4 Mayıs 2014 Pazar

Tanrı’yı İnsan Yaratmış!

Sevgili okuyucu kardeşim kitabı okumak veya indirmek istersen lütfen tıkla.
Tanrı’yı İnsan Yaratmış!
Kitabı okumak için, önce sol klik sonra altta çıkan dropbox'a tıklayınız:  Click here to view.

İnsan ve insanlığın içinden, derinliklerinden, bilinmezlikten ortaya çıkıştır "biliniş". Bilinmezlikten bilinmeye geçiş, yokluktan varlığa, tanınmamaktan tanınmaya varış, insana öğretip bilmesini sağlayarak bilmeye tırmandırış ile mümkün olmuş.

Önce bir şey oldu ki isimlendi, ad takıldı, isim verildi. Fiil olmadan ne olduğunu anlatmak için isim verilemez. Ötekine anlatım gerekmese düşüncede kalabilir. Aynı düşünme ve anlama yeteneğine sahip bir kişi daha olmalı ki anlatım olabilsin.

Bir genç, sevdiği ile görkemli bir ortamda dans etmesi durumunda, her şeyin kendisi için hazırlanmış olduğunu düşünebilir. Her şey kendince kendisi içindir ama aslında her şey Kral içindir, onun eğlenmesi içindir. O demeden, istemeden hiçbir şey yapılamaz.

"Tanrıyı insan yaratmıştır" diyenler var. İnsan önce böyle bir kavram geliştirmiş. Sonra düşüncesini paylaşabilmek için adlandırmış. Zamanla kavram da isim de yerine oturmuş. Çok sonra biz de bugün nasıl olmuş da bugüne gelinmiş derken her şeyi bütün çıplaklığı ile ortaya koyarız. Cesur bir şekilde çok doğru Tanrıyı insan yaratmıştır deriz! İşte tam bir insanlık hali!

Bir başka açıdan bakalım. Önce hiçbir şey yoktu. Aniden bir patlama oldu. Patlayan nedir, neden patladı, patlamadan önce neydi ki sorularını geçelim şimdilik. Yer ile gökler ayrıldı. Yer soğudu, su oluştu, en basitinden hayat başladı, otlar, ağaca, itler atlara dönüştü. Nihayet kendiliğinden bir memeli çeşidi ayağa kalkıp düşünmeye başladı.

Bu düşünmeye başlamışlıktan biz de düşünmeye başlayalım. "Ben" bilinmek isteseydi(m), ne yapardı(m). Tam da aynı şekilde, bu sırayla, bu önceliklerle, ortam hazır olurdu önce. Henüz altını temizleyemeyen yaratığın Tanrıyı yaratması böylece mümkün olurdu!

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir deriz. Ne de güzel laf ettik diye üstüne de otururuz. Sıra yaratmaya bile gelse atma tutmaya bayılırız. Avcılık ilk mesleğimiz ne de olsa. Aklı da biz yarattık ya geriye ne kalır zaten. Koskoca memelileri yarattıktan sonra küçük bir akıl takmak iş olmasa gerek. Bu aklı sürdürmesek iyi olacak sanırım. Kral olmalı ki istediği, sevdiği olsun.

“Ey sevdiğim, sevdiğim için kendime özgü yarattığım, bu gidiş iyi gidiş değil, dön, rücu et, geri gel, biraz kendini bul ve bil gerisi kolay” nidasını duyabiliriz bugün bile. Duymak isteyen duyar, Tanrıyı yaratan bunu mu yapamayacak. İnsan Tanrıyı kendini bildikten önce mi sonra mı yarattı diye sorulabilir. Çünkü hala kendimizi, insanlığımızı bildiğimiz pek iddia edilemez.

Başladığımız düşünceyi sürdürelim. Zaten her şey bir küçük düşünceden çıkar. Sonra kuvveden fiile çıkış izler. Hayaller gerçek olur. Belki de ilim ruhundan idrak nuru, sonra da tasavvurlar, düşünceler, manadan maddeye geçişler başlayabilir. Her yapay yapılar gibi insan da insanca, insanlıktan yaratılan yapay bir şeydir. İnsan, insan yapısıdır, ancak, ilk insan Âdem yaratıldıktan ve ilk öğrendikleri öğretildikten sonra. İnşaat için ilk temel taşını koymak, mabet inşası için ilk fiilin önemini kavramak, açılımı idrak için gerekli ve yeterli olabilir. Bir şey için “bir” diyebildikten sonra diğerlerini saymak kolaydır. İlk fiilin sahibi olan fiillerin de sahibidir. Hangi sıfatlar altında hangi işlerin yürütüldüğü teferruat olabilir. Hayırlı yaratışlar!

22 Mart 2014 Cumartesi

İnsanın Anlaşılamaz Yapaylığı !


 
İnsanın Anlaşılamaz Yapaylığı

                                                                                                          Ev Ödevim 23032014

Sun’i, yapay: İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.
İkinci baskısı yapılan bir kitabın bir makalesini okuyorsunuz, kitap için önce bir sol sonra da altta çıkan dropbox'a tıklayınız lütfen:
Click here to view

İnsan çok ömür bir şey, hayret bir şeydir. Bir kelimenin, insanlar tarafından hazırlanan bir sözlükteki, anlamlarına bakınız. Aynı cümle içinde kullanılan tanıtım kelimelerine göre insan yapısı bir şey sanki sahte ve uydurma olmak zorunda. Diğer yandan yapay zekâ ve organ geliştirmekle, insanlığımızla övünürüz.

İnsanın gelişimine bakılırsa gerçekten doğal ve yapay aşamaları dikkat çeker. Ayetlerde de belirtildiği şekilde, insan “ters tutunan bir su damlasından” oluşur ve topraktan biten ot gibi doğadan çıkıp kurtulur. Zamanla insanın edindiği ve işlediği bilgiler sayesinde ve bilgilere dayalı uygulamaları ile insanlığa yüceldiği gözlenir.

İnsanı Doğa’dan çekip alırsanız Doğa eksik kalır, Doğa’da büyük bir boşluk oluşur. İnsanda Doğa’da olmayan ve Doğa’dan gelmeyen önemli özellikler ve yetenekler vardır. İnsanda olanlar başka bir canlıda yoktur. Öyle ki diğer tüm canlı ve cansızlarda bulunan özellik ve yeteneklerin toplamından da üstün olanlar insanda toplanmıştır. Bu üstünlükle insan Doğa’yı ve evreni anlayabilir, değiştirebilir, geliştirebilir ancak, kısmen de olsa, yok edebilir de. İnsan, bilgileri sayesinde, ilmi ve hatta ilim olduğunu idrak edebilen yaratıktır. Çevresini ve Doğa’yı bilerek ardındaki ilim gerçeğine ulaşmayı başarmıştır.

Bilginin kendisinin bir sıfatı yoktur. Bilginin uygulanması iyi ya da kötü olabilir. Aynı bilgiden enerji de üretilebilir bomba da. Yüksek tahsilli birisi insanlığa yararlı da olabilir zararlı da. Karıncaya çalışkan, aslana asil ve kargaya hırslı sıfatlarını kendi sıfatlarından veren de insandır. Bu nedenlerle her kişi küçük yaştan itibaren bir eğitim ve öğretim sürecinin içine sokulur. İnsan olması, iyi, doğru ve güzel insan olması için çaba harcanır.

