28 Nisan 2021 Çarşamba

Aşk Ateşi

 

Aşk Ateşi

Ateş varsa, ışık ve sıcaklık vardır. Isı, enerji, varsa ateş vardır, sıcaklık ve ışığını ölçerken, kaç mumluk ışık olduğu ölçülürken, J/s=watt, (joule per second), ısı ile ölçülmüş olur. (1) Ateşin ısı, ışık ve sıcaklığı, açığa çıkan enerjisi, yananın ve yangının çeşidine göre çok farklıdır. İnsanın bedensel yangını ile içinin yanması; eşyanın yanması ile eşyanın oluşumu için gereken yanış, çok farklıdır. Güneşteki yanma ve sıcaklık, altın ve demir madenleriyle birlikte güneş sisteminin oluşumu için gereken, bir süpernovanın yanma ve sıcaklığının yanında sönük kalır. Önce, sıcaklığı sonsuz olan yanma vardı. Sıcaklık ve hareket özdeştir, birbirlerinin kaynağıdır. Su ısıtılırsa yani enerji verilirse hareketlenir, sürtünme hareketi yani enerji harcanması da sıcaklığı artırır. Potansiyel varsa açığa çıkar.

Ateş ısıtır, ısınanın sıcaklığı artar, ısıtıcıdan ısınana olan enerji aktarımına ısı denir. Enerji aktarımı ısınanın atomlarının hareketlerini artırır ve çarpıştırır. 1 Kg suyu 1 0C artırmak için 1.000 cal yani 4.186 Jule ısı gerekir.

Bir hadise göre “Kişi sevdiği ile haşir olunur, kıyametten sonra onunla dirilir, ağacın çekirdekten çıkışına benzer.” Bunun nedeni, insan kalbinin, muhabbet ettiği şeyin suretinde şekillenecek kadar o şeyin, nefsine kazınmasıdır. Kalpten sevilen kişi, insanın dünyasını doldurur. Ateşin harareti, yanmanın maddi mi manevi mi olduğuna bağlıdır. Cismanî kuvvetler çok sınırlı oysa ruhanî kuvvetler sınırsızdır; ruhanî ateşin elemi, cismanî ateşin eleminden hem daha sürekli hem de daha şiddetli olur. Bu nedenle, «Cehennem ateşi,  yetmiş defa su ile yıkandıktan sonra faydalanmak için dünyaya indirildi» denir. “O ateş,  dinden mahcup olanlar, kâfirler, için ihzar olunmuştur.” (2 Bakara, 24)

            “Kişi kendini bilince, yapısı değişir, olgunlaşmak üzere başkalaşım gerçekleşir.  Bu ilk yapının çöküşü, harap olması ve göçüşüdür. Yapı taşlarının aslının olmayışının, zan oluşunun, idraki, külli idrake ve ilahi aşka götürür.  Bu durum,  haviye, göçmeye,  göçük oluşumuna ve göçükte ilahi aşk ateşinin yanmasına;  asar ateşine,  eserler yaratan yanışa ve yeniden diriltilmeye gider.” (2.259) Bir kişi potansiyeli ne ise onu açığa çıkarır, uygular. Kişinin kendini bilmesi, zanlarından kurtulmasıdır. Sonsuz ve sınırsız ‘Ruhani Kuvvetlerin’ gücünü idrak edince, bunların elektromanyetik enerji şeklinde ortaya çıkabileceğini görebilir. Nefsanî ve kalbi duyguların kaynağında ruhani kuvvetlerin olduğu anlaşılır.

“Beş duyu ile gazap ve şehvet olarak bilinen iki nefsanî kuvvete, hakikatleri bilinmediği için, ‘yedi gaip’ denir. Bilinmeyen yedi gaip, geceyi temsil eder.  Vücut,  hayat,  ilim,  irade,  semi,  işitme,  basar,  görme, kudret ve kelamdan ibaret sekiz sıfat, gündüzü temsil eder. İnsanların,  bu yedi gece ve sekiz sıfat rüzgârlarıyla, zahir ve batınlarına etki edilir, kökleri kurutulur, hatta katledilir. Kendi nefisleriyle ayakta olduklarını ve yaşadıklarını düşünenlerin hayatları olmayan ölüler olduğu görülür. İçi boş hurma kütükleri gibi şeklen kuvvetli fakat hayatları ve manaları yoktur, birer haviye, göçüktürler, hakiki vücutları ve değer verilecek anlamları yoktur. İlahi aşk ve şevk ateşi olmadan göçüktekiler yanamaz, şiddetli soğuk ve nefsanî heves rüzgârlarıyla helak olurlar.” (69 Hakka, 5-7) İlahi, ruhani kuvvetlerin suyla yıkanmış hali, elektromanyetik kuvvetler olarak bilinir. Bu kuvvetler, Higgs Bozonu içinde toplanarak maddeyi ve bedeni oluşturur. Yedi Gaip kuvvetler bunlardan oluşur. Bu kuvvetler, ruhani yani ilahi aşk ateşi olmadan yanamaz.

 

“İzdiham eden kuvvetler, gölgeleşip cisimleşir. Kütlenin hakikati bilinirse,  kütlenin görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. İzafi vücut, ‘Mutlak Vücudun’ ortaya çıkmış, görünür, aşikâr olmuş sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir,  hakikatini görünür kılar,  enerji yayarak yanar.” (25.45) “Nefsin zulmet gecesi, insanlara libas, elbise kılınmıştır. Bu zulmet,  sizi istila ederek,  Hakkın zat,  sıfat ve gölgesinin müşahedesinde, sizi setir eder, örter. Siz hakkın zat, sıfat ve gölgesini müşahede ediyorum diyerek meşgul olur,  var olduğunuzu zannedersiniz.  Sizi,  hayat ve dünya da, böylece, gaflet uykusunda uyutur. Hadisi şerif: “Bütün insanlar uykudadır, ölünce intibah eder, pişer, uyanırlar.” Uykudayken, ‘Daimi hakiki hayattan’  gafil olunur. Kalpleriniz ruh nuruyla hayat bulunca,  his uykusundan sonra, kutsal âlem fezasında, intibah ile intişar eder, güneş gibi parlayıp,  ışık saçıp,  dağılıp,  yanarak yaşarsınız.” (25 Furkan, 47) Ölmeden önce ölen, pişer, yanar!

“Birbirinize karşı düşmanlık etmeyiniz. Düşmanlıklar, vücutta, akıl etme gücü ve vehim, kuruntu, hayal etme gücü arasında oluşur. Uygunluk ve uyumluluk, lezzet veya menfaat için olursa, bunlardan mahrum kalındığında düşmanlık başlar. Tevhitten mahcup olduğu ve nefsini sevdiği için her biri günahından sıyrılmak ister. Bunlar, arası açık insanların ortasında olan cehennemde, yanarak, çekişirler.” (50 Kaaf, 28)

Kâmil insan, ruhani kuvvetlerle yanmış, Hakk’ın ruhunun nuru ile aydınlanmış kişi olarak yanar ve aydınlatır. Süreç aynı süreçtir, her birey bu sürecin mutlaka bir yerindedir, ama başında ama sonunda. Tasavvuf, gayriyi yakan ilahi aşk ateşiyle yanıp, yakıcı olmaktır. İnsanın fıtratında, ruhun nuruyla yanmak vardır. Potansiyel olarak ruhani kuvvetlerin yakıcılığını hissedebilen insan, maddesel veya bedensel yanışın sönüklüğünü idrak edebilir.

