25 Haziran 2019 Salı

Bedende İletişim, Etkileşim


            Bedende İletişim, Etkileşim

            Hastalıkların tedavisinde elektrikli araçların kullanımı yaygındır. Kalp pilleri kalbin düzenli çalışmasını, kulaklara takılan aletler işitmenin düzenli olmasını sağlar. Bu alandaki bilimsel ve teknolojik buluşların önemi artmaktadır. Önce elektrik keşfedildi ve aydınlanmaya yaradığı anlaşıldı ve bir yerden bir yere nakledilmesi sorunu çözüldü. Sonra elektrik sinyali ile ses iletimi gerçekleşti. En sonunda sinyaller ile renkli resimli görüntü aktarımı mümkün oldu. Artık telefon, televizyon çocuk oyuncağıdır. Elektrik sinyalleri ile iletişim ve etkileşim insan için gerçek oldu. Son bilimsel buluş ise canlı hücrelerin tümünün bunu hep yaptığıdır.

            Canlı bir bedendeki organlarda, hücreler arası, hatta hücre içindeki organeller arasındaki, iletişim ve etkileşim düşündürücü olabilir. Çünkü elektriğin kontrollü aktarımı, ses ve görüntünün kodlanıp gönderilmesi, aktarılıp, alınıp mesajın çözümlenmesi, bilinçli bir halde olabilecek işlerdir. Bir amacın gerçekleştirilmesi için sonuca götürecek tüm sebeplerin, bilinçli bir şekilde oluşmasının sağlanması gerekir. Telefon ve televizyonun, doğada ve doğal koşullar altında, kendiliğinden, evrimsel gelişimle oluşmasını beklemek doğru olmayabilir.

            Bir hastalığın tedavisinde kullanılacak bir aracın yapımı için önce hücrelerarasındaki sinyallerin tespit edilmesi, kaydedilmesi, okunması, lisanının çözülüp anlaşılması gerekir. Verilen en uygun anlama göre, en uygun zamanda, zeminde ve dozunda, ilgili hücrelere gereken sinyal iletilerek iyileştirici sinyallerin üretilmesi sağlanmalıdır. Örneğin kalp kasının kasılması için kası uyarıcı sinyal üretilip, kasa ulaştırılması gerekir. Beden elektriği aksadığında, kesildiğinde, takılan pil bu elektriği zamanında ve dozunda sağlamalıdır.

            Beden elektriği sinyalleri, atom düzeyinde çalışır. (1) Sinir hücreleri olan nöronların yüzeylerinde sinyali oluşturan ve alıp ileten proteinler vardır. Eksi veya artı elektrik yüklü atomlar, bu proteinlerce, nöronların hücre duvarlarından, birbirlerine geçirilerek, sinyalleşme başlatılır ve sürdürülür. Bir hücrenin içinde bir atoma elektron yüklendikçe, hücreler arasındaki denge bozulur, balans farkı oluşur ve bu iyonların bir hücrenin içinden diğerine, hücreden hücreye pompalanmasıyla, 70 mili volt düzeyinde, bir voltaj, akım dalgalanması yaratılarak sinyal iletilir. Bir mili volt, voltun binde biridir. Kıyas ile anlaşılması amacıyla, cep telefonları 5 mili volt ile şarj edilir. Elektronları kullanan bakır tel yerine, bedenin sinir istemi, yüklenmiş elektriği, iyonları, genellikle de potasyum ve sodyum iyonlarını, kullanarak nöronlardan geçirir. İyon, normalden fazla veya az elektron yüklü atomdur. Görevli proteinler bir atomun elektron yükünü artırabilir veya eksiltebilir, böylece anot veya katot oluşturabilir. Bu mesajlarla hayal eder, düşünür, hafızaya kaydeder ve hatırlarız.

 

            İnsan beyni, bu kimyasal enerjiyle, elektrokimyasal süreçlerle, çalışır, düşünür, öğrenir. İnsanın görmesi, okuması ve dinlemesi hallerinde, beyinde milyarlarca nöron hücresinde, yüklenme yani voltaj iniş çıkışları, dalgalanması yaşanır. Atomlara yüklenen elektronlar yeterli düzeyde farklılık yaratınca atom, diğer hücreye pompalanır ve elektrik yükünü diğer hücreye geçirir. Bu kimyasal elektrik bir mesaj aktarır ve bu mesajın bir lisanı vardır. Tedavi edici müdahale yapılabilmesi için gerekli akım tespit edilmeli, lisanı çözülmeli ve mesaj anlaşılmalıdır. Daha da çarpıcı olanı voltajdaki dalgalanma, DNA’yı etkiler ve DNA da yeni duruma, örneğin öğrenilen şeye göre, nöronların yapısını değiştirir, genetik şifre oluşur.