Her insan adayı eğitim ve öğretim süreci içinde gösterdiği başarıya dayanarak Doğa’dan kurtulabilir ve insanlığa doğru yücelebilir. Bu yücelişte bilginin kıymeti bilindiği için bilgi edinme ekol ve okulları, toplumun özel ve resmi kurum ve kuruluşları oluşturulmuştur. Tarih boyunca bu amaçla nice dernek ve dergâhlar kurulmuştur. Tümünün ortak özelliği, insanı kemale erdirmek, insan-ı kâmil inşa etmek amacıyla, eğitim ve öğretime dayalı, insanlığa yüceliş sürecini sistemli bir şekilde yürütmektir.

İnsanlığa yüceliş belirli bir başlangıcı ve belirli bir sonu olan bir süreçti. Bu sürecin işleyişinin de belirli bir sistemi vardır. Süreç içine, insan adayının idraki için, çevreden “girdi” olarak yalnız bilgi alınır. Bilgiler sürecin içinde sistemli bir şekilde yürütülen “üretim faaliyetleri” kapsamında işlenir. Sürecin sonunda çevreye “çıktı” olarak, yine yalnız bilgi ve bu bilgiye dayalı, öğretme sıfatlı davranış verilir. Öğrenilenler öğretilmeye dönüşerek süreç süreklilik kazanır. Aday idrak ile insanlığa ermiş olabilir.

 

İnorganik olanın dibinden organik canlıların doruğuna kadar doğa bilinmekte ve ayrıntılarına girilmektedir. Taş ve topraktan bakteri ve virüslerin nasıl oluştuğu, su ve sıcaklığın buna etkileri iyi bilinir. Bu oluşum inorganik maddenin bir özelliğidir ve aynı koşullarda yine tekrarlanabilir.

Yapaylık insanın doğasında ve kendisindedir. İnsanın doğası kısmen Doğa’dan gelir ve Doğa ile ilişkilerini insanca kurar ve sürdürür. İnsanın kendisi ise Doğa’dan ötede, Doğa’nın ardında ve üstündedir. Karmaşık olan insanın kendini bilmesidir. Esas kaçınılmaz kaos budur ve buradadır. Doğa’yı anlamak kolaydır.

Kaosun anlamı karmakarışık değil, anlaşılması zor, ilahî düzen denebilecek kadar karışık ve karmaşıktır, bu nedenle idraki güçtür. İnsanın Doğa’yı anlaması, kendi yapaylığını anlamasından ve kendini idrakten daha kolay görünür. Bazı konularda “bir insan bunu nasıl anlayamaz?” diye şaşılır. Diğer bir deyimle bazılarının bir şeyi “anlayamazlığının derinliği” anlaşılamaz derecededir. Bu duruma dipsiz kuyu denilse yeridir. Basit bir konuyu anlatırsınız karşınızdaki bir türlü anlayamaz. İşte bu, insanın “anlaşılamaz” derecedeki “anlayamama” durumu, idrak edişin köklerinin yerini, nasıl bir bataklıkta ve ne kadar derinde olduğunu gösterir. İdraki idrak eden idraksizliği de idrak edebilir.

Doğa’da olmayan belki de budur, idraksizlik temelinde yücelen idraktir. Her karınca bir karıncadır, her aslan da bir aslandır ama hiçbiri ne olduğunu bilemez. İnsan bilir, eşyayı bilgisiyle bilir, kendini ilmi ile bilir. Kendisinin ilimden ayrı ve gayrı ne bir resmi vardır ne de bir cismi vardır. İnsandan ilmini alırsanız geriye bir insan kalmaz, kalan resme ve cisme insan denmez, belki ot belki de it denebilir.

İnsan, insan yapısı bir şey olmaya daha yatkındır. Yapayın tanımındaki “yaradılıştan olmayan” deyimi yerine “doğal olmayan” olmalıydı. İnsanın yaradılışı doğanın oluşumundan farklı olmalı. Yaradılıştan gelen, doğal olanlardan üstün yetenekleri sayesinde insan “olgunluğunu” üretebilmektedir. Doğa’dan gelen doğal yönü olsa da insanın bilgiden ilme erişmesi insancadır. Doğa’nın evrimsel gerçekliği üzerine devrimsel denebilecek ilim ile yücelişi yaşama geçirmesi tamamen insancadır ve insancıldır.

İnsanın yücelişinin, doğal evrimsel gelişim sonucu olması mümkün değildir. Bu nedenle insanın yücelişi doğaya, doğal akışa bırakılmamıştır. Yüceliş amacıyla akıllı insanlar ele alınıp sistemli bir şekilde yetiştirilmek üzere “olgunlaşma” süreçleri geliştirilmiştir. Tarihimizde “ahilik” gelenekleri herkesçe iyi bilinir. Toplumumuzda bu sürece örnek olarak kadim ve küresel dernekler tarafından geliştirilen “çırak”, “kalfa” ve “üstat” aşamalarını gösterebiliriz.

Din kurumunun da amacı budur. İnsan doğmaz insan olunur. Doğa için “halk ediş” deyimi kullanılmasına karşın Âdem yaratılmıştır. Yaratılan, yaratılışı ve yaratmayı, yaratıp öğretenden öğrenerek yaratır. İnorganik ortamdan organik canlıların gelişini ve gelişimini doğal bulan âlimler “yokluk” temelinden, ademiyetten, insanın insan olmasını da doğal bulabilir, sonra da insanlığa “yapay” diyebilir. Zaten “idrak” her zaman, hemen herkes için bir sorun olmuştur, her âlim arif olamaz, anlayışla karşılanmalıdır. Kitap: Click here to view.


5 Mart 2014 Çarşamba

İslâm Âlemi Neden Geri ve Fakir!


(sayın okuyucu, aşağıda, 243 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)


Kitabı okumak için tıklayınız:



2. Baskı:

 1. Baskı:  
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.


 

İslâm Âlemi!

            Özellikle “hakikati” arayanlar arasında konuşulan, görüşülen ve şaşılan bazı konular vardır. “Nasıl olur?” diye cevap aramaya çalışılır bu konulara. Hatta bazen “çok güzel” denen görüş ve çözümler hemen unutulur. Belki de unutulmasının en önemli etkeni çözümün ucunun bize dokunması ve acıtmasıdır.

            Bu konuların önemlilerinden biri “İslâm âlemi neden geri kalmış ve diğer âlemler neden ileri gitmiş, hatta daha da ileri götürürsek, ilahî adalet bu işin neresinde?” diye ortaya konabilir. Soruyu soranların, cevap olarak bir şeyler ileri sürenlerin değil, halkın ekserisinin bildiği birkaç gerçeği dizersek cevap kendiliğinden ortaya çıkabilir.

