3 Şubat 2020 Pazartesi

Akıl Seması


Akıl Seması
“Hak'tan mahcup olanlar görmez mi, yer ve gökler, heyula iken, görkemli bir hayal ve cismanî bir madde iken, yapışık idiler? Biz bu iki suretin, ayrışarak, oluşumlarının aşikâr tebayünü ile ‘uyumlu farklılaşma ile’ yer ve gökleri ayırdık. Ervah, canlılık, mana gökleri ve uzayı ile beden ve ceset arzı, bir nutfe, su zerresi, suretinde bitişik idi. Biz, arz ve ervahın tebâyünü, uyumlu farklılıklarının, kendiliğinden ortaya çıkışı ile her ikisini birbirinden ayırdık, (cenin ve Büyük Patlamada olduğu gibi). Yani biz, nutfeden her hayvanı halk ve izhar eyledik. Ve ceset arzının, yok olmayıp kaim ve müstakil olması için, ceset arzında kemik dağlarını, (sinir, kas, damarlar gibi) özellikli yollarını, oluşturduk. Bunlar sebebiyle Allah'ın ayetleri ve sıfatlarına hidayet bularak, Hakk'ı arif olmaları için, ceset arzında duygu ve düşünce mecralarını; havas tarikleri, arzu, heves ve isteklerine uygun yolları, var ettik. Ve biz, akıl semasını, üstlerinde, (atmosfer gibi) yükselttik. Ceset arzını, tagayyür etmek üzere, ‘mükemmel olmak için başkalaşarak tazelenen, yenilenen’ kıldık. Akıl semasını ve ceset arzını da yanlışlıkla olabilecek hasar ve hatadan mahfuz kıldık, koruduk. Akıl seması, her türlü hayal, tasavvur, duygu ve düşünceleri kapsayacak ve birbirine bağlayacak şekilde yer alır. Her birisi makul ve mantıklı olarak akla dayanır. Akılda boşluk bulunmaz, kırılmaz ve bükülmez, herkes aklını bir kere oluşturunca aklını terk edemez. Bütün bunları anlayamayanlar için akıl seması, mana göklerini (uzayını), delil ve şahitlerinden, maddi veya bedensel kanıtlarından, uzaklaştırıcıdır. Allah-u Teâlâ Hazretleri, nefis gecesini ve ruh güneşinin nuru olan akıl gündüzünü ve gece ile gündüzü içine alan kalbi, halk eden ve izhar eyleyen, açığa çıkaran, zattır. Bunların her biri, ulvi bir karargâh veya makamda ve ruhaniyet semasının bir mertebesinde Allah'a seyir eder.” (21 Enbiya, 30-33)
“Beden arzında, bireysel tedbir ve bedensel ameller sayesinde yaşanabilecek ortam hazırlanmıştır. Kalp seması ise sabır, şükür, tevekkül, bağışlama ve muhabbet makamlarıyla birlikte bilgi, hikmet ve hakikatler ile donatılmıştır. Hakikat nuru, vehim ve kuruntudan korunmuştur. Vücutta bir şey yoktur. Her şeyin hazinesi indimizde, katımızda, yanımızdadır. Önce sureti, şekli ve resmi, külli akılda külli veçhesiyle, her yönüyle, kaza âleminde resmi çizilir. Sonra, sebepleriyle birlikte, levha-i mahfuzdaki, muhafaza altındaki, gaip âlemindeki görüntüsüyle, külli nefis âleminde görüntülenir. Daha sonra ayrı ve farklı bir birim olarak ölçülerine göre, miktarına ve vasıflarına uygun, levha-i kader ve dünya semasında görüntülenir. Kısaca, külliden cüze, (plan, proje, program ve bütçesine) her şey tasarımına uygun gerçekleştirilir. Her şey belirli ölçüde, şekilde, yerde ve zamanda kendine özgü yaradılış ile indirilir. İlahi nefes rüzgârları, hikmet ve bilgi aşılayıcı, kalplere sefalar verici ve tecellilerin kabulüne hazırlayıcı olacak şekilde estirildi. Ruh göğünden hakiki ilimler suyu, (ilim yüklü enerji) indirilerek insanlar ihya edildi. İhya edilmezden önce insanın ilim hazinesi yoktu. Hayat-ı ilmiye, ilmin hayatı, suyuyla fıtrat makamında kıyam ederek, ayağa kalkarak, hakiki hayat ile ihya edilir, insan dirilir. Vahdette fâni kılmakla da öldürürüz. Sizin fenanızdan sonra, baki olan vücutları vâris olanlar; ancak biziz.” (15 Hicr, 21-23) Rüzgârlar, yağmurla suyu dağıtır, ışığın, enerjinin, klorofille şekere dönüşümünü sağlar. Verilen nefesle de enerji hücrelerde yakılarak bedene canlılık kazandırılır.
 “Haktan, şeriat lisanıyla, tabiat arzına nida olundu, ‘Ey arz, bedenin kalbe karşı isyanı sebebiyle, heveslerin baskın ve istilasını önle, mutedil ol’. Alışkanlıklar ve hisleriyle mahcup, kuruntulu fikirlerle donatılmış haliyle nefis ve doğasına yardım eden, ‘ey heves bulutlarıyla kaplanmış akıl seması, sen de nefse ve doğasına yardım etme’. Hakkın nurunun perdelenmesi ve hakiki hayatın kaynağı olan rutubetin kurumasıyla, cismanî kuvvetin suyu çekildi. Böylece helak olanların helaki ve kurtulanların kurtuluşuna ait ilahî emir uygulanmış oldu ve şeriat yerine tabiat yolunu tutanlar helak oldu.” (11 Hud.44) Bağlantısal bütünsellikteki İlahî dengeyi görmeyip, unutup, bozacak kadar ‘tabiat yolunu tutup bağımsız bireysellik yaparak’ şeraiti ihmal edenler, gökte güneşin yerde rutubetin kesilmesiyle helak olurlar.
