7 Mayıs 2020 Perşembe
Doğumla Bir, Mevtle Bin Yaşa!
28 Nisan 2017 Cuma
Rahmanî Rahim
15 Şubat 2018 Perşembe
Bilimsel Körlük
3 Ocak 2024 Çarşamba
Varoluşun Hassas Dengesi,
Varoluşun Hassas Dengesi,
Her zerre, bir diğerinden farklı bir titreşimdir, elektrik, manyetik ve
elektromanyetik olmak üzere başlıca üç kuvvete, farklı ölçülerde sahip ve
bunları yöneten info, bilginin deposudur. Her zerre, her an, farklı, şiddetli,
bir zuhur ediş, tagayyür içinde, farklılaşarak belirginleşip mükemmelleşme
içindedir. Genel anlamda, her mevcudat, böyle devinim içinde olan zerrelerden
oluşarak, hassas dengesini korur. İnsan, bitki ve hayvanların gazap ve şehvet
kuvvetlerine ek olarak verilen, ‘Nutuk’ kuvvetiyle de donatılmıştır. Ruh, ilim
ve bedeninin arasında, ‘Nefsanî Canlılık’ taşıyan insandan, ayrıca Kalp ve Ruha
yüceliş ile inşa olunması beklenir. Evrenin temelini oluşturan enerjiye yüklü
‘Tevhit İlminin’ tümünü idrak edip açığa çıkaran insandan, hassas denge içinde,
Kendini Bilip ‘Yaratıcıyı Bilmesi’ istenir.
“İnsanın fıtratında, Kuranı
anlayacak aklı yaratıp nakşederek,
kazıyarak, Kuranı öğretti böylece
insanı izhar eyledi, ortaya çıkardı, yarattı.” (55 Rahman, 1,2) “Akıl göğünü,
ruh güneşi mahalline kaldırdı, nefis ve beden arzına, adalet düzenini indirdi
ve itidal vaaz eyledi.” (55 Rahman, 7,8)
“Tatsız ve tuzlu olan kaba somut cisim denizi ile tatlı ve lezzetli olan soyut
ruh, ilim, denizi indirilmiştir. Bu iki denizi, insan vücudunda karşılaştırıp
buluşturduk. Aralarında, ne hayatın cevheri, canlılığın, letafetinde, ne de
madde cesedinin kesafetinde olan ve berzah diye adlandırılan, hayvani nefis
canlılığı vardır. Maddi ve Ruhi Denizlerin arasında, berzahta, ne latif ne de
kesif denebilen nefsanî canlılık bulunur. Nefis her ikisinden de dengeli
yararlanır, ne madde denizi, ne de mana denizi, nefis üzerinde tam hâkimiyet
kurar. Diğer bir deyişle, ne ruh bedeni latif,
ne de beden ruhu kesif,
yapabilir. Dilediğine kadir olan
halkın halikını tesbih ederim.” (55 Rahman, 19) “Kâbe, Âdem zamanında inmiştir
yani Kalp, Âdem’in vücudunda zuhur etmiştir. İlk önce Kâbe’nin, doğu ve
batısında olmak üzere iki kapısı vardı yani Âdem, tevhit ilminin başlangıç ve
sonuna, ahretine ilişkin bilgilere ulaştı, nur ve zulmet âlemlerinin marifeti
zuhur etti. Âdem’in, Hint toprağından Kâbe’yi ziyarete gelişi, perdeleyen
tabiat âleminden var ediş ve yaratışı, ruh ve madde veya madde ile mana
dengesini idrak ederek, itidal ile Kalp makamına yücelişine işarettir.” (2
Bakara, 127) “Ey insanlar aklın tasvip ettiği adalet kanunu üzere ihtiyaç ve
zaruret miktarında, şerait’in izni ile helâl ve temiz olmak üzere, süfli yön
olan nefis âleminde ve beden arzındaki lezzet ve zevklerden tadınız. Ve temiz
ve sağlıklı olmasına özen göstererek, itidal derecesinden israf etmeyiniz. Ey
insanlar, Şeriatta emir olunduğu üzere her şeyde Allah’ın indirdiği itidal ve
adalete tabi olunuz.” (2 Bakara, 168, 170) “Nimetleri alıp da Hakka arkanızı
dönmeyiniz, şükrediniz. Meskeniniz sıhhat ve mizacın itidali ile güzel bir beldedir.”