            “Din İslâmiyet, İslâmiyet teslimiyettir” hemen herkes bilir. Hz. İbrahim tevhit öncüsüdür, İslâmiyet onun dinidir, üç semavî dinin de özü birdir. Kitaplı olarak bilinen bu dinler birbirini bütünler ve aynı, bir ve tek mesajın birer parçasıdırlar. Mesaj en sonunda son peygamber tarafından, eksik tuğla yerine konarak, tamama erdirilmiştir. Önce zahirî sonra batınî âlem en sonunda her ikisi de kutsanmıştır ve bu mesaj evrenseldir tüm kâinatı kapsar. Kendilerini doğanın bir parçası olarak gören Kızılderililer, nirvanaya ulaşan Budistler teslim olmuş bilgelerdir. “Yer ve Gök Tanrı” diyen Şaman da bilgedir, halk zahir Hak batın diyen ise ariftir.

            İlahî adalet vardır ve gerçektir. İlahî kanunlar vardır her yerde ve her zaman geçerlidir. “Say kanunu, yani çalışma, hak etme yasası” vardır ve herkese eşit bir şekilde uygulanır. Yer çekimi yasası kadar geçerlidir. “Çalışmayana, çocuklar için de ağlamayana, mama yoktur” denir. “Allah her yerde, her zaman hazır ve nazırdır.” Her yerde ve her zaman var olan da hazır ve nazır olan da başkası, gayrisi yoktur.

            Kilise, mabet ve tapınaklarda dua etmekle bir şey elde edilemeyeceğini öğrenenler nihayet aklını kullanmaya başlamış, ilim sahibi olmuş, birbirlerinin hak ve yetkilerine, insan haklarına saygı duymuş ve güzel ahlak sahibi olmayı başarmışlardır. İslâm âlemi diye birkaç Ortadoğu ülkesini örnek göstermek doğru değildir. İslâm “benlik” gütmeyen her dinin ortak özelliğidir. “Müslüman” ve “müslim” kelimelerinin lügat manası “İslâm olan” demektir, “islâm” ise teslim olan demektir.

            Bu kendisi küçük, anlamı derin ve hikmet içeren gerçeklerle bir çözüme ulaşmaya çalışalım. Bizi şaşırtan âleme bir bakalım, ilk emir olan “oku”, “ilim gaib, gayb, kaybındır nerede bulursan al”, “eşyanın hakikatine er” emirlerine uyulmakta mıdır? Uyuluyorsa nerede uyuluyor? Eşyanın hakikatini idrak edecek kadar doğa incelenmekte ve araştırma yapılmakta mıdır? Nerede yapılmaktadır? “Düşünün, düşünmeyenlerin başına pislik yağar” ayetine uygun bir şekilde okunan evrenin hakkında düşünülmekte midir? “Tezekkür edin, tefekkür edin, işi ehline verin, işin ehline danışın, aranızda tartışın, aklınızı kullanın” ayetlerine uyulmakta mıdır?

            Kim çalıştı, çabaladı, uğraştı, didindi hak etti de hakkını alamadı? “Kalkın, dünyaya yayılın ve rızkınızı arayın, emirlere uyun ve dua edin” anlamındaki ayetleri herkes bilir. “Çalışmayanı, aklını kullanmayanı, tembellik edeni, temiz olmayanı Allah sevmez” bilinir, nerede uyulduğu ise dünyada gezerek bile görülebilir.

            Aslında her şeyin sebebi herkes tarafından bilinir de özellikle kendini “halktan” ayrı ve kopuk tutanlarca sorulur neden? Cevabın içinde biraz da kendi suçunu inkâr etmek, ortak olmamak, bir kısmını olsun üstlenmemek gizlidir. Böylece, yalnız ve sadece halkı suçlamak, kendisi halktan kopuk olduğu için de onun dışında ve üstünde olarak suçtan arınmış olmak ister. Denmek istenen “ben okudum akıllı oldum ama halk kendini dine verdi, okumadı cahil kaldı onun için geri kaldı” düşüncesidir.

            Yanlış düşünceler saç örgüsü şeklinde iç içe geçmiş durumdadır. Her şey ilmin somut halidir. Eşya veya madde hakikat güneşinin gurup etmesiyle oluşmuştur. Halk, “müspet” sapından tutulan “müspet ilim” çekici ile “inanç” örsünde dövülmemelidir. Pozitif ilmin karşısında ayrıca negatif ilim yoktur. Maddî ve manevî ilim yoktur. İlim birdir maddeleşmiş hali eşyadır. Hakka giden yolun ilk mertebelerinde ilim ruhu temsil eder. İnsan aklını kullanırsa ilim için kullanır. Akıl ilme gidip gelerek bilgi elde eder. Aklını kullanmayan için veya akılsız olan için din de yoktur iman da. Dinlerin ortak amacı “güzel ahlak” sahibi olmaktır. Aklını ilim için kullananlar, çalışkan ve dürüst olanlar her şeyi hak eder, ilahi adalete göre de hakkını alır. Dünyasını da ahretini de kazanır.

            Halkın topluca kalkınması da aklını kullanan, halkını hor görmeyen, halkından kopmayan, halkının elinden tutan bireyler sayesinde olur. Demokrasi de bu demektir ve bunu gerektirir. “Halk aynı el Hak’tır.” Halka hizmet Hakka hizmettir.” Halkın halk tarafından halk için yönetilmesi de demokrasidir. Halkın kendini bilen her bireyi halkı da bilir Hakkı da. İlim kendini bilmektir, kendini ilmin somut hali olarak bilmektir. “Bir ben varım bir de benim sahip olduğum ilim var” şeklinde değil de “ben ilmin ta kendisiyim” şeklinde bilmektir. Ezoterizmin tamamı bu mesajı kapsar. Kütlenin oluşumunu sağlayan “bozon” da ilimdir.

            Göbeklitepe veya Mısır rahipleri de doğruyu söyledi ama zamanında anlaşılabilecek kadarını söyledi. İnsan ilmin tamamını idrak ederek kemale erdi. Âdem ile insanlığa atılan ilk adım son elçi ile doruğa çıktı miraç gerçekleşti. Dünyanın her köşesinde bilge kişilerce tarih boyunca söylenenlerin hepsi gerçeğe ilişkindir ve doğrudur ama tamamlanması miraç olayı ile gerçekleşmiştir. Şuurlu olarak iman edilir ve mümin olup namaz kılınırsa şuur kalmaz miraç olur. İnsan-ı kâmil böylece oluşmuş arif, âlim ve bilge kişi böylece hayat bulmuş, ölümsüz ruh ile diriliş gerçek olmuştur.

            Doğal “evrimsel” süreçten sonra ilim ile “devrimsel” öğrenme ve yücelme süreci başlar. İnsanın dipten doruğa yücelişi sayesinde kemale eren kişi insanı kâmil olur. İnsan iyi kullandığı “akluhikmeti, aklı ve sezgisi” sayesinde idrake erer. Mesaj tüm evrene kazınmış haldedir. Her şey ve eşya, ağaç duruşu, kuş uçuşu ile bir ayettir yani delildir okuyana. Hak halk olarak görünür bilene, kendini bilene, Rabbini bilene!

             

İnsan ilimdir!


               İnsan ilimdir!