      Umarım, biz de ölmeden önce ölebilir, intibah edip, pişip, intişar edip, yanabiliriz.

                                                                                                    28042021

 

 

(1)     https://www.khanacademy.org/science/ap-chemistry/thermodynamics-ap/internal-energy-tutorial-ap/a/heat

 

 

14 Nisan 2021 Çarşamba

Kavuşmaya Azmetmek

 

Kavuşmaya Azmetmek

 İnsan,  cahilden,  cehaletten kaçar,  bilmek,  öğrenmek,  bilenler ile beraber olmak,  onlarla konuşmak ister. Bilme isteği, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır.   Daha iyisini isterken,  daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek.  Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir. Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Ancak, çıraklarla veya çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, üstat, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk, çıraklık etmesi kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür. Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen,  fazla kaldığında,  laubalilikle karşılaşabilir.  Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan  “Öğretmenlik”  sıfatına sığınabilir.  Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkar.   Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Böylece, nefsanî fiiller, efalden, kalbî duygulara, sıfatlara, geçilir.

Ancak,  aklî,  ulvî,  uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış,  bunları zevk etmiş bir kişi,  uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhi nurların aydınlığına çıkmaya, bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybettikçe artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir.   Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi, o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa,  nefsine uyarsa,  azim ve iradesini gevşetir, kaybeder,  hayal ve vehimlere kapılır.  Nefsin şerrinden, mananın yüceliğine sığınmasını,  kaçmasını bilmeli,  bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı. Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “İlahi nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır.

Özet olarak, “Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecellisi nurunun, aydınlığının, gerçekleşmesi için, beden-vücut gecesinin şerrinden”; “Daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye, bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden”; “Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren, nefsin şerrinden” korunmalıdır.  Kalp, Beden, Nefis üçlüsünün uyumu bir ihtiyaçtır! (113 Felak S.)

Bilgi, ilim, insanın kaybıdır bulup almalı. Gece, insan, nefsine uyar, karanlık ve uyku, insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bir yerde, bir kişide akıl var, ortamda da ilim var ise bu ateş ve barut var demektir patlama kaçınılmazdır. Bu patlama “Big Bang”ten de büyük olabilir. Birinde var olunur, diğerinde Yaradan kalır! Bedensel, maddî âlemde, fail ve kalbî duygularla sıfatlanan, mevsuf, Haktır!

“Siz O’na ve elçisine itaat edin.  Sözünü duyup yüz çevirmeyin. Duymak anlamayı, anlamak uygulamayı gerektirir. Sadıksanız, gayret, azim gösterin. Hayvandan da beter,  duymadıkları hâlde dava edenlerden,  sağır ve dilsizlerden olmayın. Yerdegezenlerin en kötüsü sağır ve dilsiz olanlardır. Yaradılışlarında olan duyup,  anlama,  basar ve uygulama yeteneklerini köreltmemiş olsalardı bunları yaparlardı. Körelme nedeniyle,  çabuk yüz çevirenlerde,  anlayış ve irade olmaz, hikmet, bunların göğsünde debelenir, tereddüt eder. Kalpleri, hakikati, huzur ve sükûn içinde karşılayamaz; hakikati işitip,  anlayıp,  kabul edip,  basiretle görüp uygulayamazlar.  Henüz görmeden,  gaibe iman edenler,  Hak görünmeden, hakikat bilgisinin doğruluğuna inananlar, O’na ve elçisine uyunuz, duyduklarınızı uygulayınız.” (8 Enfal, 20)

“İnsan,  böylece, esfel-i safilinden yani maddenin çukurundan,  açılan temelden,  ana rahminden,  arş-ı alaya yücelir.  ‘İnsanlık ilmi,  Allah’ın ilmiyle bağlantılıdır’  denebilir. İnsan,  kuvvet ve kudretini,  maddeye ve bedene hükmetme iradesini doğrudan Hak’tan,  gaip âleminden,  alıyor olabilir. İnsan,  onun ilmi ile âlim,  vücudu ile mevcut,  nefsi ile kaim yani ayakta, hayatı ile hay, diri, kuvvetiyle kuvvetli ve hükmü ile iradelidir. Fıtratı gereğince, her nefsin kudret âleminden kuvveti ve onu terbiye eden hükümdarlık âleminden gelen iradesi vardır. Kudret ve kuvveti, ilim ve nurdan, aklıyla ilmin idrakinden gelir.  Hükmü yerine getirme,  uygulama azim ve iradesini ise hükümdarlık âleminden, zaman içinde, yerine ve zamanına göre, gerektikçe, yardım olarak, alır.” (50 Kaaf, 21)

Akıl, bir tek iş yapar, o da bilgi alıp işlemesidir. Ortam da tam bu işe hazırdır. Ortam zaten ilmin uygulanmış halidir. Akıl yuvarlansa ilmin üzerinde yuvarlanır. Evvelinden ahirine olan da bu, olacak olan da. Başka ne beklenir ki? İnsan var, insanda arayış var, akıl var, ataleti bozmak yeterli. İnsan, insanı okuyunca, ayet okunur. İnsanın, bilgili, azimli ve uyanık olması yeterlidir. Her okunan ayetin doğruluğu, âlemde ve Âdem’de yeri bulunarak, kanıtlanabilir. İnsanın, hiçbir gayreti boşa gitmez, hak ettiği tam olarak, Hakça verilir.

Umarım, bizim gayretimiz de, vücudu ile mevcut olduğumuzun idrakine yeterli olur!

