22 Mart 2014 Cumartesi

İnsanın Anlaşılamaz Yapaylığı !


 
İnsanın Anlaşılamaz Yapaylığı

                                                                                                          Ev Ödevim 23032014

Sun’i, yapay: İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.
İkinci baskısı yapılan bir kitabın bir makalesini okuyorsunuz, kitap için önce bir sol sonra da altta çıkan dropbox'a tıklayınız lütfen:
Click here to view

İnsan çok ömür bir şey, hayret bir şeydir. Bir kelimenin, insanlar tarafından hazırlanan bir sözlükteki, anlamlarına bakınız. Aynı cümle içinde kullanılan tanıtım kelimelerine göre insan yapısı bir şey sanki sahte ve uydurma olmak zorunda. Diğer yandan yapay zekâ ve organ geliştirmekle, insanlığımızla övünürüz.

İnsanın gelişimine bakılırsa gerçekten doğal ve yapay aşamaları dikkat çeker. Ayetlerde de belirtildiği şekilde, insan “ters tutunan bir su damlasından” oluşur ve topraktan biten ot gibi doğadan çıkıp kurtulur. Zamanla insanın edindiği ve işlediği bilgiler sayesinde ve bilgilere dayalı uygulamaları ile insanlığa yüceldiği gözlenir.

İnsanı Doğa’dan çekip alırsanız Doğa eksik kalır, Doğa’da büyük bir boşluk oluşur. İnsanda Doğa’da olmayan ve Doğa’dan gelmeyen önemli özellikler ve yetenekler vardır. İnsanda olanlar başka bir canlıda yoktur. Öyle ki diğer tüm canlı ve cansızlarda bulunan özellik ve yeteneklerin toplamından da üstün olanlar insanda toplanmıştır. Bu üstünlükle insan Doğa’yı ve evreni anlayabilir, değiştirebilir, geliştirebilir ancak, kısmen de olsa, yok edebilir de. İnsan, bilgileri sayesinde, ilmi ve hatta ilim olduğunu idrak edebilen yaratıktır. Çevresini ve Doğa’yı bilerek ardındaki ilim gerçeğine ulaşmayı başarmıştır.

Bilginin kendisinin bir sıfatı yoktur. Bilginin uygulanması iyi ya da kötü olabilir. Aynı bilgiden enerji de üretilebilir bomba da. Yüksek tahsilli birisi insanlığa yararlı da olabilir zararlı da. Karıncaya çalışkan, aslana asil ve kargaya hırslı sıfatlarını kendi sıfatlarından veren de insandır. Bu nedenlerle her kişi küçük yaştan itibaren bir eğitim ve öğretim sürecinin içine sokulur. İnsan olması, iyi, doğru ve güzel insan olması için çaba harcanır.

Her insan adayı eğitim ve öğretim süreci içinde gösterdiği başarıya dayanarak Doğa’dan kurtulabilir ve insanlığa doğru yücelebilir. Bu yücelişte bilginin kıymeti bilindiği için bilgi edinme ekol ve okulları, toplumun özel ve resmi kurum ve kuruluşları oluşturulmuştur. Tarih boyunca bu amaçla nice dernek ve dergâhlar kurulmuştur. Tümünün ortak özelliği, insanı kemale erdirmek, insan-ı kâmil inşa etmek amacıyla, eğitim ve öğretime dayalı, insanlığa yüceliş sürecini sistemli bir şekilde yürütmektir.

İnsanlığa yüceliş belirli bir başlangıcı ve belirli bir sonu olan bir süreçti. Bu sürecin işleyişinin de belirli bir sistemi vardır. Süreç içine, insan adayının idraki için, çevreden “girdi” olarak yalnız bilgi alınır. Bilgiler sürecin içinde sistemli bir şekilde yürütülen “üretim faaliyetleri” kapsamında işlenir. Sürecin sonunda çevreye “çıktı” olarak, yine yalnız bilgi ve bu bilgiye dayalı, öğretme sıfatlı davranış verilir. Öğrenilenler öğretilmeye dönüşerek süreç süreklilik kazanır. Aday idrak ile insanlığa ermiş olabilir.

 

İnorganik olanın dibinden organik canlıların doruğuna kadar doğa bilinmekte ve ayrıntılarına girilmektedir. Taş ve topraktan bakteri ve virüslerin nasıl oluştuğu, su ve sıcaklığın buna etkileri iyi bilinir. Bu oluşum inorganik maddenin bir özelliğidir ve aynı koşullarda yine tekrarlanabilir.

Yapaylık insanın doğasında ve kendisindedir. İnsanın doğası kısmen Doğa’dan gelir ve Doğa ile ilişkilerini insanca kurar ve sürdürür. İnsanın kendisi ise Doğa’dan ötede, Doğa’nın ardında ve üstündedir. Karmaşık olan insanın kendini bilmesidir. Esas kaçınılmaz kaos budur ve buradadır. Doğa’yı anlamak kolaydır.

Kaosun anlamı karmakarışık değil, anlaşılması zor, ilahî düzen denebilecek kadar karışık ve karmaşıktır, bu nedenle idraki güçtür. İnsanın Doğa’yı anlaması, kendi yapaylığını anlamasından ve kendini idrakten daha kolay görünür. Bazı konularda “bir insan bunu nasıl anlayamaz?” diye şaşılır. Diğer bir deyimle bazılarının bir şeyi “anlayamazlığının derinliği” anlaşılamaz derecededir. Bu duruma dipsiz kuyu denilse yeridir. Basit bir konuyu anlatırsınız karşınızdaki bir türlü anlayamaz. İşte bu, insanın “anlaşılamaz” derecedeki “anlayamama” durumu, idrak edişin köklerinin yerini, nasıl bir bataklıkta ve ne kadar derinde olduğunu gösterir. İdraki idrak eden idraksizliği de idrak edebilir.

Doğa’da olmayan belki de budur, idraksizlik temelinde yücelen idraktir. Her karınca bir karıncadır, her aslan da bir aslandır ama hiçbiri ne olduğunu bilemez. İnsan bilir, eşyayı bilgisiyle bilir, kendini ilmi ile bilir. Kendisinin ilimden ayrı ve gayrı ne bir resmi vardır ne de bir cismi vardır. İnsandan ilmini alırsanız geriye bir insan kalmaz, kalan resme ve cisme insan denmez, belki ot belki de it denebilir.

İnsan, insan yapısı bir şey olmaya daha yatkındır. Yapayın tanımındaki “yaradılıştan olmayan” deyimi yerine “doğal olmayan” olmalıydı. İnsanın yaradılışı doğanın oluşumundan farklı olmalı. Yaradılıştan gelen, doğal olanlardan üstün yetenekleri sayesinde insan “olgunluğunu” üretebilmektedir. Doğa’dan gelen doğal yönü olsa da insanın bilgiden ilme erişmesi insancadır. Doğa’nın evrimsel gerçekliği üzerine devrimsel denebilecek ilim ile yücelişi yaşama geçirmesi tamamen insancadır ve insancıldır.

İnsanın yücelişinin, doğal evrimsel gelişim sonucu olması mümkün değildir. Bu nedenle insanın yücelişi doğaya, doğal akışa bırakılmamıştır. Yüceliş amacıyla akıllı insanlar ele alınıp sistemli bir şekilde yetiştirilmek üzere “olgunlaşma” süreçleri geliştirilmiştir. Tarihimizde “ahilik” gelenekleri herkesçe iyi bilinir. Toplumumuzda bu sürece örnek olarak kadim ve küresel dernekler tarafından geliştirilen “çırak”, “kalfa” ve “üstat” aşamalarını gösterebiliriz.

Din kurumunun da amacı budur. İnsan doğmaz insan olunur. Doğa için “halk ediş” deyimi kullanılmasına karşın Âdem yaratılmıştır. Yaratılan, yaratılışı ve yaratmayı, yaratıp öğretenden öğrenerek yaratır. İnorganik ortamdan organik canlıların gelişini ve gelişimini doğal bulan âlimler “yokluk” temelinden, ademiyetten, insanın insan olmasını da doğal bulabilir, sonra da insanlığa “yapay” diyebilir. Zaten “idrak” her zaman, hemen herkes için bir sorun olmuştur, her âlim arif olamaz, anlayışla karşılanmalıdır. Kitap: Click here to view.


5 Mart 2014 Çarşamba

İslâm Âlemi Neden Geri ve Fakir!


(sayın okuyucu, aşağıda, 243 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)


Kitabı okumak için tıklayınız:



2. Baskı:

 1. Baskı:  
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.


 

İslâm Âlemi!

            Özellikle “hakikati” arayanlar arasında konuşulan, görüşülen ve şaşılan bazı konular vardır. “Nasıl olur?” diye cevap aramaya çalışılır bu konulara. Hatta bazen “çok güzel” denen görüş ve çözümler hemen unutulur. Belki de unutulmasının en önemli etkeni çözümün ucunun bize dokunması ve acıtmasıdır.

            Bu konuların önemlilerinden biri “İslâm âlemi neden geri kalmış ve diğer âlemler neden ileri gitmiş, hatta daha da ileri götürürsek, ilahî adalet bu işin neresinde?” diye ortaya konabilir. Soruyu soranların, cevap olarak bir şeyler ileri sürenlerin değil, halkın ekserisinin bildiği birkaç gerçeği dizersek cevap kendiliğinden ortaya çıkabilir.

            “Din İslâmiyet, İslâmiyet teslimiyettir” hemen herkes bilir. Hz. İbrahim tevhit öncüsüdür, İslâmiyet onun dinidir, üç semavî dinin de özü birdir. Kitaplı olarak bilinen bu dinler birbirini bütünler ve aynı, bir ve tek mesajın birer parçasıdırlar. Mesaj en sonunda son peygamber tarafından, eksik tuğla yerine konarak, tamama erdirilmiştir. Önce zahirî sonra batınî âlem en sonunda her ikisi de kutsanmıştır ve bu mesaj evrenseldir tüm kâinatı kapsar. Kendilerini doğanın bir parçası olarak gören Kızılderililer, nirvanaya ulaşan Budistler teslim olmuş bilgelerdir. “Yer ve Gök Tanrı” diyen Şaman da bilgedir, halk zahir Hak batın diyen ise ariftir.

