4 Eylül 2020 Cuma

İnsan İsrafı

 

İnsan İsrafı

‘Ye, iç, israf etme’ her insanın tavsiyesidir. Kıt ekonomik kaynakların en verimli kullanımı amaç edinilse de Dünya kaynakları çağımızda çok kötü kullanılmaktadır. İnsanlığı tehdit altında tutan virüs salgını, bu kötü kullanımı hatırlatabilir. Virüs nedir, insanlığı nasıl etkiliyor, hikmetini öğrenmek gerek; can nedir, canlılık nedir; can başka canlı başka, can ama canlı değil; canlının yaşamında, bedenin önemi nedir? Çevreye zarar veriyorsa, kemale ermeyen ve ‘insanlığını israf eden’ beşerden söz edilebilir. ‘Evren, dayanışma, iletişim ve etkileşim içinde bir bütündür, zarar veren zarar görebilir’. Aklını, yalnız bedensel, nefsanî alanda koşturan, kalbe çıkamayan, zarardadır, zarar verir, kendini israf ediyor olabilir!

Salgın vesilesiyle bilimsel analizler yeniden değerlendirildi. “İnsanlardan ağaçlara, canlıların hücrelerinde iki ortak özellik vardır, birisi çekirdekte ‘bilgi depolanması’, ikincisi çevresinde ‘enerji akımı’ olmasıdır. Metabolizma, enerji akımını düzenler, depolanmış bilgiye uygun çalışır, yeni moleküller inşa eder ve eski molekülleri parçalar verimli kullanır. Virüsler âleminde, kullanım kılavuzu olan metabolizma ile genler arasındaki bağlantı kopuktur. Viral genlerin, hücresi, maddesi, vücudu ve metabolizması yoktur. Virüsün alt parçaları ‘virionlar’, genlerin paketlenmiş disket halleridir ve cansızdırlar. Virion sadece bir organizasyon, aranjman, düzenleme, örüntü, yazılım, bir alt programdır. Virüs ise bir proses, süreçtir, bir ‘şey’ değildir, sanal bir organizmadır. Virüs bir ‘canlı’ değildir ancak diğer canlıların hücrelerinde canlanır ve içlerinde sadece kendi bilgilerini üretir. Uygun bir hücreye girdiğini algılar, hücre içinde bulunan malzemeleri kullanarak hücrenin DNA’sına gider, yapısını dekoder, çözücü, gibi çözer, kendi bilgisini, ‘habercisini’ ekler, kodlar ve hücrede, hücrenin ölümü pahasına, yalnız virüsün üretilmesini sağlar.” (1)

Salgının, insan yaşamını çok etkilemesi sorgulanmıştır. Bilgi deposu genler ile kullanım kılavuzu olan ‘enerji akımı’,  ‘metabolizma’, yani kullanım iradesi, ‘verilmiştir’.  Verilenler, amacına uygun kullanılmalıdır, eksiklik ve yanlışlık yanılgıdandır. İnsan, yanılgı içinde midir? Yanılgı, ‘verilenleri’ sahiplenip yalnız nefsi için kullanmak olabilir. Bilgileri, istenen amaç için kullanmayan, olgunlaşmayan; Haksızlık, ‘insan israfı’, yapıyor olabilir!

Bilgi,  ilim deryasının bir damlasıdır; damla, deryayı düşündürür, ona götürür. Beyin hücreleri içindeki ve arasındaki akımlar, adeta bilginin,  enerji olarak akım halidir. Elektrik sinyallerinin üzerine ses ve görüntü bilgilerinin kodlanıp yüklenmesi televizyonu verir. Dijital bilgi işlem, günlük yaşamı oluşturur, tüm işlemler için elektrik akımı kullanılır.  Bilgisayardan, ısınma ve aydınlanmaya kadar hep elektron akışı kullanılır.  Kuantum mekaniğinin bilgi yüklü parçacıkları değerlendirilir. “Devasa madde kütleleri boş atomlardan oluşur.” (2) “Her ‘obje’, özelliklerinin taşıyıcısı,  bilgisinin deposudur.” (3) Bilgi bilinir, ilim anlaşılır ama uygulamaya geçişin ‘nedeni’ pek anlaşılamaz. Bilim, ‘neden?’ sorusunu yanıtlayamaz. Bilgileri evrenden toplayan âlim,  ilmin açılımını yaşayan ariftir. Neyin nasıl olduğu iyi bilinse de nedeni yorumlanamayabilir. İnsan elektriği keşfetmeden önce, bedenin elektriği kullanıyor oluşu ‘verilmişliği’ gösterebilir. Arif, ilim ile kullanım iradesinin verilmiş olması gerektiğini idrak eder, ilmi ve iradeyi sahibine teslim edebilir!

Bilginin uygulanışı bir hareketi doğurur, bu fiildir, efaldir; nasıl olduğu ise onun özelliğini verir bu da sıfatıdır; ne olduğu anlaşılınca da bedeni veya vücudu, zatı bilinir. “Bilen ile bilmeyen bir olmaz. İlim,  sahibinden başka bir şey olmayan,  azalarında, zerrelerinde zahir olan,  görünen ve onlardan ayrı bir şey olmayandır. İnsanın, azalarının, zerrelerinin ilminden ayrı bir isim,  cisim veya resim olduğunu hayal etmek gaflettir.  Âlim arif, bu durumu kabul eder,  kâfir bunu inkâr eder.”  (39 Zümer, 9)

“Biz inananların, enfüs ve afakta, içte ve dışta, görünür ve görünmezde, müşahede etmelerine yardımcı oluruz. Hatta muhakeme ve delillerle anlamalarına yardımcı oluruz, böylece, Hakk’ın görünerek, apaçık aşikâr olduğunu idrak ederler. Yardım ettiklerimizden Hakk’ı eşyada müşahede edenler için Rab yeterlidir. Hakk’ın efali delillerle, sıfatı tecellileriyle,  görünüşleriyle anlaşılır,  her ‘şey’ bilgisi kapsamındadır.  Her şeyin hakikati Hakk’ın ilminin aynısıdır. Vücudu ilmi ile oluşur,  ilmi zatının aynıdır ve zatı aynı vücududur.  Gayrın, başkasının vücudu,  aynı, görüntüsü ve zatı, kişiliği de yoktur.  Her şey fanidir,  helak olur,  yalnız Hakk’ın yüzü,  Hakk’ın zatı bakidir. Nefiste,  evrende ve çevrede görünen ve beliren vasıflar, sıfatlar Hakk’ın varlığının ortaya çıkışı iledir.” (41 Fussilet, 53,54) 

 “Cemden sonraki fark makamında,  vahdet ve kesret konusunda yanılmaksızın, Zatın Birliği düşünüldüğünde, sıfatın kesreti müşahede edilir.  Melekleri,  kalplerini ilimle,  yani Kuran’la ihya ettiği has kullarına,  emrinden,  ruhundan, nakşeder,  gönderir.  Bu nakış,  ilimden ibaret olan ruhun tenezzülü,  âleme inişidir.  Ruhun inişi bir iradenin olduğunu gösterir. Bu irade ise hakiki sıfatlar âleminin kanıtıdır, cisim ve hareketlerin açıklanmasıdır. Sıfat ve efal âlemleri, isim, cisim ve eylem, hareket âlemlerinin ortaya çıkışıdır.  Bunların tümü ise cemadat, nebatat ve hayvanat âlemlerinin oluşumudur.   Kısaca,  ilimden ibaret olan ruh,  irade,  sıfat ve efal âlemlerinin ortaya çıkışıyla âlemler oluşmuştur. İnsan,  ilminin aynıdır,  organlarının kendine özgü ayrı bir sureti ve yaşamı yoktur, organların ilminden ayrı bir resmi ve cismi de yoktur”  (16 Nahl, 2).

