info sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
info sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

7 Mayıs 2020 Perşembe

Doğumla Bir, Mevtle Bin Yaşa!


Doğumla Bir, Mevtle Bin Yaşa!
Tam ve mükemmel, kesin yok ve yokluktan, tam ve mükemmel, kesin ve mutlak boş ve boşluktan gelir yaşarız. Atom boşluktur, atomun bile olmadığı yerden geliriz. Geriye doğru bakar, tarihi yazar ve yaşayabiliriz. Geleceğe doğru bakar, geleceği yazar ve yaşayabiliriz. Sevginin ne kadar güçlü, kuvvetli ve kudretli olduğunu bilir, sever ve seviliriz. Bedenimizin ne kadar güçlü ve kuvvetli olduğunu bilir, bedensel iş ve işlemler yapar hareket ederiz. Ruh ve maddemizin kıymet ve kadrini bilir, ikisinin ayrı zevkine varır ve birlikte keyfini sürer, yaşarız. Beynimizin, madde olarak, atomlardan oluştuğunu biliriz ama bilincimizin de olduğuna şahit oluruz. Üstelik bu bilinci kozmik bilinç ile bütünleştirme cesaret ve bilgeliğini gösteririz. Hafızası boş olarak doğan beynimiz, zaman içinde bize, evreni kalbimizin içinde bir zerreye dönüştürebilir. Bu hâl içinde, doğum ve mevt kavramlarını, bilimsel ve dinsel mesajlar açısından değerlendirebiliriz. Ruh, maddeye bağlı ve bağımlı mıdır? ‘Verilmiş olan maddeye hükmediş iradesi’ sonuçta bilince mi dönüşür?
Zelzele suresinin tevilinde, çok ayrıntıdaki bir bilimsel gerçeğe değinilir. İnsan ruhunun yani ‘ilminin’, ‘maddeye hükmedişin’ verilen bir ‘irade’ olduğu anlatılır. Bu iradenin idrak edilme bilinciyle, maddeden soyunulabileceği açıklanır. Ruhun, maddeden soyunup, bir bilgi, ‘info’ olarak kalabileceğini ancak kütle ve maddenin tekrar enerjiye dönüşeceğini, yeniden toprak olacağını anımsatır. “İnsan ruhunun, insanı insan yapan ilminin, maddeden soyunup, temizlenip, maddeyi terk etmesi, arınması zamanında, hayvanî ruh ve kuvvetler, canlılık ilmi ve canlılık veren kuvvetler, ıstırap ve acı çeker. Beden ve maddenin, ruhsuz, ilimsiz bir şey yapamaz sadece bilinçsiz hareket edebilir, kişiliği bozulur. Ruhsuzluk durumunda, madde, tek düze bir sarsıntı, sallantı ve titreşim içinde olur, yalnız bilinçsiz sarsıntı ve titreşim içinde oluş vardır. Bu eşkâl, bu tanım içindeki sarsıntı, sallantı ve titreşim, evvel-i meta manasında olan sakaleyn yani insan ve diğer canlıların cemidir, toplamıdır. Diğer bir deyişle herhangi bir ‘şey’ olmadan önceki haldir. Yani madde ve beden arzının, kendisinin kadri ve kıymetinin bilinmesine sebep olan ervah, mana ve ameller kuvvetlerinin heyetinin tümünü ve kalpte kökleşen itikatlar meta'larını, kıymetlerini, değerlerini meydana çıkarır. Bu hal içindeyken insan, «Beden arzının bu suretle muzdarip olmasının, sarsılıp titreşmesinin sebebi nedir, bunun devası, çaresi, derdi nedir, bu ıstırap, mizacın inhirafından mı, bozulup değişmesinden mi, yoksa ahlâtın, içine karışan şeylerin, galebesinden mi ileri gelmiştir?» der. Böyle durumda, beden arzı, halinin diliyle, hal diliyle, içinde bulunduğu halinin anlattığı şekilde, haberlerini söyler. O vakit beden arzı, verilen iradenin nasıl kullanıldığını, evveline ait haberlerini, söyler. Tahkik, incelendiğinde, görüleceği gibi senin Rabbinin ona işaret eylediğini, ruhun yok oluşu, ilmin ortadan kaldırılışı ve mevtin, ölümün tahkiki, incelenmesi, zamanında ıstırap ve harap ile ağırlığının ihracı ile emir eylediğini söyler. Maddenin içinden bir ‘şey’ oluşmasına ilişkin ilim çıkarıldığı zaman, maddenin kütle ve ağırlığı da ihraç edilir, ortadan kaldırılır, aslına döner. Ruhun maddeden soyunması zamanında, beden arzı da ıstırap içinde harap olup ortadan kalkar, kütlesi ve maddesi de yok olur. O vakit insanlar,  kimi hayırlı,  kimi hayırsız, eşkıya olarak müteferrik, ayrılmış oldukları halde, bedenlerinin mizaçlarından, mezarlarından,  hesap ve ceza yurtlarına sudur ve hareket ederler. İmdi hayırlılardan zerre miktar hayır işleyen kimse o hayrı görür. Eşkıyadan zerre miktarı şer işleyen de o şerri görür.  Küfür ve hicap sebebiyle eşkıyanın hayırları yanıltıcıdır, keza iman, tövbe, galebe-i hayrat, selameti fıtrat ile hayırlıların da şerleri af olunur. (99.1-8)
‘Her Şeyin Birleşik Bir Kuramı Olarak Sicim Kuramına’ göre, “Madde atomlardan oluşur, atomlar da kuarklar ve elektronlardan. Bütün bu parçacıklar, aslında titreşen küçük sicim ilmekleridir. Sicim kuramı, tek bir ilkeden - en ileri mikroskobik düzeyde her şeyin titreşen tellerin bileşimlerinden oluştuğu ilkesi -  bütün kuvvetleri ve bütün maddeyi içerebilen açıklayıcı tek bir çerçeve oluşturur. Elektron,  bir biçimde titreşen bir sicimdir,  yukarı kuark başka bir biçimde titreşen bir sicim vs. Her hangi bir ‘şey’in ‘info’su asla yok olmaz ama kütlesi, örneğin kara deliğe düşerek, enerjiye dönüşür.” (1)

Bulunan, bilinen, tanımlanan her zerre, bilimsel özellikleriyle, titreşimiyle, kendine özgüdür ve böylece biri diğerinden farklı isim, cisim ve resimdedir. Her parçacığın bilimsel olarak özellikleri bilinir, öyle oldukları bilinse de neden öyle oldukları bilinmez. Tüm fizik bilgileri fizik ilmini oluşturduğu gibi tüm parçacıkların fiziksel özellikleri de ilmi oluşturur, ilimleri nedeniyle öyle oldukları söylenebilir. Her ‘şey’, Haktan, hakkını, hakça aldığı için var olur. Madde, canlılık ve insanın ruhu, kendine özgü ilmi, vardır ve Haktan alınmıştır.

Kemale eren insanlar, belirli bir bilince ulaşmış olarak kabul edilebilir. Bu bilinç düzeyi, everensel veya kozmik bilinç ile birleşebilirse ‘Bir ve Tek Bilinç’ olabilir ve parçalardan söz edilemeyebilir. Bir ülkenin tüm elektrik sistemi bir bütündür, küçük parçaları geçici olsa, ömrü kısa olsa da tüm sistem kalıcı ve ömrü uzun olabilir. Bir atomun alt parçacıkları var olduğu sürece, bir atom yok olsa da, yeniden uygun koşullar oluştuğunda, aynı atomdan yeniden oluşabilir. Hidrojen atomu, aynı bilimsel özelliklere sahip olarak, maddesel düzeyde yeniden oluşabilir. Canlılık ve insanlar, özellikle de beyin ve bilinç konuları üzerindeki bilimsel araştırmalar, madde düzeyindeki bilimsel özellikler ile ‘bilinç’ konusunun birbirlerinden çok farklı olduğunu gösterir. Binlerce atomdan oluşan moleküllerin, milyonlarca elektriksel akımlar oluşturarak, ortaya koyacağı bilinç, uzun ömürlü olabilir. Ayrıca, insanın mı bilinci oluşturduğu yoksa bilincin mi insanı oluşturduğu tartışılabilir. İradesi olmayan atomların bilinç oluşturması yerine, atomların verilen belirli bir irade çerçevesinde, örneğin DNA ile önce bir canlılık sonra da bilinç oluşturduğu, kutsal mesajlarla, anlatılıp açıklanmaktadır.

Umarım biz de olabildiğince külli iradenin idraki içinde olabiliriz.


(1)     “Evrenin Zarafeti”, Brian Greene, sayfa 43, 45.

28 Nisan 2017 Cuma

Rahmanî Rahim


            Rahmanî Rahim

            Toplumsal bireye, genelin özelliklerinin özel haline sahip kişi, deryanın damlası, evrenin zerresi denebilir. Kendinin insan olduğunu fark edenin aslında çok şeyi birden fark ettiği aşikârdır. Evrenini, çevresini, doğasını, beden, ruh, kalp ve nefsini, madde ve manasını bilmeden kimse kendini bilemez. İnsan çok şey bilir ama her şeyi de bilemez. Herkes bir yerde hareket eder, oynaşır ama her yerde birden, hatta aynı anda iki yerde birden olamaz. Önce ayırıcı özellikler aranarak analiz edilir, özel hale ulaşılır sonra da ortak özellikler aranarak sentez yapılır. Analizlerle zerreye inilir, sentezlerle evrene çıkılır. Söz konusu insan ise evrene çıkış yetmez, canlılığın yaradılışı ve insanın inşa edilmesini de kapsama alanı içine almak gerekir. İnsanın din ve bilimi de sentez etmesi kaçınılmaz olur.

