18 Nisan 2013 Perşembe

Karanlığın Yarılışından Çıkan Aydınlığa Sığınış

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (15 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)
 

Revize edilmiş makale ve Kitabı okumak için lütfen:  Tıklayınız
 


           

          Sanırım buraya kadar üzerinde durulan konuları şöyle özetleyebiliriz. Doğada hareket olur, insan iş yapar. Doğal hareketler üzerine önce bir “beşer”, ins, insan öncesi bir “şey”, sonra da bir “insan” sıfatını oturtmuşuz. Yani, Ef’al, fiiller kaidesi üzerine bir isim ve sıfat dikilmiş. Bir şey olunca sorulur ne olmuş, kim yapmış, hangi sıfatla yapmış? İkinci aşamada ise, “insanlık” gibi bir de “kişilik” geliştirmişiz. Olan olmuş da iyi mi olmuş, insanlığa uygun mu olmuş? Bir kişiye “sen insan bile değilsin” deyip onun henüz insan olmadığını düşünürüz. Bir başkasına da “sen insanlıktan nasibini tam alamamışsın” deyip henüz olgun olmadığını belirtiriz. Bu durumda elimizdekilere bakarsak “beden, suret, ruh” olduğunu görürüz. Olan bir şey varsa mevcuttur, vücudu, bedeni vardır, yapan insan ise bir sureti vardır, ruhu da varsa insanca bir şey yapmıştır.
 

            İnsan, özel olarak ele alınıp incelemeye değer. Doğanın doğal hareketlerinin akıl ile yönlendirilip yaşama bilinç katma katkısı insandan. Tek hücreliler de yoktu evvelinde. Doğa, inorganik ortamdan organik ortama geçmeyi becerdi evrim yaşadı. İnsan da taklit etmekten tahkike geçmeyi, beşer olarak yücelmeyi başardı. Doğanın ve üzerindeki yaşamın evvelinden bugününe kadarını kapsayan bir bilince ulaştı. İnsanı insan yapan her şeyin söz konusu bilince katkısı var. Karnı doyunca sırtüstü yatıp gökyüzündeki bu ışıklar da nedir demesinden başlar insanın insanca düşünmesi. Hayvanlar hala hep aynı şeyi yapar yer, içer, yatar, kalkar, savaşır, çiftleşir nerden gelip nereye gittiğini düşünmez. Gözümüz açılınca tavandaki ışıkla düşünmeye başlarız. Bilgiyi bir nesilden bir nesle aktarması, bunu okullar sistemiyle kurumsallaştırması, en sonunda “biz de beşer olarak maymundan geliyoruz” demesi gayet doğal, makul ve mantıklıdır. Akıllı da olsa insan, beş duyusu ile algıladığı için “beşer”dir ve şaşardır. Altıncı his “sezgi” “evvel”de henüz yerini almamış, ama “ahir” onun üzerine inşa edilir. Çünkü insandan insan-ı kâmile devrimsel bir süreç daha yaşanmalı ki “yaratılış” tamam olsun. Akluhikmet deyince sanki akıl hikmetin tutulacak yeri, belki de sapı. Hikmet belki de aklın “ışın kılıcı”!

 Akıl ve İnsanlık,

 
            İnsan olarak aklımızdan memnunuz. Akıl, verilmiş en büyük nimet! Onun sayesinde, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, iyilik, doğruluk ve güzellik nedir biliriz. Akıl için sınır koymak zor. Benden âleme, yerden göğe, bedenden ruha çıkması için, gidip gelmesi için zamana da ihtiyacı yok. Aklımızla övünür, gurur duyarız, satmakla bitiremeyiz. ‘Ben’imizi aklımızın üstüne oturtur, ben büyüğüm, hem de herkesten büyük, deriz. Para etmese de satmaya bakarız, istemeden de olsa alsınlar isteriz. “Aklın yolu bir, bak, dediğim senin de aklına uygun” deyip zorla akıl veririz. Aynısından onda da olduğunu bilen bir insan bunu niye yapar ki?
 

            Bazen aklımız bizden gider, akılsız kalırız. Durur ve çalışmaz. Gider uzun zaman gelmez. “Aklım başıma geldi, ne yaptığımı o zaman anladım” dediğimiz olur, araç kullanırken bile olur. Aklımıza güvenmek akıl kârı mıdır belli değil. Bir kenara yazmak en iyisi de, yazdığını da akıl etmek gerek. Akıl gidince üstündeki ‘ben’ evlere şenlik! Neşe kaynağı. Gülen gülene. Akıllı insan akılsıza, aklı gitmiş veya durmuşa güler mi hiç? Akıllısı ne ki akılsızı ne olsun işte? Aklın gidip gelişi sınırsız, zamansız, mekânsızdır. Anladım, akla akıl sır ermiyor. Peki, üstüne üstlük demek gerek, akla geliş nereden ve nasıl? Sınırsıza sınırsızlığın ötesinden mi gelir bir mesaj? “Aklıma geldi, bak ne diyeceğim” dediğimizde akılsız bir lâf mı etmiş oluruz? Tutup getirdiğini, doğadan söküp çıkardığını, birleştirip yeni oluşturduğu bilgileri depo ettiği, hafıza gibi, bir yer mi var yoksa? Aklın işleyişine katkı sağlayan, kolaylık sağlayan, hayal etme gücü, vicdan, şefkat, merhamet gibi yazılım esaslı, mana âlemi kökenli, şuur ve şuuraltı denilen dizi duygusal katmanlar, baloncuklar veya kesitler vardır. Neyse kısa keselim bu yalnız akıl işini.


Sevgi ve Aşk,


            En belirgin veya en yoğun yaşanan duygular belki sevgi ve aşktadır. Hatta aşk aklın bir ötesi de olabilir, aklın durduğu yerde aşkın başladığı düşünülebilir. Daha biraz önce aklın sınırsız olduğunu söylemiştik. Şimdi sınırsız aklın ötesindeki bir şeyden bahsedebiliyoruz. Elinde, kontrolünde olan ile olmayanı ayırt etme gücü, akla, karşılık verme gücü sağlar. Kendine verilen bir şeyin karşılığını vermek istemesi akla en uygun gelen özelliktir. Ya kendisi elde etmek ister ya da karşılığını ödemek, teşekkür etmekle de olsa.

 
            En büyük nimet de olsa aklın “verilmiş” olmasında bir sır olmasın? Veren niçin vermiş, nasıl, ne yönde kullanılmak üzere vermiş diye düşünmek mi gerek acaba? İşi temelinden, kökünden değiştirmeli, akıl verilmiş değil azmiyle cezmiyle geliştirilmiş. Günlerden bir gün derin derin düşünürken aklı biz bulduk belki de. Doğadan kurtardık, yıkadık temizledik, arındırdık, besledik büyüttük beynimize yerleştirdik. Ya da doğada bulduk erittik akıttık. Nasıl fikir, akıl ne ki fikri ne olsun?

