14 Eylül 2012 Cuma

Hiçbir şey ölmez, her şey yaşar!

Sevgili okuyucu kardeşim kitabı okumak veya indirmek istersen lütfen tıkla.

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

 

  

               HAYAT, ÖLÜM, İLİM


        
            Hiç sorulmayan, oturup öğrenilmeyen ama ilk günden beri bilinen şeylerdir bunlar. Laf olsun diye sorulur “hayat nedir ya Hu?”. Doğal bu, bu doğal olsa gerek. Doğuştan bilinir ve yaşanır. Hayatını kaybedene de “öldü” denir. Bu kadar basit, bunu bilmeyecek ne var? Hayatı ve ölümü biliyorsan da ilim de odur, biliyorsun, ilim sahibisin. Kitapta, koskoca Kur’an’da bunlara yer vermeye ne gerek var da denebilir.

            Artık hiçbir şey doğaya bırakılmıyor. Önce bırakılsa da sonra oturup öğreniliyor bakalım ayrıntıları neymiş. Eğitimi ve öğretimi insanlığa yüceliş olarak alınca, amaç bu olunca işin temelinden başlamak gerek.

            Bir güç varsa eğer uygulanırsa bilinir. Yönetim gücü, kuvveti ve kudreti, varsa eğer, yalnız uygulama alanında görülebilir. Bu nedenle melekût âlemi veya mana âlemi mülk, eşya, madde âlemini gerektirir. Yönetim, yönetilen varsa yürütülebilir. Her şeye kadir olma hali uygulama alanında görülebilir. Yed-i kudretiyle yani kudret eliyle mülk âleminde mevcut olan her mümkünata tasarruf eden, hükmünü sürdüren, her şeye kadir olan yalnız Allah’tır. (2.255)

            Hayat, zorunlu, gerekli de olsa, irade gerektiren hareketler bütünüdür. Mevt ise iradî hareketlerin olmamasıdır. Ölümün olmaması yani ölüm niteliğinde bir şeyin olmaması hali ise kendiliğinden olamaz, önce bir vücut, bir mevcut olması gerekir ki onun ölümü olsun. Yönetim gücünün bilinebilmesi için yönetilenler halk edildi, hayat bağışlandı ve cüzi irade verildi; ölüm ile veya hayat alınarak bunlara hükmedildi.

            “Eğer ölüm bir vücudun varlığını gerektirmeseydi vücut olma emrinin gerçekleştiği bir ortama, mevcudiyet ortamına gerek olmazdı, ihtiyaç duyulmazdı. Bu nedenle, halk edilen halkın, yaratılmış olan yaratılmışların, hayat ile olan ilgisi ve ilişikliği gibi, mevte, ölüme ilgisi ve alâkası doğru olur.” (67.2) Hayatta olan, hayatı olan ölüm ile de ilgilidir.

            “Kısaca, yönetim kudreti halk üzerinde uygulama alanı bulur, halk gerektirir. Halkın gelişimi de mevt ile mümkün olur. Vücut buluş ve mevcut oluş hayat ve ölümün varlığını zorunlu kılar. Kudret eliyle mümkün olanın vücut bulmasını, hayat sahibi olarak yaşamasını ve mevt ile hayatta oluşuna son vermesini yöneterek yönetim gücünün fonksiyonunu yürütür.”

            “Mevt ile hayatın halk edilişinden amaç insanın olgunluğunun (ahsen amel, güzel ahlâkın) ortaya çıkışıdır. Gelin ile damat, toprakla tohum olmalı ki hayat devam etsin, mevt de olmalı ki hayat gelişerek sürdürülebilir olsun. İlim elden ele geçmeli, uygulanmalı ki ortaya çıksın.”

            Rekor kırılması, zafer kazanılması için olimpiyat düzenlenmelidir. İnsan-ı kâmilin yaratılabilmesi, insanın arzdan semaya yücelebilmesi için insanlar ve insanlığın var olması gerek. Gaybta gizli olan ilim insanlıktaki uygulamalar halinde ortaya çıkabilir. Maluma tabi ilmin zuhuru ile zahir olan ilmullahdır, Allah’ın ilmidir. Hayatla kudret ortaya çıkmış olur, kudret elinin marifetleri bilinir. İlim yönetim kudretiyle, kudret halk ile halk da hayat ve mevt ile görünür, yaşanır olur. Vücut bağışıyla gelen bedensel saadete ilaveten ilimden ibaret olan ruhani saadet bağışlanır, bunları idrak eden kavuşur. (2.247)

            Mevtle daha iyi ameller ortaya çıkar ve hayatta kalır kötüler yok olur. Doğal seleksiyon, seçilme, hayatın şartlarına uyum gösterebilme ile evrim devam eder. Teknoloji ilerledikçe öncekiler “eski” olur, ölür, yeni şeyler ilmin daha iyi halidir.

