25 Mart 2012 Pazar

KETUMİYET NEDİR, NASIL OLUR


(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com
 adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.



 


İçe dönük gönül yolculuğunda, her araştırma ve sunu, eşgüdüm ve işbirliği içinde “insanlığa yücelme” sürecini güçlendirme aracıdır. Denilen ile denmek istenen biraz farklıdır. Konu, önce “İnsan, Kamil İnsan, Tecelliyat”, sonra, “Misal Âlemi Dünya”, “Üstadın Ketumluğu” ve “Yeniden Doğuş, Diriliş” alanlarında incelenip özetlenecektir. Umarım, “olgunluğun ketumiyeti” konusundaki bu sunuş, yüksek sesle düşünüş, gösterilen sabra değer.


               İnsan, Kâmil İnsan, Tecelliyat

İnsanlığın, kâmil insan, Hiram ve tecelliyat kavramlarına dayalı ham taşı yontma, içinden bir eser çıkarma ve kendini bilme aşamalarında, çalışmalara bireysellik hâkimdir. İnsanı olgunlaştırma mesleğimiz insanın kendinden kendine yaptığı bir yolculuktur. Dünyanın merkezine inip kendini bularak, insan kendinin ne olduğunu idrak eder. Ham taşlığın anlamı derindir. Kendisinin, rahimde ters tutunup duran damla anlamındaki “alâk”tan, maddi doğa deryası yarılarak içinden çıkarıldığını, önce “ben”liğe dayalı bir hayat fırsatı verildiğini ve ham taşlık ile de bu gerçeğe ilişkin sırra eriştirildiğini idrak eder.

Yontuldukça üstadına sunulan, "işte eserin" denilip yüzüne ayna tutulan kardeş, son aşamada, çok anlamlı, “ölüm anını düşün”, “ölüm dünya yolculuğunun sonudur” hitaplarıyla yolunda zor bir geçitten geçer. Maddî, dünyevî varlığını, benliğini, azim ve iradesi sayesinde, geride bırakır. Hiram üstadın, kendi kendine dirilmeyip, diriltilmiş olduğunu görmüştür. Anadolu kültüründe, çırak, kalfa, üstat aşamaları, fena fillâh makamlarıdır, talebe fiil, sıfat ve vücudunun kendine ait olmadığını ilmen idrak eder. İlmî yakınlık aynî yakınlığa gidebilir, kendini bilerek Yücelerin Yücesine yücelebilir.

Ruhun ölümsüzlüğüne inanırız. Bu ölümsüz ruh ile diriltilen, ilim sahibi olmuş üstat kardeş “ketum“ olur. İnsan, hem de olgun insan olmaya söz vermiş, kutsal kitaplar üzerine el basarak, yemin etmiştir. Ketumun sözlük anlamı “sır saklamaktır.” Sır nedir, nerede nasıl saklanacak. Saklamak, kimseye söylememek, ortaya çıkarmamak olsaydı kolay olurdu, dipsiz kuyuya atılır, üstüne kilit vurulurdu. İşe yaramayacak, kullanılmayacak olsaydı sır hiç verilmeyebilirdi. Güç olan sırrı saklamak değil, gerektiğinde ortaya çıkarmak olabilir. Bazen, doğrunun söylenmesi cesaret ister. Ayrıca, hatanın kabulünün fazilet olduğunu bilsek de, hatayı hata olarak görebilmek bilgeliktir. Aynı ölümsüz ruh ile dirilişten sonra her bedende aynı varlık olduğu görülür. Latif ilmin kesif hali eşyadır.

 

Kendini bilme aşamasında, bir insan adayının, talep edenin, kâmil insan olmayı, Hiram olmayı amaç edinmesi, üstat insan için bir dönüm noktasıdır. “Kendisinde Allah’ın tecelli ettiği insan” olma amacı, üstadı, kendinden ve dünyadan geçirebilir. Artık, para, mevki, makam, güç gibi 'ben'cil ve 'ben'likli dünyada geçerli akçeler, yeniden doğuş ile yüceltildiği yeni yaşamında yürürlükte değildir. Yücelme sürecinde “ben” odaklı birey ortadan kalkmıştır. Az ile yetinmeyin, hiçe kanmayın, hepi isteyin, herkes ben dediğine göre ben deyince kendinizi kastetmeyin, ben hepi, herşeyi kapsar.

Ancak, deryanın bir damlası veya evrenin bir zerresi olmak, denizde gelip geçici bir dalga veya karada bir gölge olmaktan daha somuttur. Gölgenin var ya da yok oluşu, asla gölgenin iradesinde değildir. ‘Zan’ların yerini ‘gerçek’ almıştır. Yücelerek, tecelliyat ile davranış yenilenir. “Bana uygun mu” yerine, “bir kardeşe, insana, olgun insana, Hakk’a, hukuka, adalete uygun mu” temeline dayanan davranışlar hâkim olur.

Kısaca, ilk üç aşamada, kardeş, aynı hamurun bir lokması, aynı topun bir elbiselik bezi, aslında bir dalga veya gölge olan ego’nun gerçekler karşısında bir hiç, olduğunu anlamıştır. Zanlara dayalı hayatın “gerçek” karşısında dönüşüm geçirdiğini görmüş ve gaflet uykusundan uyanmıştır. Bu sırrın, yalnızca, kendisi gibi aynı yollardan bizzat geçenin anlayabileceğinin idrakindedir. Benlik ve bencillik ile bunlara bağlı şeyler ortadan kalktı diye üstat zararda değildir. Bir şeylerin kaybolması bir eksik hiç değildir. Bunların yerine daha iyi, güzel ve doğrusu geldiği için giden gitmiştir. Gidenler artık acı verdiği için düşünülmez bile. Dalga gitmiş derya gelmiş akıl için bile kârlı bir iş!


 

Misal âlemi olan Dünyamızı biraz yakından tanımakta, okumakta, yarar vardır. Yeryüzü güneşten kopma bir maddedir. Güneş sayesinde görünür ve ısınır, yoksa karanlıkların içinde kara bir noktadır. Cisimlerin, hareketleri kendilerine özgü olsa da, kendi iradelerine dayalı değil, evrensel itim-çekim yasalarına bağlıdır.

Atomun ısı ve ışığı, onun yok oluşundan çıkar ortaya. Milyonlarca atom bombası sayesinde güneş güneşlik yapar, dünyamıza ısı ve ışık saçar. Bir de elektrik gerçeği vardır, ısı ve ışığı dirençten çıkar. Cam içindeki tel, negatif ile remzedilen elektriği iletmeye karşı olan dirençten akkor haline gelir ısı ve ışık saçar. Bakır telin direnci az olduğu için elektriği kolayca geçirir, ne ısı ne de ışık oluşur.

Bunlar böylece hep bilinir. Felsefe ise, bilinenlere anlam verir, satır aralarını, denilenden denilmek isteneni okur. Akıl ve inancı sezgi ile birleştirip basiretli görüşe ulaşır. İlk kutsal mesaj “oku” emrinin kendini, âlemi, doğayı okumak ile ilgisi, henüz ortada okunacak bir kitap olmadığından anlaşılabilir. Böylece, kâinatı okumayı öğrenmek, basiretle, gönül gözüyle görerek, eşyanın hakikatini bilmek önem kazanır.

Güneş sisteminde, insana kadar, doğuya doğu, batıya batı diyen yoktu. Zaman ve harekete anlam kazandıran insandır. Cemadat, nebatat ve hayvanatın yaşamı da insan ile mana kazandı. Böylece, her gün ve her şeyin bir ismi, manası ve önemi oldu. Konuşma, okuma, yazma, bilme, bildirmeyi öğrenen yalnız insandır. Evrenin var oluşunun nedeni, amacı insan olsa yeridir. İnsan kendini bilerek Tanrıyı bildi, bildirenin O olduğunu idrak etti. Ressamlık resim ile hayat bulur, yaşar. Eser müessire, resim ressama götürür. Belki, Tanrı’nın yaratıcılığı da insan denen eseri, abidesi ile hayat bulmakta, kâinat böylece anlam kazanmaktadır.

Gerçeği öğretirken, gerçek olmayanları ayıklarız. Batıl ve yanlış olanı söküp atarız, yerine iyi, doğru ve güzeli koyarız. İyileştirme ve güzelleştirme işinde zorlandıkça, bazen, nerden geliyor bu kötülükler, çirkinlikler içimize, aramıza diye feryat ederiz. Neden önce yanlışı öğrenir insan, ilk önce doğruyu öğrensek ya. Hep gündüz olsun, gece olmasın isteriz sanki. Aydınlık güzel, karanlığa ne gerek var veya mana ve manevi zevkler bu kadar güzelse maddeye ne gerek var diyesiniz gelir.

