25 Ocak 2018 Perşembe

Görmeden İnanma


            Görmeden İnanma

            Kalbin Sad denilen bedensel yönünün ardında Kaf denilen manevî, ilim vardır. Her ikisi mevcudatın tümünü kapsar, birisi manevî diğeri maddî yönünü kapsayıp oluşturur. Henüz gündüz olmayan sabah veya henüz gece olmayan akşam vaktinde ayrıntılarıyla görülemeyen madde bir bütün halinde algılanır. Bu madde dağına Sad ve üzerine oturduğu ilim dağına Kaf denebilir. Her şey enerjiden oluşmuş ise Sad tüm mevcudatı maddi yönden kapsayan dağdır. İlmin tümünü idrak eden kalp Rahmanın arşıdır ve bu kalp de Sad dağını kapsar, içine alır. Sad dağı Kaf dağının üzeridedir ve Kaf dağının ardında Anka vardır. Bu durum ise yerlere ve göklere sığmayan Rahmanın mümin kulunun kalbine sığdığını gösterir. Kalbi bilmeyen Rabbi bilemez. (50.1; 38.1)

            İstidat, fıtrat arzında, ilmen yakin olmak amacıyla, ilim yolunda, ilim hedefine sefer ederseniz namazı kısaltmanızda, noksan kılmanızda size bir günah yoktur. Yakinden nasibi kendisine verilmiş olan namaz ve orucuna itinalı davranmayabilir. Yakin tahsili seferinde bedenî amellerin eksik olması günah olmaz.” Hadisi şerif: “Bir fıkıh, derin ve ince anlayış, sahibi, şeytan üzerine bin ibadet ediciden elbette daha şiddetlidir.” (4.101)

              İnsan, Allah’a, şah damarından da, sağında sevaplarını ve solunda günahlarını yazmak üzere yer alan, meleklerden de, daha yakındır. Sağında oturan melek nefsin Hakka bakan yüzü yani akıl etme gücü, solunda oturan melek ise nefsin bedene bakan yüzü yani hayal etme gücüdür. İnsanın fıtratı, nurlar âleminden olduğu için hayırlıdır. Beden sonradan olmadır, arızîdir, bu nedenle, fıtrata uygun olmadığı için, ‘bedenselliğe düşkünlük’ gibi bir şey normalinde beklenmez. Akıl iyi bir fikir geliştirirse karşılığını hemen on kat alır, sağdaki melek bunu hemen kaydeder. İyi bir fikrin birisine söylenmesi bile zincirleme yarar sağlayabilir. Nefis, bedensel zevklere uyarsa, pişman olup dönebileceği için, soldaki melek bunu yazması için yedi vakit bekler. (50.16,17)

            “Siz, O’na ve elçisine itaat edin. Sözünü duyup yüz çevirmeyin. Duymak, anlamayı, anlamak uygulamayı gerektirir. Sadıksanız azim gösterin. Hayvandan da beter, duymadıkları halde dava edenlerden, sağır ve dilsizlerden, olmayın. Yerdegezenlerin en kötüsü sağır ve dilsiz olanlardır. Yaradılışlarında olan duyup, anlama ve uygulama yeteneklerini köreltmemiş olsalardı bunları yaparlardı. Körelme nedeniyle, çabuk yüz çevirenlerde anlayış ve irade olmaz, hikmet, bunların göğsünde debelenir, tereddüt ederler. Kalpleri, hakikati huzur ve sükûn içinde karşılayamaz, hakikati işitip, anlayıp, kabul edip, uygulayamazlar. Henüz görmeden, gayba iman edenler, Hak görünmeden, hakikat bilgisinin doğruluğuna inananlar, O’na ve elçisine uyup, duyduklarınızı uygulayınız.” (8.20)

            “Ey görmeden iman edenler, kalbinizi ihya eden, dirilten, hakiki ilme, davet edildiğiniz zaman, arınarak ve teslim olarak, O’na ve elçisine, doğru yola girerek, daveti kabul edip, uyunuz. Davet edildiğiniz vakit, beka billâh ile ihya etmek, diriltmek için sizi istikamete davet eylediği vakit tümde fani, yok olmakla; istidadın, fıtratın zevalinden, yok oluşundan evvel, yaradılışınızı köreltmeden, kaybetmeden önce, icabet ediniz. Fıtratınız körelir, kaybolursa, hüzün oluşur, kalp ile kişilik arasında perde oluşur. Davete icabeti tehir etmeyin, ertelemeyin. O’na haşrolunursunuz, size sıfat ve zatıyla karşılık verir.” (8.22-24)

             “Aklı gideren ve duyguları şaşırtıp meşgul eden ölümün şiddeti, seker hali; ahret ahvalini, sevap ve günah gibi ölüm halinde olan kimsenin gafil olduğu işin hakikatini, gösterir. Ölüm halinde batınî halleri kişiye gösterilir ve “Bu senin dış âleme eğilim gösterdiğin için gafil olduğun iç halindir” denir. Yeniden diriliş için sura üflenir, böylece, her şahıs ahrette kendisine münasip olan surette dirilir. Bu üfleyiş, takdim ve tehir edilen amellerin gösterilmesi, vaat edilenin yerine getirilmesi vaktidir. Her nefis, ilminden bir saik, dürtü, istek ve amelinden bir şahitle beraber gelir. Kısaca ilmi, onu malumuna götürendir. Her olay insanın bir azasıyla meydana çıkar, elle yapılır veya gözle görülür, azalar amellere şahitlik eder, ameller ilmine şahitlik eder, ilim maluma götürür. Duygularının içinde yaşayıp, dış ortamda yaptıklarınla çok meşgulken, maddî ve cismanî perdeni mevt nedeniyle kaldırınca, işleyen ilmi idrak edince, daha önce tasdik etmediğin şeye, ahrete şahitlik ediyorsun, görüyorsun.” (50.19-22)

            “Delilleriyle, kanıtlarıyla, haşyet ve azamet tecellisiyle ortaya çıkan nefsanî sıfatlardan sakınanlara, takva ehline, sıfat cenneti yakınlaştırılır. Sıfat cenneti, yakın mekânda, zuhurda, ortaya çıkışta, değil ama rütbede zat cennetinden daha yakındır, buna karşın zat cenneti daha yakın görünür. Bunun nedeni, nur âleminde ulvî mertebede daha uzak olanın, nurunun şiddetinden, daha yakın görünmesidir. Aynı, güneşin gezegenlerden daha yakın görünmesi gibi.” (50.31) İnanmadan, inanılan görünmez!

            Kitap ehli, senden, onlara ruh semasından mükaşefe, keşif yoluyla anlayış, bilişle bir ilmel yakin indirmeni isterler. Musa’dan da ‘Allah’ı aşikâr göstermesini’ istemişlerdi. Müşahede, mükaşefeden daha iyi ve büyüktür. Zatlarının bekasıyla birlikte müşahede istemeleri sebebiyle kendilerini saika, yıldırım aldı. Müşahede zamanında bakiyenin vücudu bir şey’i mevsufunun, sıfatlananın gayrine koymaktır. Bakiye ile birlikte müşahede istemek, sıfat kemalini kendisine ait görmesinden kaynaklanan nefsin azgınlığıdır.” (4.153)

            “Onlar, Mesih'i yakînen katletmediler, belki Allah Teâlâ Mesih'i kendisine ref eyledi, yüceltti. Ehl-i kitaptan her kimse, yukarıdaki, ancak mevtin­den evvel, İsa'ya herhalde imân edecektir. İsa'nın ref’i, ruhunun âlem-i süfliden ayrılıp âlem-i ulviye ulaşmasıdır. Ve ehl-i kitap, yani evveli ve ahiri arif olan ilim ehlinin tümü, Allah'ta fena ile İsa'nın mevtinden evvel ona iman eder ve ona iman ettikleri za­man, kıyamet günü, yani cisimsel perdelerden kurtulup halen bulun­dukları uyku ve gaflet hallerinden kurtuldukları gün, olmuş olur. Kıyamet gününde İsa onlara şahit olur. İşaret eylediği veçhiyle Hak Teâlâ onlara İsa suretinde tecelli eyler.” (4.157-159)