            İnsan aklı için maddenin ne olup ne olmadığını anlamak ilk amaç olabilir. Çağdaş bilim E=MC2 formülü ile enerji ve maddenin eşitliğini belirlemiştir. Işığın hızının karesi olan doksan milyar sabit bir katsayı olduğu için madde ile enerjinin arasında sadece eşitlik var denir. Maddeyi anlamaya çalışmak enerjiyi anlamayı gerektirir. Enerji, günün genel kabul gören ‘Büyük Patlama’ kuramına göre ışık hızında harekettir. Evrenin oluşumunun ilk anında yalnız ışık hızında hareket ederek patlayan enerji vardı. Bu noktanın daha öncesinde bilimin varlığını kabul ettiği şey “Boyutu sıfır ama kütlesi sonsuz” olandır. Bu sıfır ve sonsuzluğu içeren ‘şey’in ‘ani şişmesinden’, patlamasından bir an sonra ortaya çıkan enerjinin ısısı da sonsuzdur. Isısı sonsuz enerji, patlayıp hareket ederek hacim kazandıkça soğudu. Kabul edilen bilimsel ilkeye göre hacmi iki misline çıktıkça ısısı yarıya düştü. Enerjinin açılımı sürdükçe uzay oluştu ve genişledi. Açılımı gerçekleştiren itim kuvvetine karşı koyan çekim kuvvetlerinin ortaya çıkışı ile de enerji gölgeleşti, pıhtılaştı, bilinmeyen bir şekilde katılaşıp, kuvvetlerin karşılıklı etkileşimi sayesinde kütle, madde oluştu. Bu maddenin kümelenmesiyle de yıldızlar ve galaksiler oluştu. Bilim insanlarının halen en inandırıcı formül, ilke ve kuramları bunlardır. Kuantum âlemine ilişkin formül, ilke ve kuramları daha şaşırtıcıdır.

            Her atomun çekirdeğinde bulunan protonların hızlandırılarak saniyede milyonlarca kez çarpıştırılmasından elde edilen ve artı veya eksi elektrik yüklü, ‘kuark’ denen, zerreler âleminde dolaşmak akıl için zor olabilir. Enerji damlaları veya zerreler yoktan, yokluktan ortaya çıkıp var olabilir sonra tekrar yok olabilir. Bu zerreler madde ve anti madde aynasal evreninde çok sayıda görünebilir, birbirlerini yok edebilir, geriye kalanlar içerdikleri kuvvetlerle belirli alanlarda etkileşime girerek kütle oluşturabilir. Her zerre de belirli ve bilinen bir özelliğe, info’ya, bilgiye sahiptir ve bu bilgi, maddesi enerjiye dönüşse de kaybolmaz çevrede kalır. Her obje bilgisinin deposudur ve başka bir şey de içermez.

            Eşya ve görünen vücutlar, ezeldeki ilimlerinin açığa çıkmış halidir. Eşyanın aslı ve esası, görünen maddenin hakikati, Hakk’ın yokluk aynasındaki görüntüsü, gölgesidir. İlmin görünür haline ‘gölgenin uzatılması’ denir. Vücudun, ilminden (info’sundan) ayrı ve gayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz ama farklılığa yalnız akıl şahitlik eder.” (25.45)  Sıfatının tecellisi, var olması için, ‘nefhaat-i Rabbaniye rüzgârlarını’, ‘şişirici rüzgârları’ gönderir. (25.48)

            Ayete göre yokluk, sırf boşluk değil olmuş ve olacak mevcutların hakikatlerini, bilgilerini, ilimden alacakları ‘haklarını’ içerir. Her ‘şey’ Hak’tan hakkını aldığı için mevcut veya var olabilir. (21.22) Levhi Mahfuz denen bu yoklukta yer almayan bir ‘şey’ mevcut olamaz. Aklın bu ayırıma yatkınlığı “Ölmeden önce ölmek ve ölümden sonra yeniden dirilmek” gerçeğine ışık tutar. Her zerrenin, Hak’tan kendine özgü bilgi, ilim hakkını aldığı için var olabildiği ayetlerle açıklanır. İlmin, Hakk’ın gölgesi olduğu ve bu gölgeye aklın şahitlik ederek şey ile hakikatinin anlaşıldığı, idrak edildiği açıklanır. Her kuvvetin, rüzgârların yönü ve şiddetine benzer, bir yönü, özelliği ve miktar gibi bir kudreti vardır. Allah’tan başka kimsenin ‘kuvvet ve kudreti’ yoktur denerek son nokta konur. Hiçbir eşya veya mevcut kendiliğinden var olamaz, Vücuda ihtiyacı vardır ve ihtiyaç içindedir.

            İnsan bilgilere sahip olabilir ama ilmin tümüne asla sahip olamaz, sahibi insan değildir. Aynı şekilde bedeni ve ruhu varsa da enerji ve içerdiği ilim insana ait değildir. “Beden ve ruhlarının, ilimlerinin, beden ile hakikatinin, farklı şeyler olduğunu anlayarak bunların ayrılabilmesiyle ölümlerini idrak edenler elbette diriltileceklerdir.” (79.1-5) Ayırım gücünden, analizden sonraki sentez insanı farklı sonuçlara götürebilir. İnsan Allah’ın ilmi ile âlim, nefsi ile kaim, ayakta ve hayatı ile hay, diridir. Rahmanî rahmet olan yağmur iyinin de kötünün de tarlasına yağar. Rahimsi rahmet olan akıl, fikir gibi her insana özgü değerler ise herkese özeldir. İnsan toplumun bir bireyi, evrenin bir zerresi olarak mevcuttur ama kendiliğinden var olan değildir. Rahmanî olan, rahim diye görünür, ışık foton olarak görünür. Foton, görünür ışık halinde yayılan enerjidir. Doğumu ve ölümü insanın elinde değildir. Bireysel özellik ve yeteneklerini iyi kullanan insan nereden gelip nereye gittiğini de düşünmeli.

            Atılmış pamuk veya yün halinde yüzerken, süpernova kalıntısı toz ve gaz bulutu gibi iken, nasıl olduğu pek bilinmeyen bir şekilde, ‘güçlü kuvvet’ kazanarak hareket elde edilir. Kuvvet, ölçülebilen bir bilgi veya özelliktir, böylece, toz ve gaz bulutuna ilimden yeni bilgi yüklenmiş olur. Kuvvetlerin etkileşimleriyle zaman-mekân bükülür. Bükülen zaman mekâna çevredeki diğer bükümler düşer. Maddenin gaz, sıvı, katı ve plazma halleri sırasıyla oluşur. Her mevcut, kendi iradesi olmaksızın vücut bulur ve yok olur. Rahman, rahim olarak görünür. Enerjiye ilim yüklenerek, bir düzene girerek, insan dâhil, her şey oluşur. Böylece, kendi iradesi olmaksızın diriltilen insan, istenirse, yeniden de diriltilebilir. Kendinin ne olduğunu ya da ne olmadığını idrak edebilen insan, yeniden bağış yapılarak, ihya edilebilir. “Sonra gölgeyi ifna ederek, ortadan kaldırarak, elde tutabiliriz. Her an mevcut olan herhangi bir fani ‘şey’in fena bulması evveline, oluşuna nispetle kolaydır. Ele alınan her şey her an başka bir mazharda zahir olur.” (25.46) “İnsan, anlık idrakle bedeninin yakıcı asar ateşiyle helak olup atılmış yün veya pamuk gibi toz ve gaz bulutu olabileceğini görmelidir.” (101.10,11)

            Umarım “Hayat, yönetim ve hükmetme kuvvet ve kudretinin sergilendiği bir düzendir. Doğum ve ölüme hükmeden güç, kuvvet ve kudrete sahip olan; görür, görünür, bilir ve bilinir, işitir, işitilir, rahmin hakikati rahmandır.” gerçeğini idrak edebiliriz.

15 Şubat 2018 Perşembe

Bilimsel Körlük


            Bilimsel Körlük

            İnsan, bilmek için donatılmıştır. Bilgilerin kaynağı doğa ve evrendir. Akıl, hafıza, anlayış ve idrak hep bilgi elde edip işlenmesi için verilenlerdir. İnsan, bildiği için ve bildiği, uyguladığı kadar insandır. İnsanı anlamak ve değerlendirmek de güçtür. Bir elementin atom yapısını bilmek veya galaksileri bilmek kullanılan aletlere bağlıdır. İnceler ve gözlem yaparak bilinebilir, durumları, insana kıyasla, durgun sayılır. İnsan, var olanların içinde en dinamik olan ve çok şeyi içeren bir varlıktır. Özellikle maddesel yönüne veya bedensel faaliyetlerine hükmeden duygularını anlamak zordur. Çok sayıda uzmanın işbirliği ve eşgüdümüyle yürütülecek ortak ve sürekli çalışmalarla bir anlık sonuca ulaşılabilir. Çevre koşullarına uyum gösteren insanın etkilenme ve etkilemesi de değişecek ve gelişecektir. İnsanın beden ve ruhunun anlaşılması için ise tüm ilim dallarının birlikte, ilmin tümünün, kullanılması gerekir.

            Tüm kutsal mesajları özetleyen Kur’an, ilmini, evrenin tümünün, içindekilerle birlikte, neden ve nasılıyla ortaya koyar. Kısaca, var olan bir şeyin, Hakk’ın ilminden aldığı uygun pay ile var olduğunu bildirir. İlmin indirildiğini, ilmin uygulanmış halinin Furkan olduğunu açıklar. Her şeyin ilimden aldığı bir özellikle var olduğunu ve bu özelliğin kendisine özel ve özgü olduğunu söyler. Böylece her şey ilmin bir uygulamasıdır ve bilgisinin deposudur, bilgisinden başka bir şey de değildir. Bir şeyi anlamak için onun bilgilerine ulaşmak ve onları bilmek, onların nasıl birleştiğini bulmak gerekir. Bilgisi bilinmeyen bir şey bilinemez. Doğanın veya evrenin ardındaki bilgiler ve ilim bilinmedikçe her şey gizemini korur. Cansız varlıklardan canlılara, bitki ve hayvanlardan insana geldikçe ilmin uygulanmasındaki karmaşıklık artar. Fizik ve kimya gibi temel bilim dallarıyla hava, su, toprak ve ateş gibi temel unsurları anlamak mümkün olabilir. Ancak anasırların yapısını bilmek insanı bilmenin sadece başlangıcıdır.