 
            Akıl akıl olsun da önce kendini bilsin, aşk ile sınırını çizsin. Anadan doğma mı, çekirdekten yetişme mi, yumurtadan çıkma mı? “Valla ben onu bunu bilmem, ne idüğü belirsiz, kendini bilmeyen şeyi kafama sokmam” denebilir mi? Benden habersiz gidip gelen, nereye gittiği, ne getirdiği bilinmeyen için nasıl olur da “ben yetiştirdim, hiç de mucize falan değil, çalıştım çabaladım aklım oldu, geliştirdim ve ben de akıllı oldum” denir? “Şişeden çıkarmış bulundum artık üzerinde kontrolüm kalmadı” desek akıl için de olur mu? Cini nasıl çıkaran çıkarmışsa, akıl da böyle mi oldu? Nasıl olmuşsa olmuş, iyi olmuş. Şimdi aklı kullanma zamanı.
 

            Düşünelim bakalım aklımızla “din” insanın ilkelliğinden mi, mükemmelliğinden midir? İnsanın ilkel, ilk el, ilk elde bulunuşundan, evvelin başında da oluşundan belki de. İlkellik ile mükemmellik, delilik ile dâhilik, yazı ve tura, madde ve mana, beden ve ruh gibi midir? İki kavsin bir noktada birleştiği, halk ile Hakkın vuslatı gibi mi? Batıl yani hak olmayanın gidişi ve hak olanın zahiri mi? Güneş gidince mi, dikilince mi gölgeler yok olur? İki halde de yoktur ama güneş varken güneşe arkasını dönen gölgesini görür. Hakkın nuruna arkasını dönen rüya da görür kâbus da. Din, zaten, kız çocuklarını gömenlere ve/veya “kız çocukları gömüldüğü için indi”  diyenlere değildir! Aynı şekilde, bilimsel analizler yaparken maddenin içinden başını kaldırıp “maddenin içinde hiç bir kanıt bulamadım, büyük ihtimalle Allah yok” diyen olursa, birinin de ona “popüler bilimci” deme hakkı doğar.
 

            Din insan içindir, üstelik akıllısı için, hem de ne kadar akıllı ise o kadar. Din, doğal oluşumlardan sonra, insanlığın üçüncü ve son aşamasının bir yaşantısıdır. Doğal olan doğum ve gelişim insanlığın birinci, çocukluk aşamasıdır. Çocuk taklit eder. İkinci aşamada öğrenme başlayınca, düşünme, inceleme, tahkik başlar.  Çevresini ve kendisini bilmeye başlama evresi gençlik dönemidir. Hareketi işe çevirme basamağıdır. İnsan beşer, ins, yalnız “insan” ismi ve şekliyle insan olmuştur, sınama yanılma devresindedir veya insan adayıdır. Olgunluk çağında oldukça yeni ve önemli yetenekler kazanır, erdem sahibi olur. Bu çağda yapılan işlerin de insanlığa, sıfatına uygun, insanca, severek yapılması önem kazanır, bu üçüncü basamaktır.

 
            Akıl ile sevginin işbirliği yaptığı en önemli alan “inanç” olmalı. Aşk aklı başından alır, gözü kör eder, gurur bırakmaz, teslim alır insanı her şeyiyle. Din de zaten teslimiyettir. Aklın tevhidi teslimiyetle aşka dönüşmüşse “vuslat” olur. Üç adımda tüm yol kat edilmiş, sonunda olgunlaşıp teslim olunmuştur. Önce küçük bir adım efal, sonra biraz daha büyük bir adım sıfat ve son olarak büyük ve uzunca bir adım, zatımızı, kişiliğimizi teslim belki de!


Hayat ve Ölüm,

 
            Gelirken, gelince nereden geldim demeyen olabilir. Ama giderken nereye gidiyorum demeyen olabilir mi? Olgunlaşmış bir kişinin, örneğin, ölüm gerçeğini görüp idrak edince, nereye gidilir, nereden gelinir, neden böyle gibi sorular sorup cevaplamaya çalışmaması olur mu? İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir diyor Atamız. Hatta ilave ediyor: “insanlığın çocukluk ve gençlik çağlarında kulları ile dolaylı, yani, bir elçi vasıtasıyla temasa geçen Tanrı, insanlığın olgunluk çağında doğrudan temasa geçebileceği, hatta geçtiği için peygamberlik dönemine son vermiştir”. Bireysel düzeyde kendimize sorabiliriz: “Eğer bugüne kadar bana dinsel mesajlar gelmemiş olsaydı bugün ben arar bulur muydum, gidip alır mıydım, doğrudan teması arayacak kadar olgunlaştım mı?
 

            Sevgi ve aşk ile teslim olunsa yetmez, kime teslim olunacağı belli olmaz. Doğaya teslim olunmaz. Dünya ve üzerindeki yaşam doğası yetersiz kalır. Evrene teslimiyet de komik kaçar. Ölüm ile son nokta konur. Ölüm ile ölümsüzlük de anlaşılmış olur. Ölüm hayata hayat katar, canlılık getirir. Hayatı kaybetme fikri yaşamı mükemmelleştirir. Bilenin de bilmeyenin de Allaha teslim olduğu anlaşılır. Zaten böyle bir anlayış düzeyine gelen kişiye mesaj da yetişir. Aklı olmayana din de yoktur ayet de. Aklı olana da vardır hem de çevresinde aranması yeterlidir.

 Mesaj ve Çağrı,

 
             Mesajlar insanı insana anlatır, insanın kullanma kılavuzudur. Balıkların suda olduğunu bilmediğini bilen insan diğeriyle karşılaşmadan kendi derisinin rengini bilmezdi. Kendini bilmeden başkasını bilir insan. Akıl dışa dönüktür. Sezgi olmasaydı kendi içini göremezdi.

            “Akıllının aklına ” kaydı ile olmalı ilk mesaj, OKU!

            Bu mesajın indiği ortamda bir kitap olmadığı da biliniyor. Akıl, oku emrini aldığından beri çok değişti. Her şeyi yerli yerine oturttu. Yukarıda cevapsız bırakılan sorulara cevap buldu, kendini bildi! Kendini hediye olarak kabul edene de kendini bildirdi. İnsan, daha önce yükselmişti. Yükseklere çıkmış, kuş gibi uçmuş, evrenin sırrını ve sınırını keşfetmiş olabilir. Ancak, kendini bilerek, yükseklikten öte, yüceldi! Madde evreninde yükselmesinin yanında mana âleminde yücelmeyi başardı. İnsan, Âdem oldu! Bir dem idi, belirli bir kesafet, yoğunluk, demlilikte idi, yücelerek ademiyete, demsizliğe, yokluğa, letafete erdi! Bu durum insan için ikinci doğuş, yeniden diriliş gibidir. İkincisi kalpten ve kalbî doğuştur. İlk doğuştan ölmeden, tam teslimiyetle, iradî ölümden sonra ikinci doğuşu doğal karşılayan aynı akıl değil belki.