             İnsanın fıtratına işitme, anlama, idrak etme ve davete icabet etme kazınmıştır. Benlik ve bencillik yapması fıtratları gereğidir. Bu durumda muhatap alınır ve doğru yola davet edilir. Kesretin vahdet olduğunu anlayarak, bütün içinde, tümde fani olarak, fıtratın gereğince, yola girin. Fıtratı yok saymak doğru değildir. Yaradılışınız gereğince davete uyun, sülûkta ilerleyin, var olan davet edilir, davet edilen yokluk iddia etmez, varlık ile kabul edin ve tehir etmeyin, karşılığınızı alırsınız. Tümde fani olmak, yokluğun idraki değil, varlığın idrakidir, müşahede ve şühud edin, gözlemleyin ve şahit olun. “Güneş ışığını gören, güneşi görür, Allah’ın nuru görünüyorsa görünen Allah’tır!” (39.22)

 

Kutsal Mesajlar

 

            İnsanın istidadı, fıtratı, ne derece kuvvetli olursa, başlangıçta nefsanî sıfatı da o derece kuvvetli olur. (50.36)

                                            Kutsal Mesajlar

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Hz. Musa                                Hz. İsa                                    Hz. Muhammet

Efal                                         sıfat                                        zat makamları

Nefis                                       Kalp                                        Ruha yüceliş

İlmen                                      aynen                                     Hakken yakin olma

Mükâşefe (keşif)                    Müşahede (gözlem)              Şuhut (şahit olm.)

 

 

11 Ocak 2018 Perşembe

İlâhî İlham

Sevgili okuyucu kardeşim kitabı okumak veya indirmek istersen lütfen tıkla.
            İlâhî İlham

            Düşünce, fikir ve duygular birbirleriyle ilgili ve ilişkilidir. Ayrıca, hepsi de harekete dönüşünce açığa çıkar. Ama hareketlerden duygulara fikirsiz çıkılamaz. Ulvî düşüncelere doğal hareketlerden fikirsiz geçilemez. Gök gürültüsünden korkan kurban kesebilir ama bu ulvi değildir.  Büyük fikir, düşünce ve duygular insanı harekete geçirir, ancak bu yol fikirden harekete doğrudur. Düşünme ve fikir üretme gücü, ilham ve sezgi kutsaldır. Bu nedenle önce bilgi verilir, bilgiye anlam yüklenir, bilgi edinme yöntemi öğretilir, öğrenmeyi öğrenen kişi, dıştan değil içten düşünme ve fikir geliştirme yeteneğine ulaşır. Bu temel fikir ve duyguların kutsallığı ve düşünme yetisinin insana verilen en büyük nimet olduğu idrak edilir.

            Müminin kalbinden ibaret bulunan, Hakk’ın arşı da, oluşum ve gelişim açısından, su ve maddenin vücut olarak öncesidir.” (11.7) Evrenin oluşumunu da bebeğin doğuşunu da ele alsak gelişim bir noktadan başlar. İlk bilinen veya ölçülebilen şeyin büyük ve önemli özelliklere sahip olduğu görülür. Yokluğun içinden çıkıp gelip varlık âleminde görülebilen zerre enerji, elektrik ve bir potansiyel yüklüdür. Bir zerre dahi ilmin varlığının delilidir. Hiçbir zerre kendiliğinden, ilimden ve vücuttan bağımsız oluşamaz, ancak bütünün parçası olarak var olup görünebilir, açığa çıkabilir. Oluşum ve gelişim açısından her şeyin öncesi kalptir, hakkın arşıdır. Hakiki kalp, ilim ve hikmet yüklüdür, ‘güçlü kuvvetlerin’ toplandığı yerdir. Beden, hakiki kalbin etkisiyle vücutlaşır, cisimleşir. Beden ve bedenin organları kalbe tabi olarak oluşur. Organları oluşturan kuvvetler kalpten geçer. Kutsal metinlerde ilk halk edilenin bir cevher olduğu ve bu cevherin, Hakk’ın celali bir nazarıyla yarı ateş yarı suya dönüştüğü bildirilir. Bu ayetlerin uygulamaları tüm âlemde, plazmadan itibaren, açıkça görülür.

            “Sen, amel aklını, eden, eyleyen, iş yapan, işleyen aklını, eylem elini kalbinin üstüne, kalbî vasıflarla vasıflanması için nefis elbisesinin altına sok. Nefis sıfatlarıyla kirlenmeksizin elini kudret sahibi ve nur ile nurlanmış bir halde çıkar. Kalbin hayatıyla hayat bulan bu el ve kalbin nuruyla nurlanmış hali, nuranî vasfı, dokuz ayetten, delilden ikisidir. Diğer yedi ayet ise Hakkın kendileriyle kalbe tecelli edip de Hakkın sıfatıyla sıfatlandığı ‘hayat, kudret, ilim, irade, semi, basar ve kelam’ olan ilahi sıfatlardır. Bu dokuz ayet, delil ile Firavun Nefsin vadisindeki kuvvetlerin, ‘benlik’ perdesindeki zanlar, görüntüler olduğu aşikâr olur.” (27.12)  Düşünme, düşünerek fikir üretme gücü ve kuvvetini, kutsallığı nedeniyle, terbiye etmeye gerek duyulmaz. Nefsanî ‘benlik’ perdesinde görünenler hakikatin ‘zanlarıdır’. Aniden beliren bir fikirle, perdeli ve perdesiz, bireysellik ve bütünsellik olmak üzere, iki âlem idrak edilebilir.” (27.22) Resim seyrederek ressam, vitrin izleyerek kasap olunmaz. Bir fikir harekete dönüşür veya projeye uygun inşaat yapılır. İlk halk edilen cevhere belirli bir amaca ulaşmak üzere, bir fikir çerçevesinde nazar edilmiş, kalbin ilim ve hikmeti yüklenmiştir. Sonuç olarak evreni oluşturan yarı ateş yarı su denilen ilk plazma böyle oluşmuş. Plazma elektrik, manyetik ve elektromanyetik kuvvetlerin toplandığı yerdir. Bu kuvvetlerden oluşacak her madde veya kütle, kalbin etkisi ve tesiriyle cisimleşir. Kalbin düşünme ve düşünerek fikir üretme gücü sayesinde kuvvetler potansiyellerini açığa çıkarır. Hakkın arşı olan mümin kulun kalbi, fikir üretme kuvveti nedeniyle de kutsaldır.

            Fikrin gerçekleştirilmesiyle ortaya çıkan hareketlerden fikre ulaşmak mümkün olmaz. Diğer taraftan yeni, benzeri olmayan, yararlı ve uyumlu bir şey ortaya çıkmış ise asla bir fikre dayanmadan mümkün olamaz. Eğer bir insan inşa edecek bir canlılık varsa ortada, evvelinde bir fikir vardır mutlaka, canlılık bu amaçla yaratılmıştır. Atamız peygamberlerce insan ruhunun geliştirildiğini açıklar. Her birinin bir görevi vardır. Atatürk, önce peygamberlerin yer ve önemini belirler ve kullara düşen görevi açıklar. Ona göre “İnsanın, birisi çocukluk ve gençlik diğeri rüşt ve kemal olmak üzere, iki dönemi vardır. Bir ve büyük olan Allah, kullarıyla teması, birinci dönemde dolaylı, ikinci dönemde dolaysız, aracısız, tercih eder. Hz. Musa, insan ruhunu, nefsinden, bedensel acı veren zevk kamçılarından kurtardı. Hz. İsa, insan ruhunu, duygusal sefalet ve ıstıraplardan arındırıp kutsala eriştirdi. Hz. Muhammet ise arınmış insan ruhunun, kutsal ilhamlara doğrudan, aracısız olarak, açık olduğunu ayetlerle bildirdi ve yaşayarak kanıtladı.”

