23 Eylül 2021 Perşembe

Savunma Hakkı

 

Savunma Hakkı

Her canlı, hücre veya çekirdek, öncelikle maddeye bağlı ve bağımlıdır. Maddeye hükmetme iradesi bağışlanması sayesinde, yumurta veya çekirdek, uygun koşullar altında, gelişir, büyür, bedenleşir; kendine özgü fıtratına uygun şekil ve usulde, hayattaki yerini alır. Her canlı, varlığını ve neslini sürdürmesi için maddi ve manevi donanıma sahiptir. Bitki ve hayvanlar âleminde, her bireysel, koloni veya kümesel ünite, eko sistemi içinde varlığını sürdürerek yaşar. Genetik yapısında yer alan, yerine göre, hayatta kalması ve neslini sürdürmesi amacıyla, evrim geçirme veya kendini feda etme, seçeneklerini kullanır. Yalnızca insan, diğer canlılardan çok ayrıcalıklı bir şekilde, kendine özgü ve çok özel teçhiz edilmiştir. İnsan, akıl etme, düşünme ve konuşma yetenekleriyle donatılmıştır. İnsan, bilen ve bildiğini bilen yaratık olarak kalmayıp özel olarak ‘yaratıcısını bilmek’ üzere ayrıca muhatap alınıp inşa edilir. Kendini savunma ve teslim etme hakları tanınmıştır.

“Tahkik edildiğinde, incelendiğinde, görülür ki manevi göklerden dünya göğünü yani insanlığın aklını, faziletler, deliller ve işaretlerle ziynetleştirdik, donattık, teçhiz ettik. O delil ve işaretleri, vehim ve kuruntu şeytanlarına yasakladık. O şeytanları, vehim ve kuruntuyu, tabiat çukurunda mahcup, perdeli, olanlara; cismani âlem haviye’sinde, ocağında, cehennemin dibinde, zulüm berzahında, alanında, kalanlara, mahsus kıldık. Kuruntu şeytanının, Nur âleminden uzakta olan ve uzakta kalanlara özel olmasını sağladık. Şek, şüphe ve kuruntu, nur âleminden uzak, madde âleminde oluşta esas mesele, sorun, Rablerinden mahcup oluştur. Rabbin eğitim ve öğretiminden sonra mahcubiyetten kurtuluş mümkündür. Mahcuplar oraya atıldıklarında, ruhanilerin ve insanların seslerini duymaz, korkunç suretli hayvanların sedalarıyla bağrışır, birbirleriyle savaşırlar. Cehennem de üzerlerine kaynayarak yükselir. Nur âlemine şiddetle karşı çıkış nedeniyle, gazap şiddetlenir. Gazap altında oluşları, resullerin getirdiği hakikatlere karşı koymalarındandır. Hakkı işitseler, hakkı bilecekler ve itaat edip, nur âlemine kavuşacak ve kurtuluşa ereceklerdir.” (67.5-8) İnsanın, ‘eğitim-öğrenim’ sürecinden geçip geçmeme elindedir.

Dünya ile Gökyüzü arasındaki ilişki ne ise insan ile akıl seması arasındaki ilişki de odur. İnsanlığın aklı da insanlığın etrafında teçhiz edilmiş, donatılmıştır. İnsan, akıl semasının merkezindedir. Dünya, gök kubbenin merkezindedir ve madde olarak aşağıda, alttadır. İnsan da akıl semasının madde kısmıdır, cismanidir, vehim ve kuruntunun bulunduğu yerdir. Cismani âlem haviyesinde, tabiat çukurunda, kalınırsa kuruntu şeytanı musallat olur. Akıl semasına çıkılırsa, nur âlemine çıkılmış olur ve kuruntu şeytanından uzaklaşılmış olur. İnsan, düşünerek, tefekkür ederek, eğitim ve öğretimle, maddeden arınıp kurtulmalı, akıl semasına yükselmeli; aşağıda, merkezde, kalırsa cehalet kuyusunda kalmış, cehennemi kaynamış olur. Nurdan, akıldan uzak ve gazap içinde oldukları için hayvani sedalarla bağrışır, birbirleriyle savaşırlar, resullerin hakikatlerini anlayamaz karşı koyarlar. Hakkı işitseler, hakkı bilecekler, itaat edip nur âlemine kavuşacaklar ve kurtuluşa erecekler. İnsan, kendi iradesiyle, madde çamurundan arınmayı bilmeli, yükselip yücelmeyi başarmalıdır. Maddi bilgilerin, ilmin tümü iyi bilinmeli ki, madde esaretinden kurtulmalıdır.

“Kalem, Külli Akıldır. Suretler, levhada nakşolunur. Kalem, nasıl kâğıt veya levha üzerine yazı yazarsa aynı şekilde külli akıl ile de nefsin üzerine tüm mevcudat yazılarak halk edilmiş, oluşturulmuştur. Eşya, külli vücut, şekli, mahiyeti ve ahvaliyle takdir olunur. Kâtip Allah’tır.” (68.1) İnsan, bulunduğu yere, savunduğu konuma, kendi seçimleriyle gelir.

“Gözleri, ışığı görüp, ışığın ne ifade ettiğini, nereden ve nasıl geldiğini, ardındaki hakikati görmekten, idrakten acizdir, uzaktır. İdrak gücü olmayan, nur âlemine bakmaya kadir değildir. Her şeyin sadece göründüğü gibi olduğunu düşündükleri süfli, maddi âleme bakma zilleti kaplar onları. Hâlbuki onlar, saadetlerini kazanma kudretleri varken, aletleri, vücutları ve istidatlarının bekası zamanında, nur âleminden yardım almaya, secde etmeye, davet edilmişlerdi.” (68.43) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Örneğin, ışığın yeşil renginin dalga boyunu yansıttığı için, yaprak yeşil görünür ama yeşil değildir, diğer tüm renkleri içerir. Bilgileri anlayarak anlayış gücü geliştirilir, idrak etme gücü kazanılır. Her şeyin ardındaki nur, idrak âlemini ve ardındaki hakikati görebilmeyi gerektirir. Hakikati görmek, nur âleminden, zamanında yardım aldıkça gelişir; insan, öğrendikçe öğrenir. Herkes yardım almaya davet edilmiştir, ilim Çin’de de olsa alınmalı. ‘Say Kanunu’ gereğince, insan, Çin’e gidip öğrenmeli, ‘öğrenmemi istiyorsa beni gönderir’ veya ‘doymamı istiyorsa ağzıma besler’ denemez. Kendi seçimleriyle geldiği, bulunup savunduğu konum, fıtratına uygun olmalıdır. ‘Fena’, ‘beka’ âlemleri çok farklı ve ayrıdır, fenadan beka görülemez.

