19 Mayıs 2012 Cumartesi

KENDİNİ BİLEN BİLİR SENİ


Ey ulu, önder, şanlı, yüce, Türk,

Gazi, Mustafa, Kemâl, Atatürk,

Sana kalpten minnettarız hepimiz,

Seninle kabarık küçük yüreğimiz.



Bizi bilmeyenler birleşip de geldi,

Ruh ve bedenimize birlikte girdi,

Vatan toprağımızı bölmek istedi,

Sandılar ki bölebilirler bu milleti.



Yaptıklarını okudum mest oldum,

Dediklerini düşündüm de coştum,

Herşeyinle seni kalbimde buldum,

Gönülden, gözünden bakar oldum.



Dedin ve demek istedin, anlamlıydı,

Anlamazdık, gönülden olmasaydı,

Gönlümdeki yerleri doldurmasaydı,

İdrak edemezdim, sevgi olmasaydı.



O’nun ruhuyla dirilip bildin kendini,

Hakkı hem de Hakka tapan milletini.

Bildin ve bildirdin herkese haddini,

Koşturdun başarıya asker ve sivilini.



Büyük Türk Milleti! Olmuştu, hitabın,

İçinde Hakka, dışında halka, saygın,

Halka hizmet Hakka hizmet, anlayışın,

Sabırlı ve huzurlu tavırla, anlatışın.



Ne güzel, çocuk bu böyledir, hitabın,

İnsanın olgunlaşmasıdır, temeli dinin,

Olgun kula ilâhi ilham iner, inancın,

Bilselerdi yanlış yapmazlardı, tavrın.



Demedin hiç yaptım, başardım, ettim,

Dilinde gençlik, millet ve memleketim,

Öğrettin, toplumu millet yapan nedir,

Toprağı vatan yapan uğrunda ölendir.



Milletce inandık ve güvendik sana,

Senin inanıp güvendiğin gibi halka,

Kendimi bilmekte örnek oldun bana,

Herşeyimiz feda olsun güzel vatana.



Dirildiğin ruhla dirilip, olduk  seninle,

Başardık,  yendik bilim ve tekniğinle.

Görüp, gösterdin bize geleceğimizi,

Kanıtladın, milletce öğüneceğimizi.



Biliriz zaten, Hakk Bir, hakikat birdir,

İnanıyoruz, en hakiki mürşit ilimdir,

İlmi aramayan, bulamayan zalimdir,

Kendini bilen kişi, ümmî ve âlimdir.



Değişmişti herşey kökten, o günden,

Bilgi versem gerek var mı bugünden,

Sorunlar farklı değil aslında dünden,

Gidiliyor hedefe, gelir gibi düğünden.



Dün sen vardın, yanında küçüktüm ben,

Bugün ben varım, içimde büyüksün sen.

Dün de bugün de aynı bütünüz fark yok,

Ama, gerçeği göremeyen ulema pek çok.



Halâ varsa da arada derviş ve şeyhler,

Batılılar koysa da anlaşmalara şerhler,

Ama, var yine senin dediklerini diyenler,

Açıklayıp gerçekleri, halka söyleyenler.



Kalbine giremeyen tanımlayamaz seni,

Kendini bilmeyen, tam anlayamaz seni,

Bilemezdim ben de kuvvet ve kudretimi,

Seninle tanıdım ben de bu asil milletimi.



Öğrenmişlerdi dün Türklüğü saymasını,

Hesaba katmalıyız bazılarının caymasını.

Davet edilmeden başvurduk üye olmaya,

Ama, gelmeyiz oynanmaya,  oyalanmaya.



Sen de istemiştin bir çok parti kurulsun,

Fikirler çatışsın, doğrular ortaya çıksın,

Kafalarımız, fikir ve görüşlerle dolsun,

Bak, bugün sen bile tartışmaya açıksın.



Seni yetiştiren Türk’ten farklı değilsin,

Milleti tam anlayıp, bütünleyen sensin,

Ruhun ile kalpleri tamamlayan sensin,

Ben seninle asil, sen benimle yücesin.



Görünen her zaman buz dağının üstü,

Süsler her köşemizi aziz Ata’nın büstü,

Anlayışsız olanlar bilmediği için küstü,

Kendini bilen bırakamaz seni yüzüstü.



Canınla canlı, ruhunla diriyiz bilesin,

Gene gelirlerse yine yeneriz göresin,

Kendini bilmeyenler seni nasıl bilsin,

Ruhunla, asil Türk Gençliği kükresin.



Ben köyümden bilirim,  severler seni,

Kentlerde görürüm, örnek alırlar seni,

Başkalarına laik cumhuriyetini överler,

Şüpheli, kesrette vahdeti görmeyenler.





Türkiye, Türk’üm diyenin, öyle olacak,

Dinim, siyasetten arınıp temiz kalacak,

Çağdaş medeniyete, Türk katkı yapacak,

Kurduğun Devlet ebediyen yaşayacak.



Var oldukça Dünya ve milletler hayatta,

Güvenip, öğünüp, çalışacağız kâinatta,

Kim engel olabilir ki, ne zaman, nesiyle,

Öder emanete kasteden canı, bedeniyle.



Iyi, doğru ve güzel için yarış edenler var,

Aklı kullanmayana gelir geniş dünya dar,

Bu Ata ve necdet ile tarih neler de yazar,

Laik demokratik cumhuriyet ebedî yaşar.


30 Nisan 2012 Pazartesi

YANILGI

YANILGI
Sistem yaklaşımı açısından, her sistem bir üst sistemin alt sistemidir. Her sistemin kendine özgü birçok alt sistemi vardır. Her insan da ilmî açıdan bir açık sistemdir. Çevresinden yiyecek, içecek ve bilgi gibi çeşitli girdiler alır, bu girdileri kendi alt sistemlerinde sindirip, özümleyip çevresine emek ve düşünce gibi çıktılar verir. İnsan çevresinin, evrenin, cüz olarak kül’ün, kendi bedeninin bir hücresi, vücudun bir mevcudu gibi, bütünün bir parçasıdır.


Günlük yaşam kaosunda öyle anlar gelir ki, insanın, nereden gelip nereye gittiğini bulmak için, oturup düşünmesi gerekir. Bir nehir gibi akan yaşama uyum sağlama çabasında iken, ben diyen, benliğini, varlığını, var olduğunu, çevreye karşı ayakta dimdik durduğunu ispat için, bazen, eylem, kimlik ve kişiliğimizin kendimize ait olduğunu iddia ederiz. Dünyevi yaşam için bu durum her ne kadar doğru ise de, uhrevi âlem ve sistem yaklaşımı açısından böyle bir iddiada bulunmak zordur.


Önce bilimsel açıdan bakarsak, hemen ilk anda düşünebiliriz ki, o anda her ne yapıyorsak büyük bir sistemin içinde küçük bir uğraşıdır bu. Örneğin, araba kullanırken ne yaptığımızı düşünmeye başlarsak o anda hiç bir şekilde yeterince değiştiremeyeceğimiz ve hatta etkileyemeyeceğimiz bir trafik sisteminin içindeyizdir. Buna, sağlık, haberleşme gibi çok çeşitli toplumsal ve küresel sistemleri de hemen ekleyebiliriz. Eğer mevsimsel bir durum da söz konusu ise, güneş sistemi dahi aklımıza gelebilir, o an, üşüyor olacağımıza terliyor da olabilirdik. Kısaca, en azından kısa vadede, yapabileceğimiz, pek bir şey dense de, hiç bir şey yoktur.