            İnsan ancak böylece öğrenmiş olur. Voltajdaki iniş çıkışlar, dalgalanmalar, radyo dalgalarında olduğu gibi, elektriksel alan, elektromanyetik alan oluşturur. Beynin milyarlarca nöronunun her biri, bir anlamda, mikro voltaj sinyaller oluşturan ve yayan küçük radyo istasyonları gibidir. Önce normal bir atoma elektron yükleyip denge, balans bozulup akım oluşturmak, oluşturulan bu elektrik akımına kodlanarak mesaj yüklemek sonra da bu mesajı akım geçerken alıp, lisanını çözüp, manasını anlayıp, bu mesajın gereğini yapmak kendi çapında bir bilinçtir. Radyo vericileri ve alıcıları vardır, sinyalleri gönderen araçlar ve alıcı aletler vardır, radyoyu belirli dalga boyuna ayarlayıp sinyalleri alarak ses dinlenebilir veya televizyonda olduğu gibi görüntü izlenebilir. Bir proteinin işinin keşfi bilimsel gelişmedir.

            Fiziksel de kimyasal da olsa bedenimizdeki her hücremiz, elektrik oluşturuyor, üretiyor, radyo ve TV istasyonları gibi ses ve görüntü yükleyip, diğer hücreye gönderiyor sonra da mesajları alıp, lisanını ve anlamını çözümleyip, mesajların gereğini yapıyor. Daha önemlisi bütün bu iş ve işlemler, hücrelerimizin bir protein veya molekülünün yaptığıdır. Hücrelerarası mesaj alışverişi gibi hücre içindeki organeller arasındaki mesaj alışverişi de elektrikle olmaktadır. Örneğin elektrik akımının dalgalanması DNAyı da etkiler ve DNA nöronların yapısını değiştirir. Diğer bir deyişle elektronların üstünde yaşıyoruz. Elektron bilgi yüklenebiliyor, taşıyabiliyor, muhafaza edebiliyor ve hafızadan alıp hatırlama yapabiliyor.

            Hiçbir şey “Tesadüfen Var Olmaz” makalesinde bilimsel bulgular ve bunları anımsatan ayetler üzerinde durulmuştu. Elektronun elektrik yükü kritiktir, bugün belirlenen miktarın milyarda biri kadar azı da olsa, çoğu da olsa atomlar birbirini tutamaz yani su bile oluşamaz. Elektronun elektrik yükünü belirleyenin ise elektron pozitron çiftleri arasındaki ‘boşluk denizi’ olduğu unutulmamalıdır. Bir anlamda canlılığımızı borçlu olduğumuz elektronun bilimsel özellikleri çok önemlidir. Elektronun negatif elektrik yükü ve kütlesi vardır, atomların birbirlerini tutmasını sağlar. Galaksilerin uzaklıklarını, yerlerini ve hareketlerini bildiren ‘foton’ ise tanım itibariyle “Hiçbir şeyin özetidir.” Ne kütlesi ne de elektrik yükü vardır. Uzay zamanın titreşimiyle ışık hızında yolculuk edip enerji yayar. Yüz trilyon hücremiz içinde ve arasında sonsuz sayıda foton ve elektron vardır. Tam bir parlaklık, aydınlık, nur ve ışık içinde olduğumuz halde göremeyiz ve görünmez. “Allah, zuhurunun şiddetinden görünmez.” “Allah, yerin göğün nurudur. Allah’ın nuru, idrakiyle Allah görünür” (24.35)(39.22)(10.45)

            Umarım, biz de hakikati idrak edebiliriz.

17 Mayıs 2019 Cuma

Tefekkür ve Tevafuk


            Tefekkür ve Tevafuk

            İnsanların arasındaki farkları tayin eden belirli bir gün vardır. Canların cesetlere ve cesetlerin hayata geri döndükleri gün Sur’a üflenen gündür. Her insan o gün, iman ve ameline göre tebeyyün eder, uyumlu farklılaşışla belli olur, tebayün eder, uyuşmazlıkları belirginleşir, ihtilafları ortaya çıkar, kiminle ne kadar farklı olduğu belirlenir ve tevafuku, düzenlenmiş biçimde birbirine uygun olma halleri, aşikâr olur, ortaya çıkar. (78.17)

 

            Birbirinize karşı düşmanlık etmeyiniz. Düşmanlıklar vücutta akıl etme gücü ve vehim, kuruntu, hayal etme gücü arasında oluşur. Uygunluk ve uyumluluk lezzet veya menfaat içinse bunlardan mahrum kalınca düşmanlık başlar. Tevhitten mahcup olduğu ve nefsini sevdiği için her biri günahından sıyrılmak ister. Bunlar, arası açık insanların ortasında olan cehennemde yanarak çekişirler. (50.28)

