11 Temmuz 2022 Pazartesi

Canım Cananım

 

Canım Cananım

 

Âdem’e, ruhundan ruh üflemiş,

Hayatıyla diri, canla canlanmış,

İlmiyle âlim, nefsi ile kaim imiş,

Yalnız insan ilimle inşa edilmiş.

 

Denir, müşahede edemiyorsan,

Her şeyde Hakkı göremiyorsan,

Bir rehbere ihtiyaç duyuyorsun,

Vuslatsa amaç, ne duruyorsun!

 

Bilge Hacı Bey demişti ki iyi bak,

En sevdiğinde bulursun mutlak,

Denedim, seni hep sen sandım,

Nefse, yüzüne bakıp, aldandım.

 

Nefsi nefsim sandım ilk görüşte,

Yanıldım, çok utandım, bilince!

Oysa ben, seninle hayattaydım,

Kalp gözüyle, şimdi mi baktım?

 

Ruh, aşk ile kalbimde, kaynıyor,

Bedene dar gelip de, çıkamıyor,

Gözlerim dolup, taşarak ağlıyor,

Kalbim bu zevki ilk defa yaşıyor!

 

Ruhun, kalpte dolup, taşıyorum,

Önce sanki seninle yaşıyordum,

Oysa şimdi hep seni yaşıyorum!

Aşkta vuslat mı, yok oluyorum?

 

Dedim, ne haldeyim bilmiyorum,

Hayatın bu gerçeğine şaşıyorum.

En sevdiklerin başına toprak attı,

Hepsi, tamam oldu deyip bıraktı.

 

Bedenini mezara bırakıp geldiler,

Kalbime sığamayanı bilemediler,

Umarım, hep senle dolu olurum,

Aşk içinde, Hak görünür, kalırım!

 

Varlığımızın kaynağı bir ve tekse,

Yaradılışımızın amacı bilinmekse,

 Mevtle giden kaynaktan gelense

Hakikati anlamayız ne hikmetse!

            Necdet Altınay, 17062022

3 Temmuz 2022 Pazar

Âşık Olunur, Bilinmez!

 

Âşık Olunur, Bilinmez!

“Seyr-i sülûktan, doğru yola girdikten sonra yapılacak şey içinizdeki Hakk’a yaslanıp,  sabır ile beklemektir.  Bu durumda sabrınız taşsa bile Rabbiniz size melek ve melekeler ile yardımcı olacaktır. Çıkmış olduğunuz yoldaki zorluklar, cihat, mücadelede karşınıza çıkacak üzüntülere karşı sabır ve ilahi rıza için Allah’a itaat etmeyi, zorluklara dayanmayı, nefse karşı koymayı gerektirir. Ancak, Hakkın size kuvvet vermesi ve nuru görerek nurlanmak ve size sekine, huzur ve bu isteğin inmesi için, sabır, Hakk’ın emrine karşı gelmemek,  menfaat ve ganimete meyletmemek, nefis korkusundan sakınmaktır. Nefsin, ruh ve kalp sultanlarının zorlaması altında kırılması gerekir. Sabır, sebat ve onur ruhun sıfatıdır.  Hareket ve acı ise nefsin sıfatıdır.  Ruhun gücü kalbe sahip olunca, kalbi nefse karşı korur. Nurun Zat’ındaki sevgi nuru ile kalp, ruha âşık olur ve sükûnete kavuşur. Bu şekilde kalp, nefis kuvvetlerini yener, nefis sıfatlarının zulümlerini kovar. Ve nefis de kalbin nuru ile aydınlanır, mutmain olur.  İşte o zaman rahmet, Ruh semasından ilmen yakin suyu, iner ve kalp, bu nurla, ilmin idrakiyle, nefis kuvvetlerini yok ederek, ûrûc eder; semanın meleklerine ulaşır ve tüm meleklerin kuvvetini ve vasıflarını çekip indirir. Meleklerin inmesi, özellikle, dünyadan tamamen çekilip koparılarak yücelik yönüne tevekkül edildiğinde ve gazaba uğrandığında yardımcı olmaları içindir. Ancak kalp, sabırsız davranıp acele eder,  bağırıp çağırıp,  korkuya yenik düşerse veya dünyaya meylederse,  nefis kalbe galip gelir, kahır ve istila eder, sıfatlarının zulümleriyle nuru engeller ve o ilişki kopar, yardım da kesilir, melaike de inmez.” Halil kendisinde gayrilik bakiyesi tevehhüm, vehim olunmaya, kuruntuya düşmeye, yakın olan bir muhiptir, sevendir.  Habib ise kendisinde bu cihet tasavvur olunmayan bir mahbup, sevilendir.  İşte bu sebeptendir ki, Halil aşk ateşine atılmış Habib bu ateşe atılmamıştır. (3 Ali İmran, 125)

Akıl, kalbe ezelden âşıktır.”  (12 Yusuf, 94) “Nurun Zat’ındaki sevgi nuru ile kalp, ruha âşık olur ve sükûnete kavuşur. Bu şekilde kalp, nefis kuvvetlerini yener, nefis sıfatlarının zulümlerini kovar. Ve nefis de kalbin nuru ile aydınlanır, mutmain olur.” (3 Ali İmran, 125) “Ruh semasından aşk ateşi gelerek nefislerini yer bitirir ve ifna, yok, eder.” (3 Ali İmran, 181) “İstisna hükmüyle cennetten çıkmak öyle bir şeydir ki o da saîdin;  «Ehadiyet-i zât» da fenası ve «sabahat-i cemâlde, cemalin güzelliğinde» aşk ateşiyle yanmasıdır. Ki bu yanmak, «makam-ı müşahede»  de Ruhun vücuduyla olmayıp,  şahit ve meşhût, şahit olunan, Hak olmak ve gayrin,  ayn ve eseri baki kalmamak derecesinde; gören göz, işiten kulak, hatırlayan kalp-i beşer olmaksızın, «Şuhûd-i Zâtiy-i Ehâdî» ile olandır.” (11 Hud, 108) “Akıl; ancak fıtrata hidayet bulabilir ve ancak maarife, bilgi bilmeye, hidayet edebilir.  Amma cemal nuruyla nurlanmak ve visal, vasıl olma, talebine şevk ve celâl ve cemâlin kemâline belki cemalin celâline ve celâlin cemaline aşk zevkiyle lezzetlenmek, ancak hidayet-i Hakkaniye nuru ile müyesser olunabilen bir iştir. Şüphesiz bizim ona talimimiz dolayısıyla Yakup, ilim sahibidir,  ayan ve şuhud sahibi değildir. Lâkin insanların çoğu bunu bilmeyip, kemâli «Akılda olan ilimden ibarettir» zan ederler, yahut mana: Havas insanları, aklı küllinin ilmini bilmezler.” (12 Yusuf, 68)