            “Hayat ve mevtle nefisler fazilet yarışında ya helak olur ya da kurtuluşa erer. Kötü amel işleyenleri kahreyleyen galiptir, iyi amel işleyenleri sıfat nurlarıyla setreden, örten mağfiret, bağışlama sahibidir. Önemli olan yarışa katılmaktır, asıl olan yarıştır, katılanlar için zafer önemli ise de, zaferin muhteşem olması için yenilginin de ezici ve hüzünlü olması şarttır. Yarışı var eden, halk eden, kudretini gösterir!” (2.36; 45.24)
            “Tabaka tabaka, kademe kademe, derece derece yedi sema halk eyledi, var etti. Mülk âleminin nihaî kemali, yani, olgunluğunun zirvesi semaların halkındadır, halk edilişinde, var edilişindedir. Kademe ve düzenlilik açısından semalardan daha iyisi, halk yönünden, halk ediş açısından daha sağlamı yoktur. Cemadat, nebatat ve hayvanatta kendilerine özgü ruh, ilim vardır. Rahmanın halkında hiçbir uyumsuzluk görülmez.”
            “Semaların halkını Rahman'a nispet etmesi, onunla birlikte anması, se­maların haricî nimetlerin temelini ve diğer dünyevî nimetlerin özünü, çekirdeğini oluşturmasındandır. Hayatın sürdürülmesinde güneş, atmosfer ve yağmurun önemi bunun ispatı niteliğindedir. Semaların yuvarlaklığı uyumu artırmış, uyumsuzluğu gidermiş ve mükemmelliği sağlamıştır. Tekrar tekrar bakılsa da bir aralık, çatlak ve yırtık görülemez, parçalanması mümkün değildir.” (67.3). İlmin enerjiye, kütleye, eşyaya dönüşü mükemmelden entropi ile uzaklaşımdır.
            Âdem ve Âlem uyumu nedeniyle, insan kendi semasının (kalp, gönül, vicdan...), bitki ve hayvan gibi diğer mevcutlardan farkının idrakine varmalı. Semaya bakıp, çıkıp kendini bilmeli. Halk edilmişlerin arasında semaya çıkmasına izin verilen yalnız insandır. Bilgileriyle ilme ulaşmalı, ilimle, ruhla dirilmelidir.
            Âleme inmiş Kur’an (düzen) kitabını okuyup kendi özüne Kur’an hitabının inmesini, inmişliğini idrak etmeli. Maymuna, maymunluk yapana inen kitabı maymun okursa, okuduğunu anlarsa, idrak edip uygularsa kitabın hitabı onu insan yapar. Böylece, Âdem için evrimin sonunda devrim de gerçekleşir. Yücelebilen insandır, yalnız insan arzdan semaya, kendi gönlünün semasına, kalbinden ruha, ilme yücelebilir.
            O ruhunu üflemiş, nefesinden nefes vermiş ve çamur Âdem halife insan, kâmil insan olarak dirilmiş olur. İnsanlığın en mükemmel hali, hayatın var edilişinin amacı ortaya çıkmış olur. Hak, halkı halk ederek, halkiyette Hakk’iyetin görünmesini sağlamış. Halk, Hakk’ın kudretini sergiler. İlim amele dönüşür.
            Yerde ve gökte bulunan bütün mevcudat O’nu tespih eder, anar. Her mevcut, görünen ve görünmeyen vücudu ile hâl lisanıyla O’nun oluş ve yok oluştan tenzihini, acizlikten ve olgunluğu ortaya çıkarmak üzere mevcudatı tertipleyip düzenleme konusunda herhangi bir eksiklikten tenzihini izhar eder, gösterir. Mevcutlar gelip geçici, vücut kalıcıdır.
            Her mevcudun o haliyle var oluşu, kendiliğinden, tüm gerçeğin delilidir, şahididir. O, kendi vücuduyla, mevcudatı var ve yok edebilen tek kuvvet ve hikmet sahibidir.
            Büyük Patlamada, boyutu sıfır, ısısı ve kütlesi sonsuz olanın ilmiyle patlamasından itibaren her şey otomatiktir, evrim gerçeğiyle, tek hücreden bugüne gelinmiştir. Tüm varlık bir ve tek bütündür. Ayrı, ikilikle, ne yaşayan ne de ölen vardır. Kendiliğinden ne bir şey veya kimse var olur ne de bir şey yok olur, yaşam süreklidir. Sıcaklık, patlama, soğuma, atom oluşumu, hareket, harekete bağlı zaman O’nun ilminin halidir.
 
              İlim Maluma Tabidir
             Melekût âlemi, manevî, hüviyet, kişilik, mahiyet âlemidir. Mülk âlemi ise maddî, bedenî, cisim, eşya âlemidir. Mülk âlemi irade gerektirir, bir amaç için oluşturulur, çoğalma, büyüme, genişleme ve zahir olup görünme sonucunda oluşabilir. Bu iki âlem ilim ve uygulama âlemleri olarak düşünülebilir. Madde âleminde mana âleminin mükemmelliği tam olarak görülemez. Madde âlemindekiler harekette sınırlı, kayıtlı ve koşullu kalır. Her şey ilmine tabidir, ona biat etmek, yani, boyun eğmek zorundadır. Örneğin, bir TV setinin ilmi ve teknolojisi kadar fonksiyonu vardır. Eşya da ustasına biat eder görünür ama aslında tabi olduğu mürşit gerçekte ilimdir, ustasının ilmi, ustasında görünen ilim! Veznedarın elinde görünen para onun değildir.

             Tekâmül eden robotlar âlemi gibi mülk âlemi de melekût âleminin tesiri ve kudreti altındadır. Tahta oyuncaklardan elektronik oyuncaklara gelindi. Her şey zamanına uygundur. Zamansız bir şey ne yapılabilir ne de kullanılabilir. İlmin herhangi bir derecesinin uygulanışındaki acizlik ve eksiklik ilmin kendisinde değil teknolojinin uygulanışındadır. Her çağın bir ilim düzeyi vardır. Var olan ilmin bir de uygulanış yöntemi, tekniği, teknolojisi vardır.

            Fizik ve kimya ilminden anlayabildiklerimiz arttıkça, bildiklerimiz çoğaldıkça, bilimsel uygulama ve teknolojimiz de o kadar artar. Anlayışımızın sınırlı olması, örneğin, fizik ve kimya ilminin sınırlı oluşunu gerektirmez. İlim uygulamadaki acizlikten ayrı tutulmalı, tenzih edilmeli, arınmalıdır. Gelişim, Darwin’in dediği, daha doğrusu Darwin’den de dendiği gibi uyumsal, bilimsel ve teknolojiktir, ilme dayalıdır. Aynı şekilde, O’nun zatı, hüviyeti ve mahiyeti melekût ve mülk âleminin acizliklerinden tenzih edilmeli, arınmalıdır.

            O’nun kudret eli her âlemde tasarruf sahibidir, tutulacak, tabi olunacak, öpülecek el bu eldir, ayetlerde “yed-i Allah”, “yedullah” olarak geçer. Her mevcut olan cisim gayrinin değil Hakk’ın kudret eliyle mümkün ve ortaya çıkmış olabilir. Dilediği gibi icat eder ve onlara tasarruf eder. Eşyayı yapan ve ona sahip olan ona dilediği gibi hükmeder. Allah “var” olandır, O’ndan gelinir, O’na gidilir!

             Nasıl ki karanlık yoktur, ışığın olması ve olmaması durumu vardır, aynı şekilde, hayat ile ölüm de aynı ilişki içindedir. Ölüm yoktur, hayatın olmaması haline ölüm deriz. Ölüm kendi başına bir şey değildir. Ölüm olarak var olan bir şey tanımlanamaz, tarif edilemez, o bir haldir, hayatın olmaması halidir, bu hal tanımlanabilir. Hayat ise iradî hareketler bütünüdür, birbirine tabi ve entegre olan alt sistemler bütünlüğüdür.