(34 Sebe, 15) “Kalp ikiyüzlüdür. Bir
yüzü ruha bakar ki, o yüze baş denebilir. İkinci yüzü nefis kuvvetlerine
nazırdır, ona da ayak denebilir. Ve ayaklarınızı
yıkayınız, yani tabii bedensel kuvvetleriniz açısından, lezzetlerde ifrat ve
şehvette düşkünlük tozlarını gidermekle temizleniniz. Bedeni, ayakta
durabileceği bir itidal derecesinde temizleyiniz. Bu beyana göre lezzetlerde
ifrat ve şehvette düşkünlük etmiş olanlar, kalplerinin, kendileriyle huzur duyacak
ve dua etmeye müsait olabileceği bir safhaya dönüşüne kadar, tabii kuvvetlerini
riyazet ve ahlâk ilimleri suyuyla yıkamağa muhtaçtırlar.” (5 Maide, 6) İlahi
ilim suyu ile temizlenip Hakka yaklaşın ve şükredin.
“Ortada, açıkta, görünür, olanın anlatmaya çalıştığı hafi, gizli olanı, görünür
olmaya çalışanı ilmini, görmeden, hatta inkâr ederek, surette kalmayınız.
Aşikâr olarak görünen ‘arz’, görünmeyen, henüz bilinmeyen ‘ilimden’ rızkını
alır. Arzın, dört temel anasırdan alacakları takdir edilmiştir. Yeryüzü ve gökyüzü
veya arz ve sema olarak bilinen oluşumlar, Haktan rızkını hakça, dengeli bir
şekilde, aldıkça oluşur, açılır, gelişir.” (41 Fussilet, 9,10) Atamızın tercüme
ettirdiği Tevilatı Kaşaniye kitabında anlatıldığı gibi her insana, ‘Benlik’
kazandıran ‘Efal-Sıfat-Zat’ kavramlarının, aslında Allah’a ait olduğu, ilmiyle öğretilir.
Bu makamlar Fenafillâh makamlarıdır. Bunların yerine insanın, Hakkın efali,
Hakkın sıfatları ve Hakkın zatıyla yeniden dirilmesi beklenir. Bu makamlar, ayetlerde anlatılmıştır. İnsanın, Yeniden Dirilişinin, Hakkın efal, sıfat ve
zatıyla olabileceği öğretilir. Halvete giren kişinin, tefekkürle oluşturduğu
vakum ortamında, Hakkın verdikleriyle, Hakka kavuşur. (1)
“Hakk’ın delili, gölgesi, olan tevhit ilminden ilk halk edilen cevherin, Celalî
nazarla hayâsından, edebinden, taşıp yayılmasından, sonra uygulanmış olarak
açığa çıkan, ilmi hıfzedici kuvvetlerin izdihamıyla, temessül ve tecessüm ettiniz. (2) ilimden başka bir şey
olmayacak şekilde, bedenleştiniz.” (3) Diğer bir deyişle, “Önce
hiçbir şey yoktu, vakum ortamında, yokluktan, var olan, ortaya çıkan Tevhit İlmi
yüklü enerji damlası, zuhurunun şiddetinden görünmedi. Hakkını, Hak’tan, hakça,
adaletle, alarak, ortaya çıkışıyla; bir ‘şey’ var oldu ve ışık, parıltı, aydınlık, nur oluştu. Nurun, fotonun maddeleşmesiyle
her şey halk olundu, canlılık yaratıldı ve insan inşa edildi.” (4) İtidal, Adalet ve
Denge, ruh güneşinin, kutsal bedende
gurup etmesiyle sonradan oluşan karanlıkta, farklı titreşimler halinde,
kuvvetlerden oluşan zerrelerin temelidir.
İnsan, araştırır, inceler, bir meyve ağacının çekirdeğindeki,
DNA’sındaki; ilmin, dört anasıra, toprak, hava, ateş ve suya, hükmederek, ağaç
ve meyveyi, amacına uygun olarak yetiştirip, mükemmelleştiğini bulur, idrak
eder. Ancak, insan, bunu kendisine uygulayıp, kendisindeki tohumun ilminin,
fıtratının mükemmelleşmesini, Kitapta okumasına rağmen, sağlayamaz. Kendi
maddesinden soyunup, kurtulup, kendi ilminin idrakine ermekte güçlük çekebilir.
Kitapta anlatılan ve açıklanan, Sıratı Müstakim olarak bildirilen, Seyri Süluk
aşamalarından, biri zahir iken biri batın olan, Hak ile Halk dengesini
sağlayarak, geçmek gerekir. Farklılaşarak belirginleşip mükemmelleşme işinde,
denge kurarak, başarılı olup, Kendini ve Rabbini bilmesi, İnsanın Yaratılışının,
inşasının, amacıdır.