                                                                                                          08042021

30 Mart 2021 Salı

Işıktan Huzura

 

Işıktan Huzura,

Önce ışık vardı. Büyük Patlama ile Hakkın ilmi, ışık enerjisi olarak parladı. Hala da ışıktan başka şey yok, ışık halden hale geçer. Hakk’ın Hakikat Güneşi parlayınca ortam aydınlanır; elektromanyetik kuvvetler gurup edince de ortam kararır, maddeleşir, bedenleşir. Tüm mevcudat, Rahmanın hamurundan oluşur. Cemadat, ‘halk edilir’ bu hamurdan, canlılık, ‘yaratılır’ bu çamurdan ve insan ‘inşa’ edilir aynı ruhtan, ilimden. Maddeden bedene, nefisten kalbe ve ruha, ilme ve bilince geçiş insan için kaçınılmazdır. Maddenin özünün ışık olduğunu, enerjinin kütleye, kütlenin enerjiye dönüşü bilimseldir. Bedenin içinde ve dışında tüm hareketlerin temelinde elektromanyetik ışınım olduğu bilinir. İnsan, kalbinin içinde yaşar! (1)

“İnsan,  acilden halk olundu.  Hilkatin,  yaratılışın, aslı olan nefis,  bir hal üzere sabit değil, hareketli ve daima ıstıraplı bir şeydir; acele üzerine mecburen yaratılmıştır. Böyle olmasa; halden hale seyir ve terakki, tekâmül etmez, gelişmez, mükemmelleşmez.  Zira ruh,  daim-üs-sebattır, sabittir ve ruhun,  nefse taalluku sebebiyle kalbin vücudu hâsıl olur ve ruh ile nefis sayesinde; kalp, seyirde mutedil olur, dengede durur. İmdi insan, kendisine sekine ifade eden ruh ve kalp nuru galebe etmeyerek, nefis makamında kaldığı müddetçe, cibilliyeti, yaratılışı, gereğince insana acele lâzım gelir.”  (21.37-39) Ruh sabittir, değişmez, halden hale seyir eden nefis ise özündeki ışık nedeniyle, hareketli, acelecidir. Ruh ve nefsin ortasında, kalpte, ruhun nuru galipse huzurdadır; kalpte, nefis galipse acelecidir. “Tövbe edip Zat’ında fena olduktan sonra bağışlanan vücutta bir huzur, sükûnet hissedilir.” (2 Bakara, 248)

Bu kavramlar, ‘Fiil’, ‘Sıfat’ ve ‘Kişilik’ olarak, insanı vuslata götürebilir. İnsanın kişiliği sıfatlarıyla açığa çıkar. Sıfatları ise fiillerinden anlaşılır. Kuran’da bu kavramlar ‘Efal’, ‘Sıfat’, ‘Zat’ veya ‘Nefis’, Kalp’, ‘Ruh’ makamları olarak anılır. Her makam ise, ‘Tevhidi Efal’, ‘Fena-i Efal’ ve ‘Tecelli-i Efal’ gibi ‘tevhit’, ‘fena’ ve ‘tecelli’ mertebelerine ayrılabilir. İnsanın, genel ve geniş kapsamlı vücuttan, hatta evren bütünlüğünden, ayrı ve gayrı bir varlığının olamayacağı aşikârdır. Bu nedenle Zatın tecellisi mertebesinde, kişi zanlarından kurtulur ve aradan çıkar. Varlığın, Hakk’ın vücudu, sıfatlarla mevsuf olanın, sıfatlananın, Hak ve fiillerin Hakk’ın yani failin Hak,  olduğu idrak edilmiş olur. Böylece, Zatında fena bulana, Hakkın vücudu bağışlanır ve kişi huzura kavuşur. Dört Kitabın özeti budur. İnsan, Allah’ı bilmesi için inşa edilir! (2) Allah bilindiğinde, ete kemiğe bürünüp isimlerle görünebilir ve “Ene el Hak” ayetini okuma hakkı kazanabilir. Bilgi ilimden bir parçadır ama uygulama teknoloji gerektirebilir. Uygulamada Resulün örnek alınması önerilir. Bu nedenle bilgelerin yolundan gidilebilir. Her daim huzurda olduğunun idrakinde olup zatında fena bulana Hakkın vücudunun bağışlanacağı müjdelenir.

“O gün melekler ya kahır ya da lütuf için insan ruhuna iner. Bedenin kahrı ruh, ilim, lütuftur. Bireysel beden harap olur, o gün, değişmeyen sabit mülk, lütuf ve kahır sıfatlarıyla sıfatlanan, her şeye istihkakını veren, Rahmanındır. Batıl olan her mülk zail olmuştur, kimsenin kuvvet ve kudreti yoktur, Rahmanın mülkü zahir olur. Kalp seması nuru sekine, kalp rahatlığı, bulutu ile yarıldığında ve ‘ruhanî kuvvetler’ melekleri indiğinde, kalp arşının doruğunda, saltanat, tüm sıfatlarıyla tecelli eden, Rahmanındır.” (25.25, 26) Bedenin kahrı lütuftur çünkü kalan ruh, ilim lütuftur; ruhanî kuvvetler, kalp arşına, sıfatlarıyla tecelli eder.

“Bundan sonra yapılacak şey içinizdeki Hakka yaslanıp, sabır ile beklemektir. Bu durumda sabrınız taşsa bile Rabbiniz size melek ve melekeler ile yardımcı olacaktır. Çıkmış olduğunuz yoldaki zorluklar, mücadelede karşınıza çıkacak üzüntülere karşı sabır ve ilahi rıza için Allah’a itaat etmeyi, zorluklara dayanmayı, nefse karşı koymayı gerektirir.”  (8.11)

“Ancak, Hakkın size kuvvet vermesi ve nuru görerek nurlanmak ve size sekine ve bu isteğin inmesi için, sabır, Hakk’ın emrine karşı gelmemek, menfaat ve ganimete meyletmemek, nefis korkusundan sakınmak ve nefsin ruh ve kalp sultanını zorlaması altında kırılması gerekir. Sabır ve onur ruhun sıfatıdır. Hareket ve acı ise nefsin sıfatıdır. Ruhun gücü kalbe sahip olunca, kalbi nefse karşı korur. Nurun Zat’ındaki sevgi nuru ile kalp âşık olur ve sükûnete kavuşur. Bu şekilde kalp, nefis kuvvetlerini yener, nefis sıfatlarının zulümlerini kovar. Ve nefis de kalbin nuru ile aydınlanır. İşte o zaman rahmet iner ve kalp bu nurla nefis kuvvetlerini yok ederek ûrûc eder; semanın meleklerine ulaşır ve tüm meleklerin kuvvetini ve vasıflarını çekip indirir. Meleklerin inmesi, özellikle, dünyadan tamamen çekilip koparılarak yücelik yönüne tevekkül edildiğinde ve gazaba uğrandığında yardımcı olmaları içindir. Ancak kalp, sabırsız davranıp acele eder, bağırıp çağırıp, korkuya yenik düşerse veya dünyaya meylederse, nefis kalbe galip gelir, kahır ve istila eder, sıfatlarının zulümleriyle nuru engeller ve o ilişki kopar, yardım da kesilir, melaike de inmez.”  (3,125) (8,11)

“Ve sen Allah tarafından değerli görüldüğün için senin diğer beşere yardımın ve onlara feyiz olacak sohbetinin nuru senin namazın olacaktır. Tahkik: senin büyük hatırın onlara iltifat olacağından onlara feyiz verdiğin nur, yardımlarının gücü ve sohbetinin bereketi kendilerine sekine inmesine sebep olur. Kalpleri o nurla rahatlar ve emin olur. Sekine, kalpte oluşan bir nurdur, bu nurla kalp, halka döner ve inanç kuvveti bulur. Şeytanın vesveseleri ve nefsin tahrikleri ve teşviklerinden oluşan acılardan kurtulur. Çünkü Sekine, nefis ve şeytanın vesveselerini kabul etmez. Allah, onların yalvarmalarını, günahlarını ve itiraflarını duyar, niyet ve amaçlarını, gizli kalmış pişmanlıklarını ve üzüntülerini bilir.” (9.103)

“Önce İnsan inşa edilir. İnşa edilen insan, beden ile örtülür, tesettüre girer. Eskiden ceset olan beden nefsi, artık Ruhun nuru ile aydınlanmıştır. Bulutun su ve ilimi temsil ettiği gibi, aynı zamanda hayvani ruhu temsil edebilir. Beden ve ceset maddesinin ilmi idrak edilerek, insani ruh semasına ulaşılabilir. İnsan ruhu, ilmin kaynağıdır.”  (25.25, 26)

                                                                     30032021

Umarım, özün ışığını ve özün özündeki Hakk’ın hakikatini, ilmini, idrak edebiliriz!