            Fizik ve kimya gibi, sınırları belirli bilim dallarında uzmanlaşmak, diğer alanlarda sınırlı kalındığını gösterir. İlim dallarının ayrılığı, diğer alanlardaki bilgilerin sınırlı oluşunun kanıtıdır. Uzman bir fizikçi hem fizikçi hem de kimyacı olamaz. Disiplinler arası ilişkiler de bir uzmanlık işidir. Bitki ve hayvanların doğasından söz edilir. Oysa insanın dini ve ahlakı üzerinde durulur. Bir fizikçi veteriner bile değildir. Aynı uzmanın din ve ahlak konusunda laf etmesi bilimsel ahlakın dışına çıkmak, hatta ahlaksızlık, yücelmeye başlanan dip noktası olabilir.

            İnsan ahlakı, Kur’an ilminin uygulanmasının doruk noktasıdır. Bu noktaya ulaşmak bir hedef, bir amaçtır. Olgun insan olma gayretleri, ilmin tümünü anlama çabasıdır. İlmin kaynağına inildikçe bir açılımın çıkış noktasına yaklaşılır. Su kaynağına ulaşıldıkça görüldüğü gibi, görünmeyenin görünür olmaya çalışması, ortada olmayanın ortaya çıkmaya çalışması söz konusu olur. Burada da, bir fizik uzmanlığında olduğu gibi, içgüdüsel, sezgisel öngörüler ile ilhama dayalı bilgiler değer kazanır. Tez ve anti tezlerin sentezleriyle, uygulamalardan uygulanan ilmin kaynağına doğru çıkılır. Bir fikir geliştirmek ise akıl etme gücünün kullanımıdır. Bir arabanın parçaları, fikir sahibi olunmadan monte edilemez. Fikirler zamanla, uygulandıkça gelişir. Mağaralardan yüksek binaların inşaatına geçmek kolay değildir. İnsan da temel bir fikir ile inşa edilir. Bireyin insanlığı, mesleğinin çok ötesindedir, bilimsellikle sınırlanamaz. Mühendislik, maddenin inşaatıyla, tevhit ilmi insanın inşasıyla ilgilidir.

            “Allah her şeyi, imkân âleminde mümkün kılmış, kendine yokluk ile şahitlik eder olduğu halde, icat etmiştir. Her şey takdirincedir. Her şey, sıfatından bazısını kabul ettiği kadardır, bazı sıfatlarını gösterecek kadardır. İcat edilen eşyanın her istidadı, her sıfat ve yeteneği bir olgunluğun göstergesidir. Hakkın sıfatından ibaret bulunan her olgunluk bir eşyada istidat bulmuştur.” (25.1,2) “Mahcuplar büyük kıyameti, yeniden dirilişi, tekzip ederler. Bu tekzip ya perdelenmenin çokluğundan veya istidadın, yeteneğin, anlayışın eksikliğindendir. Gerek perdenin kalınlığı gerekse anlayışın kıtlığı azap ve işkenceyi getirir ve gerektirir.” (25.11) “Her şey hak ile zahir olmuş, görünmüştür. Her şey hakkın görünür halidir, hakkın zahir olmuş halidir. Yokluk, gizlenip sırlanarak, sır tutarak, izafi vücut bariz, apaçık olmuştur. Nur, hariçte zahir olan vücuttan ibarettir. Eşya ve görünen vücutlar, ezeldeki ilimlerinin açığa çıkmış, görünür olmuş halidir. Her vücut bir ilimle görünür olmuş; vücut, ilmin, info, bilginin görünür halidir. İlmin görünür haline ‘gölgenin uzatılması’ denir. Kütlenin, görünen enerji olan ışığın, hakikati, hakkın gölgesidir. Kütlenin hakikati bilinirse, kütlenin görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. Mutlak vücudun ortaya çıkmış, görünür olmuş sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir, hakikatini görünür kılar, enerji yayar.” (25.45) Yer ve gökler ile içindekilerden, yaratılmışlardan bahseden tabii ki ilimden söz eder.

            Uzman bilim insanları bindikleri dalları keser. Genel kabul gören düşüncelerden en önemlisi budur: “Bilim, her bilgiyi, aksi ispat edilinceye kadar doğru olarak kabul eder ve bugüne kadar elde edilip de aksi ispat edilmeyen önemli bir bilimsel bulgu yoktur.” Kısaca bilimsel açıdan henüz önemli bir sonuca varılmadığı düşünülür. Hem “Ne biliyoruz ki” denir hem de bilim insanı olmaktan gurur duyularak kutsal mesajlar reddedilir. Yokluğu kanıtlanmadığı halde ‘varlığı kanıtlanmadı’ diyerek “Allah, var olandır” gerçeği inkâr edilir. Bilmeyen, bildiğinden emin olmayan birinin ayetleri inkâr edişi hiç önemli değildir. İlim bir ve tektir, var olan her şey ilimle var olur ve ilim, inanılan her şeyin kanıtlanması içindir. Bilimsel körlük de cehalet kuyusundadır, dip bulunmadan doruğa çıkılamaz ama gayret gereklidir.

            “Ben hayvanlardan farklı, fazla ve maddi ve manevi donanımı onların ötesinde olan bir beşerim idrakine” varabilen, Âdemdir. Âdem, maddesinin halk edilmiş, canlılığının yaratılmış, kendi kendine öğrenecek kadar eğitilmiş ve öğretilmiş olduğunu, amacının kâmil insan olmak olduğunu, bu amaç için inşa edilmesini isteyip izin verdiğini, kabul edip, söz ve hal lisanıyla aşikâr edendir. Âdem, kendisinin ilimden ve ilim için yaratıldığını, ilimle donatıldığını bilir. Âdem, amacına uygun olarak, Hz. Muhammet’in nuruyla, ilminin idrakiyle, yaratılıp yetiştirildiğini bilir. Bilgisinin ve ilminin sahibinin kendisi olmadığının idrakindedir. Allah’ın ilmi, izni ve yardımıyla bilinebilir. Âdem, elektrik yükü ve kütlesi olmadığı için ‘hiçbir şeyin özeti’ denilen ama ışık hızında hareket edebilen bir enerji damlası olan fotonun Allah’ın nuru olduğunu ve her şeyin bununla ortaya çıkıp, parlayıp görünür olduğunu idrak eder. Ruh, kalp, nefis, beden ve bedenin maddesi ile manasına ilişkin ilimlerin söz konusu olduğu ortamda, bedensel çamura ilişkin bilim de kapsam dâhilindedir ama asla diğer tümüne rakip olamaz. Teknik ahkâm kesilmemelidir.

            Umarım, bilimsel körlük çukurundan kurtulup gören, işiten ve bileni idrak edebiliriz.

 

3 Ocak 2024 Çarşamba

Varoluşun Hassas Dengesi,

 

Varoluşun Hassas Dengesi,

Her zerre, bir diğerinden farklı bir titreşimdir, elektrik, manyetik ve elektromanyetik olmak üzere başlıca üç kuvvete, farklı ölçülerde sahip ve bunları yöneten info, bilginin deposudur. Her zerre, her an, farklı, şiddetli, bir zuhur ediş, tagayyür içinde, farklılaşarak belirginleşip mükemmelleşme içindedir. Genel anlamda, her mevcudat, böyle devinim içinde olan zerrelerden oluşarak, hassas dengesini korur. İnsan, bitki ve hayvanların gazap ve şehvet kuvvetlerine ek olarak verilen, ‘Nutuk’ kuvvetiyle de donatılmıştır. Ruh, ilim ve bedeninin arasında, ‘Nefsanî Canlılık’ taşıyan insandan, ayrıca Kalp ve Ruha yüceliş ile inşa olunması beklenir. Evrenin temelini oluşturan enerjiye yüklü ‘Tevhit İlminin’ tümünü idrak edip açığa çıkaran insandan, hassas denge içinde, Kendini Bilip ‘Yaratıcıyı Bilmesi’ istenir.