Her insanın içinde bulunduğu hali ‘savunma’ hakkı vardır. Hak edene, hak ettiği verilir. Her şey ve herkes, hak ettiğini Haktan, hakça, alır. “Senin hidayetinle hidayet bulmanın hâsıl olmaması,  senin kusurundan değil,  ancak hidayetin husulünde şart olan haşyet ve yumuşaklığın zıddı olan kalplerin kasvetinden, katılığından ileri gelmiştir.” (20 Taha, 2) Kesret âleminde, diğer mevcudata karşı savunulan, vahdet âleminde teslim edilir.

Umarım, biz de, önce kendimizi olgunlaştırır, savunur, akıl semasına çıkarır; nur âleminden yardım almaya davet edildiğimizde, davete icabet eder, ilme itaat eder, savunduğumuzu teslim ederek, kurtuluşa ereriz!

                                                                                  Necdet Altınay, 23092021

 

9 Eylül 2021 Perşembe

Evrenin Merkezisin!

 

Evrenin Merkezisin!

            ‘Hak, görür, işitir ve bilir’. ‘Kendini bilen, Rabbini bilir’. Hak söze ne denir, doğrudur. Kadim öğretiler vardır, öncesi bilinmez. Zaman içinde çok kişi, kendini ve Hakkı bilmiş ve hak söz söylemiştir. Dün de bugün de derin düşüncelere dalan, tefekkür eden kişilerin, sezgileriyle ve aldığı ilhamlar, hatta vahiyler, sayesinde hak sözler söylediği ortaya çıkar. Bu sözlere o zamanlarda da bugünlerde de inanmakta güçlük çekenler vardır. Kendini bilip Hakka ulaşanların, toplumda her zaman hak ettikleri yeri aldıkları görülmez. Son aşamada, ‘din ile bilim arasında hiçbir çelişkinin olamayacağı’ bir gerçektir. Sezgisel ve ilhamlara dayanan hatta alınan vahiylerle ortaya konan görüşlerin, bilim tarafından, uzun dönemde, kanıtlandığı görülür. İnançlar ile ortaya konan hakikatler, bilimsel olarak kanıtlanır. Din, her var olanın ilmin bir uygulaması olduğunu söyler, bilim de onu kanıtlar!

            İnanç âleminin, “Mevcudat, yoktan ve yokluktan var edildi”, “Her şey önce Levha-i Mahfuzda yani saklı ve korunaklı levhada var olur, oradan varlık âlemine çıkar” deyimlerine bazı insanlar inanmamış hatta gülmüş olabilir. Avrupa’daki CERN olarak bilinen araştırma merkezinde kanıtlandı ki “Saniyenin 10-40ında, bir vakum yani boşaltılmış boşluk ve yokluk ortamında, zerreler var olur ve yok olur.” Kanadalı bilim insanları ‘boşluk ve yokluktan’ çıkıp var olan bir zerrenin, ani şişip genişlemesiyle, bu evrenin oluştuğunu kanıtladı. Böylece evrenin yaratılması için Allah’a gerek yokmuş ve evren de zaten bir şey değilmiş, artılar eksileri götürünce, ortada bir şey kalmazmış. (1) Diğer taraftan COVID-19 virüsünün m RNA (haberci RNA) tabanlı aşısının temelinde, “Virüsün kendini ürettirdiği ‘m RNA levhasına’ milyonlarca harfler sokularak mesajın bozulması” vardır. Her hücremizdeki DNA’mızın da, üzerinde (A,T,G,C) harflerinden oluşan kelime ve mesajlar olan, bir ‘Levha’ olduğu iyi bilinir. Bilimsel ortamda kanıtlanan gerçekler, inanç âlemini daha anlamlı kılar.

“Semalar tabakalar halinde halk edilmiştir. Mülk âleminin nihai kemali, en mükemmel hali, semaların halkındadır. Tabakaların nizam ve intizamı, düzeni ve düzenliliği, açısından daha muhkem, sağlam, bir şey görülemez. Bu halk edişte hiçbir uyumsuzluk yoktur. Semalar, dünya düzeninin kurulmasının kaynağıdır, başlangıcıdır. Semalarda, hiçbir aralık, çatlak, yırtık ve kopukluk bulunamaz, paralanıp parçalanamaz.” (67 Mülk, 3) Benzer ayetlerde ‘semaların yayılması’, ‘arzın merkezde döşenmesi’ deyimleri önce anlaşılamadı. Dünyanın, merkez olmayıp, Güneşin etrafında döndüğü bilgisiyle, inanç zayıflamış göründü. ‘Hak söz doğrudur da kulun anlayışı yanlıştır’ denemedi. Oysa evrene her nereden bakılırsa bakılsın, bakılan nokta evrenin merkezidir, büyük patlama o noktadan olmuşçasına, her nokta evrenin merkezi olarak görünür. Görülmesi tahmin edilen şey görülmez, tahminlerde pişmanlık duyulur, nedamet gösterilir. Evrenin her noktası, evrenin açılımının, uzayın genişlemesinin merkezidir. Her nokta merkezdir, evrenin merkezidir. Her kes, her insan, evrenin merkezidir. Bu hakikat, hiçbir balon, sabun köpüğü veya bomba patlaması gibi durumlarda görülemez. ‘Her insan kendi dünyasının merkezindedir’ dense de her insanın evrenin merkezi olması fikri yenidir, tahayyül bile edilemeyebilir. Başlangıç, Uzay-zamanın patlamasıdır, uzayda bir şeyin patlaması değil. (2)