Aynı düşüncelerimizi dinsel açıdan ele alırsak sonuç yine aynı olur. En yüksek sesle ben dediğiniz, benlik güttüğünüz, bencil davrandığınız, kendinizle gurur duyduğunuz veya böbürlenip üstün gördüğünüz bir anda bazı kutsal mesajlar kendinizi bulmaya ve bilmeye yardımcı olabilir. Örneğin, Bakara 255, “herkes O’nun vücuduyla mevcut; hayatıyla hay, yani diri; fiili ile fail, yani kuvvet ve kudretiyle iş yapan, işleyen, eden, eyleyen; ilmi ile âlim, bilge, bilen; nefsi ile kaim, yerini alan, hayatta ve ayaktadır”. Kısaca, bir anlık bir idrak için dahi olsa, aslında, pek dense de, hiç yoksundur.


Her iki açıdan da, her seferinde, adeta ilâhi bir düzen anlamına gelen kaos içinde, insan, bencillik ettiği anlarda, aşağıya bakıp kendini gören, büyük gören iken, yukarıya baktığında, ya, büyük sistemleri düşünüp acizliğini anlar, ya da, kendini bilerek göremediğinde, O görünür, hiçliğini idrak eder.


Burada açıklanmaya çalışılan esas ve öz “o an” dediğimiz zamanın iki yanı, yani, biraz öncesi ve biraz sonrasındaki hâlimizdir. Biraz öncesinde tam bir “gaflet” içinde ve biraz sonrasında ise “uyanık” halde olduğumuz düşünülebilir. Gaflet, doğru bildiğimizin esasında yanlış olduğunu anladığımız ruh halimizi ortaya çıkarır. Gaflet uykusu deyimi de içinde bulunduğumuz halin bir çeşit bilinçsizlik anlamında uyuduğumuzu, durumu doğru kavrayamadığımızı açıklar.


Toplumda bir birey ne ise, insan bedeninde bir hücre de odur denebilir. Dinsel ve bilimsel açıdan, felsefî öğretilerin idraki içinde olduğumuz anlarda bu “gerçek” ile yüzleşebilir ve bu durumu kolayca kabul edebiliriz. Ancak, bir iş yapma sürecinde, fonksiyonumuzu yerine getirirken, misyonumuzu gerçekleştirirken, bir birey olarak hareket ederken, bireysel amaç ve araçlara kendimizi kaptırırız. Tavşana kaç tazıya da tut diyenin aynı olduğunu bilsek de, kaçma veya kovalama içinde iken yapılması gerekeni kendimizi ortaya koyarak yaparız. Önemli olan, hücre veya birey olarak işlerken bile “gerçek”in idrakinde olmak veya olmamaktır. İdrak içindeyken irademiz yoktur, gaflet içindeyken ise irade, her şey gibi, bize aittir. Hücre, bedenden ayrı bir varlık olarak, varsa biz de varız, gaflet de!
                               

          Siz gaflet uykusundan kalkıp hakiki münâcât (dua etm., yalvarma) ve huzur ve Hak’ka teveccüh namazını kılmak istediğiniz zaman :

  1. Yüzlerinizi yıkayınız, yani, kalplerinizi ilim suyu ile nefis sıfatları pisliğinden temizleyiniz,
  2. Ellerinizi, yani kuvvet ve kudretinizi şehvet ve maddeden arındırın,
  3. Dirseklere kadar, yani yararlı şeyler yapma derecesine kadar, ve
  4. Ruhunuza dönün, dünya muhabbetinden geçin, ruhun nuru ile kalbin kederlenme tozunu silin,
  5. Başınızı, hidayet nuru ile cilalayın kalbin ruha dönük yüzü, âli yönünü, yani, başınızı, hidayet nuru (ilmi) ile cilalayın,
  6. Ayaklarınızı yıkayın : kalbin nefse dönük ikinci yüzünü, yani, ayaklarınızı yıkayın, yani, doğal bedensel güçlerinizi lezzet ve şehvet düşkünlüğünden arındırın, ta ki kalbiniz geri dönüş (rücu) huzurunu duyuncaya kadar. Lezzet ve şehvet dalgınlıkları zaten itidale (orta, ölçülü) yakın olanlar sadece silebilir, mesh eder.
  7.  Boy abdesti : yukarıdan tamamen aşağıya dönmüş iseniz, ulvi yerine tamamen nefse dönükseniz külliyetinizle, bütününüzle temizlenin. Böylece, fenadan sonra beka zamanında istikamet ve adalet hakkıyla kıyam sebebiyle kemal nimetine şükür edersiniz. Münacatınızda ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yanaşmayınız ki, kalbiniz dünya işgaliyle ve vesvesesiyle meşgul olup gafil olmayasınız. Ve cünub, yani nefse ve nefsin lezzet ve şehavat ve huzuzuna şiddetle meyl, can ve gönülden meyl sebebiyle Hak’tan uzak olduğunuz halde namaza yanaşmayınız. Ancak, sağlıklı ve sağlam bir bedene sahip olacak kadar, ihtiyaç kadar nasiplenin. Tövbe ve istiğfar suyuyla yıkanıp temizlenin. (5.6)

          Namaz inananın miracı olduğuna göre, sizin kıyametiniz koparcasına kıyama durun. Kıyamet, “kıyam et” olabilir. Ellerinizi kulaklarınıza götürerek, Allahü ekber deyip dünyayı gerinize attığınız zaman, bilin ve bilincinde olun ki o geriye attığınız dünyanın üstünde “ben” dediğiniz de vardı ve gitti! Peki namazı kim kılacak diyorsanız Adem kelimesinin üzerinde de durulabilir.


Âdem, Vücûdda o Vahid-i Mutlak'ın gayrı bir şey ve O'ndan başka mevcûd yokdur ki, ibâdet olunsun, imdi ona şirk etmeniz, nasıl mümkün olabilir. O'nun gayrı, sırf ademdir, yoklukdur, bu sebebden şirk, ancak O'na cahil olmakdan neşet eder, kaynaklanır.

27 Nisan 2012 Cuma

Hz. Musa'nın Serüveni


Suya Salınışı - Hızırla Yolculuğu – Nebiliği - Ateş Görüşü

(sen de sende ara, sen de sende bul, senden sana yolculuğa ayetler, deliller!)

Suya Salınış : (20 TAHA (45), ayet 38-40)

          A.38: Hz. Musa kalbin sembolüdür. Kalbin, babası Ruh, annesi Doğa, canlılık, kardeşi Akıl. Kalp, beden tabutu içinde tabiat deryasında rüşdünü isbat edinceye kadar salınır. Aklı başına gelince, kalp nefs ile aklın, iyi ile kötünün, arasındaki farkı, idrak edince, kurtuluş sahiline varır ve önce Firavun-Doğal-Eğitimsiz nefsine (emmare) tabi olur. Önceleri kişinin Nefsi ne severse onu herkes sever, yani, nefs, sevdiklerini kalbden severek akıllıca yapmayı sever.

          A.40 : Nefs, kendi kontrolu altında, kalbin eğitim ve öğretimi için, kalbin, kız kardeşleri olan “teorik akıl” sayesinde temel felsefe ve hikmet ilmini ve “pratik akıl” sayesinde hayatını kazanma ilmini öğrenmesini, bunlara dayanan fikirler geliştirerek hem uhrevi hem de dünyevi hayatı kazanmak üzere terbiye edilmesini, sağlar.