“İnsanın fıtratında,  Kuranı anlayacak aklı yaratıp nakşederek,  kazıyarak,  Kuranı öğretti böylece insanı izhar eyledi, ortaya çıkardı, yarattı.” (55 Rahman, 1,2) “Akıl göğünü, ruh güneşi mahalline kaldırdı, nefis ve beden arzına, adalet düzenini indirdi ve itidal vaaz eyledi.”  (55 Rahman, 7,8) “Tatsız ve tuzlu olan kaba somut cisim denizi ile tatlı ve lezzetli olan soyut ruh, ilim, denizi indirilmiştir. Bu iki denizi, insan vücudunda karşılaştırıp buluşturduk. Aralarında, ne hayatın cevheri, canlılığın, letafetinde, ne de madde cesedinin kesafetinde olan ve berzah diye adlandırılan, hayvani nefis canlılığı vardır. Maddi ve Ruhi Denizlerin arasında, berzahta, ne latif ne de kesif denebilen nefsanî canlılık bulunur. Nefis her ikisinden de dengeli yararlanır, ne madde denizi, ne de mana denizi, nefis üzerinde tam hâkimiyet kurar. Diğer bir deyişle, ne ruh bedeni latif,  ne de beden ruhu kesif,  yapabilir.  Dilediğine kadir olan halkın halikını tesbih ederim.” (55 Rahman, 19) “Kâbe, Âdem zamanında inmiştir yani Kalp, Âdem’in vücudunda zuhur etmiştir. İlk önce Kâbe’nin, doğu ve batısında olmak üzere iki kapısı vardı yani Âdem, tevhit ilminin başlangıç ve sonuna, ahretine ilişkin bilgilere ulaştı, nur ve zulmet âlemlerinin marifeti zuhur etti. Âdem’in, Hint toprağından Kâbe’yi ziyarete gelişi, perdeleyen tabiat âleminden var ediş ve yaratışı, ruh ve madde veya madde ile mana dengesini idrak ederek, itidal ile Kalp makamına yücelişine işarettir.” (2 Bakara, 127) “Ey insanlar aklın tasvip ettiği adalet kanunu üzere ihtiyaç ve zaruret miktarında, şerait’in izni ile helâl ve temiz olmak üzere, süfli yön olan nefis âleminde ve beden arzındaki lezzet ve zevklerden tadınız. Ve temiz ve sağlıklı olmasına özen göstererek, itidal derecesinden israf etmeyiniz. Ey insanlar, Şeriatta emir olunduğu üzere her şeyde Allah’ın indirdiği itidal ve adalete tabi olunuz.” (2 Bakara, 168, 170) “Nimetleri alıp da Hakka arkanızı dönmeyiniz, şükrediniz. Meskeniniz sıhhat ve mizacın itidali ile güzel bir beldedir.” (34 Sebe,  15) “Kalp ikiyüzlüdür. Bir yüzü ruha bakar ki, o yüze baş denebilir. İkinci yüzü nefis kuvvetlerine nazırdır, ona da ayak denebilir.  Ve ayaklarınızı yıkayınız, yani tabii bedensel kuvvetleriniz açısından, lezzetlerde ifrat ve şehvette düşkünlük tozlarını gidermekle temizleniniz. Bedeni, ayakta durabileceği bir itidal derecesinde temizleyiniz. Bu beyana göre lezzetlerde ifrat ve şehvette düşkünlük etmiş olanlar, kalplerinin, kendileriyle huzur duyacak ve dua etmeye müsait olabileceği bir safhaya dönüşüne kadar, tabii kuvvetlerini riyazet ve ahlâk ilimleri suyuyla yıkamağa muhtaçtırlar.” (5 Maide, 6) İlahi ilim suyu ile temizlenip Hakka yaklaşın ve şükredin.

“Ortada, açıkta, görünür, olanın anlatmaya çalıştığı hafi, gizli olanı, görünür olmaya çalışanı ilmini, görmeden, hatta inkâr ederek, surette kalmayınız. Aşikâr olarak görünen ‘arz’, görünmeyen, henüz bilinmeyen ‘ilimden’ rızkını alır. Arzın, dört temel anasırdan alacakları takdir edilmiştir. Yeryüzü ve gökyüzü veya arz ve sema olarak bilinen oluşumlar, Haktan rızkını hakça, dengeli bir şekilde, aldıkça oluşur, açılır, gelişir.” (41 Fussilet, 9,10) Atamızın tercüme ettirdiği Tevilatı Kaşaniye kitabında anlatıldığı gibi her insana, ‘Benlik’ kazandıran ‘Efal-Sıfat-Zat’ kavramlarının, aslında Allah’a ait olduğu, ilmiyle öğretilir. Bu makamlar Fenafillâh makamlarıdır. Bunların yerine insanın, Hakkın efali, Hakkın sıfatları ve Hakkın zatıyla yeniden dirilmesi beklenir. Bu makamlar, ayetlerde anlatılmıştır. İnsanın,  Yeniden Dirilişinin, Hakkın efal, sıfat ve zatıyla olabileceği öğretilir. Halvete giren kişinin, tefekkürle oluşturduğu vakum ortamında, Hakkın verdikleriyle, Hakka kavuşur. (1)

“Hakk’ın delili, gölgesi, olan tevhit ilminden ilk halk edilen cevherin, Celalî nazarla hayâsından, edebinden, taşıp yayılmasından, sonra uygulanmış olarak açığa çıkan, ilmi hıfzedici kuvvetlerin izdihamıyla, temessül ve tecessüm ettiniz. (2) ilimden başka bir şey olmayacak şekilde, bedenleştiniz.” (3) Diğer bir deyişle, “Önce hiçbir şey yoktu, vakum ortamında, yokluktan, var olan, ortaya çıkan Tevhit İlmi yüklü enerji damlası, zuhurunun şiddetinden görünmedi. Hakkını, Hak’tan, hakça, adaletle, alarak, ortaya çıkışıyla; bir ‘şey’ var oldu ve ışık, parıltı,  aydınlık, nur oluştu. Nurun, fotonun maddeleşmesiyle her şey halk olundu, canlılık yaratıldı ve insan inşa edildi.” (4) İtidal, Adalet ve Denge, ruh güneşinin,  kutsal bedende gurup etmesiyle sonradan oluşan karanlıkta, farklı titreşimler halinde, kuvvetlerden oluşan zerrelerin temelidir.

İnsan, araştırır, inceler, bir meyve ağacının çekirdeğindeki, DNA’sındaki; ilmin, dört anasıra, toprak, hava, ateş ve suya, hükmederek, ağaç ve meyveyi, amacına uygun olarak yetiştirip, mükemmelleştiğini bulur, idrak eder. Ancak, insan, bunu kendisine uygulayıp, kendisindeki tohumun ilminin, fıtratının mükemmelleşmesini, Kitapta okumasına rağmen, sağlayamaz. Kendi maddesinden soyunup, kurtulup, kendi ilminin idrakine ermekte güçlük çekebilir. Kitapta anlatılan ve açıklanan, Sıratı Müstakim olarak bildirilen, Seyri Süluk aşamalarından, biri zahir iken biri batın olan, Hak ile Halk dengesini sağlayarak, geçmek gerekir. Farklılaşarak belirginleşip mükemmelleşme işinde, denge kurarak, başarılı olup, Kendini ve Rabbini bilmesi, İnsanın Yaratılışının, inşasının, amacıdır.

Umarım biz de, Yaratılış amacımıza, sıratı müstakimden dengeli geçerek, ulaşabiliriz!

Necdet Altınay 06012024

(1)      http://necdetaltinay.blogspot.com/2023/03/evliya-olgunlugu.html

(2)      https://necdetaltinay.blogspot.com/2018/07/hakikatin-golgesi-insanlkhali-deyip.html

(3)      https://necdetaltinay.blogspot.com/2017/04/rahmani-rahim.html

(4)      https://necdetaltinay.blogspot.com/2019/03/ilim-ve-insan-kanttr.html

26 Ekim 2018 Cuma

Sevilmeyi Sevmek


            Sevilmeyi Sevmek

            “Sonradan dallara ayrılacak ve fizik, kimya ilmi gibi adlandırılacak tüm ilim, yani ilmin tümü indirilerek yaratılan bir cevhere Allah celali ile nazar etti, cevher hayâsından, edebinden, eriyerek yarı ateş ve yarı suya dönüştü” kutsal bir mesajdır. Sonradan bilim insanları cevherin bu dönüşmüş haline “Maddenin Plazma hali” demiş olabilir. Plazmada her “Şeyi” oluşturma, tüm mevcudata dönüşme potansiyeli vardı. Çünkü bugün var olduğu bilinen her şey bu ilk plazmadan oluşmuştur.

            Kozmik mikrodalga artalanının içinden değil dışından bilgi alabiliyoruz. Hatta saniyenin milyarda milyarda milyarda birinde, evrenin, ışık hızından çok daha hızlı bir şekilde, aniden şiştiği kanıtlanmıştır. Bu ani şişmeden itibaren, bugün galaksiler birbirlerinden ışık hızından daha hızlı ayrılmaktadır. Diğer bir deyişle ilk 380.000 yıldan sonrasını biliyoruz. Genç evrenin genişlemesi ışık hızından çok daha hızlı olabilir ama uzayda bir cismin ışık hızından daha hızlı hareket etmesi mümkün değildir. Maddenin plazma haline biraz yakından bakmakta yarar vardır. Daha sonra oluşacak her şey plazma içinde yer alan parçalardan oluşmaktadır. Güneşin plazma katmanı aynı görevi yapar. İçinde elektrik yüklü parçacıklar vardır ama plazmanın elektrik yükü yoktur. Altom altı parçacıklar vardır ama atom yoktur. Uzay boşluğunu ve gökadaları oluşturacak malzeme vardır ama ne boşluk ne de yıldız vardır. Işığı oluşturacak enerji vardır ama görünür ışığın değil çok sıcak, erimiş enerji ışınımıdır.

            Büyük patlamadan sonra açığa çıkan enerjide ilmin yüklü olduğu, her oluşan kütlenin veya parçacığın bu ilimden aldığı info, bilgi ve özelliklerle oluştuğu kabul edilir. Bu bilgi kaybolmayacağı için, ‘hiçbir şey ölmez, her şey yaşar’ denir. İkiz foton, elektron ve atomlar üzerinde yapılan çok çeşitli deneyler sonucunda, ‘her şeyin, evrenin oluşumunda, önceden belirlendiği’ bilimsel olarak kanıtlanmıştır. (1)

            “Maddenin oluşumunda yer alan, matematiksel formüller ve fiziksel yasalar şeklinde özetlenen, ‘düzen’ ilk oluşum anında enerjinin içinde vardır.” (2) Bu nedenle herhangi bir cismin veya resmin kendine özgü ilminden ayrı olamayacağı bir gerçektir.