İlmin, sahibinden, yani bulunduğu zerreden ayrı ve gayrı olmadığını kabul edene âlim,  inkâr edene kâfir denir.  İlimden âleme geçişte irade beyanı olduğu görülür. İlimden ibaret olan ruhun tenezzülü,  inişi ve âlemleri oluşturması bir irade beyanını gösterir,  Hakk’ın iradesiyle inmiştir.  Kulların,  fıtratlarına nakşedilen ilimle, önce melekleri, melekeleri, yetenekleri sonra azaları,  organları,  bedeni oluşur.  İlmin açılımının böyle sonuçlanmasıyla ortaya çıkana,  zahir olana biz  ‘insan’  deriz. (5)

Umarım, biz de insanlığımızı, israf etmeden, idrak edip beşeriyetten, nefsaniyetten, kalbe yükselebilir ve sonuçta ruha yücelebiliriz.

(1) https://www.economist.com/essay/2020/08/20/viruses-have-big-impacts-on-ecology-and-evolution-as-well-as-human-health

(2)  http://www.evreningercekligi.com/blog/atomlardaki-bosluk

(3)  The Economist, S. Hawking's answer to a paradox, Aug 26th 2015, BY D.J.P. 

(4)  D. Bohm, “Wholeness and the Implicate Order”, 1980, Routledge & K. Paul

(5)  http://necdetaltinay.blogspot.com/2014/05/insan-insa-edilir.html

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Muhteşemin İhtişamı


Muhteşemin İhtişamı
Düşünmeye başlayınca kolay durulmaz. Küçükten başlansa büyüğe, geçmişten geleceğe, zerreden evrene çıkılır. Dinden bilime, bilimden sanata ve müziğe geçilir. Uzmanların, ‘uzmanlık körlüğüne’ uygun, diğer alanlarda ‘uzmanlık alanım değil’ demesi beklenir. ‘Bilim İnsanı’ olarak tanınan uzmanlardan, araştırmalarıyla, ‘bilgi üreten, yeni bilgiye ulaşanlar’ ile ‘bu bilgileri kullananlar’ arasında büyük fark vardır. Araştırmasına kendini verip adayan, akıl kapasitesinin ve kendisinin ötesinden gelen; sezgisel, ilhama dayalı bilgiye ve onun hikmetine eren bilge; ‘Muhteşemin İhtişamını’ görebilir. ‘Bilgi Kullanıcı Uzmanların’ bazıları ise ‘bilimcidir’, dini sömüren ‘dinciler’ gibi, kanıtsız, alanları dışında, Allah’ı inkâr etmeleri, ancak bir ayetin gereği olabilir!
Semavi dinlerin, “Tevhit Babası” olarak bilinen Hz. İbrahim ile başladığı bilinir. Günlük yaşamın koşullarına, şeraitine uygun kurallar dışında, ana mesaj, Kabala, Sofizm ve Tasavvufla ortaya konmuştur. Tüm dinî kutsal mesajlar kısaca özetlenebilir. Her insan reşit olunca, yeterince aklı başına gelince, muhatap alınır ve aklına hitap edilir. Her şey ile birlikte, “Cüzî” denen bir “Özgür İrade” verildiği bildirilir. Zaman içinde, doğru yola girdiğinde, öğretilir ki bu iradenin amacı, parçası olduğu bütünü aramak, bulmak, bilmektir. Bilince, “Küllî İradenin” yanında cüzi iradenin hükmü olmayabilir. Var olanın ne amaçla oluştuğu, amacın “Bilinmek” olduğu gerekçesiyle; insan, ‘kendisini ve çevresini’ bilmeye davet edilir. Kutsal mesajlar, ayetler halinde, deliller olarak, her aşamayı öğretir. Olmuş ve olacağı içeren Kuran, insanın, fıtratına kazınmıştır. Böylece, insan yaratılmıştır.
Bilim insanları da ‘kendilerini ve çevrelerini’ bilmeye çalışır. Einstein “Allah aşktır” derken, bilimciler inkâr eder, bu da ancak Allah’tandır. Hak etmedikçe ve istemedikçe vermez. İlk hücrenin, yaşamın sürdürülemeyeceği koşullarda oluştuğu veya uzaydan indiği iddia edilir. Bilimcilerin tek yasası “Evrimdir”, Allah’a inanmaz, evrime, tesadüfe inanır.  Oysa bilim, “Bütün, parçaların toplamından büyüktür, arta kalan evrimdir” der. Bu bilimciler, Dünyadan uzaklaşır, geriye bakıp, “İnsan, o kadar küçüktür ki ihmal dahi edilebilir” deyip, insanın mahlûkun eşrefi olduğu kavramını reddeder. Oysa uzaklardan bakıp, “Orada ölçülemeyen küçüklükteki varlık, aslında büyük bir insandır” denebilir. Hatta ‘evrende o kadar çok muhteşem ve mucizevî olay ve eylemler, değer ve katsayılar var ki tümünü Allah bile organize edemez’ diyen de vardır. Bilimci, ilmin ‘bütünlüğünü’ göremez.