Bir balonun yüzeyinde bulunan galaksilerden bakılıyor gibi, balonun yüzeyinde duruyor gibi, evrene bakıp farklı bir görüntü tahmin edilir ama evrene her noktadan bakışta aynı şey görülür, büyük patlamanın merkez noktasından bakılıyor gibi görünür. Bu görüntünün hakikat olduğu ayetle de anlatılmıştır. “Sema’ya tekrar tekrar nazar edin, bakın, her açıdan bakın, görülmesi düşünülen, talep edilen, beklenen şey görülmez. Faydası yok, usanıncaya kadar tekrar et, gör, hakikat rücu eder, eninde sonunda ortaya çıkar. Çünkü fikir kaynar ve dolaşırsa, yerinde durmayıp gezer ve evrenin çeşitli açılardan görünüşü düşünülürse; bir yerde durmayıp gezilirse, çeşitli açılardan bakılırsa; sema, her açıdan farklı görünmez. Fikirlerin çatışması ve incelemenin tekrarı, hakikatin ortaya çıkmasına sebep olur. Semada çatlak, yırtılma da bulunamaz, nazar ediş ve inceleme devam ettikçe beklenen, umulan görüş bulunamayınca, nedametten başka bir şey ifade etmeyince, aynı beklentiyi devam ettirmekten çekinilir, imtina edilir. Evrenin, imtina edilen, farklı görünen, bir vücudunun olmadığını kabul etmek çok zor olur.”  (67 Mülk, 4)

Stephen Hawking’in “Deha” adlı dizisinde ‘sezon 1 bölüm 4’te’ “Neden buradayız?” konusu işlenir. Çok çeşitli deneylerden sonra “Seçimlerimiz nedeniyle olduğumuz yere geldiğimiz” kararına varılır. Ancak, hemen ardından “Özgür irade var mıdır?” konusu işlenir. Nöroloji uzmanlarının da belirttiği gibi bu konuda “Şuur altında alınan kararlar uygulanır, aslında seçim hakkımız, irademiz, yoktur” sonucuna varılır. Yalnız, “Özgür irademiz vardır” deme özgürlüğümüz vardır. Bireysel bilinç, yaşam veya kozmik bilinç ile bağlı ve bağlantılıdır. Son aşamada böylece, “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm!” diyenin gerçekten Yunus olmadığı bilimsel olarak da kanıtlanmış olabilir!

Ayetlerde, önce semanın halk edildiği sonra semanın merkezinde de arzın döşendiği anlatılır. Devamında canlılığın yaratılması ve en sonunda insanın ‘inşa edilmesi’ üzerinde durulur. (3) Her aşamanın, ilmin bir uygulaması olduğunun önemine değinilir. Bilmek için donatılan insana, hakikate ermesi amaç olarak verilmiştir. Kendini bilemeyen, hakikate eremeyen kişinin, fıtratını gerçekleştirmediği, önemsiz şeylerle oyalandığı; nefsine uyduğu, kalbinden ruhuna ulaşamadığı vurgulanır.

Umarım biz de görüneni bilebilmek idrakine varabiliriz!

                                                                                                          09092021

 

 

(1)     Expres UK, Historic Discovery, By Paul Baldwin, Octber 16, 2015.

(2)     https://math.ucr.edu/home/baez/physics/Relativity/GR/centre.html

(3)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2021/08/varlg-yasayan-insan.html

 

6 Ağustos 2021 Cuma

Varlığı Yaşayan İnsan

 

Varlığı Yaşayan İnsan

            Bu üç kelime aslında üç kavramdır. Kavramların senteziyle bir gerçeğe, ‘hakikate’, ulaşılabilir. Bilimsel olarak, madde ve manasıyla, yazılım ve donanımıyla, gözlemlenebilen, anlaşılabilen, bilinebilen tüm evren bir ve tek varlıktır. İnananlar için ‘Bir ve Tek Varlık’ Allah’tır ve gayrisi de yoktur. Allah’ı, gayrisi bilemez, Allah ehli ancak Allah’ın ilmiyle bilebilir. Varlığın var olmasının amacı yaşamdır. Yaşam ise belirli bir amaç için var edilen, yaratılan, maddeye canlanma iradesi verilerek başlatılan, canlılığa aittir. Yaşam, maddeye hükmeden irade beyanıdır, ‘maddesel’ değil, iradî, yazılımsaldır. Canlılığın amacı ise ‘insanın inşasıdır’. İnsan, kendini bilir ve bildiğini bilir. Özel olarak olgunlaşmak üzere, özelliklerle donatılmıştır. Kendine özgü konuşma ve bilinç üretme yetenekleriyle, Allah’ı bilebilmek için teçhiz edilmiştir. İnsan, kendini bilerek, yaşamı ve Yaradan’ını idrak ederek, kendinden geçmeyi, fani olduğunu anlayıp fena bularak, baki olana erebilir. “Allah, (bilinmeyi sevdiği için) Kuran’ı öğreterek, insanı yaratmıştır.”(55 Rahman, 2,3) Kök hücre benzeri, ‘bir şey’ değil, insandan, ‘her şey’ olabilir. İnsan, ‘hiçlik’ sonrası ‘Heplik'tir’!

            Varlık nedir, var olan nedir, var olmaktan önceki ve sonraki hali nasıldır soruları, ‘Düşünen Akıl Sahibi’ her insanı meşgul eder. Maddesel Galaksiler, ‘Bilinen Evrenin’   ortalama %5idir, geriye kalan ise sırasıyla, % 30-35 ve % 60-65 olmak üzere, ‘Karanlık Madde’ ve ‘Karanlık Enerjidir’. Her durumda, bilinen her şey ‘belirli özellikler’ halinde bilinir. Her ‘şey’, fiziksel veya kimyasal, belirli yasa ve kurallara uymasıyla tanımlanır. Her zerrenin farklı bir titreşimi vardır. Her şey, daha önce ‘Malum’ olan bir ilmin ‘Uygulanmış’ halidir. Tez ve antitezler olarak yürütülen deneyler sayesinde, her alanda geçerli bilimsel yasalar saptanır. Yasalılık esastır, kaos, karmakarışık anlamında değil ‘ilahî’ düzen, anlaşılması zor, ‘çok karmaşık’ anlamındadır. İnsan, öğrendikçe bilim ve bilimsellik artar, her şeyin maluma tabi ilme dayandığı açıktır. Varlık, ilmin uygulanmış halidir. Varlığın esasının ve özünün ilim olduğu, ‘her şeyin, ilminin deposu’ olduğu bilinir. “İlimden de Hakka varılır, bu nedenle ilim Hakkın gölgesidir.” (25 Furkan, 45-50; 27 Neml, 82)