            İşin sırrı tam da buradadır. Akıl dâhil her şey var, ama bir sürü de cevapsız soru var. Nereden gelip nereye gidiyoruz, yaşam nedir, amacı nedir, her şey insan için insan ne için, gelişim sonucu bitkiden hayvan, hayvandan insan olur, peki insandan ne olur? Ben buldum, kendimi buldum, bildim, oldum desek, herkes ve her şeyin ben deme hakkı vardır desek, var olan yalnız ve sadece kocaman bir BEN’dir desek! Ben deyince küçük benliğimizi kastetmeden, ikilik yaratacak bir benlik düşünmesek olur mu?

             Olmaz diyenleri duyar gibiyim. Benim bir ismim var, bir işim var, bir kişiliğim var. Hareketlerim bana özgü, adım ve soyadımla ben bir taneyim. Kişiliğim desen herkesten farklı ve üstün. Tavuğun bir “derisi” vardır bir de “gerisi”. Derisinden geri kalan ile derisi tavuğun bütünü eder. Biz öyle değil, bir ben var bir de âlem eder iki! Ama sen bir âlemsin desek, “evet ben ayrı bir âlemim, ben âlem ederim âlemden de büyük ve o âlemi toplasan ben etmez” diyebilir. Bu nasıl akıl, nasıl fikir, bu nasıl hesap, akıl sır ermez! Tavukta hepsi bir ediyor bize gelince iki. Sen kopuk musun (doğadan)? Desek kızar. (Dünyanın) ayı mısın? Ayrı mısın? Gayrı mısın? Doğayı bir sayarsak sen nasıl ikinci oluşturursun? “Oluşur oluşur, benim efalim sıfatım zatım, yani fiillerim, işlerim, sıfatlarım ve kişiliğim vardır, ben başlı başına bir âlemim” der. Bunları diyen akla mektup var!

            Bazı düşünürler “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” veya “şartlar, yol, bilgi ve gerçek” demiş, kelimeleri ortaya koymuş, biz bu kelimelerden bir cümle yapabiliriz, “koşullar ne olursa olsun (doğru) yolda ol, bilgi edin, hakikate er” denebilir. Isınınca genleşmesi maddenin doğasında var. Hatta maddenin soğukluğunun ve karanlığının, maddeye gece ve batı denmesinin nedeni, ısının ve ışığın maddenin içine gurup etmiş olmasından, onun içinde ‘giz’li, batın olmasından. Bunları açığa çıkarmak için ‘Atom’u patlattık. Sıra artık ‘eşya’dan hakikat güneşini çıkarmakta, onun doğmasını sağlamakta, eşyanın hakikatini idrak etmekte, eşyada fecri yaşamakta!

Şahit Olma ve Sığınış,

 
            İmanın şartı şahadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta kalmamalı. Hem hal ile hem de kal, söz ile ikrar, kabul edilmeli. Diğer bir deyişle hem söyleyip hem de yaşanacak bir bilgidir bu. “Dinde zorlama yoktur!”, sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dinî mesajlar da akıl için o kadar kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu anlar. Fiillerin idraki bir sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır, örneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgelik veya karanlığın yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar. Bunları düşünen biri ayet okuyor demektir. (KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113,1) “De ki, yarılan karanlıktan çıkan sabahın, aydınlığın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun, oluşumun Rabbine sığınırım!

 
            İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer. İnsan, cahilden, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Bilme isteği, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır. Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir. Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır.


Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır. Büyük, çocukluğu yarar içinden büyüklüğü çıkarır.


Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik” sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak isteyecektir. Öğretmen, talebeliği yarar, öğretmenliği çıkarır ve ona sığınır.


Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevk etmiş bir kişi, uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhî nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybeder, artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir, orada kalır. Manevî zevkleri beden gecesini yarıp çıkarmalı ulvî değerlere sığınmalı.

Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır. Nefsin şerrinden mananın yüceliğine sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı.

Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama yerinde, dozunda ve zamanında. Halk mıyım, hak mıyım düşüncelerinin çatışmasından çıkan kıvılcım kalpte nurun parlamasına yol açar, anlayış ve idraki geliştirir. Halkiyattan Hak’kiyeti çıkarıp sığınılmalıdır.

Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği geçici, fani huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhî nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır. Böyle, yukarıda açıklandığı hususlarda anlatıldığı şekillerde düşünenlere Felak suresi iner, inmiştir ve okuyordur haberi olmadan, farkında olmadan ayetleri hem okuyor hem de yaşıyor demektir.
 

113 Felâk suresinin özeti:

a.       Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı nurunun, aydınlığının gerçekleşmesi için madde,  beden, vücut gecesinin şerrinden, (Hakikat güneşi maddenin içine gurup ettiği için madde kara, karanlıktır, gecedir !)

b.       Manaya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden,

c.       Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren nefsin şerrinden,

korunmalıdır. 

            Aslında karanlık kendi başına var değildir, ışığın, aydınlığın olmaması halidir. Bilgi, nur insanın kaybıdır bulup almalı. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bilgili ve uyanık olması yeterlidir!

 Gözlem ve İdrak,

             İnsanın insanca yaptığı her şey belirli sure ve ayetlere uygundur veya ayetlerde yer alır. Geçimini kazanmak veya bilgisini artırmak için hareket etmesi, çaba göstermesi, yeteneklerini artırması gerekir. Her iş ve eylemde çevreyi gözlemlemek, ortama uymak ve koşulları dikkate almak şarttır. Her şey efal tevhidiyle başlar. [3 Âli İmran].

3,127: İnancı güçlendirmek, inkârı zayıflatmak veya bilmeyi artırmak, cahilliği azaltmak için yapılması gerekenler her insanın kendi gayretine, çalışmasına bağlıdır.

3,128: Öğrenmek için çalışanlara yardım eden melekler vardır, yani, öğrenmek isteyenin öğrenme yeteneği artar. İlmi öğrenmek istemeyen kişi için başkasının yapacağı bir şey yoktur. Gayret göstermek bireyseldir, kişinin kendisine kalmıştır. Peygamberin görevi sadece bildirmektir öğrenip uygulamak kişinin çabasıyla olur. Çalışırsa öğrenme yeteneği, uygularsa uygulama yetenekleri gelişir, melekeleri artar, melekler yardımcı olur.

3,130: Rızkınızın Allah’tan olduğunu bilin ve miktarına razı olun, O’na sığınmak, O’nu vekil tayin etmek yeterli ve gereklidir.

            Mallarınızı Allah’a, daha fazlasını talep etmek üzere vermeyiniz, O’nu sevdiğiniz için, rızasını almak için, yakınlık için veriniz, karşılık beklemeden, herhangi bir şart koşmadan veriniz. (Faiz bu durumda ve bunun için haramdır !)

            İlahi rahmetin size ulaşmasına ve kapsamasına karşı gelmekten vazgeçin. Her şeyi O’ndan bilmenize engel olan ikilik yaratan benlikten oluşan perdeyi kaldırın. Yaptıklarınız, ettikleriniz yani fiillerinizin tümünün O’nun fiilleri olduğunu görünüz. Her hareketin kaynağında aynı güç ve enerji vardır. Hakk’ın ef’alini müşahede ediniz, kendi fiillerinizin diğer hareket ve fiillerden farklı olduğunu iddia etmeyiniz.

