22 Haziran 2018 Cuma

İnsan Zannetme!


         İnsan Zannetme!

Çok şeyler beklenir, ‘insan’dan,

Verilenler farklıdır ‘hayvan’dan,

Ayrık gibi görünse de ‘aslı’ndan,

Mevcut, kopmaz ‘Vücudu’ndan.

 

Âlemde olanlar, ikizi Âdemdedir,

Oluşum, ilk cevhere, nazar iledir,

Cevher de ‘hayâ’dan taşar yayılır,

Yarı ateş, yarı su ‘oluş’ halindedir.

 

Etkileşen ‘kuvvet’ler, bulunur da,

Bilim açıklayamaz nasıl olduğunu,

Maddenin, ‘boş’u doldurduğunu,

Yoklukta, ‘ani şişerek’ oluştuğunu.

 

Allah’a isyan etmek kolay, izniyle!

Verilenlerin üstüne konan bilgiyle,

İyi insan olmak için gerekmezmiş

‘Din ile iman’, bu akıl ve bilinciyle?

 

Herkesi insan zannetmek yanıltır,

Suretten insanlık ummak yanlıştır,

Yanılma hayatın kaynağı kutsaldır,

Bitki ve hayvan da kutsal 'Varlık'tır!

 

Ete kemiğe bürünen, Yunus değil,

Zan edilen şey asla, hakikat değil,

Doğa, Evren, Güneş, Dünya dâhil,

İnsan zannedilen, Varlığa da eğil!

 

Görünen, Görenin görüntüsüdür,

Muhteşem, halden hale bürünür,

O büyüktür, ben diye de görünür,

Necdet’e düşen zevk ve şükürdür!

                                   18.6.2018

6 Haziran 2018 Çarşamba

İndirmeden Yücelmek


            İndirmeden Yücelmek  
(Güncellenmiş Kitabı okumak için lütfen tıklayınız)

            Kapsamlı bir ‘şeyi’ anlatmak için küçültmek gerekebilir. Örneğin foton için ‘göze gelen enerji damlasıdır’ denip geçilebilir. Oysa bilimsel olarak bilinir ki fotonun yayılımı küreseldir ve frekanslarının bir ucu evrenin fiziksel büyüklüğü kadardır. Foton, önce pinpon, sonra tenis, sonra futbol topu gibi bir merkezden, küresel olarak, ışık hızında, genişleyip yayılır. Görünür ışığın bu yayılımı aslında dalga fonksiyonu halindedir ama göze bir parçacık olarak etki edip görme sağlar. En küçük enerji birimi ‘kuanta’lardan oluşan ışığın hakkında bilinecek çok önemli bilgiler vardır ama az bilgiyle de tanımlanabilir. Kısaca, nur, parlaklık, aydınlıktır. Her şey bu parçacıklardan oluşur. Foton da bilgisinin deposudur ve ardında ilim vardır. Anlatılmak istenen kavram ‘bilinç’ ise foton örnek olarak da ele alınabilir. “Önemli olan maddedir, mana maddenin bir üretimidir” yanılgısına düşülmezse, her parçacığın bir bilinçle halk edildiğine rahatça inanılır. Bilim insanları bizi evrene götürmek istediğinde evreni bize indirgeyip anlatır. Aynı kapsamda, Allah ehli, Allah’ı “Allah yerin, göğün nurudur” ayetiyle anlatır. Bu ayetten ‘bilince’ tırmanıp çıkmayı yalnız insan başarabilir. İnsan, indirilenlerle yetinmeyip, bilgilere tutunup, yücelmeyi bilmelidir.

            Yumurtayı çevresinden ayıran kabuğudur. İçindekinin evrenle bütünleşmesi için kabuğun içten çıtlatılması gerekir. Duyu ve algılarıyla sınırlı, kayıtlı olan insan, benliğinden vazgeçerse çevresiyle bütünleşebilir. Einstein “Olabileceğimi olabilmek için ne olduğumdan vazgeçmeliyim” demiştir. Her insanın bir bilinci vardır ama bilincin genel ve geniş kapsamlı olduğu da bilinir, örneğin, insanlık bilincinden söz edilebilir. Bilinç hayata kuvvet verendir, hayatı oluşturan kuvvetlerin kaynağıdır. Öz benlik bilinciyle var oluruz ama benliğin özünden, özümüze dönerek, kabuğumuzu çatlatıp, bilince ulaşmayı deneyebiliriz. Bilinç, anlaşılabilmesi için, önce indirgense de sonunda bilince yüceliş mümkün olabilmelidir.

            Eşyanın mahiyeti, özü, aslı ve esası, görünen maddenin hakikati, Hakkın gölgesidir. Nasıl ki gölge; güneşin, aydınlığın, nurun varlığına delildir; madde de izafî vücut, enerjiye nispetle, kıyasla hakkın varlığına delildir. Bilinmelidir ki eşyanın mahiyeti ve görünenin hakikati, hakkın gölgesi ve mutlak vücudun sıfatının işaretidir, kanıtının ortaya çıkışıdır. Kütlenin, görünen enerji olan ışığın hakikati, hakkın gölgesidir. İzdiham eden kuvvetler gölgeleşip cisimleşir. Kütlenin hakikati bilinirse, kütlenin görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. İzafi vücut, Mutlak vücudun ortaya çıkmış, görünür, aşikâr olmuş sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir, hakikatini görünür kılar, enerji yayarak yanar. (25.45)

            Sonra gölgeyi ifna ederek, ortadan kaldırarak, elde tutabiliriz. Her an, mevcut olan herhangi bir şeyin fena bulması, evveline, oluşuna nispetle kolaydır. Ele alınan her şey, her an, başka bir mazharda zahir olur. Var olanın fena bulmasının, onu ortadan kaldırmak olmadığına, o şeyin suret ve hakikatine, ezelde ve ebeden kaydeden akıl şahitlik eder. Akıl Hakkın elidir. Tutuş ve ifna, o şeyin değişime uğramasıdır, tamamen yok olması değildir. Yok, ifna, ediş mevcut olanın bir önceki halini, hakkın eli veya pençesinden ibaret bulunan, akılda bulundurmaktan men etmek ve yeni haliyle kaydetmektir. (25.46) İnsan, ancak, varlığına inandığı iradesiyle, maddeden arınıp soyunup, amacına ulaşır, Hakka kavuşabilir.

            Nefsin zulmet gecesi insanlara libas, elbise kılınmıştır. Bu zulmet, sizi istila ederek, Hakkın zat, sıfat ve gölgesinin müşahedesinde, sizi setir eder, örter. Siz hakkın zat, sıfat ve gölgesini müşahede ediyorum diyerek meşgul olur, var olduğunuzu zanneder, düşünür durursunuz. Sizi, hayat ve dünya da, böylece, gaflet uykusunda uyutur.   Hadisi şerif: “Bütün insanlar uykudadırlar, ölünce intibah ederler, pişerler, uyanırlar.” Uykudayken “Daimi hakiki hayattan” gafil kalırsınız. Kalpleriniz ruh nuruyla hayat bulunca, his uykusundan sonra, kutsal âlem fezasında intişar eder, güneş gibi yanıp, foton gibi yayılıp, dağılıp, yanarak yaşarsınız. (25.47)