            Ata milletinin ruhuna hitap ederek, kutsal ilhamlara ulaşmayı önerdi ve “İnsanların ruhlarındaki saklı kuvvetleri önce şahsımızda tecelli ve tecessüm ettireceğiz sonra manevi kuvvetler ilham vasıtalarını tavsiye edeceğiz dedi. Kutsal fikirlerin duygulara dönüşerek inanç haline geldiğini bildirdi. Bireylerin, inançlarına sahip çıkmasını, duygularını coşkulu yaşamasını ve ruhlarından ilhamlarla kutsal fikirlere ulaşmasını tavsiye etti. Kendisine göre “Kısaca, insanları istediği gibi kullanan kuvvet; fikirler ve bu fikirleri şekillendirip yayan kimselerdir. Kalbi vicdanında manevi ve mukaddes hazları olan için maddî olan hiçbir şeyin önemi yoktur.”

            Bir bebeğin çalışmaya başlayan ilk organı kalptir ve sonra oluşan her organın kuvvetleri kalpten geçer. Yetişkin insanın vücudunda da kalbin besleyip korumadığı bir hücre veya DNA, RNA yoktur. Kalbin her duygusu belirli bir algıya tabidir. Duyu organlarımızla beden dışından algıladığımız her uyarı kalbi harekete geçirir. Akıl ile elde edilen her bilginin kalpte bir izi olur. Akıl çevreden algıladıklarını kalpte işlediği gibi ruhtan aldığı sezgi ve ilhamları da kalbe taşır. İnsanı oluşturan ve yaşatan kuvvetler, kalpten geçtiği, orada yer ettiği ve iz bıraktığı için aslında yaşayan kalptir. Kıyas yöntemiyle yolunu bulan akıl yalnız hareketleri inceleyerek fikre ulaşamaz. Hareketlerden kutsal fikir ve düşüncelere ulaşmak, bu fikirlerin kendilerini ve kaynaklarını araştırmakla mümkündür. Kutsal düşünce ve fikirlere inançlardan tırmanılır ve sonuçta ruha ulaşılabilir. İnsanın her davranış ve hareketi belirli bir amaca dönüktür. İnsan bedeninde kendiliğinden, bağımsız olarak hareket eden el, ayak gibi bir organ hatta bir hücre olamaz. Tüm vücut, bünyesinde işlediği bilgilere uygun ve uyum içinde hareket eder. Hareketler bilgilere, bilgiler duygu, düşünce ve fikirlere, fikir ve düşünceler ise verilen düşünme yeteneğine bağlıdır ve bu nedenle de kutsaldır.

            Umarım, biz de hareketlerimizin sıfatlarımızdan kaynaklandığını müşahede edip inanç, duygu, fikir ve düşüncelerimizin kutsallığını idrak edebiliriz.

29 Aralık 2017 Cuma

Kalp ve Gönül


            Kalp ve Gönül

            İnsan hayatı incelemeye değer. Ceninde ilk hareket eden ve işlevini yürütmeye başlayan organ kalptir. Bebeğin diğer organlarının tümünü oluşturan güç ve kuvvet kalpten geçer. Yetişkin sağlıklı bir insanın tüm bedeni ve her hücresini kalp besler ve korur. Kalbi daha iyi anlayabilmek için insanın beden, nefis ve ruhunu anlamak gerekir.

            İnsan bedeni, maddeye hükmeden DNA, içgüdü ve fıtratına uygun bir şekilde oluşur. Beden, önce verilenlerle yetinir. Ana karnında protein eksikliğiyle veya dengeli beslenmeyle gelişir. Doğumdan itibaren ise nefis rol oynar. Nefis sayesinde açlığını tokluğunu bilir. Her türlü ihtiyaç nefsin emriyle giderilir. Emreden nefis emmaredir, her istediğinin olmasını, her ihtiyacının giderilmesini ister. Bu Firavun Nefsin terbiye edici ilimle, ruhla, ilk karşılaşması Hz. İbrahim’in karısı Sara’ya el uzatmasıyla başlar. Uzanan el katılaşır, taş kesilir ve Firavun “Senin Rabbin kim, ona ben de inandım, elimi düzeltirsen sana cariye ve hediyeler veririm” der. Böylece nefis artık ‘levvamedir’, kendisinin o kadar da her şeye hâkim olamayacağını, bedenin aslının ilim, hâkiminin ruh olduğunu anlar.

            Bilimsel bulgular da benzerdir. Bedenin atomlarına inmek çok kolaydır. En basit atom bir adet proton, bir nötron ve bir adet elektron içeren, hidrojen atomudur. Elektron eksi elektrik yüklü belirli bir miktar enerjidir. Bu enerji miktarı kritiktir, biraz az da olsa biraz çok da olsa madde veya atom oluşamaz. Elektron mikroskobuyla içinde görülecek bir şey yoktur. Proton ise hızlandırıcılarda çarpıştırılarak quarklarına, zerrelerine ayrılabilir. Zerrelerin her biri birer çekim gücüdür. Zerreler, belirli bozonların içinde birikip, toplaşıp, gölgeleşip, katılaşıp nasıl olduğu bilinmiyor ama maddeleşiyor, cisimleşiyor, cesetleşiyor, kütle kazanıyor. Artı elektrik yüklü zerrelerin maddeleşmesi, içlerinde bir bilgi, info, bilimsel bir özellikten başka bir şey olmaması, bedenin aslının ilim olduğunu kanıtlar. Bu gerçeği levvame nefis anlar, “Ben neyim ki” deyip kendini levm eder, yerer, kendini bilmeye gider.

            Âlemde ilk inşa edilen ev Kâbe’dir. Bedende de ilk inşa edilen organ kalptir. Hakkın arşı suyun, ilmin üstündedir. İlim henüz maddeyi oluşturmadan önce kalbe Kur’an olarak inmiştir. Bir hadis der ki “Allah ilk önce bir cevher yarattı, cevhere celaliyle nazar etti, cevher hayâsından yarı ateş yarı suya dönüştü.” Her ne oluştu, oluşuyor ve oluşacaksa bu cevherden, plazmadan ve kendine özgü nazarla oluşmaktadır. Mümin kulun kalbi Hakkın arşıdır, çünkü bu gönlün içinde başkası, gayrisi yoktur. Maddesi, manası, bedeni ve ruhuyla, ilmin maddeleşmiş, kütle kazanmış haliyle insan küçük âlemdir. Âdem ile âlem ikizdir, hangisini okursanız okuyun okunan Kur’andır. Gönül Hakkın arşı olan kalptir, içine Allah sığar.

            Her düşüncenin bir zıttı vardır, her olumlu bakışın bir olumsuzu, elektrik yüklerinin eksi ve artısı, manyetik güçlerin kutupları vardır. Pusula hep kuzeyi gösterir ama insan tüm yönleri ve kendi yönünü pusulaya bakarak bulabilir. Şeytan kelimesinin kökeni şutun, uzak, zıt köşe anlamındadır. Şeytan daima Hakkın zıddını gösterir, gerçek şeytan ile hakka ulaşmak kolaydır. İnsanın yarı cahili şeytandan da beterdir, ne zaman doğru ne zaman yanlışı gösterdiğini kendisi de bilemez. Şeytanlık yapan insan her zaman şeytanlık yapmalıdır.

            Günümüzde bile medeniyetten uzakta kalan yeni kabileler bulunmaktadır. Deneme amacıyla bir bebeği veya en akıllı bir kişiyi bile ormanda terk etmenin sonucu bilinir. İnsan insanlıktan çıkar, hayvanî değerler kazanır. Bu durumun tek sonucu vardır o da insan doğal olarak, doğada yetişmez. Ayetin dediği gibi insan inşa edilir. “Ben diğer canlılardan farklıyım, ben insanım” diyebilen ilk kişi Âdemdir. “Ben doğal evrimsel sürecin doğal bir sonucuyum” diyen kişi kendisine verilen beşerî ve insanî değerleri, fıtratına kazınan, konuşma gibi yetenekleri inkâr ediyor olabilir.