            Kendi ef’alinizi görmek suretiyle, bir kısmını benimseyerek, kendinize ait olduğunu iddia ederseniz, mülk âleminin yani bu dünyanın ef’al tecellisi olduğunu göremezsiniz, tevekkül edemezsiniz, perdelenmiş olursunuz. Tüm kesret âleminde işleyenin bir ve tek olduğunu, hepsinin Hakk’ın fiilleri olduğunu görün, idrak edin, müşahede edin, gözlemleyin, şahit olun.

3,133:  Cennetin genişliği yer ile göğün genişliği kadardır!

            Çünkü efal âleminin tevhidi mülk âleminin tevhididir, ama eni ve boyu arz âleminde sınırlı olsa da üçüncü boyutuyla sınırsızdır. Fiil, sıfatın göründüğü yer; sıfat da zatın göründüğü yerdir. Her yapılan iş bir sıfat altında yapılır, örneğin, her işin bir amacı vardır ve anne baba olarak, öğretmen olarak, bir sıfatın gereği olarak yapılır. Ama yaptığımız işlere kendi kişiliğimiz damgasını vurur.

            Sadece fiilleri görenler, sıfat ve kişiliklerden habersiz olanlar cennetin arzını görür. Sıfat ve zat ile O’na vasıl olanlar, erenler cennetin sınırsızlığını, sonsuzluğunu takdir edebilir. İşte bu cennet, perdelerinden sıyrılmış, efali Hakkın gayrisine nispet şirkinden sakınanlar içindir.

3,134: Bu kişiler bollukta ve darlıkta infak edenler, Allah için verenlerdir, fakirdirler, bütün işleri Hak’tan bilirler, öyle görürler, Allah’a tevekkülleri nedeniyle, bolluk ve darlık gibi zıt hal ve durumlarda bile sadaka vermekten (ben’i !) çekinmezler. Böylece, kendilerine karşı yapılan cinayeti dahi “fiil-i ilâhî” görür, kin ve gazaplarını yutup itiraz etmeyerek, sıfat cennetinde ve rıza makamında olurlar. İşleri Hak’tan gördükleri ve Allah’ın cezasından affına sığındıkları için, insanların zulüm ve kabahatini affederler. Allah, bu şekilde, efal-i ilahiye tecelliyatını müşahede edenleri, yani, “ne gelirse Hak’tandır” veya “neylerse Mevla’m eyler, neylerse güzel eyler” diyenleri sever. Bunlar aklınıza yatkınsa Kalp–Beden–Nefs üçlüsünün uyumu için “114 Nas” suresini okuyorsunuz demektir, o halde ayetlerin inişi bir ihtiyaçtır! 


Şahit, müşahit, şehit,

 
            Fiillerin kaynağı sıfatın idraki bizi sıfatların kaynağına götürür. 114 Nas, 21; (KUL E’UZÜ BİRABBİN NASİ...) (Sıfattan Zat’a sığınış), “De ki, ben insanların Rabbine sığınırım. İnsanın Rabbi tüm sıfatları kapsayan zattır. İnsan, cemadat, nebatat ve hayvanat gibi, vücut mertebelerinin hepsini, yani, oluşumun tümünü içerdiği için; ona olgunluğunu, kemalini kazandıran Rab da “eşya”nın tümünü kapsayan ve “Allah” tabir edilen zattır.

Bu nedenle, şeytana “lütuf, kahır, cemal, celal gibi tüm sıfatlarımı içeren sıfat ile izhar ettiğim Âdem’e seni secde ettirmeyen, secdene mani olan nedir” diye soruldu. İnsanın her işinin, her yaptığının, her ef’alinin bir sıfattan kaynaklandığı açıkça görülür. Bunların en önemlisi de bilip bilmemekle ilgilidir. Âlim olarak mı cahil olarak mı iş yaptığı çok önemlidir. Bu nedenle, öğreten, bilgilendiren, öğretici sıfatı içeren Rab sıfatına sığınılır. Öğrenmek isteyenin öğretmenine teslim olması örnek bir davranıştır.

Yani nâsın, insanın Rabbi, nasın meliki ve sahibidir. Melik, kendisinde hal-i fenaları itibarıyla, geçici, fena bulucu, yok olucu halleri itibariyle, nasın vücutlarına ve işle­rine, insanın beden ve hareketlerine, malik ve sahip olan demektir. Hakikatte melik ancak zuhuru ile her şeyi kahır eyleyen Vahid'il Kahhar'dır. Zahir olduğu zaman gayrisinin var olamayacağı niteliktedir. Diğer bir deyişle, cahilin cehaleti yok olursa, yeni bir sıfat ile âlim olarak bir iş yapılırsa, bu yapılan iş bir kişilik koyar ortaya. Âlim insan cahilliğin kişiliksizliğinden bilgeliğin kişiliğine sığınıp fani olduğunun idrakine varınca “mabudu mutlak”a (ibadet edilene) sığınmış ve onda yok olmuş olur. Mabudun Melik olarak zahir olduğu ve böylece, gayrisinin kahrolduğu, anlaşılır.

Yücelişin bu aşamasında fani olan yerini baki olana bırakmış, kişi aradan çıkmış Yaradan kalmıştır. Kulluk makamının, yani, yaratılmışların yeniden oluşturulması gerekir. Fani olan “fani”ye, evvelkinden farklı olan, ikilik yaratmayacak olan, Hakkın vücudu verilerek tekrar vücut âlemine döndürülür. Mabud da mabudu daim olmakla abdın mabudu daime sığınması da tamam oldu. Efal tevhidi ile başlayan yolculuk önce sıfata oradan da zata, yani, her şeyin kaynağı kişilikte son buldu. Böylece, insanın besmeleyle Allah’a sığınması tamamlanmış olur.

Kendi vücudunun olmadığının ve hakkın vücudu ile tekrar kulluk makamına gönderildiğinin idrakinde olan kul yeniden kuruntu, vesvese eden şeytanın şerrinden sığınmak zorunda kalır. Çünkü vücut mahallinde Hakkın vücudu ile yaşadıklarının idrakinde olmayanlar da vardır. Yani, o vesvese edici insan­ların göğüslerinde vesvese eder, buyurdu. Hâlbuki fena halinde vücut yoktur, binaenaleyh sâdırlarda vesvese de yoktur. Belki fena halinde eneiyet, benlik vücudu ile bir nevi telvin, renk verme zuhur eylerse, senden sana sığınırım, demek lâzımdır. Kendisine ait Efal, Sıfat, Zat gibi bir şeyin olmadığının bilincinde iken, açık şuur halinde, vesvese, kuruntu olmaz, ama bu bilinçten düşme olduğunda, şuur kapandığında, gaflet ve dalâlete düşüldüğünde, hemen geriye dönüş başlar. İmdi fenadan evvel abdın vücudu ile şey­tanın da mevcut olduğu gibi fenadan sonra da Hak Teâlâ Hazretleri mabud, ibadet edilen olunca abdın zuhuruyla şeytan da zahir oldu. Vesvasi, ves­vese verenin ismidir.