Küçüğün en küçüğünü ve büyüğün en büyüğünü görmeye ve bilmeye çalıştığımız günümüze, “Yalnız ve sadece sen varsın Allah’ım” diyen Firavunlardan geldik. Çin’de, Hint’te, Sümerlerde, Mısır’da, Yöneticilerle eşdeğerde Rahipler de vardı. O günlerden bugünlere kadar, Nebiler, Veliler ve evliyalar ile birlikte gelinmiştir. ‘Tanrının Temsilcisi’ veya ‘Gölgesi’ yöneticiler, yerlerini demokrasiye bıraktıkça, rahipler de yerlerini kaybetmiş olabilir. Güç ve kuvvetin kaynağının gerçek sahibi, ‘Halk’ ortaya çıktıkça, Hakkın idraki Halka kalır. Biri Zahir biri Batın; madde ve mana, beden ve ruh kavramları öne çıkar. Din de insanın aslında zannettiği kadar güç ve kuvvet sahibi olmadığını belirtir. Böylece, din de bilim de Muhteşemin İhtişamını ortaya koyar ve ikinci bir varlığın olmadığını kanıtlar.
Yeni bilgiler uzmanlaşmayı gerektirir. Halkın içindeki sıradan kişilerin bazıları maddi, bazıları da manevi bilgiler üzerinde yoğunlaşır. Maddi ve manevi ilimlerdeki uzmanlıklar yoğun çalışmayı, sezgilere güvenmeyi, ilhamlara dayanmayı, vahiy alırcasına odaklanmayı gerektirir. Bilgi üreten araştırmacıların, kendilerini çalışmalarına adadıkları, yoğunlaşıp odaklandıkları, sezgi ve ilhamlara ulaştıkları iyi bilinir. Daha önce elde edilmiş bilgilerin sınırlarına, ufuklarına, varıldığında akıllarına düşen ‘düşüncelerin’ yeni bilgiler olduğu görülür. Zamanının mevcut bilgilerinden veya tezlerinden farklı olan sezgisel bilgiler, içten gelenlerdir. Bu bilgilere ‘ezoterik’, ‘gizemli’ bilgi denebilir. Bu bilgiler, ufku âlâdan, mevcut ilimlerin ufkunun ötesinden, gelebilir. İnsanın fıtratında kazılı olan bilgilerden geldiği de iddia edilebilir. Bazı bilgeler, bu nedenle, “Yeni bilgi olmaz, insanın yeni hatırladığı bilgi olur” demişler. Rahman Suresi ilk ayeti, “O Rahmandır, Öğretti Kuran’ı, yarattı insanı” der.
Evrenin oluşumunun temelindeki ilk ışık, EMR-Elektro Manyetik Radyasyon, Işınım, o andan itibaren ışık hızında hareket eder. Hem de ışıktan daha hızlı açılım gösterebilen bir ortamda, uzay zaman ortamında, uzam birleşik alanında, hareket eder. Günün bilimsel bulguları, evrendeki, ışıktaki, tüm kuvvetlerin, sürekli bir etkileme, etkilenme, etkileşim ve iletişim içinde olduklarını kanıtlar. Bilimsel özellikleri açısından farklı olan her element, aslında farklı ‘titreşen bir kuvvet’ olarak tanımlanır. Tüm evrenin, bu nedenlerle, ‘Bir ve Tek Varlık’ olduğu bilimsel bir gerçektir artık. CERN araştırma merkezinin bulgularından biri de “Nasıl oluyor bilinmiyor ama Higgs Bozonu içinde toplanan ‘kuvvetler’, kütle ve madde oluşturur” gerçeğidir. Diğer yandan “Siz, izdiham eden, toplaşan hıfz edici kuvvetlerin görünür olmasıyla tecessüs ettiniz, bedenleştiniz, tecessüm ettiniz” kutsal bir mesajdır.
Bedensel ve ruhsal, maddi ve manevi, bilimsel ve dinsel, akıl ve hikmete dayalı tüm ilimler bir bütündür, birbirini kanıtlar ve tamamlar. Yalnız ve sadece insan, kendini bilen, bildiğini bilen ve bilinç sahibi olan tek yaratıktır. Fıtratını gerçekleştirerek muhatabını arar. İçinden gelenleri, tarihsel derinlik ve ufuksal genişlik boyutlarında, bir ve tek bilinç içinde, birleştirir. İçinden gelenler ile dışında olanların bütünlüğünü kavrayabilir. Bütünün, parçaların toplamından daha büyük olduğunu idrak eder. İnsan, parçaların, cüzi bilinçle değil, kutsal bir külli bilinç ile birleştirilebileceğinin bilincindedir. İnsan, beyninin, maddesel yapısına karşın, bilinç oluşturabilmesinde, muhteşemin ihtişamını izleyebilir. Hakkın hakikati birdir, görüntüsünün, yer, zaman ve zemin koşullarına bağlı olarak, sonsuz ihtişamını yaşayabilen yalnız insandır. Madde beyniyle bilinç, maddî kalbiyle aşkı yaratır.
Umarım, biz de ufkumuzun ötesinden, ufku âlâdan, gelen bilginin hikmetini, ilâhî amacını, muhteşemin ihtişamını, idrak edip yaşayabiliriz!