Umarım biz de, Yaratılış amacımıza, sıratı müstakimden dengeli geçerek,
ulaşabiliriz!
Necdet Altınay 06012024
(1)
http://necdetaltinay.blogspot.com/2023/03/evliya-olgunlugu.html
(2)
https://necdetaltinay.blogspot.com/2018/07/hakikatin-golgesi-insanlkhali-deyip.html
(3)
https://necdetaltinay.blogspot.com/2017/04/rahmani-rahim.html
(4)
https://necdetaltinay.blogspot.com/2019/03/ilim-ve-insan-kanttr.html
26 Ekim 2018 Cuma
Sevilmeyi Sevmek
29 Aralık 2017 Cuma
Kalp ve Gönül
19 Şubat 2021 Cuma
Sesten Konuşmaya
Sesten Konuşmaya
Ses, algılanabilen periyodik basınç değişimleridir.
Ses titreşimle oluşur, titreşim enerjiye dönüşür. Sesin kuvvetine gürlük denir. ‘Sicim Birleşik Kuramına’
göre, “Madde, atomlardan; atomlar da elektron,
nötron ve proton ile içindeki kuarklardan oluşur. Bütün
bu parçacıklar, aslında titreşen küçük sicim ilmekleridir. Sicim kuramı, tek
bir ilkeden, “En ileri mikroskobik
düzeyde her şeyin
titreşen tellerin bileşimlerinden oluştuğu” ilkesiden, ibarettir. Elektron,
bir biçimde titreşen
bir sicim, yukarı kuark başka
bir biçimde titreşen
bir sicimdir. Her hangi
bir ‘şey’in ‘info’su asla yok
olmaz ama kütlesi,
örneğin kara deliğe düşerek, enerjiye dönüşür.” (1)
“Bir
emirle, halen, her
an, oluşmaktaki evrenin, ‘Hadis
olur, fani olur’
şeklinde var ve
yok olması istenmedi, her şeyin
bir amacı vardır.” (21 Enbiya, 16,17) “Ruhsuzluk durumunda,
madde; tek düze bir
sarsıntı, sallantı ve
titreşim içinde olur,
yalnız bilinçsiz sarsıntı ve titreşim içinde
oluş vardır. Diğer bir
deyişle herhangi bir ‘canlı
şey’ olmadan önceki haldir.
Yani madde ve
beden arzının kadri ve kıymetinin
bilinmesine sebep olan ervah, mana ve ameller, kuvvetlerinin tümünü meydana
çıkarır. Böyle durumda, beden arzı, halinin diliyle, hal diliyle, içinde
bulunduğu halinin anlattığı şekilde, haberlerini söyler. O vakit beden arzı,
verilen iradenin nasıl kullanıldığını, evveline ait haberlerini, söyler. Maddenin
içinden, bir ‘şey’ oluşmasına ilişkin,
ilim çıkarıldığı zaman,
maddenin kütle ve
ağırlığı da ihraç edilir, ortadan
kaldırılır, aslına döner. Ruhun maddeden soyunması zamanında, beden arzı da
ıstırap içinde harap olup ortadan kalkar, kütlesi ve maddesi de yok olur.” (99
Zelzele, 1-8)
“Yer ve gök, madde olmaksızın ve müddetle kayıtlanmaksızın, halk
edilmiştir. Yer ve gök, Allah’ın ilmi ile görünür, vücudu ile mevcuttur. Zaman ve mekân ile sınırlı olan aklın itibarı
olmasa, arz ve semanın vücudu itibar olunmazdı.
Sema ve arz, Allah’ın vücudundan ayrı ve gayrı olamaz. Her şey istek ve
iradesiyle, “Kûn, ol” emriyle, ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta
olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, sürekli, her an içinde olmaktadır.”(2
Bakara, 117)
“Nutuk, sizin bedenleriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş, meydana çıkmış olan ‘mütekellim-i hakikînin’, ‘hakiki kelam
edenin’ sıfatlarından bir sıfattır. Eğer huzur ve görüş sahibi, şahit, iseniz kalplerinize
mütekellim-i hakikî o sıfatla tecelli etmiştir. Nutkunuz, hayvanat sesleri gibi
sedalar olmayıp, hakikî nutuk ise,
kalbinize tecelli eden ‘sıfat’, tekellüm sebebiyle, kelimeler suretinde yer
almış olan rızık-ı maneviniz, size ruh semasından nazil olmuştur. Ve bu suretle
sizin kemaliniz hâsıl olmuştur ve ahret ahvaline onunla hidayet bulmanız için
Hakk’ın nuru size parlamıştır, kalbinize manalarıyla doğmuştur.” (51 Zariyat, 23)
Arz ve sema, madde ve mana, yer ve gök, önce bitişikti, heyula iken,
görkemli bir hayal ve cismanî bir madde iken, yapışık idiler. Uyumlu
farklılaşma ve başkalaşarak mükemmelleşme sayesinde, sonra,
kısadan uzuna ses ve renk dalgaları gibi ayrıldılar.
