmayabilir.

            Kendimizi bilmeden önce karıncaların hikâyeleri anlatılır. Her karınca ayrı bir yumurtadan çıkar. Hiçbir karınca diğerinin işine karışmaz. Her karınca ne iş yapacağına kendisi karar verir. Bireysel seçimler sonucunda ‘Ortak Bilinç’ oluşur. Her karınca iş yapar, bazı işler birlikte yapılır. İşin ucundan tutan karıncalar çok olabilir ama kendi kararlarıyla işin ucundan tutarlar. Bireysel davranışların ortak bilinç oluşturduğu böylece kanıtlanır. Her molekül de, yüzlerce bazıları binlerce atomdan oluşur. Moleküllerin yani proteinlerin, kendi görevlerini yapmasıyla, her hücre, düzenli çalışan bir fabrikaya dönüşür. Bir proteinin işini yapmasıyla sabah, işini bitirmesiyle akşam olduğunu anlayan ‘Bilinçli’ insanlar oluşur.

            Büyük Hadron Çarpıştırıcısında, İsviçre’de, CERN’de, elektron ve protonların saniyede kırk milyon kere çarpıştırılması sonucunda, elektron-pozitron çifti saptandı. İlim, ‘bilimsel bir özellik kazanarak’ zuhur eder, ortaya çıkar. Bilimsel bilgi, bulgu ve deneylerle kanıtlandı ki elektronun, ‘belirli ve sabit’ olarak bilinen ‘elektrik yükü’, elektron ile pozitron arasındaki ‘Boşluk Denizi’ nedeniyledir. Bu Boşluk Denizi sayesinde, pozitron, elektronu ‘Perdeler’ bu nedenle elektronun elektrik yükü sabit görünür. Boşluk denizi ve perdeleme olmasa elektronun elektrik yükü yaklaştıkça artar, uzaklaştıkça azalır. Diğer bir deyişle elektrik yükü sıfırda sonsuza, sonsuzda ise sıfıra gider. Kısaca evrendeki ‘Varlık’, varlığını, bilimsel olarak, ‘Boşluğa’, ‘Yokluğa’ borçludur. Çünkü elektronun elektrik yükü bugünkü belirlenen miktarının milyarda biri kadar az da olsa, çok da olsa atomlar birbirini tutamaz yani su bile oluşamaz.

            Bu deneylerin ikinci en önemli bilimsel bulgusu, ‘Evrenin Hakkını Sonuna Kadar Kullanmasıdır’. Evren, ‘Olasılıklar Denizinde’ bir şeyin olma olasılığı varsa, bunu gerçekleştirir. “Evren, hakkını sonuna kadar kullanır” bilimsel ilkedir. Saniyenin on üzeri eksi kırkında ‘elektron ve pozitron çiftleri’, yokluktan ortaya çıkar ve anında yok olur. Parçacıkların bir anda var olup yok olması sürekli var olan varlıklar olarak görünür. Saniyede otuz resmin geçişini film olarak izlememize benzer şekilde, parçacıklar da sürekli var olarak görünür.

            Bu bilimsel bilgi ve bulgularla kanıtlanan gerçekler Kuran’da da yer alır. “Bir emirle, halen, her an, oluşmaktaki evrenin, ‘Hadis olur, fani olur’ şeklinde var ve yok olması istenmedi, her şeyin bir amacı vardır.” (21.16,17) “Bu idrak ile her yönde, Hakk’ın yüzü görünür, perdeler, vehim ve ham hayal ortadan kalkar. Her iş ve eylem ilmin tezahürü, bir uygulamasıdır. Nefsin oluşumu, canlanması, hayat bulması ve yaşaması ilimle olur. Maddeyi ilimden ayrı düşünmek yanlıştır.” (39.9) “Her şey, Allah’ın istek ve iradesiyle, ‘Kûn, ol’ emriyle ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, an içinde, vücuduyla mevcut olmaktadır.” (2.117)