Yaşayan canlı bir hücrenin, işin en başında, üç özelliğinin birden, aynı anda, olması gerektiği bilimsel bir gerçektir. Birinci özellik ‘metabolizma’, organizmanın içindeki yaşamı sürdürme amacıyla bir dizi kimyasal reaksiyonlar sistemidir. Organizmalar, genellikle, kendi içindeki faaliyetleri yürütmek için dış enerji kaynaklarına bağımlıdır. Bazı organizmalar, kendi organik moleküllerini, basit ham maddelerden veya güneş ışığının enerjisiyle sentez edebilir. İkinci özellik ise ‘Düzenli Gelişim’ özelliği olup çevresinden ne alacağı, onu nasıl işleyeceği ve çevresine ne vereceği belirlenmiş olmalıdır. Üçüncü hayati öneme haiz özellik ise ‘Düzenli Çoğalma Sistemi’ özelliğidir. Canlı bir hücrenin yalnız ve sadece diğer canlı bir hücrenin çoğalması ile elde edilebileceği, bilimsel açıdan kanıtlanmış olarak, değerlendirilir. Çünkü herhangi bir organik molekül bile, henüz, laboratuarda sentez edilememiş durumdadır. Şekli önemli basit bir molekülün oluşabilmesi için ‘katlanma olasılığı’ 10300 olarak saptanmıştır. Oysa dünya değil bilinen evrendeki atom sayısının 10170 olduğu bilinmektedir. Canlılığın tüm iradesi, DNA Levhalarında yazılıdır.

            Bilmek, insan içindir, insana özeldir. İnsan, bilmek için vardır, bildiği kadar insandır, mesleği ve işi açısından, bildiği gibidir, ne biliyorsa odur ve o kadardır, usta veya çırak. Bilip olgunlaşması için her şey kendisine nimet olarak verilmiş, gereken her şey ile teçhiz edilmiş, donatılmıştır. Verilenlerle insanın, kendini bilmesi ve olgunlaşması beklenir. Kendini bilen olgun bir kişinin, madde ve manasını, beden ve ruhunu bilmesi, Hak ile batılı ayırt eden kişi olması beklenir. Araştırmaları sonucunda, sezgiye ermiş ve ilham alma deneyimleşmiş ve vahiy alma olgunluğuna ermiş olabilir. Ancak böyle bir olgunlaşmayı gerçekleştirmiş kişiler, kutsal mesajlara muhatap olabilir. İnsan, olgunlaşarak ahlak sahibi olmalı ki ‘Güzel Ahlak’ için dinsel mesajlara muhatap olabilsin. İnsanın, Hakka dönük yüzü önü, bedenine dönük yüzü ise arkasıdır. Önünü ve arkasını bilmeyene hitap edilmez. Yeryüzü ve gökyüzü döşenir, canlılık yaratılır ve insan, insanlarca da, ‘inşa’ edilir. Olgun bir insan bile yalnız başına ormana bırakılsa insanlığını kaybedebilir. İnsan, doğada doğal olarak yetişip olgunlaşan bir canlı değildir. Âdemoğlu olarak olgunlaşana mesajlar inebilir.

            Olgun insanın ruh, kalp ve beden dengesini idrak etmesi beklenir. İnsan, evreni tam anlayan ve tamamlayandır. Deryanın bir damlası ve Rahmanın bir rahimsisi olarak özgürlüğünün sınırlı olduğunu, sezgi ve ilhamlarıyla, bilebilir. Benlik ve bencilliğinden vazgeçip zekâtını vererek, yeniden doğuşa adaydır. Ses duyulmaksızın, kalbine inecek bir ‘Oku’ nidasına karşılık, sessizce, ‘Benim neyim var, nasıl okuyabilirim’ diyebilir.  “Sonra sizi, ruhumuzdan üflenmiş ve suretimizle tasvir edilmiş olarak, diğer yaratılanlardan “Başka bir hale girebilen” halk olarak inşa eyleriz. İnsan, hakikatte halk olmayan bir halktır. İnsanın yaradılışından, fıtratından, gelen ahdi misaka uyma hali, bir halden diğer tüm hallere geçiş yeteneğidir. Bu yetenekle insan, evrimsel gelişim dışında yücelip, her hale girebilmek üzere inşa edilir. Yani halk edilen diğer tüm doğadan farklı olarak inşa edilerek yaratılan yaratıktır. Bundan sonra sizler tabiat açısından ölüsünüzdür. Kısaca, kurtuluşa götüren mevte ermişsinizdir. Fena ile ölü, büyük kıyamet gününde beka ile dirisiniz, yani, irade ile ölürseniz, hakikat ile diriltilir, ‘bir canlı’ değil ‘can’ olursunuz.” (23 Mü’minun, 14-16)

            Umarım, biz de insanlığımızı, yücelerek idrak edebiliriz.

                                                                                              08082021

 

 

3 Temmuz 2021 Cumartesi

Bir ve Tek Yol

 

Bir ve Tek Yol

Her işin, bir başı, sonu ve amacı vardır,

Kapsamı geniş, içeriği bol, kapısı dardır.

İstemek, talep, yetmez, ‘rıza’ kapısıdır,

Eşiği yüksek, benlikten geçiş, kasıtlıdır.

 

Olay, eylem ve oluşumlardan başlanır,

Hareketin aslı, esası, özü, kuvvetlerdir,

İten, çeken, etkileşen kuvvet sahiplidir,

Bilimsel özellik sahibi zerreler ilimseldir.

 

İlmi hal de denir, ilimdir uygulanan hep,

Zerre, ilmin görünen halidir, hepsi sebep.

Nasıl olduğuna gelince, sıfatıdır saptanır,

Akıl mantıkla, sıfatlanan kim, hesaplanır.

 

Levhadan gelip, ortaya çıkılır, kanıtlanır,

Kuvvet, izdihamla, maddeleşir ispatlanır.