            O gün takva sahipleri düşman değildir. Allah’ı bilen, onun ehli olan kişiler, Ehadiyette, Birlik ve beraberlikte yakınlık ve Vahdette eşitlik nedeniyle ruhani kişilik muhabbeti içindedirler. Enbiya, evliya ve şehitlerin muhabbetleri böyledir. İkinci kısım dostluk kalp muhabbeti dostluğudur. Tüm enbiyanın ümmetlerine muhabbeti böyledir. Kendi cüzi iradelerinden vazgeçip duygusal lezzetlerde buluşmaya dayanan nefsanî muhabbettir. Karı kocanın muhabbeti böyledir. Üçüncü kısım muhabbet nefsanî muhabbettir. Dördüncü kısım dostluk akla dayanan muhabbettir. Tüccarın, sanatkârların veya yardım edilen kişinin yardım edene muhabbeti böyledir. Dostluğun nedeni ortadan kalkınca dostluk bozulur. İlim ehli arasında dostluğun üçüncü veya dördüncü tipleri geçerli olabilir. Bütün dostlar, o günde, bazısı bazısına düşmandır. Ancak muttakiler değildir. Muttakiler birbirine düşman olmaz, kat ettikleri mertebelerine galiptirler. Evvelâ günahlarından sonra fuzûlden, lüzumsuz sözlerden sonra ef'alden, sonra sıfattan, sonra da zatlarından sakınmışlar ve uzaklaşmışlardır. Dostlarından soğumalarına sebep olacak bakiyye kalmayıp belki onlardan yalnız hubh, sırf' muhabbet kalmıştır. Ahrette verildikleri nimetlere razı oldukları için Allah'ın kendilerinden razı olmuş olan kullarıdır. (43.67)

            Ey müminler siz, sizden başkalarınızdan, yani mümin olmayanlardan dost ve sırdaş tutmayınız. Bir kimsenin sırdaşı, gizli konuştuğu ve esrarına muttali kıldığı halis ve safi dostudur. Böyle bir dostun bulunması ise ancak sırf Allah rızasında seviştikleri vakit mümkün olur. Nitekim «Sadık olan dostlar, ayrı bedenlerde olan bir nefistir» denilmiştir. Zira halis muhabbet-i hakikîye; vahdetin gölgesi olduğu için, ancak muvahhitler arasında olabilir. Nur ile zulmet nasıl aynı cins olabilir ve ulvî ile süfli ne cihetle tevafuk eder, uyumlu olur? (3.118)

            Ayetler apaçık, anlamları aşikâr. Eşyanın aslı, esası, özü düşünüldüğünde, Hakk’ın ilminden hakkını hakça aldığı için her mevcut ortaya çıkmış, mevcut olmuştur. Her eşyanın bileşenleri içinde ve arasında bir ‘bilgi’ vardır. Bu bilgiler belirli bir düzen içinde dağılır ve yayılır. Örneğin birinci dereceden üç yüz altmışıncı dereceye kadar her derece bir derece artarak çoğalır ve yayılır. Her elin beş parmağı düzenli bir şekilde vardır ama hepsi farklıdır.

            Renkler de en sıcağından en soğuğuna veya dalga boyları en kısasından en uzununa kadar düzenli ve uyumlu bir farklılaşma gösterir. Düzen içinde bir rastgelelilik veya tesadüflük yoktur. Önemli olan düzenin fark edilmesidir. Doğada bir ‘altın oran’ uygulaması vardır. Galaksilerin açılımı ve yerçekimsel güçlerin etkileşimi belirli bir matematiksel formüle dayanır. Eşyayı oluşturan kuvvetler belirli ortamda bilinen koşullarda kesifleşip kütleleşir, bedenleşir.

            İnsan davranışları da uyumlu farklılaşma ve mükemmelliğe götüren başkalaşım ilkelerine bağlıdır. Dostluklar rastgele olamaz. Renk tayfı gibi insan tayfından da söz edilebilir. İlahi ilimle meşgul olanlar bir köşede, dünya geçimiyle ilgilenenler bir köşededir. Pazarcılar pazarlarda felsefe yapmaz ve satmaz. Düşünürler de kendi aralarında pazarcılık yapmaz. Ele aldıkları konuları tefekkür içinde tartışırlarken, yoğunlaşan ilgileri birisi tarafından bozulursa, bu kişi ‘bir iane’ demek için hocayı çatıdan indirene benzer. Sağlam temelin üzerine katlarını çıkmış, çatısını çatmış ve çatısına çıkmış bilgeler, bazı kişilerce aşağı indirilip kendilerine ‘ben çok okudum bu yaptıklarınız yapılmazmış’ denilmektedir.

            Yukarıdaki ayetlerin hepsinde ortak kavram ‘tevafuk’ ele alınmıştır. Bu kavram ‘düzenlenmiş biçimde birbirine uygun olma’ anlamındadır. Gerek eşya gerek canlılar ve gerekse insanlar aynı kavrama tabidir. Ayrıca belirli özelliklere sahip kuvvetlerden oluştuğumuza da dikkat çekilir. Sizin üzerinize gönderilen hıfz edici kuvvetler Hakkın kuvvetleridir. Bu kuvvetler merkezî kontrol altında yerinden yönetilirler, özgürce hareket ederler.” (6.61)

            Umarım tevafuk kavramını tefekkür ederek hakikate ulaşma yolunda ilerleyebiliriz.