 “Şimşeğin çakışında, yıldırımın düşüşünde ve gök gürültüsünde, kutsal aydınlanma açısından, ders alınabilecek deliller vardır. Doğal bilgiler elde edildikçe, doğanın veya evrenin ardında bir düzenin olduğu, her şeyin ilim küpü olduğu anlaşılır. Okyanuslardan itibaren yağmur bulutlarının ve rüzgârların oluşumuna benzer şekilde, akıl semasında önce kalp huzuru bulutu oluşur. Hakka ilişkin bilgiler sayesinde Hakkın ilmiyle oluşan bu bulut kişiye ilmen yakınlık sağlar. Bulutların sentezi sırasında oluşan çarpışmalar yüzünden, şimşeklerin çaktığı ve yıldırımın düştüğü görülür. Duyulan gök gürültüsü korkutucu olabilir. Doğada ve evrende ele alınan her şey bir isim ile anılır ve bilinir. Bağımsız ve bağlantısız gibi görünen farklı şeyler varlığın kesret halidir ve celal tecellileri olarak anılır. Kesretin vahdet olduğunun idraki, büyük ‘Bir ve Tek’ gücün ortaya çıkışına neden olur.” (13 Rad, 12)
“Biz, «akıl semasında» ‘madde denizini araştırıp inceleyen akıl’, ‘hareketleri araştırıp inceleyen akıl’, ‘yetenekleri araştırıp inceleyen akıl’ ve ‘izinden giderek kaynağına ulaşan akıl’ gibi aklın makam ve mertebelerini yerleştirdik. Akıl semasını ilim ve bilgi ile donattık ve kuruntulardan arındırdık. Akıl semasına, madde denizine ilişkin ilim, yeteneklere ilişkin bilgiler, teorik ve uygulamalı bilimler yerleştirildi. Akıl ufku, aklın hükmüne uygun çakıldığında parlak bir ışık izleyecek şekilde yerleştirildi. Alıp kaçanı kovalar ama Hakka ulaşmak isteyeni de şimşeğiyle idrake ulaştırır.” (15 Hicr, 16-20)
“Şeriat ile terbiyeden evvel, akıl semasında, ihtiyaçlarınızı karşılayacak anlayışın oluşmasını talep ettik. Semai akıl, vehim ve kuruntuyla karışık, hayal ve fikir ufkunu içeren, ihtiyaçlarla sınırlı, nefsanî kuvvetlerle uyumlu fakat Hakkın hidayeti olmadıkça, Hakkın hakikatine ilişkin ilim ve idrakten uzaktır.” (72 Cin, 8,9) İnsanın beden dünyasını saran atmosfer gibi akıl seması, kendi içinde ve kendi çapında yeterli görünür. İlk bakışta bağımsız ve bağlantısız görünse de dünyanın Güneş ve Galaksi sistemlerine bağlı ve bağımlılığı ilim ve idraki gerektirir. Bu da yerçekimsel güce karşı koyup yücelmeye bağlıdır.
“İyi ile kötüyü ayırma günü ertelenir. Büyük kıyamet gelir çatarsa şiddetli yel ile nefsanî güç yıldızları söner, ruhun nurunun etkisiyle akıl seması yarılır, sıfat tecellisiyle nefis sıfatı dağları, zatın tecellisiyle de nefis, kalp, akıl ve ruh dağları ve onlarda bulunan eşyanın tümü fani olup savrulur. Fenadan sonra beka halinde yeniden ihya ile neşredici resuller ortaya çıktığında, o resuller cemden sonra fark vakti için ertelenir, o da beka hali olan cem vaktinden o vakte kadar ertelenmiştir.” (77 Mürselat, 13) Akıl semasına verilen nefes ile ‘şiddetli yel’ farklıdır. Nefes ile yaşam başlar ve devam eder. Güneşin patlamasıyla oluşan yel ile Dünya üzerindeki yaşam sona erer. Yeniden inşa olan baki kalabilir.
            “Her bir nefis, hazırladığı şeyi bilir ve unutmuş olduktan sonra o şeye vakıf olur. Yıldız tozu denizinde yüzenler, birbirleriyle uyumlu halde olanlar, birlikte süzülüp giderler. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle, tozlar tozlarla, küller küllerle, beraber seyrederler. Hayvani nefis, beden kabrinde, mezarında, nefsi natıka, konuşan nefis, doğurgan nefis kızını helak, yok eder. Hayvani nefse, gazap ve şehvet günahlarıyla, konuşan nefsi nasıl istila edip helak ettiği sorulur. (Kara deliğe düşen bir cismin bilgisi drape şeklinde çıkar, cismin maddesi ise deliğe düşer ve yok olur, enerjiye dönüşür hiçlik olur.) Hayvani nefis, yok olan cisim, işlediği günahlarını, geride kalan bilgilerle, kuvvet ve nüfus sayfalarını izhar eder, ortaya çıkarır. Ruh güneşinin kıvrılıp dürüldüğü vakitte bu sayfalar uçuşur, bilgiler diğer maddelerin üzerinde holografik görüntü şeklinde, iz halinde, kalır. Yeniden diriliş zamanında, maddenin hayat kazanması halinde sayfalar neşrolunur, yayınlanır, aşikâr olur. Hayvani ruh denen akıl semasının giderildiği, tabiat cehenneminde kahır ve gazabın eseri olan ateş, mahcuplar için yakıldığında her nefis hazırladığı, yaptığı şeyi bilir, unuttuklarını hatırlar. Lütuf ve rıza eserlerinin nimetlerini hak eden tevhit ehli de hazırladığını, yaptığını bilir, unuttuğunu hatırlar. Bilgi özelliğini geride bırakıp yokluğa düşen kuvvet daha önce şirk içinde olduğunu idrak ederse yeniden dirilişte Hakk’ın kuvvet ve gücüyle, yeni bilgilerle hayata döner. (81 Tekvir, 7- 14)
            Kitap ile ortaya konan düzen, kanun, ilke ve esasları, Âlem ile Âdemin ikiz oluşunu, umarım biz de hidayete ererek idrak edebiliriz.