29 Mayıs 2020 Cuma

Aklın Yolculuğu!

Aklın Yolculuğu
İnsan, hayatını, kazancını, bilgisini, aklına borçludur. Herkese verilmiştir, verilen en büyük nimettir. Âşıklarda pek çalışmaz denir. Evreni ve doğayı ilmeklerine kadar araştırır, bulur, okur ve anlar. İlham, hikmet ve sezgiyle güzel sanatlara açılır. Yaratılışın temellerine ulaşır. Temelde, din de bilim de aklı zorlar, iman edilen kanıtlanır. Akıl, fikir yürütme, bilme gücü ve ‘kuvveti’ olarak, ilim ortamında amacına ulaşır. Hıfzedici kuvvetleri keşfeder, bedenleştiğini kanıtlar ama genelde ne bulup, bildiğini keşfedemez, hikmetsiz eremez.
Büyük Patlama, ilk ışık, bulunup okundu. Deterministlik ararken, “Belirsizlik İlkesi” bulundu. İlkeye göre zerreler yokluktan çıkar, var olur, yok olur. Yalnız ‘kuvvet’ iken kütle kazanır. Zerrenin, her yerden birden geçip, ‘eş zamanlı olarak her olasılığı tükettiği’ saptandı. Maddenin de hem parçacık hem dalga olduğu, durağan olmadığı, kanıtlandı. Her bilimsel bulgu, muhteşem evrenin ihtişamını ortaya çıkarır. Aklın ‘bilinenler çemberi’ genişledi daha büyük ‘bilinmezler çemberi’ oluştu. Işığın gelişi var, gidişi yok, ‘her zaman her yerde o ışık vardır, ölçülmeye hazır ve nazırdır’, aynı ışık, evren 15 milyar yaşındayken de saptanabilir. Akıl, bilgiden ilme, kuvvetten kütleye ulaşır ama ilmin tümünü bilemez.
Aklı zorlayan konular genellikle ‘Kuantum’ alanındadır. Çift yarık deneyini Doçent olan eşime anlattım. Hem parçacık hem de dalga olan ‘foton’ veya ‘elektronun’, gözlem yapılırsa bir, yapılmazsa iki yarıktan geçişini ve karşısındaki ekranda bırakacağı iz ve izlerini çok güzel anladı. “Sol taraftan geçmeye doğru yol alırken son anda sağ yarıktan geçer” deyişim mantıklı geldi.  “Sağ yarıktan geçip fosforlu ekrana ulaşmadan önce uzun bir yolculukla Andromeda galaksisini dolanır.  Bu,  durmaksızın devam eder gider.  Feynman’a göre,  elektron çıkış noktasını varış noktasına bağlayan her olası yolu eş zamanlı olarak tüketir” deyince, eşimin tepkisi “Yok artık!” oldu. (1) Tek olarak yakalayıp incelemesi zor olan zerrenin, halden hale geçişi aklı zorlar. Ya yeri bilinir ya da hızı, ikisi aynı anda asla bilinemez. Dalga ve parçacık hallerini de düşününce ‘tespit’ etmek güçtür. “Kütleli, kütlesiz zerre, her zaman her yerdedir ve ölçülmeye hazır ve nazırdır” kavramı bilimseldir.
Parçacığı, mermi gibi bir ‘şey’ düşünmek kolay, Evreni su dolu bir küre gibi düşünüp, merkezden küresel dalga halinin hayali çılgıncadır. Parçacık dalgayı yapan mıdır, dalganın kendisi midir? Bilime inanmak da zormuş. Sormadan olmaz, parçacık nokta mıdır; dalga küre, hatta evren, midir? “Eş zamanlı, durmaksızın, her yerde” ifadesini duyunca insanın aklına ‘senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?’ demek gelir. Böyle durumda, ‘turpun büyüğü heybede’ denir. Bilim insanlarına göre “Higgs bozonu içinde toplanan ‘kütlesiz kuvvetler’, nasıl oluyor bilinmiyor ama ‘kütle kazanır’ ve maddeleşir.” Bir bilimsel bulgu da şöyle: “Bir ‘şey’ kara deliğe düşse de ‘infosu’ kaybolmaz ‘olay ufkunda’ kalır, kütle ve maddesi tekrar enerjiye dönüşür.”  Holografik yapı sayesinde, ‘şey’, kaybolmayan bilgisinin ve kuvvetinin yeniden kütle kazanmasıyla, yeniden oluşabilir. Kütle kazanan ‘kuvvet’, yeniden, yoktan, var olur. Parçacık kuvvettir, kuvvet bilgidir, bilgiyi depolar. Bilgi içeren zerrelerin bir kere var oluşları yeterlidir, kaybolmazlar. Evrenin oluşumu, zerrelerle bilgi ihracıdır.  ‘İnsanın, maddeden soyunup, yeniden dirilmesi’ böylece, makul ve mantıklıdır.
 Bilinmez ve belirsizliklerden, bilinen atomlar âlemine geçiş görünüşte aklı rahatlatır. Kütlesini düşününce ise, atomların tam bir boşluk olduğunu kabul etmek zordur. Atomun % 99, 99… (12 adet 9) u boşluktur. Dolu kısımda ne var olduğu da bilinmez. İnsan, gözlem yaparsa zerre yapmazsa dalga halinde yolculuk yapan foton ‘seçimini geciktirdiği’ bilinir. (2) Çift Yarık deneyinde, Galaksilerden gelen bir fotonun, son anda değiştirilecek ‘gözlem’ durumuna göre ‘Süper pozisyon’ hali, yani ‘hem dalga hem zerre’ hali, geçerlidir. Süper determinizm son gelinen nokta. Buna göre ‘özgür irade’ yoktur ve her olmuş ve olacak Büyük Patlama anında ‘Belirlenmiştir’. Yani, yalnız Allah’ın dediği olur!
İnsan, bedensel ve zihinsel gelişimi tamamlandığında reşit olur. Bedensel gelişim, hormonsal dengeyi gösterir. (3) Zihinsel gelişim ise beyin hücrelerinin, uygun elektrik akımları yaratarak, düşünce, bilinç üretimidir. Hangi mesajı diğer hücrelere taşıyacak, hangi hormonun, hangi atomlardan yapıldığını, nerede ve nasıl üretildiğini, biz yeni öğrendik. (4) Nöron hücrelerimizde, hangi molekülün, nasıl elektrik ürettiğini ve nasıl mesaj yükleyip diğer hücreye gönderdiğini de yeni öğrendik. DNA maddeye hükmeder, talimat verir ve hücrelere ne zaman, ne yapacaklarını söyler. Moleküler biyoloji, hormon ve elektronik mesaj üretimi,  ‘verilmiş bir irade’ varlığını kanıtlar. Binlerce yıl önce, moleküller, elektrik üretip kodlamayı biliyor ve kullanıyordu!
Beynimizin ürettiği bilinç diğer beyinlerin ve bitkiler dâhil, tüm canlıların ürettiği beyin dalgalarıyla etkileşim ve iletişim içindedir. Bu durumun böyle olduğu ‘Connectome’ Projesiyle kanıtlanmıştır. (5) Projeye göre ‘özgür irademiz’ yoktur. Diğer yandan matematik ilminin son şaheseri ‘Bağlantısal Bütünsellik’ modellemesidir. Modele göre güneş sistemi ve evrende bulunan bütün galaksiler birbirlerine bağlı, bağımlı ve bağlantılıdır. Uzay zaman birleşik alanında var olan her ‘zerre’ ve ‘kuvvet’ sürekli etkileşim ve iletişim içindedir.
İlk gidenler Amerika kıtasını keşfedemedi. Bilgi ve zerreden, tüm ilmi keşif zordur. Ruhumuz, ruhun; ilmimiz, ilmin; bedenimiz, Vücudun; bir parçası olduğunu, akıl keşfeder. Bağımsız ve özgür görünen ve bilinen davranış ve sıfatlarımız, yakın ve uzak çevremize, doğa ve evrene, bağlı ve bağımlıdır. Küllî akıl şefliğinde, cüzî akıl aletini çalar, oynarız. “Allah, yerin göğün nurudur, ışığıdır, her yerde, her zaman, hazır ve nazır, yoktan var eden,  ‘Var Olan’, batın ve zahirdir” gerçeğini inkâr eden, ya bilimi satan, çıkarına kullanan, ‘dinci’ gibi, ‘bilimcidir’ ya da Allah’ı idrak ve keşif edemiyordur. Tüm ilmin bütününü idrak edenin, isim verme hakkı vardır. Her isim ve sıfat Allah’ındır. Allah, Allah’ın ilmiyle bilinir ancak!
‘Akıl’ bizi, ‘Bilim’ gemisiyle, verene, O’na götürür, birinin O’nu tanımaması, O’nu bilmediğindendir! Olanı idrakin ödülü, ‘Var Olandır’! Umarım, ödülümüze kavuşabiliriz.

(1)     “Evrenin Zarafeti”, Brian Greene, sayfa  272.