            Alt sistemlerin birinin diğerine biat etmemesi, tabi olmaması durumu ölümdür. Melekler, melekeler, yetenekler, alt sistemler, organları Âdeme biat etmeseydi Âdem olmazdı. Göz, görme meleğinin, melekesinin, yeteneğinin ilmine tabidir, ışık düştüğü kadar görüntü oluşturur, göz maddesi ışığın düşüş, kırılış ve şekil oluşturma bilgisine, ilmine biat etmiştir, tüm işini, kulağın yaptığı gibi, Âdem için yapar. Böylece insan işittiği şeyi görür, tutar veya tadar.

            Her insan da kendine biat eden organlar topluluğu, sistemi olarak insanlık ilmine biat etme, tabi olma durumundadır. İnsan olmaya aday olan kişi olgunlaşarak, fıtratı, yaradılışı ne olmasına izin verirse onu olmalıdır, kâmil insan olmalıdır. Her bireyin kendini gerçekleştirmesi beklenir. Potansiyeli ne ise onu dışarı çıkarmalı, gerçekleştirmelidir. Her insan kendisine verilmiş insanlık ilim ve sanatını sonuna kadar uygulamalı, ortaya çıkarmalıdır. Sesi güzel olan sesini güzel kullanmalıdır. Gerçekte tabi olunan, biat edilen mürşit ilimdir! Öğretilmez, öğrenilir!

             Ölüm ve yaşamın var edilişindeki amaç iyi ve kötü amellerle insanın sınanması, denenmesidir. Robotların mükemmelleştirilmesi gibi, gittikçe daha iyi insan var ederek insanlık tekâmül etmekte, geliştirilmektedir. Maluma tabi ilmin uygulanışı iyileştirilmektedir. Gayb âleminde “malum”, içinde altın damarı olan bir dağ gibi düşünülebilir. Altın damarını kazdıkça elde edilen altın bizimdir, kazancımızdır. İlimden elde edilen bilgiler de bizim kazancımızdır, bilgilerimiz, bilimimiz, bildiklerimizdir.

            Her yaptığımızı tarih boyunca çeşitli insanların yeni diye elde ettikleri, buldukları bilgileri kullanarak yaparız, bilimseldir yaptıklarımız. Kendimize en uygun yapma tekniğini seçeriz, aletlerle yaptığımız iş de böylece bilimsel ve teknolojik olur.

            Bilinen var oldukça var olan bilinmektedir. İnsanlığın insanlarda ortaya çıkışı ile ilim zahir olmakta, görünmektedir. Malûmun zuhuru ile zahir, görünmesiyle aşikâr olan ilmullah, O’nun ilmidir. Çünkü hayat kendisiyle amellere kudret hâsıl olan bir şeydir. Hayat için güç, kuvvet, kudret ve irade gerekir, örneğin, var olmak için yer çekimine, çevreye, karşı koymak, direnç göstermek şarttır. Soğuk olduğunda ısınmak, sıcak olduğunda serinlemek için iş yapar, eyleme geçer, amellerimizle, yaptığımız işlerle hayatımızı düzene sokarız.

             Ayetlerde yer alan “Mevt” (2.28) de iyi amellerle yeniden diriliştir ve ihya oluşa sebep olan bir şeydir. Nasıl ki şehvet mevti tadıp iffete dönüşürse, bir “mevta” için de cemaat “iyi biliriz” der, “hiç bir kötülük yapamaz” olarak bilir. Hayat ile amellerin aslı, amacı, zahir olduğu gibi mevt ile de iyi ve güzel olan “olmaz” olur, ortadan kalkar, zail olur. Günahtan günah diye kaçmak günah olduğunda, iyilik yapmak da günahtır!

            Hayat ve mevt ile nefisler fazilet yarışına girer, uyumludurlar, ancak, helak oluş ve kurtuluşta uyumsuzluk içindedirler. Ayette mevt önce gelir çünkü mevt zata aittir, hayat ise sonradan olma, arızîdir. Kötü amel işleyenleri kahreyleyen galiptir, iyi amel işleyenleri nuruyla setr eyleyen, örten, mağfiret sahibidir, bağışlar. “Ben” çıkar aradan!

               Hiçbir Şey Ölmez


 

               Malûma tabi olarak önce ilim nasıl uygulanmış ortaya bir hayat çıkmış ve çeşitli şey, eşya ve insan halk, zahir olmuşsa sonunda her şey aslına dönecektir. Bu bilinen bir gerçektir. Asıl olana dönüş ölüm müdür? Yoktan gelenin yokluğa dönüşü ölüm müdür? Şeyler için ölüm kavramı kullanılmaz. Masa öldü denmez. Hiçbir şey kavramına insan dâhil midir? Dâhil ise insan da mı ölmez? “Hiçbir şey ölmez” diyenler arasında akil adamlar ve en büyük âlimler de vardır. Ne demek istiyorsunuz sorusuna “biz yol gösteririz idrak sana aittir” derler. Güçlük bu kadar da değil. Din ve bilim kavramlarını farklı görenlere de saygı duymak gerek, öyle anlıyor öyle biliyorlar. Biz de konuya iki açıdan bakalım.


            Bilime göre enerjinin atom altı parçacıklar şeklinde ortaya çıkışından sonra, önce Hidrojen atomu oluşmuş. Bir tane mi aynısından bin tane mi daha mı çok bilinmez. Atomdan sonra elektron ile hareket başlar, hareket zamanı, zaman hızı başlatır. Daha sonrası bilimsel deneyler alanına girer. Evrenin 14 milyar yıllık oluşu evrenin kazaen, tesadüfen olmadığının kanıtı değil midir? Patlamadan önceki çok kere milyar kere milyar derecelik sıcaklık nereden gelir ve nasıl soğur?


            Elektronun ilk hızı ve çekirdeğin durağanlığı nereden gelir, neden daha hızlı veya yavaş değildir? Mum ışığı ile güneş ışığının hızları nasıl olur da eşit olur? Püf sesi ile bomba sesinin hızları nasıl eşit olur? Oluşum ile ilgilenen bilim insanının kafasını kaldırıp “Allah yoktur” demesi bilimsel kanıta mı dayanır? Bilim insanlarına bu sorular nasıl olur da saçma gelir?


            İnsan ve insanlığın sınama, denemeyle gelişimi ise ilmin, malumun alanıdır. Bir tohum gizli bilgiler içerir şeriatına uygun ortamını bulunca kendini gerçekleştirir. Böylece biz de ne tohumu olduğunu anlarız. Enerji “yokluk”, “hiçlik” diye tanımlanandan çıkar ortaya. Yoktan var eden, var olanı da yok eder. Gücü, kuvveti ve kudreti olan onu ortaya koyacak ve hükmedecek varlığı da var da edebilir yok da edebilir. Zahir olanın batını kendisidir. İsterse zahir olur halk diye görünür, isterse halk batın Hak zahir olur. Zahir ya da batın oluşunun ölüm neresindedir?