            Bilenle bilmeyen bir olmaz. Arif ilmi, eti, kanı ve canında hisseder, onların ilmin etkisiyle oluştuğunu ve çalıştığını bilir. Beden ve organlarının ilmin eseri olduğunun, ilmin bunlarla zahir, görünür olduğunun idraki içindedir. Hiçbir şey ilimden ayrı, gayri ve ayrılmış tutulamaz. Cahil, yalnız isim ve cisim ile ilgilenir, ardındaki ilimden habersizdir. Yapı taşımız araştırılmalı. Hem dalga hem de parçacık olanın ardındaki ilme ulaşılmalıdır. Batı eşyadır, Batıda yapılan budur, ilme ulaşılır.

            Temelde, var olmanın özü ‘bilgi’, ‘ilim’ ile ilgilidir. Bu evrendeki her obje, her parçacık, her ışık paketi enerjisi bir bilgi taşıyıcısı olarak hareket eder. Her ‘şey’ kendi fiziksel özelliklerinin deposudur, ardındaki bilgisi, özellikleri ve ilmi ne ise odur. Kara delikler, eksenleri etrafında, enerji ışınımına, ‘Hawking radyasyonuna’ sahiptir. Böylece, kara delikler yavaşça hiçliğe buharlaşır. ‘Şey’in kendine özgü bilgisi, transfer edilebilir ve asla kaybolmaz. Olay ufkunun ötesine geçen parçacıklar bilgilerini kaplama gibi çıkarıp, kütleleri enerjiye dönüşerek, olay ufku ötesinde bırakırlar.”(*)

            İnsan ilimdir. Kendini bilmek, ilim oluşun idrakine varmaktır. Kimse ve hiçbir şey ilminden farklı bir resim veya madde değildir.  Herkes ilmin somut bir halidir. Varlığının ilim oluşunun idrakine varan, eşyanın hakikatinin de ilim olduğunu idrak eder ve ilmin bilinmek için olduğunu anlar.

             Bu idrak ile her yönde Hakk’ın yüzü görünür, perdeler, vehim ve ham hayal ortadan kalkar.  Her iş ve eylem ilmin bir uygulamasıdır. Nefsin oluşumu, canlanması, hayat bulması ve yaşaması ilimle olur. Maddeyi ilimden ayrı düşünmek yanıltır. (39.9) Din de bilim de aynı gerçeği anlatır.

(*) The Economist, Stephen Hawking's answer .Aug 26th 2015, by D.J.P

 

13 Ocak 2014 Pazartesi

Eşrefi Mahlûkat ve Dünyası

(sayın okuyucu, aşağıda, 243 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

Kitabı okumak için tıklayınız: Tıklayınız
 
 

               Misal Âlemi Dünyada Eşref-i Mahlûkat!


Misal âlemi olan Dünyamızı biraz yakından tanımakta, okumakta, yarar vardır. Yeryüzü güneşten kopma bir maddedir. Güneş sayesinde görünür ve ısınır, yoksa karanlıkların içinde kara bir noktadır. Cisimlerin, hareketleri kendilerine özgü olsa da, kendi iradelerine dayalı değil, evrensel itim-çekim yasalarına bağlıdır.

Atomun ısı ve ışığı, onun yok oluşundan çıkar ortaya. Milyonlarca atom bombası sayesinde güneş güneşlik yapar, dünyamıza ısı ve ışık saçar. Bir de elektrik gerçeği vardır, ısı ve ışığı dirençten çıkar. Cam içindeki tel, negatif ile remzedilen elektriği iletmeye karşı olan dirençten akkor haline gelir ısı ve ışık saçar. Bakır telin direnci az olduğu için elektriği kolayca geçirir, ne ısı ne de ışık oluşur.

Bunlar böylece hep bilinir. Felsefe ise, bilinenlere anlam verir, satır aralarını, denilenden denilmek isteneni okur. Akıl ve inancı sezgi ile birleştirip basiretli görüşe ulaşır. İlk kutsal mesaj “oku” emrinin doğayı okumak ile ilgisi, henüz ortada okunacak bir kitap olmadığından anlaşılabilir. Böylece, kâinatı okumayı öğrenmek, basiretle, gönül gözüyle görerek, eşyanın hakikatini bilmek önem kazanır.

Güneş sisteminde, insana kadar, iş, isim, sıfat yoktu. Zaman ve harekete anlam kazandıran insandır. Cemadat, nebatat ve hayvanat insan ile mana kazandı. Böylece, tesviyede buluşarak, Hak’tan aldığı ün-şöhret, şan-şeref gibi sıfatlar da halkın oldu. Halk edilmiş değil yaratılmış insanın yaratılmasına katkı sağlama şerefine kavuşan insan-ı kâmil “eşrefi mahlûkattır!”

Konuşma, okuma, yazma, bilme, bildirmeyi öğrenen yalnız insandır. Evrenin var oluşunun nedeni, amacı insan olsa yeridir. İnsan kendini bilerek Tanrıyı bildi. Ressamlık resim ile hayat bulur, yaşar. Belki, Tanrı’nın yaratıcılığı da insan denen eseri, abidesi ile hayat bulmakta, kâinat böylece anlam kazanmaktadır. Gerçeği öğretirken, gerçek olmayanları ayıklarız. Batıl ve yanlış olanı söküp atarız, yerine iyi, doğru ve güzeli koyarız. İyileştirme ve güzelleştirme işinde zorlandıkça, bazen, nerden geliyor bu kötülükler, çirkinlikler içimize, aramıza diye feryat ederiz. Neden önce yanlışı öğrenir insan, ilk önce doğruyu öğrensek ya. Hep gündüz olsun, gece olmasın isteriz sanki. Aydınlık güzel, karanlığa ne gerek var veya mana ve manevi zevkler bu kadar güzelse maddeye ne gerek var diyesiniz gelir.

Ham taş niye, daha taş oluşurken, işin en başında, eser oluşsa ya, der gibi. Oysa “ey düşünen akıl sahipleri” hitabına uygun olarak, biraz düşünceye dalsak görürüz ki, “Ben” olmadan ‘ben’liği nasıl kaldırırız. Yusuf kuyuya atılmadan nasıl çıkarılır. Tefekkürle idrak ederiz ki, yaratma, “yaşam” olmazdı o zaman, nefret olmasaydı aşkı sevdayı bilemezdik.

Aklı kullanmak, fikir üretmek, alternatifleri değerlendirmek, konsantrasyonla derin derin düşünmek, tefekküre dalmak herkese zevk verir.

Bağnazlığa, yobazlığa ve dogmalara karşı oluşumuz da bizi kor gibi kızdıran bir çeşit dirençtir. Cehalete direniriz, böylece aydınlanır, aydınlatırız.

Pozitif düşüncelerimize ters düşen negatif düşünceler bizi kızdırıp akkor hale getirir. Moğol istilası gibi, zor ve olumsuz koşullar altında, Yunus Emre gibi, dâhilerin çıkması ve zaferler kazanılmasında bir hikmet olsa gerek. Bu gerçeklerin ışığında kendimizi sorgulayabiliriz. Kendimize pozitif yüklemeyi üstlensek bile karşı tarafı veya ortamı negatif yüklemek elimizde, irademizde olamaz.