18 Mayıs 2020 Pazartesi

Taklidî ve Tahkiki İman


Taklidî ve Tahkiki İman
Bilim, doğa, evren ve yaradılışa ilişkin kutsal mesajları kanıtlar. Kısaca, ‘bilimin amacı inancı kanıtlamaktır’. “Din ile bilimin ne ilgisi var” hatta “Dinde aklın yeri yok” diyen vardır. Oysa tahkiki imanın gereği akıl ve bilimdir.  Din ve bilimin ilgi odağı insandır, insan içindir. İnsana hitap, akla ve mantığa uygun, makul ve mantıklı olmalıdır. Kutsal mesajlar da, bilimsel bilgiler de, evren ve varoluşa ilişkindir. Kadim bilgiler, bilim açısından İdris Peygamber olarak bilinen Hermes’e, dinsel bilgiler ise, büyükbabası, Hz. Âdem’e dayanır. İnsanın gelişimiyle, her iki alanın bilgileri de, yaradılışın temelindeki evrime, değişim ve gelişime uğrar. Kutsal mesajlar da, bilim de, insanlığın gelişimiyle birlikte gelişir. Dinde tagayyür, ‘farklılaşarak mükemmele giden belirginleşme’ esastır.
Kişiler, kişiliklerinin bakış açılarına uygun olarak, bilgi ve mesajların uyumundan veya uyumsuzluğundan söz eder. İçten, kalpten vahiy ile gelen mesajların da, doğadan elde edilen bilgilerin de kaynağı, ilham veya sezgiler olmuştur. Bazı despotik kişilerin, kendi çıkarları uğruna, halkı sömürdükleri dönemlerde, ortak akıl ve kalpten gelen mesajlar, geniş kitlelerce kabul görmüştür. Doğanın ardındaki, fizik ve kimya gibi, ilme dayalı bilgiler de, doğa karşısında çaresiz kalınan alan ve dönemlerde gelişmiştir. Düşünen akıl, gerek kalpten aldığı duygusal, gerekse doğadan alınan bilimsel, bilgilerin daima makul ve mantıklısını seçer. Bilgi ve mesajların kaynağına inen akıl, mesaj ve bilgiler arasında asla bir tercih yapmaz, ‘akılsızlık’ veya ‘düşüncesizlik’ tercih yapar. Halkı sömürmek gibi akıl da sömürülerek, bilimsel bilgilerin doğru, mesajların dogma olduğu söylenir. Aklı, verilen en büyük nimet olarak, amacının dışında kullanmak yanlıştır. Âlem ve Âdemin halk edilişi, ilmin, ‘İlahi İrade Kanunları’ halinde dünyayı döşeyip, yaşama uygunluğunun sağlanması ve insanın bilinçle donatılarak yaratılması, mesajlar gibi hep akıl için ve akla hitap eder.
Kutsal mesajlar, devrinin, aklını kullanan kişilerine hitap eder, akılsızlara olmadığı üzerinde ayrıca durulur. İnsanlığın gelişimine uygun, anlaşılabilecek şekilde ve anlaşılmak üzere, her şeyin varoluşu açıklanmaya çalışılır. Bu nedenle, mesajlar, evrenin yoktan, yokluktan ve boşluktan yaratıldığından başlar. Bilimsel çalışmalar da nihayet bu gerçekleri kanıtlamış bulunmaktadır. Mesajları içeren kitap bir bilim kitabı değil ama sadece sosyal ilişkileri düzenleyen felsefe kitabı hiç değildir. Evrende, muhteşemin ihtişamı görülür ve Grand Dizayn, Büyük Tasarım gibi ifadelerle anlatılır. Hitap, her zaman aklını kullanan, işleten ve ibret alan kişiyedir; evreni ve kendisini, kendisine anlatır, ayna görevi yapar. Kitap, bakana kendini gösterir, okuyup düşünene kendini bildirir. İnsanı, böylece muhatap alarak, Kitap, ‘Yaratıcısını bilmek amacıyla, özgür iradesinin verildiğini’ idrak etmeye çağırır. Önce, bir başka kişiye kulluk etmemesi istenir. Verilen cüzi iradesinin de külli irade karşısında fazla geçerli olamayacağının idrak edilmesi öğütlenir. Bilim, özgür iradenin yokluğunu kanıtlamıştır. İnsanın ne olduğu, nereden gelip nereye gittiğini açıklamak dinin, aklın, bilimin ve ilmin işidir. İnsan ile evren, Âdem ile Âlem, ikizdir. Âlem nasıl oluşmuşsa Âdem de öyle oluşur. Her ikisinde de çok geniş çaplı doğal ve evrensel yasalar geçerlidir. İkizler, uyumlu bütünleşme için sürekli etkileşim, değişim ve gelişim içindedir.
Gelecekte de geçerli olacak olan Kitabımızın temel konusu insandır. Rahman Suresi ikinci ayetinin “Kuranı öğrettik”, üçüncünün “İnsanı yarattık”, oluşu düşündürücüdür. Cenin, yumurtanın döllenişinden itibaren, ilk kırk günde ‘su damlası’, ikinci kırk günde ‘kan pıhtısı’, üçüncü kırk günde ‘çamur’ kavramlarıyla anılır. Bilim kanıtlamıştır ki cenin, ilk dönemde ‘su içinde damladır’, ikinci dönemde ‘bel kemiğinde kandamlası’ oluşur, üçüncü dönemde ise ‘bedenin eli ayağı organları belirginleşir’. Bebeğin önce kalbi oluşur ve kalp atışı başlar, kalbi durunca da hayatını kaybeder. Tam bir boş ve boşluktan oluşan atomlar, emirle, su içinde su damlası oluşturur. Kalbin oluşumu, tüm kuvvetlerin madde ve bedeni oluşturmak üzere toplanması, izdiham etmesi halidir. Bilim de, ‘ilgili kuvvet alanları içinde’ ‘toplanan kuvvetlerin’, ‘kütle kazanarak’ ‘madde’leştiğini kanıtlar. Kitap da ‘kuvvetlerin izdihamıyla bedenleşir, temessül ve tecessüm edersiniz’ der. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Boş bir madde iken bilgi ve bilinç oluşturmayı başarır. İnsan, bildiğini bilen tek yaratıktır, ‘konuşma geni ve kemiği’ ile ayrıcalıklı olarak donatılmıştır. Adı FOXP2 olan genin hükmettiği 116 insan geninin şempanzelerde olmadığını bilim belirlemiştir. (1)
Ormanda kaybolmuş bir ergen insanın, konuşmayı unutup maymunlaşması, insanın yaratıldığına delil oluşturabilir. Doğadan, doğa koşullarına uyum sağlayarak gelmiş olamayacağını kanıtlayabilir. İnsan bedenini, farklı titreşimlere sahip parçacıklar, irade ilavesiyle toplanıp oluşturur. Çok farklı bilgi, bilim ve ilmin bütünleşerek oluşturduğu ‘insan bilincini’ geliştirmek, doğal bir süreç değildir. Akıl, fikir, hafıza, düşünme, fikir geliştirme ve konuşma, başkalarına öğretme ve öğrenim kuvvetleri, yetenekleri, diğer canlılara ilaveten, verilmiş nimet olabilir. Gazap ve şehvet kuvvetleri, elektrik ve manyetik kuvvetleri andırır. Elektriğin fazlası insanı öldürür, gazabın fazlası da kahreder; şehvet ise cezp edici veya itici, manyetik kutupları andırır. İnsanı, hangi kuvvetlerin yoldan çıkardığı ve hangi kuvvetlerin doğru yola ilettiği anlatılır. Elektromanyetik radyasyon, ışınım, evrenin her köşesindedir ama hiç mesaj taşımaz. Yalnız canlılarda, mesajlaşma amacıyla, bu ışınım, verilen cüzi iradeyle, kodlanıp çözümlenir, moleküller röle istasyonu gibi çalışır. Bu bilgi, maddesi kaybolsa da kaybolmaz. Aynı şekilde ruh da maddeden soyunabilir.
Umarım, biz de doğa ve evreni, dedikleri ve demek istedikleriyle, ‘kozmik bilinç’ olarak okuyabiliriz.
(1)   Konuşma Geni: FOXP2; Konuşma Kemiği: HYOID BONE

7 Mayıs 2020 Perşembe

Doğumla Bir, Mevtle Bin Yaşa!