            Mülk âleminin amacı, olgunluğun doruğu semaların yaratılışındadır. Mertebe ve düzen yönünden semalardan daha iyi ve halk yönünden daha muhkem, sağlam, doğru, değişmez bir şey görülemez. Var edişte uyumsuzluk yoktur. Semaların yaratılışında Rahmandan bahsedilmesi zahiri nimetlerin dünyevî nimetlerin ilk unsuru oluşundandır. Semaların döşenmesindeki yuvarlaklık ve uyum düzenliliğinin güzelliğindendir. İlmin yedi aşaması, makamıyla insan kâmil insan olur! Kur’an’da yaradılışın ve halk edilişin anlatılması gibi geriye dönüş yolları da anlatılmış ve açıklanmıştır. Üstelik ilmin uygulanışında, maddî âlemdeki kusurlar geri dönüş yolunda, semada yoktur, sema aralıksız, boşluksuz ve kusursuzdur.            Hayatın kusurları geri dönüşte ortadan kalkar. Bilen de bilmeyen de geri döner, ama yokluğa ama ‘var’lığa, Hakk’a! Ancak böylece, “hiçbir şey ölmez”, yalnız inanmayanlar “yok idik, yok olacağız” der! Herkes ve her şey yeni isim ve sıfat almış zattır. Değişim isim ve sıfattadır. 


            İnsan üretilmez yetiştirilir, insan olunur. İnsan, maddî şeylerden ayrı ele alınmayı hak eder. İnsanı insanca yetiştirmek üzere toplumda büyük ve önemli kurum ve kuruluşlar kurulur. Hem dinsel hem de bilimsel açıdan bakarak, konuyu felsefe penceresinden irdeleyebiliriz. Eşya ölmez, isim ve sıfat değişir, insan da ölmez, olgunlaşır, kâmil olur, aradan çıkar!

Bilimsel Kanıt:

Evrendeki her obje, her parçacık, her ‘ışık paketi enerjisi’ bir bilgi taşıyıcısı olarak hareket eder.(4) Her ‘şey’ kendi fiziksel özelliklerinin deposudur, ardındaki bilgisi, özellikleri ve ilmi ne ise odur. Evren, özellik ve bilgilerinin, ardındaki ilminin aynısıdır. Kara deliklerin, eksenleri etrafındaki enerji ışınımı, ‘Hawking Radyasyonu’ bilginin kaybını önler. Böylece, kara delikler yavaşça hiçliğe buharlaşırken bilgi varlığını sürdürür. ‘Şey’in, ‘eşyanın’ kendine özgü bilgisi, transfer edilebilir ama asla kaybolmaz. Olay ufkunun ötesine geçen parçacıkların bilgileri, kaplama gibi çıkar, kütleleri enerjiye dönüşerek, olay ufkundan önce bırakılır ve kara delikten kaçar. Bu durum büyük patlamadaki ilmin bütününün korunduğunu, bilgi kaybının önlendiğini gösterir. Ayrıca, ilk oluşan plazmanın içinde, evrende var olan tüm objelerin bilgisinin var olduğunun kanıtıdır. Biz büyük patlamada var idik ki açığa çıktık, ilmimiz vardı ki bilgimiz açığa çıktı. Sonradan oluşan her objenin, kendine özgü bilgi ve özellikleriyle oluştuğu açıktır. Eğer bir yerde tüm bilgiler toplanmış ise buna ilim de denebilir. Büyük Patlamadaki ilk enerji bütünü ilmin tümünü kapsar. Sonradan evrende oluşan her ‘şey’ bu ilim ile oluşur.
Kanıt bölümü aşağıdaki makaleden alınmıştır:
 
 

           O herşeyin evveli, ahiri, zahiri, bâtınıdır ve her şeyi bilir. (57.3)

(Ayet 1) (..yedi..mülkü), (Ayet 2) (..halakalmevt..hayât..ahsen amel), (Ayet 3) (..halaka seb'a semâvâtin tıbâkâ), (57 Hadid, 1, 3)

NOT: Bilim insanları bilimi geliştirdikçe inanç güçlenir. Bilmeden inanmanın yerini şuurlu inanç alır.
Hayat non-material yani maddesel değil, bilgidir, ilimdir diyen ilim adamları doğru söyler. İlim olduğu sürece de hayat asla yok olmaz, ölüm gerçek olamaz, her şeyin yaşadığı kanıtlanmış olur. Form, şekil değişikliği olur ama ölüm olmaz.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

KENDİNİ BİLEN BİLİR SENİ


Ey ulu, önder, şanlı, yüce, Türk,

Gazi, Mustafa, Kemâl, Atatürk,

Sana kalpten minnettarız hepimiz,

Seninle kabarık küçük yüreğimiz.



Bizi bilmeyenler birleşip de geldi,

Ruh ve bedenimize birlikte girdi,

Vatan toprağımızı bölmek istedi,

Sandılar ki bölebilirler bu milleti.



Yaptıklarını okudum mest oldum,

Dediklerini düşündüm de coştum,

Herşeyinle seni kalbimde buldum,

Gönülden, gözünden bakar oldum.



Dedin ve demek istedin, anlamlıydı,

Anlamazdık, gönülden olmasaydı,

Gönlümdeki yerleri doldurmasaydı,

İdrak edemezdim, sevgi olmasaydı.



O’nun ruhuyla dirilip bildin kendini,

Hakkı hem de Hakka tapan milletini.

Bildin ve bildirdin herkese haddini,

Koşturdun başarıya asker ve sivilini.



Büyük Türk Milleti! Olmuştu, hitabın,

İçinde Hakka, dışında halka, saygın,

Halka hizmet Hakka hizmet, anlayışın,

Sabırlı ve huzurlu tavırla, anlatışın.



Ne güzel, çocuk bu böyledir, hitabın,

İnsanın olgunlaşmasıdır, temeli dinin,

Olgun kula ilâhi ilham iner, inancın,

Bilselerdi yanlış yapmazlardı, tavrın.



Demedin hiç yaptım, başardım, ettim,

Dilinde gençlik, millet ve memleketim,

Öğrettin, toplumu millet yapan nedir,

Toprağı vatan yapan uğrunda ölendir.



Milletce inandık ve güvendik sana,

Senin inanıp güvendiğin gibi halka,

Kendimi bilmekte örnek oldun bana,

Herşeyimiz feda olsun güzel vatana.