Benzer şekilde bebek, nokta
iken, kan pıhtısı oldu, ruh verilip,
insan olma ilmiyle donatılıp, arzı ve semasıyla, yayılıp döşendi. Her ne
yaşanırsa tüm varlık ile yaşanır, kısmî yaşanmaz, organsal yaşanmaz, bir bütün olarak yaşanır. Duygular akılla
yaşanır, aklın kullanımında duygular da
etkindir. “İnsan ile Dünyada, arz ve sema, madde ve suret, farklı olarak yedi
kat olarak hüküm ve takdir edildi.
Semanın her katına amacı, işleri,
araçları, tesir ve tedbirleri
işaret edildi.” (41 Fussilet, 12) Bazı tesirlere karşı da dünya gibi insan da
uyumlu farklılaşıp başkalaşarak, örneğin fazla ışığa karşı bronzlaşarak,
korunur.
Fiziksel de kimyasal da olsa bedenimizdeki her hücremiz, elektrik
oluşturuyor, üretiyor, radyo ve TV istasyonları gibi ses ve görüntü kodlayıp, diğer hücreye gönderiyor sonra da mesajları
alıp, lisanını ve anlamını çözümleyip,
mesajların gereğini yapıyor. Daha önemlisi bütün bu iş ve işlemler,
hücrelerimizin bir protein veya molekülünün yaptığıdır. Hücrelerarası mesaj alışverişi gibi hücre
içindeki organeller arasındaki mesaj alışverişi de elektrikle olmaktadır. Elektrik
akımının dalgalanması DNA’YI da etkiler ve DNA nöronların yapısını değiştirir.
Diğer bir deyişle elektronların üstünde yaşıyoruz. Elektron bilgi yüklenebiliyor,
taşıyabiliyor, muhafaza edebiliyor ve
hafızadan alıp hatırlama yapabiliyor.
Beden elektriği sinyalleri, atom düzeyinde çalışır. (2) Sinir hücreleri olan
nöronların yüzeylerinde, sinyali oluşturan ve alıp ileten proteinler vardır. Eksi veya artı elektrik yüklü atomlar, bu
proteinlerce, nöronların hücre duvarlarından, birbirlerine geçirilerek,
sinyalleşme başlatılır ve sürdürülür. Bir hücrenin içinde bir atoma elektron
yüklendikçe, hücreler arasındaki denge bozulur ve bu iyonların bir hücrenin
içinden diğerine, hücreden hücreye pompalanmasıyla, 70 mili volt düzeyinde, bir
voltaj, akım dalgalanması yaratılarak sinyal iletilir. Bir mili volt, voltun binde
biridir. Kıyas ile anlaşılması amacıyla, cep telefonları 5 mili volt ile şarj
edilir. Elektronları kullanan bakır tel yerine, bedenin sinir istemi, yüklenmiş
elektriği, iyonları, genellikle de potasyum ve sodyum iyonlarını, kullanarak nöronlardan geçirir. İyon,
normalden fazla veya az elektron yüklü atomdur. Görevli proteinler bir atomun
elektron yükünü artırabilir veya eksiltebilir, böylece anot veya katot
oluşturabilir. Enerji görülemez, etkisiyle bilinir. Görülemeyen bilinebilir; algılanabilir olan ilim, enerjiye dönüşünce
EMR, elektromanyetik radyasyon, yayılımı ışık hızında hareket oluşturur. Hareketi algılama yeteneği de insan
bilincindedir. Bilinç, akıl ve akıl semasında oluşur, aklın hızı, zaman ve
mekân sınırı tanımaz. Bu mesajlarla
hayal eder, düşünür, ses oluşturur, konuşur, hafızaya kaydeder ve hatırlarız.