Doğumla Bir, Mevtle Bin Yaşa!
Tam ve mükemmel, kesin yok ve yokluktan, tam ve mükemmel, kesin ve mutlak boş ve boşluktan gelir yaşarız. Atom boşluktur, atomun bile olmadığı yerden geliriz. Geriye doğru bakar, tarihi yazar ve yaşayabiliriz. Geleceğe doğru bakar, geleceği yazar ve yaşayabiliriz. Sevginin ne kadar güçlü, kuvvetli ve kudretli olduğunu bilir, sever ve seviliriz. Bedenimizin ne kadar güçlü ve kuvvetli olduğunu bilir, bedensel iş ve işlemler yapar hareket ederiz. Ruh ve maddemizin kıymet ve kadrini bilir, ikisinin ayrı zevkine varır ve birlikte keyfini sürer, yaşarız. Beynimizin, madde olarak, atomlardan oluştuğunu biliriz ama bilincimizin de olduğuna şahit oluruz. Üstelik bu bilinci kozmik bilinç ile bütünleştirme cesaret ve bilgeliğini gösteririz. Hafızası boş olarak doğan beynimiz, zaman içinde bize, evreni kalbimizin içinde bir zerreye dönüştürebilir. Bu hâl içinde, doğum ve mevt kavramlarını, bilimsel ve dinsel mesajlar açısından değerlendirebiliriz. Ruh, maddeye bağlı ve bağımlı mıdır? ‘Verilmiş olan maddeye hükmediş iradesi’ sonuçta bilince mi dönüşür?
Zelzele suresinin tevilinde, çok ayrıntıdaki bir bilimsel gerçeğe değinilir. İnsan ruhunun yani ‘ilminin’, ‘maddeye hükmedişin’ verilen bir ‘irade’ olduğu anlatılır. Bu iradenin idrak edilme bilinciyle, maddeden soyunulabileceği açıklanır. Ruhun, maddeden soyunup, bir bilgi, ‘info’ olarak kalabileceğini ancak kütle ve maddenin tekrar enerjiye dönüşeceğini, yeniden toprak olacağını anımsatır. “İnsan ruhunun, insanı insan yapan ilminin, maddeden soyunup, temizlenip, maddeyi terk etmesi, arınması zamanında, hayvanî ruh ve kuvvetler, canlılık ilmi ve canlılık veren kuvvetler, ıstırap ve acı çeker. Beden ve maddenin, ruhsuz, ilimsiz bir şey yapamaz sadece bilinçsiz hareket edebilir, kişiliği bozulur. Ruhsuzluk durumunda, madde, tek düze bir sarsıntı, sallantı ve titreşim içinde olur, yalnız bilinçsiz sarsıntı ve titreşim içinde oluş vardır. Bu eşkâl, bu tanım içindeki sarsıntı, sallantı ve titreşim, evvel-i meta manasında olan sakaleyn yani insan ve diğer canlıların cemidir, toplamıdır. Diğer bir deyişle herhangi bir ‘şey’ olmadan önceki haldir. Yani madde ve beden arzının, kendisinin kadri ve kıymetinin bilinmesine sebep olan ervah, mana ve ameller kuvvetlerinin heyetinin tümünü ve kalpte kökleşen itikatlar meta'larını, kıymetlerini, değerlerini meydana çıkarır. Bu hal içindeyken insan, «Beden arzının bu suretle muzdarip olmasının, sarsılıp titreşmesinin sebebi nedir, bunun devası, çaresi, derdi nedir, bu ıstırap, mizacın inhirafından mı, bozulup değişmesinden mi, yoksa ahlâtın, içine karışan şeylerin, galebesinden mi ileri gelmiştir?» der. Böyle durumda, beden arzı, halinin diliyle, hal diliyle, içinde bulunduğu halinin anlattığı şekilde, haberlerini söyler. O vakit beden arzı, verilen iradenin nasıl kullanıldığını, evveline ait haberlerini, söyler. Tahkik, incelendiğinde, görüleceği gibi senin Rabbinin ona işaret eylediğini, ruhun yok oluşu, ilmin ortadan kaldırılışı ve mevtin, ölümün tahkiki, incelenmesi, zamanında ıstırap ve harap ile ağırlığının ihracı ile emir eylediğini söyler. Maddenin içinden bir ‘şey’ oluşmasına ilişkin ilim çıkarıldığı zaman, maddenin kütle ve ağırlığı da ihraç edilir, ortadan kaldırılır, aslına döner. Ruhun maddeden soyunması zamanında, beden arzı da ıstırap içinde harap olup ortadan kalkar, kütlesi ve maddesi de yok olur. O vakit insanlar,  kimi hayırlı,  kimi hayırsız, eşkıya olarak müteferrik, ayrılmış oldukları halde, bedenlerinin mizaçlarından, mezarlarından,  hesap ve ceza yurtlarına sudur ve hareket ederler. İmdi hayırlılardan zerre miktar hayır işleyen kimse o hayrı görür. Eşkıyadan zerre miktarı şer işleyen de o şerri görür.  Küfür ve hicap sebebiyle eşkıyanın hayırları yanıltıcıdır, keza iman, tövbe, galebe-i hayrat, selameti fıtrat ile hayırlıların da şerleri af olunur. (99.1-8)
‘Her Şeyin Birleşik Bir Kuramı Olarak Sicim Kuramına’ göre, “Madde atomlardan oluşur, atomlar da kuarklar ve elektronlardan. Bütün bu parçacıklar, aslında titreşen küçük sicim ilmekleridir. Sicim kuramı, tek bir ilkeden - en ileri mikroskobik düzeyde her şeyin titreşen tellerin bileşimlerinden oluştuğu ilkesi -  bütün kuvvetleri ve bütün maddeyi içerebilen açıklayıcı tek bir çerçeve oluşturur. Elektron,  bir biçimde titreşen bir sicimdir,  yukarı kuark başka bir biçimde titreşen bir sicim vs. Her hangi bir ‘şey’in ‘info’su asla yok olmaz ama kütlesi, örneğin kara deliğe düşerek, enerjiye dönüşür.” (1)

Bulunan, bilinen, tanımlanan her zerre, bilimsel özellikleriyle, titreşimiyle, kendine özgüdür ve böylece biri diğerinden farklı isim, cisim ve resimdedir. Her parçacığın bilimsel olarak özellikleri bilinir, öyle oldukları bilinse de neden öyle oldukları bilinmez. Tüm fizik bilgileri fizik ilmini oluşturduğu gibi tüm parçacıkların fiziksel özellikleri de ilmi oluşturur, ilimleri nedeniyle öyle oldukları söylenebilir. Her ‘şey’, Haktan, hakkını, hakça aldığı için var olur. Madde, canlılık ve insanın ruhu, kendine özgü ilmi, vardır ve Haktan alınmıştır.

Kemale eren insanlar, belirli bir bilince ulaşmış olarak kabul edilebilir. Bu bilinç düzeyi, everensel veya kozmik bilinç ile birleşebilirse ‘Bir ve Tek Bilinç’ olabilir ve parçalardan söz edilemeyebilir. Bir ülkenin tüm elektrik sistemi bir bütündür, küçük parçaları geçici olsa, ömrü kısa olsa da tüm sistem kalıcı ve ömrü uzun olabilir. Bir atomun alt parçacıkları var olduğu sürece, bir atom yok olsa da, yeniden uygun koşullar oluştuğunda, aynı atomdan yeniden oluşabilir. Hidrojen atomu, aynı bilimsel özelliklere sahip olarak, maddesel düzeyde yeniden oluşabilir. Canlılık ve insanlar, özellikle de beyin ve bilinç konuları üzerindeki bilimsel araştırmalar, madde düzeyindeki bilimsel özellikler ile ‘bilinç’ konusunun birbirlerinden çok farklı olduğunu gösterir. Binlerce atomdan oluşan moleküllerin, milyonlarca elektriksel akımlar oluşturarak, ortaya koyacağı bilinç, uzun ömürlü olabilir. Ayrıca, insanın mı bilinci oluşturduğu yoksa bilincin mi insanı oluşturduğu tartışılabilir. İradesi olmayan atomların bilinç oluşturması yerine, atomların verilen belirli bir irade çerçevesinde, örneğin DNA ile önce bir canlılık sonra da bilinç oluşturduğu, kutsal mesajlarla, anlatılıp açıklanmaktadır.

Umarım biz de olabildiğince külli iradenin idraki içinde olabiliriz.


(1)     “Evrenin Zarafeti”, Brian Greene, sayfa 43, 45.