 

 

(1)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/03/varolus-renklidir.html

(2)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/03/dayansmayla-olusum.html

17 Mart 2021 Çarşamba

Varoluş Renklidir

 Varoluş Renklidir

Doğada ve Evrende, ilmin uygulanmış hali olarak, bir ‘Düzen’ vardır, rastgelelilik ve tesadüf yoktur. Düzenin fark edilmesi önemlidir. Örneğin, Doğada bir ‘altın oran’ uygulaması vardır. Renkler, en sıcağından en soğuğuna, dalga boyları en kısasından en uzununa kadar düzenli ve uyumlu bir farklılaşma gösterir. Galaksilerin açılımı ve yerçekimsel güçlerin etkileşimi, belirli bir matematiksel formüle dayanır. Eşyayı oluşturan enerji kuvvetleri, belirli ortamda, bilinen koşullarda, kesifleşip kütleleşir, maddeleşir, bedenleşir. Hücreler arası mesajları ileten 5 mili voltluk elektrik yüküdür. Hücreler arası bu elektrik alış verişi, sesli ve renklidir. İnsanlığın, son bilimsel keşiflerle yaptığı renkli TV yayınlarını, nöronlar, ezelden beri hep yapar. İnsan, kalbin manyetik alanının içinde yaşar!

Mikrodalga ışınımı, X-ray ışınımı gibi çeşitli Elektro Manyetik Radyasyon-EMR ışınımı dalgalar halinde, küresel biçimde, yayılır. Her yerden her yere, her zaman sonsuz EMR ışınımı vardır. Bir göze ulaştığında ‘görülebilir ışık’ olarak görünür. Görünen ışık fotondur, ışın, ışık hızında ve kuantalar halinde yayılır.  Bir kuanta, belirli bir miktar enerjidir. Böylece fotonun enerjisi ölçülür. Işınım dalga halinde olsa da partikül,  parçacık veya foton olarak görünür.  Bir ışık kaynağından sonsuz ışın, ışık çıkar. Işık, prizma veya camdan geçerken kırılır ve dalga boylarına göre ayrılarak renkler de görünür.  Kuantum mekaniğine girince de dalga özelliği gösteren parçacık ve parçacık özelliği gösteren dalgalar söz konusu olur. Bilimin “Belirsizlik İlkesi”  ile çeşitli gerçeklikler anlatılır, gerçek bilinenler oluşur.  Sanırım en iyi sonuç şu olabilir “Görünen bilinmedikçe, Bilinen görünmüş olmaz!”

“Arz ve sema, madde ve mana, yer ve gök, ayrılmadan önce bitişikti; heyula iken yani görkemli bir hayal ve cismanî bir madde iken, yapışık idiler. ‘Uyumlu Farklılaşma ve Başkalaşarak Mükemmelleşme’ sayesinde, kısadan uzuna, ses ve renk dalgaları gibi ayrıldılar.  Benzer şekilde bebek, su damlası iken, kan pıhtısı olur, insan olma ilmiyle donatılınca yani ruh verilince, arzı ve semasıyla, yayılıp döşenir.  İnsan ve Dünyada, arz ve sema, madde ve mana, kuvvetleri farklılaşarak yedi kat olarak hüküm ve takdir edildi. Arz ile Semanın her katına, amacı, işleri,  araçları,  tesir ve tedbirleri, işaret edildi.”  (41.12)

Ayetin açıkladığı gibi Evrende yer ve gök önce bitişik iken sonradan  ‘uyumlu farklılaşıp kendiliğinden ortaya çıkış’ ile yer ve gök ayrılmıştır. ‘Uyumlu farklılaşma’ kavramı en iyi gök kuşağında görülebilir.  Renkler,  en kısa dalga boyundan en uzun dalga boyuna kadar kesiksiz,  boşluksuz,  atlamasız bir şekilde oluşur. Fotonun açılımı küreseldir, bir ucu gözde iken, uzun dalganın boyu evrenin fiziksel büyüklüğü kadardır. Bu açılım, uyumlu farklılaşmayla kendiliğinden ortaya çıkışın örneğidir. Foton, ‘kuanta’ adlı enerji paketlerini içerir, kütlesi yoktur, hızı ışık hızıdır.  Hem parçacık hem dalga özelliği gösterir. Her dalga boyu ayrı bir renkte ve ısıdadır. Dalga boyu kısaldıkça içerdiği enerji ve ısısı artar. Her dalganın enerjisi ölçülebilir. “Hatta kuramsal açıdan, hacim olarak ifade edilmesi halinde,  en kısa dalga boyundaki enerjinin bir santimetre küpü, evrendeki tüm galaksilerin kütlesel oluşumuna yeterlidir.” (1) Enerji, Kütleye dönüşür, nedeni bilinmez. Kütle ve enerji neden canlanır da hayat oluşur? ‘Neden’ soruları kutsal metinlerde açıklanır.

“Allah’ın ayetleri ve sıfatlarına hidayet bularak, Hakk'ı arif olmaları için, ceset arzında, duygu ve düşünce, kalp ve akıl;  havas tarikleri,  arzu,  heves ve isteklerine uygun yolları,  var ettik.  Ve biz, kalp ve akıl semasını, üstlerinde atmosfer gibi yükselterek,  ceset arzını,  tagayyür etmek, başkalaşmak, mükemmel olmak için tazelenmek, yenilenmek,  üzere oluşturduk ve sehven, yanlışlıkla, kasıtsız olarak, olabilecek hasar ve hatadan mahfuz kıldık,  koruduk.  Akıl seması,  her türlü hayal,  tasavvur,  duygu ve düşünceleri kapsayacak ve birbirine bağlayacak şekilde yer alır. Her birisi makul ve mantıklı olarak akla dayanır.  Akılda boşluk bulunmaz,  kırılmaz ve bükülmez, kimse aklını terk edemez.  Bütün bunları anlayamayanlar için akıl seması, ilim ve mana göklerini yani uzayını, delil ve şahitlerinden, maddi veya bedensel kanıtlarından, uzaklaştırıcıdır. Allah, nefis gecesini ve ruh güneşinin nuru olan akıl gündüzünü ve gece ile gündüzü içine alan ’Kalbi’ halk eden ve izhar eyleyen,  açığa çıkaran, zattır. Bunların her biri, ulvi bir karargâh veya makamda ve ruhaniyet semasının bir mertebesinde Allah’a seyir eder.” (21.30-33)