            Allah, öyle bir zattır ki ihya edici ve diriltici olarak, sıfat tecellisi ile şişirici, nefhaat-i Rabbaniye rüzgârlarını gönderir. Belirli bir bilimsel özellik kazanarak var olan bir zerre, aniden şişerek varlık oluşturur. Örneğin, artı elektrik yükü ve müthiş çekim gücü olan bir kuark yokluğun içinden çıkıp var olabilir ve aniden şişerek bir vücut, proton gibi bir varlık, ortaya çıkarabilir. Çünkü yokluk tamamen boş ve boşluk değil, ortaya vücut olarak çıkacak hakikati içerir. Bilemezlik olan cehalet ile ölü olan kalbi, bilerek diriltmek, bilgi ile canlandırmak, üzere pak, temiz ilim suyu ruh semasından indirildi. İlk önce ilim ile dirilmeyen, henüz bilemeyen, kalbin, ne varlığından ne de diriliğinden söz edilebilir. İndirilen ilim, hem nefsin inşa edici kuvvetlerini oluşturan uygulamalı bilgileri, hem de ruhani kuvvetleri oluşturan nazari bilgileri içerir. Kısaca ilim ya teorik ya da pratik olarak hayata geçer. Uygulamaya dönük bilgiler bayındırlık ve inşaat işleriyle ilgili özelliklere sahiptir. Örneğin ilim, zerrelere artı veya eksi elektrik yüklü özellikler olarak iner. Bu tip özellikleri içeren bilgilerle oluşan kuvvetlerin, belirli, önceden belirlenmiş, saptanmış güçleri vardır. Güçlü kuvvetlerin belirli alanlarda toplanmasıyla etkileşim oluşur ve enerji maddeye dönüşür. Bu madde ile evren ve doğa halk edilir, canlılık yaratılır, insan inşa edilir. Nefsanî kuvvetler bunlardır, nefis bunları kullanır, yaşamı düzenler. Ruhani kuvvetleri oluşturan nazari, teorik, kuramsal bilgiler ise oluşumlara, yaşama anlam kazandırır. İnsan, ilmi idrak ederek eşyayı, eşyanın hakikatini, kuvvetleri ve güçlerini, özelliklerini bilerek, idrak ederek, yeniden dirilir, ilmin kaynağına ulaşır. Ruhani güçler âlemine, sizi maddeden arındıran, temizleyip dirilten pak ilim suyunu indirdik. (25.48, 49) Hakkın zatı, bu âlemde ruh, canlılık, beden ve içlerinde ve aralarında bulunan kuvvetlerle örtünmüştür. (25.59) Akıl ve fikir yürütmede kimsenin kontrol, kuvvet ve kudreti yoktur. Fikirlerin uçuşması herhangi bir maddeye bağlı değildir, eşya ile ilgili olsa da fikirler eşyaya dayanmaz. (16.79) Gayrinin olmadığı idrak edilince, tüm vücut Hakkın olur ve Hakkın vücudunun nasıl oluştuğu da aşikâr olur. (16.89)

            En son yapılan bilimsel analiz ve sentezler “Gözlem yapan ile gözlenenin birbirinden ayrılması mümkün değildir” sonucuna varmaktadır. Tevhit ilmi de seyri suluk ile Allah’ın ilmini insana indirip insanı bilinçlendirerek yüceltmeyi amaçlar.

            Umarım, biz de, gaflet uykusundan uyanıp intibah eder, pişer; ruhun nuru, ilmin idrakiyle de intişar eder, Güneş gibi yanar, aydınlatırız.

27 Mayıs 2018 Pazar

Oruçla Yükselme

Sevgili okuyucu kardeşim kitabı okumak veya indirmek istersen lütfen tıkla.
            Oruçla Yükselme

            İbadetler bedensel ve ruhsal olmak üzere ikiye ayrılır. Ayrıca, her ibadetin bir hikmeti vardır. Bir kişi için iyi olan çevresi hatta evren için de iyi olabilir. Kişi huzurda ve huzurlu ise çevresi de huzurludur. Her şeyin ardında, kendine özgü bir özellik ve ilim vardır. Âlem ile Âdem ikizdir, insanda ne varsa âlemde de vardır hatta aralarındaki sürekli etkileşim anlıktır. Ruh, ilim ve beden, madde ve mana, enerji ve kütle birbirine dönüşebilir, hepsinin ardında ilim ve malum, bir ve tek bilinç vardır. Bilim insanlarına göre “Kozmik Bilinç” vardır. İnsan bilincinin büyüğüne sanki “Kozmik”, küçüğüne “Hücre içi bilinç” denir. Hayat ve hayatın olmaması hali mevt de ortaya konan belirli bir ‘yönetim kudretidir’, bilinçli olarak yaratılmıştır. Kutsal mesajlar, bilimsel buluşlarla kanıtlanır. Örneğin, kütlenin oluşumunu açıklayan Higgs Bozonu bulunduğu için, kutsal mesajlardaki “Madde-i Heyula, hayalî görkemli madde” kavramı daha iyi anlaşılabilir. Çünkü bilimsel tanım olarak “Nasıl oluyor bilinmiyor ama ‘itim ve çekim kuvvetleri’ bu bozon içinde toplanır, pıhtılaşıp, kütle kazanarak maddeleşir” denir. Kütle de zaten enerjidir, birbirine dönüşür.

            Japon Yoshinori Ohsumi, (a Japanese cell biologist, has won the 2016 Nobel Prize for physiology or medicine) “Otofagosam” adı verilen, hücre içinde oluşup dolaşan ve ihtiyaç duyulmayan hücre parçalarını, kullanılabilecek alt parçalara ayıran, küresel bir bölüm keşfetti. Ohsumi, bu keşfiyle, 2016 yılında, fizyoloji veya tıp dalında, Nobel Ödülü kazandı. Bu sürecin, hücre içinde bir yenileşme süreci olduğu belirlendi. Hücreler, aç kaldıkları yani insan açlık hissi duyduğunda hücreler bunu algılar, içlerindeki bazı parçalarını yer. Bu sürece, “Kendini Yeme” anlamına gelen “Otofaji” denir. Açlığa ve enfeksiyon kapmalarına karşı uyum sağlama konusunda otofajinin önemi büyüktür. ‘Kendini yiyerek yenilenme’ süreci, hücrenin zor zamanlarda hayatta kalmasını sağlar. Otofaji, işgalci virüs ve bakterileri yakalayıp parçalayarak, vücudun iltihap kapmasına karşı savunmasında temel görev üstlenir. Otofaji sürecini yürüten, hücrenin içinde, “Otofagosam” adı verilen bölümdür. Hücrenin içinde, küresel balon şeklinde oluşup dolaşan bu bölüm, parçalanacakları toplar ve onları protein, şeker ve lipitlere dönüştürür.