3 Mayıs 2019 Cuma

Kanaat Et Nefsini Öldür!


            Kanaat Et Nefsini Öldür!

            Nefsanî beslenme için kullanılan akıl ile ancak niceliksel doyuma ulaşılır. Bu gidişin sonu yoktur. Gururun alçak gönle ve aç gözlülüğün kanaate dönüşmesi, aklın elde ettiği bilgilerin kalpte sıfatlanmasına bağlıdır. Ruhani bilgiler, kalpte mayalanmalı ve kalp deryası maya tutmalıdır. Kalp deryası ilimle mayalanmazsa, kalp muhabbetle sıcak tutulmazsa, nefis denizinde maya ziyan olur. Fiillerden sonra sıfatların sahibini bilmeyen, Allah’ın sıfatlarını tanıyıp idrak etmeyen, Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlanamaz.

            Kendini bilmeye giden doğru yol, bireylerin dışında değil, bu nedenle topluca gidilebilecek bir yol değildir. Gösterge çubuğu dik durur ve önce ucu bir aşama açılırsa, üçüncü boyut olarak, doğru yol ortaya çıkar. İnsanı temsil eden, anten şeklindeki gösterge çubuğunun bir çıt açılması, insanın kalbini keşfetmesine benzer. Bu açılım dışarıdan olamaz. Kalbin dışa açılan kapısı, içeriden açılır ve sıcak duygularla dolarsa açılır, mayalanan sevginin aşka dönüşümü ile açılır. Diğerlerinden farklı kılan benlik ve bencillikten vazgeçilip, örneğin, kazancın meşruluğuna, ahlakın güzelliğine önem ve öncelik verilirse açılır. Kalp, akıl aracılığı ile ruhtan aldığı nuru, nefsine yansıtır, böylece, nefsin kanaatkâr olduğu görülür. Ruhtan, ilmin kaynağından, basiretle, tevhit ilmiyle alınan tasavvufî bilgiler, uygulanıp yaşanacak bilgilerdir. Dışarıdan alınan bilgiler unutulabilir, uygulaması yapılmayabilir. İçten dolup taşarak duygusal alandan çıkan bilgiler, aşk içinde uygulanır. Seven herkesi sever.

            İçe dönük yolculuğun ilk aşaması, antenin bir çıt açılması, failin Hak olduğunu anlamaktır. Açılan kalp kapağından, akıl aracılığı ile kalbe inen bu bilgi, kalp tarafından iyice anlaşılınca, nefsi ikna etme çabası başlar. Her şeye sahip olmaya çalışan nefis iyi, doğru ve güzel olanın diğerlerinden ayrılmasını kabul eder, kanaatkâr olur. Böylece her bilgi bir uygulamaya dönüşür. Bedensel faaliyetler, her iş ve eylem, aynı güç ve kuvvete dayanır.

            Doğa, dünya, âlem bir tarafa, insan bir tarafa. İnsan başkadır, üç boyutludur. Namaz konusunda, ilk akla gelen ‘genel olarak yer, içer, yatar, kalkar, savaşır, sevişir’ insanlardan farklı, olgun ve kendini bilen insanlardan söz edilmesi uygundur. Oruç ile nefsini yenmiş ve terbiye etmiş insan, kalbini keşfeder. Kalp, duyguların merkezidir. Ruhtan alınan ilim ile beslenir. Açgözlülüğünü kanaatkârlığa dönüştürmüş nefis, tatmin olur ve kalbin ilhamlarına açılır, kalbe teslim olur. Ruhun nuru ile aydınlanmaya başlayan kalbin sabahı olmak üzeredir. Sabahın fecrinde insan uyanır, kendi hakikat güneşinin kalbine doğması yakındır. Maddenin ve eşyanın hakikatini bildikten sonra nefsini fethetmiş olan insan, kalbinden aydınlanmaya başlar. Hakikat güneşinin gün ve gündüzünün aydınlığında, kalbinin sırlarını çözmeye çalışır. İnsan, âlemi kalbinde bulabilir. Ömrünün kısalığı, iradesinin sınırlılığı nedeniyle doğuştan verilenlerin önemini anlar. Keşif, müşahede ve Şuhut’tan tevhide geçilebilir.

            “Halik’ınıza dönüş için, nefsinizin hazzını ve huzurunu azaltın, heveslerinden vazgeçirin, tövbe ederek riyazetle yani kanaat kılıcıyla nefsinizi kökünden katledin.” (2.54) Benlik yapan bencil nefsi, kökünden kesip atın ki Allah’ın nefsi ile kaim olun. O’nun ilmi ile âlim, nefsi ile kaim ve hayatı ile hay, diri olunuz.

 

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Oluşumla Gelişim


Oluşumla Gelişim,

Mevcutların henüz var olmadığı,

Tüm eşyanın ortalığa çıkmadığı,

İlmin de henüz uygulanmadığı,

Işığın yanmadığı andan gelirim.