 İnsan beyninin ağırlığı, vücudun yüzde 2 si kadardır ama enerjinin yüzde 25 ini harcar. Beyin, düşünce üretir, etkendir; madde vücut, düşünceyi uygular, edilgendir. Düşünce gücü,  elektronik alet çalıştırır, enerjik kuvvettir.  Beyin hücreleri arasında oluşan elektrik akımı ve EMR alanı kuvvetlerden oluşur. Kutsal metinlerde bu alana ‘Kalp ve Akıl Seması’ denir. Günlük yaşamda farkında olunmasa da “Ben” denilen ‘şey’ ilgili kuvvetler arası bir denge durumudur. Belirli bir denge durumuna ‘ben’ denir. Nörolojiye göre, ses ve renkler gibi, her şey, sinir uçlarınca algılanır ve her şey, tamamen bir algıdır, bütünden kopuk ayrı bir ‘benlik’, ‘sen,  ben’  yoktur. Her hareket, yeni bir denge durumu yaratır. Hareketleri ve yeni denge durumlarını, akıl, kendine özgü ‘kıyas’ yöntemiyle anlar. “Kalbin elektromanyetik alanının çapı yaklaşık 5 metredir. Kalbin elektrik akım kuvveti, beyin elektrik akım kuvvetinden 60 kat daha güçlüdür. Kalbin elektromanyetik alan kuvveti ise beyninkinden 5.000 kat daha kuvvetlidir.” (2,3) Beyin, kalbin içinde ve etkisinde çalışır, EMR alanları etkileşim içindedir. Kalbin elektrik ve manyetik alan kuvvetlerinin titreşimi evreninkilerle de etkileşim içindedir. Uyumlu frekanslar birbirini çeker, sonunda genellikle birleşir, korkulan başa gelir. Olumlu duygu ve düşünceler de mutlaka gerçekleşir.

Umarım, evrimsel olması istenen evrensel oluşumun hakikatini idrak edebiliriz!

                                                                                                                                             19032021

 

(1)     D. Bohm, “Wholeness and the Implicate Order”, 1980, Routledge & K. Paul

(2)     Sercan Çetin, https://www.youtube.com/watch?v=E3Sgne96bk0

(3)     https://www.facebook.com/TeslaOsilatoru/videos/740712966726432/

 

 

  

4 Mart 2021 Perşembe

Dayanışmayla Oluşum

             Dayanışmayla Oluşum

            Mevcudatın arasındaki dayanışma ve yardımlaşma, oluşumun kaynağından olabilir. Var olanlar içindeki ve arasındaki dayanışma ve yardımlaşmanın nedeni, oluşumun kendisinin dayanışma içinde vuku bulmasıdır. Ayetler, tagayyürden, uyumlu farklılaşarak mükemmelleşmeden söz eder. İlmin ilk uygulanışı, elektro manyetik enerji dolu kuvvetler olarak ortaya çıkışıdır. Sürekli iletişim ve etkileşim içinde olup da, Higgs bozonu içinde toplanıp maddeleşip, bedenleşen, kuvvetler; canlı ve cansızların temelini, kaynağını oluşturur. Canlıların özü DNA Levhasına, maddeye hükmetme iradesi, yazılmıştır.

Bu durum CERN’de yapılan bilimsel deneylerin tümünde gözlemlenir. Bir vakum ortamında, saniyenin 10-40ında, trilyonda birinde, yokluk âleminden boşluk ortamına bir elektron-pozitron çifti çıkar, var olur ve hemen yok olur. Kitapta, “Bir emirle, halen bile oluşum halindeki evrenin,  ‘Hadis, var, olur,  fani, yok, olur’ şeklinde eğlence gibi oluşması istenmedi” denilir. (21 Enbiya, 16,17). Kısaca, madde evreninin, “Var olur, yok olur” halinde rastgele oluşumla olmadığı, belirli bir düzen ve amaç üzere oluştuğu bildirilir.

Atamızın bir heykeli için kaidesine de önem verilir. Benzer şekilde, eğer bu âlemde, Âdem icat edilmesi planlandıysa, yerlerin ve göklerin halk edilip döşenmesi, canlılığın yaratılması ve hepsinden sonra, insanın inşasının düşünülmesi makul ve mantıklıdır. Heykelin kaidesi maddedir, insanın bedeni ise canlıdır, üstelik insanı insan yapan öz, manadır, insanlık bilincidir. İnsan, böylece esfel-i safilinden, maddenin çukurundan, açılan temelden, ana rahminden, arş-ı alaya yücelir. ‘İnsanlık ilmi, Allah’ın ilmiyle bağlantılıdır’ denebilir. İnsan, kuvvet ve kudretini, maddeye ve bedene hükmetme iradesini doğrudan Hak’tan, gaip âleminden, alıyor olabilir. İnsan, onun ilmi ile âlim, vücudu ile mevcut, nefsi ile kaim, ayakta, hayatı ile hay, diri, kuvvetiyle kuvvetli ve hükmü ile iradelidir. “Fıtratı gereğince, her nefsin kudret âleminden kuvveti ve onu terbiye eden hükümdarlık âleminden gelen iradesi vardır. Kudret ve kuvveti, ilim ve nurdan, aklıyla ilmin idrakinden gelir. Hükmü yerine getirme, uygulama azim ve iradesini ise hükümdarlık âleminden, zaman içinde, yerine ve zamanına göre, gerektikçe, yardım olarak, alır.” (50 Kâf Suresi, 21)

“Allah, Âdemin inşasında görev alacak olan ilim sahibi uygulayıcılara, Âdemin icat edilmesi iradesini göstermiş, emretmiştir. Zira kâinatta hadis olan her şeyin, yaratılmazdan evvel kaza-i sabık denilen ruh, ilim âleminde, sonra âlemin kalbi olup levha-i mahfuz denen kalp, boşluk, âleminde, sonra âlemin nefsi olup ispat levhası ve dünya seması denilen nefis, varlık, âleminde, sureti vardır, tasarlayıp, düşünüp, uygulamaya benzer. Her şeyin hazinesi, bizim indimizdedir, her şeyi, ancak malum miktarda indiririz.” (15 Hicr Suresi, 21)

 Güncel olan COVID 19 aşısının üretiminde, mRNA, ‘haberci RNA, denen ‘template-levhaya’, virüsün kendi bilgilerinin arasına, trilyonlarca ilave enzim, kimyasal ‘harf’, doldurmak, yazmak, söz konusudur.(1) Böylece virüsün üretilmesi engellenir. Kitap, Levhalardan bilgiler vermesi nedeniyle, tüm evrende her olmuş ve olacağı, kanıtlanmak üzere, içerir. Her şeyin ilmi, uygulanmazdan önceki hali, Allah’ın indindedir.