             Hücreler, açlık hissinin algılayarak, otofaji sürecini hızlandırır. Otofaji, önemli fizyolojik fonksiyonları kontrol edip, hücre içinde alt parçalara bölünmesi ve yeniden devreye sokulması gereken parçaları, hücrenin yeniden kullanımına sunar. Böylece, hücre, içindeki daha önemli bölümlere gereken yapı taşlarını ve enerjiyi sağlayacak yakıtı süratle üretir.  Otofaji, bir hücrenin içinde iltihaba neden olan bakteri ve virüsleri de parçalayarak ortadan kaldırır. Embriyoların gelişimine ve hücrenin değişimine katkı sağlar. Ayrıca, otofaji, hasar gören ve görevini tamamlayan proteinleri ortadan kaldırarak, yaşlanmanın olumsuz sonuçlarına karşı, kalite kontrol mekanizması olarak da çalışır. Hücreler, otofajiyi, öz yenilenme süreci, bir çeşit yenileştirme merkezleri olarak, devreye sokar. Bilinç, çevreyi fark etme, algılama ve tanıma yetisidir. Bu önemli işlevler bilinçli bir iradeyle yapılır. Hücre içinde yabancı bir bakteriyi, virüsü yakalayıp parçalamak bilinçli bir karardır. Yabancı olup olmadığının belirlenmesi ve bir protein veya organelin hasarlı olup olmadığının saptanması hücre içi bilinçli bir karardır. ‘İkinci beyin’ olarak da adlandırılan bağırsaklardaki bakteri ve virüslerin fonksiyonlarına benzer şekilde, her hücre içinde önemli işlevi olan çeşitli süreçler vardır. Bu alt sistemlerde de bir çeşit bilinçli karar mekanizmaları vardır. Her şeyin varlığının bir hikmeti, her oluşumun bir amacının olduğu apaçıktır. Bu süreçler, ‘canlılığın yaratılış bilincinin’ içinde yer alan alt sistemler olarak değerlendirilebilir. İlk hücre ve bu hücrenin maddeye hükmeden DNA’sı da bir bilinçle yaratılmıştır denebilir.

            ‘Siyam’, yani ‘oruç’ da yırtıcı kuvvetin tecavüz ve tasallutunu izale için farz olunan kanunlardan diğer bir kanundur. (2.180) Hz. Musa’ya kırk gün oruç tut dedik. Bedensel ve ruhsal sağlığına kavuşunca “Rabbim bana görün, sana nazar edeyim” dedi. “Ya Musa sen vücudun dağına nazar et” dedik. Musa, vücudunu büsbütün mütelaşi, telaş içinde, gördü ve fena buldu, fani oldu ve “Ey Rabbim hadislerin gözleriyle idrak olunmuş ve gayrına görünmüş olmaktan seni tenzih ederim” dedi. (7.143) Hz. Meryem’e “Kutsal ruha ulaşınca, yeme ve içmeden mahrum kalarak, aç ve susuz olarak, hakiki hayat ile tazelen” dedik. (19.25) Açlık hissi, nefsanî, bedenî ve ruhanî sağlık için iyi, doğru ve yararlıdır. Hz. Ali ve Ehli Beyt Resulün arka arkaya üç gün yemeyip, yemeklerini fakirlere verdiğini söyler. Mana âlemindeki diğer bir manası da nefsinden kesip kalbin beslenmesiyle sağlıklı olmak övülür. (76.8) Alçak gönüllülük kibri, tevazu böbürlenmeyi, oruç dünya şehvetini, merhamet gazabı yener, giderir. (105.3)

            Atomların çekirdeklerinde bulunan protonların iç basınçlarının, Büyük Okyanusun en derin yeri olan Maryana Çukurundaki basıncın trilyonlarca katından daha fazla olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle protonları oluşturan ‘Quarkları’ birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kuarklar güçlü itim-çekim kuvvetleridir. DNA molekülünün 25.000 civarında olan genlerden oluştuğu bilinir. DNA da hücrenin çekirdeğinde bulunur. Hücre, kendi başına çevresinden oksijen, yakıt veya enerji alan, aldıklarını içinde işleyen veya yakan, bölünerek kendini oluşturan, artık ve atıkları toplayıp atan gibi alt sistemleri, organelleri, organcıkları, bulunan, bir açık sistemdir. Çevresinden girdi alıp işler ve çevresine belirli çıktılar verir. Çevresini etkiler ve çevresinden aldıkları sinyallerle etkilenir, etkileşim içinde yaşayan canlı bir organizmadır. Hayatı ve hayatını sürdürmek için gayretleri olan bilinçli bir yapısı vardır. Rastgele hareketlerle yaşam sürdürülemez. Hücre bilinçlerinin, amacına uygun bir bilinçle, birleşmesiyle oluşan insan bilinci de kozmik bilinç ile etkileşim içindedir. İnsan, çevresinden aldığı veya algıladığı sinyallere, ikiz olma özelliğine uygun olarak, anında tepki verir ve etkileşime girer. Kısaca bilimsel ve dinsel mesajlarda ‘tesadüf yoktur’, bilinç vardır denir.

            Kutsal mesajlar ile bilimsel bulguların birleştirilmesi, Atamızın “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözü ile de mümkündür. İlk peygamberler aracılığı ile ilk toplumlara da oruç tutmak farz kılınmıştır. Açlık hissinin, hücrenin, bedenin ve vücudun tamamının yenilenmesi üzerindeki etkisi son araştırmalarca saptanmış oldu. Daha önceki Temessül ve Tecessüd makalesinde ‘peryot’ geni incelenmişti. Hücre içinde bilinçli işlevlerin olması akılcıdır. Oruç tutarak, nefsini kontrol edene, hücrelerdeki yenilenme süreci sonucunda daha sağlıklı bir bünyenin verilmesi, onun kalbî duygulara daha fazla zaman ayırmasını sağlar. Kalbin güçlenmesiyle de ruhsal ve ulvî duygulara geçilmesi beklenir. Yaratıcının huzurunda ve huzur içinde oluş duygularıyla, verilmiş akıl, fikir, bilgi ve ilim yeteneklerinin kıymeti daha iyi bilinebilir. ‘İnsanın içi ve dışının bilinçle dolu oluşu bilinci’ mükemmel bir duygudur. Akıl, fikir, bilgi, bilim ve ilimden maluma, bilince geçiş insanı nihai amacına ulaştırabilir. Ancak küllî ilmin malum olan bilinci ile maddesel olanların halk edilmesi, canlı olanların yaratılması ve insanın inşa ediliş süreci anlam kazanabilir.

            Umarım, biz de oruç tutarak uruc etmeyi fehmeder, idrak eder, bilincine varabiliriz.

Sevgili okuyucu kardeşim kitabı okumak veya indirmek istersen lütfen tıkla.

13 Mayıs 2018 Pazar

Hakka Dönüş


            Dönüş Yolculuğu

            Paraşütle atlayan insan görünse, ilk bakışta, paraşüt insanı taşıyor gibi görünür. Paraşüt ve insan ayrı parçalardır ama bir bütünün parçalarıdır. Havanın kaldırdığı düşünülür ama hava kaldırmaz. İnsan ve paraşütü, havayı yarmaya çalışan bir bütündür ve atmosfer ile bir sistem oluşturur. Havayı yarmaya çalışan paraşütlüye, hava veya atmosfer karşı koyar, direnir böylece havada karşılaşan kuvvetler dengede buluşur. İşin uzmanları böyle açıklar bu bilimsel gerçeği. Dengede buluşulunca, artık insan gittikçe artan hızda düşmez. Havada asılı kalma, yüzme, salınma, dolaşma, yol alma, yolculuk gibi deyimler daha anlamlıdır. Uzay-zaman birleşik alanında düşme yoktur. İnsan da düşmez Dünya da, yüzerler. Bu hareketin ardında bilgi, bilim ve fizik yasalarıyla, ilim vardır. Tamamen aynı şekilde, yağmur damlası, düşüp artan hızla yere çakılmaz, damla da havayı kolay yaramaz. İlgili kuvvetlerin bileşkesiyle ‘madde uzay zamanda yüzer’ gerçeği bilimseldir. Söz konusu kuvvetler ‘itim ve çekim’ kuvvetleridir. Her hareket eden şey, itim ve çekim kuvvetlerinin mevcut dengesini bozmaya çalıştığı için yeni bir denge oluşmak zorundadır. Yeryüzünü yaramadığımız için üzerinde dururuz. Her gerçeğin ardında bilgi, bilim ve ilim vardır. “İlk bakışta aklımıza gelenler” tamamen aklın bize oyunudur. Akıl biraz geride kalsa iyi olur.