            Nefis firavun iken levvame olduğunda kendisine “Bu aşamadan sonra doğacak erkek çocuk firavunluğu ortadan kaldıracak” deniyor. Ortaya, sudan yani ilimden gelen çocuk anlamı olan, Hz. Musa hikâyesi çıkıyor. Her insanın gelişme, yükselme ve yücelme hikâyesi de budur. Herkesin içinde kendi Musa’sı vardır, görmek ister.  Hz. İbrahim’in tevhit babalığından ve İslam dininden halkı “Zahirde, dışarıda, görünen elle tutulan, maddi âlemden başkası yalan” diye anlayabildi. Musa annesini levm etme aşamasından mutmain, tatmin olmuş, aşamasına çıkarabildi. Nefsin bu aşamadan sonraki veled-i kalbi ise Hz. İsa’dır. Halkına “Bu maddi âlemde değil gerçek krallık Bâtıni âlemdedir” diyebildi. Bu nedenle madde âleminin gazap ve şehvet kuvvetlerinden birini atana, diğer yanağını da uzatarak, ötekinden de vazgeç dedi. Bâtıni âleme gitti gelemedi ama annesi nefsini mülhime, ilham alan, aşamasına çıkarabildi. Her inşa edilen, çıraklıktan üstatlığa yücelen, insan VİTRİOL’ün hakikatine erebilir. Kalbinin en ücra köşesindeki siyah noktaya ulaşıp, kalp Kâbe’sindeki siyah taş misali, hakikate erebilir.

            Din, insanın içindeki hakikate götüren yoldur, bu yola din denir, bir tanedir, senden sanadır, başka yol da yoktur. Kalbini Kâbe, Kâbe’sini arş yapabilirse ve arşın Hakka ait olduğunu idrak edebilirse insan inşa edilmiş ve gönül sahibi olabilir. Bu yolda şeytan da şeytanlık da araçtır. Gönül o kadar büyüktür ki içini sadece Allah doldurabilir, Allah o kadar büyüktür ki onun olduğu yerde zerre gayriye yer yoktur. İlham alan nefsin kalp çocuğu önce kul sonra resuldür, elçisidir. Miraca çıkmış dönmüş, belki de ‘inmemiş ki çıksın’. Ûruc edercesine oruç tutan, kıyameti koparcasına kıyama durup namaz kılan, her turunda bir üst mertebeye çıkarcasına tavaf için hacca giden, ‘benliğini’ kurban edip zekât veren, şahit olur, kaybolan kelimeyi bulur, okunamayan kelimeyi okur. Namaz bu müminin miracıdır.

            “Resul’ün fu’adı, kalbinin ruha açılan kapısı, şuhutta, şahit oluşta, ruh makamına terakki etmiş, cemi sıfatıyla zatı müşahede edici, Hakk’anî vücut ile mevcut olan kalptir. Resul’ün fu’adı, gönlü, cem makamında görmüştür. Fu’adda abid de yoktur. Cem'i vücuda vech-i baki tesmiye olunur ki cem'i sıfat ile mevcut zat demektir.” (53.11)

            Allah, içinde âşık ile maşuk olan, aşktır, içinde aşk olan gönüldür. İlim mürşidine mürit olanın gideceği yol bir tanedir, menzili de bellidir. Âli kapısından Hz. Muhammet şehrine girilir, şehirde aşk yaşanır.

            Umarım, biz de kalbimizi temizleyebilir, gönlümüzü sahibine açabiliriz.

           

27 Aralık 2017 Çarşamba

Yâkîn Olma


            Yâkîn Olma

            Hayvanî ruh seması, insanî ruh semasından ayrılırsa tükenip yarılır, biter, gider, hevesler de kalmaz dağılır, saçılır. Cisimleşen unsurların ve cesedi oluşturan parçaların her birinin, bedenin harap olmasıyla, aslına dönmesini önleyen berzah âlemi, hayvanî ruhun zevaliyle, akar ve bu nedenle de her şey aslına döner. Beden kabirleri karıştırılınca içinde bulunan bilgi, ilim ve cisimleşen, cesetleşen kuvvetler açığa çıkar. Belirli bir ölçümle ve ölçü içinde, birleştirilip bir araya getirilen parçalardan oluşturulup yaratılan insan, nesiyle gurur duyup, nasıl mağrur olup, neyi inkâr edebilir.” (82.1-6)

            “İnsanın bu isyanı, cezaya inanmayıp yalanlamasından gelebilir. Bunlar ise gururdan daha büyük kabahattir. İnsanın, beyninin, sağ ve solunda, akıl ve duygu, ilim ve sanat açılarından farklı, iki melek, yetenek vardır. Bunlar insanın tüm efalini, iş ve işlemlerini, düşünce ve fiillerini hıfz eyler, kaydeder, yazarlar. Bu şerefli, ikramı bol, cömert kâtipler işlerin nakışlandığı dünya ve sema âlemleridir. Bilgi kaybolmaz, mevcut oluş aslına, ilmine dönüşünce bilgi drape şeklinde çevresinde kalır. Kısaca günahlarınızın, yerde ve gökte, aleyhinize yazıldığını bilerek nasıl isyan etmeye cesaret ediyorsunuz?” (82.9,10)

            “Siz O’na ve elçisine itaat edin. Sözünü duyup yüz çevirmeyin. Duymak anlamayı, anlamak uygulamayı gerektirir. Sadıksanız azim gösterin. Hayvandan da beter, duymadıkları hâlde dava edenlerden, sağır ve dilsizlerden olmayın. Yerdegezenlerin en kötüsü sağır ve dilsiz olanlardır. Yaradılışlarında olan duyup, anlama, basar ve uygulama yeteneklerini köreltmemiş olsalardı bunları yaparlardı. Körelme nedeniyle, çabuk yüz çevirenlerde, anlayış ve irade olmaz, hikmet, bunların göğsünde debelenir, tereddüt eder. Kalpleri, hakikati, huzur ve sükûn içinde karşılayamaz; hakikati işitip, anlayıp, kabul edip, basiretle görüp uygulayamazlar. Henüz görmeden, gayba iman edenler, Hak görünmeden, hakikat bilgisinin doğruluğuna inananlar, O’na ve elçisine uyunuz, duyduklarınızı uygulayınız.” (8.20)

            Ey görmeden iman edenler, kalbinizi ihya eden, dirilten, hakiki ilme, davet edildiğiniz zaman, arınarak ve teslim olarak, O’na ve elçisine, doğru yola girerek, daveti kabul edip, uyunuz. Davet edildiğiniz vakit, beka billâh ile ihya etmek, diriltmek için sizi istikamete davet eylediği vakit, cemi’de, tümde fani, yok olmakla; istidadın, fıtratın zevalinden, yok oluşundan, evvel, yaradılışınızı köreltmeden, kaybetmeden önce, icabet ediniz. Fıtratınız körelir, kaybolursa, hüzün oluşur, kalp ile kişilik arasında perde oluşur. Davete icabeti tehir etmeyin, ertelemeyin. O’na haşr olunursunuz, size sıfat ve zatıyla karşılık verir.” (8.22-24)

            İnsanın fıtratına işitme, anlama, idrak etme ve davete icabet etme kazınmıştır. Kalpte perde oluşu ve bencillik yapması fıtratı gereğidir. Bu durumda muhatap alınır ve doğru yola davet edilir. Kesretin vahdet olduğunu anlayarak, bütün içinde, tümde fani olarak, fıtratın gereğince yola girin. Fıtratı yok saymak doğru değildir. Yaradılışınız gereğince davete uyun, sülûkta ilerleyin, var olan davet edilir, davet edilen yokluk iddia etmez, varlık ile kabul edin ve tehir etmeyin, karşılığınızı alırsınız. Tümde fani olmak, yokluğun idraki değildir. Müşahede ederek, fiillerin kaynağının, sahip olunmayan güçlü kuvvetler olduğunu idrak ederseniz, karşılığını önce efal cenneti olarak alırsınız. Hâlden hâle geçiş yeteneğinizle yücelirsiniz. Kalbin ihya edilişiyle fiiller sıfat kazanır, insan bu hâllerle sıfatlanır ve sıfatlarına sadık kalır.