Dirildiğin ruhla dirilip, olduk  seninle,

Başardık,  yendik bilim ve tekniğinle.

Görüp, gösterdin bize geleceğimizi,

Kanıtladın, milletce öğüneceğimizi.



Biliriz zaten, Hakk Bir, hakikat birdir,

İnanıyoruz, en hakiki mürşit ilimdir,

İlmi aramayan, bulamayan zalimdir,

Kendini bilen kişi, ümmî ve âlimdir.



Değişmişti herşey kökten, o günden,

Bilgi versem gerek var mı bugünden,

Sorunlar farklı değil aslında dünden,

Gidiliyor hedefe, gelir gibi düğünden.



Dün sen vardın, yanında küçüktüm ben,

Bugün ben varım, içimde büyüksün sen.

Dün de bugün de aynı bütünüz fark yok,

Ama, gerçeği göremeyen ulema pek çok.



Halâ varsa da arada derviş ve şeyhler,

Batılılar koysa da anlaşmalara şerhler,

Ama, var yine senin dediklerini diyenler,

Açıklayıp gerçekleri, halka söyleyenler.



Kalbine giremeyen tanımlayamaz seni,

Kendini bilmeyen, tam anlayamaz seni,

Bilemezdim ben de kuvvet ve kudretimi,

Seninle tanıdım ben de bu asil milletimi.



Öğrenmişlerdi dün Türklüğü saymasını,

Hesaba katmalıyız bazılarının caymasını.

Davet edilmeden başvurduk üye olmaya,

Ama, gelmeyiz oynanmaya,  oyalanmaya.



Sen de istemiştin bir çok parti kurulsun,

Fikirler çatışsın, doğrular ortaya çıksın,

Kafalarımız, fikir ve görüşlerle dolsun,

Bak, bugün sen bile tartışmaya açıksın.



Seni yetiştiren Türk’ten farklı değilsin,

Milleti tam anlayıp, bütünleyen sensin,

Ruhun ile kalpleri tamamlayan sensin,

Ben seninle asil, sen benimle yücesin.



Görünen her zaman buz dağının üstü,

Süsler her köşemizi aziz Ata’nın büstü,

Anlayışsız olanlar bilmediği için küstü,

Kendini bilen bırakamaz seni yüzüstü.



Canınla canlı, ruhunla diriyiz bilesin,

Gene gelirlerse yine yeneriz göresin,

Kendini bilmeyenler seni nasıl bilsin,

Ruhunla, asil Türk Gençliği kükresin.



Ben köyümden bilirim,  severler seni,

Kentlerde görürüm, örnek alırlar seni,

Başkalarına laik cumhuriyetini överler,

Şüpheli, kesrette vahdeti görmeyenler.





Türkiye, Türk’üm diyenin, öyle olacak,

Dinim, siyasetten arınıp temiz kalacak,

Çağdaş medeniyete, Türk katkı yapacak,

Kurduğun Devlet ebediyen yaşayacak.



Var oldukça Dünya ve milletler hayatta,

Güvenip, öğünüp, çalışacağız kâinatta,

Kim engel olabilir ki, ne zaman, nesiyle,

Öder emanete kasteden canı, bedeniyle.



Iyi, doğru ve güzel için yarış edenler var,

Aklı kullanmayana gelir geniş dünya dar,

Bu Ata ve necdet ile tarih neler de yazar,

Laik demokratik cumhuriyet ebedî yaşar.


30 Nisan 2012 Pazartesi

YANILGI

YANILGI
Sistem yaklaşımı açısından, her sistem bir üst sistemin alt sistemidir. Her sistemin kendine özgü birçok alt sistemi vardır. Her insan da ilmî açıdan bir açık sistemdir. Çevresinden yiyecek, içecek ve bilgi gibi çeşitli girdiler alır, bu girdileri kendi alt sistemlerinde sindirip, özümleyip çevresine emek ve düşünce gibi çıktılar verir. İnsan çevresinin, evrenin, cüz olarak kül’ün, kendi bedeninin bir hücresi, vücudun bir mevcudu gibi, bütünün bir parçasıdır.


Günlük yaşam kaosunda öyle anlar gelir ki, insanın, nereden gelip nereye gittiğini bulmak için, oturup düşünmesi gerekir. Bir nehir gibi akan yaşama uyum sağlama çabasında iken, ben diyen, benliğini, varlığını, var olduğunu, çevreye karşı ayakta dimdik durduğunu ispat için, bazen, eylem, kimlik ve kişiliğimizin kendimize ait olduğunu iddia ederiz. Dünyevi yaşam için bu durum her ne kadar doğru ise de, uhrevi âlem ve sistem yaklaşımı açısından böyle bir iddiada bulunmak zordur.


Önce bilimsel açıdan bakarsak, hemen ilk anda düşünebiliriz ki, o anda her ne yapıyorsak büyük bir sistemin içinde küçük bir uğraşıdır bu. Örneğin, araba kullanırken ne yaptığımızı düşünmeye başlarsak o anda hiç bir şekilde yeterince değiştiremeyeceğimiz ve hatta etkileyemeyeceğimiz bir trafik sisteminin içindeyizdir. Buna, sağlık, haberleşme gibi çok çeşitli toplumsal ve küresel sistemleri de hemen ekleyebiliriz. Eğer mevsimsel bir durum da söz konusu ise, güneş sistemi dahi aklımıza gelebilir, o an, üşüyor olacağımıza terliyor da olabilirdik. Kısaca, en azından kısa vadede, yapabileceğimiz, pek bir şey dense de, hiç bir şey yoktur.


Aynı düşüncelerimizi dinsel açıdan ele alırsak sonuç yine aynı olur. En yüksek sesle ben dediğiniz, benlik güttüğünüz, bencil davrandığınız, kendinizle gurur duyduğunuz veya böbürlenip üstün gördüğünüz bir anda bazı kutsal mesajlar kendinizi bulmaya ve bilmeye yardımcı olabilir. Örneğin, Bakara 255, “herkes O’nun vücuduyla mevcut; hayatıyla hay, yani diri; fiili ile fail, yani kuvvet ve kudretiyle iş yapan, işleyen, eden, eyleyen; ilmi ile âlim, bilge, bilen; nefsi ile kaim, yerini alan, hayatta ve ayaktadır”. Kısaca, bir anlık bir idrak için dahi olsa, aslında, pek dense de, hiç yoksundur.


Her iki açıdan da, her seferinde, adeta ilâhi bir düzen anlamına gelen kaos içinde, insan, bencillik ettiği anlarda, aşağıya bakıp kendini gören, büyük gören iken, yukarıya baktığında, ya, büyük sistemleri düşünüp acizliğini anlar, ya da, kendini bilerek göremediğinde, O görünür, hiçliğini idrak eder.