            İlahî adalet vardır ve gerçektir. İlahî kanunlar vardır her yerde ve her zaman geçerlidir. “Say kanunu, yani çalışma, hak etme yasası” vardır ve herkese eşit bir şekilde uygulanır. Yer çekimi yasası kadar geçerlidir. “Çalışmayana, çocuklar için de ağlamayana, mama yoktur” denir. “Allah her yerde, her zaman hazır ve nazırdır.” Her yerde ve her zaman var olan da hazır ve nazır olan da başkası, gayrisi yoktur.

            Kilise, mabet ve tapınaklarda dua etmekle bir şey elde edilemeyeceğini öğrenenler nihayet aklını kullanmaya başlamış, ilim sahibi olmuş, birbirlerinin hak ve yetkilerine, insan haklarına saygı duymuş ve güzel ahlak sahibi olmayı başarmışlardır. İslâm âlemi diye birkaç Ortadoğu ülkesini örnek göstermek doğru değildir. İslâm “benlik” gütmeyen her dinin ortak özelliğidir. “Müslüman” ve “müslim” kelimelerinin lügat manası “İslâm olan” demektir, “islâm” ise teslim olan demektir.

            Bu kendisi küçük, anlamı derin ve hikmet içeren gerçeklerle bir çözüme ulaşmaya çalışalım. Bizi şaşırtan âleme bir bakalım, ilk emir olan “oku”, “ilim gaib, gayb, kaybındır nerede bulursan al”, “eşyanın hakikatine er” emirlerine uyulmakta mıdır? Uyuluyorsa nerede uyuluyor? Eşyanın hakikatini idrak edecek kadar doğa incelenmekte ve araştırma yapılmakta mıdır? Nerede yapılmaktadır? “Düşünün, düşünmeyenlerin başına pislik yağar” ayetine uygun bir şekilde okunan evrenin hakkında düşünülmekte midir? “Tezekkür edin, tefekkür edin, işi ehline verin, işin ehline danışın, aranızda tartışın, aklınızı kullanın” ayetlerine uyulmakta mıdır?

            Kim çalıştı, çabaladı, uğraştı, didindi hak etti de hakkını alamadı? “Kalkın, dünyaya yayılın ve rızkınızı arayın, emirlere uyun ve dua edin” anlamındaki ayetleri herkes bilir. “Çalışmayanı, aklını kullanmayanı, tembellik edeni, temiz olmayanı Allah sevmez” bilinir, nerede uyulduğu ise dünyada gezerek bile görülebilir.

            Aslında her şeyin sebebi herkes tarafından bilinir de özellikle kendini “halktan” ayrı ve kopuk tutanlarca sorulur neden? Cevabın içinde biraz da kendi suçunu inkâr etmek, ortak olmamak, bir kısmını olsun üstlenmemek gizlidir. Böylece, yalnız ve sadece halkı suçlamak, kendisi halktan kopuk olduğu için de onun dışında ve üstünde olarak suçtan arınmış olmak ister. Denmek istenen “ben okudum akıllı oldum ama halk kendini dine verdi, okumadı cahil kaldı onun için geri kaldı” düşüncesidir.

            Yanlış düşünceler saç örgüsü şeklinde iç içe geçmiş durumdadır. Her şey ilmin somut halidir. Eşya veya madde hakikat güneşinin gurup etmesiyle oluşmuştur. Halk, “müspet” sapından tutulan “müspet ilim” çekici ile “inanç” örsünde dövülmemelidir. Pozitif ilmin karşısında ayrıca negatif ilim yoktur. Maddî ve manevî ilim yoktur. İlim birdir maddeleşmiş hali eşyadır. Hakka giden yolun ilk mertebelerinde ilim ruhu temsil eder. İnsan aklını kullanırsa ilim için kullanır. Akıl ilme gidip gelerek bilgi elde eder. Aklını kullanmayan için veya akılsız olan için din de yoktur iman da. Dinlerin ortak amacı “güzel ahlak” sahibi olmaktır. Aklını ilim için kullananlar, çalışkan ve dürüst olanlar her şeyi hak eder, ilahi adalete göre de hakkını alır. Dünyasını da ahretini de kazanır.

            Halkın topluca kalkınması da aklını kullanan, halkını hor görmeyen, halkından kopmayan, halkının elinden tutan bireyler sayesinde olur. Demokrasi de bu demektir ve bunu gerektirir. “Halk aynı el Hak’tır.” Halka hizmet Hakka hizmettir.” Halkın halk tarafından halk için yönetilmesi de demokrasidir. Halkın kendini bilen her bireyi halkı da bilir Hakkı da. İlim kendini bilmektir, kendini ilmin somut hali olarak bilmektir. “Bir ben varım bir de benim sahip olduğum ilim var” şeklinde değil de “ben ilmin ta kendisiyim” şeklinde bilmektir. Ezoterizmin tamamı bu mesajı kapsar. Kütlenin oluşumunu sağlayan “bozon” da ilimdir.

            Göbeklitepe veya Mısır rahipleri de doğruyu söyledi ama zamanında anlaşılabilecek kadarını söyledi. İnsan ilmin tamamını idrak ederek kemale erdi. Âdem ile insanlığa atılan ilk adım son elçi ile doruğa çıktı miraç gerçekleşti. Dünyanın her köşesinde bilge kişilerce tarih boyunca söylenenlerin hepsi gerçeğe ilişkindir ve doğrudur ama tamamlanması miraç olayı ile gerçekleşmiştir. Şuurlu olarak iman edilir ve mümin olup namaz kılınırsa şuur kalmaz miraç olur. İnsan-ı kâmil böylece oluşmuş arif, âlim ve bilge kişi böylece hayat bulmuş, ölümsüz ruh ile diriliş gerçek olmuştur.

            Doğal “evrimsel” süreçten sonra ilim ile “devrimsel” öğrenme ve yücelme süreci başlar. İnsanın dipten doruğa yücelişi sayesinde kemale eren kişi insanı kâmil olur. İnsan iyi kullandığı “akluhikmeti, aklı ve sezgisi” sayesinde idrake erer. Mesaj tüm evrene kazınmış haldedir. Her şey ve eşya, ağaç duruşu, kuş uçuşu ile bir ayettir yani delildir okuyana. Hak halk olarak görünür bilene, kendini bilene, Rabbini bilene!

             

İnsan ilimdir!


               İnsan ilimdir!


            Bilenle bilmeyen bir olmaz. Arif ilmi, eti, kanı ve canında hisseder, onların ilmin etkisiyle oluştuğunu ve çalıştığını bilir. Beden ve organlarının ilmin eseri olduğunun, ilmin bunlarla zahir, görünür olduğunun idraki içindedir. Hiçbir şey ilimden ayrı, gayri ve ayrılmış tutulamaz. Cahil, yalnız isim ve cisim ile ilgilenir, ardındaki ilimden habersizdir. Yapı taşımız araştırılmalı. Hem dalga hem de parçacık olanın ardındaki ilme ulaşılmalıdır. Batı eşyadır, Batıda yapılan budur, ilme ulaşılır.

            Temelde, var olmanın özü ‘bilgi’, ‘ilim’ ile ilgilidir. Bu evrendeki her obje, her parçacık, her ışık paketi enerjisi bir bilgi taşıyıcısı olarak hareket eder. Her ‘şey’ kendi fiziksel özelliklerinin deposudur, ardındaki bilgisi, özellikleri ve ilmi ne ise odur. Kara delikler, eksenleri etrafında, enerji ışınımına, ‘Hawking radyasyonuna’ sahiptir. Böylece, kara delikler yavaşça hiçliğe buharlaşır. ‘Şey’in kendine özgü bilgisi, transfer edilebilir ve asla kaybolmaz. Olay ufkunun ötesine geçen parçacıklar bilgilerini kaplama gibi çıkarıp, kütleleri enerjiye dönüşerek, olay ufku ötesinde bırakırlar.”(*)

            İnsan ilimdir. Kendini bilmek, ilim oluşun idrakine varmaktır. Kimse ve hiçbir şey ilminden farklı bir resim veya madde değildir.  Herkes ilmin somut bir halidir. Varlığının ilim oluşunun idrakine varan, eşyanın hakikatinin de ilim olduğunu idrak eder ve ilmin bilinmek için olduğunu anlar.

             Bu idrak ile her yönde Hakk’ın yüzü görünür, perdeler, vehim ve ham hayal ortadan kalkar.  Her iş ve eylem ilmin bir uygulamasıdır. Nefsin oluşumu, canlanması, hayat bulması ve yaşaması ilimle olur. Maddeyi ilimden ayrı düşünmek yanıltır. (39.9) Din de bilim de aynı gerçeği anlatır.

(*) The Economist, Stephen Hawking's answer .Aug 26th 2015, by D.J.P

 

13 Ocak 2014 Pazartesi

Eşrefi Mahlûkat ve Dünyası

(sayın okuyucu, aşağıda, 243 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

Kitabı okumak için tıklayınız: Tıklayınız
 
 

               Misal Âlemi Dünyada Eşref-i Mahlûkat!


Misal âlemi olan Dünyamızı biraz yakından tanımakta, okumakta, yarar vardır. Yeryüzü güneşten kopma bir maddedir. Güneş sayesinde görünür ve ısınır, yoksa karanlıkların içinde kara bir noktadır. Cisimlerin, hareketleri kendilerine özgü olsa da, kendi iradelerine dayalı değil, evrensel itim-çekim yasalarına bağlıdır.

Atomun ısı ve ışığı, onun yok oluşundan çıkar ortaya. Milyonlarca atom bombası sayesinde güneş güneşlik yapar, dünyamıza ısı ve ışık saçar. Bir de elektrik gerçeği vardır, ısı ve ışığı dirençten çıkar. Cam içindeki tel, negatif ile remzedilen elektriği iletmeye karşı olan dirençten akkor haline gelir ısı ve ışık saçar. Bakır telin direnci az olduğu için elektriği kolayca geçirir, ne ısı ne de ışık oluşur.

Bunlar böylece hep bilinir. Felsefe ise, bilinenlere anlam verir, satır aralarını, denilenden denilmek isteneni okur. Akıl ve inancı sezgi ile birleştirip basiretli görüşe ulaşır. İlk kutsal mesaj “oku” emrinin doğayı okumak ile ilgisi, henüz ortada okunacak bir kitap olmadığından anlaşılabilir. Böylece, kâinatı okumayı öğrenmek, basiretle, gönül gözüyle görerek, eşyanın hakikatini bilmek önem kazanır.