            Yeni sonuçlanan deneylerin bulgularına uygun geliştirilen kuramlar, evrenin oluşumuna son noktayı koydu. Söz konusu bulgulara göre ‘Evrenin, Yoktan Var Olan Düzenli Bir Hiç’ olduğu kanıtlandı, (3). Evren, yoktan var olan bir zerrenin ani şişmesiyle oluşmuş ama ilk andan itibaren, fizik ve kimya gibi tüm yasaları içinde barındırdığı için ‘düzenli’ bir şekilde oluşmuştur. Düzensizliğin olamadığı kabul edilirse ilmin varlığı açıktır, her şey ilmiyle olur.

            Maddenin ham maddesinin nur, ışık oluşu ve yaşamın kaynağının maddeye yüklenen ilim oluşu aklı zorlayabilir. İnsanı ele alırsak, bedeni vardır ama beden değildir, ruhu, ilmi vardır ama yalnız ruh, ilim değildir. Hayat, verilen bir şeydir, bağış yapılır, bahşedilir. Ölüm karşısında bazen “Madem alacaktın hayatı niye verdin?” demek isteriz. Yaşamı anlasak da ölüme isyan ederiz. Oysa hepsi hayatın içinde vardır, hayat böyledir. Verilene sevinir, alınana üzülürüz, hayattaki biz de buyuz. Böylece insan olgunlaşır, olgunlaştıkça kesafetten, madde esaretinden kurtulur, letafete yücelir. İnsan, aydınlandıkça, ‘nur üzerine nur’ olur.

            İnanç âleminde kabul edilen temel anlayışa göre maddi âlem halk edilir, canlılık âlemi yaratılır ve insan, bunların dışında ve üstünde olmak üzere, inşa edilir. Halk edilenler, alt yapıyı oluşturan toprak, ateş, hava ve su gibi temel anasırlardır. Uzay zaman birleşik alanında yer alan galaksiler, atılmış pamuk veya yün misali, kendi ortamında yüzer. Arz ve atmosferi de bu ortamda yerini alır, hareket eder, yüzer, seyir halindedir. Bitki ve hayvanlar bu alt yapı üstünde kendi âlemini oluşturur. Her bitki ve hayvan, neslinin devamını sağlayarak hayatını sürdürür. Hiçbiri kendi ölümünü, nereden gelip nereye gideceğini bilemez, bilinçli değildir.

 

            İnsanın analizi ve sentezi ise hakikat arayışının temelini oluşturur. Hakikati arayıp da bulan bir beşer henüz doğmamıştır. Görmeden inanmanın mükâfatı, inanılanın görünmesidir. Hakikat basittir, açıktır, apaçıktır ama beşer göremez. Görünen, görenin görüntüsüdür. Kutsal mesajlarda “Ben görürüm, bilirim ve işitirim” dendiği için beşerin göremediği bir hakikattir. Kuran ilimdir, Furkan ise bu ilmin uygulanmasıdır. Halk edilen ilk cevherde, Kuran ilmi, yüklü olmalı ki uygulaması bugüne kadar gelmiştir. İnsan, bilgi edinmeye, en sondan, uygulanmış olan ilimden başlayarak, uygulanmakta olan ilme doğru analiz edilenlerin en güzel senteziyle başlar ve sürdürür. İnsan, sürüp giden sürecin izleyeni ve bunun bilincini oluşturanıdır.

            İnsan bilinci ise evrenin açılım ve gelişim sürecinin temel taşıdır. Bilimsel bulgulara, en son yapılan bilimsel araştırma sonuçlarına göre, insan bilinci, “Doğal olarak ‘dalgasal’ hareketleri olan foton, elektron ve protonun, ‘parçacık’ olarak hareket etmesini sağlamaktadır.” Bu durum ise kütle oluşumunun temelidir. Aksi takdirde maddenin oluşamayacağına kadar tartışılabilir. Bilim çevrelerinde “Gerçeklik insan için midir?” sorusu gündemdedir. Her şey insan içindir. ‘Dalgasal parçacık’ hareketi ‘rahmanî rahimsi’ açılımıdır.

            İnsan, kendini böyle bir bilinçle bilirse çok şey farklı görünebilir. Bir çay ikram edene teşekkür eden, güler yüz gösterene tebessüm eden ve hediye, iş ile aş verene minnettar kalıp seven insan kalbi, uğruna verilenlerin tümünün bilincine vardığında kendisini de sever, vereni de sever. Kendi oluşum ve gelişimine sevgi ve saygı duymayan, kimseyi sevemez ve sayamaz. İnsanı insan yapan bu bilinçtir. Her canlı ve cansızın bu âlemde bir yeri vardır, sevilmiş ki vardır. ‘Kendine özgü bir nazar’ ile mevcut olan bir şey veya canlıyı, kendisi dâhil, insan; kabul edip sevmek ve saygı göstermek durumundadır. Herkes verilenlerden oluşan bir sevilendir!

            Umarım bilincimizi, verilenleri ve bilinmeyi seveni idrak edebiliriz.

(1) The Economist, Quantum theory, Oct 24th 2015.

(2) D. Bohm, “Wholeness and the Implicate Order”, 1980, Routledge & K. Paul

29 Aralık 2017 Cuma

Kalp ve Gönül


            Kalp ve Gönül

            İnsan hayatı incelemeye değer. Ceninde ilk hareket eden ve işlevini yürütmeye başlayan organ kalptir. Bebeğin diğer organlarının tümünü oluşturan güç ve kuvvet kalpten geçer. Yetişkin sağlıklı bir insanın tüm bedeni ve her hücresini kalp besler ve korur. Kalbi daha iyi anlayabilmek için insanın beden, nefis ve ruhunu anlamak gerekir.

            İnsan bedeni, maddeye hükmeden DNA, içgüdü ve fıtratına uygun bir şekilde oluşur. Beden, önce verilenlerle yetinir. Ana karnında protein eksikliğiyle veya dengeli beslenmeyle gelişir. Doğumdan itibaren ise nefis rol oynar. Nefis sayesinde açlığını tokluğunu bilir. Her türlü ihtiyaç nefsin emriyle giderilir. Emreden nefis emmaredir, her istediğinin olmasını, her ihtiyacının giderilmesini ister. Bu Firavun Nefsin terbiye edici ilimle, ruhla, ilk karşılaşması Hz. İbrahim’in karısı Sara’ya el uzatmasıyla başlar. Uzanan el katılaşır, taş kesilir ve Firavun “Senin Rabbin kim, ona ben de inandım, elimi düzeltirsen sana cariye ve hediyeler veririm” der. Böylece nefis artık ‘levvamedir’, kendisinin o kadar da her şeye hâkim olamayacağını, bedenin aslının ilim, hâkiminin ruh olduğunu anlar.

            Bilimsel bulgular da benzerdir. Bedenin atomlarına inmek çok kolaydır. En basit atom bir adet proton, bir nötron ve bir adet elektron içeren, hidrojen atomudur. Elektron eksi elektrik yüklü belirli bir miktar enerjidir. Bu enerji miktarı kritiktir, biraz az da olsa biraz çok da olsa madde veya atom oluşamaz. Elektron mikroskobuyla içinde görülecek bir şey yoktur. Proton ise hızlandırıcılarda çarpıştırılarak quarklarına, zerrelerine ayrılabilir. Zerrelerin her biri birer çekim gücüdür. Zerreler, belirli bozonların içinde birikip, toplaşıp, gölgeleşip, katılaşıp nasıl olduğu bilinmiyor ama maddeleşiyor, cisimleşiyor, cesetleşiyor, kütle kazanıyor. Artı elektrik yüklü zerrelerin maddeleşmesi, içlerinde bir bilgi, info, bilimsel bir özellikten başka bir şey olmaması, bedenin aslının ilim olduğunu kanıtlar. Bu gerçeği levvame nefis anlar, “Ben neyim ki” deyip kendini levm eder, yerer, kendini bilmeye gider.

            Âlemde ilk inşa edilen ev Kâbe’dir. Bedende de ilk inşa edilen organ kalptir. Hakkın arşı suyun, ilmin üstündedir. İlim henüz maddeyi oluşturmadan önce kalbe Kur’an olarak inmiştir. Bir hadis der ki “Allah ilk önce bir cevher yarattı, cevhere celaliyle nazar etti, cevher hayâsından yarı ateş yarı suya dönüştü.” Her ne oluştu, oluşuyor ve oluşacaksa bu cevherden, plazmadan ve kendine özgü nazarla oluşmaktadır. Mümin kulun kalbi Hakkın arşıdır, çünkü bu gönlün içinde başkası, gayrisi yoktur. Maddesi, manası, bedeni ve ruhuyla, ilmin maddeleşmiş, kütle kazanmış haliyle insan küçük âlemdir. Âdem ile âlem ikizdir, hangisini okursanız okuyun okunan Kur’andır. Gönül Hakkın arşı olan kalptir, içine Allah sığar.

            Her düşüncenin bir zıttı vardır, her olumlu bakışın bir olumsuzu, elektrik yüklerinin eksi ve artısı, manyetik güçlerin kutupları vardır. Pusula hep kuzeyi gösterir ama insan tüm yönleri ve kendi yönünü pusulaya bakarak bulabilir. Şeytan kelimesinin kökeni şutun, uzak, zıt köşe anlamındadır. Şeytan daima Hakkın zıddını gösterir, gerçek şeytan ile hakka ulaşmak kolaydır. İnsanın yarı cahili şeytandan da beterdir, ne zaman doğru ne zaman yanlışı gösterdiğini kendisi de bilemez. Şeytanlık yapan insan her zaman şeytanlık yapmalıdır.

            Günümüzde bile medeniyetten uzakta kalan yeni kabileler bulunmaktadır. Deneme amacıyla bir bebeği veya en akıllı bir kişiyi bile ormanda terk etmenin sonucu bilinir. İnsan insanlıktan çıkar, hayvanî değerler kazanır. Bu durumun tek sonucu vardır o da insan doğal olarak, doğada yetişmez. Ayetin dediği gibi insan inşa edilir. “Ben diğer canlılardan farklıyım, ben insanım” diyebilen ilk kişi Âdemdir. “Ben doğal evrimsel sürecin doğal bir sonucuyum” diyen kişi kendisine verilen beşerî ve insanî değerleri, fıtratına kazınan, konuşma gibi yetenekleri inkâr ediyor olabilir.