Ham taş niye, daha taş oluşurken, işin en başında, eser oluşsa ya, der gibi. Oysa “ey düşünen akıl sahipleri” hitabına uygun olarak, biraz düşünceye dalsak görürüz ki, “Ben” olmadan ‘ben’liği nasıl kaldırırız. Yusuf kuyuya atılmadan nasıl çıkarılır. Tefekkürle idrak ederiz ki, yaratma, “yaşam” olmazdı o zaman, nefret olmasaydı aşkı sevdayı bilemezdik. Aklı kullanmak, fikir üretmek, alternatifleri değerlendirmek, konsantrasyonla derin derin düşünmek, tefekküre dalmak herkese zevk verir.

Bağnazlığa, yobazlığa ve dogmalara karşı oluşumuz da bizi kor gibi kızdıran bir çeşit dirençtir. Cehalete direniriz, böylece aydınlanır, aydınlatırız. Pozitif düşüncelerimize ters düşen negatif düşünceler bizi kızdırıp akkor hale getirir. Moğol istilası gibi, zor ve olumsuz koşullar altında, Yunus Emre gibi, dâhilerin çıkması ve zaferler kazanılmasında bir hikmet olsa gerek. Bu gerçeklerin ışığında kendimizi sorgulayabiliriz. Kendimize pozitif yüklemeyi üstlensek bile karşı tarafı veya ortamı negatif yüklemek elimizde, irademizde olamaz.

Pozitif ve negatif düşüncelerin gelişiminde ve bunların sürtüşmesinden çıkan kıvılcım, ateş, ısı ve ışığın oluşumunda irademiz ne kadar vardır ve geçerlidir. Gönlümüzde çakan şimşek ve çıkan yıldırımdaki rolümüz nedir. Çevredeki zıtlıkların sürtüşmesinden sıcaklık, sıcak olaylar hatta savaşlar çıkmakta. Ancak, ne gariptir ki, gönlümüzdeki haklılık ve haksızlığın sürtüşmesinden de kıvılcım, ateş, sevgi ve aşk ile beraber, soğukluk ve nefret duyguları çıkmakta.

Güneş de isteyerek güneş olmadı. Bir dizi zincirleme patlamalarla güneş güneşlik yapar. Vücudumuzun karbon bazlı oluşu bizim seçimimiz değildir. Nedenini bilmediğimiz halde, çeşitli organlarımız saat gibi düzenli çalışır. Kendimizi bilmek adına nelere ne kadar sahip çıkıp ben diyeceğimize dikkat etsek iyi olur. Aklımızın külli akıl, kişiliğimizin insanlık ve ilmimizin de külli ilim ile bir ilişkisi olabilir. İnsan, O’nun ruhu ile yaratılmıştır ve insanlığımız ilim ve amel iledir.

Güneş ve dünya gibi, bakmasını ve okumasını bilirsek, ay dahi bize bir örnek oluşturur. Bağımlılıktan doğan pervaneliği, var oluşuna engel değildir. Kopuşu, dönüşü ve duruşu yörüngesel sisteme tamamen bağlı ve bağımlıdır. Ancak, ay vardır ve gerçektir, bizim gibi, bizim kadar. Üstelik gecelerimizi aydınlatmak görevi de pek kutsaldır. Sisteme tam olarak teslim olmuş bir haldedir. Ayna görevini eksiksiz ve başarıyla yürütür durur. Bu görev için var edilmeyi hak eder.

Var olmayı, var olup güzel sevmeyi severiz. Her şeyimiz bize verilmiş olsa da, önce olmadığımızı ve sonra da olmayacağımızı bile bile biz bugün ısrarla varızdır. Üstelik büyük, güçlü, kudretli ve başarılıyızdır. Kalbimiz, akıl aracılığıyla ilim kaynağı olan ruh-güneşinden aldığını nefis-arzımıza başarıyla iletir. Bağnazlığın negatifliğine direncimiz sayesinde, kanımızın son damlasına kadar, kıpkırmızı, akkor halde, cehalete karşı koyarız.

Allaha inanır, kutsal kitaplara el basarak yemin eder, nur kaynağı olduklarını kabulleniriz, ama bazen, dinlerin dogmalar olduğunu söyler saçmalarız. Aramızda alegoriler ve sembollerle anlaşırken, özüne inmeden, bir hikmeti olabilir mi demeden, mecazi anlamını düşünmeden bazı kutsal mesajlara bağnazlık denebilir. Akıllıya, sadece akıllıya, aklı kadar indirilmiş ve "oku", "düşün", tefekkür et", "tezekkür et", "akla uygunsa ayettir" diye çok defa ikazlarda bulunan "düşünce sistemi" asla "dogma" içermez. Çamur atılacağına "anlayamadım" veya bir açıklaması vardır denilmesi daha uygun olur belki de.

Aynı anda hem pozitif hem de negatif yüklü olduğumuz bir gerçektir. Normal dediğimiz bir tansiyonumuz ve vücut ısımız vardır, limitlerin dışında dengemiz bozulur, istemesek de bunlar oluşur. Yoksa bizim bireysel yapımız da, aynı çevremiz gibi, damalı, siyah-beyaz kareli mi?

Olgun insan, Ketum Üstadın, işin kolayına kaçma lüksü yoktur. Üstat, dinlerin özü ile saptırılmış din olgusu, adet ile ibadet arasındaki farkı kendi özünde hissetmeli, içine sindirmeli, gönlünde özümlemelidir. Özümlediğine inandığı bir kardeşinin çıkardığı sonuçlara sarılamaz. Aynı sonuçlara kendisi de, aynı yolları bizzat geçerek, ulaşmalıdır. Beğenilen, özenilen kişinin arkasından gidip izlemek yerine onun aradığını aramalı ve kendisi de bulmalıdır.

Öndekilerin izinde olmak, onlar gibi olmak, kendimizi bilmeden, onlar olmak demek değildir. Dediklerini demek, başkasına onları söylemek taklittir, aynı kavramı sen de ayrıca inanarak söylemelisin. Gösterilen kapıdan kendisinin de geçmesi şarttır. Tanrı-insan vahdetini savunmak başka, yaşamak başkadır. Hermes, Şit peygamber olarak da bilinir, Âdem’in torunudur, Mısır tarihinden gelen Hermetizm izlenecek bir şey değil yaşanacak bilgidir. Akıl ve akılcılık ön planda tutulmalı, ama sezgiye de önem verilmelidir. Ancak sezgi ve basiret, inanç ve aklı bağdaştırabilir. Benlik ve bencillik ön plana çıkınca basiret ve sezgi arkada kalır ve akıl tutulması yaşanır işte bu hallerde "din dogmadır" denir.

Ruh ve beden, madde ve mana, gece ve gündüz gibi birbirlerini tamamlayan parçalardır. Sembolizmalar da bu gerçekleri açıklar. Güneş ruhu, dünya bedeni simgeleyebilir. Aynı şekilde, ilmin kaynağı ruh, bedeni aydınlatır. Güneşin batıdan battığı gibi, manevi nur da maddede gurup etmiş, sır olmuş haldedir. Batıdan doğan güneş gibi, akıl, fikir ve akluhikmet sayesinde, parçalanmış atom misali, nur da gönülden, adeta bedeni yararak çıkar, şafak söker, fecr olur ve cehaletin üzerine doğar.

Atomu patlatmak gibi maddeyi yarmak da önemlidir. Eşyada hakikat aranması için eşya incelenmeli, araştırma yapılmalı. Bu araştırmalar kalpte, gönülde de yapılır. "Karanlığın yarılışından çıkan aydınlığa sığınırım" diyen Felak suresinin ayeti böylece okunmuş olur. Böylece, Hakk ve Hakikat güneşi içimizde doğar, bizi aydınlatır, “tam öğle vakti” oluşarak gölgeler yok olur. Ancak böyle zamanlarda, düşüncelerimiz yücelir ve “Allah, yaradan değil var olandır” kavramı anlam kazanabilir. Ölümsüz ruh ile diriliş gerçekleşir.

Var olan hep vardır, evvelde ve ahirde, içte ve dışta, bir ara var olup sonra da yok olan ise aslında hiç var olmamıştır. Bilenle bilmeyen bir olmaz, olamaz da. Bir ile sıfırın toplamı bir etse de bu birin kendisinden gelir, sıfırın katkısı yoktur. Bilen bilgeliğin ötesindeki 'hiç'liktir. O da "bildiğim tek şey hiç bir şey bilmediğimdir' dese de cahilin cehaletiyle bir ilgisi yoktur, bir olmaz, aynı şey değildir.

Sevgi Mabedinin inşasında kullanılan ağaçların özelliği vardır. Tur dağı veya gönül âlemi gibi bilinen yerlerde, özenle yetişen, özel kişilerce, özel olarak kesilip işlenen ağaçlardır. Belki de, içimizde aşk ateşi gibi yanan, büyük bir ziya parıldatan, egomuzu, “ben”liğimizi yakan ağaç, aklın ruhtan taşıdığı ilim suyu ile gönülde yetişen tefekkür ağacıdır ve fikir çakmağı ile tutuşturulan, düşünen, faal akıl ateşinin nuru ile yanar. Bir çakış bir kibriti, bir kibrit bir tutam otu, o da ormanı yakmaya yetebilir.