Güneş sisteminde, insana kadar, iş, isim, sıfat yoktu. Zaman ve harekete anlam kazandıran insandır. Cemadat, nebatat ve hayvanat insan ile mana kazandı. Böylece, tesviyede buluşarak, Hak’tan aldığı ün-şöhret, şan-şeref gibi sıfatlar da halkın oldu. Halk edilmiş değil yaratılmış insanın yaratılmasına katkı sağlama şerefine kavuşan insan-ı kâmil “eşrefi mahlûkattır!”

Konuşma, okuma, yazma, bilme, bildirmeyi öğrenen yalnız insandır. Evrenin var oluşunun nedeni, amacı insan olsa yeridir. İnsan kendini bilerek Tanrıyı bildi. Ressamlık resim ile hayat bulur, yaşar. Belki, Tanrı’nın yaratıcılığı da insan denen eseri, abidesi ile hayat bulmakta, kâinat böylece anlam kazanmaktadır. Gerçeği öğretirken, gerçek olmayanları ayıklarız. Batıl ve yanlış olanı söküp atarız, yerine iyi, doğru ve güzeli koyarız. İyileştirme ve güzelleştirme işinde zorlandıkça, bazen, nerden geliyor bu kötülükler, çirkinlikler içimize, aramıza diye feryat ederiz. Neden önce yanlışı öğrenir insan, ilk önce doğruyu öğrensek ya. Hep gündüz olsun, gece olmasın isteriz sanki. Aydınlık güzel, karanlığa ne gerek var veya mana ve manevi zevkler bu kadar güzelse maddeye ne gerek var diyesiniz gelir.

Ham taş niye, daha taş oluşurken, işin en başında, eser oluşsa ya, der gibi. Oysa “ey düşünen akıl sahipleri” hitabına uygun olarak, biraz düşünceye dalsak görürüz ki, “Ben” olmadan ‘ben’liği nasıl kaldırırız. Yusuf kuyuya atılmadan nasıl çıkarılır. Tefekkürle idrak ederiz ki, yaratma, “yaşam” olmazdı o zaman, nefret olmasaydı aşkı sevdayı bilemezdik.

Aklı kullanmak, fikir üretmek, alternatifleri değerlendirmek, konsantrasyonla derin derin düşünmek, tefekküre dalmak herkese zevk verir.

Bağnazlığa, yobazlığa ve dogmalara karşı oluşumuz da bizi kor gibi kızdıran bir çeşit dirençtir. Cehalete direniriz, böylece aydınlanır, aydınlatırız.

Pozitif düşüncelerimize ters düşen negatif düşünceler bizi kızdırıp akkor hale getirir. Moğol istilası gibi, zor ve olumsuz koşullar altında, Yunus Emre gibi, dâhilerin çıkması ve zaferler kazanılmasında bir hikmet olsa gerek. Bu gerçeklerin ışığında kendimizi sorgulayabiliriz. Kendimize pozitif yüklemeyi üstlensek bile karşı tarafı veya ortamı negatif yüklemek elimizde, irademizde olamaz.

Pozitif ve negatif düşüncelerin gelişiminde ve bunların sürtüşmesinden çıkan kıvılcım, ateş, ısı ve ışığın oluşumunda irademiz ne kadar vardır ve geçerlidir. Gönlümüzde çakan şimşek ve çıkan yıldırımdaki rolümüz nedir. Çevredeki zıtlıkların sürtüşmesinden sıcaklık, sıcak olaylar hatta savaşlar çıkmakta. Ancak, ne gariptir ki, gönlümüzdeki haklılık ve haksızlığın sürtüşmesinden de kıvılcım, ateş, sevgi ve aşk ile beraber, soğukluk ve nefret duyguları çıkmakta.

Güneş de isteyerek güneş olmadı. Bir dizi zincirleme patlamalarla güneş güneşlik yapar. Vücudumuzun karbon bazlı oluşu bizim seçimimiz değildir. Nedenini bilmediğimiz halde, çeşitli organlarımız saat gibi düzenli çalışır. Kendimizi bilmek adına nelere ne kadar sahip çıkıp ben diyeceğimize dikkat etsek iyi olur.

Aklımızın küllî akıl, kişiliğimizin insanlık ve ilmimizin de küllî ilim ile bir ilişkisi olabilir. İnsan, O’nun ruhu ile yaratılmıştır ve insanlığımız ilim ve amel iledir.

Güneş ve dünya gibi, bakmasını ve okumasını bilirsek, ay dahi bize bir örnek oluşturur. Bağımlılıktan doğan pervaneliği, var oluşuna engel değildir. Kopuşu, dönüşü ve duruşu yörüngesel sisteme tamamen bağlı ve bağımlıdır. Ancak, ay vardır ve gerçektir, bizim gibi, bizim kadar. Üstelik gecelerimizi aydınlatmak görevi de pek kutsaldır. Sisteme tam olarak teslim olmuş bir haldedir. Ayna görevini eksiksiz ve başarıyla yürütür durur. Bu görev için var edilmeyi hak eder.

Var olmayı, var olup güzel sevmeyi severiz. Her şeyimiz bize verilmiş olsa da, önce olmadığımızı ve sonra da olmayacağımızı bile bile biz bugün ısrarla varızdır. Üstelik büyük, güçlü, kudretli ve başarılıyızdır. Kalbimiz, akıl aracılığıyla ilim kaynağı olan ruh-güneşinden aldığını nefis-arzımıza başarıyla iletir. Bağnazlığın negatifliğine direncimiz sayesinde, kanımızın son damlasına kadar, kıpkırmızı, akkor halde, cehalete karşı koyarız.

Allaha inanır, kutsal kitaplara el basarak yemin eder, nur kaynağı olduklarını kabulleniriz, ama bazen, dinlerin dogmalar olduğunu söyler saçmalarız. Aramızda alegoriler ve sembollerle anlaşırken, özüne inmeden, bir hikmeti olabilir mi demeden, mecazî anlamını düşünmeden bazı kutsal mesajlara bağnazlık diyen olabilir.

Akıllıya, aklı kadar indirilmiş ve "oku", "düşün", tefekkür et", "tezekkür et", "akla uygunsa ayettir" gibi birçok ikazlarda bulunan "düşünce sistemi" asla "dogma" içermez.             Din gerçeğine “dogma” gibi çamur atılacağına "anlayamadım" denilmesi daha uygun olur belki de.

Aynı anda hem pozitif hem de negatif yüklü olduğumuz bir gerçektir. Normal dediğimiz bir tansiyonumuz ve vücut ısımız vardır, limitlerin dışında dengemiz bozulur, istemesek de bunlar oluşur. Yoksa bizim bireysel yapımız da, aynı çevremiz gibi, damalı, siyah-beyaz kareli mi?

Olgun insan, Ketum Üstadın, işin kolayına kaçma lüksü yoktur. Üstat, dinlerin özü ile saptırılmış din olgusu, adet ile ibadet arasındaki farkı kendi özünde hissetmeli, içine sindirmeli, gönlünde özümlemelidir. Özümlediğine inandığı bir kardeşinin çıkardığı sonuçlara sarılamaz. Aynı sonuçlara kendisi de, aynı yolları bizzat geçerek, ulaşmalıdır. Beğenilen, özenilen kişinin arkasından gidip izlemek yerine onun aradığını aramalı ve kendisi de bulmalıdır.

Öndekilerin izinde olmak, onlar gibi olmak, kendimizi bilmeden, onlar olmak demek değildir. Dediklerini demek, başkasına onları söylemek taklittir, aynı kavramı sen de ayrıca inanarak söylemelisin. Gösterilen kapıdan kendisinin de geçmesi şarttır. Tanrı-insan vahdetini savunmak başka, yaşamak başkadır. Hermes, Şit peygamber olarak da bilinir, Âdem’in torunudur, Mısır tarihinden gelen Hermetizm izlenecek bir şey değil yaşanacak bilgidir.

Akıl ve akılcılık önemli ama sezgiye de yer verilmeli. Sezgi ve basiret, inanç ve aklı bağdaştırır. Basiretle sezgi arka planda kalınca akıl tutulur bu halde "din dogmadır" denir.

Ruh ve beden, madde ve mana, gece ve gündüz gibi birbirlerini tamamlayan parçalardır. Sembolizmalar da bu gerçekleri açıklar. Güneş ruhu, dünya bedeni simgeleyebilir. Aynı şekilde, ilmin kaynağı ruh, bedeni aydınlatır. Güneşin batıdan battığı gibi, manevi nur da maddede gurup etmiş, sır olmuş haldedir. Batıdan doğan güneş gibi, akıl, fikir ve akluhikmet sayesinde, parçalanmış atom misali, nur da gönülden, adeta bedeni yararak çıkar, şafak söker, fecr olur ve cehaletin üzerine güneş gibi doğar.

Atomu patlatmak gibi maddeyi yarmak da önemlidir. Eşyada hakikat aranması için eşya incelenmeli, araştırma yapılmalı. Bu araştırmalar kalpte, gönülde de yapılır. "Karanlığın yarılışından çıkan aydınlığa sığınırım" diyen Felak suresinin ayeti böylece okunmuş olur. Böylece, Hakk ve Hakikat güneşi içimizde doğar, bizi aydınlatır, “tam öğle vakti” oluşarak gölgeler yok olur. Ancak böyle zamanlarda, düşüncelerimiz yücelir ve “Allah, yaradan değil var olandır” kavramı anlam kazanabilir. Ölümsüz ruh ile diriliş gerçekleşir.

Var olan hep vardır, evvelde ve ahirde, içte ve dışta, bir ara var olup sonra da yok olan ise aslında hiç var olmamıştır. Bilenle bilmeyen bir olmaz, olamaz da. Bir ile sıfırın toplamı iki etmez, bir etse de bu birin kendisinden gelir, sıfırın katkısı yoktur. Bilen bilgeliğin ötesindeki 'hiç'liktir.

O da "bildiğim tek şey hiç bir şey bilmediğimdir” dese de cahilin cehaletiyle bir ilgisi yoktur, bir olmaz, aynı şey değildir.

Sevgi Mabedinin inşasında kullanılan ağaçların özelliği vardır. Tur dağı veya gönül âlemi gibi bilinen yerlerde, özenle yetişen, özel kişilerce, özel olarak kesilip işlenen ağaçlardır. Belki de, içimizde aşk ateşi gibi yanan, büyük bir ziya parıldatan, egomuzu, “ben”liğimizi yakan ağaç, aklın taşıdığı ilim suyu ile gönülde yetişen tefekkür ağacıdır.

Bu ağaç, fikir çakmağı ile tutuşturulan, düşünen, faal akıl ateşinin nuru ile yanar. Bir çakış bir kibriti, bir kibrit bir tutam otu, o da ormanı yakmaya yetebilir.