21 Mart 2019 Perşembe

İlim ve İnsan Kanıttır


            İlim ve İnsan Kanıttır

            Her insan, ömrü boyunca, düşündükleri, yaptıkları, ortaya çıkardıklarıyla, aslında içinde olanları ortaya koyar. Her sanatçının eserlerinin tümü sanatçının kendisini ortaya koymasıdır. İlim insanları, kendilerini ortaya koyup, vakfedip, adayıp, içlerinde ne varsa onları ortaya koyar; yeni, güzel ve yararlı şeyler oluşturur. Özet olarak, her kişi, kişiliğinde bulunanları, her ne var ise tümünü, işleyen aklını kullanarak, aklının tümünü işleterek, içini dökerek, elle tutulur gözle görülür eserler yaratır. Herkes de bu eserler ortaya çıktıktan sonra görür, tutar, işitir, koklar veya tadar. İnsanların yaptıkları da yoktan var edilişe birer örnektir. Bir ilmi anlatmak, sözlü olarak ortaya koymak yetmez; uygulamak, uygulayarak daha önce örneği olmayan bir şekilde meydana çıkarmak ve ortaya çıkanın da yararlı ve güzel olması şarttır. Bu idrak ile bu evren, Hakkın ilminin aklı faal ile ortaya çıkışıdır. Elif, lam, mim, Allah’ın ismi azamı olan suret-i Muhammedi’de, ehli olan insanı kâmiline malum olacağı veçhile, perdelenip örtünen, zata işarettir. Akıl, ilmin göründüğü, ortaya çıktığı yer, anlaşıldığı mecra, bilindiği alandır. Her kişi, kişiliğine uygun bir aklın açığa çıktığı bir alan, levha veya ortamdır. Külli akıl, kaza mahalli, düşünülen alan veya levha-i kazadır, cifr denebilir. Camia, nefsi külden ibaret bulunan levha-i kaderdir. Cifri camia, olmuş ve olacağı ihtiva eden, içeren kitap demektir. İlmin tümü Muhammet ile açığa çıkmış böylece Kitap ona indirilmiştir. (2.1,2)

 

            İnsanın farklılaşarak belirginleşmiş özelliği ilmi idrak edişidir. Bilgi elde ettikçe bilgileri birleştirmesi, ilmi dallara ayırarak tümünü kavraması, insanı insan yapan özelliktir. Aklını kullanarak elde ettiği bu ilmin kaynağını araştırmak da özelliğinin bir parçasıdır. Elinde veya kontrolünde olanlarla olmayanları ayırt etmek kaçınılmazdır. İlim ile kendi kişiliğini bulması, kişiliğinde ilmin yerini ve önemini, ilmin kaynağını bulmasıdır. İnsan, var olan tüm canlıların en aciz halinden çıkıp gelişini, en derin cehaletten bilgeliğe yücelişini, ilmi idrak edişini, verilenler olmaksızın, yalnız kendine mal etmesinin mümkün olmayacağını anlar. Akıl, ilmin deposu olan insanı bilerek, ilmin ve insanın iki ayrı şey olduğunu ama birinin, diğeri olmaksızın, isminin, cisminin ve resminin olamayacağını da anlar. İlim ile insan ayrı şeylerdir. Üstelik ilmi olmadan insandan, insan olmadan da ilimden, söz etmek de zordur. İlmi de yalnız insan anlar ve uygulayarak ortaya çıkarır. Ruh, beden için ne ise ilim de insan için odur.