Pozitif ve negatif düşüncelerin gelişiminde ve bunların sürtüşmesinden çıkan kıvılcım, ateş, ısı ve ışığın oluşumunda irademiz ne kadar vardır ve geçerlidir. Gönlümüzde çakan şimşek ve çıkan yıldırımdaki rolümüz nedir. Çevredeki zıtlıkların sürtüşmesinden sıcaklık, sıcak olaylar hatta savaşlar çıkmakta. Ancak, ne gariptir ki, gönlümüzdeki haklılık ve haksızlığın sürtüşmesinden de kıvılcım, ateş, sevgi ve aşk ile beraber, soğukluk ve nefret duyguları çıkmakta.

Güneş de isteyerek güneş olmadı. Bir dizi zincirleme patlamalarla güneş güneşlik yapar. Vücudumuzun karbon bazlı oluşu bizim seçimimiz değildir. Nedenini bilmediğimiz halde, çeşitli organlarımız saat gibi düzenli çalışır. Kendimizi bilmek adına nelere ne kadar sahip çıkıp ben diyeceğimize dikkat etsek iyi olur.

Aklımızın küllî akıl, kişiliğimizin insanlık ve ilmimizin de küllî ilim ile bir ilişkisi olabilir. İnsan, O’nun ruhu ile yaratılmıştır ve insanlığımız ilim ve amel iledir.

Güneş ve dünya gibi, bakmasını ve okumasını bilirsek, ay dahi bize bir örnek oluşturur. Bağımlılıktan doğan pervaneliği, var oluşuna engel değildir. Kopuşu, dönüşü ve duruşu yörüngesel sisteme tamamen bağlı ve bağımlıdır. Ancak, ay vardır ve gerçektir, bizim gibi, bizim kadar. Üstelik gecelerimizi aydınlatmak görevi de pek kutsaldır. Sisteme tam olarak teslim olmuş bir haldedir. Ayna görevini eksiksiz ve başarıyla yürütür durur. Bu görev için var edilmeyi hak eder.

Var olmayı, var olup güzel sevmeyi severiz. Her şeyimiz bize verilmiş olsa da, önce olmadığımızı ve sonra da olmayacağımızı bile bile biz bugün ısrarla varızdır. Üstelik büyük, güçlü, kudretli ve başarılıyızdır. Kalbimiz, akıl aracılığıyla ilim kaynağı olan ruh-güneşinden aldığını nefis-arzımıza başarıyla iletir. Bağnazlığın negatifliğine direncimiz sayesinde, kanımızın son damlasına kadar, kıpkırmızı, akkor halde, cehalete karşı koyarız.

Allaha inanır, kutsal kitaplara el basarak yemin eder, nur kaynağı olduklarını kabulleniriz, ama bazen, dinlerin dogmalar olduğunu söyler saçmalarız. Aramızda alegoriler ve sembollerle anlaşırken, özüne inmeden, bir hikmeti olabilir mi demeden, mecazî anlamını düşünmeden bazı kutsal mesajlara bağnazlık diyen olabilir.

Akıllıya, aklı kadar indirilmiş ve "oku", "düşün", tefekkür et", "tezekkür et", "akla uygunsa ayettir" gibi birçok ikazlarda bulunan "düşünce sistemi" asla "dogma" içermez.             Din gerçeğine “dogma” gibi çamur atılacağına "anlayamadım" denilmesi daha uygun olur belki de.

Aynı anda hem pozitif hem de negatif yüklü olduğumuz bir gerçektir. Normal dediğimiz bir tansiyonumuz ve vücut ısımız vardır, limitlerin dışında dengemiz bozulur, istemesek de bunlar oluşur. Yoksa bizim bireysel yapımız da, aynı çevremiz gibi, damalı, siyah-beyaz kareli mi?

Olgun insan, Ketum Üstadın, işin kolayına kaçma lüksü yoktur. Üstat, dinlerin özü ile saptırılmış din olgusu, adet ile ibadet arasındaki farkı kendi özünde hissetmeli, içine sindirmeli, gönlünde özümlemelidir. Özümlediğine inandığı bir kardeşinin çıkardığı sonuçlara sarılamaz. Aynı sonuçlara kendisi de, aynı yolları bizzat geçerek, ulaşmalıdır. Beğenilen, özenilen kişinin arkasından gidip izlemek yerine onun aradığını aramalı ve kendisi de bulmalıdır.

Öndekilerin izinde olmak, onlar gibi olmak, kendimizi bilmeden, onlar olmak demek değildir. Dediklerini demek, başkasına onları söylemek taklittir, aynı kavramı sen de ayrıca inanarak söylemelisin. Gösterilen kapıdan kendisinin de geçmesi şarttır. Tanrı-insan vahdetini savunmak başka, yaşamak başkadır. Hermes, Şit peygamber olarak da bilinir, Âdem’in torunudur, Mısır tarihinden gelen Hermetizm izlenecek bir şey değil yaşanacak bilgidir.

Akıl ve akılcılık önemli ama sezgiye de yer verilmeli. Sezgi ve basiret, inanç ve aklı bağdaştırır. Basiretle sezgi arka planda kalınca akıl tutulur bu halde "din dogmadır" denir.

Ruh ve beden, madde ve mana, gece ve gündüz gibi birbirlerini tamamlayan parçalardır. Sembolizmalar da bu gerçekleri açıklar. Güneş ruhu, dünya bedeni simgeleyebilir. Aynı şekilde, ilmin kaynağı ruh, bedeni aydınlatır. Güneşin batıdan battığı gibi, manevi nur da maddede gurup etmiş, sır olmuş haldedir. Batıdan doğan güneş gibi, akıl, fikir ve akluhikmet sayesinde, parçalanmış atom misali, nur da gönülden, adeta bedeni yararak çıkar, şafak söker, fecr olur ve cehaletin üzerine güneş gibi doğar.

Atomu patlatmak gibi maddeyi yarmak da önemlidir. Eşyada hakikat aranması için eşya incelenmeli, araştırma yapılmalı. Bu araştırmalar kalpte, gönülde de yapılır. "Karanlığın yarılışından çıkan aydınlığa sığınırım" diyen Felak suresinin ayeti böylece okunmuş olur. Böylece, Hakk ve Hakikat güneşi içimizde doğar, bizi aydınlatır, “tam öğle vakti” oluşarak gölgeler yok olur. Ancak böyle zamanlarda, düşüncelerimiz yücelir ve “Allah, yaradan değil var olandır” kavramı anlam kazanabilir. Ölümsüz ruh ile diriliş gerçekleşir.

Var olan hep vardır, evvelde ve ahirde, içte ve dışta, bir ara var olup sonra da yok olan ise aslında hiç var olmamıştır. Bilenle bilmeyen bir olmaz, olamaz da. Bir ile sıfırın toplamı iki etmez, bir etse de bu birin kendisinden gelir, sıfırın katkısı yoktur. Bilen bilgeliğin ötesindeki 'hiç'liktir.

O da "bildiğim tek şey hiç bir şey bilmediğimdir” dese de cahilin cehaletiyle bir ilgisi yoktur, bir olmaz, aynı şey değildir.