“Allah'tan sabır «Sabr-ı  anillah»; «İnsanlıktan soyunup, İlahi nurla nurlanan», kendi kalpleri ve vasıfları kalmayan, çok arzulu ve istekli aşıklardan olanların sabrıdır. «Ehl-i ayan ve müşahedeye»  mahsustur. Kendilerine Cemâl-i îlâhi güzelliğinden bir nur parladığı vakit,  yanıp,  fâni olurlar. Bu da; muhip olanların, sevilenlerin, hallerindendir. Bu sabırdan daha meşakkatli bir şey yoktur. Ve tahammülü en ağır bir sabırdır. Eğer muhip buna takat getirirse; hafi, yani, gizlenmiş olur ve eğer takat getiremezse mahbupta fâni ve helak olur. «Sabır-ı billah»,  Yani;  «Allah ile sabırda»  Hakk'ın,  kendilerini bilkülliye ifna ederek,  «benlik ve ikilik»  bakiyesinden bir şey bırakmadığı sonra da zatından vücut bağışlayarak,  «istikamet makamında»  Hak ile kaim ve Hakk’ın sıfatıyla fail olan «temkin ehline mahsus sabırdır.» Bu sabır, «Ahlâk-ı îlâhiyeden» olup, hiç bir kimsenin onda nasibi yoktur. Bu sabır,  «benim sabrım olup, benim kuvvetimle takat getireceğini»  beyan buyurmuştur. İşte bu sabra, Habib-i Ekrem’in, kuvveti vefa edemediği için;  Nebi «Hud suresi beni kocalttı» buyurmuştur. Bu sabrın sahibi, eşyayı: «ayn-i Hak» ile görür, eşyadan her ne sâdır olursa «fiilullah» görür ve onların üzerine zahir olan herhangi bir sıfatı; Hakk’ın tecellilerinden bir tecelli görür. Beni onlarla gördüğün gibi, sen de benim seyrimle gidici, benim ile ve emrim ile kaim olduğun halde, onlarla ol.” (16 Nahl, 127) 

“Ceset arzındaki kemik, sinir, kas ve etten oluşan tüm parçalar; tabii kuvvetler, hayvan ve insan ağaçlarından oluşan tüm bahçeler; nefsanî heves şaraplarının sıkıldığı şehevî kuvvetler, aşk ile muhabbet şaraplarının sıkıldığı aklî kuvvet üzüm bahçeleri; bitkisel kuvvet ekinleri ve diğer zahiri ve Bâtıni hurma bahçeleri, aynı su ile sulanır. Göz, kulak, burun delikleri gibi kökleri bir dalları farklı; lisan, fikir, vehim, zikir aletleri gibi farklı görünen ama kökleri de ayrı olanların tümü, hepsi de ‘hayat’ denen bir su ile sulanır.” (13 Rad, 4) “Ruhul-kuddûs, kusursuz, noksansız, kutsal ruh, ilim, semasından, ilim suyunu inzal edip, indirdiğinde, Kalp vadilerinde, kalplerdeki istidatlar miktarınca, sel halinde aktı. «İlim seli», «nefis arzında» «kötülük sıfatlarını» ve «rezaletler köpüğünü» oluşturur. Maarif ve keşifler, nefsin kemali olduğu için, nefis onlarla ziynetleşir, değer kazanır ve «fazilet kazanır». Nefsin yararlanması dolayısıyla, bilgi ve hakikatler sebebiyle, hâsıl olan «faziletlerin doğuşunu» talep için, «aşk ateşinde eridiklerinde», bilgi ve hakikatler ve aşkı coşturan mana ve keşiflerde de, «selin köpüğü» gibi habaset vardır, aşırıya kaçılıp, gurur oluşabilir, benlik ve ikilik yaratılabilir.” (13 Rad, 17)

“Vuslat yolundaki salik,  talip ve her şeyi bir tarafa bırakmış olan âşıklar, aşklarının hararetinden hiç bir zevkin kıyas olunamayacağı bir zevktedirler. Ve Rab’leri,  onlara sıfat iyiliğinden ve derinden saf, bakiye ve benliğin zuhuru pisliğinden pak, sırf hakikî bir aşk şarabı, zat muhabbetinin lezzetli şarabını içirmiştir.” (76 İnsan,  18, 21)

Umarım, kalbimiz ruha âşık olur, aşk ateşinde erir, lezzetli aşk şarabından içeriz!

                                                                                                                                Necdet Altınay, 03072022

Aşk Ateşi

 

Aşk Ateşi                                                       Necdet Altınay 26062022

“İnsanlar,  iştiha, arzu, ettiği, ilgi duyduğu, şeylerin muhabbeti ile tezyin olundu, onların sevgisiyle donatıldı, teçhiz edildi. İlgi duydukları, ilgisini çeken, şeyler sevdirildi. İnsan, âlem-i ulvî ile âlem-i süfliden terkip olunmuş, ulvi ve süfli âlemlerin karışımından oluşmuş ve doğmuştur. Bu doğuşu ve neşesiyle, insanın fıtratı hicaplaşmış, perdelenmiştir. Tabii perdeler, bedenî örtüler ve hissî lezzetler acı suları ve hayvani şehvetler keskin rüzgârlarıyla, asli, esas olan tabiatının ateşiyle tutuşmuş ve basiret nuru sönmüştür. Buna binaen garip vatanlarında ve zulmet diyarında çeşitli güçlük ve meşakkatlerle müptelâ olmuş bir halde yurt edinmeye çalışır. Bu halde iken bir fark ve temyiz nurunun parladığına ve âlem-i akıldan bir yıldırım ışığı gördüğünü sanıp ayni zamanda kendisini çağıran heves ve şeytana tesadüf ederek, ona tabi oluverir. İçinde gözlerin lezzetlendiği ve nefislerin iştahlandığı şeyler bulunan, tenezzül ettiği bir menzile, güzel bir bahçeye tesadüf edip hemen orayı vatan tutarak, o meskenden razı ve memnun olur. İşte şehvetin aldatıcı hali budur. Zikir olunan arzular ve bu arzuların kendisine tezyin olunmasından o kimse bulunduğu âlem-i süfliden faydalanarak aldanır. Bu durum âlem-i süfli hayatının kemalidir, en iyi halidir ki, onunla ahret hayatının faydalarından ve âlemi ulvînin kemalinden mahcup olur, perdelenir, engellenir, mahrum kalır. Ahret hayatının daha ziynetli, kıymetli, daha lezzetli ve daha safalı olduğunu, üstelik bununla beraber baki olduğunu anlayamaz.  Eğer o kimseye tevfik-i ilâhî ve imdat sırrı yetişirse, o vakit ulviyetin merkezine hareket etmesi için batınından bir aşk ve şevk kopar. Sönmüş olan basiret nuru ateşi parlar,  envar-ı ilâhiye lem'aları, ilahi aydınlanma kıvılcımları çakar, işrakât-ı kudsîye, kutsal güneşin ışıkları birbirini takibe başlar. Basiret nuru nurlanır, merkez ve meskenindeki, kaynağındaki, talepten men eden, alıkoyan, hicaplar, perde ve engeller incelir, içinde bulunduğu sefası kederlenerek, evvelce safa zannettiği şeyler, karanlık olur. Ve ruhanî cüz'ün, cismani cüz üzerine galebesiyle, galip gelmesiyle,  nefsindeki heves ateşi sakin olur. Hakiki hayatın kuran suyunun lezzetini tadıp,  artık acı suya sabredemez. Ve tatlı sudan içtiği kupalarla kalbi yakin hatıralarına başlar. Güneşin ziyasından mahrum kalan bir kimse olduğunu anlar. Öteden beri güzel ve tatlı bulduğu şeylerden sakınarak, oradan göç etmeğe karar verir. Ve hareket edip yürümeğe başlar, ta ki aynen yakin sabahının nuru aydınlandığı ve vahdet güneşinin tulu-u zamanı geldiği vakit gözlerinin hayrette kaldığı,  vasfında aklının dehşete daldığı bir cennet görür. Ve gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kalp-i beşerin hatırlayamadığı lezzetlerin husulünden sonra, güneşin doğmuş olduğu bir halde, şifa buldukta, o cennette birçok dostlar ve ahbaplar bulur. Ve kendisinin yuvası ve esas karargâhı o makam olduğunu bilir ve ünsiyet bularak dar ü kararda mülkü Gaffar'ın, kullarına mağfireti çok olan Allah, civarında Kuddüs mahallesinde nazil olur. Ve ona vecih-i kerim nurları parlar. Kalbine umumî olan rıza ruhu hulul eyler. İşte «Salih amel ile mevsuf, sıfatlanmış, olanlar için Rab’leri indinde daim ve baki ve müebbet, ebedi, oldukları halde altından ilim nehirleri akan cennetler, temizlenmiş pak çiftler ve Allah'tan rıza vardır» mealindeki ayetin manası bu beyan olunan keyfiyetten ibarettir. Allah kulların ahvalini görücüdür, imdi ayetteki cennetler, ef'âl cennetleri, çiftler âlem-i Kuddüs ruhani sıfatları, Rıdvan da sıfat cennetleridir. (3 Ali İmran, 14, 15)