 

Kısaca, misal âlemi dünya ve doğal örnekler bize bir mirasçı olduğumuzu gösterir. Kapsamlı bir kültür ve anlamlı bir bilgi birikimini devren alır, üzerine, bize “yeniden keşfedercesine aşikâr” olanları da ekleyerek devrederiz. İnsanlıktan borç aldığımızı, insanca, fazlasıyla öderiz. Sevgi mabetlerinde evvelde yakılan aşk ateşini söndürmeyerek ahir, yani bizden sonraki, zamanda da yanmasını sağlarız. Doğayı okur, ibretle inceler, ders alırız, her şey bir delildir, ayettir, kuş uçuşu, dağ duruşu ile gerçeğin abidesidir. Bir önemli nokta da, hiçbir şeyin ilk göründüğü gibi olmadığı, biraz düşününce, her şeyin öneminin ve anlamının farklı olduğunu idrak ederiz. Önce varızdır, ya sonra? “Olmak ya da olmamak” diye sormadan edemeyiz.


 

Kardeşlik Kurumlarında olgun, ketum üstatlar, çalışmalarına gün ışığının karanlıkları kovduğu zaman, yani şafak sökerken, fecr ile başlar. Kılavuzlara göre, kutsal kelime YOD, Kabala’daki manasına göre, Allah, Vahdet anlamına gelir. ADONAY İbranca’da, dini manada, yani, belki de Hz. İbrahim’cede, Efendi, Efendimiz yani Allah demektir. IVAH ise Jehovah’ın kısaltılmış şeklidir. Esasen, sadece He-Hi (Arapçada Hu-Hüve) harfi “O” anlamına gelir ve her iki dilde de Allah’ı ifade eder. Ketum Üstat kelimeyi bulup okuduğu zaman, ZİZA kelimesi ve Z harfi ile sembolize edilen büyük bir ziyanın içinde parıldadığını görecek ve aynı anda da en yüksek dereceye eriştiğini, Hiram gibi yüceldiğini, tecelliyatı, anlayacaktır.

Üstat, harfler ile gizlenenin kelime ile aşikâr olduğunu, bir ve tek olan vücudun mevcudat ile görünür olduğunu, vahdet ile batın olanın kesret ile zahir, aşikâr olduğunu idrak edecektir. Nedense, meydanlarda yer alan inşaatların projelerini gizler ve açıkta yapılan, naklen yayınlanan savaşların harekât planlarını gizli tutarız.

Kılavuzdaki, kelime bulunduğunda, “büyük bir ziyanın parıldadığını görme” kavramı düşündürücüdür. Kalbinde, hakikat güneşi doğanın gölgesi kalmaz. Güneşin de gölgesi olamaz zaten. Azizde benlik aramak, denizde damla, maddede zerre aramaya benzer. Bencilliğini yitirmiş, cehaletini yenmiş, kalbini maddeden temizlemiş bir kişinin temiz kalbi tamamen gerçek ile yalnız gerçek ile dolmuştur.

Yurtta sulh varsa cihanda da sulh vardır, yani, kişi huzur içinde, huzurda, O’nun huzurunda ise dışı da huzurdadır. İçi gerçek olanın dışı da gerçek, hakk-hakikattir. Bu merkezden ne kadar kaçılır, ne kadar uzaklaşılır ki. Kaçanın kaybolacağı da kesindir, uzayda, büyük sonsuzlukta kayıp olmak da bir diğer gerçektir. Kaçan ile kaçmayan gerçek merkezinde buluşur. Bu nasıl akıl, bu akla çok güvenmek ne kadar akıllıca bir iştir ki. Neyse "aşk" da var, akıldan sığınmak için güvenli bir yer olsa gerek. Her şeyin fazlası fazla olmalı. Çok fazla gerçek peşinde koşmak, keklik avlamak için misinaya dizilmiş mısır tanelerini yutan kekliğin işine benziyor. Sonuç merkezde, "hakikat"te, tek ve bir olan "gerçek"te buluşma!

İçi dışı, özü sözü, söylediği yaptığı aynı olan, her zaman ve her yerde gerçeği ve yalnız gerçeği dile getirir. Adeta, böyle bir insan kardeş için, gerçeğin bir abidesi denebilir. Hiçbir ses duyulmasa da her abide, remzettiğini, hakikatini haykırır. Eser müessirinin, resim ressamının doğal elçisidir, onun sırrını açığa vurur, haykırır da anlayana! Kişiyi veya bir ülkeyi temsil edene elçi denir. Temsil eden ile edilen arasında bir bütünlük vardır. Abide örneğinde olduğu gibi, aynî de olabilir. Dindeki elçiler de ilmel, aynel ve hatta hakkel yakin olabilirler. Gerçek ibadet, O’nun abidesi olarak O’nu remzetmek olabilir. Bazıları namazı, bazıları kıldığını bilmeyebilir.

İçinde hakikat güneşi parlamış olan, eserleşmiş, tecelliyatı idrak etmiş üstat gerçeği bir kenara itip, cahil iken benimsediklerini, geri dönüş yaparak, anlatır, öğretir veya uygular mı? Artık “ben” diyebilir, benlik yapabilir mi. Peki, gerçeği henüz anlayamayanlara anlatabilir mi? Cevaplar olumsuzdur. Çünkü hem üstada gericilik yakışmaz hem de gerçek anlatılamaz, yalnızca idrak edilir. Belki de ketumiyet, olunması gereken bir hal değil, üstadın gerçek âleme geçişinden sonra, olabilecek bir sonuçtur.

Konuşmamak, dememek değil, dedikleri ile demek istediğini karşı tarafın anlayamamasıdır. Yani, ketumiyet, anlatmamak anlatamamaktan çok anlaşılamamaktan doğan suskunluk, sağırlık da olabilir. “Üstat insan tabii ki ketum olacak başka ne olacaktı ya!” denebilir. Yoksa ölümde kalır, diriltilme, diriliş, ölümsüzleşme olamazdı. Manaya geçemeyip maddede kalanın o madde kadar ömrü olur.

Burada hemen şu sorular da akla gelebilir. Eserleşmiş, zanlar âleminden gerçek âleme geçmiş kişi mi ölümsüzdür, yoksa ölümsüzleşmek için bu dünyada “ben”li bir şeyler bırakan mı? En başından beri neden ham taşını yont, kendini bil, dünyanın merkezinde kendini bul denmekte? Bir anlamda, “zanlar üzerine kurulu dünyayı yık, gerçeği tanı, yeni bir âleme doğmayı hak et” denmekte. Karşılık için iyilik yapılmaz, sevap için namaz kılınmaz. Kişi önce kendisi bir eser olmalı, gerçeği yansıtmalıdır. Henüz kendi cehaletini yenemeyenin, kendini bilmeyenin başkasına ne yararı olabilir.

Ketum Üstat, inşa edilmekte olan mabedin kendisi olduğunu idrak ettiğinde görecektir ki tüm kardeşleri el ve iş birliği yapmış bu mabedin inşasında çalışmakta. Kurtuluşa erdiğinde tek yapacağı iş, teşekkür edip, şükredip, diğer bir kardeşin inşasını görev bilmektir. Artık ilmi ile amel hakkı ve görevidir. İlimsiz amel cehalet, amelsiz ilim ise sefalettir. Ketum üstat göreve başlamalıdır. Batıl giderse Hak gelir, fena fillahtan sonra beka billâh haktır, belki de, üstelik verilen görevi. Daha doğrusu Hak gelirse batıl gider, beka gelirse fani olan gider ve gitmeli. Basiretle bakın ve sezginizle sezin etrafınızda ne varsa odur! Görünen, görenin görüntüsüdür!

Mabet, sevgi mabedi, muhabbet, belki de İlâhî aşk mabedi. Hazreti Süleyman, Firavunların egosunu, benliğini simgeleyen piramitler yerine, içinde sadece Allah’ın anılacağı mabet yaptı. Bu manevi mabedin halen inşa edilmekte olduğu da aşikârdır.

Özet olarak, ketum üstat, içinde parlayan ışık ve eserliği ile henüz gerçeği öğrenmeye çalışan çırak kardeşine ışık tutacak yani örnek olacaktır. Kızmadan, üstelik severek, sabırla tekrar tekrar anlatıp, demek istediğini kardeşinin anlamasına yardımcı olacaktır. Çünkü arşa yüceldiğinde damalı zemin arzda kalmış, kareli, siyah-beyazı temel alan dünya hayatının ötesine geçmiş, tüm renkleriyle, revnak gerçeği görmüştür. Artık görevi, gerçeği yaşamak ve O’nu yaşayarak yaşatmaktır. Çırak ile çıraktan çok çırak olmak çıraklığı da yozlaştırabilir. Çırak etrafında tek çırak olarak kendini görürse ancak yontusuna, üstat örneklerine bakarak, yön verebilir.