Sevgi Mabedinin inşasında kullanılan ağaçların özelliği vardır. Tur dağı veya gönül âlemi gibi bilinen yerlerde, özenle yetişen, özel kişilerce, özel olarak kesilip işlenen ağaçlardır. Belki de, içimizde aşk ateşi gibi yanan, büyük bir ziya parıldatan, egomuzu, “ben”liğimizi yakan ağaç, aklın taşıdığı ilim suyu ile gönülde yetişen tefekkür ağacıdır.

Bu ağaç, fikir çakmağı ile tutuşturulan, düşünen, faal akıl ateşinin nuru ile yanar. Bir çakış bir kibriti, bir kibrit bir tutam otu, o da ormanı yakmaya yetebilir.

Kısaca, misal âlemi dünya ve doğal örnekler bize bir mirasçı olduğumuzu gösterir. Kapsamlı bir kültür ve anlamlı bir bilgi birikimini devren alır, üzerine, bize “yeniden keşfedercesine aşikâr” olanları da ekleyerek devrederiz. İnsanlıktan borç aldığımızı, insanca, fazlasıyla öderiz. Sevgi mabetlerinde evvelde yakılan aşk ateşini söndürmeyerek ahir, yani bizden sonraki, zamanda da yanmasını sağlarız. Doğayı okur, ibretle inceler, ders alırız, her şey bir delildir, ayettir, kuş uçuşu, dağ duruşu ile bir ve tek gerçeğin abidesidir. Bir önemli nokta da, hiçbir şeyin ilk göründüğü gibi olmadığı, biraz düşününce, her şeyin öneminin ve anlamının farklı olduğunu idrak ederiz. Önce varızdır, ya sonra? “Olmak ya da olmamak” diye sormadan edemeyiz.
Yaradılışımıza bağlı olarak ya mutluluğumuzun bedeli ya da mutsuzluğumuzun ödülü olarak bu ve böyle misal âleminde bizden beklenen sonuç halk edilmiş halkın ve yaratılmış insanların en şereflisi olmaktır. Bu amaçla dünyada dünyadan arınarak Hakk'a yücelmek böylece tesviyede ruhu kabule uygun hale gelerek her şerefe nail olup eşrefi mahlukat olmaktır. Hepimiz biliriz, bildiğimizi biliriz, kısaca, âlimizdir geriye sadece arif olmak kalır. Âlim olan da nasıl arif olabileceğimizi iyi bilir!
 

28 Aralık 2013 Cumartesi

ALGI, BİLGİ, BİLİNME !


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

ALGIDAN BİLİNMEYE


            Doğuştan gelen duyularımızla elimizde olmadan çevremizi algılarız. Gözümüz açıldığında istemeden de olsa görürüz. Böylece, algılar bilgiye, bilgiler de bilmeye dönüşür. Bildiklerimiz ise biz istemeden bile çoğalır. Bilgilere anlam vermeye zorlanırız. Biz mi bilgi peşindeyiz, teknoloji gibi, yoksa bilgiler mi bizi çekip sürüklüyor anlamak zor.

            Hayatın enerji tüketimi bizi dışımızdan enerji almaya, verdiği yorgunluk ise bizi dinlenmeye ve uyumaya zorlar. Bunları yapmamak elimizde değil. Gözümüzü açarak uyanmaktan itibaren ise yine ve yeniden mecbur olduğumuz şeyler dizisi bizi hem itiyor hem de çekiyor. Bunları yapmadığımızı düşünün, verilmiş olan hayat elimizden alınır. “Biz zaten istememiştik hayatı, alınırsa alınsın” diyebilen varsa ona veya onlara denebilecek bir şey yoktur. Bütün hitap ve kitaplar verilen hayatı yaşamak isteyenedir.

            Güzel bir deyimimiz vardır “adım adım Anadolu”; işte her şey bir yolculuk için. Hayatı baştan sona en güzel bir şekilde, amacına uygun olarak yaşamak için. Algılar, bilgiler ve bilmeler hep bir amaca ulaşmak için. İnanan da inanmayan da insan olmaya, insanca yaşamaya, insanlığı geliştirmeye gayret etmektedir. Bu amaç ise bizi “olgunlaşmaya” zorlar. Gel de olgunlaşma, kemale erme. “Madem bir şey yapıyoruz ve yapmak zorundayız o zaman iyi bir şey düşünelim, en iyi bir şekilde yapalım” demeden de olmuyor. Sanki kendimizi bilmek zorundayız. “Herkes ister kendini bilmeyi” diyebiliriz ama aslında “zorunluluk” var.

            Olgunlaşma eğitim ve öğretim gerektiriyor. Ne ihtiyaç duysak tam da yerinde, zamanında ve dozunda onları elimizde, bünyemizde buluyoruz, meğer bize verilmişler. Sanki silahlanmışız ve biz bu silahları kullanmak zorundayız.

            “Aklımızı kullanmayalım demek akılsızlık”, “düşünmeyelim demek düşüncesizlik” oluyor. Kullanalım hem de bilerek ve isteyerek, en iyi şekilde deyince de devreye Kitap, Kurum ve Kuruluşlar girmek zorunda kalıyor. Bunlara bir de “yöntemler” gerekiyor. Korkarım böylece, aşamalara, makam ve mertebelere geliyoruz yine mecburen. Yukarıdakilere mecburuz sanki. Doğaya bırakamıyoruz.

            Öğrenirken her şey teker teker, parçalanarak öğrenilebildiği için öğretirken vahdet kesrete dönüştürülür. Ağaç kök, gövde, dal ve yaprak diye öğretilir. Yani “her şey öğrenmek, bilmek için” anlamı çıkıyor.  Bizden istenen “bilmek, idrak etmek” olduğuna göre çevrenin “halk edilişi” ve insanın “yaratılışı” bunun için. Biz her şeyi “bilmek”, böylece, her şey de “bilinmek” için!

            Algı, bilgi, bilmek ve hayatı yaşamak bizi hem iter hem de çeker, bir sonuca götürür “kendimizi bilmeye”. Varlığımızı yoklukta bulmak ise bizi yokluğu bilmeye zorlar. Yokluğu bilmek için önce onun yaradılışını anlamak ve idrak etmek zorundayız. Yokluğun idrakinden sonra kendimizi ve varlığı bilebiliriz. Genel sonuç, Âdem biz dâhil her şey bilinmek için. Bu sonuca aklımızla varabildikse kutsal hadis “kâinatın bilinmek için yaratıldığını” makul bulabiliriz.

               Farklılıkları Kötü Görüş Basiretsizliktir!


            İnsan ve insanlığı öğretirken “Fıtratı şöyle olanlar ile böyle olanlar arasındaki fark” diye başlayıp en sonunda birleştirmeye kalkıyoruz. Öğrenmeye çalışan sonunda “madem birleştirecektin niye ayırdın” dese haklıdır. “İnananlar ve inanmayanlar”, “bilim tarafını, inanç tarafını tutanlar” diye ayırmamız da hep “öğrenme” amaçlıdır.