Evvelki surede de olduğu gibi burada şeytandan diğer bazı esmaya sığınmayarak Allah'a sığınılması, şeytanın, Rahman'a mukabil ve cemiyeti insaniye suretine müstevli olan ve Allah isminden gayri cemi esma suretinde zahir olan bir şey olduğu içindir. Şeytan, insanın kendisi dâhil her kılığa girer, Allah’tan gayri. Bu beyandan Nebi Aleyhisselâm'ın «Beni gören, gerçekten beni görmüştür, çünkü şeytan benim suretimle temessül edemez» sözü­nün manası anlaşılır. Hannas, çok rücû eden demektir. Şeytan ancak gaflet zamanın­da vesvese eder. Kul, gafletinden uyanıp Allah'ı zikir edince şeytan rücû eder, geri döner, yok olur. Anıldığında, Allah var olur ve O’nunla birlikte hiçbir varlığa yer yoktur!

Şeytanlardan vesvese edenler iki cinstir. Birisi cinnî, meselâ vehim-kuruntu gibi beş duyumuz ile görülmeyen, algılanmayan, diğeri insana benzeyen veya eşiti olan kimseler gibi insî ve his, beş duyu ile görülenlerdir. Binaenaleyh bunlardan sığınma ancak Allah'a sığınmakla tamam olabilir. Hıfz edici Allah'tır. Nas suresi tamamdır.

Sonuç:

            Her iki surenin genel ve ayetlerinin tek tek özel anlam ve te’vilinden bir ve tek sonuç çıkabilir, tevhit ilmi ile bize denmek istenen, yaşarken zaten tabi olunan mesaj şudur:

Kendi kendinize adam olduğunuzu düşünerek, “hareketler benim, fail ben; isim ve sıfatlar benim, mevsuf ben ve zat benim, kişiliğim ve vücut benim, mevcut olan ben” demeyin. Siz bir abide, benim abidem, Abd-i Hu, olduğunuzu düşünüp Âdem olunuz, teslim olunuz, yokluğunuzu kabul edip varlığımla var, vücudumla mevcut, ilmimle âlim, nefsimle kaim, ayakta, hayatımla hayatta, hay, diri, benimle bende, benimle birlikte, benim ef’al, sıfat ve zatımın zahiri olduğunuzu idrak ederek yüceliniz!

Kısaca, fıtratınızı gerçekleştirin, siz ne olabilecekseniz olun, ama Abdi’m olarak yapın ne yapıyorsanız, zaten öyle, idrak edin! Peki-Evet diyenler, sözle, kavlen derse “beli” demiş olur. Bu da bize Ahd-ü Misakı hatırlatır!

 Buraya kadar, Bakara 256, “dinde zorlama yoktur” ayetinin te’vilinde geçen şu deyiminin bir açıklamasıdır: “sabah güneş doğduğunda göz nasıl görürse din de öyledir”.

“Anlayana, sivrisinek saz” misali, her toplumda mesajı alabilecek ve anlayabilecek aklın ve akıllı insanın yetiştirilmesi amacıyla çok çaba sarf edilir, gayret gösterilir. Bu amaçla dernekler de kurulmuştur dergâhlar da, burada olduğu gibi uzun süredir toplanan gruplar da oluşturulmuştur. Bu mesaj size gelmiştir, size bu mesaj böylece de gelmiştir. Sevilmiş de olmuşsunuz, önem verilmişsiniz ki mesaj gönderilmiş, anılmışsınız. Ayet der ki : “anıldığınız gibi anın! Zikir olunduğunuz gibi zikredin!”

 
İyi ki varsınız, buradasınız. Sevgi içinde, seven kalınız çünkü zaten seviliyorsunuz idrak edin.

9 Nisan 2013 Salı

Her Şey Halk Edilir İnsan Yaratılır !

(sayın okuyucu, aşağıda, 237 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (15 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)

Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.


          Kitap, Kur’anı kerim ona, hitap ona hem de akıllı olanına, insanın kitaptaki yeri çok geniş ve önemli. Kendini bilsin ki öğreticisini, yaratıcısını bilsin. Evrim süreci gerektiren tüm mevcudat içindeki yeri ve önemine değinilmiş kitapta, özellikle, insanın, evrimsel gelişimin ötesindeki, devrimsel yaratılışı anlatılmıştır. Evrimsel gelişim canlılığın, hayatın tek hücreliden insana kadar gelişimi sürecidir. İlk insan olarak kabul edilen Âdemden Habib’ine kadar olan süreç ise insanın yaratılış sürecidir, bu süreç devrimseldir, yeni, yararlı, örneği olmayan bir insan yaratılır ve süreklidir. Söz konusu süreçte insan nasıl geriye gidebilir, aşağı düşebilir, nasıl hayvansal düzeye inebilir, nasıl yukarı çıkabilir, yükselebilir, fıtratını gerçekleştirerek insan-ı kâmil olabilir ve nasıl olur da habip olarak yücelebilir, aşağıda incelemeye çalışalım.

          Kitapta insan diğer canlılardan farklı bir şekilde ele alınır. Sure ve ayetlerden bazılarında çekirge, fil ve örümcek gibi hayvanlar yer alır, özellikleriyle anlatılır, kıssadan hisseler çıkarılır. Bazı insan davranışları için de hayvanlar âlemine inilir. Örneğin, yalan ve iftira suçların en ağırıdır. Konuşma insanı insan yapan özellik olduğu için bu yeteneğin yanlış kullanılması insanı hayvanlıktan da aşağı konuma indirir. Bedensel, nefsanî ve hayvansal davranışlar insanın kendine zararlıdır oysa yalan ve iftira bir başka insana, kula zarar verir ve “kul hakkı” doğurur bu da şirktir, Tanrı affetmez. Zina şehvetin, cinayet gazabın azgınlığı ve hâkimiyeti sırasında ortaya çıkar, sonra pişmanlık duyulduğunda, af dilenmesiyle insanlığa dönüş gerçekleşebilir. Havva’nın ve dolayısıyla Âdemin konuşma ile aldatıldığı şeytanlık büyük günahtır. Yüce, ulvî değerler doruk ise, bu tür aldatma dip, yani, esfel-i safilindir.

          “Dünya üzerinde hareket eden hayvanların her sınıfı kendilerine özgü bir sudan, yani kendilerine özgü bir ilimden halk edilmiştir. Her birinin kendisine özgü bir akıl, fikir ve düşünce sistemi vardır.  O her ilmin bir ameli olmak üzere amellerin inşasında dilediğini halk eder. En aşağılık yaratıkların arasından dilediğine ilim, bilgi ve hikmet verir ve tevhit ile hidayet eder. Her yaratılmışın bir ilmi vardır ama tevhit ilmi yalnız Âdem ve oğulları içindir O’na götürür.”