          Tabiat deryasında salınırken sahile çekilen ve sudan kurtarılan kalp artık, amaçsız, hedefsiz dolaşmaktan kurtulduğunu, emin ellerde olduğunu, kendisine sahip çıkıldığını hisseder. Nefs ise kalp sayesinde çok daha iyi, doğru ve güzel şeylere sahip olabileceğini, bunların menfaatine uygun olduğunu anlar. Bu nedenle, nefs, kalbin, bir taraftan onun Kız kardeşinin yardımıyla uhrevi hayatı için hikmet ilmini öğrenerek temizlenmesi, paklanmasını planlar. Diğer taraftan, Dünya hayatını kazanması için, tabii ilimleri öğrenmesini, yani, nafi ilimler sütünü emzirmesini, cüzi iradeyi idrak etmesini, bedensel aletlerini kullanarak zekice işler yapmasını, eğitim ve öğrenim görmesini sağlatmak üzere ve ona şefkat göstermesi amacıyla, aklın buluşuyla, kalbi, onun öz annesi olan Nefsi Levvame’ye teslim eder.

          Kalp, Firavun nefsin özellikleri olan, öfke, nefret, kin, şiddet ve şehvet gibi insanı perişan edici duygulardan arınır. Nefsinin ve sıfatının bunlardan tamamen kurtulduğundan emin olmak için, kalbin güzel ahlakı çeşitli fitnelerle sınanır.

          İyiyi, doğruyu ve güzeli emreden vicdanının sesini dinleyen, böylece, sınavlarında başarılı olan, kalp, Ruhanî Güçlerden ilim alan Aklın eğitim ve öğretimine girer ve yıllarca ders alır, yolculuk yapar. Böylece, kalp, istidadında, potansiyelinde, yaradılışında var olan olgunlaşma derecesine göre olgunlaşır. Olgun sıfatlara sahip olmasından sonra, kalp, zat tecelliyatı denen, mükemmel olgunluk sahibi olur. Bu nedenle de, beden arzında, beden Medine’sinde yaşayan halk arasından, yani, bedene bağlı ve bağımlı olarak faaliyet gösteren duyguların arasından kalp, ruhu temsil edebilecek, halife olabilecek, biri olarak seçilir. (40)



Hızır ile  Yolculuğu : 18 KEHF, (Ayet 65)

          Kısaca : İnsanın insanlıktan nasibini alması yetmez, “kâmil insanlıktan” da Hakkını almalı! "Kulağı delik" olunmalı, beş-iç (hissetme, hatırlama, hayal etme, korkma, seçim yapma) ve beş-dış (görme, işitme...) duyunun çalıştırdığı beden gemisi hep maddi zevkler peşinde koşan doyumsuz nefsin, ölümünden sonra, elinden kurtarılıp, öncesiyle arasına duvar örülüp, duvarı güçlendirip, kanaatkâr nefsin yönetiminde, iyi ahlakla, ilahi sıfatla nur alemine çıkılmalıdır.
 

Nebiliği : (20 TAHA (45), ayet 25-28)   

          Nefsani arzu ve isteklerin, bedensel lezzet ve zevklerin çekiciliğine kapılmamak, rahatsızlık duymamak ve eziyet çekmemek için sadrımı-göğsümü, yüreğimi, gönlümü genişlet. Bedensel ve nefsani olan herşeye senin kelamın ile hitap edeyim, onlardan işittiğim kelamların ve gördüğüm eylemlerin de senden olduğunu idrak edeyim. Böylece, herşeyi senden görüp bilmekle, seninle senin belalarına sabredeyim. Sabredip, onlarınkini onlardan, kendiminkini kendimden bilip, hepsini de seninkinden ayrı bilip mahcup olmayayım. (25)

 Onların (nefsani güçlerin) dini (ilmi) anlayıp kabul etmeleri için onlara, inatlık edenlere karşı bana yardım et, mesajın kutsallığını teyid ederek dine davet emrini kolaylaştır. (26)

 Daha iyi-doğru-güzele yükselip yükselmeme endişe ve korkusunu yenmek için, yapılan fedakarlıkların ve çekilen çilelerin karşılığının alınacağına ilişkin senet ve delillerle, nefsani arzu ve isteklere gem vurarak yürütülecek ilmi çalışmaların başarıya ulaşacağını göster. Sözünün en iyisini diyebilmek, bildirdiklerini en iyi bir şekilde açıklayabilmek için, diyeceklerimi demeye cesaret etmekten alıkoyan, dilimin dönmesine engel olan akıl ve fikir düğümlerini çöz. (27)

 Kalplerini yumuşat, senden seni severek korksunlar ve yücelik duyguları ile dolu olsunlar, kalplerine koyduklarını, beni ve bu duyguları kutsal alemden teyid et, böylece, benim sözümü anlasınlar. (28)

Ateş Görüşü : 20 TAHA (45), (Ayet 9-14) (..hadîsü Musa), (İz reâ nâra) (Ayet 10) 

Habibim, sana Musa’nın hadisesi, olayı mutlaka gelmiştir. Musa bir ateş gördü. Ateş, kendisinden, insanoğluna nur, anlayış, idrak yansıtan kutsal ruhdur. Musa’nın basiret gözü hidayet nuru ile açılınca kutsal ruhu gördü.

Kalp, bedensel zevkler peşinde koşarken, madde denizinde yüzerken, kurtulup neyin ne olduğunu anlayınca, rüşdünü ispat edince, aklı başına gelince, çevresinden daha emin olmaya başladı. İyiyi ve kötüyü, haklı haksızı, meşru olan ile olmayanı ayırmanın daha güzel olduğunu anlayınca vicdanının sesini dinledi. Vicdanının huzur bulması için kamu vicdanının sesini duyma gereğini anladı.)

            Musa'nın basiret gözü, hidayet nuru ile sürmelenince, «ruhülkudsü» gördü. Hemen ehli olan «Kuvva-i nefsaniyeye» «Hareket etmeyüb, sakin olunuz» dedi. Zira «âlem-i kudsiye seyir, ancak, nefsi sakin olan, iç ve dış beşeri duygularının sükûnu zamanında olur. Ve ancak, o vakit âlem-i kudsiye vasıl olunabilir. Belki o ateşten size bir ilim getirip, onunla hepinizin faidelenmesi ve nurlanarak zatının faziletli olması mümkündür. Musa ateşe varınca hazret-i ilâhiyenin, kendileriyle muhtecib, perdeli olduğu izzet ve celâl per­delerinden ibaret bulunan «hicâb-ı nâriye», âteşin hicablar verasından: (Yâ Musa inniy ene Rabbüke) (Ayet 12) «Ey Musa! celâlim per­delerinden biri olan sûret-i nâriye ile muhtecib ve ateş suretinde mütecelli olduğum halde, tahkik senin Rab'bin benim» diye nida olundu. Musa; «Ben fark ediyorum ki, altı yönün hepsinden ve cemi-i a'zam ile bu nidayı işitiyorum. Böyle bir nida ise; ancak Rahman'ın seslenişi olabilir» dedi. Musa'nın cebel ve vücudunu, Hak'ta fâni ve pare pare kılıb, yakin bir halde yere düşüren «tecelli-yi zâti-yi tam»dan sonra olan «ıstıfa, seçilmişlik ile vaiddir ki», bu tecelli; «tecelli-i zâti­den» evvel olan «tecelli-i sıfâtidir.» Bunun için, bu makamda Musa'yı vahy ile Nebi kılmayıb, Resul kıldı. (Ayet 14) (İnneniy enallah) Musa'nın, «hazret-i esmaiyede» sı­fat ile kalıb da Zattan mahcub olmaması için «Rab» ismini «Allah» ismine tebdil ve te'kid ile tekrar eyledi. Zira «Rab» Musa'ya tecelli eylemiş olan isimdir ki, hidayeti vikayesi talebi zamanında, Musa'yı, ancak Cibril'den ibaret bulunan «ilim ve Hadi» isimlerile terbiye ey­ler. Yâni, tahkik cemi-i sıfatlarla mevsuf ve bir olan ALLAH BEN'im. (La ilahe illâ ene) (Ayet 14) Sıfatın ta'dadı ve mezahirin kesreti ile, benim eneiyet (benlik) ve ehadiyetim (tekliğim) ta'dât ve tekessür (çoğalmamıştır) et­memiştir. Sıfatımı hatırlamak için olan, «huzur-i kalbi» namazının fevkinde Zâtımı hatırlamak için, «şuhûd-i ruhî» namazını ikame eyle. Herkesin hayır ve şerden, çalışmalarının gerektirdiği gibi cezalanması kemâl, noksan, saadet ve şekavetin temeyyüz etmesi için, «kıyamet-i kübray»ı herkese izhar etmem. Ancak, has kullarıma birer birer izhar eylerim. İdrak edenler birer birer kâmil insan olabilir!