Geri dönüşü, maddeden soyunarak olur,

Bir; aynalarla ve yansımalarla, çok olur.

 

İş, işlem, fiil ve sıfatlarını müşahede et,

Tüm mevcudat bir Vücut'tandır, keşfet.

Gayrisi yok, vücut bir ise, hakikat birdir,

Yer, zaman önemsiz, görünen hakikattir.

 

Nerde ne zaman kim ne demiş denemez,

‘Kimden ne denmiş’ hakikattir, geçilemez.

Tevhit budur ve bu tevhittir, tasavvuftur,

‘Ben derim ki’ diyemeyen, mutasavvıftır.

 

Resul, evvelini özetlemiş, dönüş Resule'dir,

Bir ve tektir bu yol, erenler resule ermiştir.

Necdet, kendini bilen resule erer, Rabbi'dir,

Çokluk neymiş, görünen Rab bil Âlemin'dir!

                                               03072021

 

26 Mayıs 2021 Çarşamba

Huzur Namazı

 

Huzur Namazı

Her şey ve herkes, bir diğerinden farklılaşarak belirginleşen, ortaya çıkan bir ilimdir. S. Hawking’e göre her şey, ilminin deposudur. (1) İnsanın kendini bilmesi, kabul etmesi, rıza gösterip razı olarak, ilmine itaat edip tabi olması, tevhit ve takvanın uygulamasıdır, salâttır, namazdır. İlmin, bilinen kısmı bilim! Her şey, ilmine uygundur! Her şeyin ardında, ilim vardır! Beden, ruhun zahiridir, ikinci, açığa çıkmış, halidir; ruh da bedenin batınıdır, ilk, gizli halidir!  Madde,  ilmin uygulanmış, görünür halidir. (2) Halk, aynen Hak’tır!

“İbadetle aranan, baki kalp saadetini, nefsanî saadetlere tercih etmektir. Namaz, nefse ve bedene zorlu bir yüktür. Nefis için mal vermek, can vermekten şiddetlidir!” (2 Bakara, 3) “Rab'lerini talep eden, kalp huzuru, ruhun Şuhut’u, uyanıklığı ile sırra yönelir. İbadeti Rab'lerine tahsis eden vahdet, sır ehli, vasıl ve kâmiller, ibadetleriyle, cennet veya sevap değil ezeli muhabbetle zat-ı ilâhiyi murat ederler.” (6 Enam, 52)

“İnsan, bedeni vardır ama yalnız beden değildir, nefsanî duyguları vardır ama hayvan değildir, kalbinin huzurlu olmasını ister, ruhunun, ilminin gereğini idrak eder. Terakkide, ‘her düzeyin ilminin idraki o düzeyin namazıdır’. Nefsin Rıza, Yatsı Namazını; Kalbin Huzur,  Sabah Namazı izler.  Nefsini, kalbinin sesini dinlemeye ikna eden, hakikatin sır bilgilerini almayı hak eder. Böylece Sırra Erme, Akşam Namazı kılınır. Benlik ve bencillik yok edilip, hakikat güneşinin batıdan doğuşu sağlanarak, yüceliş yolunda, Ruhun Şuhut, uyanıklık, İkindi Namazı eda edilebilir. Hakkın ruhuyla dirilerek, ledün, hakikat ilminin idraki zevkiyle Şükür, Öğle, Gizlinin Keşfi, Hafa Namazı kılınır. Hakikat güneşinin istivasında, en tepe noktasında, kul ve namaz yoktur, Cuma hariç. Kuran ile Furkan: Var olan her şeyin, eşyanın ardında akıl ile bilinecek bir ilmin olduğunu içeren Kuran’ın bildirilişi ve bu ilmin nasıl uygulandığının Furkan olarak indirilişi nedeniyle; ilim ve amel, ilim ve uygulamanın, ayrıntılarını idrak ederek, mutlak salât, mutlak namazı, yerine getir;  ilim ile uygulama arasını birleştir. Her ilim için bir salât vardır.” (17 Isra, 78; 29 Ankebut, 45) Teori-pratik, ilim-amel, ilim-uygulama, teknoloji-uygulama arasındaki fark gibi namazlar da bedensel veya ruhsaldır. Maddeye ve doğaya ilişkin ilimler doğa koşullarına uyum göstermek ve temel ihtiyaçları karşılamak için geliştirilir.

Konunun daha kolay anlaşılabilmesi için oluşan ilk koşullara gidilmesi yararlı olur. Yokluktan veya hiçlikten var olan, meydana çıkan, her en küçük parçacıkta dahi bir özellik vardır. Her şey özelliklerinin toplamıdır, kendisidir. Parçacığın, artı veya eksi elektrikle yüklü oluşu ve yükün miktarı, ilk oluşum anında belirlenir.  Önceden belirlenmiş bulunan özellik,  bilgi veya ilim, parçacığın davranışını belirler.  Örneğin,  yanıcı olan hidrojenin ve yakıcı olan oksijenin birleşerek söndürücü özelliği olan su oluşturması, içlerinde önceden belirlenmiş davranış biçimine uygundur. Parçacık, ilminin aynıdır, ilmine tabidir ve ona itaat eder. İnsanlığın gelişiminde, doğanın en çetin koşullarına uyum gösterildiği apaçıktır. ‘Uyum gösterme yeteneği’, ‘evrim yasaları’ olarak bilinir. Tek hücreden çok hücreye gelinmesinin temelinde ‘yazılım’ olduğu kanıtlanmıştır. Hayat, madde veya donanım değil, yazılım temellidir; hayat, maddeyi, eşyayı kullanım iradesidir; eşya, iradeye itaat eder.