19 Ocak 2020 Pazar

İnsanlıkta Sebat


İnsanlıkta Sebat
Reşit oluş, yetkisizlik ve sorumsuzluğun sonu ve yetkili ve sorumlu oluşun başıdır. Böylece başlar insanlık serüveni ve olgunlaşma süreci. Reşit olmak dâhil her şey verilmiştir, akıl, fikir, hayal, heves, gayret ve sebat fıtratta yer alır. Ruh ve beden, nefis ve kalp, akıl ve aşk, fikir ve düşünce hazırdır. Kitapta bu tezatların oluşturduğu “Semer” kavramı vardır. (11.115, 119) İnsanın yolculuğunu, tevhit üzere, semer üstünde yapması beklenir. Cehaletten bilgeliğe ulaşmak yetmez, cahillik ve bilgelikten oluşan, karşıt yönlerden gelen çapraz uçların oluşturduğu semerde her ikisine tutunarak oturup hedefe ulaşılması istenir. Örneğin, aklın önemi büyük olsa da akıl aşk içindir, hükmünün aşka gelinceye kadar oluşu, akla uygundur. Bu durumun idraki ise olgunlaşma yolculuğunda sebat etmeyi gerektirir.
Olgunlaşma sürecinde geri kalmanın, hayal kırıklığına uğramanın sebebi, genellikle, dikkatin dağılması değil gayretin eksikliği ve sebat etmemektir. (64.12) Bu hayal kırıklığının idrakiyle sebat etmek, sabrı billâh, sabretmenin en makbulüne götürebilir.
“Allah ile olmadıkça, benlik ve ikiliğin fena bulmadıkça, Hak ile kaim ve sıfatıyla fail olmadıkça, sen sebat etsen de sabredemezsin, çünkü hiç kimsenin bunda nasibi yoktur.” (16.127) Bu sabır, sabrı billâh, sabretmenin en üstün derecesidir, vuslattır. Önce Allah için sabredilir, sabır-ı Allah, sonra Allah’ta sabredilir, fillah, yani Hak yolunda, seyri sülûkta, ardından Allah ile beraber sabır, ma’allah, fiil ve sıfattan soyunarak kalp huzuruyla sabır gelir ki bunu da Allah’tan sabır, anillah, izler, hicap ve safa ehline mahsustur.
“Var olan her şeyin ve herkesin varoluşunun bir amacı vardır ve amaca ulaşılmasıyla varoluş amacı ortadan kalkar ve helak kaçınılmaz olur.” (17.16) Her bedenin zevali de bedende bulunan organlar gibi, her şeyin birliğinden ayrışmasıyla olur. Ordunun birliğini ve tekliğini sağlayan disiplinden uzaklaşılmasıyla ordu çöker. Toplumu ayakta tutan zengin ve nimet sahibi kişilerin sahip olduklarını birlik için kullanmaktan ve harcamaktan uzaklaşılmasıyla toplum helak olur. Her şeyin beka ve sebatının sebebi vahdettir, birlikten uzaklaşılması zevali ve helaki getirir. Bireyler, birlik için değil kendileri için sebat ederlerse helak kaçınılmaz olur. Yalnız ve sadece aklı önemseyip aşkı reddetmek tabii ölüme götürür.
“Has kullarımızdan olup maddeden soyunmuş, cihattan kutsanmış, kendisine beşeri bir öğretici olmaksızın kutsal bilgileri, ledün ilminin tümüne ait hakikatleri, kendini levam etmeyi, yermeyi, öğrettiğimiz ve manevi olgunluğu verdiğimiz, nur yüzlü kulu buldular. Musa ona ‘Sana bildirilenleri bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?’ dedi. O kul, Musa’ya ‘Sen beden perdeleriyle mahcupsun, bedenden soyunmuş değilsin, gaibe ait manevi hakikatleri öğrenmen için benim arkadaşlığıma sabredemezsin’ dedi. Musa da ona ‘İstidadımın kuvveti ve talep etmekte sebatımla inşallah sabredebilirim’ dedi.” (18.65) Kutsal bilgilerin verildiği kişiden Hakkın hakikatine ait bilgileri öğrenmek Kitaba uygundur.
“Kalpteki bilgileri ve ilimleri, olgunluk ve fazileti biz ilim yönünden kapsamışızdır, bu nedenle gayrimiz kapsayamaz ve kalbi Allah’tan başkası bilemez.(18.91) Bu sebepten kalbe Arş-ı Allah denir. Manevi bilgiler, maddi bilgilerden farklıdır, öğrenimde sebat gerekir.
“İnsan, acilden halk olundu. Hilkatin, yaratılışın, aslı olan nefis, bir hal üzere sabit değil, hareketli ve daima ıstıraplıdır; acele edici yaratılmıştır. Eğer böyle olmasa; bir halden bir hale seyir ve terakki edemezdi. Zira ruh, daim-üs-sebattır ve ruhun, nefse taalluku sebebiyle kalbin vücudu hâsıl olur ve ruh ile nefis sebebiyle; kalp, seyirde mutedil olur. İmdi insan, kendisine sekine, huzur ve sükûn, veren ve tamamiyetini ifade eden ruh ve kalp nuru galebe etmeyerek, nefis makamında kaldığı müddetçe, cibilliyeti gereğince, insana acele lâzım gelir.” (21.37-39) İnsan bedenden soyunup kalp ve ruhun nuruna ermelidir.
“Ve biz, Meryem oğlu «kalp İsa'sını» ve anası «nefsi mutmaini» seyri illallah ve teveccühte, nefis ile kalbin birleşmeleri ve terakki zamanında, nefisten kalbin yeniden meydana gelmesi sebebiyle, ikisini bir ayet kıldık. Ve o ikisini, kalbin; «ruh makamına» ve nefsin; «kalp makamına» terakkisi sebebiyle, istikrar olunabilecek karar ve sebat ve temkin ve zahir ve keşfeden, ilmen-yakin sahibi, yüksek bir mekânda birleştirdik.” (23.50)
“Biz sana böylece o sıfatın batılını kökünden söküp imha eden hakkı getiririz ki o da o rezalete karşılık gelen fazilettir. Sana tecelli eden o sıfatın makamında duran ve onu keşfedici ilahî sıfatı izhar ederek, tefsir yönünden daha güzelini getiririz. O sıfatı keşfeden ilahî sıfat hakikatte o batıl sıfatın tefsiridir. Çünkü örneğin, muhabbet ilahî sıfatının gölgesi şehvet ve kahır ilahî sıfatının gölgesi gazaptır. Tenezzül mertebelerinde her nefsanî sıfat, nurani ilahi bir sıfatın tenezzül ederek incelmiş ve perdelenmiş zulmanî bir gölgesidir.” (25.33) Ayetler, ilahi aşka erişebilmesi için böylece açıklanmış ve insanın ahdinde sebat etmesi beklenmiştir.
            Umarım biz de ahdimizde vefada sebat edebiliriz.