19 Nisan 2012 Perşembe

Kendimize Duyduğumuz SEVGİ ve GÜVEN



Kendimizi tanımak için istekli bir şekilde kendimizi izlediğimizde bilincimiz gelişir. Kendimizi izlemeliyiz, başkasını değil.

Kendimize şefkat ve anlayışla yaklaştığımızda, yavaş yavaş daha fazla alan yaratılır içimizde kendimiz için ve içeride uyanan acıyı ve korkuyu gerçekten hissetmek için kendimize izin verdiğimizde enerji yer değiştirir, dışa dönük anlayış yerine kendimizi idrak artar ve olgunluk ortaya çıkar.

Hepimizin kendimiz için neyin doğru olduğunu, hayatımızı nasıl yaşamak istediğimizi ve yaşamak için neye ihtiyaç duyduğumuzu söyleyen bir iç sesimiz vardır. Eğer bu sesi dinlemeye cesaret edersek, buna göre yaşamak için gerekli olan zekâyı geliştiririz. Fakat çoğumuz için bu iç sesi duymak zordur, çünkü, onu dinlememeye şartlanmışızdır. Bize, “bizim için en iyi olanı bilenleri” dinlemeyi öğretmişlerdir.

Uyum ve sevgi almak uğruna, başkalarının isteklerine göre davranırız.

Olgunlaştıkça, diğer insanı olduğu gibi kabul etmeye başlarız. Bizden daha farklı olduğu gerçeğini kapsayabilmeye başlarız ve belki de bu benzersizliğin verdiği zenginliği fark edebiliriz. Farklılığın verdiği zenginliği zevk edebiliriz.


Her ne kadar içinden geçiyorken cehennemdeymişiz gibi hissetsek de her çatışma kendimiz ve diğerlerinin hakkında daha fazla öğrenmek için bir fırsattır.  
 
Ruhsal bir öğretmene, terapiste veya ustaya açıldığımızda ruhumuzun en kırılgan yerindeyizdir. Ruhsal ve duygusal büyüme alanındaki riskler diğer her yerde olduğundan daha yüksektir zira içimizde, varlığımızın en derin ve en kutsal yerlerini açarız. Gaybın, mananın ilmi arzedilmiş, arz edilmiş, arzda, maddede ortaya çıkmış durumdadır, el ayak akıl fikir gibi bedensel güçler bu ilmi alarak önce âlim sonra arif olur. Yani, ilmi çevreden almayıp içerden almanın daha iyi olduğunu anlayınca insan öğrenmeyi öğrenmiş olur. Böylece, akıl bilgiyi doğrudan ilmin kaynağından alınca, âlim olunca, gaybdan gelen ilme tabi olur, onu mürşit kabul ederse arif olur. En hakiki mürşit ilimdir de, yine, bilene!
 
Yatay olarak başkalarına bağlı ve bağımlı yaşamak yerine, dikey yaşarsak, önceliklerimiz değişir, dik durabiliriz. Sadece değişime izin vermekle kalmaz, onu hoşnutlukla karşılarız, sezgilerimizi dinlemeye başlar ve yaşam enerjimizi onurlandırırız. Diğerlerinin hakkımızda ne düşündüğü ile daha az ilgilenir ve sonuçları ne olursa olsun kalbimizi dinlemek ile daha çok ilgileniriz. Dürüst oluruz ve saklanmayı bırakırız.
 
Olgunlaştıkça, çatışma yerine sevgiyi seçmeyi öğreniriz, çünkü belli davranışlarımızın bizi nereye götüreceğini biliriz ve bu eski senaryodan bize artık gına gelmiştir. Olgunlaştıkça, haklı olmak ihtiyacına artık sahip değilizdir. Sevgiyi hissetmekle karşılaştırıldığında haklı olmak oldukça önemsiz görünür. Ve en önemlisi bizi doldurması için diğer insana dayanmayı bırakırız. Hakkın haklı olma gereksinimi yoktur. Gayrisine dayanmaz, mümkün mevcutların hepsi O’na dayanır.

( yarenler Grubunda, "İlâhi İrade Kanunlarından - SEVGİ" konusunda takdim edilmiştir.)
Halkın dediği – Hakkın dediği ! Dediği Olur, Olmuşsa Demiştir! Kur’an batını, Furkan zahiri. Ekonomide gelirler, giderlere eşittir. Her anda bir şe’ndedir (yalnız O!)

30 Mart 2012 Cuma

Ezoterik Yolculukta Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz (2)

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)
 

Revize edilmiş makale ve Kitabı okumak için lütfen: Tıklayınız
 



Sevgili kardeşlerim, insanlığa giden yolumuz ve adam olma amacımız var. Şimdi buna genişlik, esneklik katalım, zevkli ve keyifli olsun. Hikaye de anlatalım efsane de. Sohbet edelim. Yeni bir bilgi beklemeyin, benim bildiğimi siz de biliyorsunuzdur.

Öncesi,

Siz zaten kendini bilen, olgun, alim, arif, anlayışlı, sevecen, hoşgörülü, idraki olan, akıl ve hikmet sahibi, sezgileri güçlü bir insansınız. İnsansınız demem yeterliydi. Ben biliyorum
sizi. Başkalarını bilen, hele başkalarının ne mal olduğunu, kaç paralık adam
olduğunu bilen kendini bilmez, benim gibi. Henüz kendine bu soruyu sormayan
olabilir. Mutlu, mutlumuyum demez. Sanki soru, cevaptan daha önemli. Bu soruyu
ben size soruyor değilim. Cevabını verecek değilim, bulmuş da değilim. İtiraf
edeyim, aczimi ve acizliğimi anlatıyor ve sizden yardım diliyor, yalvarıyor
olmak bana daha yatkın. İşte size tavan ve taban. Dört yönde yayılıp uzanan
mabedimiz evrenin derinliği de tabandan tavana olsun.

Bir dönem, yaşantımı sorguladım. Bu soru bana takıldı kaldı. Aramadım, ama, arandım, hakettim bunu, kafama takıldı ve cevabını ya bulamadım ya da bin kere buldum, bin farklı cevap buldum. Kendini bilme, kimse için bir lüks değil, üstelik ihtiyaç. Çıkarlarımız gereği
kendimizi bilmeliyiz. Bilmediğimiz anlarda biz kaybederiz, kaybediyoruz da,
üstelik ne kaybettiğimizi de bilemeyiz. Kazanıp da kaybetsek bilirdik, neleri
kaçırdığımızı bilemeyiz.