19 Nisan 2020 Pazar

Habbeden Dâbbeye Kendimizi Tanımalıyız


Habbeden Dâbbeye Kendimizi Tanımalıyız
            İnsan tanımlanırken madde ve mana, ruh ve beden, olarak iki âlemden oluştuğu düşünülür. Hatta düşünen akılların zaman içinde uzmanlaşması nedeniyle, konuya ilişkin maddesel ve ruhsal ilimlerin insanı tanımlamaları ilgi çeker. Tanımlama amacıyla, ilgili olabilecek tüm bilgileri ortaya koyup, önce analiz sonra sentez edilmesi uygun olur. Madde ve mana deyimlerinden başlanabilir. Ezelden ebede gibi, ele alınan konu ‘insan’ olunca tarihsel boyutuyla ve ‘kutsallık’ kavramıyla da ele almak uygundur.
            Güncel bilimsel alanda, ‘madde’ kavramı ‘kütle’ kavramının ardındadır. Madde, ‘kütlesi sıfırdan büyük ve uzayda hacmi olan’ ‘şey’dir. Fizikçiler, Higgs (H) Bozonu olmadan kütlenin yok olduğuna inanır (believe). Higgs Alanı, simetri kırıcıdır, görülemez ve gözlemlenemez, evrensel bir ortamdır, ‘kütlesiz parçacıkları farklı kütlelere ayıran’ ortamdır. H Bozonu, alanın ‘kuvvet taşıyıcısıdır’, diğer parçacıklara kütlesini veren parçacıktır. Kütle, her şeyin kendine özgü özelliğidir. Vakum ortamında ışığın bütün dalga boyları aynı hızdadır. Prizma ortamı, beyaz ışığı farklı dalga boylarına ayırır. Prizma, beyaz ışığın, hız-simetrisini kırar. Evrenin Elektromanyetik-EM alanının kuvvet taşıyıcısı da fotondur. Atomların neredeyse tamamı boşluktur, %99,9999999999996 boşluktur. Çekirdeği bir bilye ebadında düşünürsek en yakınındaki elektron neredeyse 800 metre ötede bulunur. Çekirdeği de aynı oranda büyük bir boşluktur. Atomun çekirdeğindeki boşlukların da içini dolduran kuvvet alanları vardır, kuvvet alanları enerji taşır. Elektronlar ile çekirdek arasında elektromanyetik bir kuvvet alanı vardır. Bu elektromanyetik alan etkileşimi sayesinde atomlar birbirleri ile bağ yapar ve kimyanın ve yaşamın var olması mümkün olur. Bilim insanları der ki: “Nasıl oluyor bilinmez ama bozonların içinde toplanan kuvvetler maddeyi oluşturur”. Bu bedensel temelden sonra, yeşil yaprakların Güneş ışığını şekere dönüştürmesiyle de canlılığın ve yaşamımızın temeli atılmış olur.
            Birçok kutsal mesajda halk ediliş öncesi, akıl verilişin öncesi parça, kısım, alan veya bölüm anlamındaki ‘habbe’ ve mahlûk, halk edilmiş ‘şey’, anlamındaki ‘dâbbe’ deyimi geçer. (2.164; 16.49) Kalp, merhamet, şefkat, sevgi ve aşk gibi duygusal kuvvetlerin çıktığı bir kaynaktır. Bedensel hareket, iş ve işlemlerin bu kuvvetlerden kaynaklandığı açıktır. “Nefis habbesinden, kalbe güç veren sadık niyetler çıkarırız. Meyvenin çiçeğinden meyvenin çıkışı gibi, akıl hurmasının zuhur etmesinden bilgi ve hakikatler hâsıl olur.” (6.99) “Doğadaki her dâbbe, hareket eden her canlı, kendine özgü bir sudan yani kendine özgü bir ilimden halk edilmiştir.” (24.45) “Beden arzında, çeşitli eşkâllerde nefsanî suretler dâbbeleri ihraç eyleriz.” (27.82) “Siz, Hakk’ın hıfz edici, ilim yüklenebilen kuvvetlerinden oluştunuz. Siz, bu güç ve kuvvetlerin cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış halisiniz.”(6.61) “İzdiham eden kuvvetler gölgeleşip cisimleşir. Kütlenin hakikati bilinirse, kütlenin görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. İzafi vücut, Mutlak vücudun ortaya çıkmış, görünür, aşikâr olmuş sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir, hakikatini görünür kılar, enerji yayarak yanar.” (25.45) “Takat, kuvvet, habbe, sizin değil, tesir, kuvvet Allah’ındır. Size, kalbinizle bağlantılı olan habbelerle, ruhanî ve semavî kuvvetlerle, yardım ederiz.”(8.9)
            Bir insan vücudu, yaşa göre 10 ile 100 trilyon hücreden oluşur. Her hücre, binlerce veya milyonlarca atomdan oluşan, binlerce molekülden oluşur. Her molekülün bir görevi vardır. Hemen hepsinde ortak olan, hücre duvarında yerleşik bir haberleşme molekülüdür. Bu molekülün işi, bir atoma, eksi veya artı elektrik yüklü iyonları pompalamak, yüklü atomların elektriğini, göndermek istediği mesaja göre, kodlamak ve diğer hücreye göndermektir. Her hücrede, ayrıca, kodlu mesajı alıp kodu çözen, almaçlar ve yeniden kodlayıp göndericiler vardır. Artı ve eksi yüklü potasyum ve sodyum iyonlarının pompalanmasıyla oluşturulan elektrik yüklü atomlar, örneğin beyin hücreleri boyunca, gönderilir. Böylece insan düşünür, okur, öğrenir, konuşur veya fikir üretir. Sindirim, sinir veya kan dolaşım sistemi gibi her sistemimiz böylece çalışır. Kalem piller 1,5 volttur. Hücreler arası haberleşme ise 70 mili volt (voltun binde biri) ile yapılır. Nefesle ve besinle alınan, oksijen dâhil, her atom bünyeden çıkar. Hiçbir canlı bünyesinde hiçbir atom parçalanmaz. Oksijen karbonla bağlanıp çıkar. Besin olarak enerji aldığımızda da, oksijen atomunun diğer atomla bağlantı, conta, bağ enerjisini kullanırız. İnsanî her eylem, iş ve işlemimizin, elektromanyetik (EM) dalgaların kullanımına bağlı olduğunu, elektriği, yeni keşfettik. Kısaca, bilmediğimiz şeyleri kullanmışız. Hücre ve moleküllerimiz, içimizde, ayrı canlılar gibi yaşarlar. “İçimde bir ben var benden içeri” diyenimiz oldu. Bünyemizdeki elektriksel dalgalar dışımızdan tespit edilip kaydedilebilir, müdahale edilebilir. Et ve kemik görünen, protein, vitamin, madde ve beden, aslında EM dalgalı parçacıklardan oluşur.
            Yokluktan, boşluktan yaratılmışlığımızın bilimsel bulgularla kanıtlanmasından sonra “Gerçekten hiçbir şey göründüğü gibi değildir” denmesi artık akla daha yatkındır. “Allah yerin göğün nurudur, ışığıdır, parlaklığıdır” kutsal mesajı, son bilimsel bulgulardan sonra daha iyi anlaşılır. Işığın EM enerjisinin, fotonun, bir klorofil molekülü tarafından şekere dönüştürülmesi ve canlıların da bununla beslenmesi apaçık bir gerçektir. Fikir üretmek, düşünmek, konuşmak, hafıza kullanmak hep elektriğin kodlanması, gönderilmesi ve alınması esaslarına bağlıdır. Gerçekler apaçık ortada iken kabullenip kullanmak bile bize yabancı gelebilir. İnsan beyni, canlılık ve yaşamın “Bağlantısal bütünselliği”, evrensel boyuttadır, “Kozmik Bilinç” ile bütünleşebilirliği bilimle kanıtlanmıştır. (1,2) Cüzi irade ve külli irade kavramları daha iyi anlaşılır olmuştur. Hakkın hakikati böylece anlaşılınca EM alanında uzman olmayanın “Ben” demesi ve bencillik yapması sorun olabilir.
            Umarım, Hakkın hakikatini biz de idrak edebiliriz.