 

            ‘İlim ayrı insan ayrı kavramını ancak akıl kavrayabilir’ gerçeği üzerinde durulmalı. Bu gerçek bilimseldir. Her şey ilminin deposudur, ‘şeyin’ kütlesi kara deliğe düşse de ‘ilmi’ olay ufkunda kalır ve kaybolmaz. Bu gerçeklerden hareket ederek şey ile ilmi ayrı ele alınabilir. Şey olarak ‘kütle’ veya o şeyin maddesi düşünülebilir. Maddenin oluşumu önemlidir. Yine bilimsel bilgi ve bulgulardan, madde, belirli bir parçacığın içinde toplanan kuvvetlerdir. Kuvvetler de elektriksel, manyetik ve elektromanyetik kuvvetler olarak özetlenebilir. Evrende her biri bir diğeriyle sürekli etkileşim içindeki kuvvetlerin toplanmış haline madde denir. Kuvvetler de belirli bilimsel özelliklerden başka bir şey değildir. Bir elektrik yükü olan veya olmayana, bir çekim gücüne veya uzay zamanı büküm gücüne ‘kuvvet’ denir. Diğer bir deyişle kuvvet belirli bir bilimsel özelliktir. İnsan da temelde bu belirli bilimsel özelliklerden oluşur. Önemli olan insan ne atom yapabilir ne de atomlara hükmedebilir. Altyapı olarak bunların hepsi insana ‘verilmiştir’. Nasıl ki her ilim bilgilerden oluşur, insan da bilgi olan kuvvetlerden oluşur. İnsanın ilmi ayrı ve maddesi ayrı ise maddesinin de ‘bilgi’ olduğu unutulmamalıdır.

 

            “İlmin ayrı bir varlığının idraki ise Hakkın varlığına delildir. Nasıl ki bir eşyanın gölgesi varsa gölge güneşin varlığına delildir, aynı kapsamda ilmin varlığı da Hakkın varlığına delildir. İlim, böylece Hakkın ‘gölgesidir’.” (39.9)

12 Mart 2019 Salı

Haviyedeki Asar Ateşi


            Haviyedeki Asar Ateşi

            İnsanın, insan olmaya başlaması, kendisinin başkalarından ve çevresinden farklı, “Uyumlu belirgin” olduğunu, tevafuk ettiğini, anlamasıyla başlar. Aynı bedende farklı kişiliğe sahip olmayı anlamak önce dikkatleri beden üzerine çeker. Bedenin ilminden başka bir şey olmadığı, ilim ile bedenin faklılığını aklın idrak ettiği açığa çıkar. İlmi hıfz eden kuvvetlerin toplanmasıyla, temessülüyle oluşan, beden ve nefsin de ilimden oluştuğu anlaşılır. Bedenin, böylece ilme tabi olup biat ettiği keşfedilir. Keşifler birbirini izler, hareketlerin fikirlerle yönlendirildiği, fikirlerin de bilinçlere tabi olduğu açığa çıkar. Her bilgi ve bilgi topluluğu bir nurun açığa çıkışıdır, aydınlanmadır, karanlık kalkar, ortamı ışık doldurur, gündüz olur. İlmin kaynağına doğru yolculuk eğer bir sırra ermeye gider, bu işte bir sır var, sırrı nedir denirse, ilmin ve aydınlığın kaynağının ne olduğu düşünülmeye başlanır. İlmin Hakka ait oluşu ve Hakkın gölgesi olduğu, gölge oluştan da gölgenin aslına gidilebileceği idrak edilirse Şuhut edilir. Şuhut edilenin giz olduğu ve gizlendiği, soyunanın kavuştuğu, batının zahir ile örtündüğü, tesettüre girdiği anlaşılır. Bireysel soyunup kavuşma cumaya, birliğe de gidebilir.