Nasrettin hocanın hayat hikayelerini ibretle anarız. İş olacağına varır, akacak kan damarda durmaz misali eylemlerinde sanki kendisi yokmuş gibidir, ne bir özel görüşü vardır ne de ‘ben bilirim’ciliği. Herkese haklısın der, öyle de olur mu, herkes haklı olmaz diyene sen de
haklısın der. “Sayar, on katırla değirmene gider, birisinin üstüne bindiği
zaman sayınca dokuz kalır, inip saydığında on katır, bu duruma şaşıp kalması”
olayı hala ibretliktir. Mevcut olan bir ve tek vücut bütün, binince eksilir,
bindiğin sensindir, senindir, o diğerlerinden farklıdır artık, mevcuttan
düşülür. Üstelik, var olanın sayısı çoğalır, ikiye çıkar önce, biz ve diğerleri
vardır artık, bir de bütün!

Bazen de mucizevî yeteneklerle karşılaşırız. Tersine mühendislik yapar, yer çekimi kanununu buluruz. Doğal olanı örnek alır, doğadan bilgi elde ederiz, kuş gibi uçar, balık gibi yüzeriz, uzakları yakın eder, zamanın önüne geçeriz. Verilmiş olanın, doğanın, önemi yok
gibi, biz bulur, bilir, yaparız. En büyük biz, bizden büyük yok.

Hoca’da tam bir teslimiyet ikinci durumda üstün başarı var. Bu iki durumu dip ve doruk olarak görebiliriz. Kendimizi ele alırsak dip-doruk kavramlarını biz de yaşarız. Bazen öyle bir “ben” görürüz kendimizde ki her şeye kadirdir. Mucize beklemeye ne gerek var, hemen
bir mucize gösterebiliriz. Bazen de nefes alıp vermekte güçlük çekeriz. Diple
doruk arasında yolculuk yaparız. Nereden nereye sorusuna cevap; ister tabanla
tavan, ister diple doruk deyin, burada gizli olabilir.

Yeri ve önemi,

Kardeşlerimiz doğunun da batının da en iyi, en büyük düşünürlerinin en güzel deyişlerini önümüze sererler. Bunlara Yüce Yaradanın dedikleri de dahildir. Bize ulaşmayan mesajı yok sayabiliriz. Ama, ulaşanlar bizim içindir, özellikle sevdiklerimiz, bizedir, yararlıdır,
bizi en iyi, doğru ve güzele götürmeye kararlıdır.

Sürekli yanıp tutuşan, ancak, hiç bitip tükenmeyen nefs çalısından, “beni, ‘ben benim’ diyen ben gönderdi ve benim ‘sakın bana farklıymış gibi düşünülen bir ‘ben’lik iddiasıyla şirk koşup ikilik yaratmayın’ dememi istedi” mesajı inanç tarafımızdan gelir. “Bir damla
enerji ne var, ne de yok edilebilir”, “evrende E=MC2 formülü uyarınca var olan
vücut birdir, tektir, başkası da yoktur, ne artar ne de eksilir” bilgisi de
bilim tarafımızdan gelir. Bir tarafımızdan mesaj bir tarafımızdan bilgi alırız
ve ikisi de aynı anlama gelir. İki kapılı han biz olmayalım? Ruh ve maddeye
açılan kalp de hancı!

Galaksiler arasında dolaşan aklımızla doğadan bilgi elde eder, evreni içimizde bulur, analiz ve sentezden sonra önemli sonuçlara ulaşırız. Biz evrende değil, evren bizdedir. Ancak,
büyük sonsuzlukta da kayboluruz, hücre, atom, kuantumu bilip küçük sonsuzda da
kayboluruz. Çok öğrenip, aklımız sayesinde, kaybolmayı başarırız. Çelişki değil
ama karşıt görüş çok. Galaksi ve evren boyutlarında yok denecek kadar küçük
olan bizim beden, kuarkların yanında devasa ve insanlığımız yücedir. Öteden
küçük görünen beriden büyük ve yücedir. Gerçek, “küçük dev adam!”, kayıp kelam!

Her zaman bir kişinin sesi bir yerden ve bir yönden gelir. Ama, her yönden ve herkesten bir anda gelen sesle en yüce makamdan nur verilir. Her birimiz, aynı ruhun nuru ile bir süre
yetiştirilir ve diriltiliriz. Büyüklerimiz der ki, “Hiram, kendisinde Tanrı’nın
tecelli ettiği insandır ve amacımız Hiram olmaktır”. “Tanrı, yaradan değil
varolandır”. “Kardeşler herkesi sevmesini bilmelidir”. Bunlar, akıllı akil
adamlarca duygusal tarafımızdan verilir.
Seve seve aşık oluruz, ne seven kalır ne de sevilen. Sonuç, aşkta
eriyiş. Yine kayıp kelime, kelam, kişi ve kişilik.

Bir açıdan bakınca “alt tarafı kendimizi bileceğiz, bilinecek ne var ki, çok kolay” deyip sonuca varabiliriz. Ama, uygulamaya gelince, ne dip ne de doruk bilinir. “Bilenle bilmeyen bir
olmaz” der yalnız bu konuda ayırım yaparız. Bilen neyi bilir, neyi bilince ona
bilen denir konusunda anlaşamayız. İnsanlık kadar eski tapınaklarda “kendini
bil” yazısını buluruz. Halen bu bilginin ötesine geçtiğimiz düşünülemez. Bu iş
bu kadardır, bundan ötesi de yoktur demek zor. Bu durumda “kendimizi bilmenin
de sonu yok”. Var mı, yok mu? Çocuklara da aşılarız “bir varmıış, bir yokmuş!”
Varsa bir vardır, bin, bin tane birdir. Belki, bir var, gayrisi yoktur! Öteden
yok, beriden var, büyük ve yüce!

Soru mu, cevap mı?

Bilgi sahibi olgun ve bilgi yüklü, dolgun, dolu ise, cehalet kuyusu çok mu geniş ve derindir ki bir türlü dolduramıyoruz. Öğrendiklerimiz bizi kuyudan çıkaracak alim yapacaksa, alim
üstelik arif ise, ne kadar boşluğumuz kaldı, neyi öğrenince dolacak, nasıl olur
da bilemeyiz? Yolun sonuna gelemiyoruz, ama, neresinde olduğumuz da mı
bilinemez?

“Olmak ya da olmamak!” denmiş artık, bugün belki, “doğmak ya da doğmamak!” diyebiliriz. Adem suretiyle, siretiyle doğmuş mudur? Suretinin ve siretinin hikayesi ortadayken, diriltilen Adem’in ben doğdum, dirildim demesi doğru mudur? Adem, adam oluşunu, yeniden doğuşa borçlu ise, ben adam oldum diyebilir mi? Yeniden doğuş deneyimini yaşayan,
birisi tarafından ruh verilip yeniden diriltilen, kalkınca dirildim diyemez.
Aradığımız cevap da burada olabilir. Doğuran, dirilten, öğreten, yeniden
yaratan söyleyebilir bilip bilmediğimizi de, hatta kendimizi bilmenin neresinde
olduğumuzu. Siz üzerinize alınmayın ama ben bu “hazıra konma” konusunda
suçluyum, “köyde doğdum, şehirde oldum” diyor ve gerçeği sonra idrak
edebiliyorum.