            “Kalbin ikbali zamanında, hâliyle mevsuf olan kimse sadıktır. ‘Fail Haktır’ deyip hakkı fail gören, her fiilin failinin hak olduğunu gören sadıktır. Düşündüğü hâl ile sıfatlanan kimse, kendisine yararlı fiiller karşısında sıfatlanıp sadık olur da kendisine zarar veren fiiller karşısında dayanamaz ve sıfatında sadık olamazsa sadakati tam olamaz. Kısaca hiçbir hâle iltifat olunmaz ancak makam olduğu zaman iltifat olunur. Makama da itibar olunmaz, ancak mevatında imtihan olunduğu zaman, üstlenilmeyip imtihan geçildiğinde, iltifat olunur, imtihanda hâlâs bulursa, kurtulur, selamete ererse o vakit sahih olur.” (3.143)

            “Kullar, ken­di hâllerinin, kendileri üzere, Hakk’ın evsafını celp edici olduğunu bilmelidir. Bu nedenle, nefislerini neye hazırlarlarsa Allah'ın kendilerine onu bağışlayacağını, nitekim «Ben, bana itaat edene itaat ediciyim» buyurduğu, kullar Allah'la olurlarsa, Allah'ın da onlarla olacağını bildirir.” (3.152) “Güneş ışığını gören güneşi görür, Allah’ın nuru görünüyorsa görünen Allah’tır” (39.22).

            İşitmek ve görmek gibi, verilen beş duyu, insan için özel yeteneklerle donatılmıştır. Akıl, fikir, hikmet, sezgi, basiret ve ilham ile desteklenen bu özel duyu melekeleri, insanı, yaratılan diğer canlılardan farklı kılar. İnsan önce bilmez ve görmez. Özel duyu melekeleri insanın, inanarak gireceği seyri sülûk süreci içinde, inşa edilmesini sağlar. Bu süreç içinde, görmeden inandıkları algıların kanıtlandığını basiretiyle görür. Elçisiyle gönderilen mesajların delillerle desteklendiğini anlar ve anladığını uygular. Duyumlar böylece anlayış ve uygulamaya dönüşür. Kalp, kanıtlanan hakiki ilim ile ihya edilmiş, diriltilmiş olur. Anlayış ve uygulama, fıtratın zevalinden evvel, ilmin davetinin kabul edilip uyulduğunu gösterir. Kalp ile kişilik arasında perde oluşmazsa, sıfatları ve zatıyla karşılığınızı almış olursunuz.

            Hâli ile sıfatlanan kimse sıfatına sadık ise kendince kurtuluşa erer. Kulun kendi hâli hakkın sıfatını celp eder, çeker, nefsi ne isterse onu verir. Arayan aradığına kavuşur. İnkâr edenin inkârını güçlendirir. Her ne seviyorsa sevdiğine kavuşur, su testisi suyolunda kırılır. “Bana itaat edene itaat ediciyim” deyişine göre de kavuşmak isteyen Allah’ına kavuşur. Allah muhabbeti yapanların da yanlarında, yakınlarında ve yâkîn olduğu aşikârdır. Duman görüldüğünde ateşi ilm-el yâkîn, ateşe yaklaşılıp görülürse ayn-el yâkîn, ateş tüm duyularla algılanıp ısı ve sıcaklığı deneyimleşirse bilmenin derecesi hakk-al yâkîn olur.

            “Görmeden inanma” kavramında görme, göz ile olan zahiri görüş değil, basiretli görüş olabilir. Bu açıdan, görüp de inanan olamaz, inanmadan da kanıtlanamaz. “İnanma” hitabı da akla olduğu için yüce Kitapta, ayetlerle, apaçık deliller ortaya konur. Tefekkür edip ibret alınması da tavsiye edilir. Böylece beş duyu ile algılananın, aslı anlaşılıp, özün ne olduğunun idrakiyle, uygulanmakta olanın ilim ve kutsal bir fikir olduğu açıkça görülür. Görmeden inanmanın mükâfatı, inanılanın görünmesidir. Görünen, görenin görüntüsüdür. Beşer, beş duyusuyla göremez, ‘ölmeden önce ölünüz müjdesiyle’, hâllerin sıfatlarını zevk edebilir.

            Umarım, bizim de amaçladığımız bilmenin derecesi yâkîn olabilir.

15 Aralık 2017 Cuma

İnsan, Bir 'Kutsal Fikir'dir

Sevgili okuyucu kardeşim kitabı okumak veya indirmek istersen lütfen tıkla.
            İnsan, Bir ‘Kutsal Fikir’dir

            İnsan, bedeni ve ruhu ile çok yönlü bir âlemdir. Beden Medine’si, şehri, ilminin cisimleşmesiyle, çok karmaşık ilişkiler içinde olan, çok sayıda alt sistemlerden, parçalardan oluşur. Cansız maddeden canlı organizmalara geçiş kadar karmaşık olan diğer bir geçiş de hayvanlar âleminden insana geçiştir. İnsanın, beşerî nefis veya hayvanî ruh denilen, canlılığı, bitki ve hayvanlardan farklıdır, insanı doğurmaya yatkındır. Bitki ve hayvanların analizinden elde edilen bulguları sentez ederek bir sonuca varmak yanıltmayabilir. İnsanı analiz ederek veya davranışlarını inceleyerek, olgun insan kavramına doğallıkla ulaşmak yanıltıcı olabilir.

            “Düşünme, düşünerek fikir üretme gücü ve kuvvetini, kutsallığı nedeniyle, terbiye etmeye gerek duyulmaz, cisim ve cesetten arınmış olmak lığı nedeniyle de fena etmeye, fani olmasına gerek yoktur. Düşünebilme, fikir üretme yetisi kısa zaman içinde, bir anda, zahir olabilir ve bir anda bir fikir ortaya çıkabilir ve delillerle yön değiştirerek tüm kıyaslamaları birleştirip senteze ulaşabilir. Kalp, vücudun birliği ve bütünselliğini idrak eder ama kıyas yolu ile cüzî, kısmî, parçalara ait bilgilerden sistemin bütününe fikirsiz geçilemez. İnsan, beden şehrindeki her ayrıntıyı tam olarak idrak edemez. Bilinen ayrıntılar, bütünü oluşturacak şekilde birleştirilemez. İlim ve cisim âlemleri ayrı iki âlemdir. Ayrıntılı incelemelerle bilinmeye çalışılan kısmî parçalardan, bütüne ve onu oluşturan fikrin kendisine ulaşmak mümkün değildir. Fikir sayesinde iki âlem idrak edilebilir.” (27.22) Kuş gibi uçak bile kuş değildir.

            İnsan, bir üst sistem ise organların her biri bir alt sistemdir. Alt sistemlerin, göz ve kulak gibi, işlevleri, nasıl çalıştıkları, incelenirse, anlaşılabilir ancak üst sistemden alt sisteme nasıl geçildiği, kıyas yapılarak, kıyas yöntemiyle anlaşılamaz. Kök hücreden organlara geçişin nasıl olduğunu anlamak zor olabilir. “Nasıl oluyor bilinmez ama böyle oluyor” deyimi, kütle veya madde oluşumunda denildiği gibi, iyi bilinen ‘bilimsel’ bir gerçektir. Bir otomobil üretiminde binlerce parça farklı yerlerde üretilip bir yerde birleştirilir. Birbirine kıyasla imal edilen parçalar bütüne ilişkin fikir vermez. Bir parçadan arabanın modelini çıkarmak veya model değiştirmek zor olabilir. Günlük olay ve eylemlerden toplumun nereye gittiğini anlamak zordur. Her yapılan veya düşünülenden karakter analizi yapılamaz.