            Âdemin halden hale geçişleri âlemde de görülür. Uzay zamanda, atılmış yün veya pamuk gibi yüzen toz ve gaz bulutu haline gelen süpernova haviyesinde, göçüğünde asar ateşi kendiliğinden oluşur. Hidrojen atomlarına özgü özellik olan ‘yerçekimsel ışınım’, bunların bir merkezde toplanmasını sağlar. Bu atomların kütlelerinin uzay zamanı bükmesi, atomlara verilen ilmin bir özelliğidir. En merkezdeki atomların bükümlerine düşen diğer atomlar ortamda büyük bir hareketliliğe yol açar. Hareketlilik, sürtünme nedeniyle, ısınmaya neden olur. Merkezde ısınan toz ve gaz bulutu, soğuk toz ve gaz bulutu katmanlarının içinden dışına çıkmaya çalışır. Hidrojen atomlarının, verilen bilimsel özellikleri nedeniyle gerçekleşen, merkeze ve merkezden çevreye doğru hareketler, ısı ve basıncın artışına neden olur. Isı ve basınç artışı ise yanma oluşturur. Bu yanma ise eserler oluşturan ‘asar ateşidir’. Evrende bilimsel olarak kaydedilip kanıtlanan bilgi ve bulgular ‘halden hale’ geçiş sürecini açıklar. Bu süreçte önce demir ve altın gibi gerekli madenler oluşur. Sonra da fotonların kırmızı ve mavi ışık enerjileri dönüşerek, yeşil rengi yansıtan klorofil sayesinde, hayatın temelini oluşturur. Klorofil, su ve karbondioksit gazından, şeker ve oksijen üretir. Her canlının her hücresi, bu şekeri yakarak faaliyetlerini sürdürür; şekeri, oksijen alıp, yakarak karbondioksit üretir.

            Doğal oluşum ve gelişim süreçleri, bilimsel olarak kaydedilip kanıtlanabilir. Halden hale geçiş sürecinin en başından en sonuna kadar her aşaması bilinmektedir. Bilimsel açıdan her geçiş otomatiktir. Fizik, astrofizik, biyofizik ilimlerinin ortaya koyduğu yasalara uygun olarak, ‘uyumlu farklılaşarak belirginleşme’ apaçıktır. Bilimsel açıdan bakış ‘bir ve tek halden hale geçiş’ sürecinin sonundan bakıştır. Bu bakış açısından her şey ‘otomatik’ görünür. Oysa ‘Yapay Zekâ’ bile bir amaca ulaşmak için gerçekleştirilecek bir “Fikir” ve bir “Uygulayıcı” olması gerektiğini vurgular. Şeker üretimi ve yakılması gibi bir ‘fikir’ ve onu uygulayan olmalıdır. “Doğal süreç otomatiktir, yapay süreç değildir” denmesi uyumsuzdur. “Bir ve tek süreci ‘Kuran ile Uygulayan, Furkan’ olmalıdır” sonucuna kesin olarak varıldıktan sonra başka sorular üzerinde durulabilir. Ancak kesinlikle “Yaratıcı olmalı” dendikten sonra “Yaratıcıyı kim yarattı” sorusu gelebilir? Cevap ‘henüz bilinmiyor’, ya da “Allah’ı, yalnız Allah bilir” olabilir!

 

22 Şubat 2019 Cuma

Namaz Vakitleri


            Namaz Vakitleri

            Hareket eden kütledir, maddedir, bedendir, bir ‘şeydir’, hareket eden ile hareketi birbirinden ayırmak mümkün değildir. Hareket eden bir şey olmalı ki hareket tespit edilebilsin. Sıfat ise maddeleşme arızasından tecrit edilebilir, ayrılabilir. Sıfat maddeden soyunabilir. Sıfatın, cisimlenme öncesi durumu idrak edilebilir. Güzellik, güzel olandan ayrı bir şeydir. İyilik, iyi olandan ayrı bir tanıma sahiptir. Birisinin baba oluşu, ‘babalık’ tanımından sonra gerçekleşir. Kişi, kişiliğinde bulduğu sıfatları idrak ederek tümü için hamt etmeli, kendi kişiliğinin fena bulmasını idrak ederek, hal lisanıyla hamt etmeli. Kişilikte bulunan her sıfatın verilmiş olduğunun idrak edilmesi, sıfatların sahibinin idrak edilmesi olur. Kişi, böylece kişiliğinde, Zat’ı bulmuş olur ve hal lisanıyla şükretmiş, secde etmiş olur. Sıfatların, bedenden soyunarak idrak edilmesi, kişiliğinden, zatından vazgeçmiş olarak, fena bularak, hal lisanıyla Zat’a secde ederek, tespih edilmesi demektir.