            İlmin, bilimseli ve kutsalı birdir. “Suretler, ilmin aynidir. Göklerde ve yerde bir zerre miktar ilminden hariç olamaz” (6.59) “Her şey Rabbimin ilmi iledir. Rabbim ilim cihetinden her bir şey'i vâsidir, yönetir.” (6.80) “Ruh semasından ilim suyunu indirir, ilmî imanla iman edenler için büyük alâmetler vardır.” (6.99) “Evvelden geleceğe kadar, tüm mevcudatın vücudu, sana indirilen bir kitaptır. Yani, ilmi sana indirilen bir kitaptır.” (7.1,2) “İlim ile detaylandırdığımız, bir kitap getirilmiştir, yani, ilâhi ilmin gerektirdiği gibi, olgunlaşmaya yetkili ve el­verişli, el ve ayak gibi organlar, göz ve kulak gibi aletler ve duygulardan oluşan, ‘beden-i insan kitabı’ getirildi.” (7.52) “İnsanın akıl yürütme âleminde, ilim ve idrak nuru inşa edilmiştir.” (6.1) Her halk edilen şey, gösterişli ama etkisiz maddeden halk edilmiştir. (6.2) “Bilenler, Allah’ın bilgileriyle Allah’ı bilir, ancak çoğu bunu bilmez.” (6.37)

            İnsan beyni, vücudun yüzde 2 sidir ama enerjinin yüzde 25 ini harcar.  Beyin, düşünce üretir, etkendir, madde vücut uygular, edilgendir. Düşünce gücü, elektronik aletleri çalıştırır, düşünce enerjidir. Beyin hücreleri arasında oluşan elektrik akımı, çakan elektrik, açığa çıkan kuvvetlerdir. Titreşimler, titreşimin frekansları, itim-çekim güçleri ve kudreti hep enerjinin halleridir. Günlük yaşamda farkında olunmasa da “Ben” denilen ‘şey’ ilgili kuvvetler arası bir denge durumudur. Nörolojiye göre, ses ve renkler gibi, her şey sinir uçlarınca algılanır ve her şey tamamen bir algıdır, ayrı bir ‘benlik’, ‘sen, ben’ yoktur. Her hareket ise yeni bir denge durumudur. Hareketleri ve yeni denge durumlarını, akıl, kendine özgü ‘kıyas’ yöntemiyle anlar. Kalp, aklın yeri, yöntemi ve önemini iyi değerlendirmelidir. ‘Akıl ve mantık’ ile ‘duygusal algılar’ eğer kalpte gereğince değerlendirilirse, yaşamın ‘Hakk’a dönüş’ amacına ulaşılabilir. ‘Sen, ben’ yoksa var olan yalnızca ‘O’ olabilir.

            “İnsanın bu isyanı, cezaya inanmayıp, yalanlamasından gelir. Bu ise gururdan daha büyük kabahattir. İnsanın, beyninin, sağ ve solunda, akılcı ve duygusal, ilim ve sanat açılarından farklı, iki melek, yetenek vardır. Bunlar insanın tüm fiillerini, iş ve işlemlerini, düşüncelerini hıfz eyler, kaydeder, yazar. Bu şerefli, ikramı bol, cömert kâtipler işlerin nakışlandığı dünya ve sema âlemleridir. Bilgi kaybolmaz, vücut aslına, ilmine, dönüşüp yok olunca; bilgi, drape şeklinde çevresinde kalır. Kısaca günahlarınızın, yerde ve gökte, aleyhinize yazıldığını bilerek nasıl isyan etmeye cesaret ediyorsunuz?” (82.9,10)

            “Siz, Hakk’ın, ‘hıfz edicileri’ yani ‘ilim yüklenebilen’ kuvvetlerinden oluştunuz. Siz, bu güç ve kuvvetlerin cisimlenmiş, şekil ve suret kazanmış, cisimleşmiş halisiniz. Bedenlerinizden sıyrılıp çıkmanız, ‘soyunmanız’ halinde durum apaçık görünür. Suretlerinizin bir kısmı size sevap ve rahatlık veren ruhanî latif kuvvetlerdir. Bir kısmı ise size azap veren cismanî muzlim, zulmetli ve meçhul, suretlerdir. Cismani azalarınız, organlarınız, hal lisanı ile sizin yaptıklarınızı hatırlar ve işlediklerinizi söyler. Hafıza, semavi bir güçtür ve ruhun bedenden ayrılması halinde yapılanları ortaya koyar.”(6.61)

            ‘Bedenden soyunmak’, akıl ve mantık işi değil tamamen kalben yapılabilecek bir iştir. İnsanın belirli bir yüzü, vücudu veya sureti vardır ama insanı insan yapan esas olarak bilgisi, akıl etme gücü ve düşüncesidir. Akıl ile kontrol edilemeyen bilinçaltı ve kısmen kontrol edilebilen bilinç üstü ile insan hareket eder, yaşamını düzenler. Bilgi işleme kapasite ve kabiliyeti, tüm davranışları düzenler ve hareketleri yönlendirir. Gidildiği için düşünülmez, genellikle, düşünüldüğü için gidilir, yapılır, edilir. Böylece aslında ve esasında hükmedici gücün beyin, ruh ve kalp gücü olduğu anlaşılırsa, bedensel güç ve kuvvetin yeri ve önemi azalır. Kalktığı için düşünmez, düşündüğü için kalkar, gider insan. İnsan karar ve davranışlarının temelinde etken olan duygular nöroloji ve psikoloji gibi bilim dallarınca incelenir. Bu bilimler arası araştırmalara göre her şey ‘sen’, ‘ben’ denen kişide algılanır ama ‘sen’ veya ‘ben’ yok, algılar vardır. Bilgi alışverişi içinde olduğu çevresiyle bir bütün oluşturur ve insanın, ayrıca bir kişiliği, vücudu, zatı yoktur. Nöroloji, psikoloji ve psikiyatri gibi bilim dalları da kutsal mesajlar da aynı gerçeği dile getirir. Hıfz edici kuvvetler maddeleşir ama maddelerin birbirlerine karşı, kuvvetlerden ayrı, bir etkisi yoktur, olamaz.

            İnsan, “Özgür iradesi” varsa vardır. Özgürlük ise bedensel, düşünsel ve ruhsal gibi çeşitli nitelikleriyle tanımlanıp tartışılabilir. Kişi özgür olduğunu hisseder, özgürlük duygusal bir durumdur denebilir. İnsan, hür ve bağımsız bir kişi olarak, kendi aklı ile düşünüp karar verdiğine göre, özgürlük, akılcı bir düşünce de olabilir. Çağdaş ortamda akıl ve kalbin ne kadar özgür olabileceği bilimsel açıdan çok tartışılır. Aynı şekilde ruh, akıl, beden ve kalbin insana Allah tarafından nimet olarak verilmiş, donatılmış ve inşa edilmiş olduğu da kutsal mesajlarda yer alır. Her bütün, parçalardan oluştuğuna ve hiçbir parçanın bütüne karşı bağımsızlık ilan edemeyeceğine göre, bilimsel ve kutsal mesajların birlikte doğruluğu görülebilir. Özgürlük bir duygu da olsa bir düşünce de olsa vardır ve yaşanır. Bu yaşam, özgür olduğunu düşünenlerce yaşanır. Her kişi, eşitlik adına, aynı silahla donatılmıştır. Deryada damla, bedende hücre, evrende Dünya ne kadar özgür ise özgürlük düşüncesi de o kadar özgürcedir. ‘Bence’ gidiş ve ‘Hakça’ dönüş herkesin hakkıdır.