“Muttakiler,  takva sahipleri,  haramdan kaçınanlar,  iman edenler,  taklidi,  tahkiki, ilmen, aynen ve hakken olmak üzere beş sınıftır. Bunlara, cennetlerde, tagayyür etmemiş, bozulmamış, şek, şüphe, vehim, kuruntu bulaşmamış sudan, ilimden, nehirler vardır. Yeryüzünün su ile hayat bulması gibi iman edenler de bozulmamış su nehirleriyle, kalplere hayat veren, hakikate ilişkin bilgilerden oluşan bu ilim ile Hakkın hakikatine ulaşırlar. Bu ilim ve bilgi nehirleri, kalp makamına vasıl olan, Hakkın sıfatlarıyla sıfatlananlara özel ve özgüdür. Nefis sıfatlarından geçip, kalp makamına ulaşanlara, bozulmamış sütten nehirler vardır. Canlılık, efal, hareket ve fiil veren su; yerini, amellere hikmet katıp sıfat kazandıran ilimlere bırakır. Sıfatın tecellilerini müşahede edip zatın cemalinin Şuhut’una,  her şeyde Hakkın görünüşüne, eren kâmiller için zat ve sıfat muhabbeti şarabından nehirler vardır.  Ruh ve cem makamında, Hakkın cemaline dalıp, gömülüp, boğulmaya arzulu olup, kendi sıfatından sakınan âşıklar için önce nurlu ve kutsal, ballı, tatlılıklar, sonra zat ve sıfat muhabbeti şarabından nehirler vardır. Zat,  sıfat ve efal tecellilerinde çok çeşitli lezzetler vardır. Tevhit ilmi sütüyle beslenen kişi önce tagayyür etmemiş, bozulmamış, saf su ile efalinden, sonra nurlu ve kutsal ilimle ballı sıfatlarından, sonunda muhabbet şarabı ile kendi zatından geçer.”  (47 Muhammet, 15)

“Hararet, aşk ve şevk ile beraber, vahdetten kaynaklanan, cennetteki bir muhabbet kaynağıdır. Vuslat yolundaki salik, talip ve her şeyi bir tarafa bırakmış olan âşıklar, aşklarının hararetinden hiç bir zevkin kıyas olunamayacağı bir zevktedirler. Efalde, ilahi kudreti ve hükmedişi izlerler, sıfatta ise eserleri, güzel sıfatlı hurileri izlerler. Burada devamlı kalabilirler.” (76 İnsan, 18, 19) “İnsan vücudunun aslı, madde, mana veya ulvi, süfli olmak üzere, iki âlemden oluşturulur. Hangi âlemde ve halde olursa olsun insan, kendisine emanet verilmiş ve sonra kendi başına terk edilmiş değildir. Emanet edilen şevk ve muhabbet, sürekli gelişim içindedir. Örneğin kimse, sıfat makamında Zat’tan perdeli şekilde terk edilmez. Keşfetmeyi alışkanlık haline getiren salikin, âşık olması için, kendisine Zat’ın tevhidi keşfettirilir ve perdesi kaldırılır. Böylelerine, muhabbetin ateşiyle benliğinin erimesi ve sırrın letafet kazanması için Zat tecellisi yolu engellenir. Sonra, keşfinin mükemmel olması için yolu açılır ve Hakk’ı keşfetmesi sağlanır.” (93 Duha, 2, 3)

“Var olan her şeyin, eşyanın ardında, akıl ile bilinebilecek bir ilim vardır. Bunu vahiy edilmiş Kur’an bildirmiş, bu ilmin nasıl uygulandığı da sana Furkan olarak indirilmiştir. İnsan, ilim ve amel, ilim ve uygulamanın ayrıntılarını idrak ederek namazı (salât) yerine getirir ve ilim ile uygulama arasını birleştirir. İlmin ve uygulamanın idraki olan namaz,  her düzey için yerine getirilir. En evveli beden namazı olan “Yatsı”dır, Nefsin rızasına “Yatsıdan sonra vitir namazıdır”; kalbin huzuruna “Sabah”; sırra ermeye “Akşam”; benlik ve bencilliğin yok edilmesi ve hakikat güneşinin parlaması için yüceliş yolunda ruhun Şuhut’una şahit olup, uyanıklığına, “İkindi”;  Hakk’ın ruhuyla dirilip, itaat ve hakikat ilminin aşkı, zevkiyle şükretmeye “Öğle” namazları kılınır. Hakikat güneşi en tepeye yükseldiğinde kul ve namaz yoktur.” (29 Ankebut, 45) Güneş tepedeyken, Cuma namazı kılınabilir.

Umarım, aşk ve şevkle, uygulanıştan ilmi idrakle namaz kılarak, Hakkı keşfederiz!