2 Nisan 2020 Perşembe

İlahi İrade Kanunu


İlahi İrade Kanunu
            Günlük yaşamda, normal olarak, normal bir insandan beklenenler, genellikle, bilinebilir. Yaşam ortamında hüküm süren sorunlar ve koşullar ile kişisel ve toplumsal davranışlar bilindiği sürece, bireysel aklın kullanım sınırları tahmin edilebilir. Uç noktalar olarak ‘Ateist’ ve ‘Allah ehli’ olanlar dışındaki insanların ‘genel halleri’ ele alınırsa, insanlar, ‘Yarı İmanlı’, ‘Cennet Ehli’ ve ‘Sehven Cennetlik’ olmak üzere üç kategoride özetlenebilir.
            Her insanın çocukluk dönemi, fıtratları gereği, ortak denecek kadar masumiyet içerir. Reşit oluncaya kadar herkes, gerek eğitim ve öğretim kurumlarından, gerekse aile ve toplum hayatından, alacağını almış olur. Kendine göre çok sorununu çözmüş olabilir ama birçok sorusu da hala cevap bekler. İçgüdüsüyle, içinden gelenlerle ve fıtratına kazınanlarla; verilen aklı, fikri, kalbî duyguları, nefsaniyetiyle, belirli bir ahlak düzeyinde yaşamını sürdürür. İşinde başarılı ve aile hayatında mutlu olabilir ama bazı toplumsal soruları kadar bireysel soruları da hala cevap bekleyebilir. Yaşlılık döneminde hala cevapsız olan sorulara verilecek en iyi cevap, “Böyle gelmiş böyle gider, çevreye uyum göster yeter!” olabilir. Her üç kategorideki insanlar da aynı cevapta buluşabilir.
            Tanım itibariyle yarım imanlı kişiler, kiminle görüşürse onunla aynı fikirde olabilir. Cennet ehli ise her yaptığını cennete gitme hevesiyle yapar veya cennete gidemem kaygısıyla yapmaz. Bir başkasına, bilmeden yaptığı bir iyilik sayesinde, cennetlik olana da sehven cennetlik denebilir. İnsanların inançları açısından da farklı olabileceği Bakara suresinin ilk ayetlerinde açıklanır. İnsanların ‘muhtelif’ yaratıldıkları ise yedi ayette ayrıca belirlenir. “İstenseydi insanların hepsi, fıtratlarında oldukları gibi, tevhit ederdi ve bir ümmet olarak yaratılırlardı. Amma velâkin muhtelif olarak, çeşitli olmak üzere yaratıldılar. Bazıları adil ve tevhit eden, bazıları ise müşrik ve zalim olmak üzere, halk edildi.”  (42 Fussilet, 8) Farklılıklar, genellikle, aynı fıtratın, koşullara uygun olarak, çeşitli tecellileri olarak görülür. Hitap elçileredir ama Kitaplar tüm bireyleredir. Mesaj “Oku, düşün, tefekkür et ve ibret al” şeklinde herkese aynı olsa da dünyevî gayretlerden uhrevî çalışmalara pek zaman kalmaz. Eğitim ve öğretim alanları da uzmanlıklar şeklinde olduğu için mesajlara ilişkin düşünceler genellikle derinleştirilemez.
            Tevhit babası Hz. İbrahim semavi dinlerin yani İslamiyet’in ilk peygamberidir. Sıradan insanlar, peygamberlere eşit düzeyde yakın veya yabancı kalmıştır. Mesajların tümü bir bütündür ve birbirlerini tamamlayarak ‘güzel ahlaka’ götürür. Ne Museviliğin Kabalası, ne Hıristiyanlığın Azizler kültürü, ne de İslamiyet’in Tasavvufu, sıradan insanlar için yeterince aydınlatıcı olabilmiştir. Bu uzmanlaşma konularında, toplumsal olarak daima uzak kalınır. Anadolu’nun ‘Erenler Kültürü’ halk ozanlarınca halka sevdirilir ama her sıradan insanı ‘Ermiş’ olarak görmek mümkün değildir. Aynı sabır ve gayret herkese uygun gelemez. ‘Kitap öylemi demiş, böyle mi demiş, ne demek istemiş, nasıl olur da böyle bir şey der?’ gibi çok çeşitli konularda anlayış ve yorum farklılıkları ortaya çıkar. En sonunda, ‘Allah ile kul arasına girilmez, herkesin düşüncesi kendine’ denilmesi uygun görülür. Temel fikre en uygun davranış ‘herkesin dini kendine’ deyip, dini, tartışmaya açmamaktır.
            Tevhit bakışının odağı olan Tasavvuf ehli arasında, en küçük bir görüş ayrılığı bulunmuş, bilinmiş ve görülmüş değildir. Hızır, Yusuf, Mevlana ve Yunus arasında hiçbir fark yoktur. Düşünen akıllar için tevhit, dinsel ve bilimsel alanı da birleştiren bir ‘ilim’dir. Tevhit ilminin amacı kendini bilerek kemale erdirmek ve kâmil insan yetiştirmektir. Ermişler keramet ehli diye düşünülür oysa keramet kişide değil ilimdedir. Büyük Patlama ile ortaya konan ilim, uygulanırsa görülür, hareket ederse bilinir. Her zerre bilimsel özellikleriyle tanınır. Zerreler kadar ayrıntılı ‘bilgi’ ama evren kadar ‘bütün’ olabilen ilim; yok iken bir an içinde var olmuş veya var oldurulmuştur. Keramet işte bu ilimdedir, her ‘şey’ bu ilimden, bu ilmin içinde ve bu ilimle var olur. Bilimsel bilgi ve buluşlardan bilinir ki ‘ilim’ kavramı bir ‘düzenlilik, yasalılık’ içerir. Fizik ve kimya kanunları gibi bilimsel adlar da ‘doğa kanunları’ gibi genel adlandırmalar da aynı yaslara verilen adlardır. Yasa kavramı, aklı, bir irade, hüküm veya hükmetme düşüncesine götürür. Çünkü en küçük zerrelerin bile diğerinden farklı bir ismi, cismi ve resmi; fiziksel bir özelliği, hareketi ve marifeti vardır. Zaman, ilmin ortaya çıkışından itibaren başlatılırsa ilimden, salt ‘fizik’ olarak söz edilir. İradenin bir sahibi vardır denirse, ilimden ‘metafizik’ olarak da söz edilebilir. Yasalılık, ‘düzenlilik’, bir İlahi İrade Kanunudur veya Fizik kanunudur demek zevkinize, keyfinize ve cesaretinize bağlıdır.
            Akıl, ‘sebep, olay ve sonuç’ sürecine yatkındır. Her olayın bir sebebi ve bir sonucu olması mantıklıdır. Bugün akıl, doğadan elde ettiği bilgilerle, belirlenebilen en küçük zerrenin, örneğin ‘hiçliğin özeti’ olarak bilinen ‘fotonun’, kendine özgü maddesel özelliklerini iyi bilir. Kendine özgü olanların diğerlerinden farklı olan özelliklerini iyi bilir. Diğer zerrelerle sürekli iletişim, etkileşim, değişim ve gelişim içinde olduğu belirlenmiştir. Canlıların nefsanî, kalbî ve ruhanî yasaları dâhil, kısaca, akıl, her zerrenin diğer her zerreye bağlı ve bağlantı içinde olduğunu ‘Bağlantısal Bütünsellik Modelini’ ortaya koyarak iyi bilir. Tüm ‘Evren’ tam ve mükemmel, ‘Bir ve Tek Bütün’ olarak, bir ‘İradedir’.
            Umarım, ilahi nitelikli bu iradenin kanunlarını bulabilir ve idrak edebiliriz.