            Her kişinin, ‘özgür olduğunu düşünme özgürlüğü’ vardır. Önce bu duygu veya düşüncenin kaynağının ne olduğu bilinmeden kullanılır. Bilmeden, kullanım adına savaşılır. Mücadele özgürler arasında geçer. Biz ne yapıyoruz demeye başlayınca öğrenim süreci başlar. Bir damla, yağmurun mu yoksa deryanın mı bir damlası olduğunu bilemez ama insan, evrenin kendisiyle ikiz, hatta bilinciyle evrenden üstün, olduğunu idrak edebilir.

            Umarım, biz de bilinmek isteyeni bilme sürecinde olduğumuzu idrak edebiliriz.

26 Nisan 2018 Perşembe

İnsan Kitaptır


            İnsan Kitaptır

            Her insan aslında, özünde, bir kitaptır. Karşıdan görünse, ne kitabı acaba denir. Adını okuyunca bir tahminde bulunulur. Okunmadan gerçek açığa çıkmaz. Birisi geliyor denilse, kim olabileceği düşünülür. Adı duyulsa, cinsiyeti anlaşılabilir. Görüldüğü zaman, ziyaretin amacı merak edilir. Gelenin konuşmasından sonra her şey açıklığa kavuşur. Hayat da buna benzer. Bir ömür, yaşanır ama nelerle karşılaşılacağı tam olarak yaşanmadan bilinemez. İnsanın da bir ismi, buna mütenasip, uygun, ilminin sıfatı ve isim ile sıfatını kapsayan kişiliği veya zatı vardır. Her sıfat, ilminin özelliklerini içerir ve onların tümünü açığa çıkarıp aşikâr eder. Sıfatları sıfat yapan açığa çıkardıkları ilimdir, ilgili ilmi olmadan o özelliklere sahip olunamaz. Her renk bir dalga boyu, her koku bir kimyasal bileşimdir. Bir ismi olanın, daima kendine özgü hareketi vardır. Diğer şeylerden farklı olan, farklı hareket edene farklı bir isim verilir. İsmi olanın da daima bir cismi veya tasavvur âleminde bir yeri vardır. Önce mana sonra madde âlemlerinde farklı, özel bir yeri olmayana ayrı bir isim verilmez. Her isim de belirli bir sıfata ve bu özellikleri oluşturan ilme sahiptir, aslında isim, o ilmi açığa çıkaran sıfatındır.

            “Ayetin başındaki (Ta), (Sin) ve (Mim) harfleri de Resulün isim, sıfat ve zatı için olabilir. Hz. Ali, Resule, “Sen harfleri ile gizli olan şeyin zahir olduğu aşikâr bir kitapsın” demiştir. Resul de herkes gibi bir beşerdir ama ona vahiy gelir.” (16.1) Herkeste bir kitap olma potansiyeli vardır. Herkesin bir ismi ve sıfatı vardır, vücudu, kişiliği de ismiyle sıfatını kapsar ve ilminin açığa çıkmış halidir. Doğumdan itibaren düşünülse insan, önce ne olduğu belirsiz bir nokta, sonra bir harf, daha sonra anlamlı bir kelime olarak düşünülebilir. İlk defa “Ben diğer halk edilmişlerden ve canlılardan farklıyım, ben bir hayvan değil insanım” diyen Âdem olabilir. İlmin nuru ile aydınlanmaya, ilmi anlamaya, resulün nuru ile yaratılıp dirilmeye başlayabilir. “Nebiler, Allah’ın kelimesi, kelimetullah veya kelamıdır” deyimleri anlam kazanır.

            “İnsanlar özellikle iki tiptir, biri inanan diğeri inkâr eden. Müşrik, inkâr eden, doğuştan dilsiz gibidir. Dilsiz insanın ‘konuşma yeteneğinin’ doğuştan olmaması gibi, inanmayan, şirk koşan da, istidadında, akıl ve idrakten yoksundur. İnanmayanın, akıl yürütme gücü ve idrak etme yeteneği eksiktir. Bu eksiklik ‘verilmemişlik’ anlamında değildir. İlahî adalet açısından herkese verilenler eşittir ama önem verilmez, üzerinde durulup çalışılmaz, aksi tercihler kökleşir, bu nedenlerle eksiklik oluşturulur. İman, kalbin emridir, nefsaniyetten kurtulamayan, kalbî değerlere erişemeyen, kalbini geliştiremeyen imana erişemez. İnsan, ilahî vücudun aracı, hazretinin, hazır veya var olanın vekilidir, vekâleten vardır. Haktan gayrisinin noksan olduğu ve imkânlarının kısıtlı olduğu anlaşılmalıdır. İnsanın kendisine gerekenler, amacına, kemaline uygun olanlar verilmiştir. Verilenlerle noksanını idrak edebilmeli ve nefsini bilerek Hakka sığınabilmelidir.” (16.76)(26.3)

            “Resule, Hakk’ın vücudu bağışlandıktan sonra, ‘Furkan aklı’ indirilmiştir. Diğer bir deyişle gayrinin olmadığı idrak edilince, tüm vücut Hakkın olur ve hakkın vücudunun nasıl oluştuğu da aşikâr olur. Kuran ilminin nasıl uygulandığı da indirilmiş olur. Her şeyin hakkını tahkik edene hakikat aşikâr olunca, fıtratının selameti için, kişi teslim olur ve itaat ederse, kemaline hidayet edilip terbiye edilir, bekası müjdelenir.” (16.89)

            Her hareket edenin, rengi ve kokusu olanın, sıfatı farklı olanın hakkında ‘nasıl oluyor’, ‘nasıl çalışıyor’ veya ‘bu özellikler nasıl ortaya çıkıyor’ gibi sorular sorulur. Cevap bulundukça her şeyin ardındaki ilim bilinmiş olur, ilim idrak edilmiş olur. İnsan da madde ve manasıyla veya beden ve ruhuyla çok karmaşıktır.

            İnsanın alt sistemlerinin nasıl çalıştığı bilinse de tüm sistemin nasıl işlediği bilinemeyebilir. Kitap yazımı ve basımında olduğu gibi noktalardan harflere, harflerden kelime ve cümlelere geçilse de bir sonuca varmak mümkün olamaz. Bir kişinin yaşamı sona ermedikçe her an halden hale geçiş sürdüğü için her insan dinamik kişiliğe sahiptir. Kesin ve belirli bir sonuç elde edilemez. Her kişinin bir ve tek veya ‘biricik’ olması nedeniyle bir başkası örnek de olamaz. Hastalığı ve sağlığı, fiilleri ve sıfatlarıyla, herkes bir diğerinden farklı bir bütündür. Ayrı ve ayrıcalıklı bir kitaptır, dinamik, canlı ve sürekli bir değişim içindedir. Birisinin diğerini bilmesi ve anlaması başka, insanın kendini anlaması başka şeydir. “Hayır ve şer Allah’tan ise fıtrat ve istidatların verilmişliği esas ise kaza ve kadere inanmak varsa ve elde irade yoksa benim ne günahım olabilir?” diyen kişiye söylenebilecek bir tek şey vardır ‘benim’ dediğin iradesiz kimdir?