“Nefis, tabii lezzetlere meyil ederek süfli tarafa cezp edilirse, tabiat perdesi, kalbini mana âleminden koparır, uzaklaştırır. Mana âleminin kuvvet ve kudretinden yoksun kalır,  gereken yardımdan kesilirse, kalbin iradesi zayıflar. İlmin nurundan, idrakinden, mahrum kalan iradenin, kuvvet ve kudreti de zayıflar. Bu durumu fark edip ulvi yöne dönüp, bedenden soyunursa, ilahi nur ve kuvvet yardımına ulaşır. Allah’a yakınlaşması halinde ise, nebiler gibi bilinmeyeni bilir, kadir olunmayan şeylere kadir olur. İnsan, kendisine bağış ve ihsan olunmuş olan bedende, ilahi kuvvet ve kudrete sahip olur, hükümdarlık âlemlerinin vasıflarıyla vasıflanırsa, sezgi ve ilhama erişir. Gaibi kimse bilemez ama gaipten nida olunur, yardım alınır, fıtrata nakış olunmuş olanlar okunabilir. Sadık rüyalar ile vahiy aynı vadidendir. Nefsin tahayyül kuvvetiyle, gaipteki suretler cesetleşebilir, tecessüm edebilir.” (11 Hud, 69) (48 Fetih Suresi, 27) (80 Abese, 13-16) (85 Büruc, 20,21)

  “Göklerde ve yerde bir zerre miktarı ilminden hariç olamaz. Zatının kâffesine, tümüne, huzuru dolayısıyla, cemi gaipleri kapsayan hazineler, Hakk’ın indindedir. O gaip hazinelerini Allah’tan gayri kimse bilemez, ancak o bilir. Yani gaip hazinelerinin kapıları kilitlidir, anahtarları Hakk’ın elindedir. Hakk’ın gayri, o gaip hazinelerinden haberdar olamaz. Gaip mekânından şahadet âlemine çıkarılmasının sebepleri; Hakk’ın kudret ve tasarrufu elindedir. Onun indinde mahfuzdur, saklıdır. O hazinelerde bulunan gaiplere muttali'  olmak için, Hakk’ın gayrisi, o esbabı çekip almağa kadir değildir.  Bu anahtarlar da,  Hakk’ın  "Esma-i İlâhisi”dir. "Apaçık Kitap”, iş bu cüzi oluşumun şahısları ve adetleri "Sema-i dünya"dan ibarettir.” (6 Enam, 59) (47 Muhammed, 31) (52 Tur, 50,51) (57 Hadid, 1-3)

“Ve kitabın aslı Allah'ın indindedir. Yani, ezeli ve ebedi her olmuş ve olacak şey'in «vecih-i külli üzere» nakış olunmuş bulunduğu ve mahıv ve ispattan münezzeh, akıl-ı külden ibaret kaza-i sabık levhası; «Allah’ın indindedir»” (7 Araf, 39) (13 Rad, 39) “Vücutta bir şey yoktur. Her şeyin hazinesi indimizde, katımızda, yanımızdadır. Önce sureti, şekli ve resmi, külli akılda külli veçhesiyle, her yönüyle, resim olunur, kaza âleminde resmi çizilir. Sonra, sebepleriyle birlikte, levha-i mahfuzdaki görüntüsüyle, külli nefis âleminde görüntülenir. Daha sonra ayrı ve farklı bir birim olarak ölçülerine göre,  miktarına uygun,  vasıflarına uygun levha-i kader, dünya semasında görüntülenir. (15 Hicr, 22) (45 Casiye, 28)

Umarım, biz de, harflerden oluşan birer anlamlı ‘kelimetullah’ olarak, nereden gelip nereye, dayanışma ve uyum içinde, gittiğimizin bilincini idrak edebiliriz.

                                                                                                                          03032021

(1)   https://www.economist.com/science-and-technology/2021/02/06/how-vaccines-are-made-and-why-it-is-hard

  

19 Şubat 2021 Cuma

Sesten Konuşmaya

 

Sesten Konuşmaya

            Ses, algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. Ses titreşimle oluşur, titreşim enerjiye dönüşür. Sesin kuvvetine gürlük denir. ‘Sicim Birleşik Kuramına’ göre,  “Madde,  atomlardan; atomlar  da elektron,  nötron  ve  proton ile içindeki kuarklardan oluşur. Bütün bu parçacıklar, aslında titreşen küçük sicim ilmekleridir. Sicim kuramı, tek bir ilkeden, “En  ileri  mikroskobik  düzeyde  her  şeyin  titreşen tellerin bileşimlerinden oluştuğu” ilkesiden, ibarettir. Elektron, bir  biçimde  titreşen  bir  sicim, yukarı  kuark başka  bir  biçimde  titreşen  bir  sicimdir. Her  hangi  bir ‘şey’in ‘info’su  asla  yok  olmaz  ama  kütlesi,  örneğin  kara  deliğe düşerek, enerjiye dönüşür.” (1)

             “Bir  emirle,  halen,  her  an,  oluşmaktaki evrenin,  ‘Hadis  olur,  fani  olur’  şeklinde  var  ve  yok  olması istenmedi, her şeyin bir amacı vardır.” (21 Enbiya, 16,17) “Ruhsuzluk  durumunda,  madde;  tek düze  bir  sarsıntı,  sallantı  ve  titreşim  içinde  olur,  yalnız bilinçsiz  sarsıntı  ve  titreşim  içinde  oluş  vardır. Diğer  bir  deyişle  herhangi  bir  ‘canlı şey’ olmadan  önceki  haldir.  Yani  madde  ve  beden  arzının kadri ve kıymetinin bilinmesine sebep olan ervah, mana ve ameller, kuvvetlerinin tümünü meydana çıkarır. Böyle durumda, beden arzı, halinin diliyle, hal diliyle, içinde bulunduğu halinin anlattığı şekilde, haberlerini söyler. O vakit beden arzı, verilen iradenin  nasıl  kullanıldığını,  evveline ait haberlerini, söyler. Maddenin içinden, bir ‘şey’ oluşmasına ilişkin,  ilim  çıkarıldığı  zaman,  maddenin  kütle  ve  ağırlığı  da ihraç edilir, ortadan kaldırılır, aslına döner. Ruhun maddeden soyunması zamanında, beden arzı da ıstırap içinde harap olup ortadan kalkar, kütlesi ve maddesi de yok olur.” (99 Zelzele, 1-8)

“Yer ve gök, madde olmaksızın ve müddetle kayıtlanmaksızın, halk edilmiştir. Yer ve gök, Allah’ın ilmi ile görünür,  vücudu ile mevcuttur.  Zaman ve mekân ile sınırlı olan aklın itibarı olmasa, arz ve semanın vücudu itibar olunmazdı.  Sema ve arz, Allah’ın vücudundan ayrı ve gayrı olamaz. Her şey istek ve iradesiyle, “Kûn, ol” emriyle, ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, sürekli, her an içinde olmaktadır.”(2 Bakara, 117)