8 Ocak 2020 Çarşamba

Yarenler


Yarenler
Kardeşçe, sofralarımız bir başkadır,
Genellikle bahis konularımız aşkadır.
‘Anlıyorum, yok sözlerinde bir batıl,’
Dendi bana: ‘sen git yarenlere katıl’.

Üstadımızı gördüm, tanıdım, İbrahim,
Sanki tam da tevhit babası Ya Rabbim.
Yarenler grubu dosttur, Dosta dost,
Dostun aşkı içinde yitik, yoktur dost.

İlahi İrade Kanunlarıdır hep dedikleri,
Aşkadır, aşktandır hep yiyip, içtikleri.
İnanırlar, inançlarını ilimle kanıtlarlar
Denen, denmek isteneni yorumlarlar.

Karşılıklı saygıdır ve sevgidir görülenler,
Çok güzeldir, düşünüp de söylenenler.
Kayıtlara geçer, dağıtılır, görüşülenler,
İz bırakır geçmişten günümüze gelenler.

Tam bir uyum içinde, Dost’un dostları,
Biri düşünür, biri yazar, kimisi de okur,
Okuyan, yazandan da güzel işler, okur,
İçten çıkar, kalpten gelir, nefisleri dokur.

Bencil varlık göstermemeye çalışılır hep
Rahmanın açılmışıdır, rahimsidirler hep,
Aynı deryanın damlalarıdır dostlar hep,
Benlikleri yitik, Dostun dostudurlar hep.

Necdet, aradığını buldun Dostun aşkıyla
Bencilliğin kalmadı hiç rahmanî bakışla.
Cehaletten bilgiye vardın, bilmeye erdin,
Bilmenin neresinde? diye kendini verdin.
                                               31.12.2019