8 Haziran 2022 Çarşamba

Emanetin Sahibi

 

Emanetin Sahibi

Âdem, topraktan takdir ve tasvir edilip «Hayat sahibi beşer ol» diye irade beyanıyla hayat buldu. Ruhunun verilmiş olduğu ve ruhunun, ilminin, emir âleminden olduğu, kendisine bildirilmiştir. Tekrar Hakka dönüş ile müjdelenmiştir, Hak, Âdemi, yaklaştırmak için uzaklaştırmıştır. Geri dönüşü istenmeseydi geri dönemezdi. Âdemoğlu insan, eril ruh ve dişil bedenin çocuğu olan kalptir. Kalbin ufku ruh semasıdır. Sema, ilim suyu bulutlarıyla yüklüdür. Beden arzı, bu su ile yeşerir, hayat kaynağı olur. Nimetlerden yararlanan insan, nimetleri vereni arar, bulur, bilir; azgınlık etmez, yolunu şaşırmaz. Kulun fenası halinde Hak, kendi vücudunu bağışlayarak, zatıyla baki kılar. Böylece, kul, emanetin sahibi olarak, ‘yardımı ancak senden talep eder,  seninle sana ibadet ederiz’ der.

“Külli vücudun, ilim ve hikmetin, sahibi Allah’tır.” (2 Bakara, 2) “Allah, her şeyi muhit olan, kaplayan, kapsayan, büyük arşın sahibidir. Her şeye hükmü ve emri o büyük arştan gelir.” (9 Tövbe, 129) “Allah, insanın vücudu ve işlerinin, her şeyinin, sahibidir. Kendisi zuhur edince, her şeyi kahır, yok, eder.” (114 Nas, 2) “Belki manevî âlemin bütünü, O’nun batını ve suretler, şekiller, eşya âleminin bütünü, onun zahiridir. Göklerin ve yerin, ayrı, gayrı, vücudu yoktur, bütün mevcudat, her şey, onunla mevcuttur.  Hiçbir şey Haktan gayri değildir, her şeyi, her zaman, her yerde görür, bilir, işitir. Kendisinin var olması için bir şeye ihtiyaç duyan ‘muhtaçtır’, muhtaç olan kendi kendine, kendiliğinden var olamaz. Böylece var olanın bütünden infisamı, kopması, ayrılması, bağımsız olması, mümkün değildir, ‘özgür’ olması tamamen zandır. Çünkü O’nda, cüzlere ayrılmak, ikilik, yoktur, înfisam tabirinde bir lâtife, yani güzellik vardır ki, infisam, bir şeyin ayrılmayarak kırılması, kopması demektir. Mümkün olanların tümü, Allah'ın ef’âli veya sıfatıdır.” (2 Bakara, 255)

“Hak, Âdem'i topraktan takdir ve tasvir edip «Hayat sahibi beşer ol» diye irade eyledi. Derhal his ve hareket sahibi oldu. Bu ayet, ruhun nefyine ve ruhun, ilmin, emir âleminden olup, cesedin halkı gibi madde ve müddet açısından sonraya bırakılmış olmadığına işarettir.” (3 Ali İmran, 59) “Âdem, Rabbi cihetinden bir takım nurlara, Hükümdarlığında nasıl Hükmettiğine, ilişkin anlayışlara ulaştı. Yani Âdem, Rabbinden ilim, ahlak, bilgi talep etti. Allah, Âdem’in tabiat elbisesinden sıyrılmak, meleküti nurlar sırasında dizilmek, manayı idrak ederek, kutsal olgunluğa ulaşmak ve hakiki ilimle süslenmek suretiyle, kendine rücu etmek istemesini kabul etti. Âdem’e rücu’u ilka eyledi, onu rücu edici kıldı, makbul olan tövbe budur, Âdem tarafından kaynaklanan değil. Kullarına gazabında rahmet eder. Âdem’e gazabını, Âdem’in kemaline ve Hakk’a rücu’una sebep kılmış ve yaklaştırmak için uzaklaştırmıştır.” (2 Bakara, 37)

“Allah, Hâkim ve Kadir olarak, ruh erkeğini ve nefis dişisini halk etti ve Kalp olarak siz doğdunuz. Bazınız ruh tarafına, bazınız da nefis tarafına meyletti. Bu nedenle çalışmalarınızın sonucu muhtelif ve müteferriktir.” (92 Leyl, 3) “Allah’ın ikramı sonsuzdur, zat ve sıfatı ile mevcut olup, zatını ve sıfatını sana bağışlamıştır. Fenadan sonra, ikramının anlaşılması için bekada, zatı ve sıfatı seninle zahir oldu. Seni, sıfatların en şereflisi olan ilim sıfatı ile seçti, ilmini öğretti ve olgunluğundan hiçbir şeyi senden esirgemedi.” (96 Alak, 3)

“Kuran, ancak cümle âlemler içinde sizden, yalnız sülük yolunda istikameti dileyen kimse için zikir ve nasihattir. Sıratı müstakim de ancak Hakk’ın olduğu tariktir, yoldur. Binaenaleyh hiç kimse o yola girmeyi dileyemez. Ancak Allah'ın dilemesiyle diler, zira Allah'ın yoluna ancak onun iradesi ile sülük olunur, girilir.” (81 Tekvir, 26-28) “Kul efâlindan sıyrılıp soyunduğunda, efâliyle tecelli eder; sıfatından vazgeçtiğinde, Hak sıfatlarını verir,  kulun fenası halinde, Hak vücudunu bağışlayarak zatıyla baki kılar. Böylece, ‘yardımı ancak senden talep eder,  seninle sana ibadet ederiz’ derler.” (1 Fatiha, 4)

“Kötülüğü sahiplenmezsiniz zaten, fazilet sahibi olduğunuzu düşünmek günahtır.” Fazilet sana Allah'ın fazlı ve ihsanıdır.” (74 Müddesir, 7) “Nutuk, sizin bedenleriniz arzında ve lisanınız üzere zahir olmuş olan, mütekellimi hakikînin, kelam sahibinin, sıfatlarından bir sıfattır. Eğer huzur ve Şuhut sahibi iseniz, kalplerinize mütekellimi hakikî, o sıfatla tecelli etmiştir. Nutkunuz, hayvan böğürmeleri gibi sedalar olmayıp hakikî nutuk ise, kalbinize tecelli eden sıfat-ı tekellüm sebebiyle, kelimeler suretinde münderiç, içinizde bulunan, manevi rızkınız, size ruh semasından nazil olmuştur. Hayvan sesleri gibi nutuklar ise hakikatte nutuk değildir. Ve bu suretle sizin kemaliniz hâsıl olmuştur ve ahret ahvaline onunla hidayet bulmanız için Hakk’ın nuru size işrak eylemiştir, Kalbinize manaları doğmuştur.” (51 Zariyat, 23) “Siz bir şeyi dileyemezsiniz, ancak benim meziyetimle dilersiniz. Ben onları dilerim ki, onlar beni dilerler. Binaenaleyh iradeleri benim irademin gerisine çekilmiş olur.  Belki iradeleri, onlarda zahir olan iradem olur. Kemallerini ortaya çıkararak, ilmin onlarda ibrazını bilici hikmet sahibidir.” (76 İnsan, 30) “İnsan ruhu terakki eder, derece atlar ve makam sahibi olur. İnsan ruhunun son derecesi zatın tevhidinin keşfidir,  bu makamda büyük kıyameti kopar. Cem makamında, zatın Şuhut’una vararak şahit olur. Şuhut ile gözlemle, şahit olur. Şuhut olunan zatın birliğidir. Damlaların her biri senettir, varlığa, deryanın ehadiyetine, birliğine, delildir. Deryanın birliğinde,  ehatlığında fani olan, fena bulan damlanın kadrini, ehat olan Allah’tan başka kimse bilemez. Deryanın birliğine şahit olan damla, şehit olur, şahit olunan deryadan başkası da bu durumu bilemez, takdir edemez. Şahit olunan ve şahit olan aynıdır, itibardan başka bir fark yoktur.  Allah’ta fani olanı,  Allah’a şahit olanı, ancak, şahit olunan Allah bilebilir.” (85 Büruc, 1-3)