Kısaca, misal âlemi dünya ve doğal örnekler bize bir mirasçı olduğumuzu gösterir. Kapsamlı bir kültür ve anlamlı bir bilgi birikimini devren alır, üzerine, bize “yeniden keşfedercesine aşikâr” olanları da ekleyerek devrederiz. İnsanlıktan borç aldığımızı, insanca, fazlasıyla öderiz. Sevgi mabetlerinde evvelde yakılan aşk ateşini söndürmeyerek ahir, yani bizden sonraki, zamanda da yanmasını sağlarız. Doğayı okur, ibretle inceler, ders alırız, her şey bir delildir, ayettir, kuş uçuşu, dağ duruşu ile bir ve tek gerçeğin abidesidir. Bir önemli nokta da, hiçbir şeyin ilk göründüğü gibi olmadığı, biraz düşününce, her şeyin öneminin ve anlamının farklı olduğunu idrak ederiz. Önce varızdır, ya sonra? “Olmak ya da olmamak” diye sormadan edemeyiz.
Yaradılışımıza bağlı olarak ya mutluluğumuzun bedeli ya da mutsuzluğumuzun ödülü olarak bu ve böyle misal âleminde bizden beklenen sonuç halk edilmiş halkın ve yaratılmış insanların en şereflisi olmaktır. Bu amaçla dünyada dünyadan arınarak Hakk'a yücelmek böylece tesviyede ruhu kabule uygun hale gelerek her şerefe nail olup eşrefi mahlukat olmaktır. Hepimiz biliriz, bildiğimizi biliriz, kısaca, âlimizdir geriye sadece arif olmak kalır. Âlim olan da nasıl arif olabileceğimizi iyi bilir!
 

28 Aralık 2013 Cumartesi

ALGI, BİLGİ, BİLİNME !


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

ALGIDAN BİLİNMEYE


            Doğuştan gelen duyularımızla elimizde olmadan çevremizi algılarız. Gözümüz açıldığında istemeden de olsa görürüz. Böylece, algılar bilgiye, bilgiler de bilmeye dönüşür. Bildiklerimiz ise biz istemeden bile çoğalır. Bilgilere anlam vermeye zorlanırız. Biz mi bilgi peşindeyiz, teknoloji gibi, yoksa bilgiler mi bizi çekip sürüklüyor anlamak zor.

            Hayatın enerji tüketimi bizi dışımızdan enerji almaya, verdiği yorgunluk ise bizi dinlenmeye ve uyumaya zorlar. Bunları yapmamak elimizde değil. Gözümüzü açarak uyanmaktan itibaren ise yine ve yeniden mecbur olduğumuz şeyler dizisi bizi hem itiyor hem de çekiyor. Bunları yapmadığımızı düşünün, verilmiş olan hayat elimizden alınır. “Biz zaten istememiştik hayatı, alınırsa alınsın” diyebilen varsa ona veya onlara denebilecek bir şey yoktur. Bütün hitap ve kitaplar verilen hayatı yaşamak isteyenedir.

            Güzel bir deyimimiz vardır “adım adım Anadolu”; işte her şey bir yolculuk için. Hayatı baştan sona en güzel bir şekilde, amacına uygun olarak yaşamak için. Algılar, bilgiler ve bilmeler hep bir amaca ulaşmak için. İnanan da inanmayan da insan olmaya, insanca yaşamaya, insanlığı geliştirmeye gayret etmektedir. Bu amaç ise bizi “olgunlaşmaya” zorlar. Gel de olgunlaşma, kemale erme. “Madem bir şey yapıyoruz ve yapmak zorundayız o zaman iyi bir şey düşünelim, en iyi bir şekilde yapalım” demeden de olmuyor. Sanki kendimizi bilmek zorundayız. “Herkes ister kendini bilmeyi” diyebiliriz ama aslında “zorunluluk” var.

            Olgunlaşma eğitim ve öğretim gerektiriyor. Ne ihtiyaç duysak tam da yerinde, zamanında ve dozunda onları elimizde, bünyemizde buluyoruz, meğer bize verilmişler. Sanki silahlanmışız ve biz bu silahları kullanmak zorundayız.

            “Aklımızı kullanmayalım demek akılsızlık”, “düşünmeyelim demek düşüncesizlik” oluyor. Kullanalım hem de bilerek ve isteyerek, en iyi şekilde deyince de devreye Kitap, Kurum ve Kuruluşlar girmek zorunda kalıyor. Bunlara bir de “yöntemler” gerekiyor. Korkarım böylece, aşamalara, makam ve mertebelere geliyoruz yine mecburen. Yukarıdakilere mecburuz sanki. Doğaya bırakamıyoruz.

            Öğrenirken her şey teker teker, parçalanarak öğrenilebildiği için öğretirken vahdet kesrete dönüştürülür. Ağaç kök, gövde, dal ve yaprak diye öğretilir. Yani “her şey öğrenmek, bilmek için” anlamı çıkıyor.  Bizden istenen “bilmek, idrak etmek” olduğuna göre çevrenin “halk edilişi” ve insanın “yaratılışı” bunun için. Biz her şeyi “bilmek”, böylece, her şey de “bilinmek” için!

            Algı, bilgi, bilmek ve hayatı yaşamak bizi hem iter hem de çeker, bir sonuca götürür “kendimizi bilmeye”. Varlığımızı yoklukta bulmak ise bizi yokluğu bilmeye zorlar. Yokluğu bilmek için önce onun yaradılışını anlamak ve idrak etmek zorundayız. Yokluğun idrakinden sonra kendimizi ve varlığı bilebiliriz. Genel sonuç, Âdem biz dâhil her şey bilinmek için. Bu sonuca aklımızla varabildikse kutsal hadis “kâinatın bilinmek için yaratıldığını” makul bulabiliriz.

               Farklılıkları Kötü Görüş Basiretsizliktir!


            İnsan ve insanlığı öğretirken “Fıtratı şöyle olanlar ile böyle olanlar arasındaki fark” diye başlayıp en sonunda birleştirmeye kalkıyoruz. Öğrenmeye çalışan sonunda “madem birleştirecektin niye ayırdın” dese haklıdır. “İnananlar ve inanmayanlar”, “bilim tarafını, inanç tarafını tutanlar” diye ayırmamız da hep “öğrenme” amaçlıdır.

            Bilim adamının “Allah’a değil kendine inan”, “Allah yok insan var” deyişi ile en son Yusuf suresinde ayetin ortaya koyduğu “tapanı değil sahibi ol” kavramının demek istediği aynı olabilir. Bugün toplumumuzda çatışma halinde oldukları izlenimi veren “cemaatler” ile “masonluk”, “ihvan” ile “mason” arasındaki, dil, din ve ırklar, renkler arasındaki fark, Allah indinde nedir diye sorulsa ne dersiniz? İyi ki ben size soruyorum, ya siz bana sorsaydınız belki de “Allah derim, ne diyeyim?” derdim.

            Toplumda bir “çatışma” varsa her üyesinin bir katkısı da vardır denebilir. Normal düzeydeki çatışma tansiyonun normali gibi sağlıklı olanıdır.        Daha düşük düzey “küçük tansiyonun düşüklüğünü”, daha yüksek çatışma düzeyi de “büyük tansiyonun yüksekliğini” gösterebilir. Farklılaşma ve bütünleşme kalp atışları gibi sağlık verir, sağlıklıdır. Sağlığı bozucu, bütünleşmeyi güçleştirici bir faklılaşma olmamalıdır. Bu duruma toplumda “bölünme” veya “ayrışma” denebilir. Bir kişinin düşüncelerinin “bölünebilir” olması bile bölücülük yapan bir kişiye cesaret verebilir. Hakikaten “onlar öyle” “bunlar da böyle” diyen bölücüye davetiye çıkarmış sayılır. “Her şey bilinmek içindir” demek en iyi bütünleştiricidir.

               Hz. ÂDEM’İN RUHLANIŞI


            Hz. Âdem bir yönden ruha diğer yönden nefse ve cisme münasip, uygun yaratıldı. Her iki tarafa uygunluk ruhu, emri kabule yatkınlık verir. Hak Teâlâ Âdemi topraktan takdir ve tasvir edip ‘hayat sahibi beşer ol’ diye irade eyledi ve Âdem derhal his, hareket sahibi oldu. Âdeme Allah ilminden ilim verdi Muhammed’in nuru ile yaratıldığı için, kendi ruhundan nefhetmesi Hz. Muhammet’te gerçekleşti.”(2.59)  

            “Kendini bilen kâmil insan Allah’ın zatının görüntü yeridir, zata mahsustur, zata tahsis edilmiştir. Bu nedenle insan-ı kâmil iki tarafı eşitleyen hak ile halk taraflarından birinden diğerine geçişi sağlayabilendir. Kâmil insan ahseni takvim üzeredir, güzel ahlaklıdır, en güzel kıvamdadır, tesviye ile iki tarafı eşitlemekle görevlidir, tadil edildiği, mutedil kılındığı için ruhu kabule uygundur.  Ve insana da «kendi ruhundan nefh eyledi» ve işte bu nevi insan ile halk (yartılış, kâmil insanın yaradılışı) nihayet bulup, Hak zahir oldu.” (32.1,11) (36.1-3; 42.15; 53.2-18). Halktan biri oluştu!

               SON SÖZ


             Tüm “olgunlaşıp yücelme süreci” “insanın kendini bilmesi” içindir. “Sıradan” olarak yola çıkmış, güzel sıfatlarla sıfatlanmış, güzel ahlak sahibi olmuş, “modern, mümin, mason, Melâmi, kısaca, kâmil insan” olmuşsa kalbinde Kitap, Kur’an okunur. Olgunlaşıp yücelme süreci ben diyeyim altı (33) makam sonra, siz anlayın altı bin yıl sonra, sonuçlanır. İki taraf, Hak ile halk, Âdem’in tadilatı sonrası, tesviyede buluşur, Kâbe’de buluşma gibi buluşur, halkta Hakkı görerek buluşur ve böylece insan “ruhu kabule uygun” olmuş olur.