Doğuda Yunus diye görünür, batıda sonsuzluğa yürünür! “Yunus diye göründüm” diyen Yunus değil, olamaz O sadece öyle görünmüş, öyleyse, hiçlikten heplik idrakine ulaşan da yürüyen değildir artık. Vitriol kavramıyla anlatılmak istenen kısaca şudur : kendi özüne inen
nura garkolur! Kuantumdan ötesi salt enerji, aynı anda hem madde, hem de değil.
Enerjim var ama ben enerji değilim. Su damlası, su buharının yoğunlaşmış hali.
Kesafet, letafetin maddeleşmiş hali. Ben bir damlayım ama suyun kendisi, su
değilim. Madde, hakikat güneşinin gurub etmesi ile oluşur, hakikatin gurub
etmiş halidir. Güneşin battığı yere batı diyorsak madde gerçek batıdır, hakikat
güneşinin battığı yerdir. Eşyanın hakikatini bilmek nura garkolmaktır.
VİTRİOLün gerçekleşmiş durumudur bu denebilir.

Bilim ve teknolojinin sonu yok, bizi sonsuzluğa götürür. Din ve felsefe ise gerçeği ve gerçekliği zevk ettirir, hamdeder, şükrederiz. Kalana “hoşca kal” gidene “güle güle” diyen Anadolu kültürü herşeyi özetlemiş. Öğrendikçe ileriye gideriz, gittikçe öğreniriz.
Yaşam bir yolculuk, ezelden ebede, cehaletten bilgeliğe. Hakikati bilmekten
keyif alırız, sonuca varmak zevk verir, zevkin doruğundaki tatminde kendimizden
geçer, boşalır, boşlukta hissederiz, gülerek gider, hoşca kalırız, bizden geriye kalan bir ‘hoş seda’dır. Yolculuğunuz zevkli geçsin, her anınızın keyfini çıkarın, teşekkür de etseniz, şükür de, lâf yerini bulur, sahibine ulaşır, bilsek de bilmesek de, henüz.

“Özrü kabahatinden büyük” gibi “kendimizi bilmenin neresindeyiz?” sorusunun kendisi cevabından daha büyük. Sanki soru, cevaptan daha önemli demiştik, zanları bırakalım. Sorunun bilincinde olmak, üstelik her daim her an, bizi bilinçli kılar. Bu bilinç bizi zinde tutar, farkındalık verir. Sürekli çaba ve çalışma içinde olmayı gerektirir, biliyorsak bildiğimiz için,
bilmiyorsak bilmek için.

Kozmik yapı !

Deryada bir damlayız! Her şey Allah’tan! O’nun dediği olur! Ektiğini biçersin! Halk, aynel haktır, hak batın halk zahir! Fail haktır. Küçülttüm Adem, büyülttüm alem ettim. Halk arasında dolaşan bunlara benzer deyişler çoktur. Üzerinde düşündüğümüz hatta düşünsek de pek
idrakimiz yoktur. Damlaya konarız ama su olmaktan korkarız. “Deryada damlayız
derken dediğime değil, demek istediğime bak!” demeye gerek yok belki de, her
ikisi de, doğru, olabilir!

Kozmoz! Makrosu ve mikrosu! Anlatmaya gerek yok hemen anlaşıldı. Hem de nasıl? Ahmet bilemez, Mehmet’e sorar komutan, Mehmet de “vatan anamdır!” deyince tekrar sorar Ahmet’e, işte cevabı: “vatan, Mehmet’in anasıdır komutanım!” Mehmet bu
deryanın, her iki anlamında, bir damlasıdır da, biz su olmadan nasıl damla,
enerji olmadan nasıl var oluyoruz? Damlalardan oluşmayan derya, enerjiden
oluşmayan varlık, mikrolardan oluşmayan makro var ise ben de var siz de
varsınız. Bir “toplama” isek, biz mi topladık, hadi dağılalım deyip mi
dağılıyoruz?

Atomik yapıda da anlaşabiliriz. Atom tam bir boşluktur, biliriz. Ama, kütlesi de vardır, varlığı bilindiği halde nerede olduğu bilinmeyen, sadece yörüngede bir yerde olarak bilinen, elektronu da vardır. Merkez kaç, kısaca, itim ve çekim güçleri denebilen iki gücü de
vardır. Bize çok benzer atom. Durgunluğu da vardır sürekli hareketliliği de.
Özlemle yaklaştığımız her şey ve herkesten belirli bir tatmin sonrasında
kaçmaktan mutlu oluruz. Fazlası fazla!

Sakın atomu patlatmayın, bindiğimiz dalı keseriz. Saysak atomları, hocanın katırları gibi bir eksik çıkar, bindiğimizi bilemeyiz, sayamayız. Bindiğimizi idrak ettiğimizde öyle bir nur
çıkar ki ne ben kalır ne de benliğimiz, bir daha eski haline getirebilen aşık
olsun! Zaten kim koymuş, nasıl koymuş o ısı ve ışığı oraya? Neyse, en azından
biz koymadık, varız ama o kadar da değil! Her şey aşk için, aşk içinde, aşık ve
maşuk için.

Anlayışımızın burasında “deryada damlalık ‘out’, kozmozda atomluk ‘in’ olsun. Atomun üstüne oturalım ki bindiğimiz dalı kesmemiz zor olsun. Üstelik, bir elektronu olan, “H” olarak
bilinen, “Hu” olarak anılan, Hidrojen atomu olsun. Gözümüze bir yazı
iliştiğinde okumamak elde değil. Çünkü, dur durak bilmeyen işlek bir aklımız
var, elektron gibi. Ama, küçük görmeyin elektronu, Einstein der ki elektronlar
etkileşim içindedir, daha önce yanlarından geçtiklerini “sens” eder, algılar,
bilirler, ikinci geçişlerinde titreşimleri ona göredir. Atomun merkezi ise
sabit, bedenimiz gibi. Kalbin çevresi ve ruhun yörüngesinde dönen, elektron
kılıklı, aklımız! Akılla bilinir her şey, ama, akıl nerede olduğunu bilemez!
Hikmet, sezgi olmasa olduğunu da, ne olduğunu da idrak edemez!

Bilmek akılla olduğuna göre! Denebilir ki elektron aşağıda ise dipdeyiz, yukarıda ise dorukta! Biz, bir makro kozmozun mikrosu isek, herşeyden olduksa, bizden de her şey olur! Atomun da, insan gibi, potansiyeli yüksek! Alim de olur zalim de. Kızdırmasınlar, ısınan atomlar gibi hızlı hareket ederiz. Bir atom diğerini tek tek algılarsa biz de beş duyumuzu
kullanır evreni algılarız. Altıncı hissimiz fazlası, sezgimiz algılanan evrene
anlam ve mana kazandırır. Yapımız kozmik, her birimiz bir atom. Uygun bir
teşbih! Dediğimiz mi, demek istediğimiz mi, yoksa, ikisi de mi doğru?

Özet !