 

            Sonuç olarak, bu idrakte, bir soyunma ve kavuşma söz konusudur. Bu hal içinde iken abdın vücudu yoktur.  Hak yakin geldiğinde, vücut biter. Vücut yoksa namaz kılınamaz. Bu duruma, güneşin tulû’u, doğuşu, birden bire zuhuru, bir şeye aniden vakıf olup bilme, hali denir. Güneşin doğuşu zamanı, abdın, kulun, vücuduna vahdet güneşinin istivasından zevali yani en tepe, doruk noktasından sonrası zamanıdır. Vahdet güneşi kulun vücudunda en tepe noktasındayken namaz kılınamaz çünkü orada Hak yakındır, kul yoktur. Namaz için vücut gerekir. Cem makamından önce yani halk ile mahcup olarak, fark-ı evvel, ilk fark, benlik, ikilik zamanında, tevhidi idrak etmekten önce de cemden sonra fark-ı sani, ikinci fark halinde, beka zamanında da abdın vücudunun gölgesi var olunca namaz vacip olur. İnsan, yalnız bu hal içindeyse Abd-i Hu’dur, abidesidir, delilidir.

 

            Namazların en evveli ve en lâtifi Hafi, gizlilik, makamındaki ‘soyunma ve kavuşma namazı’, “Öğle” namazıdır. Namazların en makbulü, ‘salâtı vüsta’ olanı, ise ‘asır namazı’, ‘Ruh makamında Şuhut namazı’ olan “İkindi” namazıdır. Ruhen, her yerde ve her şeyde Hakk’ın görünmesi namazıdır. Ruh ve hafi makamlarında şeytanın gireceği bir yer olmadığından öğle ve ikindi namazlarında okumalar gizlidir.

 

            Ruhen Şuhut, Hakk’ın görünmesinin bir sır olduğunun idraki içinde, sır makamında, ‘sırrın namazı’ kılınır. Bu bir yalvarış, dua namazı olup en hızlısı ve en hafifidir. Kalbin zuhuru ile mahcup olma, perdelenmenin öncesinde yalvarış vakti çabuk geçer. Bu nedenle “Akşam” namazında okumalar hızlıdır. Kalbin zuhuru, ortaya çıkışı, huzurunda ve huzur içinde oluşun aydınlık, anlayış ve idraki, insanın batınını en çok aydınlatan ve şeytana en çok engel olan bir şeydir. Bu durum ise Kuran’ın fecridir, ilmin doğuşudur, kalbin huzur namazıdır. “Sabah” namazı keşiflerin indiği ve sıfat nurlarının tecellisi vaktinde kılınır. Cemaatin artması için okumalar uzunca yapılır.

 

            Ruhun nuru, ilmin idraki içinde, kalp aydınlığında, gece ve gündüz meleklerinin buluşmasıyla namaz kılınır. Bu namaz, kalp makamında kılınan huzur namazıdır. Kalp makamında, ruh ile birlikte bedenin ve nefsin de idrakine varılır. Nefsi en çok sabitleyen ve itaat ettirerek ilme tabi tutan, nefis makamında, baş eğme ve teslim olma namazı, “Yatsı” namazıdır. Nefis, kalp ve sır gibi şeytanın vesvese etmesi mümkün olan makamlara alâmet kılınan yatsı, sabah ve akşam namazlarında, şeytanı engellemek ve def etmek için okumalar yüksek sesle yapılır. (2.238; 17.78; Hicr, 99)

 