Donanımın yazılıma tabi olması hayatı,  canlılığı, ortaya çıkarmıştır. DNA’da yer alan kütle ve madde, kendilerine yüklenen bilgiye, içlerinde var olan özelliklerle itaat edince canlılık oluşur. İlkel, ilk el, denebilecek bilgilerin birikimi, tek hücrenin içinde canlılığı geliştirerek çeşitlendirmiştir. Bilinçteki her gelişim DNA’yı değiştirir. Yazılımın ilk halinde dahi, bir gelişim potansiyeli vardır. Bilgi birikimleri, hücrenin içinde çok çeşitli işlevleri yürütebilecek, protein, RNA gibi organımsı parça, organel, oluşmasına yol açar. Hücrenin içindeki parçalar arasında gelişen eşgüdüm ve işbirliği, tek hücrenin bölünmesinden öteye, iki veya daha çok hücrenin eşgüdüm ve işbirliğine yol açmıştır. Böylece tek hücreden çok hücreli hayat doğabilir. Bütün bunlar maddenin, ilme, iradeye, itaatinin sonuçlarıdır. Kısaca denebilir ki insan,  bilgilerden oluşan, bilimsel olarak uygulanmış ilimdir. Bilgiler ilme tabi olduğu kadar, ilim de maluma, bilgilerin kaynağına, tabidir ve etkileşim içindedir. Bu nedenle, her insan kendine özgü bir ilimdir. Bilim insanlarınca kanıtlanan ‘elektron ve moleküllerin etkileşim içinde oldukları’  gerçeği bu kapsamda düşünülebilir.

“Fıtrat eliyle Allah’ın kendilerine vermiş olduğu akıl kitabı Kuran ilmi, uygulama amacıyla izhar edilmeli, ortaya çıkarılıp okunmalıdır. Bu fıtrata kazılı ilmin zuhuru zamanında,  ortaya çıkarılıp uygulandığı zaman,  ‘kalp huzuru’  namazı kılınmalıdır.  İlmin,  bu şekilde fıtrata konulmuş olduğu idrakiyle, uygulanması, kalp huzuru namazının kılınması demektir. Kendilerine ilmin sıfatları verilenler, bunlarla amel edip, ilmi uygulamaları halinde, efalin terki ile infak eden, nafaka veren kimseler, kendi efal ve sıfatlarını Hakk’ın efal ve sıfatlarıyla ticaret etmiş olurlar.” (35 Fatır, 29)

“Vahdet nurunun tecellisi ile davet edilenler, davet edildiği zaman, fıtratları gereğince, safça icabet ederler ve müşahede namazını kılarlar. Davete uymalarının kendi iradelerinde olmadığını ve kendi akıllarıyla perdelenmiş olmadıklarını idrak etmektedirler. O’nun her an bir şe’nde, her şey ile bir şe’nde ve ona bir nazarı olduğunu,  onda bir sırrı olup o şe’niyet ve sırrın başkası için olmadığını bilirler. Her şey o şeye özgü bir nazar olduğu için vardır. Herkes, kendisine özgü bir nazar olduğu için vardır, bunun idrakinde olanlar bu sırrın başkası için olmadığını bilirler. Bilenler için davete uyarak rızıklaşmak, infak etmek, Allah için tüketim, kapsamındadır.” (42 Şura, 38)

Umarım, biz de, bizde zahir olan Furkan’ın Kuran’ını, ilmin iradesini, idrak edebiliriz.

 

 

 

 

(1)     The Economist, “S. Hawking's answer to a paradox”, Aug 26th 2015, BY D.J.P.

(2)     https://necdetaltinay.blogspot.com/2016/12/bilginin-evrenselligi.html

 

 

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Tevhit ve Takva

 

Tevhit ve Takva

“Hakiki iman edenlerdenseniz,  müminseniz, kalbinizin iradesiyle, O’na ve resulüne,  efal takvası ile yani Allah’ın fiilini görüp kendi fiillerinden kaçınmakla, itaat ediniz. Ve onlar,  Rab’lerine tevekkül ederler.”  (8  Enfal, 1-4)

“Gazap, şehvet ve nutuk kuvvetlerinin, rezilliğinden sakınmalı, faziletlerine dikkat edilmelidir, böylece insanlar eline, beline ve diline hâkim olmalıdır. Nefsine bağlı kalmaktan ve şehvet kuvvetinin zuhuru fahişesinden kurtulup, kalbî duygularla dolu kalp evine yüceliş hacda gereklidir. Gazap, Şehvet ve Nutuk (El-Bel-Dil) olmak üzere bu üç kuvvetle yapılan her iyi ve kötü işler bilinir ona göre sevap veya günahı yazılır.  Ey halis akıl sahipleri, niyet ve amellerinizde sakının. Çünkü madde kabuğundan ve vehim, kuruntu şaibesinden halis olan aklın hükmü, sakınmak ve korkmaktır.” (2 Bakara, 197)

“Tevhit ve takvayı, ‘Allah’tan başkasının var olmadığını’, insanlara haber veriniz. Cemden sonraki fark makamında, vahdet ve kesret konusunda yanılmaksızın; Zatın Birliği düşünüldüğünde, sıfatın kesreti müşahede edilir. Melekleri, kalplerini ilimle yani Kuranla ihya ettiği has kullarına,  emrinden,  ruhundan,  nakşeder,  gönderir.  Zatın birliğini beyan edip, ilan edip, ilimden ibaret olan ruhun tenezzülü, âleme inişi, düşüşü açıklandı. Ruhun inişiyle bir irade gösterildi, böylece, hakiki sıfatlar âleminin ve meleklerin nasıl var olduğu açıklandı. Sıfat ve efal âlemleri, isim, cisim ve eylem, hareket, âlemlerinin ortaya çıkışıdır. Bunların tümü ise cemadat, nebatat ve hayvanat âlemlerinin oluşumudur. Kısaca, ilimden ibaret olan ruh,  irade,  sıfat ve efal âlemlerinin ardışık olarak ortaya çıkışı ile âlemler oluşmuştur.”  (16 Nahl, 2)  Böylece,  ilimden âleme geçişte irade beyanı olduğu görülür.  Burada aklı zorlayan ilim ile âlem arasının, bilimsel açıdan, nasıl doldurulacağıdır. Bilimsel olarak kanıtlanan “Vakum ortamında, saniyenin 10-40ında, yokluk âleminden varlık ortamına, çıkıp, var olup yok olan zerreler” deneyinin iyi anlaşılması gerekir. “Dinin aslı ve esası tevhit ve takvadır. Takva libası, elbisesi, Allah’ın sıfatının nurudur. Zira nefis sıfatlarından sakınmak, ancak Hak sıfatının tecellisiyle olur.” (7.Araf, 26)