            Tevhit ilmi, her olmuş ve olacağı kapsayan kitapta, ledün ilmi, yani, her şeyi, zaman ve mekânı kapsayan ilim olarak anlatılır. İlim ve amel üzerinde durulur, ilim sahibi olanların ne yapıp ne yapmayacakları anlatılır. İlim akıl aracılığı ile ruhtan kalbe iner, amel olarak bedene ve nefse yayılıp onlara hâkim olur. Elde edilen yeni bir bilgi beden ve nefiste yeni davranışların doğumuna sebep olur. Bu açıdan ilim ve edinilen bilgi erildir, etkiler, fikir ve uygulamaların doğumunu sağlar. Beden ve nefis dişi özelliği gösterir, etkilenir, kişiye ilmine göre amel, uygulama fırsatı doğurur. Bu eril ve dişil özellikler “bir başka beşer eli değmeden yapılan doğum”, “bakirelik” tarihî kavramını ortaya çıkarır.

          “Bir bütün olarak ve ayrıntılı bir biçimde tevhit ilmine sahip olduklarını ve gerektirdiği ameli gösterdiklerini iddia edenlerden bir kısmı daha sonra her şeyi mubah görerek geriye döner”. İşte bunlar “ilmi billâh” ile mümin değildir. “Ruh ile beden denizleri birbirine karışmayacak şekilde iç içe yaratıldı. Ruh denizi saf ve lezzetli; cisim denizi ise başkalaşan, değişim gösteren, lezzetsizdir. Ruhun kesafet kazanarak kederlenmesini önlemek ve cismin ruh ile nurlanmasını sağlayabilmek amacıyla ikisinin arasına hayvanî nefis berzahı, ara yüzü kondu. Berzah âlemi her ikisinin diğerinden sığınabileceği bir yerdir. Nur, eşyanın kendisiyle zahir olduğu şeydir. Ruhun nuru ile aydınlanmış bir kalp lambalıkta zeytinyağı yakan cam kandil gibidir. Kendisi aydınlandığı gibi başkalarını da aydınlatır. Zat, nurun zuhurunun şiddetinden hafidir, gizlidir, görünmez!”

             Tevhit ilmi ile insana hakiki dirilik verileceği müjdelenir. İnsanın aslında uykuda olduğu, ilim alıp uyanınca yaşamaya başlayacağı anlatılır. Gece ve gündüz, uyku ve uyanıklık ile misal âleminde çeşitli gerçeklere değinilir. Gece ölüme, gündüz yaşama benzer. Sabah olunca ölüye benzeyen nefisten diri bir kalp çıkar, ihya olur. Gün boyu kalp ruhtan aldığı nur, anlayış, idrak ile çalışma ibadeti yapar, ulvî hayat başlar. Akşam olunca çalışmakta olan kalpten, aletsiz, zamansız, örneği olmaksızın ve mekânsız nefsin çeşitli halleri ortaya çıkar, nefsanî hayat yaratılır, ihya edilir. Bu durum, bir açıdan, iradî mevtten, ölümden sonra beden arzının dirilmesi, ihya edilmesidir. Burada gece, sabah ve gündüz derken iki durumu açıklığa kavuşturmak gerek. Birincisi dünya ve güneş olayları ikincisi kendisi bir âlem olan insan ve hakikatin nurunun parlamasıdır.

          Dünya mekânında güneş doğar gece ölüsünden diri bir gün doğar. Mekân olarak bireysel bedende ise hakikat nuru doğunca kalp çalışmaya, ibadete ulvî yaşama başlar. Ulvî, ilâhi yaşamda teklik, birlik hüküm sürer. Kalbin bireysel çalışmasına tam teslimiyetle iradî olarak son vermek bireyin iradî ölümüdür, kişiye kişisel düzeyde parlayan hakikat nuru inmiş, gurup etmiş, bireysel düzeyde akşam olmuştur. Kalp aklın ruhtan aldığı nur ile tam teslimiyete, fakirliğe giderken nefs de mertebe atlar. Emmare, levvame, yerme, mülhime, ilham alma makamlarını geçer. Böylece yücelen kalpten nefsanî nefis bir hayat yaratılır. Nefsin raziye, razı olan ve marziye, razı olunan mertebeleri ihya edilir, beden arzı dirilir. O’ndan razı olan ve O’nun razı olduğu nefs arzı dirilir. Bu durumda bedende ihya olan nefsanî hayatın doğurganlığı veled-i kalp yaratır, çünkü kalpte eril Ulvî, İlâhi yaşam tam teslimiyet sonucu vahdet, teklik, birlik hüküm sürerek çalışmaya devam etmektedir. Veledi kalp, kalbe inen ruhun nuruyla dirilir, ruhun mazharı, göründüğü yer olur. Kalp çocuğu ölümsüz ruh ile doğmuş, dirilmiş olur. Habib’inde görüldüğü gibi, ikinci doğuş ile kâmil insan yaratılmış Âdem ile başlayan devrimsel süreç tamamlanmış olur.

          Keza, siz de böyle bir sürecin son aşamasından geçilerek yaratılan insan neslinden yaratılmışsınızdır. Dostluk ve muhabbet etmeniz amacıyla nefsanî tarafınıza meyletmeniz için ruhunuza bedensel bir eş, zevce izhar edilir. Ruh ve kalp tarafınız ile nefis ve beden tarafınız arasında, rahmet olarak, muhabbet oluşur, fikir doğar, maya çalınır. Nefsiniz ruhun nuru, anlayış ve idrakiyle kurtuluşa erer sefa bulur, neşelenir, tatmin olur. Böylece, nefsin fıtratında olan doğurganlık rahminde kendisine itaat edici bir kalp veledi bağışlanır. Onun bereketiyle nefis de hidayet bulur ve ahlakıyla ahlaklaşıp kurtuluşa erer. Ruh da nefsi etkilediği ve kendisinin idrak edilmesini sağladığı için; ruhun nurunun idrakine erişen yeni bir hayat verdiği, anlayışının hayata geçirilmesini sağladığı için nefsi sever. Allah’ın, bağışlanmış bulunan veledi, yeniden doğuşu, mübarek kılarak rahmet etmesiyle yeni doğan kalp veledi ruh ile dirilmiş olur. Bu diriliş ile ruh terakki eder ve onunla kemali, olgunluğu zahir olur, ortaya çıkar. Bu halk edişlerde tefekkür edenler için olgunlaşma fırsatı vardır.

          Dünyevî yaşam, yaradılışında doğurganlık olan nefisle, ruha eşlik edecek bedenin muhabbet için verilişinden ve kalp veledinin rahmet için ihsanından sonra gerçek canlılığına ve amacına kavuşur. “Tevhit ilmi ile ruh verilir ve dirilir. İşte bunlara fenadan sonra bilgilerimle bilgili, ilmim ile âlim, sıfatımla mevsuf, sıfatlanmış vücut vardır”. Benim mülküm O’nundur diyerek O’nda fani olan O’na dönerek O’nunla baki olur. Sen çık aradan kalsın yaradan!