            Uygun olana hak ettiği verilir. Allah’ın ölümsüz ruhu ile dirilen kişiye veli, insan-ı kâmil denir. Aslında kâmil insan olunmaz, “ol!” ile oluşur. Haksızlık ahlaksızlık ve Allahsızlık olur. Sıradan insan, ama kurum ama kuruluş içinde, kâmil insan olma peşinde. Modern insan da “ahlaklı olgun insan olmak için peygambere, kitabına hatta Allah’a ihtiyacım yok” dese de “ahlak” peşinde. Onun için adaletsizlik ahlaksızlıktır. Haksızlık ile ahlaksızlık “inanç” temelinde fark yaratmaz. “Din güzel ahlaktır” bütünleştiricidir.

            Kâmil insan Hakk’ın ruhunun nuru ile aydınlanmış kişi olarak yanar durur, çevresini aydınlatır. Süreç aynı süreçtir, her birey bu sürecin mutlaka bir yerindedir, ama başında ama sonunda. İnsan “maymundan”, maymunluktan gelirmiş, doğru, bazıları henüz gelememiş hala geliyor olabilir, ne fark eder, geliyor ya ümit var demektir, biz kendimize bakalım. Farklılıklar bilmek, tevhidi idrak içindir! Çamur atıp kaçılamaz. Her birey “insanlığın olgunlaşma çağında”, tek kişilik olmak üzere, tekke de olabilir mabet de, demokrasi ile kimseyi kötü görmeden, kimseye çamur atmadan, bireyin “insan olma, tesviyede buluşma” hakkı korunur!

            İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. İnsanlığa elçi ve Kitap inmiş. Biz de kendimizi insanlık kadar geliştirebilirsek, kalbimizde resulü ve kitabına yer verebilirsek, umarım bizden bekleneni yapmış olabiliriz. Kalbimizde Kitap okunursa, amellerimizle O’na “uygun” olabiliriz.

(Bu yazı, “Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz?” adında, bir kitap haline getirmeye çalıştığım yazılarımın son bölümüdür)

27 Haziran 2013 Perşembe

Kandillerimizin Hikmeti


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.


          Dostlar arasında kutlanan “kandillerin” anlamı, sırası ve düzeni insanı soru sormaya ve düşünmeye iter. Kitabın kendine özgü ilmine uygun bir sisteme dayalı olmaları da ayrıca yönlendirici olabilir. Bir görüşe ve duyumlara göre şöyle olabilir:
 

Regaip: Rahme düşüş, (Recep, Şaban, Ramazan olan üç ayların ilk günü, Mevlitten

                9 ay önce), Sıratı Müstakim de denen Seyri Süluk Tevhit öğrenimine giriş.

Mevlit: Doğum, (aynı yılda ilk kandil gibi görünür, aslında dokuz ay önce verilmeye

               başlanan tevhit ilmi ile veled-i kalp doğar), Talebe, Hakkın Efal-Sıfat-Zatıyla yeniden dirilir.

Mi’râc: Yüceliş, Hakk’a vasıl olma, vuslat (Recep ayının 27.günü). Kişi fani olmuş, fna bulmuş, yeniden dirilerek Hakka kavuşmuştur.

Berât: Peygamberliğin tebliği, yetkilendiriliş (Mi’râc’ın 12.Günü). Kişi beratını-Diplomasını alır, Kuran kalbine inmeye hazırdır.

Kadir: Kur’an’ın Kalbe inişi, maddenin, gecenin kadrinin bilinişi, (Ramazan ayının 27.günü). Madde Resulün ruhunun, ilminin, görünür halidir.

 
          Regaip tevhit ilmine giriş olarak da düşünülebilir, rahman her kişiye, rahim ise er olacak kişiye, özel, yakınlara, ikramda bulunulanlara ihsan anlamındadır. Yağmur rahmanidir, her kişinin tarlasına yağar. Özel dersler ise kişiye özeldir. Kişiye özel eğitim ve öğretim sonucunda yepyeni bir kişilik kazanılabilir ve yeniden doğum, mevlit hali yaşanabilir. Mi’râç ise evrimsel olan gelişimin üzerine devrimsel olarak görünen yüceliş, letafet kazanış, tevhit ilmi ile Hakk’ın Ef’al, Sıfat ve Zatı ile diriliş olabilir. Berât ise Hakk’ın tecelli etmesinden sonra halka iniş ve onları yücelmeye davet ediş olmalı. Ramazan ayında Kitabın inmesi ile döngü tamamlanabilir.
 

          Kitapta “ins” diye geçer, sanki “insan adayı” anlamındadır. Hayvanatın tümünün her türlü özelliğini içeren ve uygulayabilen bir kişi ve kişiliktir. İnorganik ortamdan organik yaşama ve tek hücreden çok hücreye, oradan da maymun ve maymunluğa geliş tam bir “evrim” mucizesidir. İns bu evrimsel sürecin sonunda ortaya çıkar. Ancak daha da önemlisi bu “yaratığın” temel alınmasından sonra, bir yeniden doğuş süreciyle, “insanın” yaratılması, inşa edilmesidir. Bir açıdan evrim bir düzlem üzerindeki gelişimi, yaradılış ise bu düzlemden kurtulup üçüncü boyutta bir yücelişi, letafet kazanımını simgeler. İnsan, bu açıdan bakıldığında, evrimsel düzlem tabanında devrimsel bir yükseliş ve yücelişi gerektirir. İnsan, insanlık kavramının kapsamına giren niteliklerin uygulanmış halidir. Olgun kâmil insan kendi âleminin efendisidir.

 
          Olgunlaşma süreci tüm adaylara açık ve tüm adaylar eşit hak ve olanaklara sahiptir. Yaradılıştan sahip olunan yetenekler ve bazı sonuçlar halkın daima dilindedir, halkın içinde söylenenlerle nesilden nesile aktarılır. Örneğin, insanlıktan nasiplenme üzerinde durulur. Halk arasındaki muhabbetle, halk ozanlarıyla, halk deyişleri çoğalır ve yaşatılır. Hepsinin özünde özel eğitim ve öğretime dayalı bir ilim olduğu bilinir. Bu ilim Hakkın ilmidir, Hak ilmidir, Tevhit İlmidir, kabul edilir. Bilimsel olarak tüm Evrenin oluşumunun temelinde bir santimetre küpten az bir miktar enerji damlası vardır, bu enerji, ayaete göre Tevhit İlmi yüklüdür. (3 Ali İmran, 53; 13 Rad, 17; 7 Araf, 1,2)
 

          Kendi fıtratında bu ilme yatkınlık hisseden bir kişi kendini adarcasına ilmi tahsile kendini tahsis eder. Kendi içinde kendini arayış, kendini bilmeye ve bulmaya gidiş olduğu için bir açıdan ilmin tahsili dış dünyaya kapanış gibi görünür. Dış dünyanın içinde yaşarken ana rahmine dönüş gibi bir hal içine girilir. Kişinin kendi beden mağarasına kapanışı olarak anlaşılabilir. Tevhit ilminden elde edilen kavramların özel iç âlemde yaşanması, biraz da ilimden nasibini henüz almamışların içinde ve arasında, yalnız kalınmasına yol açabilir. Bu durum, bir anlamda, “ana rahmine düşüştür”, regaip de bu olabilir.

          Bu olay ile, “özele geçiş” ile, aylar önem kazanır, özellikle ilk üç ay kutsala yolculuk aylarıdır. Efal, sıfat ve zatının teslimine gidebilen kişi için bu ilk aşamayı takip eden iki aşama, sonraki altı ay da önem kazanır. Fenayı Efal, Tevhidi Efal ve Tecelli-i Efal gibi her makamda Fena-Tevhit-Tecelli aşamalı geçilir, 9 ay sonra Yeniden Diriliş olmak üzere. Bildikçe ve öğrendikçe bildikleri ve öğrendikleri hakkındaki fikirleri değişir, hak ve hakikati gördükçe müşahede etmeye, gözlemlemeye, izleyici olmaya başlar. Her türlü hareket, kuvvet, kudret, iş ve işlemlerin gerçek sahibi hakkında bilgi sahibi olur. Kendini adamak ile başladığı süreçte, üçer aylık üç aşamada, mertebede tam bir teslimiyete erebilir.

 
          Dokuz aylık yolculuğun üç aylık son aşaması, mertebe veya makamında da sebat eden kişiye hakça ef’al, sıfat ve zat yaşantısı bağışlanabilir. Bağışlanmış kuvvet ve kudret ile donatılmış kişi artık kendini adayan kişi olmayabilir. Bu süreç bir anlamda yenilenme, bir “yeniden doğuş”u anımsatabilir. Bu ise “mevlit”tir, kutlu doğum, kutsal doğum olabilir. Halvete girip de çıkan kişi artık giren kişi değildir, Hakkı görür, Hakkı tutar.
 

          Günlük hayatta da üç, üç çarpı üç dokuz, üç çarpı dört on iki, üç çarpı dokuz yirmi yedi gibi rakamları kullanarak anlam yüklenir. Doğumdan sonra geçen üç ayda kişi bir yükseliş, bir canlanma yaşayacaktır. Takip eden yirmi yedi gün sonra ise ölümsüz ruh ile ruhlanış, yüceliş gelebilir. Peygamber efendimiz mi’râc ile taçlanmıştır.

 
          Toprak, su, ateş ve hava olarak bilinen dört temel element, anasır, ana sır halka inişin müjdecisi olabilir. Üç çarpı dört on iki gün yücelişten sonra iniş süresi olarak yeterli olabilir. Elçilik görevinin verilişi halkın eğitim ve öğrenimi, halkın kurtuluşu içindir. Görev verilmesi bir berat ile yetkilendirme ile ispatlanmalıdır.
 

          Verilen görevin başarıyla tamamlandığının ispatı ise Kitabın inişi olabilir. Bu sürecin sonu da üç ayların üçüncüsü içinde üç çarpı dokuz yirmi yedi gün sonra gelebilir. Kadir gecesi, Hakikat Güneşinin gurup etmesiyle kara ve karanlık olan madde âleminin, gecenin kadrinin bilinmesi anlamına gelebilir. Eşyanın hakikatini idrak edene çok şey aşikâr olabilir. Atomun parçalanmasıyla ortaya çıkan ısı ve ışık misali, Hakikat Güneşinin fecirde doğuşuyla karanlık maddeden eser kalmaz, gören görmez, işiten işitmez, bilen bilmez O’ndan gayri! Bilen söylemez, ifşa etmez, söyleyen bilmez de denebilir!