“İnsan, bir şeye tabi olursa, ona itaat eder, kulu olur. Dünya, ömrü kısa olan bir gölgedir, ona tapan gölgenin gölgesi gibidir, tabi olursan yetişemezsin, terk edersen o sana tabi olur. Gölgenin gölgesinin de gölgesi yoktur, o kişinin zatı yoktur, bu nedenle mülk ve kudreti de yoktur. Allah'ın gayrine muhabbet ve iltifat etmezse, rızkını ziyade edip, onun sıfatını mahıv ile  «sıfatımızı ona veririz.»  Ve lezzetimizden ilim talim eder ve kudretimizle onu kadir kılarız. Hadisi kutside, “Kulum bana takva ile yakınlaşırsa ben o kulu severim,  sevdiğim vakit; işittiği kulağı,  gördüğü gözü, tuttuğu eli, ben olurum”  buyurmuştur. Rızık verdiğimiz kimse; ilim ve hikmet gibi «batın nimetlerden» gizlice; yiyecek ve içecekler gibi «zahir nimetlerden» de apaçık infak eder, tüketir. Müşrik, doğuştan dilsiz gibidir.  Dilsiz insanın konuşma yeteneğinin doğuştan olmaması gibi şirk koşan da istidadında akıl ve idrakten yoksundur. İnsan ilahi vücudun aracı, hazretinin, var oluşunun, vekilidir.  Akla hizmet edene dünya da hizmet eder, dünyaya hizmet edene dünya da engel çıkarır.  Akıl nefse hâkim olmalı, nefis akla değil. Akıl da kalbin sesini dinlemelidir.”  (16 Nahl, 75, 76)

“Ve sır makamında olan nazarî akıl Davut'unu ve sadır makamında olan amelî akıl Süleyman’ını hatırla! Davut ve Süleyman’a biz hikmet ve ilim verdik. «Hikmet-i nazariye ve ameliye» ve «keşif ve muamele»  her ikisi, kemali talepte birbirine uyum gösterir. Takvadan zırh yapmak için Davut’a zırh yapma sanatını öğrettik. Takva ne kadar güzel, kuvvetli ve metin bir zırhtır.” (21 Enbiya, 78-83)

 “Takvanın tüm mertebelerini geçenler takvada kâmil olurlar. Önce efallerinden sonra sıfatlarından ve zatlarından sakınırlar. Kamil takva sahipleri, Allah’a ve kullarına dostturlar, muhabbetleri bakidir. Takvanızın mertebelerini Allah bilicidir.” (49 Hucurat, 13) “İman, Bâtıni ve kalbîdir, İslam ise zahiri ve bedenîdir. Hakiki iman, şek ve şüpheden arınmış kalpte sabitleşen ve kararlaşan yakınlaşmadır.” (49.15) “Takvanın evvel mertebesi, haramlardan sakınmak,  ahir mertebesi, benlik ve ikilikten sakınmak olduğu gibi tövbenin de evveli günahlardan rücû,  ahiri de vücut günahından rücûdur.” (66 Tahrim, 7,8)

“Marifet mahalli ve Rahman'ın arşı olan kalbin vücudu, ancak ruh nurunun ve nefis zulmetinin uyumlu karışımı ile olur.  Kalp,  ruh ve nefsin toplam karışımından doğmuş bir mevcuttur.  Nefsin bedenselliği olmasa kalpte manalar anlaşılıp zapt olunmaz. Nitekim ruh makamında yalnız safa ve nurluluktan,  manalar, zapt ve beyan olunamaz. Ruh, kalp, nefis bir hakikattir. Beden, hayvani ruh ve hayvanî kuvvetlerin cümlesine nefis denilir. Bu nedenle nefsin takvası insanlara farz olmuştur.” (91 Şems, 4-8)

Cemadat, nebatat ve hayvanat takvanın kâmil ve mükemmel durumunu yaşar. Yalnız insana, Gazap, Şehvet ve Nutuk kuvvetlerinin tümü verilmiş ve seçim yapma hakkı tanınmıştır. Bu hak, ya inanan olarak Hak için veya inanmayan olarak Halk için kullanılır. Halk aynen Hak’tır. Takva, yalnız insana farz kılınmıştır. İnsan, ya Allah’ın kulu ya da toplumun bir ferdi olarak ahlak sahibi olur, iki halde de şirk ve bencilliğinden vazgeçer!

Umarım, biz de takvayı idrak eder, şirk koşmadan Allah’a teslim olabiliriz.

                                                                                                          12052021

 

28 Nisan 2021 Çarşamba

Aşk Ateşi

 

Aşk Ateşi

Ateş varsa, ışık ve sıcaklık vardır. Isı, enerji, varsa ateş vardır, sıcaklık ve ışığını ölçerken, kaç mumluk ışık olduğu ölçülürken, J/s=watt, (joule per second), ısı ile ölçülmüş olur. (1) Ateşin ısı, ışık ve sıcaklığı, açığa çıkan enerjisi, yananın ve yangının çeşidine göre çok farklıdır. İnsanın bedensel yangını ile içinin yanması; eşyanın yanması ile eşyanın oluşumu için gereken yanış, çok farklıdır. Güneşteki yanma ve sıcaklık, altın ve demir madenleriyle birlikte güneş sisteminin oluşumu için gereken, bir süpernovanın yanma ve sıcaklığının yanında sönük kalır. Önce, sıcaklığı sonsuz olan yanma vardı. Sıcaklık ve hareket özdeştir, birbirlerinin kaynağıdır. Su ısıtılırsa yani enerji verilirse hareketlenir, sürtünme hareketi yani enerji harcanması da sıcaklığı artırır. Potansiyel varsa açığa çıkar.

Ateş ısıtır, ısınanın sıcaklığı artar, ısıtıcıdan ısınana olan enerji aktarımına ısı denir. Enerji aktarımı ısınanın atomlarının hareketlerini artırır ve çarpıştırır. 1 Kg suyu 1 0C artırmak için 1.000 cal yani 4.186 Jule ısı gerekir.