 

Ayna örneği anlamlıdır. Saydam camı ayna yapan onun sırrıdır. Aynada, belki de, her yerde, her zaman, “Görünen, Görenin görüntüsüdür”! Kendini bilmek, kendine çeki düzen vermek, kendisi ile ilgili gerçekleri görmek isteyen aynaya bakar. Sırrın sırrı ne ola ki, onunla gerçekler bütün çıplaklığı ile görünür. Cam aynasına gelen ışık yansırsa, gönül aynasına düşen hakikat güneşinin ışığı da yansıyabilir.

Bu yansıma ve yansıtma, üstadın bir kardeşin mabedinin inşasında alacağı ışık tutma görevi olabilir. Sırra eren, sır olan, sırrı yaşayan ketum üstat, içinde parlayan hakikat güneşi ile diğer kardeşine ışık tutup yol gösterebilir. Bu kutsal görevi yapmalıdır, gerektiğinde mutlaka yapmalıdır. Ay, ay tutulması sırasında bile yansıtma görevini bir ucuyla olsun yapmaya çalışır. Kalp aynası, ruh-güneşi ışığını nefs-arzına, nefsin kalbe hâkim olma çabasına rağmen, yansıtmaya çalışır. Kalp-ay aynası ruh güneşine tam dönük olduğunda, yani nefsanî güçlerin istilasından tamamen kurtulduğunda, dolunay çıkar. Dolunay, diğer kardeşlerin benlik iddialarına mehtap ile cevap verir, tüm sevecenliği ile güler yüzlülüğü ve alçak gönüllülüğü ile gülümseyerek onların yeryüzlerini, izleyecekleri yolu aydınlatır. Büyükler hep “bilmem anlatabiliyor muyum”, “olabilir”, “denebilir” der, bir şey diyerek başka bir şey demek ister.

               Yeniden Doğuş, Diriltiliş

 

İnsanı Olgunlaştırma Mesleğimizdeki, yeniden doğuş, diriltiliş kavramları çok anlamlıdır. Aya gitmeyi bilmek, gidiş-geliş planlarına sahip olmak başka, fiilen gidiş-geliş başkadır. Mesleğe girişte yeniden doğuş sürecini bilmek, ölümde ölümsüzlüğü ilmen keşfetmek, aynen yakınlığa zemin oluşturur. Ama sadece zemin oluşturur. Bilmek yeterli değil uygulamak da şart. İlmen yakin şarttır ama yeterli değildir, belki aynen yakin bile.

Dinlerin özünden bir mesaj da yardımcı olabilir. Bakara suresi ayet 260 şöyle der : "Hz. İbrahim’in 'Ey Rab’bim bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster' dediğini hatırla.” Devamı kısaca şöyle yorumlanabilir. Kendini beğenen Tavus, tavukları çok seven Horoz, kinci, sevimsiz ve hırslı bilinen Karga ve yem yutuşuyla anımsanan, doyumsuz Kaz ele alınır, öldürülür ve etleri, dört bir tepeye, yani, vücutları toprak, ateş, su ve havaya dağıtılır. Bu kuşlar tekrar çağrıldığında emre itaat ederek uçarak gelirler.

Fenadan sonra beka makamına yücelen Hz. İbrahim’in kibir ve gururu alçak gönüllülüğe, şehveti iffete, hırs, kin ve nefreti sevgi ve hoşgörüye, dünyaya olan muhabbeti de kanaatkârlığa dönüşür. Önceleri Hz. İbrahim’i esir eden nefsanî düşman askerleri ona hizmet eden meleklere, melekelere, yeteneklere dönüşmüştür. O nefsine değil nefsi ona tabidir artık. 3 Ali İmran, ayet 49: “Cahili, cehalet ölüsünü, ilim diriliği ile diri kılarım.” Cahil, uykuda, gaflette, bakar görmez, duyar işitmez, tuttuğunu bilmez, âlim ise uyanık ve diri. Her "din dogmadır" dendiğinde "dogma değil, doğma, doğma hem de yeniden doğma" akla gelebilir.

               Özet Olarak

 

Özetle, ilk üç aşamada kardeş, kendisine, “ben”liğe dayalı bir hayat fırsatı verildiğini ve ham taşlık ile de gerçeğe ilişkin sırra eriştirildiğini idrak etmiştir. Ego’nun, gerçekler karşısında bir hiç olduğunu anlamıştır. Zanlara dayalı benlik ve bencillikli hayatın “gerçek” karşısında dönüşüm geçirdiğini de görmüştür. Bu sırrın, ancak, kendisi gibi aynı yollardan bizzat geçen tarafından anlaşılabileceğinin idrakindedir.

Misal âlemi dünya ve doğayı okuyarak mirasçı olduğumuzu anlarız. Kapsamlı bir kültür ve anlamlı bir bilgi birikimini devren alır, üzerine, “yeniden keşfedercesine bize aşikâr” olanları da ekleyerek devrederiz. İnsanlıktan borç aldığımızı, insanca, fazlasıyla öderiz. Bize tutulan hakikat ışığını, dolunay misali biz de ayna gibi yansıtırız.

Kamil insan olan ketum üstat içinde parlayan ışık sayesinde, örnek bir eser, abide olarak, öğrenmeye çalışana poz verecektir, abide konuşmaz, haykırır kendi gerçeğini ama anlayana. Yontusu sırasında, yontana, “poz veren” olacaktır. Çıraktan çok çırakçılık oynamayacaktır. Çırak ortaya konan örneği anlamak için tefekkür etmek zorunda kalacaktır. Gerçeği zor koşullarda bile ortaya koyacak, cehalete karşı ilim silahıyla savaşacaktır.

İnsan olan, insanca işler yapmak durumundadır. Bilmek yetmez uygulamak gerek. Verilen ilmin uygulanmasını istemek ilmi verenin hakkıdır. Eğer insan tek başına üstat olsaydı ketum olmaya gerek duymayabilirdi. İyiliğe iyilik ile karşılık verilmesi daha iyi, güzel ve doğru olanıdır. Üstat, hayvanî nefsine tabi olmak yerine ona gem vurur, iradesiyle ölür, kendini bilir ve olgun insan ahlakına sahip olursa, eserleşerek, amacına ulaşabilir. Ancak bundan sonra kendisine “görev” verilir.

Sevgili yolcu kardeşlerim, buraya kadar çok şey söylendi. Eminim, basiretli görüş ve idrakinizle kalbinizde duygular, dimağınızda fikirler uçuştu. Bir an için, yerinizi bir cahile devredin. Basiretsiz biri bu sohbetten hemen kopar, dinleyemez, ses bile duymaz, boş gözlerle bakardı. Konuşan, istese de artık ona bir şey diyemez, sırrını ifşa edemezdi. Arif, sırrını açıklasa bile, basiretsiz için ketumdur. Öyleyse, ketumiyetin bir anlamı da, “Basiretsizlikten doğan idraksizliğin yarattığı suskunluktur”. Yukarıda "Güç olan sırrı saklamak değil, gerektiğinde ortaya çıkarmak olabilir" demiştik böyle bir suskunluk ortamında "Laf anlatmak" güçtür. Bilenle bilmeyen arasında görünmeyen, ilim ve ses geçirmeyen bir zar mı var? Aynı şekilde Ruh ile Madde denizleri birbirine aralarındaki bir zar sayesinde mi karışmaz? Zanlar âlemi ile gerçek âlem arasında, ötesi-berisi diyebileceğimiz, bir perde olabilir mi? Yaşamın evveli, ahiri bu olabilir mi?

   Hakikati aramak ve bulup bilmek yetmez, Hakkın Hakikatini arayıp bulmak gerek. Hakkın hakikatini bilen Ketum Üstatlar arasındaki muhabbette bile birbirleri için ketum oldukları hususlar olabilir. Allah'ı yalnız Allah bilir. Allah'ı  bilen Allah ehli kişiler de Allah'ı Allah'ın ilmi ile bilir. Önce ehlullah arasındaki muhabbette az bilen ile çok bilen ayrışır, çok bilen az bilene ketum olur. "Ketum olun" emri "Çok bilin, Allah'ı öyle bilin ki fena bulun, fani olun, siz çıkın aradan, Bilinen, Yaradan kalsın" anlamında olabilir. Böylece "Evreni bilinmek istedim veya bilinmeyi sevdim de yarattım" amacı gerçekleşmiş olsun.