            Nefis firavun iken levvame olduğunda kendisine “Bu aşamadan sonra doğacak erkek çocuk firavunluğu ortadan kaldıracak” deniyor. Ortaya, sudan yani ilimden gelen çocuk anlamı olan, Hz. Musa hikâyesi çıkıyor. Her insanın gelişme, yükselme ve yücelme hikâyesi de budur. Herkesin içinde kendi Musa’sı vardır, görmek ister.  Hz. İbrahim’in tevhit babalığından ve İslam dininden halkı “Zahirde, dışarıda, görünen elle tutulan, maddi âlemden başkası yalan” diye anlayabildi. Musa annesini levm etme aşamasından mutmain, tatmin olmuş, aşamasına çıkarabildi. Nefsin bu aşamadan sonraki veled-i kalbi ise Hz. İsa’dır. Halkına “Bu maddi âlemde değil gerçek krallık Bâtıni âlemdedir” diyebildi. Bu nedenle madde âleminin gazap ve şehvet kuvvetlerinden birini atana, diğer yanağını da uzatarak, ötekinden de vazgeç dedi. Bâtıni âleme gitti gelemedi ama annesi nefsini mülhime, ilham alan, aşamasına çıkarabildi. Her inşa edilen, çıraklıktan üstatlığa yücelen, insan VİTRİOL’ün hakikatine erebilir. Kalbinin en ücra köşesindeki siyah noktaya ulaşıp, kalp Kâbe’sindeki siyah taş misali, hakikate erebilir.

            Din, insanın içindeki hakikate götüren yoldur, bu yola din denir, bir tanedir, senden sanadır, başka yol da yoktur. Kalbini Kâbe, Kâbe’sini arş yapabilirse ve arşın Hakka ait olduğunu idrak edebilirse insan inşa edilmiş ve gönül sahibi olabilir. Bu yolda şeytan da şeytanlık da araçtır. Gönül o kadar büyüktür ki içini sadece Allah doldurabilir, Allah o kadar büyüktür ki onun olduğu yerde zerre gayriye yer yoktur. İlham alan nefsin kalp çocuğu önce kul sonra resuldür, elçisidir. Miraca çıkmış dönmüş, belki de ‘inmemiş ki çıksın’. Ûruc edercesine oruç tutan, kıyameti koparcasına kıyama durup namaz kılan, her turunda bir üst mertebeye çıkarcasına tavaf için hacca giden, ‘benliğini’ kurban edip zekât veren, şahit olur, kaybolan kelimeyi bulur, okunamayan kelimeyi okur. Namaz bu müminin miracıdır.

            “Resul’ün fu’adı, kalbinin ruha açılan kapısı, şuhutta, şahit oluşta, ruh makamına terakki etmiş, cemi sıfatıyla zatı müşahede edici, Hakk’anî vücut ile mevcut olan kalptir. Resul’ün fu’adı, gönlü, cem makamında görmüştür. Fu’adda abid de yoktur. Cem'i vücuda vech-i baki tesmiye olunur ki cem'i sıfat ile mevcut zat demektir.” (53.11)

            Allah, içinde âşık ile maşuk olan, aşktır, içinde aşk olan gönüldür. İlim mürşidine mürit olanın gideceği yol bir tanedir, menzili de bellidir. Âli kapısından Hz. Muhammet şehrine girilir, şehirde aşk yaşanır.

            Umarım, biz de kalbimizi temizleyebilir, gönlümüzü sahibine açabiliriz.

           

19 Şubat 2021 Cuma

Sesten Konuşmaya

 

Sesten Konuşmaya

            Ses, algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. Ses titreşimle oluşur, titreşim enerjiye dönüşür. Sesin kuvvetine gürlük denir. ‘Sicim Birleşik Kuramına’ göre,  “Madde,  atomlardan; atomlar  da elektron,  nötron  ve  proton ile içindeki kuarklardan oluşur. Bütün bu parçacıklar, aslında titreşen küçük sicim ilmekleridir. Sicim kuramı, tek bir ilkeden, “En  ileri  mikroskobik  düzeyde  her  şeyin  titreşen tellerin bileşimlerinden oluştuğu” ilkesiden, ibarettir. Elektron, bir  biçimde  titreşen  bir  sicim, yukarı  kuark başka  bir  biçimde  titreşen  bir  sicimdir. Her  hangi  bir ‘şey’in ‘info’su  asla  yok  olmaz  ama  kütlesi,  örneğin  kara  deliğe düşerek, enerjiye dönüşür.” (1)

             “Bir  emirle,  halen,  her  an,  oluşmaktaki evrenin,  ‘Hadis  olur,  fani  olur’  şeklinde  var  ve  yok  olması istenmedi, her şeyin bir amacı vardır.” (21 Enbiya, 16,17) “Ruhsuzluk  durumunda,  madde;  tek düze  bir  sarsıntı,  sallantı  ve  titreşim  içinde  olur,  yalnız bilinçsiz  sarsıntı  ve  titreşim  içinde  oluş  vardır. Diğer  bir  deyişle  herhangi  bir  ‘canlı şey’ olmadan  önceki  haldir.  Yani  madde  ve  beden  arzının kadri ve kıymetinin bilinmesine sebep olan ervah, mana ve ameller, kuvvetlerinin tümünü meydana çıkarır. Böyle durumda, beden arzı, halinin diliyle, hal diliyle, içinde bulunduğu halinin anlattığı şekilde, haberlerini söyler. O vakit beden arzı, verilen iradenin  nasıl  kullanıldığını,  evveline ait haberlerini, söyler. Maddenin içinden, bir ‘şey’ oluşmasına ilişkin,  ilim  çıkarıldığı  zaman,  maddenin  kütle  ve  ağırlığı  da ihraç edilir, ortadan kaldırılır, aslına döner. Ruhun maddeden soyunması zamanında, beden arzı da ıstırap içinde harap olup ortadan kalkar, kütlesi ve maddesi de yok olur.” (99 Zelzele, 1-8)

“Yer ve gök, madde olmaksızın ve müddetle kayıtlanmaksızın, halk edilmiştir. Yer ve gök, Allah’ın ilmi ile görünür,  vücudu ile mevcuttur.  Zaman ve mekân ile sınırlı olan aklın itibarı olmasa, arz ve semanın vücudu itibar olunmazdı.  Sema ve arz, Allah’ın vücudundan ayrı ve gayrı olamaz. Her şey istek ve iradesiyle, “Kûn, ol” emriyle, ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, sürekli, her an içinde olmaktadır.”(2 Bakara, 117)

“Nutuk, sizin bedenleriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş,  meydana çıkmış olan  ‘mütekellim-i hakikînin’, ‘hakiki kelam edenin’ sıfatlarından bir sıfattır. Eğer huzur ve görüş sahibi, şahit, iseniz kalplerinize mütekellim-i hakikî o sıfatla tecelli etmiştir. Nutkunuz, hayvanat sesleri gibi sedalar olmayıp,  hakikî nutuk ise, kalbinize tecelli eden ‘sıfat’, tekellüm sebebiyle, kelimeler suretinde yer almış olan rızık-ı maneviniz, size ruh semasından nazil olmuştur. Ve bu suretle sizin kemaliniz hâsıl olmuştur ve ahret ahvaline onunla hidayet bulmanız için Hakk’ın nuru size parlamıştır, kalbinize manalarıyla doğmuştur.” (51 Zariyat, 23)

Arz ve sema, madde ve mana, yer ve gök, önce bitişikti, heyula iken, görkemli bir hayal ve cismanî bir madde iken, yapışık idiler. Uyumlu farklılaşma ve başkalaşarak mükemmelleşme sayesinde,  sonra,  kısadan uzuna ses ve renk dalgaları gibi ayrıldılar.

Benzer şekilde bebek,  nokta iken,  kan pıhtısı oldu,  ruh verilip,  insan olma ilmiyle donatılıp, arzı ve semasıyla, yayılıp döşendi. Her ne yaşanırsa tüm varlık ile yaşanır, kısmî yaşanmaz, organsal yaşanmaz,  bir bütün olarak yaşanır. Duygular akılla yaşanır,  aklın kullanımında duygular da etkindir. “İnsan ile Dünyada, arz ve sema, madde ve suret, farklı olarak yedi kat olarak hüküm ve takdir edildi.  Semanın her katına amacı, işleri,  araçları,  tesir ve tedbirleri işaret edildi.”  (41 Fussilet, 12)  Bazı tesirlere karşı da dünya gibi insan da uyumlu farklılaşıp başkalaşarak, örneğin fazla ışığa karşı bronzlaşarak, korunur.

Fiziksel de kimyasal da olsa bedenimizdeki her hücremiz, elektrik oluşturuyor,  üretiyor,  radyo ve TV istasyonları gibi ses ve görüntü kodlayıp,  diğer hücreye gönderiyor sonra da mesajları alıp,  lisanını ve anlamını çözümleyip, mesajların gereğini yapıyor. Daha önemlisi bütün bu iş ve işlemler, hücrelerimizin bir protein veya molekülünün yaptığıdır.  Hücrelerarası mesaj alışverişi gibi hücre içindeki organeller arasındaki mesaj alışverişi de elektrikle olmaktadır. Elektrik akımının dalgalanması DNA’YI da etkiler ve DNA nöronların yapısını değiştirir. Diğer bir deyişle elektronların üstünde yaşıyoruz. Elektron bilgi yüklenebiliyor, taşıyabiliyor,  muhafaza edebiliyor ve hafızadan alıp hatırlama yapabiliyor.