18 Nisan 2013 Perşembe

Karanlığın Yarılışından Çıkan Aydınlığa Sığınış

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (15 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)
 

Revize edilmiş makale ve Kitabı okumak için lütfen:  Tıklayınız
 


           

          Sanırım buraya kadar üzerinde durulan konuları şöyle özetleyebiliriz. Doğada hareket olur, insan iş yapar. Doğal hareketler üzerine önce bir “beşer”, ins, insan öncesi bir “şey”, sonra da bir “insan” sıfatını oturtmuşuz. Yani, Ef’al, fiiller kaidesi üzerine bir isim ve sıfat dikilmiş. Bir şey olunca sorulur ne olmuş, kim yapmış, hangi sıfatla yapmış? İkinci aşamada ise, “insanlık” gibi bir de “kişilik” geliştirmişiz. Olan olmuş da iyi mi olmuş, insanlığa uygun mu olmuş? Bir kişiye “sen insan bile değilsin” deyip onun henüz insan olmadığını düşünürüz. Bir başkasına da “sen insanlıktan nasibini tam alamamışsın” deyip henüz olgun olmadığını belirtiriz. Bu durumda elimizdekilere bakarsak “beden, suret, ruh” olduğunu görürüz. Olan bir şey varsa mevcuttur, vücudu, bedeni vardır, yapan insan ise bir sureti vardır, ruhu da varsa insanca bir şey yapmıştır.
 

            İnsan, özel olarak ele alınıp incelemeye değer. Doğanın doğal hareketlerinin akıl ile yönlendirilip yaşama bilinç katma katkısı insandan. Tek hücreliler de yoktu evvelinde. Doğa, inorganik ortamdan organik ortama geçmeyi becerdi evrim yaşadı. İnsan da taklit etmekten tahkike geçmeyi, beşer olarak yücelmeyi başardı. Doğanın ve üzerindeki yaşamın evvelinden bugününe kadarını kapsayan bir bilince ulaştı. İnsanı insan yapan her şeyin söz konusu bilince katkısı var. Karnı doyunca sırtüstü yatıp gökyüzündeki bu ışıklar da nedir demesinden başlar insanın insanca düşünmesi. Hayvanlar hala hep aynı şeyi yapar yer, içer, yatar, kalkar, savaşır, çiftleşir nerden gelip nereye gittiğini düşünmez. Gözümüz açılınca tavandaki ışıkla düşünmeye başlarız. Bilgiyi bir nesilden bir nesle aktarması, bunu okullar sistemiyle kurumsallaştırması, en sonunda “biz de beşer olarak maymundan geliyoruz” demesi gayet doğal, makul ve mantıklıdır. Akıllı da olsa insan, beş duyusu ile algıladığı için “beşer”dir ve şaşardır. Altıncı his “sezgi” “evvel”de henüz yerini almamış, ama “ahir” onun üzerine inşa edilir. Çünkü insandan insan-ı kâmile devrimsel bir süreç daha yaşanmalı ki “yaratılış” tamam olsun. Akluhikmet deyince sanki akıl hikmetin tutulacak yeri, belki de sapı. Hikmet belki de aklın “ışın kılıcı”!

 Akıl ve İnsanlık,

 
            İnsan olarak aklımızdan memnunuz. Akıl, verilmiş en büyük nimet! Onun sayesinde, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, iyilik, doğruluk ve güzellik nedir biliriz. Akıl için sınır koymak zor. Benden âleme, yerden göğe, bedenden ruha çıkması için, gidip gelmesi için zamana da ihtiyacı yok. Aklımızla övünür, gurur duyarız, satmakla bitiremeyiz. ‘Ben’imizi aklımızın üstüne oturtur, ben büyüğüm, hem de herkesten büyük, deriz. Para etmese de satmaya bakarız, istemeden de olsa alsınlar isteriz. “Aklın yolu bir, bak, dediğim senin de aklına uygun” deyip zorla akıl veririz. Aynısından onda da olduğunu bilen bir insan bunu niye yapar ki?
 

            Bazen aklımız bizden gider, akılsız kalırız. Durur ve çalışmaz. Gider uzun zaman gelmez. “Aklım başıma geldi, ne yaptığımı o zaman anladım” dediğimiz olur, araç kullanırken bile olur. Aklımıza güvenmek akıl kârı mıdır belli değil. Bir kenara yazmak en iyisi de, yazdığını da akıl etmek gerek. Akıl gidince üstündeki ‘ben’ evlere şenlik! Neşe kaynağı. Gülen gülene. Akıllı insan akılsıza, aklı gitmiş veya durmuşa güler mi hiç? Akıllısı ne ki akılsızı ne olsun işte? Aklın gidip gelişi sınırsız, zamansız, mekânsızdır. Anladım, akla akıl sır ermiyor. Peki, üstüne üstlük demek gerek, akla geliş nereden ve nasıl? Sınırsıza sınırsızlığın ötesinden mi gelir bir mesaj? “Aklıma geldi, bak ne diyeceğim” dediğimizde akılsız bir lâf mı etmiş oluruz? Tutup getirdiğini, doğadan söküp çıkardığını, birleştirip yeni oluşturduğu bilgileri depo ettiği, hafıza gibi, bir yer mi var yoksa? Aklın işleyişine katkı sağlayan, kolaylık sağlayan, hayal etme gücü, vicdan, şefkat, merhamet gibi yazılım esaslı, mana âlemi kökenli, şuur ve şuuraltı denilen dizi duygusal katmanlar, baloncuklar veya kesitler vardır. Neyse kısa keselim bu yalnız akıl işini.


Sevgi ve Aşk,


            En belirgin veya en yoğun yaşanan duygular belki sevgi ve aşktadır. Hatta aşk aklın bir ötesi de olabilir, aklın durduğu yerde aşkın başladığı düşünülebilir. Daha biraz önce aklın sınırsız olduğunu söylemiştik. Şimdi sınırsız aklın ötesindeki bir şeyden bahsedebiliyoruz. Elinde, kontrolünde olan ile olmayanı ayırt etme gücü, akla, karşılık verme gücü sağlar. Kendine verilen bir şeyin karşılığını vermek istemesi akla en uygun gelen özelliktir. Ya kendisi elde etmek ister ya da karşılığını ödemek, teşekkür etmekle de olsa.

 
            En büyük nimet de olsa aklın “verilmiş” olmasında bir sır olmasın? Veren niçin vermiş, nasıl, ne yönde kullanılmak üzere vermiş diye düşünmek mi gerek acaba? İşi temelinden, kökünden değiştirmeli, akıl verilmiş değil azmiyle cezmiyle geliştirilmiş. Günlerden bir gün derin derin düşünürken aklı biz bulduk belki de. Doğadan kurtardık, yıkadık temizledik, arındırdık, besledik büyüttük beynimize yerleştirdik. Ya da doğada bulduk erittik akıttık. Nasıl fikir, akıl ne ki fikri ne olsun?

 
            Akıl akıl olsun da önce kendini bilsin, aşk ile sınırını çizsin. Anadan doğma mı, çekirdekten yetişme mi, yumurtadan çıkma mı? “Valla ben onu bunu bilmem, ne idüğü belirsiz, kendini bilmeyen şeyi kafama sokmam” denebilir mi? Benden habersiz gidip gelen, nereye gittiği, ne getirdiği bilinmeyen için nasıl olur da “ben yetiştirdim, hiç de mucize falan değil, çalıştım çabaladım aklım oldu, geliştirdim ve ben de akıllı oldum” denir? “Şişeden çıkarmış bulundum artık üzerinde kontrolüm kalmadı” desek akıl için de olur mu? Cini nasıl çıkaran çıkarmışsa, akıl da böyle mi oldu? Nasıl olmuşsa olmuş, iyi olmuş. Şimdi aklı kullanma zamanı.
 

            Düşünelim bakalım aklımızla “din” insanın ilkelliğinden mi, mükemmelliğinden midir? İnsanın ilkel, ilk el, ilk elde bulunuşundan, evvelin başında da oluşundan belki de. İlkellik ile mükemmellik, delilik ile dâhilik, yazı ve tura, madde ve mana, beden ve ruh gibi midir? İki kavsin bir noktada birleştiği, halk ile Hakkın vuslatı gibi mi? Batıl yani hak olmayanın gidişi ve hak olanın zahiri mi? Güneş gidince mi, dikilince mi gölgeler yok olur? İki halde de yoktur ama güneş varken güneşe arkasını dönen gölgesini görür. Hakkın nuruna arkasını dönen rüya da görür kâbus da. Din, zaten, kız çocuklarını gömenlere ve/veya “kız çocukları gömüldüğü için indi”  diyenlere değildir! Aynı şekilde, bilimsel analizler yaparken maddenin içinden başını kaldırıp “maddenin içinde hiç bir kanıt bulamadım, büyük ihtimalle Allah yok” diyen olursa, birinin de ona “popüler bilimci” deme hakkı doğar.
 

            Din insan içindir, üstelik akıllısı için, hem de ne kadar akıllı ise o kadar. Din, doğal oluşumlardan sonra, insanlığın üçüncü ve son aşamasının bir yaşantısıdır. Doğal olan doğum ve gelişim insanlığın birinci, çocukluk aşamasıdır. Çocuk taklit eder. İkinci aşamada öğrenme başlayınca, düşünme, inceleme, tahkik başlar.  Çevresini ve kendisini bilmeye başlama evresi gençlik dönemidir. Hareketi işe çevirme basamağıdır. İnsan beşer, ins, yalnız “insan” ismi ve şekliyle insan olmuştur, sınama yanılma devresindedir veya insan adayıdır. Olgunluk çağında oldukça yeni ve önemli yetenekler kazanır, erdem sahibi olur. Bu çağda yapılan işlerin de insanlığa, sıfatına uygun, insanca, severek yapılması önem kazanır, bu üçüncü basamaktır.

 
            Akıl ile sevginin işbirliği yaptığı en önemli alan “inanç” olmalı. Aşk aklı başından alır, gözü kör eder, gurur bırakmaz, teslim alır insanı her şeyiyle. Din de zaten teslimiyettir. Aklın tevhidi teslimiyetle aşka dönüşmüşse “vuslat” olur. Üç adımda tüm yol kat edilmiş, sonunda olgunlaşıp teslim olunmuştur. Önce küçük bir adım efal, sonra biraz daha büyük bir adım sıfat ve son olarak büyük ve uzunca bir adım, zatımızı, kişiliğimizi teslim belki de!