            Bir ayette, ‘İlim, Hakk’ın gölgesidir’ deyimi geçer. (25.45) Gölge, akıl için bir ‘şey’ belirtisidir. Gölge, gölgesi düşen bir cisim ve gölgeyi belirli bir şekil ve açıyla düşüren ışık kaynağını düşündürür. Karanlık olan gölgenin kendisine değil, cisim ve ışığa ilgi duyulur. İlmin gölge oluşu, karanlığının aydınlanması, bilinmezliğinin bilinmesi, anlaşılamayanın anlaşılması gerektiğini gösterebilir. Hakkın anlayış ve idrakine ‘Hakikat Güneşi’ denebilir. İlim fikirlerle uygulanabilir ve anlaşılabilir. Bu nedenle doğrudan Hakk’ın bir parçası olan ve henüz cisimleşmemiş olan ilim ve fikir kutsaldır. Düşünme ve fikir üretme yeteneğini, kutsallık nedeniyle, terbiye etmeye gerek yoktur. Henüz cisimleşmediği için fani de değil, fena bulması da gerekli değildir. Temel fikirler, ana fikirler bir anda zahir olup ortaya çıkar, şimşek gibi çakabilir. Delilleriyle geri dönüşü kolaylaştırır, temel fikirlerin doğruluğu, diğer mevcut bilgilerle kıyas edilerek, kanıtlanır. İnsan, olgun, kâmil insan nihai ve kutsal bir fikirdir. ‘Bizim gibi yiyen içen biri işte’ gibi tanımlamalarla, bilgi veya bulgularla bilinemez. Beden Medine’sinde, birbirleriyle uyumlu alt sistemler ortamında, ayrıntıların tümü bilinemez, ancak sistemin bütünlüğü anlaşılabilir. Kalp, zâtı ile ancak külliyatı idrak eder. Bir araba gören, arabanın bütününü görür ve anlar, ayrıntılarına giremez ve göremez. Parçaların uyumu, üretim teknik ve teknolojisi bilinemez. İlmin tümünü bilmek Hakkı bilmek olamaz.

            Canlıların hücre veya DNA’larını analiz ederek canlılık fikrinin bütünü anlaşılamaz. İnsan yaratma fikrine, insanların davranışlarını veya alt sistemlerini inceleyerek ulaşılamaz. Yapay zekâ çalışmalarını insan ile kıyaslamak uygun olmasa gerek. Yapay kalp, yapay mide gibi alt sistemlerin birleştirilmesi bir insan etmeyebilir. Yapay zekâ çalışmaları sonucunda insanı tanımayan, insana saygısız bir yapay zekâya ulaşmak, Yaradan’ı inkârı hatırlatabilir.

            “Hal lisanı ile tespih etmek, vasıflarınla sıfat tecellilerine hamt etmek ve olgun sıfatıyla hamt edici olabilmek için sıfatı, maddeleşme arızasından tecrit ederek, sıfatın cisimlenme öncesini idrak ederek, Rabbini tespih et. Zatında fena secdesiyle secde et. Sana hakkel yakin gelinceye kadar ibadet et. Sana hak yakın geldiğinde vücudun inkıza bulur, biter, abid ve mabut gayri olmaz, bir olur, Hu olur. Hakkel yakin geldiğinde, bu bilince erdiğinde, vücudun inkıza, biterek, tamam olup son, bularak, âbid ve mâbud, ibadet eden ve edilen, cemian, bir bütün olarak, gayri değil, Hû olmak suretiyle, böylece, senin ibadetin nihayet, son, bulsun.” (15.98,99) “İlim seferinde, korku ortamında, namazı kısaltmakta sakınca yoktur.” (4.101) Kur’an katıksız, Hakk’ın gayri batıl ile karışıklığı olmayan, Hakken yakındır, ayni cemden, vahdet makamından kaynaklanır, kalp makamından olsaydı ilmen, ruh makamından olsaydı aynen yakın olurdu. Zatın tevhidini ispatlamak için nebi ile önce ‘kul’, sonra ‘resul’, sonra da ‘Hak’ ilişkisi kuruldu. Kul-resul-hak bir oldu, tevhit edildi. İkilik ve benlik ile perdelenmemek için kendi zatın ile Allah’ı tenzih et ve ‘gayrı’ bir şeyin olmadığını kabul et. (69.51,52)

            “Günlük hayatta çevresinde muhteşemin ihtişamını görerek, kalp huzuru içinde oluşuyla ve huşu duymasıyla, namaz kılan kişi Hak ile meşgul olduğundan faydasız şeylerden kaçar, yüz çevirir ve benlik sıfatından vazgeçerek yani zekât vererek, huzur ve hazlarının fazlasından kaçınır. Lezzet, şehvet ve hazlarının hukukuna riayet ederek, azı karar çoğu zarar ilkesine uyarak, koruyan yakin sahibi müminler kurtuluşa götüren mevte ermişler, kapısına kadar gelmişlerdir. Hukukun dışına çıkanlar, fazlaya kaçanlar, nefsin peşine düşerek nefsin isteklerini yerine getirdiklerini düşünenler, nefislerine düşmanlık ederler.” (23.1-2)

            “Sonra kendisine ruhumuzun üflenmesi ve suretimizle tasviri sebebiyle insanı, yaradılıştan gelen “başka bir hale girme” haliyle halk edilmiş olarak inşa eyleriz. İnsanın yaradılışından, fıtratından gelen ahdi misaka uyma hali bir halden diğer hale geçiş yeteneği demektir. Bu yetenekle insan, evrimsel gelişim alanı olan doğadan kurtulma ve önce yükselerek sonra da yer çekiminden kurtulup yücelerek hal değişimiyle ‘inşa’ edilir. İnsan gerçekte böylece halk edilmeyen bir halktır. Yani halk edilen diğer tüm doğadan farklı olarak inşa edilerek yaratılan yaratıktır. Bundan sonra sizler tabiat açısından ölüsünüzdür. Doğaya bağlı ve bağımlı değilsinizdir. Kısaca, kurtuluşa götüren mevte ermişsinizidir. Benlik ve bencilliğinizden vazgeçme zekâtını vererek yeniden doğuşa adaysınızdır. Sonra siz kıyameti sugra gününde, ikinci defa meydana gelme gününde, hakikat ile diriltilirsiniz. Fena halinde ölü iseniz kıyameti Kübra gününde beka ile diriltilirsiniz.” (23.14-16)

            Umarım, biz de, kutsal olmayandan kutsallığa gidişte amacımıza ulaşabiliriz.

8 Aralık 2017 Cuma

Hakk’ın Hakikati


            Hakk’ın Hakikati,

            Geliş ve gidiş kavramları, önce bir hareket olduğunu, hareket eden bir şey olduğunu ve sonunda da ne yapıldığının bilindiğini gösterebilir. Söz konusu insan ise gidiş ve gelişin bir amacı olması da gerekir. Hatta geliş ve dönüş yollarının ayrı olması, yönlerinin ters olması beklenir. Günlük yaşamda farkında olunmayan çok şey vardır. İnsanın kendini bilmesi, doğayı, dünyayı ve evreni bilmesinden geçer. Farkındalık kavramı çok genel ve geniş kapsamlıdır. Var olanlar arasında, değişen ve değişime tabi olarak gelişen insanın, insan olması, doğal bir olay gibi görünür. Bunun böyle olmadığı, düşünülünce görülür. Ormanda kaybolan birisi çevresine uyum gösterirse yaşayabilir. İnsanın insanlıktan uzak bir doğal ortamda insan olarak kalabilmesi zordur. Küçük yaşta ormanda kaybolan birisinin insanlığa katkısı olamaz hatta insanlıktan çıktığı görülür. Kısaca, insanı, insan, yetiştirerek, inşa eder. Böylece, Âdemin yaratılış hikâyesi ve âdemoğlunun neslinin devamı daha iyi anlaşılabilir.