             İnsan “ben öldükten sonra dirilecek miyim?” diye soruyor. “O insan düşünmez mi ki halk edilmeden önce bu şahadet âleminde o hiçbir şey değildi. Halktan önce vücudu yoktu, mevcut değildi, yok idi. Sizi madde denizinden, balçıktan halk ve izhar etti, görünür kıldı, zahir etti. Sonra size biri belirli diğeri belirsiz iki tür ecel kaza eyledi. Belirsiz ecel fıtratınızdan gelenidir. Tevhit ile fıtratını gerçekleştiren, teslimiyetle fakirliğe erişen, iradî eceldir. Diğeri, Allah’ın indinde belirli bir vakitteki doğal eceldir. Her yer ve gökte eşya ve mevcudat suretinde zahir olan O’dur. Gizli ve aşikâr her şeyi bilir ve hükmeder”.

            Ricalün, hak ile kaim tecrit ve tefrit olan rical yani kâmil âdemler dünya işleri ile ilgilerini sürdürür ama zikirleri daimdir. Fenada Şuhut namazını kılar bekada irşat, öğretme ve tekmil, açıklama, tamamlama zekâtını verirler. O kâmil erler, belki de, sır ile dolu kalpleri ve basiretli görüşleriyle fena bulup hak ile kaim olarak bakiyenin zuhurundan ve benliğin bekasından korkarlar”. Ayet: “Başkalarının yanıldığı hususları bilsen ve onlara anlayış göstersen de, seni sevsinler diye, sen de onlardanmışsın gibi aynı taraftanmışsın gibi yapma noksan sıfatları üstlenme. Bütün insanların ve insanlığın vekili olduğun için tarafsız bir şekilde eksiklik ve yanlışlıkları göstermeye devam et. Rab’bin suret-i halk ile perdelendi, ben senin suretinle zahir oldum, artık halk suretinde benimle kaim ol, Haktan halka geri dönüşte Hak ile halk ol. Yaratışın ve halk oluşun, halk edilişin, halkın tümünün temsilcisi olarak da insan seçildi. Yaratılmışların seçilmişi olan insan kan pıhtısından yaratılmıştır”.
      
    Yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır” buyrulur. Yüce Hak, sıfatını, bir şeyin açığa çıktığı yeri yapmak suretiyle; her şeyin yaratılışını, meydana getirilişini güzel yapan yüce, ulu olan zattır. Çünkü güzellik ifadesi sıfata aittir. Yaratılmış olan varlıkların tamamı sıfatın mazharıdır. Ancak “İnsan-ı kâmil”, olgun, kâmil insan, bu özellikten ayrı tutulmuştur ki o, Zat olan cemal’e özel kılınmıştır. Bu sebepten; kâmil insan, tam teslimiyet ile en güzel ahlaklı olarak en uygun kıvamda ve yaratılışın adaletlisi olarak orta halde bulunan, iki tarafını bir etmeye mahsus kılındı, tahsis edildi. Orta halde olması sebebiyle, yüce Hakk’a ait olan ruhu kabul etme kabiliyetinde oldu. Kâmil insana bahşedilen veledi kalbe, kendi ruhundan üfledi. İnsana Hakk’ın ruhundan üflenmiş olmasıyla, bu insan cinsiyle, yaradılış sona ermiş olup, Hak görünür, zahir oldu.

          Ruhu kabul yeteneği gösterilmeden, kalbin veledi doğmadan, ruh üflenmez. Eşyanın insana yükselişi evrimsel, insanın benliksiz, bencilliksiz ve gayriden bakiyesiz, tam fakirlikle kemale yücelişi böylece devrimseldir.

Not: İlgili ayetler; 24 NUR 24/45, 25 FURKAN 54, 96 ALAK 2, 30 RUM 20, 19 MERYEM 67, 6 EN’AM 2, 32 SECDE 7, 32 SECDE 8,  32 SECDE 9, 2.157. Bu ayetlerin sentez edilmeden, sadece analiz için ayrı ayrı okunması halinde anlamak zor olabilir. Her ayette bir başka konu ele alınıyor gibi gelebilir.  Örneğin, insanın çamurdan mı, kan pıhtısından mı, sudan mı yaratıldığı anlaşılamaz, zıt görüşler gelişebilir. Yukarıda bu ayetlerin tümü tevhit ışığı altında birleştirilmeye çalışılmıştır. Evvelinde çamurdan, doğadan, sonra sudan yani ilimden, kan ise kalbin veledi için kurban da olabilir, fena bulan, yeniden doğuşu mümkün kılan da. Bağışlayınız lütfen.

13 Mart 2013 Çarşamba

Sabreden Erebilir!


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

           Çocukluktan, gençlikten, yetişkinliğe ermiş, kendisi için iyi ile kötü, doğru ile yanlışı ayırt eden, kendini öğrenmeye başlamış her insan için Kitap ve Hitabın muhatabı olmak bir şereftir demiştik. Bu çağlarda insan ve insanlığın nereden gelip nereye gittiğini düşünmek kaçınılmazdır. Her birey kendine göre bir çevre algısı oluşturur. Çevresi ile alış veriş içinde olur, verdiklerine karşılık aldıkları vardır. Aldıklarının bir kısmını biriktirir. Sahip olduklarının gerçek sahibini idrak edince ve teslim edince de alçak gönüllü olabilir demiştik. Bazılarına tevazu sıfatı, ilk aşamada, çok pahalı görünebilir. Bu eşiği geçemeyen yalnız ve sadece dünyada kalır, kalbinin mana âlemine açılamaz. Nefis ve mal muhabbetinden vazgeçme cesareti bir sabır işidir aslında. Kitapta sabır içeren bir iki örnek üzerinde çalışabiliriz.

          Konuşabilmeniz, anlatıp öğrenebilmeniz, ayetleri okuyup anlayabilmeniz, kitabı ve hikmetini idrak edebilmeniz için kendi cinsinizden bir insanı size resul göndererek sizi andığımız gibi, zikir olunduğunuz gibi veya hatırlandığınız gibi siz de davete icabet ederek, uyarak, iradenizle itaat ederek beni zikrediniz. (Fezkürûnî, Ezkürküm).

          Bana doğru yapacağınız yolculukta idrakinizin artması ve nimetlerinizin bollanmasıyla ben de sizi zikredeyim. Bu yolculuğunuza muhabbetle devam ediniz ve doğru yolda olduğunuza şükrediniz ki ben de irfanınızı ve size olan muhabbetimi artırayım. Nimetleri alıp da nimetlerin kimden geldiğini bilmemek küfürdür. 2.151,2.

          Görüldüğü gibi mesaj “okuma”, “öğrenme”, “anlama”, “idrak” hatta “hikmet” diyerek de sezgi üzerinde yoğunlaşmakta. Bu kavramların hakkını verebilmek için ne gerekirse sizde zaten vardır denmek isteniyor. Bilgi alma, bu bilgileri işleme ve yeni bilgiler üretme yeteneği insana verilmiş durumda. Çevre ile alışveriş iki boyutlu iken bu mesaj ile bir üçüncü boyutla ilişki devreye girmekte. Bu nedenle evrim iki boyutlu devrim üç boyutlu diyebiliriz. Kalbin mana ve ruh âleminden ilim alması ve bunu uygulayarak cevap vermesi yeni bir boyut oluşturmaktadır. İnsan ancak böyle insan olabilir, yaratılabilir!