“Akıl, insanın ruhunda ve nefsinde etkilidir. Aklın, özellikle, nefis zulmetini delip etkili olması halinde,  nefis,  basiret sahibi olur; bu anlayış ve idrak ile hidayet,  doğru yolu, bulur.” (86 Tarik, 1) “Bütün yiyecek ve içecekler akıl sahiplerine asıl hükmüyle helâl olmuştur. Zira akıl, eşyanın, mutlaka kulların menfaati için halk olunduğuna hükmeder.  Buna binaen bilinecek şeyler cümlesinden olan bir şey, ‘bilinmek için’ halk olunmuştur. Zira akıl, zarar veren ve helak eden şey’in haram olduğuna hükmeder.” (3 Ali İmran, 93)

Umarım biz de, Hakkın huzurunda ona şahit olur ve kalbimizde tecelli edeni idrak ederek şehit olabiliriz!

                                                                       Necdet Altınay, 10062022

 

 

25 Mayıs 2022 Çarşamba

Cürümden Tevhide

 

Cürümden Tevhide

Uzay zaman birleşik alanının, uzam boşluğunun, var olmak üzere, Büyük Patlama halinde, zuhurundan, ortaya çıkışından, sonra; ruhsal, bilimsel, ‘kuvvetler’, kütle kazanıp, maddeleşti varlıklar oluştu. Oluşum, enerji, kütle, madde, bitkiler, hayvanlar ve insanlar âlemi olarak gerçekleşti. Var oluşta döngüsel yasalılık esastır. ‘Her şey sonuçta aslına döner’ temel yasadır. Evrimden de kapsamlı olan “Tagayyür etmek” dinde esastır. Anlamı, ‘uyumlu farklılaşarak, başkalaşıp, belirginleşip, mükemmele, tevhide dönerek, maddeden soyunarak, Hakka ulaşım, vuslattır’. Cürüm ise, ‘hata, isyan, kanuna aykırı hareket’tir. Evrensel yasaların amacı, insanın, oluşumu ve olgunlaşarak, Hakka dönüşü olabilir.

“İşlediklerini, kendi sıfatları olarak işleyip, sıfatları ile mahcup olanların yolunun zahir olması, açığa çıkıp belli olması için, sana sıfatımızı beyan eyledik, kendi sıfatımızla mevsuf kıldık. Bu mahcupların, cürüm ve kabahatleri de bundan ibarettir.” (6 Enam,  55,56) “Ve «Ey kavmim siz, nefis sıfatları hicap ve günahından tövbe, istiğfar, edin ve şirk sebebiyle, heveslerinize tâbi olma günahlarınızı, Rabbinizin örtmesini talep ediniz.» Sonra da tevhide yönelerek, tecrit olup soyunarak ve tenevvürle, aydınlanarak, Hak yoluna sülük etmekle, doğru yola girmekle, ona rücû ediniz. O’na dönerseniz, Ruh semasını, hakikat ilmi ve yakin bilgisi sularıyla, size gönderir ve sizin istidat kuvvetinizi, kemal kuvvetiyle de ziyade eder. Ve siz ‘nefis sıfatınızın zuhuru ve tabiata tabi olup dünyaya muhabbetle, süfli yöne teveccühünüz sebebiyle, mücrim, hata yapan,  günahkârlar olarak, Haktan i'raz etmeyin, yüz çevirmeyin’.” (11 Hud, 52) Bilerek,  isteyerek,  bilinçli olarak Olgunlaşma Sürecine  ‘evet’  demeden önce insan doğada, doğal olarak yaşarken ‘yer-içer-yatar-kalkar-savaşır-sevişir’. “Hidayete erince, insanın, arz ve seması değişir.  Kalp veya Efal makamında Doğanın tümü değil yalnız ‘iyi-doğru-güzel’ olanlarını seçer. Şehveti iffete, açgözlülüğü kanaate dönüşür. Tabiat arzı nefis arzına, kalp seması da sır semasına dönüşür. Doğa ile kalbi arasında yaşarken,  güzel nefsi ile sırrı arasında yaşamaya başlar. Kendi efalinin olmadığını kabul edip Hakkın efaline tevekkül eder, kabul etmekten başka çarenin olmadığını anlar. Sıfat makamına yükselince, nefis arzı kalp arzına yükselir, sır seması da ruh semasına yükselir. Tevekkülün yerini de rıza alır, her şeye razı olunur. Zatın keşfinde ise rıza seması, tevhit semasına dönüşerek, gayrisi mevcut olmayan hal alır. Tecelli ile vahidül kahhar zahir olur.” (14 İbrahim, 48) “Habipim; ‘sizi, size vekil tayin edilen ölüm meleği öldürür’ deyiver. Yani, her ne kadar, zalim ve nefsanî sıfatlar ile mahcup olsalar da fıtrattan tamamen düşmedikçe; cüzi kişiliğin sonunda dönüp geleceği yer olan «külli insanlık» sizi öldürür.” (32 Secde, 11,12) Rüştünü kanıtlayıp benlik geliştiren herkese bir ölüm meleği vekil tayin edilir. Fıtratına kazılan değerleri tamamen kaybetmedikçe, her insanı ‘insanlık’ doğru yola getirir ve nefsanî benliğini öldürür. Bireysel kişiliğin bağışlanma kapısı kapanmadıkça, benlik ve ikilik yapma derecesi aşırı olmadıkça, külli nefis yani insanlık, insanı doğru yola sokabilir. Benlik ve ikilik aşırı dereceye varmışsa gazap meleği, nefsanî kişiliği öldürür, bedeninden ayırır. Çünkü aşırıya kaçan bireysel kişilik, görme ve işitme duyularını köreltir ve ‘seni gördük ve işittik Rabbim’ diyemezler ve rücu temenni edemezler. Adaletin gereği olarak sürekli narda, ateşte ve cehennemde olurlar.