 

Önce ne ses var ne de söz vardı,

Duyulmadı, ‘Ol’ nidası yankılandı,

Olacaklarca ‘boş’ alanda algılandı,

Şek ve şüphesiz, anda, uygulandı.

 

Şeyler, ‘ben’ ile birlikte var oldu,

Var olanlarla, boş evren doldu,

Her sonuca bir şey sebep oldu,

Rahmandan, rahimsiler doğdu.

 

Bilim kanıtladı, ‘Hep’, ‘Hiçlikten’,

Bir kuvvet çıkar yok ve boşluktan,

İter, çeker, etkiler ve de etkilenir,

Etkileşim ve iletişim, diğerinden.

 

Her şey için bir Celalî nazar oldu,

Nazar ile madde, taştı da yayıldı.

Şey, hakkını, Hak’tan, hakça aldı,

Aldı da farklılaşarak belirginleşti.

 

Arz ve sema dayandı ve döşendi,

Zaman geçmeksizin oldu da bitti,

Akıl içindir her şey, sıralı sebepli,

Anladı, hakikatin idrakinde, yitti.

 

Nesi ve nasılı, aklın, bilimsel işidir,

İlahî düzeni, kaosu, bilimselleştirir,

Bilgi, bulgu ve sonuçlar kanıtlardır,

Bunlar, sanki aklın işini sonlandırır.

 

Fizik, kimya, matematik bilimlerdir,

Evren bütünselliğindeki, dilimlerdir,

Bilimsel modellemeler çok güzeldir,

Görünen, modellenendeki güzelliktir.

 

Duyular ve yanılgılarla akıl zanneder,

Zandan kurtulmak, zamanı an eder,

Anda var olur mevcudat, yeniden,

Necdet, idrak et, oluşmalar şenden.

                                 

26 Nisan 2019 Cuma

Erdem Yaradılıştandır


            Erdem Yaradılıştandır,

            Herkes ve her şey kendi fıtratındaki kemalini, olgunluğunu gerçekleştirmek amacıyla yaratıldığına göre olgunlaşmak için gerekli olan yazılım ve donanım da verilmiş, fıtratına kazınmıştır. Yaradılışının ve amaçlarının farkında olmayanlar yanlış yollara sapıp kötülükleri amaç edinmiş hatta karakter edinmiş olabilir. Verilenleri kullanmak insanın yetkisindedir.

            O’nu sevenler, kendilerinde yeterince sebep, donanım ve kudret bulursa, yaradılışlarında gizli olan hakikat, bilgi, ilim ve erdemler sayesinde, temizlenme ve arınmayla fiili ihraç etmeye ilişkin verdikleri sözü yerine getirmiş olurlar. İnsan olarak insanlıktan yaratılmış, akılla donatılmış oldukları için, önce âlim, sonra kâmil insan, arif olurlar. Böylece kendini gerçekleştirmiş, verdikleri sözü yerine getirmiş olurlar.

            Kişinin ergen oluşu ile bireysel yaşam başlar. Kendi başına kaldığında, büyüme çağında, büyüklerinden eğitimle aldığı güzel ahlak dersleri, önem ve önceliğini yitirebilir. Hayata atıldığında, yaşam kavgası kargaşasında, bazı erdemlerin başkaları tarafından göz ardı edilmesinin etkisi altında kalabilir. Diğer bireylerle girdiği yarış ve yarışmalarda, vehim ve hayal gücü gibi nefsanî duygularına yenik düşebilir. Kalbindeki güzel ahlaka ilişkin erdemler, ruhani ve nurani değerler, geri plana itilebilir veya tamamen unutulabilir. İçki, şehvet, şiddet ve kumar gibi kötü sıfatlar birbirini destekler. Bu durum kalpte yeşermesi beklenen değerlerin kalpten tamamen sürülmesi ve kalbin nefis mücadelesinde yenik düşmesidir.

            “Sıfatının tecellisi, var olması için, ‘nefhaat-i Rabbaniye rüzgârlarını’, ‘şişirici rüzgârları’ gönderir.” (25.48) “Yokluk, sırf boşluk değil, olmuş ve olacak mevcutların hakikatlerini, bilgilerini, ilimden alacakları ‘haklarını’ içerir. Her ‘şey’ Hak’tan hakkını aldığı için mevcut, var olabilir.” (21.22)

            İnsan bilgiye sahip olabilir ama ilmin tümüne sahip olamaz. Aynı şekilde bedeni ve ruhu varsa da enerji ve içerdiği ilim insana ait değildir. “Beden ve ruhlarının, ilimlerinin, beden ile hakikatinin, farklı şeyler olduğunu anlayarak bunların ayrılabilmesiyle ölümlerini idrak edenler elbette diriltileceklerdir.” (79.1-5) Ayırım gücünden, analizden sonraki sentez insanı farklı sonuçlara götürebilir. İnsan Allah’ın ilmi ile âlim, nefsi ile kaim, ayakta ve hayatı ile hay, diridir. Rahmanî rahmet olan yağmur iyinin de kötünün de tarlasına yağar. Rahimsi rahmet olan akıl, fikir gibi her insana özgü değerler ise herkese özeldir. İnsan toplumun bir bireyi, evrenin bir zerresi olarak mevcuttur ama kendiliğinden var olan değildir.