            Doktorun hastasını, öğretmenin öğrencisini bilmesi ve anlaması beklenir. İnsanın kendini bilmesi ise kendisinden toplumca istenir. Kutsal mesajlar da insanın kendini bilip anlaması konusunda yardımcı olur. Bu mesajlara inanmak insanın kendi yararınadır. Halk edilenlerin nasıl halk edildiği, yaratılan canlıların nasıl yaratıldığı ve inşa edilen insanların nasıl inşa edildiği, kutsal kitaplarda örnekleriyle açıklanır. Her şeyin bir amaç için yaratıldığı ve bu amacın ne olduğu, hedefe nasıl ulaşılabileceği anlatılır. “Oku, düşün, tefekkür et, bilgi elde et, ilmi anla, tüm varlığı idrak et” kutsal mesajları akıllı ve aklını kullanan insanlar içindir. Akıl, kullanıldıkça gelişir, anlayış ve idraki artar.

            Her insan bir kitaptır, ayrı bir bütündür, farklı bir ismi, cismi ve resmi vardır. Evrende, altın ve elmas gibi, var olan her şeyden insanda da vardır. Kutsal mesajlar Âdem ile âlemin ikiz olduğunu bildirir. Birine bakarak diğeri anlaşılabilir. İkiz atom, elektron ve fotonların her özelliği âlem ve Âdem için de geçerlidir. İki galakside saptanan ikizler, örneğin elektronlar, birbirleriyle anında haberleşircesine ortak hareket ederler. Zaman ve mekân mefhumları yoktur. “Doğada ve evrende ele alınan her şey bir isim ile anılır ve bilinir. Farklı şeyler varlığın kesret halidir ve celal tecellileri olarak anılır. Kesretin vahdet olduğunun idraki büyük bir güç, kuvvet ve kudretin ortaya çıkışına, cemalinin görünmesine neden olabilir.” (13.12)

            Her insan, her kitap ve her şey kendine özgü fiil, sıfat ve kişilikle vardır ama hepsi birden bir ve tek bütün de oluştururlar. Celal tecellileri kesret görünür ama aslında kesretin de vahdet olduğunun idraki kaçınılmazdır. İnsanlar birer kitap ise de aynı kütüphanenin birer kitabı oldukları hemen anlaşılabilir. Kendini bilenin bir kitap olduğunu anlaması ve bir kütüphaneye ait olduğunu idrak etmesi gerekebilir. Bu kitabı da kendisinin yazdığı gerçeği ayrıca düşündürücüdür. Kitap yazımı için çok sayıda gerekli şeylerin ‘verilmiş’ olmasının idraki bireysel akışkanlığı durdurabilir ve dondurabilir. Yağmurun damlalar halinde yağması damlaların faaliyetleri değildir. Damlaların birleşerek göl veya derya oluşturabileceğini bilerek damlanın özelliklerinden deryanın tüm özelliği bilinemez. Damlada deryalık yoktur. Ancak inşa edilişinin kanıtı olarak insanın insanlığı gösterilebilir. Kâmil insanın kalbinde insanlığın ve âlemlerin tümü zerre kadar yer tutabilir. Allah, insanın gönlündedir!

            Umarım, biz de kendimizi arar, bulur, bilir ve Resulün kitabında yerimizi alabiliriz.

8 Nisan 2018 Pazar

Resulsüz Olmaz


            Resulsüz Olmaz

            “Düşünme, düşünerek fikir üretme, gücü ve kuvvetini, kutsallığı nedeniyle, terbiye etmeye gerek duyulmaz. Cisim ve cesetten arınmış hali nedeniyle de fena etmeye, fani olmasına gerek yoktur. Düşünebilme, fikir üretme yetisi, kısa zaman içinde, bir anda, zahir olabilir ve bir anda bir fikir ortaya çıkabilir ve delillerle yön değiştirerek, tüm kıyaslamaları birleştirip, senteze ulaşabilir. Kalp, vücudun birliği ve bütünselliğini idrak eder ama akıl, kıyas yolu ile cüzî, kısmî, parçalara ait bilgilerden sistemin bütününe, fikirsiz geçemez. İnsan, beden şehrindeki her ayrıntıyı tam olarak idrak edemez. Bilinen ayrıntılar, bütünü oluşturacak şekilde birleştirilemez. İlim ve cisim âlemleri ayrı iki âlemdir. Ayrıntılı incelemelerle bilinmeye çalışılan parçalardan, bütüne ve onu oluşturan fikrin kendisine ulaşmak mümkün değildir. Fikir sayesinde iki âlem idrak edilebilir.” (27.22) Kuş gibi uçak bile, hala, kuş değildir.

            Her şey, ilmin bir uygulamasıdır. Şey ile hakikati farklıdır, akıl bunu fark edebilir. Şeyin, ilminden farklı ismi, cismi ve resmi olamaz; şey, ilminin deposudur. Uygulama sonucu olan ‘şey’ uygulanan ilmi bilemez, o ilme ulaşamaz, o ilim ile doğrudan iletişim ve etkileşim içinde olamaz. Parça, bütünlüğü bilemez, doğrudan, eşit gibi iletişim ve etkileşimde olamaz. Bütün fikri, ilmin ayrıca uygulanabilir bir bölümüdür. İnsan, kendisine hizmet eden yeteneklerinin, alt sistemlerinin toplamıdır. Göz sadece görmeyi, kulak sadece duymayı bilir. Sindirim sistemi, kendi içinde bir bütündür, alt sistemler uyumlu çalışır ama biri diğerini bilemez. Her alt sistem bir üst sistemin bir parçası, bir alt sistemidir. Her alt sistem bir üst sisteme bağlı ve bağımlıdır, bağımsız ve ayrıca çalışamaz. Her açık sistem çevresinden girdiler alır, girdileri kendi bünyesinde işleme tabi tutar ve üretimin sonuçlarını ürün, çıktı olarak çevresine yani bir üst sistemine verir.  “İnsan bir parça mıdır, bütün müdür?” cevap ilham gerektirebilir.

            İnsan, bir açık sistemdir, işlem ve oynama alanı çok geniştir. Çok şeyden etkilenir ve çok şeyi etkiler. Bulunduğu yere hâkim olmak ister. Doğaya hükmetmek, onu değiştirmek ve arzu ve isteklerine uygun hale getirip, kendisine hizmet ettirmek ister. İnsanın hakikati de kendisinden farklıdır. İnsan da ilminin aynı ve deposudur, ilminden ayrı ve gayrı ismi, resmi ve cismi olamaz. İnsan, bir fikrin uygulamasıdır ve fikir kutsaldır. İnsan açık bir alt sistemdir.