Burada açıklanmaya çalışılan esas ve öz “o an” dediğimiz zamanın iki yanı, yani, biraz öncesi ve biraz sonrasındaki hâlimizdir. Biraz öncesinde tam bir “gaflet” içinde ve biraz sonrasında ise “uyanık” halde olduğumuz düşünülebilir. Gaflet, doğru bildiğimizin esasında yanlış olduğunu anladığımız ruh halimizi ortaya çıkarır. Gaflet uykusu deyimi de içinde bulunduğumuz halin bir çeşit bilinçsizlik anlamında uyuduğumuzu, durumu doğru kavrayamadığımızı açıklar.


Toplumda bir birey ne ise, insan bedeninde bir hücre de odur denebilir. Dinsel ve bilimsel açıdan, felsefî öğretilerin idraki içinde olduğumuz anlarda bu “gerçek” ile yüzleşebilir ve bu durumu kolayca kabul edebiliriz. Ancak, bir iş yapma sürecinde, fonksiyonumuzu yerine getirirken, misyonumuzu gerçekleştirirken, bir birey olarak hareket ederken, bireysel amaç ve araçlara kendimizi kaptırırız. Tavşana kaç tazıya da tut diyenin aynı olduğunu bilsek de, kaçma veya kovalama içinde iken yapılması gerekeni kendimizi ortaya koyarak yaparız. Önemli olan, hücre veya birey olarak işlerken bile “gerçek”in idrakinde olmak veya olmamaktır. İdrak içindeyken irademiz yoktur, gaflet içindeyken ise irade, her şey gibi, bize aittir. Hücre, bedenden ayrı bir varlık olarak, varsa biz de varız, gaflet de!
                               

          Siz gaflet uykusundan kalkıp hakiki münâcât (dua etm., yalvarma) ve huzur ve Hak’ka teveccüh namazını kılmak istediğiniz zaman :

  1. Yüzlerinizi yıkayınız, yani, kalplerinizi ilim suyu ile nefis sıfatları pisliğinden temizleyiniz,
  2. Ellerinizi, yani kuvvet ve kudretinizi şehvet ve maddeden arındırın,
  3. Dirseklere kadar, yani yararlı şeyler yapma derecesine kadar, ve
  4. Ruhunuza dönün, dünya muhabbetinden geçin, ruhun nuru ile kalbin kederlenme tozunu silin,
  5. Başınızı, hidayet nuru ile cilalayın kalbin ruha dönük yüzü, âli yönünü, yani, başınızı, hidayet nuru (ilmi) ile cilalayın,
  6. Ayaklarınızı yıkayın : kalbin nefse dönük ikinci yüzünü, yani, ayaklarınızı yıkayın, yani, doğal bedensel güçlerinizi lezzet ve şehvet düşkünlüğünden arındırın, ta ki kalbiniz geri dönüş (rücu) huzurunu duyuncaya kadar. Lezzet ve şehvet dalgınlıkları zaten itidale (orta, ölçülü) yakın olanlar sadece silebilir, mesh eder.
  7.  Boy abdesti : yukarıdan tamamen aşağıya dönmüş iseniz, ulvi yerine tamamen nefse dönükseniz külliyetinizle, bütününüzle temizlenin. Böylece, fenadan sonra beka zamanında istikamet ve adalet hakkıyla kıyam sebebiyle kemal nimetine şükür edersiniz. Münacatınızda ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yanaşmayınız ki, kalbiniz dünya işgaliyle ve vesvesesiyle meşgul olup gafil olmayasınız. Ve cünub, yani nefse ve nefsin lezzet ve şehavat ve huzuzuna şiddetle meyl, can ve gönülden meyl sebebiyle Hak’tan uzak olduğunuz halde namaza yanaşmayınız. Ancak, sağlıklı ve sağlam bir bedene sahip olacak kadar, ihtiyaç kadar nasiplenin. Tövbe ve istiğfar suyuyla yıkanıp temizlenin. (5.6)

          Namaz inananın miracı olduğuna göre, sizin kıyametiniz koparcasına kıyama durun. Kıyamet, “kıyam et” olabilir. Ellerinizi kulaklarınıza götürerek, Allahü ekber deyip dünyayı gerinize attığınız zaman, bilin ve bilincinde olun ki o geriye attığınız dünyanın üstünde “ben” dediğiniz de vardı ve gitti! Peki namazı kim kılacak diyorsanız Adem kelimesinin üzerinde de durulabilir.


Âdem, Vücûdda o Vahid-i Mutlak'ın gayrı bir şey ve O'ndan başka mevcûd yokdur ki, ibâdet olunsun, imdi ona şirk etmeniz, nasıl mümkün olabilir. O'nun gayrı, sırf ademdir, yoklukdur, bu sebebden şirk, ancak O'na cahil olmakdan neşet eder, kaynaklanır.

27 Nisan 2012 Cuma

Hz. Musa'nın Serüveni


Suya Salınışı - Hızırla Yolculuğu – Nebiliği - Ateş Görüşü

(sen de sende ara, sen de sende bul, senden sana yolculuğa ayetler, deliller!)

Suya Salınış : (20 TAHA (45), ayet 38-40)

          A.38: Hz. Musa kalbin sembolüdür. Kalbin, babası Ruh, annesi Doğa, canlılık, kardeşi Akıl. Kalp, beden tabutu içinde tabiat deryasında rüşdünü isbat edinceye kadar salınır. Aklı başına gelince, kalp nefs ile aklın, iyi ile kötünün, arasındaki farkı, idrak edince, kurtuluş sahiline varır ve önce Firavun-Doğal-Eğitimsiz nefsine (emmare) tabi olur. Önceleri kişinin Nefsi ne severse onu herkes sever, yani, nefs, sevdiklerini kalbden severek akıllıca yapmayı sever.

          A.40 : Nefs, kendi kontrolu altında, kalbin eğitim ve öğretimi için, kalbin, kız kardeşleri olan “teorik akıl” sayesinde temel felsefe ve hikmet ilmini ve “pratik akıl” sayesinde hayatını kazanma ilmini öğrenmesini, bunlara dayanan fikirler geliştirerek hem uhrevi hem de dünyevi hayatı kazanmak üzere terbiye edilmesini, sağlar.