Yukarıda gözden geçirdiğimiz bilinenlerin ışığında tünelin ucu görülebilir. Kendini bilmek, inanç işi değil bilimseldir. Bilmeden, görmeden, işitmeden inanmanın ödülü inandığının
görünmesi, bilinmesi ve işitilmesidir. Yapımız ne olursa olsun, damla, atom,
mikro kozmoz, evrendeki oluşumu tam anlayan ve tamamlayan biz. İsim, cisim ve
sıfatları biz yaratmayız, alıp kullanırız. Örneğin, adalet vardır, biz adil
olduğumuz için adalet var denemez. Gözlem altında başka davranan kuarkların,
gözlem altında olup olmadıklarını algılama bilinci, elektronların etkileşimi ve
diğerini algılama bilinci bize “biz bilinçli olduğumuz için evrende bilinç
vardır” da dedirtmez. Çevremizi kendimiz gibi bilip davranmamız kendi
yararımızadır. Hassas ve kırılgansanız çevrenizi de öyle bilin, sert ve
güçlüyseniz çevrenizi de öyle bilin yoksa siz zarar görürsünüz. Bir durum değil
her durum bizim içindir. Durumdan duruma, her an be an değişir, her anda bir
farklı şende ve neşede oluruz. Benlerden oluşan biz! Sizin de kendinize ben
deme hakkınız varsa, sonuç bu olabilir kim ararsa :
BEN ve SEN; O !

Düşünme Felsefesi


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

Her insan bildiği kadar, bildiği gibi, bildiği için öyle ve o kadardır. Sadece
bilen ile bilmeyen bir değildir. İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir ve
cehaletin dibinden doruğuna yolculuk halindedir. Önceleri herkes çevresini
taklit eder ve benliğini bilip bulunca tahkik etmeye çevresini inceleyip yeni
sentezler yapmaya başlar. Edindiği bilgilerle yeni bulgulara ulaşır. Mevcut
bilgilerine aykırı gelenleri alamaz, aklına yatkın bulamaz ve üzerinde bile
duramaz. İlk bilgiler temel oluşturduğu için bir nevi bireysel kültür
oluşturur. Temelin üzerine çıkan katlar ancak temele uygun ve yatkın bilgilerle
olabilir. Çok başka ve farklı bilgilerin edinilmesi bir açıdan yeniden doğuş
denebilecek şekilde eskilerin tamamen atılmasını gerektirir.

Bizim düşüncelerimiz vardır, biliriz ve anlatırız. Bunların arkasında bir temel
felsefemiz vardır ama bu felsefenin farkında olmamız her zaman gerekmez.
Örneğin, insanlar hakkında bazı düşüncelerimizi belirtirken dikkatli olmamız
gerektiğini düşünürüz ve öğütleriz. Bunun arkasında “insanlar tuttuğunu öper,
yakaladığını kazıklar” diye bir temel felsefe olduğunu pek farketmeyiz. İşletme
derslerinde teori “Y” ve teori “X” diye öğretilir. Bazıları için bir teori, “kontrol
edilmezse insanlar işten kaçar ve kaytarır”, bazıları için diğer teori, “insan
çalışır, çalışmadan kazanmayı onuruna yediremez, kaçmaz ve kaytarmaz” felsefesi
geçerlidir.

Ortama ve ortamın koşullarına göre her felsefe ve görüş doğru olabilir. Aile çapından
toplumsal düzeye, millet kavramına gelinceye kadar farklı felsefe ve
düşünceleri de kapsayan sentezler yapılmalıdır. Medeni bir toplum için ulaşılan en ileri düzeydeki bir sentezi temel alabiliriz. Geniş kapsamlı insanlığın uygulama alanında görüldüğü,
insanların ayrı ayrı insanlığı özümlediği ve yaşadığı bir toplum medenidir.
Medeniyet aydınlanma gerektirir.

Aydınlanma ise, insana verilen en kutsal yetenek olan aklın ilim kazanmak, bilgi edinmek,
bu bilgileri uygulayarak depolamayı ve yeni sentezlere ulaşarak yeni bilgiler
edinmeyi amaçlayarak kullanılmasıdır. Akıl kullanmak için bir amaç gerekir.
Amaç yoksa akıl kullanılmaz. Günü gününe eşit olan, Anadolu kültürüne göre,
kayıptadır. Her birey insan olmaya, adam olmaya, medeni ve olgun, insan-ı kâmil
olmaya, kendini bilmeye çalışmalı, bunu amaç edinmelidir.

Seçilmiş anlamına gelen Mustafa ismi ile, olgun, kâmil anlamını kapsayan Kemal isimleri tam anlamıyla bir kişide apaçık görülmektedir. Anlamları olan kelimelerin manalarını düşünebilmek için aralarına virgül koyabiliriz: gazi, mustafa, kemal, Atatürk. Kendileri evrensel bir sentez yapmıştır. İnanan ve iman eden bir insanın gönlüne kâinat sığarmış. Atanın kalbinde evreni ve gönlünde evrensel sentezi görmek kolaydır. Yurtta sulh cihanda sulh diyerek gönlünde
barış olanın evreninde de barış hakimdir diyor. Kendini bildiği, gönlündekini
ise avucunun içi gibi bildiğinden evrensel her değer ve kavramı idrakinde
bulmak ve uygulamalarında görmek mümkündür. İnsan bilmediğinden korkar. Dışında
görüp de korktuğu çekindiği hiç bir ordu ve millet yoktur. Çünkü, hepsi
gönlünün derinliklerinde yer almakta, onların herşeyini çok iyi bilmektedir.
Tek yapacağı, yerinde ve zamanında kendi yapacaklarını düşünmek ve
uygulamaktır. Her insanın içinde bir diyalog vardır, nefsiyle konuşur gibidir,
kendini bilenin diyaloğu evrenseldir.

Başkaları ne düşünüyor, istiyor, planlıyor, yapıyor ise bunlara göre tasalanmak, kızmak,
darılmak yok, O sadece karşı hareketinin ne olması gerektiğini bilir ve
uygular. Herkesin amacı bilmek olduğuna göre, henüz bilemeyen onun için henüz
küçüktür, çocuktur, zavallıdır. Bilince, aydınlanınca herkes aynı şeyi bileceği
için, insan olacak ve olgunlaşacaktır. Olgundan kimseye zarar gelmez, hatta,
herkese, kendini henüz bilemeyene de, yarar gelir. Herkesi sever.

Maddenin içinde gurub etmiş hakikat güneşini idrak edenler batıdan gelenlerdir. Gerçek batı
dünyanın güneşiyle ilgili değil, insanlığın idrakiyle doğan güneşle ilgilidir.
Kuşa bakıp uçak, balığa bakıp gemi yapan ilim sahibi alimlerin atomundan çıkan
ısı ve ışık hakikat güneşine işarettir. Atanın da batıdan kasdı bu olabilir.
Evren madde, manasıyla bir bütündür, tekdir, biridir.

ÇALIŞMANIN AMACI AKLA UYGUN OLMALIDIR

 

Sevgili kardeşlerim, konunun araştırma görevi olarak verilmesinin ardından uzun bir süre sonra farkettim ki kendi kendime “aklı” sorguluyorum. Nedir, etkisi nedir, kimde vardır, olmayanda ne vardır, nereden gelir, nereye gider gibi sorulara cevap aradım durdum.
Konuya ilişkin daha önce kim ne demişten çok, özgün olmasını istediğim için ben
ne düşünüyoruma yer vermeye çalıştım.

İnsanlığın düşünce sisteminin temelinde felsefe var. Akîl insanlar önce felsefe yapmış.
Güvenliğini sağlayan, barınma, yeme, içme ve sosyal ihtiyaçlarını garantiye
alan insanların ilk yaptığı felsefe olmuş. Doğaya uyum gösterenler önce kendini
aramış denebilir. Kendinde bulduğu ama doğada göremediği ilk “şey” de “akıl”
olmuş. Aklını kullanmış, kullandıkça sevmiş, sevdikçe kullanmış. Çevresindeki,
hatta dünya ve evrendeki algılanan her şeyi birleştirip “varlık” hakkında akıl
yürütmüş.