Aklımızda daima ketumiyetin en basit hali olan 'söylememe' olduğu için kişiler arasındaki konuşma ve açıklama vardır. Konuşma sırasında karşıdaki için “Basiretsizlikten doğan idraksizliğin yarattığı suskunluktur” deyimi geçerlidir. Çok bilen az bilene bir noktadan itibaren ketumdur, anlatsa da anlamaz, açıklasa da açıklayamaz hali oluşur. Bu durumu biraz daha ileri götürebilirsek öyle bir hale ulaşılır ki insan kendi kendine "Anlatamam" diyebilir. Sıradan bir bir hal olarak örneğin 'orgazm' denir. İnsan kendinden geçer, sonrasını nasıl anlatsın. İşte aynı şekilde demek gerek diyerek söyleyebilriz ki "Hakkın Hakikatine ulaşırsanız kim, kime, neyi anlatsın?" haline ulaşılabilir. Alimin arif halini alma durumunda duyduğu "Haşyet" anlatılamazmış! Belki de "Hakikat yalnız anlaşılabilir, asla anlatılamaz" denilen yer burasıdır. Suskunluğunuz bol olsun!
 
Birisine "Gel sana kuantumdan bahsedeyim deyin. Hidrojen yanar, oksijen yakar, H2O, olarak birleşince 'söndürücü' olurlar" gibi şeyler söyleyiniz. Karşınızdaki "Gitmiştir, Bitmiştir" ve size "Bana bir şey ifade etmiyorsun" diyecektir. "Bir şey ifade etmeme" durumunda siz diğeri için ketumsunuz, bir şey ifade edemezsiniz. Misal alemindeki 'ketumiyetin' bir misali de budur.
Gelelim son noktaya. Masonluk bir bilgi değil, bilgiler topağı değil, bir ilim değil, bir sanat değil, hepsi birden, bir 'meslektir'. Hem ilim hem sanattır. Birisi sizden "Bana masonluğunuzu anlatın" dese suskunlaşır, denizin bittiğini düşünürsünüz. İlk önce ne anlatacağınızı bilemezsiniz, boğazınız düğümlenir. Adam olmaktır deseniz kesmez. Bilmektir, uygulamaktır deseniz yetmez. Marangoz marangozluğunu verebilir mi? Meslek, çırak olunarak istenir. Anlat demekle anlatılmaz, anlaşılması gerek deseniz en doğrusudur ve işte bu sizi "ketum" yapar!
Sevildik ki varız ve bugün burada bu durumdayız. Dilerim, varoluşumuzun amaç ve hikmetini idrak etmekte, harfler ile gizleneni kelime ile bulmakta, tecelliyat sırrına mazhar olmakta, içimizde hakikat güneşinin doğmasında ve verilen görevlerimizi yapmakta bize yardımcı olunur. 

(*) Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyüs Semerkandi, “Te’vilat-ı Kaşaniyye”, üç cilt olarak yeni yazıya aynen aktaran, Y. Müh. M. Vehbi Güloğlu, Kadıoğlu Matbaası, Ankara, 1987.
(Güncellenmiş Kitabı okumak için lütfen tıklayınız)
 


 

ÇIRAKTAN - KALFAYA

 
  

Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.
         
 
Çırak, iş işler, taşını yontar, denileni yapar. Planlanmış, programlanmış olan işleri yürütür. Karanlıktan aydınlığa yeni çıkmış, yeniden doğmuştur. Bulunduğu yere kendi gelmemiş, birileri onu seçmiş getirmiştir. Kendinin ne olduğunu dahi bilmez durumdadır. Işık ile karşılaşmamış, nuru görmemiş, henüz hitap duymamıştır. İşin başlangıcında, yolun başındadır.
Çıraktan beklenen yalnız denileni yapması, söyleneni dinleyip öğrenmesi, öğrendiğini uygulamasıdır. Bütün yapacağı iş, fiil, çalışma, gayret ve uygulama yani kısaca ef’aldir. Bir mabed inşasında işçilik.
Kalfa ise, bir sıfattır. Her iş bir sıfatla yapılır. Yaptıklarımızı bir baba olarak, amir veya memur olarak, bir marangoz veya tornacı olarak yaparız. Burada esas olan sıfattır, yapmaktan çok yaptırmak, öğrenmenin yanında öğretmek. Öğreterek öğrenmedir. Öğretmen, öğrencilerin arasına karışabilir, onlardan biri gibi davranabilir, sevecen olur yakınlık gösterir. Ancak, her an, sınıfta yalnız öğretmen “buraya kadar çocuklar şimdi sınav zamanı” diyebilir. İşte fiil ile sıfat arasındaki fark.
Kesret aleminde, misal dünyasında, çok kişi var, çok şey oluyor gibi görünse de varlık birdir ve tektir. Maddenin katı, sıvı gaz hali gibi hayat tektir ama halleri çoktur. İlim birdir uygulaması çoktur. Esması bir müsemması sonsuzdur. Masa kavramı birdir ama masa çeşitleri sonsuzdur.
Kalfa, mabedin artık doğudan batıya uzandığını ve güneyden kuzeye yayıldığını idrak etmiştir. Evreni kaplayıp herşeyi kapsadığını bilir. Planlanmış olan programın tümüne hakimdir. Fiilin hangi sıfatla yapıldığını anlar. Amacın ortak ve tek olduğunu, yapı mabed olduğuna göre, orada kimin kim için ne yapacağını bilir. Orada Ademi kendi suretinde yaratıp kendi ruhundan verenin anılacağını kavrar.
Hangi sıfatla hangi işi yaparsak yapalım bizim bir kişiliğimizin olduğunu da unutmayalım. Herkes kendi kişiliğine göre yapar yaptığını. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Kişi yedisinde ne ise yetmişinde de odur. İşi aynasıdır kişinin, kişiliğinin. Lafına bakmasanız da olur.
Zat-ı muhterem üstadlarım, kardeşlerim, Hak erenler diyarı kültürümüzün iki kavramı olan ef’al ve sıfatın tanım ve tarifiyle çıraklık ve kalfalığı anlatmaya çalıştım. Bunları en iyi birleştiren kardeşimizden birini, Hasan Ali Yücel’i, “Tevhid” kitabındaki deyişiyle bir kere daha anmak güzel olur :
Tefsiri bu yoldadır, (dört) kitabın:
Senden sanadır bütün hitabın.
Yeni kalfa kardeşim hoş geldin, geçişin hayırlar uğurlar getirsin hepimize.

İS’AD

Hz. Süleyman makamına, aramızdan birinin yerleştirilmesi. Bu süreç, kendisine Allah’ın tecelli ettiği kişi olarak bilinen Hiram efsanesine uygun olarak gerçekleştirilir. Efsanenin temelinde ise, belirli bir amaca, Hakk’a ve hakikate ulaşmak ve haz duyarak sürdürülecek ilim öğrenim, kardeşlik ilminin öğrenilmesi vardır. Ortak amacımıza ulaşmış olan liderimiz, pergelin merkezinden, canlı yayın yapar gibi, hitapları, mesajları, açıklama ve anlatımları ile, diğerlerini de hakikate doğru yönlendirir.
Gönül rızası ile, kral seçme! Haklı olarak, el alma ve demokrasi kavramları akla gelir. Her ikisi de doğrudur. Çünkü, “Han Hakk’ı tanımaz ise, halk da Hanı tanımaz” felsefesi bizim kültürümüzde vardır. Belirli bir amaca yönelik çalışmaların yürütülebilmesi için bir yönetici ve bu lidere gönülden bağlanıp biat etmek, tabi olmak şarttır. Aksi halde bir limana ulaşmayı amaçlamayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez.
Tarih, kendini Allah ilan eden Firavunlarla başlar. Sonra, krallar kendilerini Allah’ın gölgesi zannettiler, ilan ettiler. Biri diğerinden el alarak topluma önder oldu. Demokrasiye ulaşmak kolay olmadı, ama oldu, demokrasi gerçek oldu, cumhuriyet, yani halk dönemi başladı. Böylece, üstteki bireyden başlayan süreç, güç ve kudretin alttaki bireye ulaşması ile tamamlandı. Toplumlarda birey ve bireyler, kamuoyu, cumhuriyet ve demokrasi bunun için önemlidir. Halka hizmet Hakk’a hizmet anlayışına gelebildik. Halk aynel Hakk’tır, idrak edebildik.
Misafirin baş köşeye oturtulması gelenektir. Oysa, misafir baş köşeye oturmaz, misafirin oturduğu yer baş köşe kabul edilir. Güneş doğudan doğmaz, güneşin doğduğu yere biz doğu deriz! Doğuda oturan, doğuyu temsil eden üstadım, üstadı muhterem, E.U.M.’dan dilerim, is’adınız hepimize hayırlar, uğurlar getirir. Tüm doğumuza olduğu gibi, önce Tanrı’ya sonra sana inanıyor, güveniyor, senden, Hakk’a ve hakikate erme amacımıza ulaşmak için yardım istiyoruz.