İnsan Heveslidir


İnsan Heveslidir
İnsan, sonuçta, kendini gerçekleştirmeye, ne olabilecekse olmaya heveslidir ve olgunlaşmak, amacına ulaşmak için gayret sarf eder. Aslında evrendeki her şeyin içinde, yaratılışında, fıtratında bir gelişim potansiyeli vardır. Zerreleri iyi tanıyan bilim insanları onların galaksileri oluşturmasına şaşırmaz. Görünmeyen kuvvetlerin, elektrik ve manyetik kuvvetler gibi itim ve çekim kuvvetlerinin, kütle kazanıp madde oluşturması doğaldır. Her şey insanda tevhit olabilir.
“Hayvanî ruh seması, insanî ruh semasından ayrılırsa tükenip yarılır, biter, gider, hevesler de kalmaz dağılır, saçılır. Cisimleşen unsurların ve cesedi oluşturan parçaların her birinin, bedenin harap olmasıyla, aslına dönmesini önleyen berzah âlemi, hayvanî ruhun zevaliyle, akar ve bu nedenle de her şey aslına döner. Beden kabirleri karıştırılınca içinde bulunan bilgi, ilim ve cisimleşen, cesetleşen kuvvetler açığa çıkar. Belirli bir ölçümle ve ölçü içinde, birleştirilip bir araya getirilen parçalardan oluşturulup yaratılan insan, nesiyle gurur duyup, nasıl mağrur olup, neyi inkâr edebilir.” (82.1-6) Ayetin dediği gibi ‘atmosfer’ uzay zaman birleşik alanın korumasından ayrılırsa dağılır ve saçılır. Atmosfer olmayınca da dünya yüzeyindeki canlılık ortadan kalkar. Aynı şekilde bireysel ölçekte insan ölürse, ruhu bedenden ayrılırsa, bedenin uzuv ve organlarını bir arada tutan canlılığı kalmaz kuvvetleri dağılır, saçılır.
“Dedikleri ve düşündükleri bilinen, zahiren de İslam hali üzere olan müminler terk edilmez. Belki bağlılığı ve bağımlılığı artırmak veya imtihan etmek amacıyla, bir süre için serbest bırakılır. Böylece kötü nefis sıfatlarına, şeytan ve kuruntuya dayanan heveslere sahip olanlar ortaya çıkar. Kalp sıfatlarıyla oluşan güzel ahlak sahipleri, ruhun müşahedesi, sırra ulaşma isteği ve girişimleriyle nefis sıfatlarından uzaklaşır. Bu nedenle bu iki grup arasına fitne girer, anlaşmazlık çıkar, kötü olaylar olur. Sonuçta nefis ve şeytan tarafını seçenler ile kalp ve ruh tarafını tercih edenler arasında ayırım keskinleşir, fark yaratılır, bilgi ve muhabbetin Allah için olduğu idrak edilir. Müşahedeleri, bilgileri ve muhabbetleriyle müminler doğru yoldadırlar.” (3.179)
Nefsanî faaliyetler ile kalbî faaliyetler iki ayrı âlemdir. Nefsanî âlemde yarışma, kalbi âlemde paylaşma hâkimdir. Üreticiler arasında da bir rekabet, tüketiciler arasında da bir rekabet vardır. Nefsanî âlemde, rakipler arasındaki yarışma mücadeleye dönüşebilir. Bunlar arasındaki paylaşımlar, paylaşılanların az veya çokluğuna göre kapışmaya dönüşebilir. Paylaştıkça azalan şeyleri paylaşım, adaletten uzaklaştırabilir. Gazap ve şehvet kuvvetlerinin hâkimiyeti altındaki nefsanî güç ve kuvvetler, tüm paylaşım fiillerini kavgaya dönüştürebilir. Böylece kötü nefis sıfatlarına, şeytan ve kuruntuya dayanan heveslere sahip olanlar ortaya çıkar. Kalp âleminde, kalp sıfatlarıyla oluşan güzel ahlak sahipleri ise ruhun müşahedesi, sırra ulaşma isteği ve girişimleriyle nefis sıfatlarından uzaklaşır. Nefsanî fiiller beden, madde ve maddi şeylerle ilgilidir. ‘İnsanın fikir babasına ihtiyacı yoktur’ deyip resulü inkâr eden, kendini insan yapan toplumsal öğretileri de reddedebilir. Kalbî fiiller ise ruh, ilim, güzel ahlakla ilişkili duygusal düşünce ve fikirlerle ilgilidir. Önemli olan düşünen akıl sahiplerinin nefis ile kalp ayırımını yapıp kalbi tercih etmesidir.
“Bunlar sebebiyle Allah'ın ayetleri ve sıfatlarına hidayet bularak, Hakk'ı arif olmaları için, ceset arzında duygu ve düşünce mecralarını; havas tarikleri, arzu, heves ve isteklerine uygun yolları, var ettik. Ve biz, akıl semasını, üstlerinde atmosfer gibi yükselterek, ceset arzını, tagayyür etmek, başkalaşmak, mükemmel olmak için tazelenmek, yenilenmek, üzere ve sehven, yanlışlıkla, kasıtsız olarak, olabilecek hasar ve hatadan mahfuz kıldık, koruduk. Akıl seması, her türlü hayal, tasavvur, duygu ve düşünceleri kapsayacak ve birbirine bağlayacak şekilde yer alır. Her birisi makul ve mantıklı olarak akla dayanır. Akılda boşluk bulunmaz, kırılmaz ve bükülmez, herkes aklını bir kere oluşturunca aklını terk edemez. Bütün bunları anlayamayanlar için akıl seması, mana göklerini yani uzayını, delil ve şahitlerinden, maddi veya bedensel kanıtlarından, uzaklaştırıcıdır. Allah-u Teâlâ Hazretleri, nefis gecesini ve ruh güneşinin nuru olan akıl gündüzünü ve gece ile gündüzü içine alan kalbi halk eden ve izhar eyleyen, açığa çıkaran, zattır. Bunların her biri, ulvi bir karargâh veya makamda ve ruhaniyet semasının bir mertebesinde Allah'a seyir eder.” (21.30-33) Güneşin yörüngesindeki Dünya ve Ay gibi insan da nefsi ve kalbiyle Allah’tan, Allah’ta, Allah’a seyir eder.
“Halik’ınıza dönüş için, nefsinizin hazzını ve huzurunu azaltın, heveslerinden vazgeçirin, tövbe ederek riyazetle yani kanaat kılıcıyla nefsinizi kökünden katledin.” (2.54) Benlik yapan bencil nefsi, kökünden kesip atın ki Allah’ın nefsi ile kaim olun. O’nun ilmi ile âlim, nefsi ile kaim ve hayatı ile hay, diri olunuz. Sizin fani olup fena bulmanız, yok olmanız, aradan çıkışınız bir boşluk yaratmaz, aksine, zaten var olan hakiki Varlığın, Hakkın ortaya çıkışına sebep olur. Fiillerin failinin Hak olduğunu öğrenerek, müşahede ederek hakça bir yaşam sürdürülebilir.
Umarım, bizim de kalbimiz, aklımız sayesinde nefsanî heveslerimizi kontrol edip ruhumuza ulaşabilir.