          Tabiat deryasında salınırken sahile çekilen ve sudan kurtarılan kalp artık, amaçsız, hedefsiz dolaşmaktan kurtulduğunu, emin ellerde olduğunu, kendisine sahip çıkıldığını hisseder. Nefs ise kalp sayesinde çok daha iyi, doğru ve güzel şeylere sahip olabileceğini, bunların menfaatine uygun olduğunu anlar. Bu nedenle, nefs, kalbin, bir taraftan onun Kız kardeşinin yardımıyla uhrevi hayatı için hikmet ilmini öğrenerek temizlenmesi, paklanmasını planlar. Diğer taraftan, Dünya hayatını kazanması için, tabii ilimleri öğrenmesini, yani, nafi ilimler sütünü emzirmesini, cüzi iradeyi idrak etmesini, bedensel aletlerini kullanarak zekice işler yapmasını, eğitim ve öğrenim görmesini sağlatmak üzere ve ona şefkat göstermesi amacıyla, aklın buluşuyla, kalbi, onun öz annesi olan Nefsi Levvame’ye teslim eder.

          Kalp, Firavun nefsin özellikleri olan, öfke, nefret, kin, şiddet ve şehvet gibi insanı perişan edici duygulardan arınır. Nefsinin ve sıfatının bunlardan tamamen kurtulduğundan emin olmak için, kalbin güzel ahlakı çeşitli fitnelerle sınanır.

          İyiyi, doğruyu ve güzeli emreden vicdanının sesini dinleyen, böylece, sınavlarında başarılı olan, kalp, Ruhanî Güçlerden ilim alan Aklın eğitim ve öğretimine girer ve yıllarca ders alır, yolculuk yapar. Böylece, kalp, istidadında, potansiyelinde, yaradılışında var olan olgunlaşma derecesine göre olgunlaşır. Olgun sıfatlara sahip olmasından sonra, kalp, zat tecelliyatı denen, mükemmel olgunluk sahibi olur. Bu nedenle de, beden arzında, beden Medine’sinde yaşayan halk arasından, yani, bedene bağlı ve bağımlı olarak faaliyet gösteren duyguların arasından kalp, ruhu temsil edebilecek, halife olabilecek, biri olarak seçilir. (40)



Hızır ile  Yolculuğu : 18 KEHF, (Ayet 65)

          Kısaca : İnsanın insanlıktan nasibini alması yetmez, “kâmil insanlıktan” da Hakkını almalı! "Kulağı delik" olunmalı, beş-iç (hissetme, hatırlama, hayal etme, korkma, seçim yapma) ve beş-dış (görme, işitme...) duyunun çalıştırdığı beden gemisi hep maddi zevkler peşinde koşan doyumsuz nefsin, ölümünden sonra, elinden kurtarılıp, öncesiyle arasına duvar örülüp, duvarı güçlendirip, kanaatkâr nefsin yönetiminde, iyi ahlakla, ilahi sıfatla nur alemine çıkılmalıdır.
 

Nebiliği : (20 TAHA (45), ayet 25-28)   

          Nefsani arzu ve isteklerin, bedensel lezzet ve zevklerin çekiciliğine kapılmamak, rahatsızlık duymamak ve eziyet çekmemek için sadrımı-göğsümü, yüreğimi, gönlümü genişlet. Bedensel ve nefsani olan herşeye senin kelamın ile hitap edeyim, onlardan işittiğim kelamların ve gördüğüm eylemlerin de senden olduğunu idrak edeyim. Böylece, herşeyi senden görüp bilmekle, seninle senin belalarına sabredeyim. Sabredip, onlarınkini onlardan, kendiminkini kendimden bilip, hepsini de seninkinden ayrı bilip mahcup olmayayım. (25)

 Onların (nefsani güçlerin) dini (ilmi) anlayıp kabul etmeleri için onlara, inatlık edenlere karşı bana yardım et, mesajın kutsallığını teyid ederek dine davet emrini kolaylaştır. (26)

 Daha iyi-doğru-güzele yükselip yükselmeme endişe ve korkusunu yenmek için, yapılan fedakarlıkların ve çekilen çilelerin karşılığının alınacağına ilişkin senet ve delillerle, nefsani arzu ve isteklere gem vurarak yürütülecek ilmi çalışmaların başarıya ulaşacağını göster. Sözünün en iyisini diyebilmek, bildirdiklerini en iyi bir şekilde açıklayabilmek için, diyeceklerimi demeye cesaret etmekten alıkoyan, dilimin dönmesine engel olan akıl ve fikir düğümlerini çöz. (27)

 Kalplerini yumuşat, senden seni severek korksunlar ve yücelik duyguları ile dolu olsunlar, kalplerine koyduklarını, beni ve bu duyguları kutsal alemden teyid et, böylece, benim sözümü anlasınlar. (28)

Ateş Görüşü : 20 TAHA (45), (Ayet 9-14) (..hadîsü Musa), (İz reâ nâra) (Ayet 10) 

Habibim, sana Musa’nın hadisesi, olayı mutlaka gelmiştir. Musa bir ateş gördü. Ateş, kendisinden, insanoğluna nur, anlayış, idrak yansıtan kutsal ruhdur. Musa’nın basiret gözü hidayet nuru ile açılınca kutsal ruhu gördü.

Kalp, bedensel zevkler peşinde koşarken, madde denizinde yüzerken, kurtulup neyin ne olduğunu anlayınca, rüşdünü ispat edince, aklı başına gelince, çevresinden daha emin olmaya başladı. İyiyi ve kötüyü, haklı haksızı, meşru olan ile olmayanı ayırmanın daha güzel olduğunu anlayınca vicdanının sesini dinledi. Vicdanının huzur bulması için kamu vicdanının sesini duyma gereğini anladı.)