            Bilimsel ve dinsel düşünce nehirlerinin çıkış kaynağı aynı ilim pınarıdır. Düşünen insanlar akıllarını kullanmış, fikir üretmiş, konuşmuş, görüşmüş, akla uygun yollar bulmuştur. Üretilen fikirler hayal âleminden de kaynayabilir. Akıl için düşünmek ve derin düşüncelere dalmak doğaldır ama fikirlerin kaynağı ilham, sezgi ve akla uygun hayal de olabilir. Doğanın incelenmesi sonucunda, ardındaki ‘altın orana’ ulaşılmış ise, bu icat değil var olanın keşfidir. Fiziksel ve kimyasal yasaların veya genel anlamda ilmin kaynağının merak edilmesi de akılcıdır. Hayal âleminden çıkıp gelen bir fikir, ilham veya sezginin, doğal ortamda kullanılıp kazanç elde edilmesi varken, gelenin nerden geldiğinin merakı ertelenebilir.

            Dediklerinin doğruluğu ve akla uygunluğu tartışılmayan bilim insanlarına saygı duyulur. Bilim insanları fikir üretir, mimarlar tasarım yapar ve mühendisler uygulayıp ürün üretir. Cep telefonunu kullanan, ardındaki teknik ve teknolojiyi düşünmese de olur. Günlük yaşamda yararlanılan her türlü alet, edevat ve aracın ardında çok şey vardır ama çok kişi bunların ne olduğunu, ne bilir ne de bilebilir. Normal insanlar, ot verir süt alır gibi, maaş verir fikir alır, ücret ve fiyat ödeyip bir şeyler satın alır. Ekmeğin, ekip biçmekten geldiğini bilemeyebilir. Fikir üretenler, fikirlerden ürün üretenler, bu ürünleri kullananlar önlerindeki ve ellerindekiler ile çok meşgul olabilirler. Fikirlerinin ve ilhamlarının kaynağını merak etmeyen bilim insanlarının ve ürünlerin nasıl üretildiğini merak etmeyen kullanıcıların duyarsızlığı aynıdır.  Bilim insanlığı, doğayı geçip onun ardındaki ilimsel gerçeğe ulaşmalıdır.

            Eşya ve görünen vücutlar, ezeldeki ilimlerinin açığa çıkmış halidir. Eşyanın aslı ve esası, görünen maddenin hakikati, Hakk’ın yokluk aynasındaki görüntüsü, gölgesidir. İlmin görünür haline ‘gölgenin uzatılması’ denir. Vücudun, ilminden ayrı ve gayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz ama farklılığa yalnız akıl şahitlik eder.” (25.45)  “Sıfatının tecellisi, ortaya çıkışı için ‘nefhaat-i Rabbaniye rüzgârlarını’, ‘şişirici rüzgârları’ gönderir.” (25.48) Bir bardağın tasarım, üretim ve malzeme bilim ve teknolojisinden ayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz, akıl da buna şahittir. Ancak bir bardağın kendisi ile ilmi ayrı şeylerdir akıl buna da şahittir. Bardak ve ilmi birbirinden ayrılamayan farklı şeylerdir ama bardak da ilminden başka bir şey değildir, içinde ilimden başka bir şey yoktur. Küp şeker küpünden ayrılamaz. İnsan ruh ve maddedir.

            Bazı hallerde bilimin dışına çıkmak, ilme yücelmek, bilimden vazgeçmek değildir. Bilimin kaynağı ilimdir. Kaynağına inmek için altın yumurtlayan tavuğu kestiren merak da insana aittir. Nasıl çalıştığını merak eden çocuk oyuncağını bozabilir. Sezgilerine güvenen bilim insanları da aldıkları ilhamın kaynağını merak edip ilmi hayal edebilir. Evrende her zerre, birbirlerini algılar, iletişim ve etkileşim içinde, ilme dayalı, uyum içinde olduklarını bilim kanıtlar. Zamanın olmadığı, uzay zamanın birleşik bir alan olduğu da, akla rağmen, sezgiyle kanıtlanır. Akıl, bir gölge gördüğünde, gölgesi düşen bir madde ile ışığın varlığını ve yerlerini otomatik olarak düşünür. Evrenin aniden şişen bir zerreden oluştuğu da akıl için makul ve mantıklıdır. Ayet de zaten “Sıfatının tecellisi için  ‘şişirici rüzgârları’ gönderir” demektedir. Fikir ve söylemlerin aynı olmasına karşın kaynakları ayrı olarak düşünülür. Aynı olan iki fikir ve iki söylem ancak aynı kaynaktan çıkabilir, akıl buna şahit olabilir. Bilimsel ve dinsel fikirlerin kaynağı bir ve tektir Hak’tır. Açılım Hak’tandır, Hakk’ındır, Hak’tır, ilim Hakk’ın gölgesidir, fikirler ilham ile gelir, akılla geliştirilir. İlim ile uygulamalar arasında, ara yüz veya ara kesitte, gölgeleşme ve pıhtılaşmadan söz edilir. Âlim de arif de aynı kaynaktan beslenir.

            Haktan geliş ve hakka gidiş yolları birbirlerinden ayrı ve zıt yönde değildir. Aynı yoldan ve gelindiği yönde gidilir, ondan gelinir ve ona gidilir, tüm hareket de onundur, ondadır, onunladır. Onun istediği olur, olan da budur zaten. Hakikat, gerçeklik ‘sen nasıl istersen öyledir’ kavramı bilimsel olarak da kanıtlanır. (1,2) Gerçekliğin ölçüm yapmadan önce belirsiz olduğu, ölçüm yapıldaktan sonra belirli olduğu bilimsel deneylerle kanıtlanır. Foton ve elektron, ‘çift yarık’ deneylerinde, ölçüm kaydedildiği zaman parçacık olarak davranır, aksi halde dalga fonksiyonu gösterir. Dalga özelliği gösterdiğinde asla madde oluşamaz. Doğa vardır ve gerçektir ama insanın yetişmesinin ve inşa edilmesinin doğal olmaması gerçeği düşünüldüğünde, doğa yalnızca bir araçtır sanki. Doğa ve doğal gerçeklerin ‘insana göre’ olma niteliği vardır. İnsanın nazarı, diğer canlıların bakış ve görüşlerinden çok farklıdır ve doğada farklı sonuçlar doğurur. Doğayı ve doğal oluşumları tayin edici karakteri, insan nazarını kıymetli kılar. Gerçeklik, insanın ‘ölçme’ seçimine bağlı ve bağımlıdır. Doğa, ezeldeki ilmin açığa çıkmış halidir, ilmi idrak eden de yalnız insandır.

            Her şey insan için, insan Hak içindir. Âdem böylece halife olur. Hilafetin gereği olarak doğaya hakkını verir, nasıl olacağını tayin eder. Saygı duyulan, fikir üreten bilim insanı ‘gerçekliğin, insanın ölçüm yapmasıyla’ oluştuğunu söyler. Arif de ‘âlem Âdem için, Âdem Allah içindir, insan bu amaca ulaşabilecek şekilde donatılmıştır’ der. Evren bir araçtır ve Yaratıcının bilinmesi, Hakkın hakikatine ulaşılması amacıyla insanın kemaline hizmet eder.

            Umarım, biz de Hakk’ın hakikatini idrak etme mutluluğuna erebiliriz.

 

(1)   Bilimfili.com/Gerçekliğin ölçülmeden önce var olmadığı deneysel olarak kanıtlandı.

(2)   reality is what you choose it to be”, bilimsel olarak da kanıtlanır.

29 Kasım 2017 Çarşamba

Nefsin Nikâhı


            Nefsin Nikâhı

            Beden, kalbin maddeye bağlı ve bağımlı, kesif, cisimleşmiş kısmıdır. Sağlam kafa sağlam vücutta olur. Kalp için bedenin sağlık ve sıhhati önce gelir. Nefis, bedenin kemalini, olgunluğunu sağlamaktan sorumludur ama önce sağlık. Beden sağlığı sağlanmadıkça nefsin manevi olgunluğunu sağlayıcı basireti açılmaz, idraki saf olmaz ve rüştünü ispat edemez. Ulvi bilgilerden rızkını almadığı sürede de nefis yetim sayılır. Yetimler nikâhlandığı zaman rüştünü kanıtlamış olur ve kendilerine hakları olan malları verilir. Doğal olarak insanın çocukluk evresinde, bedensel organları yeterince gelişinceye kadar, insanlık konusunda olgunlaşması beklenmez. Bu devrede nefis, bedenle meşgul, onunla dalgındır ve kendi kemalinden gafildir.