Umarım, biz de, titreşimleri hisseder, sesi duyar, mesajı dinler, ilmi
idrak edebiliriz.
19022021
(1)
“Evrenin Zarafeti”, Brian Greene, sayfa 43, 45.
(2) https://pursuit.unimelb.edu.au/articles/reading-the-body-s-electrical-signals-to-treat-illness
19 Aralık 2020 Cumartesi
Resulün Mührü
Resulün Mührü 19122020
Resulümüz Ahmet-i Mahmut-u Muhammed Mustafa (S.A.V.) insanlık tarihine
önemli bir katkıda bulunmuş ve katkısına mührünü vurmuştur. İnsanlık tarihi,
Âdem ile başlar Resul ile Hakk’a ulaşır. Bu ulaşım yolu diğer bütün yolların
özeti ve özüdür. Halkı Hakka ulaştırır ama yolu ve yöntemi kendine özgüdür.
İnsan olmanın düzeni ve insanlığın kullanma kılavuzu olan ‘Kuran’ resule inmiş
ve yaşamında uygulamıştır. Ayetlerin yani delillerin Âlemde ve Âdemde özel yerleri
vardır. Sure ve ayetler okunduğunda, baş kaldırılıp Âlem veya Âdeme bakılırsa, yerleri
bulunup görülebilir.
Ayetlerin bir kısmı “Muhkem”, anlamı değişmez ve
değiştirilemez; bir kısmı da “Teşbih” edici yani teşbihlere dayanan, hikâyeler
gibi anlatılan, olarak açıklanabilir. Bu gerçeği bildiren ayet de vardır zaten.
Bu nedenle olacak, en azından bazıları için, ayetler kadar Resulün açıklamaları
da önem kazanabilir. Yerine, zamanına ve ilgili olaylara göre ayetlerin önem ve
anlamları değişebilir. Marifet, teşbihleri muhkemler ile aynı anlama
getirebilmektir. Günümüze kadar gelen açıklamalara bakıldığında ayetlerin
toplumsal anlamlarında çok farklılıklar olduğu görülebilir. Sosyal yaşantı ve
topluluklar farklı yorumlara ulaşabilir. Oysa bireysel düzeyde yapılan
açıklamalarda hiçbir fark görülemez. Günümüz âşıklarından, Yunus ve Mevlana’ya,
Resule kadar en ufak ayrılık mümkün değildir. Elden ele, ağızdan kulağa geçen
mektup ve mesaj aynıdır ama zarfı farklı olabilir. Her yiğidin bir yoğurt
yiyişi vardır. Süt ve maya aynı olduğu sürece, yoğurt aynı olduktan sonra
herkes farklı yiyebilir. Nasıl yenirse yensin yoğurdun etkisi aynıdır.
“Her şey ilminin aynıdır; şeyin, ilminden ayrı ne ismi ne
cismi ne de resmi olabilir” ayettir. Bilim de aynı gerçeğe gelmiştir. Her
‘şey’, ‘infosunun’ deposudur, ilminin aynıdır. Şey, kara deliğe düşse info
kaybolmaz, yeniden diriliş için, bilgisi kalır. Canlıların özellikleri
DNA’larına genetik bilgi olarak konmuştur. İnsan ise “Fıtrat” ile ayrıca
donatılmıştır. Herkes fıtratına kazınanları gerçekleştirir. DNA ve Fıtrat,
yaşamın koşullarına göre açılım gösterip, içindekileri ortaya koyar. Batında ne
varsa zahire o çıkar. Belki de Halk zahir, Hak batın denmesinin nedeni budur.
Halk, aynen Hak’tır da denir. Her şey Hakk’ın ilminden hakkını, Hakça aldığı
için, aldığı kadar, aldığı şekilde, var olur. ‘İlim, Hakk’ın gölgesidir, delilidir’.
Resul ile Hak arasında geçen hadislerden biri “Sen
olmasaydın Âlemi yaratmazdım” deyimidir. Âdem, ilk insan ve ilk peygamber
olarak bilinse de, “Âdem, Muhammed’in nurundan yaratılmıştır” denir. Ruhun nuru
olur, ışığın aydınlığı gibi. Bu açıdan bakıldığında tüm madde için “Beden-i
Muhammed’i”, tüm mana için “Ruh-u Muhammed’i” denmesi normaldir. “Mana” tüm
ilim, idrak ve iradeyi kapsayabilir. “Madde” ise mananın görünür hali olabilir.