Bir hadise göre “Kişi sevdiği ile haşir olunur, kıyametten sonra onunla dirilir, ağacın çekirdekten çıkışına benzer.” Bunun nedeni, insan kalbinin, muhabbet ettiği şeyin suretinde şekillenecek kadar o şeyin, nefsine kazınmasıdır. Kalpten sevilen kişi, insanın dünyasını doldurur. Ateşin harareti, yanmanın maddi mi manevi mi olduğuna bağlıdır. Cismanî kuvvetler çok sınırlı oysa ruhanî kuvvetler sınırsızdır; ruhanî ateşin elemi, cismanî ateşin eleminden hem daha sürekli hem de daha şiddetli olur. Bu nedenle, «Cehennem ateşi,  yetmiş defa su ile yıkandıktan sonra faydalanmak için dünyaya indirildi» denir. “O ateş,  dinden mahcup olanlar, kâfirler, için ihzar olunmuştur.” (2 Bakara, 24)

            “Kişi kendini bilince, yapısı değişir, olgunlaşmak üzere başkalaşım gerçekleşir.  Bu ilk yapının çöküşü, harap olması ve göçüşüdür. Yapı taşlarının aslının olmayışının, zan oluşunun, idraki, külli idrake ve ilahi aşka götürür.  Bu durum,  haviye, göçmeye,  göçük oluşumuna ve göçükte ilahi aşk ateşinin yanmasına;  asar ateşine,  eserler yaratan yanışa ve yeniden diriltilmeye gider.” (2.259) Bir kişi potansiyeli ne ise onu açığa çıkarır, uygular. Kişinin kendini bilmesi, zanlarından kurtulmasıdır. Sonsuz ve sınırsız ‘Ruhani Kuvvetlerin’ gücünü idrak edince, bunların elektromanyetik enerji şeklinde ortaya çıkabileceğini görebilir. Nefsanî ve kalbi duyguların kaynağında ruhani kuvvetlerin olduğu anlaşılır.

“Beş duyu ile gazap ve şehvet olarak bilinen iki nefsanî kuvvete, hakikatleri bilinmediği için, ‘yedi gaip’ denir. Bilinmeyen yedi gaip, geceyi temsil eder.  Vücut,  hayat,  ilim,  irade,  semi,  işitme,  basar,  görme, kudret ve kelamdan ibaret sekiz sıfat, gündüzü temsil eder. İnsanların,  bu yedi gece ve sekiz sıfat rüzgârlarıyla, zahir ve batınlarına etki edilir, kökleri kurutulur, hatta katledilir. Kendi nefisleriyle ayakta olduklarını ve yaşadıklarını düşünenlerin hayatları olmayan ölüler olduğu görülür. İçi boş hurma kütükleri gibi şeklen kuvvetli fakat hayatları ve manaları yoktur, birer haviye, göçüktürler, hakiki vücutları ve değer verilecek anlamları yoktur. İlahi aşk ve şevk ateşi olmadan göçüktekiler yanamaz, şiddetli soğuk ve nefsanî heves rüzgârlarıyla helak olurlar.” (69 Hakka, 5-7) İlahi, ruhani kuvvetlerin suyla yıkanmış hali, elektromanyetik kuvvetler olarak bilinir. Bu kuvvetler, Higgs Bozonu içinde toplanarak maddeyi ve bedeni oluşturur. Yedi Gaip kuvvetler bunlardan oluşur. Bu kuvvetler, ruhani yani ilahi aşk ateşi olmadan yanamaz.

 

“İzdiham eden kuvvetler, gölgeleşip cisimleşir. Kütlenin hakikati bilinirse,  kütlenin görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. İzafi vücut, ‘Mutlak Vücudun’ ortaya çıkmış, görünür, aşikâr olmuş sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir,  hakikatini görünür kılar,  enerji yayarak yanar.” (25.45) “Nefsin zulmet gecesi, insanlara libas, elbise kılınmıştır. Bu zulmet,  sizi istila ederek,  Hakkın zat,  sıfat ve gölgesinin müşahedesinde, sizi setir eder, örter. Siz hakkın zat, sıfat ve gölgesini müşahede ediyorum diyerek meşgul olur,  var olduğunuzu zannedersiniz.  Sizi,  hayat ve dünya da, böylece, gaflet uykusunda uyutur. Hadisi şerif: “Bütün insanlar uykudadır, ölünce intibah eder, pişer, uyanırlar.” Uykudayken, ‘Daimi hakiki hayattan’  gafil olunur. Kalpleriniz ruh nuruyla hayat bulunca,  his uykusundan sonra, kutsal âlem fezasında, intibah ile intişar eder, güneş gibi parlayıp,  ışık saçıp,  dağılıp,  yanarak yaşarsınız.” (25 Furkan, 47) Ölmeden önce ölen, pişer, yanar!

“Birbirinize karşı düşmanlık etmeyiniz. Düşmanlıklar, vücutta, akıl etme gücü ve vehim, kuruntu, hayal etme gücü arasında oluşur. Uygunluk ve uyumluluk, lezzet veya menfaat için olursa, bunlardan mahrum kalındığında düşmanlık başlar. Tevhitten mahcup olduğu ve nefsini sevdiği için her biri günahından sıyrılmak ister. Bunlar, arası açık insanların ortasında olan cehennemde, yanarak, çekişirler.” (50 Kaaf, 28)

Kâmil insan, ruhani kuvvetlerle yanmış, Hakk’ın ruhunun nuru ile aydınlanmış kişi olarak yanar ve aydınlatır. Süreç aynı süreçtir, her birey bu sürecin mutlaka bir yerindedir, ama başında ama sonunda. Tasavvuf, gayriyi yakan ilahi aşk ateşiyle yanıp, yakıcı olmaktır. İnsanın fıtratında, ruhun nuruyla yanmak vardır. Potansiyel olarak ruhani kuvvetlerin yakıcılığını hissedebilen insan, maddesel veya bedensel yanışın sönüklüğünü idrak edebilir.

      Umarım, biz de ölmeden önce ölebilir, intibah edip, pişip, intişar edip, yanabiliriz.

                                                                                                    28042021

 

 

(1)     https://www.khanacademy.org/science/ap-chemistry/thermodynamics-ap/internal-energy-tutorial-ap/a/heat