30 Aralık 2019 Pazartesi

Aynasal Âlem


 Aynasal Âlem

Varoluş, görünür, bilinir oluştur
Var olmak, görür, bilir olmaktır
Varlık, yokluk aynasında görünür
Görüneni, idrak edebilmek gerektir.

Bilebilmek için göz, akıl, sezgi gerek
Algılanmasaydı, bilinip görünemezdi
Algılayan olmasa görünme olmazdı
“Bilinip, görünme” istenmesidir sır!

Önce, bilip, gören, olmadan olmaz
Yaratmadan, Yaratıcı olunmaz
Yaratılana, Yaratıcıyı anlatmadan
Bilmediğini öğretmeden olmaz.

Sonra, “Gördüğün, görüntü sen değil,
Bildiğin, bilinen, işiten, sen değilsin.
Ben bilirim, ben görürüm” deniyorsa
“Kendimi ben görür ve bilirim!” Olabilir.

Yoktan, yokluktan var eder kuvvetleri
Madde ve anti madde, artı ile eksi,
Çeker birbirini yok eder, hepsi de
‘Boyutu sıfır, kütlesi sonsuz’ ile başlar.

Aynasal evrende, zerreler boy gösterir
Biri diğerinden yüz bin kat büyük olabilir
Bu âlemde parça bütünden ağır olabilir
Zerreler birbirine yaslanır da gaipleşir.

Bilimsel bilgidir, “Kaybolmayan zerreler
Bozonlarda toplanıp kütle oluşturur.”
Ayet de der ki: “İzdiham eden, hıfzedici,
Kuvvetlerle temessül, tecessüm edersin”(*)

Elektrik, manyetik, elektromanyetik
Gazap ve şehvet, itim, çekim, cazibe,
Temel kuvvetler, zerre diye görünürler,
Fani olan fena bulur, kalanlar bakidirler.

Zaman yoktur aslında, akla var görünür
Anda var ve yok oluş, tesadüf değil
Hep bir amaç vardır her yaratılanda
Birleşir, buluşur, gelişir, yetişir, oluşur.

Necdet, bilmeyene öğretilir  Kur’an
Cehaletten bilgeliğe, yaratılır insan.
Bilinçsizlikten, hıfz ile bilince ulaşılır
Böylece, insanın amacına kavuşulur.
(*) 16.48; 6.61                   12.12.2019