Beden elektriği sinyalleri,  atom düzeyinde çalışır. (2) Sinir hücreleri olan nöronların yüzeylerinde, sinyali oluşturan ve alıp ileten proteinler vardır.  Eksi veya artı elektrik yüklü atomlar, bu proteinlerce, nöronların hücre duvarlarından, birbirlerine geçirilerek, sinyalleşme başlatılır ve sürdürülür. Bir hücrenin içinde bir atoma elektron yüklendikçe, hücreler arasındaki denge bozulur ve bu iyonların bir hücrenin içinden diğerine, hücreden hücreye pompalanmasıyla, 70 mili volt düzeyinde, bir voltaj, akım dalgalanması yaratılarak sinyal iletilir. Bir mili volt, voltun binde biridir. Kıyas ile anlaşılması amacıyla, cep telefonları 5 mili volt ile şarj edilir. Elektronları kullanan bakır tel yerine, bedenin sinir istemi, yüklenmiş elektriği, iyonları, genellikle de potasyum ve sodyum iyonlarını,  kullanarak nöronlardan geçirir. İyon, normalden fazla veya az elektron yüklü atomdur. Görevli proteinler bir atomun elektron yükünü artırabilir veya eksiltebilir, böylece anot veya katot oluşturabilir. Enerji görülemez, etkisiyle bilinir. Görülemeyen bilinebilir;  algılanabilir olan ilim, enerjiye dönüşünce EMR, elektromanyetik radyasyon, yayılımı ışık hızında hareket oluşturur.  Hareketi algılama yeteneği de insan bilincindedir. Bilinç, akıl ve akıl semasında oluşur, aklın hızı, zaman ve mekân sınırı tanımaz.  Bu mesajlarla hayal eder, düşünür, ses oluşturur, konuşur, hafızaya kaydeder ve hatırlarız.

Umarım, biz de, titreşimleri hisseder, sesi duyar, mesajı dinler, ilmi idrak edebiliriz.

                                                                                                            19022021

 

(1)     “Evrenin Zarafeti”, Brian Greene, sayfa 43, 45.

(2)     https://pursuit.unimelb.edu.au/articles/reading-the-body-s-electrical-signals-to-treat-illness

 

19 Aralık 2020 Cumartesi

Resulün Mührü

 

Resulün Mührü                                                                                19122020

Resulümüz Ahmet-i Mahmut-u Muhammed Mustafa (S.A.V.) insanlık tarihine önemli bir katkıda bulunmuş ve katkısına mührünü vurmuştur. İnsanlık tarihi, Âdem ile başlar Resul ile Hakk’a ulaşır. Bu ulaşım yolu diğer bütün yolların özeti ve özüdür. Halkı Hakka ulaştırır ama yolu ve yöntemi kendine özgüdür. İnsan olmanın düzeni ve insanlığın kullanma kılavuzu olan ‘Kuran’ resule inmiş ve yaşamında uygulamıştır. Ayetlerin yani delillerin Âlemde ve Âdemde özel yerleri vardır. Sure ve ayetler okunduğunda, baş kaldırılıp Âlem veya Âdeme bakılırsa, yerleri bulunup görülebilir.

            Ayetlerin bir kısmı “Muhkem”, anlamı değişmez ve değiştirilemez; bir kısmı da “Teşbih” edici yani teşbihlere dayanan, hikâyeler gibi anlatılan, olarak açıklanabilir. Bu gerçeği bildiren ayet de vardır zaten. Bu nedenle olacak, en azından bazıları için, ayetler kadar Resulün açıklamaları da önem kazanabilir. Yerine, zamanına ve ilgili olaylara göre ayetlerin önem ve anlamları değişebilir. Marifet, teşbihleri muhkemler ile aynı anlama getirebilmektir. Günümüze kadar gelen açıklamalara bakıldığında ayetlerin toplumsal anlamlarında çok farklılıklar olduğu görülebilir. Sosyal yaşantı ve topluluklar farklı yorumlara ulaşabilir. Oysa bireysel düzeyde yapılan açıklamalarda hiçbir fark görülemez. Günümüz âşıklarından, Yunus ve Mevlana’ya, Resule kadar en ufak ayrılık mümkün değildir. Elden ele, ağızdan kulağa geçen mektup ve mesaj aynıdır ama zarfı farklı olabilir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Süt ve maya aynı olduğu sürece, yoğurt aynı olduktan sonra herkes farklı yiyebilir. Nasıl yenirse yensin yoğurdun etkisi aynıdır.

            “Her şey ilminin aynıdır; şeyin, ilminden ayrı ne ismi ne cismi ne de resmi olabilir” ayettir. Bilim de aynı gerçeğe gelmiştir. Her ‘şey’, ‘infosunun’ deposudur, ilminin aynıdır. Şey, kara deliğe düşse info kaybolmaz, yeniden diriliş için, bilgisi kalır. Canlıların özellikleri DNA’larına genetik bilgi olarak konmuştur. İnsan ise “Fıtrat” ile ayrıca donatılmıştır. Herkes fıtratına kazınanları gerçekleştirir. DNA ve Fıtrat, yaşamın koşullarına göre açılım gösterip, içindekileri ortaya koyar. Batında ne varsa zahire o çıkar. Belki de Halk zahir, Hak batın denmesinin nedeni budur. Halk, aynen Hak’tır da denir. Her şey Hakk’ın ilminden hakkını, Hakça aldığı için, aldığı kadar, aldığı şekilde, var olur. ‘İlim, Hakk’ın gölgesidir, delilidir’.

            Resul ile Hak arasında geçen hadislerden biri “Sen olmasaydın Âlemi yaratmazdım” deyimidir. Âdem, ilk insan ve ilk peygamber olarak bilinse de, “Âdem, Muhammed’in nurundan yaratılmıştır” denir. Ruhun nuru olur, ışığın aydınlığı gibi. Bu açıdan bakıldığında tüm madde için “Beden-i Muhammed’i”, tüm mana için “Ruh-u Muhammed’i” denmesi normaldir. “Mana” tüm ilim, idrak ve iradeyi kapsayabilir. “Madde” ise mananın görünür hali olabilir. Kısaca, mana tüm kuvvetlerin toplamı; madde de kuvvetlerin ortaya çıkışı, potansiyelin kinetiğe dönüşümü, olabilir. Bilimsel bulgular da maddenin, kuvvetlerin Higgs bozonu içinde toplanmasından oluştuğunu kanıtlamıştır. Benzer anlamda ‘kalbin, izdiham eden kuvvetlerden oluştuğu' ayetlerde belirtilir. Vakum ortamında var olup yok olan zerrelerden birinin ani genişlemesiyle evrenin oluştuğunun bilimsel kanıtları bulunmuştur. Ayet ise ‘var olsun yok olsun eğlence olsun diye yaratılmadı her şeyin bir amacı vardır’ der.

            Rivayete göre, Mekke’nin fethinden sonra sıra Kâbe’deki putların kırımına gelir. Hz. Ali ile Resul alt kattaki küçük putları kırar ve sıra yukarıdaki büyük puttadır. Ali, ‘ya Allah’ın resulü çık omzuma kır büyük putu’ der. Resul ‘ya Ali sen beni çekemezsin, kaldıramazsın sen çık da kır’ der. Ali, Nebi’nin omzuna çıkınca, nübüvvet mührünü görür, başı göğe değer ve büyük putu anında kırılır. Rivayet edildiğine göre o, ‘benlik putu’ idi. Bütün savaşlardan sonra Müslümanlar, kâfirlerle yapılan savaşlardan rahata erince; Resul, ‘sıra geldi savaşların en büyüğüne, Nefis mücadelesine’ demiştir. Kâbe’nin içindeki eylem böylece dışarıya aksetmiştir.

            Somut anlayış ve anlamların, soyut anlatımları çok gizemlidir. Beden Mekke’sindeki Kalp, Kâbe’yi anımsatabilir. Mekke’den Medine’ye hicret de, Dünya telaşından beyinsel düşünce aktivitelerine göç edip, bilinçlenmeye geçme olabilir. Bilinçlendikten sonra, idrakten idraksizliği görüp, idraksizlikten idraki görebilir insan. Yaşamak için yaşayanlardan bazıları, yücelmeyi amaç edinebilir. Benliğinin farkına varan bazıları da benliğinin ötesini merak etmeyebilir. Çokluk içinde, diğer mevcudatla birlikte, uyum içinde, mutlu olabilir. Kesretin Vahdet olduğuna kulak vermeyebilir. Nefsiyle barışık yaşamak en kolayıdır. Savaşların ve mücadelenin en büyüğü olduğu söylenen ‘cihat’ olayına girmek; gerçekten azim, kararlılık, cesaret, kendini vermek, adamak, tabi olmayı gerektirebilir. Üstat, dirilmez, en az üç yetkilinin işbirliğiyle ‘diriltilir’, hayata döndürülür de üstat olur.

            “Mitokondrilerinde mutasyona uğrayan bir gen, genellikle, 20 veya 30 yaşlarındaki erkekleri, 30 veya 50 binde bir ihtimalle, retina hücrelerini öldürerek, kör eder. Konu Genetik Mühendislik konusudur. Mutasyona uğrayan genin, normali ile değiştirilmesi düşünülür. Virüslerin hücreye girip genlerini DNA’lara kopyalamasından yararlanılır. Bir virüs ele alınır ve kendini kopyalayamasın diye de önce kısırlaştırılır. Kısır virüse normal gen yüklenir. Virüs gözün retinasına enjekte edilir. Hastanın bir gözüne enjekte edilse de virüsün, hastanın optik sinirlerini kullanarak, diğer göze de geçtiği ve onu da iyileştirdiği görülür.” (1) Bu hafta yayınlanan bu bilimsel makale, insanın doğal olanı araç olarak kullanımı konusunda sınır tanımadığını gösterebilir. Cansız, yeni bir virüs yaratmak yerine, var olanı, mevcut olanı, verilen aklıyla, amacına uygun kullanmada sınır yok. “Nimetlerle kendimi sevdirdim” ayetine uygun bir davranış. Bir adım ötesi nimetleri vereni aramaktır.