            Bilim adamının “Allah’a değil kendine inan”, “Allah yok insan var” deyişi ile en son Yusuf suresinde ayetin ortaya koyduğu “tapanı değil sahibi ol” kavramının demek istediği aynı olabilir. Bugün toplumumuzda çatışma halinde oldukları izlenimi veren “cemaatler” ile “masonluk”, “ihvan” ile “mason” arasındaki, dil, din ve ırklar, renkler arasındaki fark, Allah indinde nedir diye sorulsa ne dersiniz? İyi ki ben size soruyorum, ya siz bana sorsaydınız belki de “Allah derim, ne diyeyim?” derdim.

            Toplumda bir “çatışma” varsa her üyesinin bir katkısı da vardır denebilir. Normal düzeydeki çatışma tansiyonun normali gibi sağlıklı olanıdır.        Daha düşük düzey “küçük tansiyonun düşüklüğünü”, daha yüksek çatışma düzeyi de “büyük tansiyonun yüksekliğini” gösterebilir. Farklılaşma ve bütünleşme kalp atışları gibi sağlık verir, sağlıklıdır. Sağlığı bozucu, bütünleşmeyi güçleştirici bir faklılaşma olmamalıdır. Bu duruma toplumda “bölünme” veya “ayrışma” denebilir. Bir kişinin düşüncelerinin “bölünebilir” olması bile bölücülük yapan bir kişiye cesaret verebilir. Hakikaten “onlar öyle” “bunlar da böyle” diyen bölücüye davetiye çıkarmış sayılır. “Her şey bilinmek içindir” demek en iyi bütünleştiricidir.

               Hz. ÂDEM’İN RUHLANIŞI


            Hz. Âdem bir yönden ruha diğer yönden nefse ve cisme münasip, uygun yaratıldı. Her iki tarafa uygunluk ruhu, emri kabule yatkınlık verir. Hak Teâlâ Âdemi topraktan takdir ve tasvir edip ‘hayat sahibi beşer ol’ diye irade eyledi ve Âdem derhal his, hareket sahibi oldu. Âdeme Allah ilminden ilim verdi Muhammed’in nuru ile yaratıldığı için, kendi ruhundan nefhetmesi Hz. Muhammet’te gerçekleşti.”(2.59)  

            “Kendini bilen kâmil insan Allah’ın zatının görüntü yeridir, zata mahsustur, zata tahsis edilmiştir. Bu nedenle insan-ı kâmil iki tarafı eşitleyen hak ile halk taraflarından birinden diğerine geçişi sağlayabilendir. Kâmil insan ahseni takvim üzeredir, güzel ahlaklıdır, en güzel kıvamdadır, tesviye ile iki tarafı eşitlemekle görevlidir, tadil edildiği, mutedil kılındığı için ruhu kabule uygundur.  Ve insana da «kendi ruhundan nefh eyledi» ve işte bu nevi insan ile halk (yartılış, kâmil insanın yaradılışı) nihayet bulup, Hak zahir oldu.” (32.1,11) (36.1-3; 42.15; 53.2-18). Halktan biri oluştu!

               SON SÖZ


             Tüm “olgunlaşıp yücelme süreci” “insanın kendini bilmesi” içindir. “Sıradan” olarak yola çıkmış, güzel sıfatlarla sıfatlanmış, güzel ahlak sahibi olmuş, “modern, mümin, mason, Melâmi, kısaca, kâmil insan” olmuşsa kalbinde Kitap, Kur’an okunur. Olgunlaşıp yücelme süreci ben diyeyim altı (33) makam sonra, siz anlayın altı bin yıl sonra, sonuçlanır. İki taraf, Hak ile halk, Âdem’in tadilatı sonrası, tesviyede buluşur, Kâbe’de buluşma gibi buluşur, halkta Hakkı görerek buluşur ve böylece insan “ruhu kabule uygun” olmuş olur.

            Uygun olana hak ettiği verilir. Allah’ın ölümsüz ruhu ile dirilen kişiye veli, insan-ı kâmil denir. Aslında kâmil insan olunmaz, “ol!” ile oluşur. Haksızlık ahlaksızlık ve Allahsızlık olur. Sıradan insan, ama kurum ama kuruluş içinde, kâmil insan olma peşinde. Modern insan da “ahlaklı olgun insan olmak için peygambere, kitabına hatta Allah’a ihtiyacım yok” dese de “ahlak” peşinde. Onun için adaletsizlik ahlaksızlıktır. Haksızlık ile ahlaksızlık “inanç” temelinde fark yaratmaz. “Din güzel ahlaktır” bütünleştiricidir.

            Kâmil insan Hakk’ın ruhunun nuru ile aydınlanmış kişi olarak yanar durur, çevresini aydınlatır. Süreç aynı süreçtir, her birey bu sürecin mutlaka bir yerindedir, ama başında ama sonunda. İnsan “maymundan”, maymunluktan gelirmiş, doğru, bazıları henüz gelememiş hala geliyor olabilir, ne fark eder, geliyor ya ümit var demektir, biz kendimize bakalım. Farklılıklar bilmek, tevhidi idrak içindir! Çamur atıp kaçılamaz. Her birey “insanlığın olgunlaşma çağında”, tek kişilik olmak üzere, tekke de olabilir mabet de, demokrasi ile kimseyi kötü görmeden, kimseye çamur atmadan, bireyin “insan olma, tesviyede buluşma” hakkı korunur!

            İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. İnsanlığa elçi ve Kitap inmiş. Biz de kendimizi insanlık kadar geliştirebilirsek, kalbimizde resulü ve kitabına yer verebilirsek, umarım bizden bekleneni yapmış olabiliriz. Kalbimizde Kitap okunursa, amellerimizle O’na “uygun” olabiliriz.

(Bu yazı, “Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz?” adında, bir kitap haline getirmeye çalıştığım yazılarımın son bölümüdür)

27 Haziran 2013 Perşembe

Kandillerimizin Hikmeti


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.


          Dostlar arasında kutlanan “kandillerin” anlamı, sırası ve düzeni insanı soru sormaya ve düşünmeye iter. Kitabın kendine özgü ilmine uygun bir sisteme dayalı olmaları da ayrıca yönlendirici olabilir. Bir görüşe ve duyumlara göre şöyle olabilir:
 

Regaip: Rahme düşüş, (Recep, Şaban, Ramazan olan üç ayların ilk günü, Mevlitten

                9 ay önce), Sıratı Müstakim de denen Seyri Süluk Tevhit öğrenimine giriş.

Mevlit: Doğum, (aynı yılda ilk kandil gibi görünür, aslında dokuz ay önce verilmeye

               başlanan tevhit ilmi ile veled-i kalp doğar), Talebe, Hakkın Efal-Sıfat-Zatıyla yeniden dirilir.

Mi’râc: Yüceliş, Hakk’a vasıl olma, vuslat (Recep ayının 27.günü). Kişi fani olmuş, fna bulmuş, yeniden dirilerek Hakka kavuşmuştur.

Berât: Peygamberliğin tebliği, yetkilendiriliş (Mi’râc’ın 12.Günü). Kişi beratını-Diplomasını alır, Kuran kalbine inmeye hazırdır.

Kadir: Kur’an’ın Kalbe inişi, maddenin, gecenin kadrinin bilinişi, (Ramazan ayının 27.günü). Madde Resulün ruhunun, ilminin, görünür halidir.