Aklını yürütmesi, ilk insanlar dediğimiz bu kişilerde dahi, okadar ileri gidebilmiş ki, “varlık ve
ben iki etmez” diyebilmiş. Sokrat bu sonuca “tek bildiğim, hiç birşey
bilmediğimdir” diyerek varmış. Başka hikmetli anlamlar verilebilir, ancak,
böylesine anlamlı deyişin bir hikmeti de şöyle olabilir : “varlık, var olandır,
var olanındır, var olan akıllı tasarımdır, bilinerek ilmine uygun var olmuştur,
bilinçli bir varoluştur, bilen ben değil var olandır”. Buna uygun son bir deyiş
de üstatdan : “Tanrı, yaradan değil, var olandır”. Tüm bunlar aslında
çıraklıktaki VİTRİOL kelimesinde gizlidir. Bir üstadımız da bu gerçeği “Hiram,
kendisinde Allah’ın tecelli ettiği insandır ve bizim bireysel amacımız Hiram
olmaktır” deyiminde saklamış.

Doğudan doğan hakikat güneşinin Batıya geçmesiyle başlayan “aydınlanma” dönemi aydınlarından Dekart aynı deyişi az farkla “ne bilebilirim ki” şeklinde söylemiş. Anadolu kültüründe ise “gören, bilen, işiten sen isen”, “fiilleri işleyen fail, sıfatlarla sıfatlanan
mevsuf sen ve hüviyetlerin sahibi zat sen isen” ben bir şey yapamam, bilemem,
bilen ben olamam, okuyamam, bu nedenle ben “ümmîyim” denmiş.

Hasan Ali Yücel üstadımız bilememesini, kitabın ve hitabın kendisine olamayacağı gerçeğini şöyle özetlemiş:

Budur özeti dört kitabın,
Senden sanadır hitabın.

Bir kardeş de akıl için
der ki :

Kalpleri nur ile doldurur meraklı arayışıyla akıl,
Halktan yola çıkıp Halik’a erer, anlayışıyla akıl,
Hakk’ı halk için, göz önüne serer, idrakiyle akıl,
Canlı yayındır sohbeti, değil O’ndan sana nakil.

İdrak edilebilirse, “görünen, görenin görüntüsüdür” gerçeğin ifadesi olabilir.

Akıllı geçinenler aklın işinin sonsuz olduğunu söyler. Oysa, bir diğer açıdan “aklın en önemli ve
öncelikli işi kendini bilmektir” derler. Bu işi sonsuz görmek gururdan
olabilir, kendini sonsuz görmeklikten olabilir. Cüzî akıl kendinin çok küçük
hatta küllî aklın yanında yok denilebileceğini idrak edebilir. Kendisinin bir
armağan olduğunu düşünebilen akıl bunun Türk Sultanından Pers Kralına
gönderilen armağan gibi, eşitler arasındaki bir alış veriş olmadığını
anlayabilir. Kolumuzu bacağımızı kesmek, koparmak bizi iki yapmaz, bir ve tek
olan “varlık”tan ayırmaz. Efsane veya masallarda, “bir arpa boyu yol gitmek” de
bu kapsamda olsa gerek. Bireysel cehalet kuyusunu doldurmak nedir ki, bireyin
kendi ne ki, kuyusu ne olsun, bir nebze gerçek bilgi bile bu kuyuyu doldurup
kaf dağına çevirebilir. Hele akıllı seçimler onu aşka, aşık olma mutluluğuna
ulaştırabilirse akıl hepten aşk içinde erir gider, yiter.

Çalışma ve çaba gösterme konusu ayrıca ele alınabilir. Yaşam, sürekli devinim içindeki enerjinin bir form, bir şekil almasıyla oluşur. Ayakta ve hayatta kalmak yerçekimine karşı
koymayı da içeren bir mücadeledir. Çalışmak ve çaba göstermek zorunludur ve
bundan kaçınmak mümkün değildir. Hayatta ve hay, diri olmanın tek yolu çalışma
ibadetini yapmaktır, yapmamak elimizde değildir. Yerinde duran bir “abide”,
“büst” herşeyiyle kendini ele verir, kim olduğunu haykırır durur, tabii bilene.
Aynı şekilde, herşey ve herkes birer “abd”, “abd-i Hu”, abide olarak, varlığın
temsilcisi, bir küçük parçası, deryanın bir damlası olarak bilene çok şey
söyler. Böylece, bir taraftan içgüdüsel diyebileceğimiz hareketler diğer
taraftan çevre koşullarının uyum gösterme amacıyla bizi zorladığı davranışlar,
hatta, isteyerek aklımızı kullanarak daha iyiye ve güzele götürecek uygulamalar
bizi çalışmaya ve çabalamaya sevk eder. Atomik yapı ve yörüngesel hareket küçük
ve büyük sonsuzlukta nasıl sürekli ve kaçınılmaz ise biz de küçültülmüş bir alem
olarak, bu yapının tamamlayıcı, bütünleyici bir parçası olarak ona ayak uydurur
birlikteliğimizi sürdürürüz. Hatta bize sadece, kendimizi dahi, seyretmek
kalır, seyir seyre dönüşür.

Açık sistem olarak incelenebilecek bir süreci düşünmek konuyu anlatmaya yardımcı olabilir. Canlı veya organik diye bilinen herşey açık sistem olarak incelenebilir. Hücre bile
çevreden girdi alır, kendi içinde bir üretim sürecinden geçirir ve çevreye
çıktı verir. Ezoterik sistemler de çevrelerinden ham taş alır kendi içlerinde
kendilerine özel ve özgü süreçlerden geçirerek çevrelerine daha uyumlu cilalı
taş verirler. Süreçler içinde, girdi alımından çıktı verimine kadar, tesadüfi
bir şey olamaz. Her türlü seçim, üretim, sunum faaliyetleri akıllı olmak, akla
dayanmak durumundadır. Hedefe ulaşım asla rasgele veya tesadüfi olamaz. Hedefi
olmayan yelkeni neyler.

Akıllı seçim, akıllı tasarım, akıllı uygulama ve üretim sonuçta bizi, sevdiklerimizle beraber, sevgi
için, sevgiyle bilgilerin kaynağı olan ilme, ruha ulaştırır. Akıl bilgi peşinde
koşar, gül derer gibi bilgi derler, hikmetle bir olup sezgi yeteneğinden
yararlanarak (küllî) ilme ulaşır. Denilenlerden denmek isteneni de sezip
anlamaktan öteye idrake ulaşır, ruhun nuruyla giderek daha çok aydınlanıp, ısınıp, yanar. Aklımızın aydınlanma hedefine ulaşması bizi nura kavuşturur ve nurlandırır. Kişiliğimizin
nurlanarak, nur içinde benlikten kurtulmasıyla nur saçma ve aydınlatma başlar.
Her kardeşi kendimiz gibi biliriz ve kendimizi sedir ormanında buluruz. Nuh
gibi gemiler yapıp bedende kalmamak ve madde denizinde boğulup kalmamak için
suyun üstünde yürüyüp yaşayabilir, ilmimiz ile ihtiyaç duyanlara yardımcı
olabiliriz. Bedensel güçleri kuvvetlendirmek yerine artık ahlâkî değerlere önem
verir, karakter ve kişiliğin güçlendirilmesini öne çıkarır, öncelik veririz.

Bu evrende hareketin sürekliliğinin ve kaçınılmaz oluşunun göstergesi olan çalışma ve çaba
göstermenin zaten akla uygun olduğunun idrakine varmamızda E.U.M. yardımcımız
olsun.