Hayat ve Ölüm,

 
            Gelirken, gelince nereden geldim demeyen olabilir. Ama giderken nereye gidiyorum demeyen olabilir mi? Olgunlaşmış bir kişinin, örneğin, ölüm gerçeğini görüp idrak edince, nereye gidilir, nereden gelinir, neden böyle gibi sorular sorup cevaplamaya çalışmaması olur mu? İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir diyor Atamız. Hatta ilave ediyor: “insanlığın çocukluk ve gençlik çağlarında kulları ile dolaylı, yani, bir elçi vasıtasıyla temasa geçen Tanrı, insanlığın olgunluk çağında doğrudan temasa geçebileceği, hatta geçtiği için peygamberlik dönemine son vermiştir”. Bireysel düzeyde kendimize sorabiliriz: “Eğer bugüne kadar bana dinsel mesajlar gelmemiş olsaydı bugün ben arar bulur muydum, gidip alır mıydım, doğrudan teması arayacak kadar olgunlaştım mı?
 

            Sevgi ve aşk ile teslim olunsa yetmez, kime teslim olunacağı belli olmaz. Doğaya teslim olunmaz. Dünya ve üzerindeki yaşam doğası yetersiz kalır. Evrene teslimiyet de komik kaçar. Ölüm ile son nokta konur. Ölüm ile ölümsüzlük de anlaşılmış olur. Ölüm hayata hayat katar, canlılık getirir. Hayatı kaybetme fikri yaşamı mükemmelleştirir. Bilenin de bilmeyenin de Allaha teslim olduğu anlaşılır. Zaten böyle bir anlayış düzeyine gelen kişiye mesaj da yetişir. Aklı olmayana din de yoktur ayet de. Aklı olana da vardır hem de çevresinde aranması yeterlidir.

 Mesaj ve Çağrı,

 
             Mesajlar insanı insana anlatır, insanın kullanma kılavuzudur. Balıkların suda olduğunu bilmediğini bilen insan diğeriyle karşılaşmadan kendi derisinin rengini bilmezdi. Kendini bilmeden başkasını bilir insan. Akıl dışa dönüktür. Sezgi olmasaydı kendi içini göremezdi.

            “Akıllının aklına ” kaydı ile olmalı ilk mesaj, OKU!

            Bu mesajın indiği ortamda bir kitap olmadığı da biliniyor. Akıl, oku emrini aldığından beri çok değişti. Her şeyi yerli yerine oturttu. Yukarıda cevapsız bırakılan sorulara cevap buldu, kendini bildi! Kendini hediye olarak kabul edene de kendini bildirdi. İnsan, daha önce yükselmişti. Yükseklere çıkmış, kuş gibi uçmuş, evrenin sırrını ve sınırını keşfetmiş olabilir. Ancak, kendini bilerek, yükseklikten öte, yüceldi! Madde evreninde yükselmesinin yanında mana âleminde yücelmeyi başardı. İnsan, Âdem oldu! Bir dem idi, belirli bir kesafet, yoğunluk, demlilikte idi, yücelerek ademiyete, demsizliğe, yokluğa, letafete erdi! Bu durum insan için ikinci doğuş, yeniden diriliş gibidir. İkincisi kalpten ve kalbî doğuştur. İlk doğuştan ölmeden, tam teslimiyetle, iradî ölümden sonra ikinci doğuşu doğal karşılayan aynı akıl değil belki.

            İşin sırrı tam da buradadır. Akıl dâhil her şey var, ama bir sürü de cevapsız soru var. Nereden gelip nereye gidiyoruz, yaşam nedir, amacı nedir, her şey insan için insan ne için, gelişim sonucu bitkiden hayvan, hayvandan insan olur, peki insandan ne olur? Ben buldum, kendimi buldum, bildim, oldum desek, herkes ve her şeyin ben deme hakkı vardır desek, var olan yalnız ve sadece kocaman bir BEN’dir desek! Ben deyince küçük benliğimizi kastetmeden, ikilik yaratacak bir benlik düşünmesek olur mu?

             Olmaz diyenleri duyar gibiyim. Benim bir ismim var, bir işim var, bir kişiliğim var. Hareketlerim bana özgü, adım ve soyadımla ben bir taneyim. Kişiliğim desen herkesten farklı ve üstün. Tavuğun bir “derisi” vardır bir de “gerisi”. Derisinden geri kalan ile derisi tavuğun bütünü eder. Biz öyle değil, bir ben var bir de âlem eder iki! Ama sen bir âlemsin desek, “evet ben ayrı bir âlemim, ben âlem ederim âlemden de büyük ve o âlemi toplasan ben etmez” diyebilir. Bu nasıl akıl, nasıl fikir, bu nasıl hesap, akıl sır ermez! Tavukta hepsi bir ediyor bize gelince iki. Sen kopuk musun (doğadan)? Desek kızar. (Dünyanın) ayı mısın? Ayrı mısın? Gayrı mısın? Doğayı bir sayarsak sen nasıl ikinci oluşturursun? “Oluşur oluşur, benim efalim sıfatım zatım, yani fiillerim, işlerim, sıfatlarım ve kişiliğim vardır, ben başlı başına bir âlemim” der. Bunları diyen akla mektup var!

            Bazı düşünürler “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” veya “şartlar, yol, bilgi ve gerçek” demiş, kelimeleri ortaya koymuş, biz bu kelimelerden bir cümle yapabiliriz, “koşullar ne olursa olsun (doğru) yolda ol, bilgi edin, hakikate er” denebilir. Isınınca genleşmesi maddenin doğasında var. Hatta maddenin soğukluğunun ve karanlığının, maddeye gece ve batı denmesinin nedeni, ısının ve ışığın maddenin içine gurup etmiş olmasından, onun içinde ‘giz’li, batın olmasından. Bunları açığa çıkarmak için ‘Atom’u patlattık. Sıra artık ‘eşya’dan hakikat güneşini çıkarmakta, onun doğmasını sağlamakta, eşyanın hakikatini idrak etmekte, eşyada fecri yaşamakta!

Şahit Olma ve Sığınış,

 
            İmanın şartı şahadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta kalmamalı. Hem hal ile hem de kal, söz ile ikrar, kabul edilmeli. Diğer bir deyişle hem söyleyip hem de yaşanacak bir bilgidir bu. “Dinde zorlama yoktur!”, sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dinî mesajlar da akıl için o kadar kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu anlar. Fiillerin idraki bir sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır, örneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgelik veya karanlığın yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar. Bunları düşünen biri ayet okuyor demektir. (KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113,1) “De ki, yarılan karanlıktan çıkan sabahın, aydınlığın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun, oluşumun Rabbine sığınırım!

 
            İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer. İnsan, cahilden, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Bilme isteği, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır. Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir. Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır.


Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır. Büyük, çocukluğu yarar içinden büyüklüğü çıkarır.


Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik” sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak isteyecektir. Öğretmen, talebeliği yarar, öğretmenliği çıkarır ve ona sığınır.


Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevk etmiş bir kişi, uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhî nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybeder, artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir, orada kalır. Manevî zevkleri beden gecesini yarıp çıkarmalı ulvî değerlere sığınmalı.

Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır. Nefsin şerrinden mananın yüceliğine sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı.

Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama yerinde, dozunda ve zamanında. Halk mıyım, hak mıyım düşüncelerinin çatışmasından çıkan kıvılcım kalpte nurun parlamasına yol açar, anlayış ve idraki geliştirir. Halkiyattan Hak’kiyeti çıkarıp sığınılmalıdır.

Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği geçici, fani huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhî nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır. Böyle, yukarıda açıklandığı hususlarda anlatıldığı şekillerde düşünenlere Felak suresi iner, inmiştir ve okuyordur haberi olmadan, farkında olmadan ayetleri hem okuyor hem de yaşıyor demektir.
 

113 Felâk suresinin özeti:

a.       Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı nurunun, aydınlığının gerçekleşmesi için madde,  beden, vücut gecesinin şerrinden, (Hakikat güneşi maddenin içine gurup ettiği için madde kara, karanlıktır, gecedir !)

b.       Manaya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden,

c.       Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren nefsin şerrinden,

korunmalıdır. 

            Aslında karanlık kendi başına var değildir, ışığın, aydınlığın olmaması halidir. Bilgi, nur insanın kaybıdır bulup almalı. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bilgili ve uyanık olması yeterlidir!

 Gözlem ve İdrak,

             İnsanın insanca yaptığı her şey belirli sure ve ayetlere uygundur veya ayetlerde yer alır. Geçimini kazanmak veya bilgisini artırmak için hareket etmesi, çaba göstermesi, yeteneklerini artırması gerekir. Her iş ve eylemde çevreyi gözlemlemek, ortama uymak ve koşulları dikkate almak şarttır. Her şey efal tevhidiyle başlar. [3 Âli İmran].

3,127: İnancı güçlendirmek, inkârı zayıflatmak veya bilmeyi artırmak, cahilliği azaltmak için yapılması gerekenler her insanın kendi gayretine, çalışmasına bağlıdır.

3,128: Öğrenmek için çalışanlara yardım eden melekler vardır, yani, öğrenmek isteyenin öğrenme yeteneği artar. İlmi öğrenmek istemeyen kişi için başkasının yapacağı bir şey yoktur. Gayret göstermek bireyseldir, kişinin kendisine kalmıştır. Peygamberin görevi sadece bildirmektir öğrenip uygulamak kişinin çabasıyla olur. Çalışırsa öğrenme yeteneği, uygularsa uygulama yetenekleri gelişir, melekeleri artar, melekler yardımcı olur.

3,130: Rızkınızın Allah’tan olduğunu bilin ve miktarına razı olun, O’na sığınmak, O’nu vekil tayin etmek yeterli ve gereklidir.

            Mallarınızı Allah’a, daha fazlasını talep etmek üzere vermeyiniz, O’nu sevdiğiniz için, rızasını almak için, yakınlık için veriniz, karşılık beklemeden, herhangi bir şart koşmadan veriniz. (Faiz bu durumda ve bunun için haramdır !)

            İlahi rahmetin size ulaşmasına ve kapsamasına karşı gelmekten vazgeçin. Her şeyi O’ndan bilmenize engel olan ikilik yaratan benlikten oluşan perdeyi kaldırın. Yaptıklarınız, ettikleriniz yani fiillerinizin tümünün O’nun fiilleri olduğunu görünüz. Her hareketin kaynağında aynı güç ve enerji vardır. Hakk’ın ef’alini müşahede ediniz, kendi fiillerinizin diğer hareket ve fiillerden farklı olduğunu iddia etmeyiniz.