CESARET

Cesaret bir duygudur, bir yetenektir. Ruhtan etkilenir, bedeni etkiler. Yaşamın sürdürülmesini sağlayan, yeme içme, gitme gelme, görme işitme gibi her türlü faaliyetin nefs arzında cesaretle yapılabilmesi, bir bilgi, bir bilincin eseridir. Her bedensel çalışma bir ilmin uygulamasıdır. Ruhtan, ilimden güç alan bedensel uygulamalar cesaretle yapılır. Bir bütün olan ilmin uygulaması ile, ilim ve amel ile, kemale erdikce, insan, olgunlaştıkca ruhun kaynağına, letafet kazanarak, yücelecek ve yaklaşacaktır.

Cesaretin ikiz kardeşi korkudur, biribirlerini bütünlerler, bilinmeyenden korkulur. İnsanlığın cehaletten bilgeliğe, karanlıktan aydınlığa, kendinden kendi özüne, bedenden ruha yolculuğunda bu ikiz kardeş insanın hep yanındadır. Aynı şehvet ile iffet arasındaki ilişki gibi, birinin kaybı diğerinin kazancıdır. Cehaletten kurtuldukca, bilinçlendikce, korku azalır ve yerini cesarete bırakır. Nura yaklaşdıkca cesaret artar. Salt cesareti ölçen bir ölçü olsa, adeta nura ne kadar yakın olunduğu anlaşılabilecektir. İnsan kendini bildiği kadar cesurdur, kendinden ve sahip olduğu yeteneklerinden emin olmayan, kendini ve çevresini bilmeyen korkacak, bir korku ortamında yaşayacaktır.

Cesaret, adalet duygusu ile de yakın ilişki içindedir. Haksızlık ve adaletsizlik ortamı içinde kimse hiç bir şeyden, malından ve canından bile, emin olamayacaktır. Her tarafın risk ve tehdit baskısı altında olduğu çevrede korku hakimdir. Adaletli bir düzen içinde herkes herşeyden emin olacak, cesaret hüküm sürecektir. Kamil insan olma yolunda verilecek mücadele sayesinde, Hak’lı olan güçlü olacak, haksızlıktan korkulmayacaktır.

Yusuf efsanesinde denildiği gibi, Ruh Yakub’nunun oğlu Kalp Yusuf’u, kardeşleri olan gazab, şehvet, korku ve cehalet tarafından, nefs kuyusuna atıldı, ancak, Yusuf kuyudan akluhikmet, iffet ve cesaret güçlerinin sayesinde kurtularak, beden ülkesi Mısır’ına Sultan olup çıktı.

Sahir Erman üstadın vurguladığı gibi, verilen nur ile, hitap ile, yeniden doğuşu gerçekleştiren çırak, ritüellerde anlatılmak istendiği şekilde, kendisinde Tanrı’nın tecelli ettiği insan olan Hiram üstad olmak hedefine, ölmeden evvelki ölümde ölümsüzlüğe ulaşmak amacına, ancak, cehaleti kendini bilme bilgeliğine ve korkusunu cesarete çevirme gücüne erişerek ulaşabilecektir.

Dileriz, yücelerin yücesi, Evrenin Ulu Mimarı, bize cehaleti aydınlığa, korkuyu cesarete dönüştürme akluhikmetini ve bunu uygulama gücünü vererek, olgun insan olmamıza, O’na doğru yücelmemize yardımcı olur.

RUH’UN ÖLMEZLİĞİ

(sayın okuyucu, aşağıda, 240 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com
 adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

Revize edilmiş makale ve
Kitabı okumak için tıklayınız: Tıklayınız

 
 

Ruh’un sözlük tanımı “can ve canlılık”tır. Bu tanım onun, canlılık sürdükce, ölmezliğini kapsar, hayatın kaynağı olduğunu açıkca, bilimsel olarak gösterir. Canlılığın doruğu ise insandır.
Kayda geçmiş olan değerli kardeşlerin deyişlerinden bir kısmı şöyledir: “Asıl insan nurdur, nurdan gelmiştir, ama insanlar nuru tanımazlar, bu nedenle “neyi arıyoruz?” sorusunun cevabı hep beraber, “Nur muhterem üstadım” diye cevaplanır”. “Bulmak için kendi sesini / Araştır ruhunun felsefesini /…/ Müzik insanı insana taşır / Müzik ile insan nura ulaşır / Gün olur, belki de, Tanrı’sallaşır”. Üç büyük sembolik nur için, “Pergel insanın ruhunu, Gönye bedenini, ikisi birden komple insanı remzeder, kutsal kitaplar da bu sırrı açıklar”. Bu açıklamalardan ruha ilişkin olanların bir kısmı aşağıdaki gibidir.
Kutsal kitaplarda, manâ (gayb) alemi dört aşamalı olarak açıklanır. İlmullah (Allahın ilmi), Alem-i ervah (Ruhlar alemi, ilmin bilim dallarına ayrılması), Levh-i mahfuz (külli Nefs, bilimsel ve teknolojik uygulamalar ile ilmin hayata geçirilmesinden önceki ayrıntılı proje), Sema-i dünya (Dünya seması, Tasavvur alemi, ayrıntılı projenin uygulanacak programa dönüşümü). Bunları, kısaca, üretim açısından , Kavram (konsept), Plan, Program, Bütçe olarak algılayabiliriz. Hiçbir cisim kendine özgü ilminin dışına çıkamaz, ağaç, çekirdeğindeki gizli bilginin zahiri, zuhurudur. Ağaç, çekirdeğin delilidir yani ayetidir, alameti, alemidir. Resim ressamı anlatır, tanıtır, suretler hal lisanı ile nakş’a işaret eder. İnsan, içinde gizlenmiş bulunan olgunluğu zahire çıkararak kurtuluşa erer, kalbi huzur bulur, huzura erer, huzur-u kalp daim namazını kılar. Her oluşumun (zuhurun) arkasında bir irade olduğu, böylece aşikardır. Her zuhur “kün” diye bilinen irade iledir.(En’am 73)
Hazreti İbrahim, gökteki yıldızlar ile insan nefsinin türlü çeşitli arzu ve istekleri arasında ilişki kurmuş, önce, varoluşun sebebini yıldızlara yani nefse bağlamış, sonra, Ay ile Kalp arasında ilişki kurmuş, ancak, sonuçta, esas olanın Güneş yani Ruh olduğunu idrak etmiş, hayatımızın kaynağını bilmiş, Hak’tan başkasının vücudu olmadığını tesbit etmiştir. Ona göre, ne nebi, ne veli, ne de gayri vardır, tüm varlık, vücut birdir, Hu’dan başka bir mevcut yoktur, bütün mevcudat, Hakk’ın vücuduyla mevcuddur. Halk, Hakkın zahiri, gayb alemi Hakkın batınıdır.(a.g.sure,91). Var olan Hakk’dır, Halk olarak bilir, bilinir. Bu gerçek, önce özel kişilerde, tapınaklarda kalmış, zamanla halkın idraki geliştikce, nebiler aracılığı ile halka inmiştir. İlk geniş halk kitlelerine iniş Hz. Musa - Süleyman iledir.
Ruh nuruyla, Kalp danesi yarılır içinden ilim çıkar; Kalp nuruyla nefis çekirdeği yarılır içinden güzel ahlak, çekirdekten ağaç, ağaçtan ise meyva, çıkar. Böylece, ruh nuruyla, iradi ölümle ölen, nefs ölüsünden diri kalp çıkmış, yeniden doğuş-diriliş gerçekleşmiş olur. Tekristen önceki harici, aday gider çırak gelir.(a.g.s, 95)
Ruh semasından inen ilim suyuyla, nefs arzı, beden ülkesinde, her çeşit ahlak ve fazilet otları yeşerir, bunların arasında çok kıymetli ilim ve ahlak hazinesi gizlidir. Zevk ve eğlence üzüm bağlarında, şırası sarhoş eden kalp muhabbeti yapılır, bahçelerinde ise tefekkür zeytinleri ve sadık kuruntu narları gibi türlü çeşitli yemişler yetişir. İnsanlar huzur içinde olgunlaşır, agap sofrası gibi huzur ortamında, ilme dayalı imanla inananlar için önemli işaretler vardır.(a.g.s, 99)
İnsan, Hakkın ilmi ile bilir ve Hakkın vücudu ile mevcuttur, (a.g.s.101). Doğuştan gelen doğal yapımızda, zanlarımıza dayanan istemli hareketlerimiz ile işleyişleri doğal olan organlarımızın hareketleri arasındaki uyumu sağlayabilirsek gerçek ilmi bulmuşuz demektir.
Çırak insana, Hz. Süleyman makamından nur verilir, hitap edilir, eski bilgilerinin yerine, bu bilgilerle dirilip kendini bulabilen aday, yeniden doğmuş, yeniden dirilmiş olur. Yeniden doğuş kavramı ise, ölmeden önce ölmeyi kapsar, benlik duygusundan geçmeyi, egonun yenilmesini, gerçeğe perde olan zanların kaldırılışını içerir. Kardeşce yaşam, asıl insan olan “nur”a kavuşmak, o gerçek bilgiye ulaşmak ve o bilgi veya ruh ile dirilmektir. İnsan olanla olmayan arasındaki fark, bilenle bilmeyen arasındaki farktır. Bilenle bilmeyen eşit olur mu?(Zümer, 9). Çünkü, gerçeği bilenin bilgisi kalpte kökleşir damarlarında yerleşir, bedende nakışlanır.
Doğayı düşünen insanın aklına fikir, tefekkür edene ilham gelir; vicdanının sesini dinleyen külli nefsin, kamu vicdanının, insanlığın, sesini duyar; baktığını bilip görenin kalp gözü açılır basiretli görüşe kavuşur, tüm bunlar, ilmin sembolü olan suyun bulutlaşıp gökyüzüne yükselişi gibi, insanın kendi içinde akluhikmet aracına binerek nefsinden, önce kalbe, sonra ruha yücelişi simgeler. Yüceliş açısından yolun sonu-ahiri olan menzil, varoluş açısından yolun başı-evvelidir, “ruh Tanrı’nın “kün”-“ol” emrindendir” ayetinin anlamı, yeniden keşfedercesine, aşikar olur.
Tanrı, kuvvet ve kudretiyle beden arzında hüküm sürer, bir canlının ölümü, küçük kıyameti, o bedenin helakı, terkedilmesidir. (Zmr, 73). Ancak, ruh ve insanlık ölmez, bir defa daha nefh olunur, (Khf, 49). Nefs levhasında amel nakş olur, yeni levhada, yeni nakışlar oluşur.