 
          Regaip tevhit ilmine giriş olarak da düşünülebilir, rahman her kişiye, rahim ise er olacak kişiye, özel, yakınlara, ikramda bulunulanlara ihsan anlamındadır. Yağmur rahmanidir, her kişinin tarlasına yağar. Özel dersler ise kişiye özeldir. Kişiye özel eğitim ve öğretim sonucunda yepyeni bir kişilik kazanılabilir ve yeniden doğum, mevlit hali yaşanabilir. Mi’râç ise evrimsel olan gelişimin üzerine devrimsel olarak görünen yüceliş, letafet kazanış, tevhit ilmi ile Hakk’ın Ef’al, Sıfat ve Zatı ile diriliş olabilir. Berât ise Hakk’ın tecelli etmesinden sonra halka iniş ve onları yücelmeye davet ediş olmalı. Ramazan ayında Kitabın inmesi ile döngü tamamlanabilir.
 

          Kitapta “ins” diye geçer, sanki “insan adayı” anlamındadır. Hayvanatın tümünün her türlü özelliğini içeren ve uygulayabilen bir kişi ve kişiliktir. İnorganik ortamdan organik yaşama ve tek hücreden çok hücreye, oradan da maymun ve maymunluğa geliş tam bir “evrim” mucizesidir. İns bu evrimsel sürecin sonunda ortaya çıkar. Ancak daha da önemlisi bu “yaratığın” temel alınmasından sonra, bir yeniden doğuş süreciyle, “insanın” yaratılması, inşa edilmesidir. Bir açıdan evrim bir düzlem üzerindeki gelişimi, yaradılış ise bu düzlemden kurtulup üçüncü boyutta bir yücelişi, letafet kazanımını simgeler. İnsan, bu açıdan bakıldığında, evrimsel düzlem tabanında devrimsel bir yükseliş ve yücelişi gerektirir. İnsan, insanlık kavramının kapsamına giren niteliklerin uygulanmış halidir. Olgun kâmil insan kendi âleminin efendisidir.

 
          Olgunlaşma süreci tüm adaylara açık ve tüm adaylar eşit hak ve olanaklara sahiptir. Yaradılıştan sahip olunan yetenekler ve bazı sonuçlar halkın daima dilindedir, halkın içinde söylenenlerle nesilden nesile aktarılır. Örneğin, insanlıktan nasiplenme üzerinde durulur. Halk arasındaki muhabbetle, halk ozanlarıyla, halk deyişleri çoğalır ve yaşatılır. Hepsinin özünde özel eğitim ve öğretime dayalı bir ilim olduğu bilinir. Bu ilim Hakkın ilmidir, Hak ilmidir, Tevhit İlmidir, kabul edilir. Bilimsel olarak tüm Evrenin oluşumunun temelinde bir santimetre küpten az bir miktar enerji damlası vardır, bu enerji, ayaete göre Tevhit İlmi yüklüdür. (3 Ali İmran, 53; 13 Rad, 17; 7 Araf, 1,2)
 

          Kendi fıtratında bu ilme yatkınlık hisseden bir kişi kendini adarcasına ilmi tahsile kendini tahsis eder. Kendi içinde kendini arayış, kendini bilmeye ve bulmaya gidiş olduğu için bir açıdan ilmin tahsili dış dünyaya kapanış gibi görünür. Dış dünyanın içinde yaşarken ana rahmine dönüş gibi bir hal içine girilir. Kişinin kendi beden mağarasına kapanışı olarak anlaşılabilir. Tevhit ilminden elde edilen kavramların özel iç âlemde yaşanması, biraz da ilimden nasibini henüz almamışların içinde ve arasında, yalnız kalınmasına yol açabilir. Bu durum, bir anlamda, “ana rahmine düşüştür”, regaip de bu olabilir.

          Bu olay ile, “özele geçiş” ile, aylar önem kazanır, özellikle ilk üç ay kutsala yolculuk aylarıdır. Efal, sıfat ve zatının teslimine gidebilen kişi için bu ilk aşamayı takip eden iki aşama, sonraki altı ay da önem kazanır. Fenayı Efal, Tevhidi Efal ve Tecelli-i Efal gibi her makamda Fena-Tevhit-Tecelli aşamalı geçilir, 9 ay sonra Yeniden Diriliş olmak üzere. Bildikçe ve öğrendikçe bildikleri ve öğrendikleri hakkındaki fikirleri değişir, hak ve hakikati gördükçe müşahede etmeye, gözlemlemeye, izleyici olmaya başlar. Her türlü hareket, kuvvet, kudret, iş ve işlemlerin gerçek sahibi hakkında bilgi sahibi olur. Kendini adamak ile başladığı süreçte, üçer aylık üç aşamada, mertebede tam bir teslimiyete erebilir.

 
          Dokuz aylık yolculuğun üç aylık son aşaması, mertebe veya makamında da sebat eden kişiye hakça ef’al, sıfat ve zat yaşantısı bağışlanabilir. Bağışlanmış kuvvet ve kudret ile donatılmış kişi artık kendini adayan kişi olmayabilir. Bu süreç bir anlamda yenilenme, bir “yeniden doğuş”u anımsatabilir. Bu ise “mevlit”tir, kutlu doğum, kutsal doğum olabilir. Halvete girip de çıkan kişi artık giren kişi değildir, Hakkı görür, Hakkı tutar.
 

          Günlük hayatta da üç, üç çarpı üç dokuz, üç çarpı dört on iki, üç çarpı dokuz yirmi yedi gibi rakamları kullanarak anlam yüklenir. Doğumdan sonra geçen üç ayda kişi bir yükseliş, bir canlanma yaşayacaktır. Takip eden yirmi yedi gün sonra ise ölümsüz ruh ile ruhlanış, yüceliş gelebilir. Peygamber efendimiz mi’râc ile taçlanmıştır.

 
          Toprak, su, ateş ve hava olarak bilinen dört temel element, anasır, ana sır halka inişin müjdecisi olabilir. Üç çarpı dört on iki gün yücelişten sonra iniş süresi olarak yeterli olabilir. Elçilik görevinin verilişi halkın eğitim ve öğrenimi, halkın kurtuluşu içindir. Görev verilmesi bir berat ile yetkilendirme ile ispatlanmalıdır.
 

          Verilen görevin başarıyla tamamlandığının ispatı ise Kitabın inişi olabilir. Bu sürecin sonu da üç ayların üçüncüsü içinde üç çarpı dokuz yirmi yedi gün sonra gelebilir. Kadir gecesi, Hakikat Güneşinin gurup etmesiyle kara ve karanlık olan madde âleminin, gecenin kadrinin bilinmesi anlamına gelebilir. Eşyanın hakikatini idrak edene çok şey aşikâr olabilir. Atomun parçalanmasıyla ortaya çıkan ısı ve ışık misali, Hakikat Güneşinin fecirde doğuşuyla karanlık maddeden eser kalmaz, gören görmez, işiten işitmez, bilen bilmez O’ndan gayri! Bilen söylemez, ifşa etmez, söyleyen bilmez de denebilir!