            Kendi ef’alinizi görmek suretiyle, bir kısmını benimseyerek, kendinize ait olduğunu iddia ederseniz, mülk âleminin yani bu dünyanın ef’al tecellisi olduğunu göremezsiniz, tevekkül edemezsiniz, perdelenmiş olursunuz. Tüm kesret âleminde işleyenin bir ve tek olduğunu, hepsinin Hakk’ın fiilleri olduğunu görün, idrak edin, müşahede edin, gözlemleyin, şahit olun.

3,133:  Cennetin genişliği yer ile göğün genişliği kadardır!

            Çünkü efal âleminin tevhidi mülk âleminin tevhididir, ama eni ve boyu arz âleminde sınırlı olsa da üçüncü boyutuyla sınırsızdır. Fiil, sıfatın göründüğü yer; sıfat da zatın göründüğü yerdir. Her yapılan iş bir sıfat altında yapılır, örneğin, her işin bir amacı vardır ve anne baba olarak, öğretmen olarak, bir sıfatın gereği olarak yapılır. Ama yaptığımız işlere kendi kişiliğimiz damgasını vurur.

            Sadece fiilleri görenler, sıfat ve kişiliklerden habersiz olanlar cennetin arzını görür. Sıfat ve zat ile O’na vasıl olanlar, erenler cennetin sınırsızlığını, sonsuzluğunu takdir edebilir. İşte bu cennet, perdelerinden sıyrılmış, efali Hakkın gayrisine nispet şirkinden sakınanlar içindir.

3,134: Bu kişiler bollukta ve darlıkta infak edenler, Allah için verenlerdir, fakirdirler, bütün işleri Hak’tan bilirler, öyle görürler, Allah’a tevekkülleri nedeniyle, bolluk ve darlık gibi zıt hal ve durumlarda bile sadaka vermekten (ben’i !) çekinmezler. Böylece, kendilerine karşı yapılan cinayeti dahi “fiil-i ilâhî” görür, kin ve gazaplarını yutup itiraz etmeyerek, sıfat cennetinde ve rıza makamında olurlar. İşleri Hak’tan gördükleri ve Allah’ın cezasından affına sığındıkları için, insanların zulüm ve kabahatini affederler. Allah, bu şekilde, efal-i ilahiye tecelliyatını müşahede edenleri, yani, “ne gelirse Hak’tandır” veya “neylerse Mevla’m eyler, neylerse güzel eyler” diyenleri sever. Bunlar aklınıza yatkınsa Kalp–Beden–Nefs üçlüsünün uyumu için “114 Nas” suresini okuyorsunuz demektir, o halde ayetlerin inişi bir ihtiyaçtır! 


Şahit, müşahit, şehit,

 
            Fiillerin kaynağı sıfatın idraki bizi sıfatların kaynağına götürür. 114 Nas, 21; (KUL E’UZÜ BİRABBİN NASİ...) (Sıfattan Zat’a sığınış), “De ki, ben insanların Rabbine sığınırım. İnsanın Rabbi tüm sıfatları kapsayan zattır. İnsan, cemadat, nebatat ve hayvanat gibi, vücut mertebelerinin hepsini, yani, oluşumun tümünü içerdiği için; ona olgunluğunu, kemalini kazandıran Rab da “eşya”nın tümünü kapsayan ve “Allah” tabir edilen zattır.

Bu nedenle, şeytana “lütuf, kahır, cemal, celal gibi tüm sıfatlarımı içeren sıfat ile izhar ettiğim Âdem’e seni secde ettirmeyen, secdene mani olan nedir” diye soruldu. İnsanın her işinin, her yaptığının, her ef’alinin bir sıfattan kaynaklandığı açıkça görülür. Bunların en önemlisi de bilip bilmemekle ilgilidir. Âlim olarak mı cahil olarak mı iş yaptığı çok önemlidir. Bu nedenle, öğreten, bilgilendiren, öğretici sıfatı içeren Rab sıfatına sığınılır. Öğrenmek isteyenin öğretmenine teslim olması örnek bir davranıştır.

Yani nâsın, insanın Rabbi, nasın meliki ve sahibidir. Melik, kendisinde hal-i fenaları itibarıyla, geçici, fena bulucu, yok olucu halleri itibariyle, nasın vücutlarına ve işle­rine, insanın beden ve hareketlerine, malik ve sahip olan demektir. Hakikatte melik ancak zuhuru ile her şeyi kahır eyleyen Vahid'il Kahhar'dır. Zahir olduğu zaman gayrisinin var olamayacağı niteliktedir. Diğer bir deyişle, cahilin cehaleti yok olursa, yeni bir sıfat ile âlim olarak bir iş yapılırsa, bu yapılan iş bir kişilik koyar ortaya. Âlim insan cahilliğin kişiliksizliğinden bilgeliğin kişiliğine sığınıp fani olduğunun idrakine varınca “mabudu mutlak”a (ibadet edilene) sığınmış ve onda yok olmuş olur. Mabudun Melik olarak zahir olduğu ve böylece, gayrisinin kahrolduğu, anlaşılır.

Yücelişin bu aşamasında fani olan yerini baki olana bırakmış, kişi aradan çıkmış Yaradan kalmıştır. Kulluk makamının, yani, yaratılmışların yeniden oluşturulması gerekir. Fani olan “fani”ye, evvelkinden farklı olan, ikilik yaratmayacak olan, Hakkın vücudu verilerek tekrar vücut âlemine döndürülür. Mabud da mabudu daim olmakla abdın mabudu daime sığınması da tamam oldu. Efal tevhidi ile başlayan yolculuk önce sıfata oradan da zata, yani, her şeyin kaynağı kişilikte son buldu. Böylece, insanın besmeleyle Allah’a sığınması tamamlanmış olur.

Kendi vücudunun olmadığının ve hakkın vücudu ile tekrar kulluk makamına gönderildiğinin idrakinde olan kul yeniden kuruntu, vesvese eden şeytanın şerrinden sığınmak zorunda kalır. Çünkü vücut mahallinde Hakkın vücudu ile yaşadıklarının idrakinde olmayanlar da vardır. Yani, o vesvese edici insan­ların göğüslerinde vesvese eder, buyurdu. Hâlbuki fena halinde vücut yoktur, binaenaleyh sâdırlarda vesvese de yoktur. Belki fena halinde eneiyet, benlik vücudu ile bir nevi telvin, renk verme zuhur eylerse, senden sana sığınırım, demek lâzımdır. Kendisine ait Efal, Sıfat, Zat gibi bir şeyin olmadığının bilincinde iken, açık şuur halinde, vesvese, kuruntu olmaz, ama bu bilinçten düşme olduğunda, şuur kapandığında, gaflet ve dalâlete düşüldüğünde, hemen geriye dönüş başlar. İmdi fenadan evvel abdın vücudu ile şey­tanın da mevcut olduğu gibi fenadan sonra da Hak Teâlâ Hazretleri mabud, ibadet edilen olunca abdın zuhuruyla şeytan da zahir oldu. Vesvasi, ves­vese verenin ismidir.

Evvelki surede de olduğu gibi burada şeytandan diğer bazı esmaya sığınmayarak Allah'a sığınılması, şeytanın, Rahman'a mukabil ve cemiyeti insaniye suretine müstevli olan ve Allah isminden gayri cemi esma suretinde zahir olan bir şey olduğu içindir. Şeytan, insanın kendisi dâhil her kılığa girer, Allah’tan gayri. Bu beyandan Nebi Aleyhisselâm'ın «Beni gören, gerçekten beni görmüştür, çünkü şeytan benim suretimle temessül edemez» sözü­nün manası anlaşılır. Hannas, çok rücû eden demektir. Şeytan ancak gaflet zamanın­da vesvese eder. Kul, gafletinden uyanıp Allah'ı zikir edince şeytan rücû eder, geri döner, yok olur. Anıldığında, Allah var olur ve O’nunla birlikte hiçbir varlığa yer yoktur!

Şeytanlardan vesvese edenler iki cinstir. Birisi cinnî, meselâ vehim-kuruntu gibi beş duyumuz ile görülmeyen, algılanmayan, diğeri insana benzeyen veya eşiti olan kimseler gibi insî ve his, beş duyu ile görülenlerdir. Binaenaleyh bunlardan sığınma ancak Allah'a sığınmakla tamam olabilir. Hıfz edici Allah'tır. Nas suresi tamamdır.

Sonuç:

            Her iki surenin genel ve ayetlerinin tek tek özel anlam ve te’vilinden bir ve tek sonuç çıkabilir, tevhit ilmi ile bize denmek istenen, yaşarken zaten tabi olunan mesaj şudur:

Kendi kendinize adam olduğunuzu düşünerek, “hareketler benim, fail ben; isim ve sıfatlar benim, mevsuf ben ve zat benim, kişiliğim ve vücut benim, mevcut olan ben” demeyin. Siz bir abide, benim abidem, Abd-i Hu, olduğunuzu düşünüp Âdem olunuz, teslim olunuz, yokluğunuzu kabul edip varlığımla var, vücudumla mevcut, ilmimle âlim, nefsimle kaim, ayakta, hayatımla hayatta, hay, diri, benimle bende, benimle birlikte, benim ef’al, sıfat ve zatımın zahiri olduğunuzu idrak ederek yüceliniz!

Kısaca, fıtratınızı gerçekleştirin, siz ne olabilecekseniz olun, ama Abdi’m olarak yapın ne yapıyorsanız, zaten öyle, idrak edin! Peki-Evet diyenler, sözle, kavlen derse “beli” demiş olur. Bu da bize Ahd-ü Misakı hatırlatır!

 Buraya kadar, Bakara 256, “dinde zorlama yoktur” ayetinin te’vilinde geçen şu deyiminin bir açıklamasıdır: “sabah güneş doğduğunda göz nasıl görürse din de öyledir”.

“Anlayana, sivrisinek saz” misali, her toplumda mesajı alabilecek ve anlayabilecek aklın ve akıllı insanın yetiştirilmesi amacıyla çok çaba sarf edilir, gayret gösterilir. Bu amaçla dernekler de kurulmuştur dergâhlar da, burada olduğu gibi uzun süredir toplanan gruplar da oluşturulmuştur. Bu mesaj size gelmiştir, size bu mesaj böylece de gelmiştir. Sevilmiş de olmuşsunuz, önem verilmişsiniz ki mesaj gönderilmiş, anılmışsınız. Ayet der ki : “anıldığınız gibi anın! Zikir olunduğunuz gibi zikredin!”

 
İyi ki varsınız, buradasınız. Sevgi içinde, seven kalınız çünkü zaten seviliyorsunuz idrak edin.