Kısaca, mana tüm kuvvetlerin toplamı; madde de kuvvetlerin ortaya çıkışı,
potansiyelin kinetiğe dönüşümü, olabilir. Bilimsel bulgular da maddenin,
kuvvetlerin Higgs bozonu içinde toplanmasından oluştuğunu kanıtlamıştır. Benzer
anlamda ‘kalbin, izdiham eden kuvvetlerden oluştuğu' ayetlerde belirtilir.
Vakum ortamında var olup yok olan zerrelerden birinin ani genişlemesiyle
evrenin oluştuğunun bilimsel kanıtları bulunmuştur. Ayet ise ‘var olsun yok
olsun eğlence olsun diye yaratılmadı her şeyin bir amacı vardır’ der.
Rivayete göre, Mekke’nin fethinden sonra sıra Kâbe’deki
putların kırımına gelir. Hz. Ali ile Resul alt kattaki küçük putları kırar ve
sıra yukarıdaki büyük puttadır. Ali, ‘ya Allah’ın resulü çık omzuma kır büyük
putu’ der. Resul ‘ya Ali sen beni çekemezsin, kaldıramazsın sen çık da kır’
der. Ali, Nebi’nin omzuna çıkınca, nübüvvet mührünü görür, başı göğe değer ve
büyük putu anında kırılır. Rivayet edildiğine göre o, ‘benlik putu’ idi. Bütün
savaşlardan sonra Müslümanlar, kâfirlerle yapılan savaşlardan rahata erince;
Resul, ‘sıra geldi savaşların en büyüğüne, Nefis mücadelesine’ demiştir. Kâbe’nin
içindeki eylem böylece dışarıya aksetmiştir.
Somut anlayış ve anlamların, soyut anlatımları çok
gizemlidir. Beden Mekke’sindeki Kalp, Kâbe’yi anımsatabilir. Mekke’den
Medine’ye hicret de, Dünya telaşından beyinsel düşünce aktivitelerine göç edip,
bilinçlenmeye geçme olabilir. Bilinçlendikten sonra, idrakten idraksizliği
görüp, idraksizlikten idraki görebilir insan. Yaşamak için yaşayanlardan
bazıları, yücelmeyi amaç edinebilir. Benliğinin farkına varan bazıları da
benliğinin ötesini merak etmeyebilir. Çokluk içinde, diğer mevcudatla birlikte,
uyum içinde, mutlu olabilir. Kesretin Vahdet olduğuna kulak vermeyebilir.
Nefsiyle barışık yaşamak en kolayıdır. Savaşların ve mücadelenin en büyüğü olduğu
söylenen ‘cihat’ olayına girmek; gerçekten azim, kararlılık, cesaret, kendini
vermek, adamak, tabi olmayı gerektirebilir. Üstat, dirilmez, en az üç yetkilinin
işbirliğiyle ‘diriltilir’, hayata döndürülür de üstat olur.
“Mitokondrilerinde mutasyona uğrayan bir gen, genellikle,
20 veya 30 yaşlarındaki erkekleri, 30 veya 50 binde bir ihtimalle, retina
hücrelerini öldürerek, kör eder. Konu Genetik Mühendislik konusudur. Mutasyona
uğrayan genin, normali ile değiştirilmesi düşünülür. Virüslerin hücreye girip genlerini
DNA’lara kopyalamasından yararlanılır. Bir virüs ele alınır ve kendini
kopyalayamasın diye de önce kısırlaştırılır. Kısır virüse normal gen yüklenir.
Virüs gözün retinasına enjekte edilir. Hastanın bir gözüne enjekte edilse de
virüsün, hastanın optik sinirlerini kullanarak, diğer göze de geçtiği ve onu da
iyileştirdiği görülür.” (1) Bu hafta yayınlanan bu
bilimsel makale, insanın doğal olanı araç olarak kullanımı konusunda sınır
tanımadığını gösterebilir. Cansız, yeni bir virüs yaratmak yerine, var olanı,
mevcut olanı, verilen aklıyla, amacına uygun kullanmada sınır yok. “Nimetlerle
kendimi sevdirdim” ayetine uygun bir davranış. Bir adım ötesi nimetleri vereni
aramaktır.
Varsan eğer, baktırır, besletir hepsini / Çık aradan, bakıp da bildirir,
kendini!
Umarım biz de Nübüvvet Mührünü görebilenlerden
olabiliriz.