23 Mart 2012 Cuma

ÇIRAKLIK, KÜÇÜK DEV ADIM

(sayın okuyucu, aşağıda, 240 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.
 



Sevgili kardeşlerim, bana verilen görevi iyi niyetle yapmaya çalıştım, sunacaklarımın hiç birisi
benim değil, hiç birisi için ‘ben derim ki’ diyemem. Kardeşliğin, üstatlar
aracılığı ile, verdiklerinin bir kısmını size aktarmaya çalışacağım. Ancak,
‘elçiye zeval olmaz’ kavramına sığınmadan eksik ve yanlışları kabule hazırım.
Sunuşumu, Hamtaş ve Yontulmuş Taş olarak, iki aşamada yapmayı, önce, kardeşliğe
girişin sonra da onun felsefesinin üzerinde durmayı düşündüm.

Hamtaş,

Her şeyin bir evveli bir ahiri, yani sonrası vardır. Biz de evvelde bir çırak olmaktan, evvelimizin “hamtaş” olmasından gurur duyarız. Seçildik, inşallah yontulacağız, adam olacağız diye söz verir, yemin eder, seviniriz.

Tüm varlık, “hacim sıfır-kütle sonsuz”luktan, yani, büyük patlamadan beri bir
bütündür, tüm mevcudat tek bir varlık, tek bir sistemdir. Aslında tüm varlık,
vahdet, tek’dir, ama, çok, kesret görünür. Işte bizim hamtaş da, o gün de, bu
gün de, tek varlığın bir parçasıdır. Kayalar ve kumlar dağların nasıl bir
parçası ise, biz de doğanın öyle bir parçasıyız, üstelik hem yazılım hem de
donanım açısından. Bunların bir kısmına içgüdü ve genetik deriz bir kısmına da
yaratıcılık.

Darwin’den söylenen de akılcı, doğru ve hakdır. Canlı tek hücrenin oluşumundan, hatta ilk hidrojen atomundan, itibaren bir açılım, südûr, tecelliyat gerçekleşmektedir.
Hırsız polis oyunu gibi, bakteri, virus, gen ve DNA’larla doktor ve mühendisler
oynaşıp durur.

Doğuştan, insanlar da bitkiler gibi ana rahminde ters tutunan bir nutfe, damlacıktan
biterler. Her şey doğaldır, bebek, bir varlık olarak tamamen doğanın doğal bir
parçasıdır. Bir süre sonra ayrılık başlar, aklı ile doğasının ve çevresinin
üstüne çıkabilir. Ak ile karayı, sap ile samanı, iyi ile kötüyü ayırt etmeye
başlar. Ancak, bu gelişme bazı olumsuz gelişmelere yol açabilir. En büyük ben, ben
ayrı ve farklı bir varlığım der, kendinden başkasını, hatta, arkadaşını bile
beğenmez artık. Aslında bunu diyen akıl değil, vehim, kuruntu, diğer adıyla
şeytan, benlik bencilliktir, ikilik ve şirk yaratır.

Neyse ki, tam bu sırada, hakikatin nuru aydınlatır, felsefî bilimsel sanat devreye
girer. Öğle vakti gölgelerin yok olduğu zaman, yani benlik gölgesi ortadan
kalkınca, çalışmaya başlatır. Bir anlamda, kendisine gerçeği görmede perde olan
gölgesini yok edebilecek tek güç olan Tanrı’sal ilmi öğretmeye çalışır. İyi
doğru ve güzeli, ilmin sahibini aratır. Kendini büyük ve farklı ilan eden “ben”liğe haddini
bildirir, gölge gibi, yok eder. Sen doğal bir taşsın, üstelik de hamsın der,
soyar, bağlar, boyun eğdirir; kuruntusundan, önem verdiği para, makam, güç ve
kudretten arındırır. Artık, akluhikmet, gönül süzgecinden geçirerek, ilim taşır
arş’tan arz’a, ruhtan kalbe. Çünkü, nurlu bir hitap verilmiştir: “dışarıdan
gelecek hiçbir güç ve yardıma güvenmeksizin kendi kendini yüceltmeye çalış,
düşünceye dal, tefekkür et, vicdanının, gönlünün sesini dinle, ulu Yaradan’a
doğru yücel”. Böylece, kardeşlik yolculuğu başlar, kendinden kendine, içe doğru.

Ümit edilir ki bu damıtma ve arındırma süreci sonunda, çırak olgunlaşır ve “kendini
bil” hitabı uyarınca kendini bilir, yaradılışında verilen yaratıcılığı ile
Yaradan’ını arar, bulur, bilir, olur, bildirir. Çünkü, her çalışmada, “uyanık
ve dikkatli ol, görevini her an, her nefesde, düşün, kalbini temiz ve açık tut”
denir. Su-toprak-ateş yolculuklarını unutmadan, bunları ilim-gönül-aşka
dönüştürür.

Eserleşen hamtaşlar, yontu sonrası, menziline, amacına ulaşır, bir eser olarak, bir
kaidenin üstünde, bir meydanı süsler ve herkese, güzelliğe katkısı nedeniyle,
kim bunun müessiri dedirtir, böylece, sevgi mabedinde yerini alır.

Kâmil, olgun insan da evvela elinden tutan, yol gösteren, kendini bilmesine yardım eden kardeşlerine yardım ederek, gönül ve kalplerine girerek, yanal olarak, önlüksüz kardeşlere bile
yayılır; yukarıya doğru da, şükür ederek Yaradan’ına yücelir. Böylece, şükür ve
teşekkürle, yayılıp yücelerek eserleşir.

İyilik doğruluk güzellikleri idrak ettikce, adalet duygusu kökleşir. Bu adalet duygusu
kardeşi haklı kılar Haklı yapar. “her an düşününüz” hitabı gereğince, her an
anarak, her yerde ve her şeyde hakkı gözetmek, onu müşahade etmek, kişiyi Haklı
kılar, her zerreyi sevdirir, sevgiyi pekiştirir, aşka dönüştürür.