Yaratılışta Cinsiyet


Yaratılışta Cinsiyet
          Hikâye çok küçük ve basit, Âdem yaratılmış, eşi ile birlikte cennette yaşarken, “Yasak ağacın meyvesini yemeyin” denmiş, ama sürünerek gelen soğukkanlı yılan Havva’yı, o da Âdem’i kandırmış, elmayı yedirmiş. Bu nedenle ‘cennetten hubut ediniz’ emri üzerine, kovulmuşlar, düşmüşler. ‘Hubut olmasaydı hidayet de olmazdı’ denir. Cennetten düşülmeseydi yücelmeye de gerek kalmazdı.
          Anlatılanın sembolik olduğu ve anlatılmak istenenin izana bırakıldığı bilinir. İlim erildir, etkendir, etkiler; madde edilgen, etkilenir, dişi ve doğurgandır. Âdem, ruhu ve Havva, bedeni temsil eder. Kendi ışık ve ısısı olmayan madde normalde ağırdır, yerdedir, sürünür, soğuktur, ilim ise kalbe sıcaklık verir. Elmanın yenmesi, doğadan elde edilen bilgiyi sahiplenmektir. Elma sahibinindir, yetiştirenin, parasını ödeyenindir. Elma tüm nimetleri sembolize eder. Nimetler doğadandır. Ancak ağaca veya doğaya bile müteşekkir olmak insanlık gereği olabilir. Ağaç sulanır, doğa korunur. ‘Doğanın işi bu, elma vermeyip de ne yapacaktı, teşekküre gerek yok’ diye de düşünen olabilir. Ayağına kesafet, gülle, madde, bağlayan ona tabi olur, onun yanında, onunla kalabilir. Madde bağımlısı, maddeye esir olur.
          Âdem ve Havva, ruhu ve bedeni olan her kişi, nimetlerin kendine verilmiş olduğunu idrak ederse, kendi aklı dâhil, tüm yeteneklerinin verilmiş olduğunu düşünür idrak ederse, cennettedir. Nimetleri doğadan alıp da kaçmayan, verilenlerin ardını gören, bulmanın yeterli olmadığını idrak eder. Her şeyine, kendisinin sahip olduğunu iddia eden, doğada kalır ve doğa ile baş başadır. Doğadan elde ettiği bilgi de onundur, elma da.  İyi, doğru ve güzeli bilemeyen bulduğu ile yetinir. Ben ve bencilliğini yaşar, mutlu olduğunu sanır. Arkasını dayayacak bir felsefesi bile yoktur. Kendisi her şeye değer ve bedeldir. Varlık âlemi içindeki her şey vardır ancak varlığın kaynağı yokluktur. İnanmamanın bedeli, sahip olunanlarla kalmaktır. İnanılanın ödülü ise inanılanın görünmesidir. Yoksa “Bilinmek” nasıl amaç olabilirdi.
           “Ruh semasından bir ilim suyu iner. Nüfus arzında, bu ilim suyu hikmet pınarları şeklinde kaynaklanır. Aynı su, arzda çeşitli amel ve ahlaka güç kaynağı oluşturur. Su, aslından çok farklı olan kök, sap ve ekin tohumlarına dönüşür. Sonuçta, isim ve sıfatları farklı olan şeyler ortaya çıkar. Bütün bu tecellilerde benlik kabuğundan soyunmuş hakikat sahipleri için büyük bir nasihat ve ibretler vardır.” (39.21) Doğadaki değişim, gelişim ve evrimden ibret alan öğrenir. Öğrendikçe, öğrenme yeteneği, melekeleri artar, melekler yardımcı olur. Tüm doğa ve nimetlerin ardındaki hakikati mertebelerle idrak edip, nefsini geliştirip teslim olur.
            Mısır ülkesi olan bedende, emmare nefisle tutulan yolun sonu olmadığı görüldüğünde, Firavun Nefis, kendini levam ederek, yererek, bir başka hale geçer, kendisinin, her şeye hükmedemediğini, eksikliğini anlar gelişir. Duygudan yoksun ortamda, sömürü ve kölelikte, kalbe ihtiyaç duyulur. Aklın kalpsizce kullanımı, maddesel zenginlik verse de mutluluk getiremez. Levama nefsin, sudan yani ilimden gelen oğlu, Hz. Musa, kalp çocuğu olarak, akla gerektiği gibi önem verenleri toparlar. Her yer ve zamanda, iş ve işlemin, tüm hareketlerin, efalin, aynı ilmin uygulaması olduğu, akla gelen fikirlerin kutsallığı, anlaşılır. Kalp Musa, kendisine vaat edilen topraklara göç edip, Yusuf’un kardeşlerini, gazap ve şehvet kabileleriyle birlikte, Mısır’dan çıkarır, aklı kölelikten kurtarır.
            Akıl aracılığıyla kalbe dolan ilim, kalpte mayalanarak çoğalır, taşar ve yayılır. Beden ve madde âleminde yalnız ve sadece bir ve tek ilmin uygulandığının idraki, ayrıca, ilmin kendisine ulaşma zevk, lezzet ve keyfini de verir. Nefis, bu aşamada tatmin olup, mutmain olup, esas krallığın mana âleminde olduğunu hissedip, gelişip yeni bir hal içine girer. Mutmain nefsin, ruh babadan olma, kalp çocuğu Hz. İsa; ilmin kendisinin, maddeden, madde halinden, daha önemli olduğunun idrakine varır. Bu aşamada kalp, duygusal âlemin tüm sıfatlarının da yine aynı bir ve tek ilmin çeşitli uygulamaları olduğunun idrakine erer. İlmin kaynağı göklerdedir. Mutmain nefis, emmare ve levvame nefsaniyetlerden sonra, ruhun üçüncü eşidir. Eril ruh ve ilim dişi maddesel ve bedensel nefsi mertebeler halinde geliştirir.
            Bir rivayete göre, rehberiyle birlikte, tevhit ilmini talep eden, nefsaniyetlerin hepsini yaşayarak, Allah’ın ilmiyle, ruhuyla, zatıyla dirilebilir. Ebeveynleri, Allah’ın kulu Abdullah ve âmin deyip teslim olarak mülheme, ilham alan, nefis sahibi Âmine hatun olan Efendimizin vahiy aldığına inanırız. Allah’ın kelamını bize ileten efendimiz, kemale ererek, olgunlaşarak tüm özellikleri kendinde toplayarak, miraca çıkmış, Hakka ulaşmış, Allah, ona ruhundan nefyetmiş, insan ve insanoğlunun yaradılışının amacını, örnek olmak üzere, gerçekleştirmiştir.
Umarım biz de namazı miraç olan mümin olup Hakkın hakikatini idrak edebiliriz.
  


4 Aralık 2019 Çarşamba

Ezoterizm Nedir?