19 Ocak 2022 Çarşamba
Gölgeden Hakka
Gölgeden Hakka
İnsanın
gölgesi, insanın varlığına delil; insan, Hakkın delili ve şahididir. Gölge,
güneşin varlığına delildir, madde de Hakk’ın varlığına delildir. Kütlenin,
hakikati bilinirse, görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. Her cisim ışır,
ışık saçar, ışınım halinde, hakikatini görünür kılar, enerji yayar. Enerji,
iletişim ve etkileşim içinde olan kuvvetler halinde hareket eder, gölgeleşip
maddeleşir. Akıl, Hakk’ın elidir, vücut gölgesinin delili ve şahididir. Akıl,
her mevcudun, Hakkın gölgesinin uzatılmasıyla vücut bulduğunu idrak eder. Akıl ayrıca,
maddeden soyunarak, esaretinden kurtulabilir. Buna da ifna ediş denir ki akıl, eski
halini unutup yeni haliyle kaydederek yapabilir
“Bilinmelidir ki eşyanın mahiyeti ve görünenin hakikati, hakkın
gölgesi ve mutlak vücudun sıfatının işaretidir. Kütlenin, maddenin
hakikati, Hakk’ın ilmi, görüntüsü, gölgesidir. Mutlak vücudun ortaya çıkmış, görünür
olmuş sıfatıdır. Akıl güneşi, vücut gölgesine delil, şahit kılındı. Akıl delili,
gölgenin hakikatinin, vücuttan farklı bir şey olduğunu doğrular, kanıtlar. Akıl
güneşi delalet etmezse, gölgenin vücudu ile hakikati arasında ayrılık olmazsa, vücut
kendiliğinden var olmuş olur. Vücudun, ilminden ayrı ve gayrı bir ismi, cismi
ve resmi olamaz ama farklılığa yalnız akıl şahitlik eder. Gölgenin vücudu
olmazsa hiçbir şey olamaz, eşya mevcut
olamaz. Gölgenin vücuttan gayri bir şeyi, yani hakikati, olduğuna ancak akıl
şahittir.” (25 Furkan, 45)
“Sonra gölgeyi ifna ederek, ortadan
kaldırarak, elde tutabiliriz. Her an
mevcut olan fani bir ‘şey’in fena bulması, evveline, oluşuna nispetle kolaydır.
Ele alınan her şey her an başka bir mazharda zahir olur. Tutuşun ve yok, ifna,
edişin o şeyi tamamen ortadan kaldırmak olmadığına, o şeyin suret ve hakikatine, ezelden ebede
kaydeden, akıl şahittir. Akıl, Hakk’ın elidir. Tutuş ve ifna, o şeyin
değişime uğramasıdır, tamamen yok olması değildir. İfna, yok, ediş, mevcut
olanın bir önceki halini, hakkın eli veya pençesinden ibaret bulunan, akılda tutmaktan
vazgeçmek ve yeni haliyle kaydetmektir. Nefsin zulmet gecesi insanlara
libas, elbise kılınmıştır. Bu zulmet sizi istila ederek Hakk’ın zat, sıfat ve gölgesinin müşahedesinde sizi setir
eder, örter. Hayat ve dünyada gaflet uykusunda uyutur. Hadisi şerif: “İnsanlar
uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” Uykudayken “Daimî hakiki hayattan” gafil
kalırsınız. Kalpleriniz, ruh nuruyla, ilmin idrakiyle, hayat bulunca, his uykusundan
sonra, kutsal âlem fezasında dağılıp yaşarsınız. Ruhani güçler âlemine, sizi
temizleyen pak ilim suyunu indirdik. O ilim suyu, hakikatleri, asıl vatanları, unutulmuş
olan ahitleri ve aslın güzelliğinin hatırlanması için indirilmiştir.” (25
Furkan, 46-50)
“Siz, Hakk’ın, ‘hıfz edicilerinden’, ilim yüklenebilen kuvvetlerinden
oluştunuz. Siz, bu güç ve kuvvetlerin
cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış, cisimleşmiş halisiniz. Bedenlerinizden
sıyrılıp çıkmanız, soyunmanız, halinde durum apaçık görünür. Suretlerinizin bir kısmı, size sevap ve
rahatlık veren, ruhani latif kuvvetlerdir.