“Nefsanî şehvet ve gazap kuvvetlerine yenik düşerek arsız, avare, serseri, hilekâr, sahtekâr, günahkâr, kibirli, hırslı, şımarık, cimri gibi niteliklerle anılan mücrimler; nefsanî ve bedensel açıdan öyle tanındıkları gibi; kalp ve ruh açısından da doğru düşünememek, yanlış bilgilere sahip olmakla da cahil olarak bilinirler. Böylece alt taraftan da üst taraftan da azap içindedirler. İşte bu durum, cismani tabiatın, esveli safilin çukurunun, dibidir. Alt tarafta ateş yanarken üstten de kaynar su dökülüyor denebilir.”  (55 Rahman, 41-44)

“İmdi: dünya göğü yarıldığı vakit; semai dünya, nüfusu hayvanidir, dünya seması hayvani kişiliktir, onun inşikakı, yarılması, ruhun zevali zamanında, ruhtan boşalmasıdır. Zira insanî ruhun, hayvanî nefse nispeti, hayvanî nefsin bedene nispeti gibidir; beden, nefis ile hayat kazanır, nefis de ruh ile hayat kazanır; bu nedenle ruhun bedenden ayrılması sebebiyle, ruhun zevali zamanında, hayvani ruh yarılır.” (55 Rahman, 37) “O gün aza dağları, kemikler gibi bedensel organlar, ‘dağılmış toz, atılmış pamuk gibi olur’.” (70 Mearic, 9) Beden, nefis ile canlanır, nefis de ruh, ilim ile canlanır. Her zerre, Haktan, Hakkın gölgesi olan ilimden, hakkını, hakça aldığı için, kendine özel ve özgü belirli özelliklere sahip olarak yoktan, yokluktan, var olur. Zahir olan ilim ile zerre ortaya çıkar var olur, ilmin zevali, sona ermesi, yok olmasıyla da zerre yok olur. Örneğin, foton ve nötrinoların kütlesi yoktur, elektron ve protonların kütlesi vardır. Tümünün var olması için ortak özelliği, ilim kazanarak, bilimsel vasıflar, sıfatlarlarla ‘tagayyür’ etmeleridir. Böylece her zerre bir diğerinden farklılaşarak belirginleşmiştir. Bir zerrenin içinden ruhu yani ilmi, diğer bir deyişle bilimsel özellikleri, yarılıp çıkarsa, zevale ererse, nasıl var olduysa aynı şekilde yok olup giderse; geriye zerrenin kütlesi kalmaz yok olur, zerre mevt olur, ‘dağılmış toz, atılmış pamuk’ gibi olur. Enerjinin kütleye ve kütlenin enerjiye dönüşümü bilimsel bir gerçektir. Kara deliklerin ‘olay ufkunu’ geçen kütleler, ‘infoları, bilgileri’ olay ufkunda kalarak, kara deliğe düşer ve enerjiye dönüşürler. (1) Belki de kara deliğe düştükleri için kütle enerjiye dönüşmez ama ‘ruhu zevale’ erince, yani ilmi sona erince, çıkıp gidince, kütle ‘inşikak, inşirak edip, yarılıp’, kara delik oluşur. İlimdir, bilgidir etken olan, tesir eden, gelip giden, var olup yok olan ve kütle, madde edilgendir, tesir edilir, etkilenir. Bilgi, info, kuvvettir, Hakkındır, Haktan gelir, Hakkı bilir, kemale eren insan da, Hakkı bilince, Hakka döner!

Umarım biz de insan olarak, kemale ererek, Hakka dönüşü gerçekleştirebiliriz!

                                                                       Necdet Altınay 25052022

(1)   The Economist, Stephen Hawking's answer. Aug 26th 2015, by D.J.P.

 

25 Nisan 2022 Pazartesi

Kul, Hakkın Abidesidir

Kul, Hakkın Abidesidir

Atamızın dediği gibi ‘insan ve insanlığın gelişimi paraleldir’. Bir bebek, önce ebeveynlerinin hayalinde belirir, istenir ve ‘olsun’ denir. Doğa incelenerek, yoktan ve yokluktan birçok şey var edilir, bilinenlere uygun ve uyumlu, çok şey gerçekleşir. Her seferinde, önce altına yapıp üstüne oturan, bakıp göremeyen, eliyle tutamayan, yürüyemeyen, hareketsiz, sıfatsız ve kişiliksiz, kalpsiz ve boş beyinli bir ‘bebek varlık’ elde edilir. Sonra görülür ki bu varlık en sorumlu ve en yetkili olacaktır. Dünyaya ve evrene anlam katacak, mana verecek ve her şeyi önemli kılacak, kâmil bir insana yücelecektir.

İnsan, geriye bakarak, doğayı okuyarak, kendini bilir. Âdem ve Âlemin ikiz olduğunu idrak edip, kıyasla âlemi öğrenir. Dünya, yıldız ve galaksileri; kuantum âleminde zerreleri inceler. CERN’DE, tam bir boşluk ve yokluk yani vakum ortamında, hızlandırıp çarpıştırdığı atom altı parçacık deneylerinden, evrenin oluşumuna ilişkin sonuçlar çıkarır. Yokluktan, vakum ortamına, saniyenin 10-40ında, zerrelerin çıkıp var olup yok oldukları deneyimleşir. Büyük Patlama, var olan bir ‘şey’in patlaması değil uzay-zaman birleşik alanının patlamasıdır, bu boş ‘barınak’ta, kalp Kâbe’sinde, Beytullahta, ‘ol’ emriyle, hareket başlar. Enerji hareketi, belirli özellikler yani sıfatlar yüklenmiş zerrelere aittir. “Protonların içinde üçer adet bulunan kuarkların çarpıştırılmasından ortaya çıkan ‘w bozonu’ Hidrojen atomundan 90 kat daha ağırdır, ‘z bozonu’ ise daha da ağırdır. Bu w bozonun içinden geçen kütleli elektronlar kütlesiz nötrino olarak çıkarlar.” (1) Hareket sıcaklıktır, ‘ol’dan sonra oluşan zerreden, hız ve hareketini ayırmak mümkün değildir. Fiil ve sıfatlar, vücuttan, mevcudatla birlikte, akıbetleri dâhil, verilmiş olarak ortaya çıkar ve var olur. İkiz atom deneyleriyle, bilim kanıtlamıştır ki neyin, nasıl ve ne olacağı, evrenin ilk oluşumunda ‘belirlenmiş’ durumdadır. (2) Bilimin kanıtladığı gerçekler bizi ‘hakikate’ götürür!