Varsan eğer, baktırır, besletir hepsini / Çık aradan, bakıp da bildirir, kendini!

 

            Umarım biz de Nübüvvet Mührünü görebilenlerden olabiliriz.

 

(1)     https://www.economist.com/science-and-technology/2020/12/12/a-failed-study-shows-a-promising-treatment-for-blindness

 

19 Ocak 2022 Çarşamba

Gölgeden Hakka

  Gölgeden Hakka

            İnsanın gölgesi, insanın varlığına delil; insan, Hakkın delili ve şahididir. Gölge, güneşin varlığına delildir, madde de Hakk’ın varlığına delildir. Kütlenin, hakikati bilinirse, görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halinde, hakikatini görünür kılar, enerji yayar. Enerji, iletişim ve etkileşim içinde olan kuvvetler halinde hareket eder, gölgeleşip maddeleşir. Akıl, Hakk’ın elidir, vücut gölgesinin delili ve şahididir. Akıl, her mevcudun, Hakkın gölgesinin uzatılmasıyla vücut bulduğunu idrak eder. Akıl ayrıca, maddeden soyunarak, esaretinden kurtulabilir. Buna da ifna ediş denir ki akıl, eski halini unutup yeni haliyle kaydederek yapabilir

“Bilinmelidir ki eşyanın mahiyeti ve görünenin hakikati, hakkın gölgesi ve mutlak vücudun sıfatının işaretidir. Kütlenin, maddenin hakikati, Hakk’ın ilmi, görüntüsü, gölgesidir. Mutlak vücudun ortaya çıkmış, görünür olmuş sıfatıdır. Akıl güneşi, vücut gölgesine delil, şahit kılındı. Akıl delili, gölgenin hakikatinin, vücuttan farklı bir şey olduğunu doğrular, kanıtlar. Akıl güneşi delalet etmezse, gölgenin vücudu ile hakikati arasında ayrılık olmazsa, vücut kendiliğinden var olmuş olur. Vücudun, ilminden ayrı ve gayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz ama farklılığa yalnız akıl şahitlik eder. Gölgenin vücudu olmazsa hiçbir şey olamaz,  eşya mevcut olamaz. Gölgenin vücuttan gayri bir şeyi, yani hakikati, olduğuna ancak akıl şahittir.” (25 Furkan, 45)  

“Sonra gölgeyi ifna ederek,  ortadan kaldırarak,  elde tutabiliriz. Her an mevcut olan fani bir ‘şey’in fena bulması, evveline, oluşuna nispetle kolaydır. Ele alınan her şey her an başka bir mazharda zahir olur. Tutuşun ve yok, ifna, edişin o şeyi tamamen ortadan kaldırmak olmadığına,  o şeyin suret ve hakikatine, ezelden ebede kaydeden, akıl şahittir. Akıl, Hakk’ın elidir. Tutuş ve ifna, o şeyin değişime uğramasıdır, tamamen yok olması değildir. İfna, yok, ediş, mevcut olanın bir önceki halini, hakkın eli veya pençesinden ibaret bulunan, akılda tutmaktan vazgeçmek ve yeni haliyle kaydetmektir. Nefsin zulmet gecesi insanlara libas, elbise kılınmıştır. Bu zulmet sizi istila ederek Hakk’ın zat,  sıfat ve gölgesinin müşahedesinde sizi setir eder, örter. Hayat ve dünyada gaflet uykusunda uyutur. Hadisi şerif: “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” Uykudayken “Daimî hakiki hayattan” gafil kalırsınız. Kalpleriniz, ruh nuruyla, ilmin idrakiyle, hayat bulunca, his uykusundan sonra, kutsal âlem fezasında dağılıp yaşarsınız. Ruhani güçler âlemine, sizi temizleyen pak ilim suyunu indirdik. O ilim suyu, hakikatleri, asıl vatanları, unutulmuş olan ahitleri ve aslın güzelliğinin hatırlanması için indirilmiştir.” (25 Furkan, 46-50)

“Siz, Hakk’ın, ‘hıfz edicilerinden’, ilim yüklenebilen kuvvetlerinden oluştunuz. Siz,  bu güç ve kuvvetlerin cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış, cisimleşmiş halisiniz. Bedenlerinizden sıyrılıp çıkmanız, soyunmanız, halinde durum apaçık görünür.  Suretlerinizin bir kısmı, size sevap ve rahatlık veren, ruhani latif kuvvetlerdir.  Bir kısmı ise size azap veren cismani muzlim, zulmetli ve meçhul, suretlerdir. Cismani azalarınız, organlarınız, hal lisanı ile sizin yaptıklarınızı hatırlar ve işlediklerinizi söyler.  Hafıza semavi bir güçtür ve ruhun bedenden ayrılması halinde yapılanları ortaya koyar.” (6 Enam, 61)

“Nutuk kuvveti,  ruhun nurunu,  ilmin idrakini, içeren manayı kavrama ve anlatma kuvvetidir. İlahi ilmin tümünün Hakk’ın gölgesi olduğunu, göklerdeki ve yerdeki her mevcudun bu gölgenin uzatılmasıyla vücut bulup kudret ile halk edildiğini inkâr ederler.”  (17 İsra, 98) “Onlar ağızları mühürlenmiş ve nutuktan aciz bulunduklarından, asla yekdiğeriyle söyleşemezler. Birbirlerine bir şey soramazlar.” (28 Kasas, 66) “Zira hiç bir şey nutuktan hali değildir. Lâkin gafiller anlamazlar.” (41 Fussilet, 20, 21) “Nutuk, sizin beden arzınızda ve lisanınız üzere zahir olmuş olan ‘Mütekellimi Hakikî’nin sıfatlarından bir sıfattır. Hakk’ın nuru size işrak eylemiştir, kalbinize doğmuştur. Tüm kuvvet ve kudret Allah’ındır.” (51 Zariyat, 23)  Kuvvetler, var olan her şey ve herkesin temelidir.

“Her zerre, bilgi ve özelliğinin yani ‘info’sunun deposudur,  başka bir şey içermez.  Nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde, sistemin kaynağından yapılan müdahaleyle, zerreler gölgeleşip, pıhtılaşıp, katılaşıp kütle kazanır,  maddeleşir. Protonlar, ışık hızına yakın bir hıza ulaşacak kadar hızlandırıldıktan sonra, saniyede milyonlarca defa çarpıştırılarak, parçalanır ve kuarklar, zerreler, açığa çıkar. Sonuçta, ‘madde anti madde ayna evreni’ oluşur. Kuvvetlerle dolu olan zerrelerin yarıçapı sıfırdır, içleri boşluktur. Bazı zerreler, protondan 180 kat,  elektrondan 200 kat ağır,  biri diğerinden 100 bin kat büyük olabilir. Higgs Bozonu, kuvvet taşıyıcı boşluktur, kuvvetlerle doludur, aynaların olduğu şekil oluşturur.  Enerji,  bilinmeyen bir şekilde,  gölgeleşir, pıhtılaşır katılaşır, maddeyi oluşturur. Aslen enerji olan ve madde denilen atom, patlayarak tekrar enerjiye dönüşür.” (1,2) “Doğanın temel yapıtaşı olan kuvvetlerin özellikleri, tesadüfî ayrıntılar olmak şöyle dursun, uzay ve zamanın dokusuna derinden sarılmıştır.” (Brian Green, ‘Evrenin Zarafeti’) (3)

“Her şeyin hakikati Hakk’ın ilminin aynısıdır, vücudu ilmi ile oluşur,  ilmi zatının aynıdır ve zatı aynı vücududur. (41 Fussilet, 53,54) “İlmin ayrı bir varlığının idraki ise Hakkın varlığına delildir. Nasıl ki bir eşyanın gölgesi varsa gölge, güneşin varlığına delildir,  aynı kapsamda, ilmin varlığı da Hakkın varlığına delildir. İlim, böylece Hakkın ‘gölgesidir’.” (39 Zümer, 9) (4) “Halk edilen ve yaratılanların, hakikatlerine bakılırsa, heykel ve suretlerin, şekil ve biçimlerin cesetleştiği, maddeleştiği ve hakikatine uygun bir şekilde cisimlendiği görülür. Her şeyin, ilmî bir hakikati ve o şeyin mevcut olmasına sebep olan bir aslı, özü ve melekûtu, madde ve manası, hükmü, vardır. Her şeyin bir vasfı ve mazharı demek olan bir zilli, gölgeleşmiş, maddeleşmiş hali vardır. Şeylerin kendisi ve cesetleri farklıdır ve bunlar secde edici halde temessül ve tecessüm eder, cisimlenir ve cesetleşir.” (16 Nahl, 48)

             Umarım, gölge varlığın hakikatini akılla bilerek, Hakkın varlığını idrak edebiliriz.

                                                                                  Necdet Altınay, 20012022

(1)      https://bilimfili.com/gercekligin-olculmeden-once-varolmadigi-deneysel-olarak-kanitlandi

(2)      https://www.science.org/content/article/quantum-experiment-space-confirms-reality-what-you-make-it-0

(3)      https://www.halkkitabevi.com/evrenin-zarafeti-ciltli?gclid=CjwKCAiA9vOABhBfEiwATCi7GND9WmgEmzumJwffhDEJnruw33wgfCPOsLfE4cPywIqKGs808Jg3oBoCLdUQAvD_BwE

(4)    http://necdetaltinay.blogspot.com/2017/12/hakkn-hakikati.html