            “Dedikleri ve düşündükleri bilinen, zahiren de İslam hali üzere olan müminler terk edilmez. Belki bağlılığı ve bağımlılığı artırmak veya imtihan etmek amacıyla, bir süre için serbest bırakılır. Böylece kötü nefis sıfatlarına, şeytan ve kuruntuya dayanan heveslere sahip olanlar ortaya çıkar. Kalp sıfatlarıyla oluşan güzel ahlak sahipleri, ruhun müşahedesi, sırra ulaşma isteği ve girişimleriyle nefis sıfatlarından uzaklaşır. Bu nedenle bu iki grup arasına fitne girer, anlaşmazlık çıkar, kötü olaylar olur. Sonuçta nefis ve şeytan tarafını seçenler ile kalp ve ruh tarafını tercih edenler arasında ayırım keskinleşir, fark yaratılır, bilgi ve muhabbetin Allah için olduğu idrak edilir. Müşahedeleri, bilgileri ve muhabbetleriyle müminler doğru yoldadırlar.” (3.179)

            “Ancak gaip vücudunuzla sizin aranızda uzaklık vardır. Fıtratınızda, ilişki kurup, gaip vücudunuzla iletişim ve etkileşime girme istidadınız, yeteneğiniz yoktur. Resul vasıtası olmaksızın, siz, sizde gizli bulunan ahval ve hakikatlere ulaşamaz, gaip vücudunuzla haberleşme kuramazsınız. Kendi hakikatinize, kendi kendinize ulaşamazsınız. Allah, sizi hidayete, doğruluğa, eriştirme yeteneğine ve nefsaniyeti açısından aynı cinse sahip resulleri seçer. Sizin gaip olan vücudunuzun esrar ve hazinelerine sizi hidayet etmesi için o resulü keşif eyler, esrarlı hakikatlerine muttali, haberli, kı­lar.” (3.180)

            “Buna binaen sizin, re­sullerden telâkki ve kabul etmenizin mümkün olması için, kalben kabul ile Allah ve Resullerine iman ve irade ve şeriata sıkıca tutununuz. Tutunursanız, size ‘hakikati keşfetme’ büyük sevabı vardır. Allah'ta fâni olmakla infak ediniz, rahmetine kavuşursunuz, nurlu cemalini örten perdeleriniz kalkar. Peygamberlerin tevhit ilmiyle, gökten, ruh semasından gelen aşk ateşiyle, nefislerini kurban edip, ifna etmeleri rablerinin işitici olmasındandır.” (3.181)

            Nefsanî faaliyetler ile kalbî faaliyetler iki ayrı âlemdir. Nefsanî âlemde yarışma, kalbi âlemde paylaşma hâkimdir. Üreticiler arasında da bir rekabet, tüketiciler arasında da bir rekabet vardır. Rakipler arasındaki yarışma mücadeleye dönüşebilir. Bunlar arasındaki paylaşımlar, paylaşılanların az veya çokluğuna göre kapışmaya dönüşebilir. Paylaştıkça azalan şeyleri paylaşım, adaletten uzaklaşabilir. Gazap ve şehvet kuvvetlerinin hâkimiyeti altındaki nefsanî güç ve kuvvetler, tüm paylaşım fiillerini kavgaya dönüştürebilir. Böylece kötü nefis sıfatlarına, şeytan ve kuruntuya dayanan heveslere sahip olanlar ortaya çıkar. Kalp sıfatlarıyla oluşan güzel ahlak sahipleri ise ruhun müşahedesi, sırra ulaşma isteği ve girişimleriyle nefis sıfatlarından uzaklaşır. Nefsanî fiiller beden, madde ve maddi şeylerle ilgilidir. ‘İnsanın fikir babasına ihtiyacı yoktur’ deyip resulü inkâr eden, toplumsal öğretileri de reddedebilir. Kalbî fiiller ise ruh, ilim, güzel ahlakla ilişkili duygusal düşünce ve fikirlerle ilgilidir. Önemli olan düşünen akıl sahiplerinin nefis ile kalp ayırımını yapıp kalbi tercih etmesidir.

            Bir ayette, ‘İlim, Hakk’ın gölgesidir’ deyimi geçer. (25.45) İnsan, kutsal bir fikirdir. “Her şeyin hakikati Hakk’ın ilminin aynısıdır, vücudu ilmi ile oluşur, ilmi zatının aynıdır ve zatı aynı vücududur. (41.53,54) Yukarıdaki ayet ‘Ancak gaip vücudunuzla sizin aranızda uzaklık vardır’ diyerek, parçanın bütünü anlayamayacağına işaret etmektedir. Üstelik “Fıtratınızda, ilişki kurup, gaip vücudunuzla iletişim ve etkileşime girme istidadınız yoktur. Resul vasıtası olmaksızın, siz, sizde gizli bulunan ahval ve hakikatlere ulaşamaz, gaip vücudunuzla haberleşme kuramazsınız. Kendi hakikatinize, kendi kendinize ulaşamazsınız.” Gerçekleriyle, insanın, elçiyi görevlendirene ulaşmak için elçiye muhtaç olduğu üzerinde durulmaktadır.

            Su, ilmin rumuzudur. Yağmur, bir rahmettir. Yağmur taneleri halinde gökten inen suya benzer şekilde, bilgiler de kutsal olan ilimden kutsal fikirlerle iner, anlaşıldıkça, bilgiler çoğaldıkça bilim halini alır, uygulamaların ardında ilim olduğu, ilmin vücudunun olduğu idrak edilir. Yağmur damlaları buluta kadar izlenir ancak bulutların oluşumu hakkında sadece fikir vardır. Güneş altında buharlaşıp bulut oluşturan suyun, orman veya okyanus gibi, hangi mevcuttan kaynaklandığı bilinemez ama bir vücuttan çıktığı kesindir. Suyun yeryüzüne gökyüzünden indiği de düşünüldüğünde, suyun evrende bilinemeyen bir vücuttan kaynaklandığı da gerçektir. Bilinemeyene ‘gaip’ denebilir. İnsanın madde ve manasının kaynağı da bilinemez, ‘Görünmeyen, Gizli olan, Âleme’, gaip vücut denebilir. Gayba inanmak, bilinemediği için, bir anlamda zorunludur. Damlanın serüveni bulutta başlar, deryada biter. İnsanın yaşamı da aslına dönünceye kadardır. Kalbî iman ile Allah’a dönüş kaçınılmazdır, bilinse de bilinmese de. Resulüne inanarak aslına dönenin yeniden dirilişi de bir gerçektir. Resul, hakikati arayanlara şefaat edecek, hakikat güneşi altında rahmete kavuşturacaktır.

            Umarım, elçinin muhabbet elini tutar, hakikat güneşine maruz kalıp rahmete ulaşırız!

15 Şubat 2018 Perşembe

Bilimsel Körlük


            Bilimsel Körlük

            İnsan, bilmek için donatılmıştır. Bilgilerin kaynağı doğa ve evrendir. Akıl, hafıza, anlayış ve idrak hep bilgi elde edip işlenmesi için verilenlerdir. İnsan, bildiği için ve bildiği, uyguladığı kadar insandır. İnsanı anlamak ve değerlendirmek de güçtür. Bir elementin atom yapısını bilmek veya galaksileri bilmek kullanılan aletlere bağlıdır. İnceler ve gözlem yaparak bilinebilir, durumları, insana kıyasla, durgun sayılır. İnsan, var olanların içinde en dinamik olan ve çok şeyi içeren bir varlıktır. Özellikle maddesel yönüne veya bedensel faaliyetlerine hükmeden duygularını anlamak zordur. Çok sayıda uzmanın işbirliği ve eşgüdümüyle yürütülecek ortak ve sürekli çalışmalarla bir anlık sonuca ulaşılabilir. Çevre koşullarına uyum gösteren insanın etkilenme ve etkilemesi de değişecek ve gelişecektir. İnsanın beden ve ruhunun anlaşılması için ise tüm ilim dallarının birlikte, ilmin tümünün, kullanılması gerekir.