            Ayetler apaçık, anlamları aşikâr. Eşyanın aslı, esası, özü düşünüldüğünde, Hakk’ın ilminden hakkını, hakça aldığı için her mevcut ortaya çıkmış, mevcut olmuştur. Her eşyanın bileşenleri içinde ve arasında bir ‘bilgi’ vardır. ‘Evrenin Hakkını Sonuna Kadar Kullanması’ bir prensiptir. Evren, ‘Olasılıklar Denizinde’ bir şeyin olma olasılığı varsa, bunu gerçekleştirir. “Evren, hakkını sonuna kadar kullanır” bilimsel ilkedir. Saniyenin on üzeri eksi kırkında, trilyonda birinde, ‘elektron ve pozitron çiftleri’, yokluktan ortaya çıkar ve anında yok olur. Parçacıkların bir anda var olup yok olması sürekli var olan varlıklar olarak görünür. Saniyede otuz resmin geçişi film olarak izlendiği gibi eşya ve parçacıklar da sürekli ‘var’ görünür.

            Bu bilimsel bilgi ve bulgularla kanıtlanan gerçekler Kuran’da da aynen yer alır. “Bir emirle, halen, her an, oluşmaktaki evrenin, ‘Hadis olur, fani olur’ şeklinde var ve yok olması istenmedi, her şeyin bir amacı vardır.” (21.16,17) “Her şeyin, yaratılmadan önce, ruh, kalp ve nefis âlemlerinde suretleri vardır.” (2.21) “Eşyanın tümünün, bilinmelerini sağlayan, ilmî özelliklerini Âdem’in kalbine indirdi. Marifet ve muhabbet sırrını insana emanet etti. İnsan, eşyayı ve kendini verilen ilim ile bilir ve ilmin sahibini de bilir kâmil insan olur.” (2.31, 33)

            Kâmil insan olma amacıyla yaratılan insanın fıtratına, erdemli olmak için gereken her türlü sıfat kazınmıştır. Her varlık, bitkiler ve hayvanlar, görevini eksiksiz hatta yanlışsız yapar, yalnız insan sapar. Bu sapma yetkisi de sorumluluğuna eşit bir şekilde verilmiştir. İnsan, yetkisi nedeniyle sorumludur. Bilen ile bilmeyen bu nedenle eşit olmayabilir.

            İnsan, bilir, bildiğini bilir ve bildiklerini sentez ederek ortak bir bilince ulaşır. Ahlakı, güzel ahlakı, erdemleri bilir, ahlaksızlığın ne olup olmadığını da bilir. İyilik, doğruluk ve güzelliğin varlığı ve gelişimiyle kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin ortadan kalkacağını bilir. Karşıda gördüğü kötülükleri imha ederek kaldırmaya çalışması hatadır. Erdemli olmakla erdemsizlik ortadan kalkar. Esas olan dönüşümdür, bir sıfatı ortadan kaldırmak diğer sıfata dönüşümünü sağlamakla olabilir. Kötü insanı veya insanları öldürmekle kötülük ortadan kalkmaz.

            Günümüzde üzerinde durulan bilimsel bir kavram da “Bağlantısal Bütünselliktir.” Yüz milyar beyin hücresinin diğerleriyle bağlantı kurarak düşünce ürettiği saptandı ama bu bağlantıların nasıl bir matematik ile yürütüldüğünü belirlemek için mevcut bilgisayarlar yetersiz kaldı. Yine de beynin nasıl düşündüğüne dair bir matematik model yapılabileceği görüldü. Beyin hücreleri, nöronlar, elektrikle çalışıyor ve bilgi işliyor. Beyinde bilgiler elektrokimyasal ırmaklar halinde akıyor. İnsan bedeninde 37 trilyon hücre vardır. Atomlardan oluşan bu hücreler 300-400 günde tamamen değişir ama insan yaşamaya devam eder. Bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir. İnsan atomların toplamı değil kurulan bağlantıların bütünüdür. Evrende var olan bütün kuvvetlerin bağlantısal bütünlüğü bir matematik modeliyle ortaya kondu. LANIAKEA astrofizik modeli evrendeki tüm kuvvetlerin bileşkesini oluşturmaktadır. Bu model, beynin modeline benzemektedir. Benzer bir bağlantısallık modeli, yaprakta da ağaçta da metro sisteminde de var, yaşamın kendisinde de vardır. Matematiğini bilemediğimiz oluşumlara kaos demişiz ama modelini bulunca kaos olmaktan çıkıyor. Bilim, matematikselleştirilmiş felsefedir. Kuş sürüsünün hareketlerinde, bir kuşun bir saniye sonra diğeriyle nasıl bir ilişki içinde olacağının olasılığını belirleyen modeller vardır.