            Musa'nın basiret gözü, hidayet nuru ile sürmelenince, «ruhülkudsü» gördü. Hemen ehli olan «Kuvva-i nefsaniyeye» «Hareket etmeyüb, sakin olunuz» dedi. Zira «âlem-i kudsiye seyir, ancak, nefsi sakin olan, iç ve dış beşeri duygularının sükûnu zamanında olur. Ve ancak, o vakit âlem-i kudsiye vasıl olunabilir. Belki o ateşten size bir ilim getirip, onunla hepinizin faidelenmesi ve nurlanarak zatının faziletli olması mümkündür. Musa ateşe varınca hazret-i ilâhiyenin, kendileriyle muhtecib, perdeli olduğu izzet ve celâl per­delerinden ibaret bulunan «hicâb-ı nâriye», âteşin hicablar verasından: (Yâ Musa inniy ene Rabbüke) (Ayet 12) «Ey Musa! celâlim per­delerinden biri olan sûret-i nâriye ile muhtecib ve ateş suretinde mütecelli olduğum halde, tahkik senin Rab'bin benim» diye nida olundu. Musa; «Ben fark ediyorum ki, altı yönün hepsinden ve cemi-i a'zam ile bu nidayı işitiyorum. Böyle bir nida ise; ancak Rahman'ın seslenişi olabilir» dedi. Musa'nın cebel ve vücudunu, Hak'ta fâni ve pare pare kılıb, yakin bir halde yere düşüren «tecelli-yi zâti-yi tam»dan sonra olan «ıstıfa, seçilmişlik ile vaiddir ki», bu tecelli; «tecelli-i zâti­den» evvel olan «tecelli-i sıfâtidir.» Bunun için, bu makamda Musa'yı vahy ile Nebi kılmayıb, Resul kıldı. (Ayet 14) (İnneniy enallah) Musa'nın, «hazret-i esmaiyede» sı­fat ile kalıb da Zattan mahcub olmaması için «Rab» ismini «Allah» ismine tebdil ve te'kid ile tekrar eyledi. Zira «Rab» Musa'ya tecelli eylemiş olan isimdir ki, hidayeti vikayesi talebi zamanında, Musa'yı, ancak Cibril'den ibaret bulunan «ilim ve Hadi» isimlerile terbiye ey­ler. Yâni, tahkik cemi-i sıfatlarla mevsuf ve bir olan ALLAH BEN'im. (La ilahe illâ ene) (Ayet 14) Sıfatın ta'dadı ve mezahirin kesreti ile, benim eneiyet (benlik) ve ehadiyetim (tekliğim) ta'dât ve tekessür (çoğalmamıştır) et­memiştir. Sıfatımı hatırlamak için olan, «huzur-i kalbi» namazının fevkinde Zâtımı hatırlamak için, «şuhûd-i ruhî» namazını ikame eyle. Herkesin hayır ve şerden, çalışmalarının gerektirdiği gibi cezalanması kemâl, noksan, saadet ve şekavetin temeyyüz etmesi için, «kıyamet-i kübray»ı herkese izhar etmem. Ancak, has kullarıma birer birer izhar eylerim. İdrak edenler birer birer kâmil insan olabilir!

19 Nisan 2012 Perşembe

Kendimize Duyduğumuz SEVGİ ve GÜVEN



Kendimizi tanımak için istekli bir şekilde kendimizi izlediğimizde bilincimiz gelişir. Kendimizi izlemeliyiz, başkasını değil.

Kendimize şefkat ve anlayışla yaklaştığımızda, yavaş yavaş daha fazla alan yaratılır içimizde kendimiz için ve içeride uyanan acıyı ve korkuyu gerçekten hissetmek için kendimize izin verdiğimizde enerji yer değiştirir, dışa dönük anlayış yerine kendimizi idrak artar ve olgunluk ortaya çıkar.

Hepimizin kendimiz için neyin doğru olduğunu, hayatımızı nasıl yaşamak istediğimizi ve yaşamak için neye ihtiyaç duyduğumuzu söyleyen bir iç sesimiz vardır. Eğer bu sesi dinlemeye cesaret edersek, buna göre yaşamak için gerekli olan zekâyı geliştiririz. Fakat çoğumuz için bu iç sesi duymak zordur, çünkü, onu dinlememeye şartlanmışızdır. Bize, “bizim için en iyi olanı bilenleri” dinlemeyi öğretmişlerdir.

Uyum ve sevgi almak uğruna, başkalarının isteklerine göre davranırız.

Olgunlaştıkça, diğer insanı olduğu gibi kabul etmeye başlarız. Bizden daha farklı olduğu gerçeğini kapsayabilmeye başlarız ve belki de bu benzersizliğin verdiği zenginliği fark edebiliriz. Farklılığın verdiği zenginliği zevk edebiliriz.


Her ne kadar içinden geçiyorken cehennemdeymişiz gibi hissetsek de her çatışma kendimiz ve diğerlerinin hakkında daha fazla öğrenmek için bir fırsattır.  
 
Ruhsal bir öğretmene, terapiste veya ustaya açıldığımızda ruhumuzun en kırılgan yerindeyizdir. Ruhsal ve duygusal büyüme alanındaki riskler diğer her yerde olduğundan daha yüksektir zira içimizde, varlığımızın en derin ve en kutsal yerlerini açarız. Gaybın, mananın ilmi arzedilmiş, arz edilmiş, arzda, maddede ortaya çıkmış durumdadır, el ayak akıl fikir gibi bedensel güçler bu ilmi alarak önce âlim sonra arif olur. Yani, ilmi çevreden almayıp içerden almanın daha iyi olduğunu anlayınca insan öğrenmeyi öğrenmiş olur. Böylece, akıl bilgiyi doğrudan ilmin kaynağından alınca, âlim olunca, gaybdan gelen ilme tabi olur, onu mürşit kabul ederse arif olur. En hakiki mürşit ilimdir de, yine, bilene!
 
Yatay olarak başkalarına bağlı ve bağımlı yaşamak yerine, dikey yaşarsak, önceliklerimiz değişir, dik durabiliriz. Sadece değişime izin vermekle kalmaz, onu hoşnutlukla karşılarız, sezgilerimizi dinlemeye başlar ve yaşam enerjimizi onurlandırırız. Diğerlerinin hakkımızda ne düşündüğü ile daha az ilgilenir ve sonuçları ne olursa olsun kalbimizi dinlemek ile daha çok ilgileniriz. Dürüst oluruz ve saklanmayı bırakırız.
 
Olgunlaştıkça, çatışma yerine sevgiyi seçmeyi öğreniriz, çünkü belli davranışlarımızın bizi nereye götüreceğini biliriz ve bu eski senaryodan bize artık gına gelmiştir. Olgunlaştıkça, haklı olmak ihtiyacına artık sahip değilizdir. Sevgiyi hissetmekle karşılaştırıldığında haklı olmak oldukça önemsiz görünür. Ve en önemlisi bizi doldurması için diğer insana dayanmayı bırakırız. Hakkın haklı olma gereksinimi yoktur. Gayrisine dayanmaz, mümkün mevcutların hepsi O’na dayanır.

( yarenler Grubunda, "İlâhi İrade Kanunlarından - SEVGİ" konusunda takdim edilmiştir.)
Halkın dediği – Hakkın dediği ! Dediği Olur, Olmuşsa Demiştir! Kur’an batını, Furkan zahiri. Ekonomide gelirler, giderlere eşittir. Her anda bir şe’ndedir (yalnız O!)