Bir kısmı ise size azap veren cismani muzlim, zulmetli ve meçhul,
suretlerdir. Cismani azalarınız, organlarınız, hal lisanı ile sizin
yaptıklarınızı hatırlar ve işlediklerinizi söyler. Hafıza semavi bir güçtür ve ruhun bedenden
ayrılması halinde yapılanları ortaya koyar.” (6 Enam, 61)
“Nutuk kuvveti, ruhun nurunu, ilmin idrakini, içeren manayı kavrama ve
anlatma kuvvetidir. İlahi ilmin tümünün Hakk’ın gölgesi olduğunu, göklerdeki ve
yerdeki her mevcudun bu gölgenin uzatılmasıyla vücut bulup kudret ile halk
edildiğini inkâr ederler.” (17 İsra, 98)
“Onlar ağızları mühürlenmiş ve nutuktan aciz bulunduklarından, asla
yekdiğeriyle söyleşemezler. Birbirlerine bir şey soramazlar.” (28 Kasas, 66)
“Zira hiç bir şey nutuktan hali değildir. Lâkin gafiller anlamazlar.” (41
Fussilet, 20, 21) “Nutuk, sizin beden arzınızda ve lisanınız üzere zahir olmuş
olan ‘Mütekellimi Hakikî’nin sıfatlarından bir sıfattır. Hakk’ın nuru size
işrak eylemiştir, kalbinize doğmuştur. Tüm kuvvet ve kudret Allah’ındır.” (51
Zariyat, 23) Kuvvetler, var olan her şey
ve herkesin temelidir.
“Her zerre, bilgi ve özelliğinin yani ‘info’sunun deposudur, başka bir şey içermez. Nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde, sistemin
kaynağından yapılan müdahaleyle, zerreler gölgeleşip, pıhtılaşıp, katılaşıp
kütle kazanır, maddeleşir. Protonlar,
ışık hızına yakın bir hıza ulaşacak kadar hızlandırıldıktan sonra, saniyede
milyonlarca defa çarpıştırılarak, parçalanır ve kuarklar, zerreler, açığa
çıkar. Sonuçta, ‘madde anti madde ayna evreni’ oluşur. Kuvvetlerle dolu olan
zerrelerin yarıçapı sıfırdır, içleri boşluktur. Bazı zerreler, protondan 180
kat, elektrondan 200 kat ağır, biri diğerinden 100 bin kat büyük olabilir.
Higgs Bozonu, kuvvet taşıyıcı boşluktur, kuvvetlerle doludur, aynaların olduğu
şekil oluşturur. Enerji, bilinmeyen bir şekilde, gölgeleşir, pıhtılaşır katılaşır, maddeyi
oluşturur. Aslen enerji olan ve madde denilen atom, patlayarak tekrar enerjiye
dönüşür.” (1,2) “Doğanın temel yapıtaşı olan kuvvetlerin özellikleri, tesadüfî
ayrıntılar olmak şöyle dursun, uzay ve zamanın dokusuna derinden sarılmıştır.”
(Brian Green, ‘Evrenin Zarafeti’) (3)
“Her şeyin hakikati Hakk’ın ilminin aynısıdır, vücudu ilmi ile oluşur, ilmi zatının aynıdır ve zatı aynı vücududur.
(41 Fussilet, 53,54) “İlmin ayrı bir varlığının idraki ise Hakkın varlığına
delildir. Nasıl ki bir eşyanın gölgesi varsa gölge, güneşin varlığına delildir, aynı kapsamda, ilmin varlığı da Hakkın
varlığına delildir. İlim, böylece Hakkın ‘gölgesidir’.” (39 Zümer, 9) (4) “Halk edilen ve
yaratılanların, hakikatlerine bakılırsa, heykel ve suretlerin, şekil ve
biçimlerin cesetleştiği, maddeleştiği ve hakikatine uygun bir şekilde cisimlendiği
görülür. Her şeyin, ilmî bir hakikati ve o şeyin mevcut olmasına sebep olan bir
aslı, özü ve melekûtu, madde ve manası, hükmü, vardır. Her şeyin bir vasfı ve
mazharı demek olan bir zilli, gölgeleşmiş, maddeleşmiş hali vardır. Şeylerin kendisi
ve cesetleri farklıdır ve bunlar secde edici halde temessül ve tecessüm eder,
cisimlenir ve cesetleşir.” (16 Nahl, 48)
Umarım, gölge
varlığın hakikatini akılla bilerek, Hakkın varlığını idrak edebiliriz.
Necdet
Altınay, 20012022
(1)
https://bilimfili.com/gercekligin-olculmeden-once-varolmadigi-deneysel-olarak-kanitlandi
(2)
https://www.science.org/content/article/quantum-experiment-space-confirms-reality-what-you-make-it-0
(4)
http://necdetaltinay.blogspot.com/2017/12/hakkn-hakikati.html