            Tüm kutsal mesajları özetleyen Kur’an, ilmini, evrenin tümünün, içindekilerle birlikte, neden ve nasılıyla ortaya koyar. Kısaca, var olan bir şeyin, Hakk’ın ilminden aldığı uygun pay ile var olduğunu bildirir. İlmin indirildiğini, ilmin uygulanmış halinin Furkan olduğunu açıklar. Her şeyin ilimden aldığı bir özellikle var olduğunu ve bu özelliğin kendisine özel ve özgü olduğunu söyler. Böylece her şey ilmin bir uygulamasıdır ve bilgisinin deposudur, bilgisinden başka bir şey de değildir. Bir şeyi anlamak için onun bilgilerine ulaşmak ve onları bilmek, onların nasıl birleştiğini bulmak gerekir. Bilgisi bilinmeyen bir şey bilinemez. Doğanın veya evrenin ardındaki bilgiler ve ilim bilinmedikçe her şey gizemini korur. Cansız varlıklardan canlılara, bitki ve hayvanlardan insana geldikçe ilmin uygulanmasındaki karmaşıklık artar. Fizik ve kimya gibi temel bilim dallarıyla hava, su, toprak ve ateş gibi temel unsurları anlamak mümkün olabilir. Ancak anasırların yapısını bilmek insanı bilmenin sadece başlangıcıdır.

            Fizik ve kimya gibi, sınırları belirli bilim dallarında uzmanlaşmak, diğer alanlarda sınırlı kalındığını gösterir. İlim dallarının ayrılığı, diğer alanlardaki bilgilerin sınırlı oluşunun kanıtıdır. Uzman bir fizikçi hem fizikçi hem de kimyacı olamaz. Disiplinler arası ilişkiler de bir uzmanlık işidir. Bitki ve hayvanların doğasından söz edilir. Oysa insanın dini ve ahlakı üzerinde durulur. Bir fizikçi veteriner bile değildir. Aynı uzmanın din ve ahlak konusunda laf etmesi bilimsel ahlakın dışına çıkmak, hatta ahlaksızlık, yücelmeye başlanan dip noktası olabilir.

            İnsan ahlakı, Kur’an ilminin uygulanmasının doruk noktasıdır. Bu noktaya ulaşmak bir hedef, bir amaçtır. Olgun insan olma gayretleri, ilmin tümünü anlama çabasıdır. İlmin kaynağına inildikçe bir açılımın çıkış noktasına yaklaşılır. Su kaynağına ulaşıldıkça görüldüğü gibi, görünmeyenin görünür olmaya çalışması, ortada olmayanın ortaya çıkmaya çalışması söz konusu olur. Burada da, bir fizik uzmanlığında olduğu gibi, içgüdüsel, sezgisel öngörüler ile ilhama dayalı bilgiler değer kazanır. Tez ve anti tezlerin sentezleriyle, uygulamalardan uygulanan ilmin kaynağına doğru çıkılır. Bir fikir geliştirmek ise akıl etme gücünün kullanımıdır. Bir arabanın parçaları, fikir sahibi olunmadan monte edilemez. Fikirler zamanla, uygulandıkça gelişir. Mağaralardan yüksek binaların inşaatına geçmek kolay değildir. İnsan da temel bir fikir ile inşa edilir. Bireyin insanlığı, mesleğinin çok ötesindedir, bilimsellikle sınırlanamaz. Mühendislik, maddenin inşaatıyla, tevhit ilmi insanın inşasıyla ilgilidir.

            “Allah her şeyi, imkân âleminde mümkün kılmış, kendine yokluk ile şahitlik eder olduğu halde, icat etmiştir. Her şey takdirincedir. Her şey, sıfatından bazısını kabul ettiği kadardır, bazı sıfatlarını gösterecek kadardır. İcat edilen eşyanın her istidadı, her sıfat ve yeteneği bir olgunluğun göstergesidir. Hakkın sıfatından ibaret bulunan her olgunluk bir eşyada istidat bulmuştur.” (25.1,2) “Mahcuplar büyük kıyameti, yeniden dirilişi, tekzip ederler. Bu tekzip ya perdelenmenin çokluğundan veya istidadın, yeteneğin, anlayışın eksikliğindendir. Gerek perdenin kalınlığı gerekse anlayışın kıtlığı azap ve işkenceyi getirir ve gerektirir.” (25.11) “Her şey hak ile zahir olmuş, görünmüştür. Her şey hakkın görünür halidir, hakkın zahir olmuş halidir. Yokluk, gizlenip sırlanarak, sır tutarak, izafi vücut bariz, apaçık olmuştur. Nur, hariçte zahir olan vücuttan ibarettir. Eşya ve görünen vücutlar, ezeldeki ilimlerinin açığa çıkmış, görünür olmuş halidir. Her vücut bir ilimle görünür olmuş; vücut, ilmin, info, bilginin görünür halidir. İlmin görünür haline ‘gölgenin uzatılması’ denir. Kütlenin, görünen enerji olan ışığın, hakikati, hakkın gölgesidir. Kütlenin hakikati bilinirse, kütlenin görünen ışık enerjisi olduğu idrak edilir. Mutlak vücudun ortaya çıkmış, görünür olmuş sıfatıdır. Her cisim ışır, ışık saçar, ışınım halindedir, hakikatini görünür kılar, enerji yayar.” (25.45) Yer ve gökler ile içindekilerden, yaratılmışlardan bahseden tabii ki ilimden söz eder.

            Uzman bilim insanları bindikleri dalları keser. Genel kabul gören düşüncelerden en önemlisi budur: “Bilim, her bilgiyi, aksi ispat edilinceye kadar doğru olarak kabul eder ve bugüne kadar elde edilip de aksi ispat edilmeyen önemli bir bilimsel bulgu yoktur.” Kısaca bilimsel açıdan henüz önemli bir sonuca varılmadığı düşünülür. Hem “Ne biliyoruz ki” denir hem de bilim insanı olmaktan gurur duyularak kutsal mesajlar reddedilir. Yokluğu kanıtlanmadığı halde ‘varlığı kanıtlanmadı’ diyerek “Allah, var olandır” gerçeği inkâr edilir. Bilmeyen, bildiğinden emin olmayan birinin ayetleri inkâr edişi hiç önemli değildir. İlim bir ve tektir, var olan her şey ilimle var olur ve ilim, inanılan her şeyin kanıtlanması içindir. Bilimsel körlük de cehalet kuyusundadır, dip bulunmadan doruğa çıkılamaz ama gayret gereklidir.

            “Ben hayvanlardan farklı, fazla ve maddi ve manevi donanımı onların ötesinde olan bir beşerim idrakine” varabilen, Âdemdir. Âdem, maddesinin halk edilmiş, canlılığının yaratılmış, kendi kendine öğrenecek kadar eğitilmiş ve öğretilmiş olduğunu, amacının kâmil insan olmak olduğunu, bu amaç için inşa edilmesini isteyip izin verdiğini, kabul edip, söz ve hal lisanıyla aşikâr edendir. Âdem, kendisinin ilimden ve ilim için yaratıldığını, ilimle donatıldığını bilir. Âdem, amacına uygun olarak, Hz. Muhammet’in nuruyla, ilminin idrakiyle, yaratılıp yetiştirildiğini bilir. Bilgisinin ve ilminin sahibinin kendisi olmadığının idrakindedir. Allah’ın ilmi, izni ve yardımıyla bilinebilir. Âdem, elektrik yükü ve kütlesi olmadığı için ‘hiçbir şeyin özeti’ denilen ama ışık hızında hareket edebilen bir enerji damlası olan fotonun Allah’ın nuru olduğunu ve her şeyin bununla ortaya çıkıp, parlayıp görünür olduğunu idrak eder. Ruh, kalp, nefis, beden ve bedenin maddesi ile manasına ilişkin ilimlerin söz konusu olduğu ortamda, bedensel çamura ilişkin bilim de kapsam dâhilindedir ama asla diğer tümüne rakip olamaz. Teknik ahkâm kesilmemelidir.

            Umarım, bilimsel körlük çukurundan kurtulup gören, işiten ve bileni idrak edebiliriz.