            Bağlantısal bütünlüğü ortaya koyan model nedeniyle matematik değil modellere uygun olan evren ve yaşam güzeldir. Kuş veya balık sürülerinde bir lider olmadığı kesindir, bağlantısallık kültüründe hiyerarşi yoktur. Bağlantısallık biliminde liderler, yöneticiler yoktur. Matbaanın icadı çığır açmadı, yeni bilimsel çığır matbaayı geliştirdi. Bilim, matematikselleştirilmiş felsefedir. Din ise, felsefenin henüz matematikselleştirilememiş, kaos denen, halidir.

19 Nisan 2019 Cuma

Zuhurunun Şiddetinden Görünmez


            Zuhurunun Şiddetinden Görünmez

            İnsan idrak ettiği için idrak ettiği kadar vardır. Saniyenin dört kere trilyonda biri kadar olan bir zamanda, yokluktan çıkarak, var olup yok olan zerrelerin oluşturduğu evrende yaşıyoruz. Hiçbir şeyin tesadüfen olmayıp bir amaç için var olması nedeniyle, insan bilinci vardır. Evrenin gelişimi zerrelerden bilince gelmiş durumdadır. Düşünen insan beyni incelendiğinde, beyin hücreleri arasındaki haberleşmenin ışınımlarla olması, ilk zerreleri anımsatabilir. İlk ışınım ve son ışınımın şiddeti aynı olabilir. Her iki ışınımın da zuhurunun tespiti, ortaya çıkışının belirlenmesi, şiddetleri nedeniyle, zordur.

            “Siz, Hakk’ın, ‘hıfz edicilerinden’, ‘ilim yüklenebilen kuvvetlerinden’ oluştunuz. Siz, bu güç ve kuvvetlerin cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış, cisimleşmiş halisiniz.” (6.61) Ayetlerde de belirtildiği ve bilimsel olarak da kanıtlandığı gibi, güçlü itim ve çekim kuvvetiyle donatılmış zerrelerin toplanmasıyla bedenleşmiş bulunuyoruz. İten, çeken ve birbirlerini algılayan bu kuvvetlerin birer bilimsel özellik sahibi olduğu açıktır. Belirli elektromanyetik kuvvet özelliği taşıdıkları bilinir. Kuvvetlerin bu bilimsel özelliklerinden başka bir şeyi de yoktur. Zerreler ile bilimsel özellikleri veya bilgilerinin aynı olduğu ve ayrılamaz bir bütün oluşturduğu açıktır. Böylece maddesel bilgilerden insanda bilinç oluştuğu kanıtlanmış olur.

            İnsan, büyüme, gelişme ve olgunlaşma sürecinde, kendini bilmeye çalışır. Önce kendini bedensel ve nefsanî güçlerle donatır. Sonra kalbî duygularla dolup taşar. Öğrendikçe bilgi depolayıp bilinç geliştirir. İnsanın, gelişip olgunlaşma sürecinin hangi aşamasında, doğa veya evrenden ayrı ve ayrıcalıklı bir benlik ve bencillik sahibi olduğu bilinemez. Doğal ve evrensel özelliklere sahip olup, benlik ve bencillik geliştirmesi şaşırtıcıdır. Çevresinden aldıklarını iade etmesi durumunda, geriye ne kalacağını düşünmek kendisini de şaşırtabilir. Yokluktan çıkıp var olan zerrelerle oluşanın, varoluşu da sahiplenmesi ilginçtir. Zuhurun şiddetinden sonra, mevtin de azabın da şiddetlisi yaşanır. “Azayı emzirici, besleyici olan her kuvvet beslediği azadan gafil olduğu, idrak ettiklerini hıfz edici hamil sahibi kuvvetlerden her biri, idrak ettiklerini yere bıraktığı, yani her kuvvet,  tahrikini ve istiklâlini bıraktığı zaman, insanları, mevtin şiddetlerinden sarhoş, şaşkın ve baygın görürsün.” (22.2)

            Allah, yerin ve göğün nurudur. Nur, Allah’ın zatıyla zahirdir, görünür hale gelir ve görünür, eşya da nur ile zahir olur ve görünür. Nur, zuhurunun, ortaya çıkışının şiddetinden ve eşyanın kendisiyle zahir olmasından dolayı, mutlaktır ve ilahî isimlerden birisidir. Zuhurunun şiddetinden gizlidir, ışığın kaynağı görünür kendisi görünmez. Mevcut olan her şey onunla mevcut olmuştur. Cisimler âlemi, ilahi nurun gurup ettiği, tesettüre girdiği yerdir, örtülü halidir. İnsanın kemale ermiş, olgunlaşmış halinde bu nur parlar, yaradılışa uygun olarak parlayan bu nur ise diğerlerini aydınlatır. Parlayarak aydınlatan nura, nurun nuru, batıdan doğan hakikat güneşi denebilir. Cahil kişi, cisimlerin altında kalmış, cisimler âlemi dalgasının örttüğü kişidir, basiretsizdir, hiçbir şey göremez.” (24.35) “Biz, vücudumuzla sizi izhar etmekle ve sizin suretlerinizde zahir olmakla sizi halk ve izhar eyledik.” (56.57)

 

            Umarım, biz de bilinçli olarak nuru idrak edebiliriz.
 