Ezoterizm Nedir?
Genellikle önce isim gelir. Sonra adı geçmişti, işte o ismin cismi budur denir. En sonunda, ismi ve cismi bilinen bir kişi veya şeyin özellikleri, sıfatları veya kişiliği, aslı esası, özü, kısaca hakikati bilinir. Resim görülür, çok güzelse, ressamı aranır. Ressamın içinden gelen resim sanatını herkes düşünemez. Eserin özgün olması için taklit olmaması, içten ve özden gelmiş olması gerekir. İnsan davranışlarında, bitki ve hayvanlar âleminde olmayan bir boyut vardır. Bir bitki veya hayvan her ne ise odur, hep ve her zaman odur, başkası olamaz. İnsan ise bildiğini bilir ama bilmediğini bilemez. Emme basma tulumbası örnek verilir. Kaçan su ilave edilince, tulumbanın dibinden tatlı su çıkar, ne kadar çekilirse o kadar çıkar. Bu aşamadan sonra tulumba, kendisine sonradan eklenene ilaveten, artık içinden geleni verir. İçindeki hakikati ortaya çıkarır. Ezoterik düşünce, böylece, verilen bilgilerden fazlasını verir.
Bir bilim dalından mezun olan, eğer aynı dalın uzmanı olursa başkadır, doktorasını yapar da felsefesine dalarsa başkadır. Konunun uzmanı, bildiklerini iyi uygular. Konunun doktoru, yani felsefesini yapan ise konuya katkı sağlar, aldığından fazlasını verir. Bu durum genellikle meslekler için doğrudur. Çırak öğrenir, kalfa uygular, üstat ise içinden gelen hakikati dışarı çıkararak mesleğine katkı sağlar, hakikate ilişkin yeni bilgiler verir. “Bir ben var benden içeri” diyen kâmil insan da içinde bulduğu hakikati dışına çıkararak, tatlı suyunu akıtır durur. “Görmeden inanmanın mükâfatı, inanılanın görünmesidir” ama bu hakikati gören beşer olamaz veya beşer asla hakikati göremez. İnsan, insanlığın bir parçasıdır ama insanlığı göremez. Ancak basiretiyle görebilir, hakikatin hikmetini idrak edebilir. İçtenlikle, içinden gelenleri dışına aktarırken “Bu ben olamam, bunlar benden değil, bunları bildiğimi ben de bilmiyordum” gibi hayrete düşüyor ve haşyet duyuyorsa gelenler hakikate ilişkin olabilir!
Fizik, kimya gibi bilim dallarında, uygulama uzmanlığından sonra, bilim dalının felsefesini yapmak bilimin kaynağına indirir. Diğer bilim dallarıyla beraber ilmin kaynağına hatta evrenin oluşumuna götürebilir. Tanındıkça, bilim insanı, bilimden konuşur ama herkes onu ‘konuşan bilim’ olarak görebilir. Moda uzmanı gördükleri için model çıkarma ve yeni modeller tasarlayıp yaratma işinde uzmanlaştıkça, ‘hayatı modelleme’ ile geçer hatta işi, ‘hayatı modellemek’ olur. Aynı şekilde matematik uzmanı da topluca yön değiştirip hızla uçan kuşların ve hızla yüzen balıkların bile matematik modelini çıkarır. Öyle anlatılır ki kuşların ve balıkların matematik modellere göre uçup, yüzdükleri düşünülebilir. Yaşanan bu olay ve eylemlerde matematik model de modellenen kuş ve balıklar da güzeldir ama bu güzellik modellenebilir olan ‘hayatın’ güzelliğinden gelir. Görünen, Hak ve hakikatin güzelliği olabilir.
Beyin ve nöron hücreleri alanındaki çalışmalar da “Nasıl oluyor bilinmiyor ama madde bilinç üretiyor” dedirterek, insanı hayrete düşür. Ayrıntıya inildiğinde belli başlı üç ‘kuvvet’ vardır. ‘Elektrik’, ‘Manyetik’ ve ‘Elektromanyetik’ olmak üzere, bu mevcut kuvvetlerle olur her olan. Bilgi elde edilir, bilgi işlenir ve bilgi üretilir; hafızada bilgi depolanır, hafızadan alınıp hatırlanır, bilinç oluşturulup DNA geliştirilerek yeniden depolanır. Her şeyin sorumlusu ve kaynağı bu üç kuvvettir. Bu kuvvetler, fotonlar halinde yayılan ışıkta mevcuttur. Kuvvetlerin bozonlar içinde toplanmasıyla, ‘nasıl olduğu bilinmeyen’ bir şekilde, ‘kütle’ oluşur.
Kütlesi olmayan ışık ve foton, kütle kazanarak, elektron ve protonlara dönüşerek atom oluşturmaya başlar. Yeterli ısı ve basınç altında oluşan kütle ve madde ışığın gurup etmiş halidir. Işık, güneşin doğuşu ise madde de ışığın batışıdır. Hakikat güneşinin batmış haline madde denir. Dışından bir ışığın üzerine düşmesiyle görünebilen eşyanın hakikati, aslında gurup etmiş ışıktır, hakikat güneşidir, kuvvetlerin tümüdür.
Din, kulu, Hakk’a götüren yoldur. Hakikate erenin artık yola ihtiyacı yoktur dense de artık yolcu yoktur aslında. Önce ayetlere inanılır, sonra ayetlerin doğruluğu, bilinen bilimlerce, kanıtlanır. Her neye ve nereye bakarsanız bakın, her ne düşünürseniz düşünün, her şeyin ardında aynı, bir ve tek, hakikat vardır, basiretle idrak edilir. Bulduğumuz ve değerini bildiğimiz para bile bizim değildir. Doğada bulduğumuz ve değerini bildiğimiz ‘bilgi’, ‘bilgiler’ ve ‘ilim’ de bizim olamaz, ‘henüz bilemesek de bir sahibi olmalı’ denebilir.
Genellikle bilimsel ‘beyin fırtınaları’ sırasında veya özellikle muhabbete dönüşen dinî sohbetler sırasında öyle ‘laf lafı açar’ ki ‘bunlar benden olamaz’ dedirtir. Tatlı sohbetle, tatlı suya erilmiş olabilir. Hayretler içinde kalınabilir ve haşyet duyulabilir. Bu durumlarda öyle haz alınır, böyle sohbetler öyle zevk ve keyif verir ki bağımlılık yapar, mutluluk verir, tekrarı istenir, insan mest olarak kendinden geçebilir, Hak görünebilir!
Umarım, bizim muhabbetimiz sonunda da Hak görünür!