15 Şubat 2019 Cuma

İnsan İlmin Kaynağıdır


           
            İnsan İlmin Kaynağıdır
            Kitabımızda okuma ve ilim öğrenme çok geniş kapsamlı olarak işlenir. Bazen doğal koşullar bazen de beşeri koşullar, insanı, bilgi edinmeye, öğrenmeye ve uygulamaya zorlar. En normal koşullarda bile yaşamak, düşünmeyi, seçenekler arasından seçim yapmayı, en uygun olanı uygulamayı gerektirir. Her karar bir bilgi işlem sürecidir. Daha fazla bilgiyi öğrenmek istemek duyulan ihtiyaca bağlıdır. İnsan neye ve ne kadar ihtiyaç duyarsa onlara ulaşmak için öğrenmek ve bilmek ister. Duyulan ihtiyaç yeme, içme, barınma ve örtünme gibi temel ihtiyaçlar da olabilir, korunma ve güvenlik, hatta sosyalleşme gibi üst düzey ihtiyaçlar da olabilir. Duygular, algılanan ihtiyaçları karşılamak için vardır veya verilmiştir. Algılarla algılanan ortamlarda, ihtiyaç duyulan her şey çevrede bulunan veya geliştirilenlerle karşılanır.
            “Biz, inananlar için, görme, işitme, dokunma, tat alma ve koklama gibi beş dış duyu ve adalet, vicdan, zekâ, hayal gücü, fikir, feraset gibi beş de iç duyuya ek olarak teorik, kuramsal ve pratik, amelî, uygulamalı ilim olmak üzere 12 vekil gönderdik. Ben, sizinle beraberim, size yardım ederim.” (5.12) “Nefis asasını, fikir ile dimağı taşına vurunca, dimağından on iki göz ilim kaynadı. İnsanların her birisi, bilim insanı veya sanatkâr olarak, ehil olduğu ilmin kaynağını bildi. İnsan nefsi, bu on iki ilim kaynağından, kirlenerek de temizlenerek de çıkabilir. İlim kaynaklarını yanlış kullanmak huzursuzluk verir. Huzursuz ortamlarda, kötü niyetlerle kullanılacak bilgi ve ilim kaynakları, insanlar için kötü sonuçlar doğurur. Huzurda, huzur içinde olunan ortamlarda, iyi niyetle yararlanılacak ilim kaynakları, kişi ve topluma yararlı olur.” (2.60) “Namaz, huzur nuru ile batınları nurlanmış ve Hakk’a teveccüh ile nefis cehennemine düşmekten kurtulmuş olsunlar diye farz kılınmıştır. Toplumsal arınma amacıyla da haftanın sonunda Cuma günü toplu ibadet farz kılınmıştır.” (2.64) Her yeni bilimsel buluş, bu on iki ilim kaynağına tabi olarak, biat ederek, yapılan çalışmalarla elde edilmiştir.
            “Günlük hayatta çevresinde muhteşemin ihtişamını görerek, kalp huzuru içinde oluşuyla ve huşu duymasıyla, namaz kılan kişi Hak ile meşgul olduğundan faydasız şeylerden kaçar, yüz çevirir ve benlik sıfatından vazgeçerek yani zekât vererek, huzur ve hazlarının fazlasından kaçınır. Lezzet, şehvet ve hazlarının hukukuna riayet ederek koruyan yakin sahibi müminler kurtuluşa götüren mevte ermişler, kapısına kadar gelmişlerdir. Hukukun dışına çıkanlar, fazlaya kaçanlar, nefsin peşine düşerek nefsin isteklerini yerine getirdiklerini düşünenler, nefislerine düşmanlık ederler.” (23.1-2) “İlim, Hakk’ın gölgesidir.” (25.45) “Bu nedenle doğrudan Hakk’ın bir parçası olan ve henüz cisimleşmemiş olan ilim ve fikir kutsaldır. Düşünme ve fikir üretme yeteneğini, kutsallık nedeniyle, terbiye etmeye gerek yoktur. Düşünme, düşünerek fikir üretme gücü ve kuvvetini, kutsallığı nedeniyle, terbiye etmeye gerek duyulmaz, cisim ve cesetten arınmış olması