Allah’ım, sen ne büyüksün,
Ben diye de görünürsün!

16 Nisan 2019 Salı

Tesadüfen Var Olamaz


            Tesadüfen Var Olmaz

            İstemeyi bilinceye kadar her şeyimiz var olur. İstemeyi öğrenince de isteğimizin sonu olmaz. Arzu ve isteklerimizin sonsuzluğu bizi bitirir. Ben kimim, ne yapıyorum, nereden gelip nereye gidiyorum deyince hakikate erebiliriz. Sahip olunan her şeyin kıymetini ve değerini araştırıp öğreniriz. Örneğin görmenin kıymetini ve muhteşemliğini, önem ve önceliğini, nasıl var olup gördüğümüzü öğreniriz. Neden gördüğümüzün cevabı ise henüz olmayabilir.

            Kendimizi bilmeden önce karıncaların hikâyeleri anlatılır. Her karınca ayrı bir yumurtadan çıkar. Hiçbir karınca diğerinin işine karışmaz. Her karınca ne iş yapacağına kendisi karar verir. Bireysel seçimler sonucunda ‘Ortak Bilinç’ oluşur. Her karınca iş yapar, bazı işler birlikte yapılır. İşin ucundan tutan karıncalar çok olabilir ama kendi kararlarıyla işin ucundan tutarlar. Bireysel davranışların ortak bilinç oluşturduğu böylece kanıtlanır. Her molekül de, yüzlerce bazıları binlerce atomdan oluşur. Moleküllerin yani proteinlerin, kendi görevlerini yapmasıyla, her hücre, düzenli çalışan bir fabrikaya dönüşür. Bir proteinin işini yapmasıyla sabah, işini bitirmesiyle akşam olduğunu anlayan ‘Bilinçli’ insanlar oluşur.

            Büyük Hadron Çarpıştırıcısında, İsviçre’de, CERN’de, elektron ve protonların saniyede kırk milyon kere çarpıştırılması sonucunda, elektron-pozitron çifti saptandı. İlim, ‘bilimsel bir özellik kazanarak’ zuhur eder, ortaya çıkar. Bilimsel bilgi, bulgu ve deneylerle kanıtlandı ki elektronun, ‘belirli ve sabit’ olarak bilinen ‘elektrik yükü’, elektron ile pozitron arasındaki ‘Boşluk Denizi’ nedeniyledir. Bu Boşluk Denizi sayesinde, pozitron, elektronu ‘Perdeler’ bu nedenle elektronun elektrik yükü sabit görünür. Boşluk denizi ve perdeleme olmasa elektronun elektrik yükü yaklaştıkça artar, uzaklaştıkça azalır. Diğer bir deyişle elektrik yükü sıfırda sonsuza, sonsuzda ise sıfıra gider. Kısaca evrendeki ‘Varlık’, varlığını, bilimsel olarak, ‘Boşluğa’, ‘Yokluğa’ borçludur. Çünkü elektronun elektrik yükü bugünkü belirlenen miktarının milyarda biri kadar az da olsa, çok da olsa atomlar birbirini tutamaz yani su bile oluşamaz.

            Bu deneylerin ikinci en önemli bilimsel bulgusu, ‘Evrenin Hakkını Sonuna Kadar Kullanmasıdır’. Evren, ‘Olasılıklar Denizinde’ bir şeyin olma olasılığı varsa, bunu gerçekleştirir. “Evren, hakkını sonuna kadar kullanır” bilimsel ilkedir. Saniyenin on üzeri eksi kırkında ‘elektron ve pozitron çiftleri’, yokluktan ortaya çıkar ve anında yok olur. Parçacıkların bir anda var olup yok olması sürekli var olan varlıklar olarak görünür. Saniyede otuz resmin geçişini film olarak izlememize benzer şekilde, parçacıklar da sürekli var olarak görünür.

            Bu bilimsel bilgi ve bulgularla kanıtlanan gerçekler Kuran’da da yer alır. “Bir emirle, halen, her an, oluşmaktaki evrenin, ‘Hadis olur, fani olur’ şeklinde var ve yok olması istenmedi, her şeyin bir amacı vardır.” (21.16,17) “Bu idrak ile her yönde, Hakk’ın yüzü görünür, perdeler, vehim ve ham hayal ortadan kalkar. Her iş ve eylem ilmin tezahürü, bir uygulamasıdır. Nefsin oluşumu, canlanması, hayat bulması ve yaşaması ilimle olur. Maddeyi ilimden ayrı düşünmek yanlıştır.” (39.9) “Her şey, Allah’ın istek ve iradesiyle, ‘Kûn, ol’ emriyle ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, an içinde, vücuduyla mevcut olmaktadır.” (2.117)