Her şeye barınak olarak var olan uzay zaman, uzam, balonunun içinde ilk oluşan, yani yokluktan çıkıp var olan, kuvvet ve enerji yüklü ışığın, foton gibi alt parçalarıdır. Işığın hızı sabittir, öyle olması istenmiş! Bugün, ışıktan daha hızlı yayıldığı veya genişlediği bilinen tek şey uzamdır, barınaktır, evrendir. Işık, ‘elektrik’, ‘manyetik’ ve ‘elektromanyetik’ olmak üzere üç temel kuvvetten oluşur. Ayette, “Kuvvetlerin ‘izdiham’ etmesiyle tecessüm ettiniz, cisimleştiniz, bedenleştiniz” dendiği gibi; (3 Ali İmran, 96) kuvvetler, belirli alanlarda, Higgs Bozonu içinde, toplaşarak maddeyi oluşturur. Geriye sadece, yeşillikte, klorofilin, fotonu, ışık enerjisini, şekere çevirmesi kalır. Enerjiden ışığa, ışıktan maddeye ve klorofil ile de canlı bitkiye geçişi idrak eden insan için artık Âdem ve Âlemi anlamak çok kolay ve her şey apaçıktır. Bir canlı hücrenin oluşması için aynı anda üç fonksiyonun birden var olması gerekir. Dışından enerji alan’, içinde bu ‘enerjiyi amaçlarına uygun kullanan’ ve ‘çoğalmasını bir sisteme bağlayan’ canlı hücreden ötesi zamana bırakılabilir. Hücrelerimizin her biri tam teşekküllü bir fabrikadır. Bedenin ihtiyaçları karşılanırsa, aklı başında bir insan oluşur. Bu gerçekler ışığında, ‘ben’ diyen insan oluşması için o insana ihtiyaç yoktur! Kâmil insanın ‘inşası’ özeldir. Senin var olman için sana ihtiyaç yoksa var olmak için bir şeye muhtaç olmayan Yaratan vardır sadece, başkası, gayrisi yoktur. (Özgür İrade: 6 Enam, 61)

“Eşya ve görünen mevcutlar,  ezeldeki ilimlerinin açığa çıkmış halidir.  Eşyanın aslı ve esası, görünen maddenin hakikati, Hakk’ın yokluk aynasındaki görüntüsü, ilmi, gölgesidir. İlmin görünür haline ‘gölgenin uzatılması’ denir. Vücudun, ilminden ayrı ve gayrı bir ismi,  cismi ve resmi olamaz ama farklılığa yalnız akıl şahitlik eder.” (25 Furkan,45) “Sıfatının tecellisi, ortaya çıkışı, için ‘nefehat-i Rabbaniye rüzgârlarını’, ‘şişirici rüzgârları’ gönderir.” (25 Furkan, 48) Boş barınak olan evrenin içinde enerjiyi aniden şişiren rüzgâr esebilir. Bir bardağın tasarım, üretim ve malzeme bilim ve teknolojisinden ayrı bir ismi, cismi ve resmi olamaz, akıl da buna şahittir. ‘Şey’, infosunun, bilgisinin, deposudur. (3)

Bir anlamda, nefsi terbiye oruç, ilme tabi olup itaat namaz, bir şeyi yerinde, zamanında, dozunda yapmak hac, sorana bilgi vermek zekât, iyi doğru güzeli ikrar kelimeyi şahadettir. “Sonuç olarak, bu idrak, aşk ile soyunma ve kavuşma halidir.  Bu hal içinde iken abdın vücudu yoktur. Hak yakin geldiğinde, vücut biter. Vücut yoksa namaz kılınamaz. Buna,  güneşin tulû’u,  doğuşu,  birden bire zuhuru,  bir şeye aniden vakıf olup bilme,  hali denir. Güneşin doğuşu zamanı, abdın, kulun, vücuduna vahdet güneşinin istivasından zevali yani en tepe, doruk, noktasından sonrası zamanıdır. Vahdet güneşi kulun vücudunda en tepe noktasındayken namaz kılınamaz çünkü orada Hak yakindir, kul yoktur. Namaz için vücut gerekir. Cem makamından önce yani halk ile mahcup olarak, fark-ı evvel,  ilk fark,  benlik,  ikilik zamanında,  tevhidi idrak etmekten önce de; cemden sonra fark-ı sani,  ikinci fark halinde,  beka zamanında da; abdın vücudunun gölgesi var olunca, namaz vacip olur. İnsan, yalnız cem hali içindeyse Abd-i Hu’dur, abidesidir, delilidir. Namazların en evveli ve en lâtifi Hafi, gizlilik, makamındaki ‘soyunma ve kavuşma namazı’, “Öğle” namazıdır.  Namazların en makbulü, ‘salâtı vüsta’ olanı, ise ‘asır namazı’, ‘Ruh makamında Şuhut namazı’ olan “İkindi” namazıdır. Ruhen, her yerde ve her şeyde Hakk’ın görünmesi namazıdır.  Ruh ve hafi makamlarında şeytanın gireceği bir yer olmadığından öğle ve ikindi namazlarında okumalar gizlidir. Ruhun nuru,  ilmin idraki içinde,  kalp aydınlığında, gece ve gündüz meleklerinin buluşmasıyla namaz kılınır. (4) Bu namaz, kalp makamında kılınan huzur namazıdır. Kalbin hayatı, hakiki aşktır. Yakin olunca batından bir aşk ve şevk kopar. Namazda, kıyamet koparcasına kıyama durulur, aşk içinde, aşkta, âşık ile maşuk kavuşur. Kalp makamında, ruh, beden ve nefsin idrakine varılır. Nefis makamında, baş eğme ve teslim olma namazı, “Yatsı” namazıdır. Nefis, kalp ve sır gibi şeytanın vesvese etmesi mümkün olan makamlara alâmet kılınan yatsı, sabah ve akşam namazlarında, şeytanı engellemek için okumalar yüksek sesle yapılır. (17 İsra, 78; 15 Hicr, 99) (21 Enbiya, 30-33)

Umarım biz de namazı miraç olan mümin, ‘abide’,  olup Hakkın hakikatini idrak edebiliriz.

                                                                                              Necdet Altınay 24042022

(1)     https://www.economist.com/science-and-technology/2022/04/16/experiments-contradicting-the-standard-model-are-piling-up

(2)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2017/07/nazarla-olusum.html

(3)     The Economist, Stephen Hawking's answer, Aug 26th 2015, BY D.J.P.

(4)     http://necdetaltinay.blogspot.com/2019/02/namaz-vakitleri.html

13 Nisan 2022 Çarşamba

Sefaya Yüceliş

 

Sefaya Yüceliş

Dün yaşananlar, bugünün; bugün yaşananlar da yarının sebepleridir. Her şey, belirli ve bilinen bir akıbete gider. İlahi nefes ile hayat verilenler, emanetlerini zekât olarak verip, meşakkati durdurup, kurtuluşa ererse, kendileri için en hayırlısı olur. Mevcudatın tümünde görülen her çeşit olgunluk, Hakkın cemal ve celal sıfatlarıdır. Hırsızlığın doruğu, polisliğin de doruğudur. Bedensel zevk ve lezzetlerden, kalbî duyguları yaşamaya yücelerek; dostluk, sevgi ve muhabbet, sefa ile safi olursa, ilmin ve muhabbetin kaynağına yaklaşılmış olur.