nedeniyle de fena etmeye, fani olmasına gerek yoktur. Düşünebilme, fikir üretme yetisi kısa zaman içinde, bir anda, zahir olabilir ve bir anda bir fikir ortaya çıkabilir ve delillerle yön değiştirerek tüm kıyaslamaları birleştirip senteze ulaşabilir. İlim ve cisim âlemleri ayrı iki âlemdir. Ayrıntılı incelemelerle bilinmeye çalışılan kısmî parçalardan, bütüne ve onu oluşturan fikrin kendisine ulaşmak mümkün değildir. Fikir sayesinde ancak iki âlem idrak edilebilir.” (27.22)
            İlim, kalpte kök salıp, sahibine muhalefeti mümkün olmayacak surette, damarlarıyla nefiste yerleşendir. Et ve kan ile karışarak azalarda eseri zahir olan ilimdir. Hiçbir organ veya aza ilmin gerektirdiği hallerden, ilminden ayrı ve gayrı olamaz. Her şey ilminin aynıdır. Bu ilmi, kâfir oldukları, inanmayı inkâr ettikleri için cahiller anlayamaz. Bu nasihatleri kuruntu ve tahayyül sınırlamaları olmayan saf akıl sahipleri anlar. Çünkü onlar zahirin, değerli ilmin eseri olduklarını, ilim ile tahakkuk ettiklerini, ilimle gerçekleştiklerini anlamışlardır. Kuruntu ile karışık akıllar tezekkür ve tefekkür edemez, bu ilimle tahakkuk edemez ve bu ilmi anlayamazlar. Bu ilim tereddüt ve şüphe ettikleri için o akıllarda durmaz, gider.” (39.9)
            İnsan, uğruna gökten kitap inecek kadar şerefli ve değerli, ancak çevreyi bildiği halde kendini bilemeyecek kadar küçük ve değersiz, bir varlıktır. Kendisine verilen donanımı kullanabildiği kadar büyük ama kullanamadığı kadar da küçüktür. Sahip olduklarının kıymetini bilmesi halinde on iki kaynağından da ilim nehirleri akar. Tüm ilimlerin akıp doldurduğu ilim deryasında yaşar. Her şeyin kendisine verilmiş olduğunu anlayıp huzur ve sükûn içinde olur. Bireysel ve toplumsal değerlerini takdir edip, huzurda olduğu için şükreder. Foton adı altında güneş enerjisini kullanarak birleşen su ve karbon dioksit gazının şeker ve oksijene dönüşmesi mucizesi hayatın temelini oluşturur. Bunu yapabilen bitkilerin, otların oluşturduğu temel üzerine otu ete, süte ve bala çeviren hayvanlar doğaya hizmet eder. Doğadan ve doğaya hizmet edenlerin tümünden yararlanıp da ilim üretmesi beklenen insan da kendinden bekleneni yapmalıdır. İnsan da kendinden beklenen ‘bilinci’ üretmelidir. Akıl etme ve fikir üretme gücü, kendisine verilmiş kutsal yetenekler, melekeler, meleklerdir. İnsan, ilmin kaynağıdır ve insandan ilim kaynamalıdır, en azından kendini bilmelidir.
            Hayvanlar arasında pek fark yoktur. İçgüdüleriyle hareket ederler. Ne ve ne kadar verilmişse, onları ve o kadar kullanır, yaşamlarını ve nesillerini sürdürürler. İnsan ise bilgisi arttıkça farklılaşır, doğada uyumlu farklılaşmayı, ‘şey’lerin farklılıklarının belirginleşmesini idrak eder. ‘Arif’ olanlar, olanların ve tüm oluşumların ‘düzenlenmiş’ bir şekilde mükemmelliğe, kemale, olgunluğa giden farklılaşış olduğunu idrak eder ve ‘Düzenleyiciyi’ arar. ‘Âlim’ olanlar ise muhteşemin ihtişamını izleyip, haşyet duyup, ‘bunlar bir merkezden düzenlenemeyecek kadar muhteşem’ ancak ‘rastgele’ veya ‘kazaen’ olabilir diyebilir.
            Umarım, biz de arif olan âlimlerden olabiliriz.