            Bedensel organlar olgunlaşınca, nefis, bu organları manevi olgunluğuna erişmek amacıyla kullanabilir. Örneğin aklı iyi ile kötüyü ayırt etme gücüne ulaşınca ve bedensel ihtiyaçlar azalınca, kişi aklıyla insanlığın tahsiline gayret gösterir, böylece nefis de olgunlaşmaya başlar. Nefsin akıl basireti açılır, fıtratında kazılı ilmi ile yaradılışı zahir olur, beşiğinde uykusundan uyanır ve gaflet uykusundan yakaza haline geçer, cevherinin kutsallığını anlar, yerini, merkezini ve amacını anlar.

            Bu gelişmenin iki nedeni vardır. Birisi organlarını kullanma yetkisidir. Örneğin aklını kullanmaya yetkilidir. İkinci neden de bedenle daha az meşgul olup, azaların bedene tahsisinden feragat edebilir. Örneğin, aklı bedensel ihtiyaçların karşılanmasında daha az kullanıp, aklın tamamen bedensel sağlığa tahsisinden feragat edilebilir. Ancak büyümenin, aklı başında olmanın uzun süre alması ve bedensel gelişimin kuvvet ve şiddete eğilimli olması nedeniyle, nefis kendiliğinden ve kendi kendine, tamamen ulvi yöne dönük, aklın olgunluğuna ve kutsal arzuların tahsiline soyunamaz, girişemez.

            “Kırk yaşlarında, insan, hakikati arar. Nefis, fıtratına, yaradılışına uygun fedakârlıklar yapar. Kendi âlemine döner ve yaradılışının nurları ışıldar, olgunlaşma arzuları şiddetlenir. Bu durumda hakikat yetimlerinin kefili, kayyumu olan Ruhulkuds, kutsal ruh, kutsala veya kutsallığa götüren ilim; nefsin rüştünü görürse, ona, hakkı olan hakikat ilim ve hüküm mallarını vermeye başlar. Çünkü nefis artık eşyanın hakikati için nikâhlanacak kadar büyümüş, yücelmiştir. Güzelliğin içtenliğini,  bedenselliğin ruhsallığını basiretiyle anlar. Esas olanın şekil olmadığını, şekil alan, şekle girenin öz olduğunu idrak etmiştir. Nikâhlanıp da bağlanmak, özün kalbe akışını sağlar, manevi tatmine götürür.” (46.15)

            “Cismanî şeh­vetlerle perdelenip, nefsanî lezzetlerle meşgul olmaları sebebiyle nefislerinin, beden ve bedenin terkip ve mizacından ibaret olduğunu zannederek, kuddüs cevher ve fıtrat-ı nurdan, kutsal cevher ve nurun yaradılışta kazılı oluşundan, gafil oldular. Somut cisim denizi ile soyut ruh denizi indirilmiştir. Bu iki deniz insan vücudunda buluşur. Aralarında, ne hayatın cevherinin letafetinde, ne de madde cesedinin kesafetinde olan ve ‘berzah’ diye adlandırılan, ‘hayvanî nefis’, beşeriyet canlılığı vardır. Denizlerin arasında, berzahta ne latif ne de kesif denebilen, nefsanî canlılık bulunur. Nefis her ikisinden de dengeli yararlanır, ne ruh bedeni latif, ne de beden ruhu kesif, yapabilir.” (55.19)

            “O beytte, Hakk’ın arşı olan Kâbe’de, mümin kulun kalbinde, delil ve mevcudat, ilim ve bilgiler, hüküm ve hakikatler var­dır, o delillerden biri de  ‘akıl’dır.” (2.96, 97) Arz gibi sema da, yedi kat olarak takdir edildi. Her semaya amacı, araçları, tesir ve tedbirleri işaret edildi.” (41.11, 12) Kalbin bir tarafı ruh, diğer tarafı maddedir.  Kalbin ruh ve madde tarafları, celali bir nazarla var, cemali bir nazarla fani, yok olur. Celalî nazara dayalı mevcudat ile giz’lenen Hakk’ın, Halk olarak görünmesi kalbin nefsanî yönüdür. Bu bakışta her şey birbirinden farklı, her oluşum bir diğerinden ayrı bir varlıktır. Halka, Hakk’ın cemalini görmek üzere bakılırsa, her şeyin bir ve tek ilimden kaynaklandığı görülür. Hakkın cemal ve celalini görmek, hayata Hakk’ın arşı olan kalbin olumlu veya olumsuz sıfatlarıyla bakmaktır. İlk oluşan kalp, yaşamı oluşturan kalptir. Celalî nazar ile var olan cemal’i bakışla fena bulur.

            Her ne yaşanırsa tüm varlık ile yaşanır, kısmî yaşanmaz, organsal yaşanmaz, bir bütün olarak yaşanır. Duygular akılla yaşanır, aklın kullanımında duygular da etkindir. Aynı anda hem gülüp hem ağlama, duygu ile gidip akıl ile durmak olmaz. En iyi bilinen deyim ‘kalbinin sesini dinle’. Çocukluk, gençlik ve olgunluk gibi evrelere bakılırsa, aklın ve duyguların aynı anda yaşandığını ancak beden ve ruhun yaşanmasında, yoğunluk, önem ve öncelik aldığı görülür. Bu açıdan bakış ile olgunluğa gidiş incelenebilir. Önce beden öne çıkar, ele alınır, sonra sırasıyla hayvanî nefis, insanî nefis, duygusallık, kalbî yaşam, ruhsal evreler öncelik alır. Herkes kendi hayatında dört mevsimi yaşar. Gençler için ‘ ilkbaharında’, orta yaşlılar için ‘sonbaharında’ deyimleri kullanılır. İnsanın, gece, nefsanî karanlık ve gündüz halleri yani ruhun nurunun, hakikat güneşinin gurup ettiği ve parladığı da gerçektir. Aydınlanma sürecinin başında geceyi yaşarken, aydınlanıp, aydınlatma, gündüz aşamasına geçilebilir. Bedenden ruha yüceliş sürecinde, nefsin karanlıktan aydınlığa çıkışı, firavunluktan, ilham alan hale yücelişi gözlenir. Genel anlamda ‘kuvvetlerin sürekli iletişim ve etkileşim’ içinde oluşuna paralel olarak, yüceliş sürecinde ehli ile dayanışma ve yardımlaşma ihtiyacı duyulabilir.

            Ayette “Kırk yaşlarında, insan, hakikati arar, çünkü nefis artık eşyanın hakikati için nikâhlanacak kadar büyümüş, yücelmiştir” denmesi anlamlı olabilir. Kalbin yaşamında nefsanî olay ve eylemler yerini kalbî duygular ve ruhsal gelişime bırakabilir. Maddenin kesafeti ve ruhun letafeti nedeniyle nefis, şiddete, aşağıya, karanlığa eğilimlidir. Yücelişin sürekli ve amaca ulaşıncaya kadar sürebilmesi, kesifin latif ile dolanırlılığını, karşılıklı bağlı ve bağımlılığı, gayretlerin sadakat ve kararlılıkla sürdürülmesini gerektirebilir. Üstelik bireysel yüceliş ile insanlığın yücelişi paralel olacağı için aynı sürecin içinde daha önce aynı yücelişi yaşayan nebilere ve Resule sadakat söz konusu olabilir.  Bu durum ayette ‘nikâhlanma’ olarak ele alınmıştır denebilir. Bilerek, bilinçle, sevip isteyerek, aşkla, ilahî aşk için, aşka evet denebilir.

            Umarım, dayanışma içindeki yüceliş sürecinde, gereğince azimli ve kararlı olabiliriz.