“Beden arzında, bireysel tedbir alma, bedensel iş ile işlemler ve hareket sayesinde yaşanabilecek ortam hazırlanmıştır.  Kalp seması ise sabır,  şükür,  tevekkül,  bağışlama ve muhabbet makamlarıyla birlikte bilgi, hikmet ve hakikatler ile donatılmıştır. Hakikat nuru vehim ve kuruntudan korunmuştur. Vücutta bir şey yoktur. Her şeyin hazinesi indimizde, katımızdadır. Önce sureti, şekli ve resmi, külli akılda külli veçhesiyle, her yönüyle, resim olunur, kaza âleminde resmi çizilir. Sonra, sebepleriyle birlikte, levha-i mahfuzdaki görüntüsüyle  külli nefis âleminde görüntülenir. Daha sonra ayrı ve farklı bir birim olarak, ölçülerine göre, istenen miktarda, vasıflarına uygun, levha-i kader ve dünya semasında görüntülenir. Kısaca, külliden cüziye, her şey tasarımına uygun gerçekleştirilir. Her şey belirli ölçüde, şekilde, yerde ve zamanda kendine özgü yaradılış ile indirilir. İlahi nefes rüzgârları, hikmet ve bilgi aşılayıcı, kalplere sefalar verici ve tecellilerin kabulüne hazırlayıcı, olacak şekilde estirilir. Ruh göğünden hakiki ilimler suyu indirilerek insanlar ihya edilir. İhya edilmezden önce insanın ilim hazinesi yoktur. İnsan, ‘Hayat-ı İlmiye’, ilmin hayatı, suyuyla fıtrat makamında, kıyam ederek hakiki hayat ile ihya edilir. Vahdette fâni kılmakla da imâte eder, öldürürüz. Sizin fenanızdan sonra, baki olan vücutları vâris olanlar ancak biziz.” (15 Hicri, 21-23) Önce ‘Kaza Âleminde’ kapsamlı resmi çizilir. Sonra,  sebepleriyle birlikte,  levha-i mahfuzdaki görüntüsüyle, ‘Külli Nefis Âleminde’ görüntülenir. Daha sonra farklı bir birim olarak, ölçülerine göre, istenen miktarda, vasıflarına uygun, levha-i kader ve ‘Dünya Semasında’ görüntülenir. Kısaca, Plan, Program, Bütçe, Uygulanır!

“Anlayışları nedeniyle «Rahman isminin feyzini, ilmini, kabule mahsus olan» Rahman’ın has kulları, nefisleri huzur içinde tatmin olmuş, hareketleri benimsemeye, üstlenmeye, ‘ben’ demeye, çekinen kimselerdir. Bu kimselerden istenen tek şey ‘ben’ dememe beyanıdır. Bunlar, hareketlerin, akıl ve organlarının, emniyet içinde olduklarına kararlılıkla inandığı için, sakindir. Yeryüzünde yavaş gezenlerdir.  Ve onlar, sefalet ehli olan cahiller, kendilerine hitap ettikleri vakit «cahillerin sözlerini teslim edip kabul ederler». Rahmet ile dolu ve sefaletle zuhur etmekten uzak ve kalp nuruyla kuvvetlenmiş olan nefisleri, «cahillerin ezasından müteessir ve muzdarip olmaktan âli olduğundan» cahillere karşı muaraza, itiraz, etmezler. Onlar, «riyazet ile fani» «kalbin sıfatları ile kaim», «hayat-ı ilahiye ile hay,  diri»  olurlar. Diri oldukları halde  «Rab’lerine itaat edip onunla kalarak ve nefis makamında irade ile meyyit, ölü, olurlar» ve ettikleri duaya uygun «hal lisanıyla»: «Ey Rabbimiz, bizden cehennem azabını men et, zira cehennem azabı bir hükümdür ve cehennem fena bir makam ve karargâhtır» derler.” (25 Furkan, 63,64)

“Selâm, gönülleri şen olan, yaratılışları eksiksiz, temizlenip seçilen, has kullarına özeldir. Varlıkların tamamında görülen tüm olgunluk, Hakkın cemal ve celal sıfatları olup, bu olgunluklarda gayrın nasibi yoktur. Has kullarından seçip saf kıldığı kullarının zatlarının sefası ve aynlarının, hakikatlerinin, istidat noksanlığından ve perdelenmekten temizlenmiş olması, Hakkın o kullarına selâmıdır.” (27 Neml, 59) “Has kulların ‘selâmün âleyküm’ demeleri, Hakkı kabule mani olan afattan Allah size selamet, kurtuluş, versin demektir. Biz, sefahat, sefalet ehli, düşkün, olmakla yok olmaya mahkûm kişilerin muhabbetini talep etmeyiz, çünkü onlar bizim muhabbetimizden faydalanmazlar.” (28 Kasas, 55)

“Allah’tan başka evliya dostlar edinenlerin misali ev yapan örümcek misali gibidir. Uhrevi yaşamın kaynağı, Zatın Tekliği ve İlahi Muhabbettir. Bu dostluk, sevgi ve muhabbet; terkibin zevali zamanında, terkip olunan şeyden kurtulduktan sonra, maddeden soyunduktan sonra, kalp ve ruh makamında; nefsin, beden perdelerinden kurtuluşu zamanında, sefa ile safi olabilir. Çünkü o makamda muhabbetin kaynağına yaklaşılmış olur. Kıyamet gününde ise büsbütün safi ve sırf ilâhi muhabbet olur.” (29 Ankebut, 41) “Ey müminler, Allah’a tabi olup doğru söz söyleyin, sözde doğruluk sıdk ve sevaptır. Sadık oluş her saadetin mayasıdır, her kemalin, olgunluğun, aslıdır, çünkü kalbin sefasındandır. Kalbin sefası ise tüm olgunlukların ve tecellilerle aydınlanmanın kabulünü gerektirir.” (33 Ahzab, 70)(Y) “Allah dostları, konuşma ve görüşmelerinde bilişirler. Biliştiklerinden, tevafuk, uyum ve uygunluk, içinde olurlar, zatlarından soyundukları için sevişirler. İrfan, anlayış ve idrakin sefasıyla sefalaşırlar, dünya ve ahret işlerinde yardımlaşırlar. Bu dostluk, canı gönülden olan samimi dostluktur. Bu dostluklar, Enbiya, Evliya, Şüheda ve Asfiyanın, olgun, kâmil insanların muhabbetleridir.” (43 Zuhrüf, 67)

Umarım bizim de dostluğumuz, kalp ve ruhumuzda, sefa ile safi olabilir ve biz de bilişir, sevişir, tevafuk, uyum içinde, samimi dost olabiliriz.

                                                                       Necdet Altınay 14042022