“Nutuk, sizin bedenleriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş,  meydana çıkmış olan  ‘mütekellim-i hakikînin’, ‘hakiki kelam edenin’ sıfatlarından bir sıfattır. Eğer huzur ve görüş sahibi, şahit, iseniz kalplerinize mütekellim-i hakikî o sıfatla tecelli etmiştir. Nutkunuz, hayvanat sesleri gibi sedalar olmayıp,  hakikî nutuk ise, kalbinize tecelli eden ‘sıfat’, tekellüm sebebiyle, kelimeler suretinde yer almış olan rızık-ı maneviniz, size ruh semasından nazil olmuştur. Ve bu suretle sizin kemaliniz hâsıl olmuştur ve ahret ahvaline onunla hidayet bulmanız için Hakk’ın nuru size parlamıştır, kalbinize manalarıyla doğmuştur.” (51 Zariyat, 23)

Arz ve sema, madde ve mana, yer ve gök, önce bitişikti, heyula iken, görkemli bir hayal ve cismanî bir madde iken, yapışık idiler. Uyumlu farklılaşma ve başkalaşarak mükemmelleşme sayesinde,  sonra,  kısadan uzuna ses ve renk dalgaları gibi ayrıldılar.

Benzer şekilde bebek,  nokta iken,  kan pıhtısı oldu,  ruh verilip,  insan olma ilmiyle donatılıp, arzı ve semasıyla, yayılıp döşendi. Her ne yaşanırsa tüm varlık ile yaşanır, kısmî yaşanmaz, organsal yaşanmaz,  bir bütün olarak yaşanır. Duygular akılla yaşanır,  aklın kullanımında duygular da etkindir. “İnsan ile Dünyada, arz ve sema, madde ve suret, farklı olarak yedi kat olarak hüküm ve takdir edildi.  Semanın her katına amacı, işleri,  araçları,  tesir ve tedbirleri işaret edildi.”  (41 Fussilet, 12)  Bazı tesirlere karşı da dünya gibi insan da uyumlu farklılaşıp başkalaşarak, örneğin fazla ışığa karşı bronzlaşarak, korunur.

Fiziksel de kimyasal da olsa bedenimizdeki her hücremiz, elektrik oluşturuyor,  üretiyor,  radyo ve TV istasyonları gibi ses ve görüntü kodlayıp,  diğer hücreye gönderiyor sonra da mesajları alıp,  lisanını ve anlamını çözümleyip, mesajların gereğini yapıyor. Daha önemlisi bütün bu iş ve işlemler, hücrelerimizin bir protein veya molekülünün yaptığıdır.  Hücrelerarası mesaj alışverişi gibi hücre içindeki organeller arasındaki mesaj alışverişi de elektrikle olmaktadır. Elektrik akımının dalgalanması DNA’YI da etkiler ve DNA nöronların yapısını değiştirir. Diğer bir deyişle elektronların üstünde yaşıyoruz. Elektron bilgi yüklenebiliyor, taşıyabiliyor,  muhafaza edebiliyor ve hafızadan alıp hatırlama yapabiliyor.

Beden elektriği sinyalleri,  atom düzeyinde çalışır. (2) Sinir hücreleri olan nöronların yüzeylerinde, sinyali oluşturan ve alıp ileten proteinler vardır.  Eksi veya artı elektrik yüklü atomlar, bu proteinlerce, nöronların hücre duvarlarından, birbirlerine geçirilerek, sinyalleşme başlatılır ve sürdürülür. Bir hücrenin içinde bir atoma elektron yüklendikçe, hücreler arasındaki denge bozulur ve bu iyonların bir hücrenin içinden diğerine, hücreden hücreye pompalanmasıyla, 70 mili volt düzeyinde, bir voltaj, akım dalgalanması yaratılarak sinyal iletilir. Bir mili volt, voltun binde biridir. Kıyas ile anlaşılması amacıyla, cep telefonları 5 mili volt ile şarj edilir. Elektronları kullanan bakır tel yerine, bedenin sinir istemi, yüklenmiş elektriği, iyonları, genellikle de potasyum ve sodyum iyonlarını,  kullanarak nöronlardan geçirir. İyon, normalden fazla veya az elektron yüklü atomdur. Görevli proteinler bir atomun elektron yükünü artırabilir veya eksiltebilir, böylece anot veya katot oluşturabilir. Enerji görülemez, etkisiyle bilinir. Görülemeyen bilinebilir;  algılanabilir olan ilim, enerjiye dönüşünce EMR, elektromanyetik radyasyon, yayılımı ışık hızında hareket oluşturur.  Hareketi algılama yeteneği de insan bilincindedir. Bilinç, akıl ve akıl semasında oluşur, aklın hızı, zaman ve mekân sınırı tanımaz.  Bu mesajlarla hayal eder, düşünür, ses oluşturur, konuşur, hafızaya kaydeder ve hatırlarız.

Umarım, biz de, titreşimleri hisseder, sesi duyar, mesajı dinler, ilmi idrak edebiliriz.

                                                                                                            19022021

 

(1)     “Evrenin Zarafeti”, Brian Greene, sayfa 43, 45.

(2)     https://pursuit.unimelb.edu.au/articles/reading-the-body-s-electrical-signals-to-treat-illness

 

8 Şubat 2021 Pazartesi

Kuran Kanıtlanır

 

Kuran Kanıtlanır

            “İş bu Kuran, değişmez, bozulmaz, noksansız, afetten korunmuş, bozulmamak ve kanıtlanmak üzere, evrenin tümünde apaçık olan ve hakikatleri muhkem, sağlam kılınmış bir kitaptır. Hakikatlerini, daha sağlam ve daha güzel olması mümkün olmayan, bir ilim ve hikmet üstüne inşa eder.  Zahirde,  görünürde, muayyen ve malum,  belirli ve bilinen, miktarda,  belirli zamanlarda, aşikâr olur.  Takdir ve tertibinde hikmete uygun intizamda, düzendedir.  Ayrıntılarından layıkıyla haberdar, bilgi sahibi, olan ilim ve hikmet sahibince, ahkâm ve ayrıntısı, cüzi âlemde ortaya çıkarılmış, aşikâr edilmiş, bir kitaptır.” (11 Hud, 1)