Kendini bilmek herkesi ve herşeyi sevdirir, kendisi gibi bildirir. Seven, sevecen,
olgun bir ayrım gözetmeksizin sever, Yaradan’dan ötürü sever. İnsan bilir ki, karşıda gördüğü her eksiklik ve yanlışlık aslında kendi eksikliğinin ve yanlışlığının bir yansımasıdır.
Bakışımız ve görüşümüz taşımızı yontmamıza bağlıdır. Her şey gördüğümüz gibi
olabilir ama hiç bir şey göründüğü gibi değildir. Bu konuda ulu Hacı Bayram
Veli yardımımıza koşar ve der ki:

Çalabım bir şar yaratmış iki cihan arasında
Bakıcak didar görünür ol şarın kenaresinde
Nagahan ol şar’a vardım, ol şar’ı yapılır gördüm
Ben dahi yapıldım taş ve toprak arasında

Şakirdleri taş yonarlar, yanub üstad’a sunarlar
Allah’ın ismini anarlar, ol taşın her paresinde

Bu sözü arifler anlar, cahiller işüdüp tanlar
Hacı Bayram kendi banlar, ol şar’ın menaresinde
Şar’dan oklar atılır, gelir ciğere batılır
Arifler sözü satılır, ol şar’ın pazaresinde


Yani, zahir ve batından oluşan bir hakikat şehrinde, nereye bakılsa O’nun yüzü
görünür. Derecenin sır veya surlarını geçip hakikate varınca şehre girilir.
Girince görülür ki her anda ayrı bir güzellik zahir olur görülür. Giren kendine
bile baksa, şehrin bir parçası olduğu için, kendi güzelliğinin, cemalinin, fena
ile beka arasında, farklı bir parçasının her an yapılmakta olduğunu görür.
Gerçeği bilenler ham taşları yontar kardeşlerine sunar. Taşın yontulan her
parçasında evrenin ulu mimarını her an anar, görevlerini her an düşünür,
tefekkür eder. Hacı Bayram o şehrin minaresinden, en yüksek makamından,
konuşur, kardeş sofraları gibi Pazar yerlerinde ise anlayanlar arasında
konuşulur, alegoriler ve sembollerle, anlamayanlara bu semboller batar, gül ve
diken misali.

Yontulmuş Taş,

Kardeşliğin temelindeki ülkü “İnsanlık Mabedi”, “Sevgi Mabedi” inşasıdır.
Localarda Hiram efsanesi teması işlenir. Hiram gibi hakikate ulaşmak, sevilecek
kadar sevebilmek, her kardeşin amacıdır. Ülkü kelimesinin anlamı ise “insanı
umut içinde yaşatan, ruhunu güçlü tutan, her zaman erişilemeyen ve uğrunda
özveride bulunmaktan çekinilmeyen yücelik”tir.

Hiram, “yücelmiş varlık”, “insanda tecelli eden Allah” manasını ifade eder ve her kardeş
için Hiram ya da Kamil İnsan olmak bir amaçtır. Ezoterizm tek Tanrılı dinlerden
önce geliştirilmiştir. Hazreti Adem’le başlamış olabilir. Bu akım varlığını
Musevilikte “ “Kabala” ile, Hıristiyanlıkta “Essene’ler” ve “Şövalye Örgütleri”
sayesinde ve İslamiyette “Tasavvuf” olarak sürdürmüştür. Önce sevmek sonra
sevilmek şeklinde özetlenebilir. “Beni seveni ben daha çok severim, ben her kula onun şah damarından daha yakınımdır” iyi bilinen kutsal Tanrı mesajıdır.

Felsefemiz, kardeşlik ortamında, her aşamada, her köşeye, nakış gibi işlenmiştir.
Giriş öncesinde, düşünce odasında, bizi, VİTRİOL, yani “Dünyanın merkezine in,
orada gizlenmiş küp taşı bulacaksın” kelimelerinin baş harfleri,
düşündürmüştür. Ritüelimizdeki “Düşüncelerimiz yüce varlığa doğru yükselir,
dileriz ki, Yüce Varlıkla aramızdaki mesafeyi daha çabuk aşabilmek için ortak
çalışmalarımız bize yeni kuvvetler versin” isteği de aynı kapıya çıkar. Yeni
bir hayata doğan çırak kardeşe kalbini temizlemesi öğütlenir ve O’na ulaşmaya
layık hale gelince O’nun görüneceği müjdelenir. Harici hayattan kardeşliğe
kabulde “bizim yolumuz Nur ve Sevgi yoludur, ancak, kardeşliğin kendine özgü
bir nur’u yoktur, nur kendini bilmekten doğan ‘Hakikat Severlik’ten alınır”
denir.

“Normal” denen bir hayattan, yeni bir hayata doğan çırak kardeş, bildiği
herşey yeni anlamlar kazandığı için, önceden değer verdiklerinin aslında
değersiz olduğunu gördüğü, hırs, kin ve riya gibi duygulardan sıyrıldığı için,
kısaca aslında gerçek olmayan ‘zan’lardan kurtulduğu için yeni bir hayata
başlamıştır. Zanlarının yerine gerçeklerini koydukça sevgisi artmış, sevgisini
paylaştıkça sevgi artmıştır.

Ülkümüze ilişkin araştırmaların, özellikle “yeni bir hayata doğuş” veya
“yeniden doğuş” kavramları ışığı altında, tasavvuf felsefesi alanındaki
araştırmalar ile desteklenmesi Türk Kardeşliğini zenginleştirebilir. Tasavvuf
konusunu ele alan hemen her kitapta bulunabilecek başlıca kavramlar ve deyişler
arasında şunların olduğu bilinir : “ölmeden önce ölmek”, “kendini bilen Rabbini
bilir”, koca Yunus’un dediği “sen çık aradan kalsın Yaradan” ve dediği
zannedildiği “ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm”.

Felsefenin temelinde “her zerrenin Tanrının bir parçası olduğu ve O’ndan
çıkanların yine O’na dönmek için sürekli devinim halinde bulunduğu” esası
vardır. Allah, yaradan değil varolandır ve varolan başka bir varlık da yoktur.
Varolan herşey Tanrısal südûrun, fışkırmanın bir ifadesidir. Kamil insan, Allah’ı kendi içinde, beden mabedinin en kutsal yeri olan kalbinde, bulandır. Bu nedenle, kalbin temiz
tutulması önemlidir. Yüce Varlık kendisini sevenin kalbine sığabileceğini bu
nedenle esas beytullahın, yani Allah’ın evinin, içtenlikle inananın kalbi
olduğunu bildirmektedir.

Özlü bir Kur’an Ayetinin tasavvufi açıklamasında yer alan bir cümle de şöyledir:
“Kul efalinden sıyrıldığında efal tecellisiyle, sıfatından mahvolduğunda
Hakk’ın sıfatlarının verilmesiyle ve kulun fenası halinde vücud-ı hakkaniyi
bağışlayarak zatı ile baki kılar”. Mutasavvıf, böylece, bireyin, bir çeşit
‘ben’cilliği ile kendine ait olduğunu zannettiği “efal, sıfat, zat”ının
aslında, üç aşamada, Allah’a ait olduğunu idrak etmesi halinde, iade ettiği
zanların yerine hakikilerin verileceğini, hakikate ulaşacağını ve Hakk’ı
seveceğini, öyle ki Allah’ın da onu seveceğini, ölmeden önceki ölümle
ölümsüzleşeceğini, açıklamaktadır.

İlk üç aşamada, yalnızca bir kuruntu ve ‘zan’ olan ‘ben’lik, ‘var’lık
iddiasından kurtulunması gerektiği, fani olanın yok olacağı, her doğumun bir
ölüm ile sonuçlanacağı, iş ve fiillerin ancak Allah’ın verdiği güç, kuvvet ve
kudretle mümkün olabileceği bildirilmektedir. Son üç aşamada ise, yetkin
insanın Tanrısallaşması, kendisinde O’nun tecelli etmesi, O’nunla O’nu görmek ve işitmek, Tanrının “yaratan değil varolan” olduğunu idrak etmek olarak açıklanmaktadır. Böylece, yeterince sevebilen kişi, “ben sevdiğim kulumun tutan eli, gören gözü, işiten kulağı olurum” kutsal mesajı kapsamında, sevilir.


Sevgiyi tutkuya ve aşka dönüştürmeyi amaçlayan kardeşlik çalışmalarında
her alegori, ritüel ve sembol bu yolda ve bu yöndedir. Dünyayı gerimizde
bırakıp, ‘ben’likci mevki, makam, zenginlik, güç ve kuvvetten vaz geçtik.
Önlüklü önlüksüz tüm kardeşleri sevmeye, onlara zevkle hizmet etmeye, çevreyi
ve doğayı korumaya, insanlık için kendimizi feda etmeye söz verdik. Evrenin Ulu
Mimarından gelen ezoterik yani içsel, batınî hitaplara kalpten inanarak bizden
isteneni yapar ve yaparken de bize yardım etmesini, yalnız O’ndan, dileriz.
Ölümü göze alıp sırrımızı saklarız. Hoşgörümüzle, gölgeler bize ışığın geliş
yönünü gösterir, yanlış ve hatalar bize doğruları, çirkin ise güzeli öğretir.
Kısaca, gece-gündüz, dişi-erkek gibi çift ve zıtlıklar bize varoluşun, ‘ayet’in
çoğulu olan hayatın, güzellik ve ihtişamını yaşatır.

İyi ki hamtaş olduk, kendimizi yonttuk, yontulduk. Bizi bu güne ve bu
duruma getiren geçmiş her güne, herkese ve her şeye şükür ve teşekkür.

Dileriz evrenin ulu mimarı sevmekte, aşka ermekte, aşkı idrak etmekte
bize yardımcı olur.

Dilerim E.U.M., tecellisi ile, kardeşlik zevk ve neş’emizi sürekli kılar,
sevilecek kadar sevebiliriz.