“Celal tecellilerinin kahredici gücü,  gök gürültüsüyle,  tespih eder.  Yani bu tecelliye uğrayan kişi,  aklın idrak edemediğini vicdanen bulacağı gibi,  Allah’ı, akılda tasavvur olunan,  hayal edilebilen şeylerden tespih ve tenzih eder, ayrı tutar, arındırır.  Bu tecelliden kazanılan olgunlukla fiilen hakkıyla hamt etmiş olur. Diğer bir deyişle aklın idrakiyle, idrakten yoksunluğunu idrak eden nefis, Hakk’ın kahredici tecellisini tespih ve tenzih eder.  Belki de idrakiyle idraksizliği idrak eden, idraksizlikten, idrak tecellisinin kahrıyla kazanılan olgunlukla, fiilen, söz ile değil hal ile halen, tespih ve tenzih ederek, hakkıyla hamt etmiş olur. Külli lütuf’unu kapsayan hakiki kahrının tecellisiyle, ilahi cemalinin işaretlerini yıldırım gibi indirir. Kendisine tecelli olunan kimsenin vücudu, çekilip alınarak, nefsinin bakiyesi,  geri kalanı,  ifna,  yok,  olmuş olur.  Bir hadiste belirtildiği gibi eğer perdeler kaldırılırsa Zatın nuru bakanları yakar. Seven, sevilen, âşık ve maşuk kullarından dilediğine yıldırım isabet eder. Bu kullar, sıfatların ispatında akıllarıyla tefekkür eder.  İdraklerdeki akıl hileleri,  nurlu basiretin tecellisiyle ortadan kaldırılır ve aşkın nuruyla yakılmasında Allah’ın kuvvet ve şiddet sahibi olduğu kanıtlanır.” (13 Rad, 13)

“Hakkın batındaki ilim hazinesinde vücudu olmayan bir şey asla zahire çıkamaz ve vücut bulamaz. Zahir de, batın da O’nundur, O'dur. O her şey'i bilicidir. Akıl güneşi, vücut gölgesine delil, şahit kılındı. Akıl delili, vücut gölgesinin hakikatinin vücuttan farklı bir şey olduğunu doğrular, kanıtlar. Akıl güneşi delalet etmezse, gölgenin vücudu ile hakikati arasında ayrılık olmazsa, vücut kendiliğinden var olmuş olur. Hariçte vücut ve hakikati arasında hiç bir fark veya ayrılık yoktur. Gölgenin vücudu olmazsa hiçbir ‘şey’ olamaz, eşya mevcut olamaz. Gölgenin vücuttan gayri bir şeyi, yani hakikati, olduğuna ancak akıl şahit olur.” (25.45) Doğanın temel yapıtaşlarının özellikleri tesadüfî ayrıntılar olmak şöyle dursun,  uzay ve zamanın dokusuna derinden sarılmıştır. (Brian Green, ‘Evrenin Zarafeti’)

 “Hakkın anlayış ve idrakine hakikat güneşi denebilir. İlim, fikirlerle anlaşılabilir. Gölge, akıl için bir belirtidir. Gölgesi düşen bir cisim ışık kaynağını düşündürür. İlim, Hakkın gölgesidir. Bu nedenle doğrudan Hakk’ın bir parçası olan ve henüz gölgeleşmemiş, maddeleşip cisimleşmemiş olan ilim ve fikir kutsaldır.  Düşünme ve fikir üretme yeteneğini,  kutsallık nedeniyle,  terbiye etmeye gerek yoktur. Henüz cisimleşmediği için fani de değil,  fena bulması da gerekli değildir. Temel fikirler, ana fikirler, bir anda zahir olup ortaya çıkar, şimşek gibi çakabilir. Delilleriyle geri dönüşü kolaylaştırır,  temel fikirlerin doğruluğu,  diğer mevcut bilgilerle kıyas edilerek, kanıtlanır.” (27 Neml, 82)

            “Ruh seması, duhan, duman, yani kalpten yükselen latif bir madde idi. Sema, akıl ve ruh seması, latif bir cevherden, enerjiden, oluşur, beden arzı gibi kesif cevherden, maddeden değildir. Üçüncü kırk günde yani cenin ana rahminde dört aylık iken ruh üflenir.” (41 Fussilet,11)  Hadis der ki: “Sizin her birinizin hilkati, yaradılışının hakikati, anasının karnında kırk gün nutfe, döl suyu, olarak cem olur.  Sonraki kırk gün aleka,  kan pıhtısı,  olur .” Son bilimsel bulgular Hadisi’ doğrular,  kanıtlar niteliktedir. Bebeğin, 12. Haftadan sonra kemik iliğinde kan hücreleri belirir ve kan yapımı başlar.

“Kader âleminden mevcudat âlemine geçen suretleri, kalem kâğıda benzer şekilde, aklın nefse yazdığı gibi keşfetmek ve oluşumları gözlemlemek nuru, idraki, sana verilmiştir. Bu iki âlemin keşfi ve gözlemlenmesini göremeyenler bu nurdan mahcuptur. Sonsuz oluşumlar âleminden sınırlı oluşumlar âlemine geçişin keşfi ve müşahedesi sana ilahî ahlak ile birlikte verilen kutsal teyittir. Sana verdikleri ezalara Allah ile sabredersin.” (68 Kalem, 3,4) (Bu konu,  52 Tur, 5’te  ‘Sema-i Dünya’  kavramıyla daha açık anlatılmıştır,  tüm mevcudatın halk edilmesi  ‘Kader âlemi’  denen  ‘Yokluk Âleminden’  ilmine uygun çıkışlar, önce ‘Levha-i Mahfuz’ denen ‘Boşluk Âlemine’ var oluş çıkışlarıyla açıklanmıştır. Bilim bunu CERN’DE kanıtlamıştır. Vakum ortamında, saniyenin 10-40 kında, elektron-pozitron çifti var olur yok olur!)

“Kuran, anlaşılsın diye Arapça olarak indirilmiştir. İnsanın yaratılışında vaat edilenler, kitapta tekrar edilmiştir. İnsanın, kitabın doğruluğuna şahadet etmesi, şahit olması ve onu okumaları beklenir. Hakiki mülk sahibi olan Allah;  kadri takdir olunmak ve mülkünde işi bozulmayacak derecede azametinin büyüklüğü sonsuzdur ki, hikmeti gereğince herkese hakkını verir. Habipim; hazinenin merkezinden «ledün ilminin» telâkkisi sebebi ile zevkinin amaç ve sonucundan dolayı, şevkin heyecanı zamanında Kuranın sana gelişi ve vasıl olmasıyla, hüküm olunmazdan evvel, Kuran ile acele etme. Zira ilim ve hikmetin nüzulü, inişi, senin terakki mertebelerinin tertibine uygun tertiplenmiştir. Ve sen,  talep etmekten,  ilim ve irfan kazanmaktan endişe etme! Zira feyiz, anlayış ve idrak sonsuzdur. Ve tasfiye, terakki ve tahliye arttıkça feyiz de artar. Çünkü ziyadeyi, daha fazlasını, istemek, ancak hal duası ve yaratılış lisanı ile olur. Kabulün imkânından evvel talep ve sualde acele etmek ile değildir. Her ne zaman bir şey'i bilirsen ondan daha iyisi, çoğu ve gizlisi olan bir şeyi kabulün ziyadeleşir.” (20 Taha, 113, 114)

Umarım, biz de Kuranı, acele etmeden, anlayışımızla idrak edip kanıtlayabiliriz!

                                                                                              09022021