          Ey aynî imanla iman edenler, azamet ve kudretimin tecellisi sırasında benimle sabredin ve benden hakiki şuhut, basiretli görüş ile yardım isteyin. Yüce Allah, nurlarının tecellisi sırasında, sabredenlerle beraberdir. Resulün “mutu kable ente mutu – ölmeden önce ölünüz” dediği gibi, nefsanî heveslerinden kurtulan, tevhit yolunda ilerleyerek nefsini fani kılmış olan kimselere aciz, miskin demeyin. Belki, onlar hakiki hayat ile diridirler, kişisel huzur ile Allah’ı şahit tutmuş ve onunla kadirdirler ve siz bilemeyebilirsiniz. (Yâ eyyühellezîne âmenû..bisabbri vessalât, 2.153,4).

          Biz elbette sizleri birçok şeyle ve birçok şekilde sınayacağız, imtihan edeceğiz. Benden korkarak, korkutularak, mallarınızı kaybederek, nefsinizi güçlendiren şeyleri eksilterek ve kalbinizi güçlendiren şeyleri kaybederek sınanacaksınız. (Eh dünya için neden “sınav yeri” dendiği belli oluyor.) 2.155.

          Benimle olma iradesinin kuvveti ve benim muhabbetimin lezzeti sebebiyle alışmış, alışkın oldukları şeylerle olmamaya sabredenleri müjdele. Bu nedenlerle uykusuz kalanlara, yani bir derece uyananlara, bir musibet isabet ettiğinde onun kudretimin etkisiyle olduğunu düşünüp olayda sıfatımın tecelli ettiğinin idrakini yaşarlar. Böylece, kendi mülklerinin, tasarruf sahibi olduğum mülk olduğunu yakinen, ilmen bilerek “biz O’ndan gelir O’na döneriz” diyerek, benimle bende Halik olduklarını müşahede ederler. (2.156: (..esabet musîbet) (Kalû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn).

          O’nunla olmak ve O’nun muhabbeti için sabredip burada olanlara müjde!

151. Nitekim size aranızdan bir resul göndermişiz; size ayetlerimizi okuyor, sizi temizleyip arıtıyor, size Kitab'ı ve hikmeti öğretiyor, size, daha önce bilmediklerinizi belletiyor.  

152. Anin beni ki, anayım sizi. Şükredin bana, sakin nankörlük etmeyin!

153. Ey iman sahipleri! Sabra ve namaza sarılarak yardım dileyin. Hiç kuskunuz olmasın ki, Allah sabredenlerle beraberdir.

154. Allah yolunda öldürülenler için "ölüler" demeyin. Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız.

155. Yemin olsun ki sizi korku, açlık; mallardan-canlardan-meyvelerden eksiltme türünden bir şeyle mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele.

 
          İşte bunlara fenadan sonra bilgilerimle bilgili, ilmim ile âlim, sıfatımla sıfatlanmış vücut vardır. Benim mülküm O’nundur diyerek O’nda fani olan O’na dönerek O’nunla baki olur. Sen çık aradan kalsın yaradan! Veled-i kalp! 2.157.

          Kalbin vücûdu «Safa»sı ve nefsin vücûdu «Merve»si ilâhi dinin alâmet, işaretlerindendir. Yakin, ihlâs, rıza ve tevekkül kalp adetlerinden; namaz oruç ve diğer beden ibadetleri kalıbın ibadetlerindendir. (2.158: ..safâ ve merve..)

          Cemal ve celal tecellilerinin idrakinde fena bularak tevhid-i sıfata umre eyleyen kişiler bağışlanmış hakkanî vücutla, hakkın vücuduyla kalp ve nefis makamları olan “safa” ve “merve”ye geri dönerek aralarında tereddüt etmezler, gidip gelmezler. Bağışlanmış hakkanî vücutla şüpheye düşmek olmaz, bu vücut evvelki vücut gibi değildir. “Misal âlemi olan dünyada her olmuş, olan ve olacak için, cemal veya celal sıfatlarından birinin tecellisidir” diyebilen kişiler kalbin dünyaya açık kapısından, sadır, kalbe sığınmış olurlar. Kalp sıfatların tevhit edildiği, birleştirildiği yerdir. Bu açıdan kalp “Kâbe”dir, Allah’ın evidir, burasını gezen, gören, hac eyleyen, idrakinde olan artık dünya işlerine geri dönüp o mu bu mu şüphesine düşmez safa ve Merve tepelerinde dolaşmaz. “O vardır, gayrisi de yoktur” diyebilen, vücudun O’na ait olduğunu idrak ettiğinden kendi vücudunun da bağışlanmış olduğunu idrak eder. Bu tevhit Hak’dan halka inen piramide yukarıdan bakarak tümden gelim, fiillerden sıfatlara çıkan tevhit ise tüme varımdır. (2.158: ..haccelbeyte evi'temere.. tavvafe).

          Yere göğe sığmayan müminin kalbine sığmış. Böylece, hac, umre, tavaf, safa, Merve kavramları anlam kazanır. Hepsinin temelinde tevhit kavramı vardır.

          16 Nahl, (Ayet 127) (Vasbir ve mâ sabrüke illâ billahi) Habibim; sabr ey­le ve senin sabrın ancak Allah iledir. Bilmek gerektir ki sabrın; «Al­lah, fillâh, ma'allah, anillah, billah» olmak üzere kısımları vardır, îmdi :

1.     «sabrullah»: Sabrullah, Allah için, O’nun rızasını kazanmak için sabır. İmanın yarısı sabır yarısı da şükürdür. Sevilen bir şeyin kaybında ve sevilmeyen bir şey olduğunda nefsin feryat etmemesi sabırdır. İyi ahlak sahibi olmak bunları gerektirir.

2.     Sabr-ı fillâh: Sabrı fillah Allah’da sabırdır. Hak yolunda ilerlemek, sebat etmek, isteyerek nefsi isteklerine karşı yatıştırmak, nefis lezzetlerini terk etmek sabır gerektirir. Bu yolda başa gelebilecek belalara tahammül ederek olgunlaşmanın kaynağına doğru inmek azmin güçlü olmasını gerektirir ki bu da sabırdır. İyi niyetle Hak yoluna çıkmış olanlara bu sabır bağışlanır.

3.     Sabr-ı ma'allah: Sabrı maallah Allah ile beraber sabırdır. Efal ve sıfat elbiselerinden soyunma, cemal ve celal tecellilerine maruz kalma, alışılanlara uzak kalma zamanında huzur duyabilmek keşif ehlinin sabrıdır. Bu sabır kalbin huzuru ile başarılabilir.

4.     «Sabr-ı anillah»:  Sabrı anillah, Allah’dan sabır, fenaya, yok olmaya sabır.

5.     «Sabr-ı billah»: «Allah ile sabırda»  Sabrı billah, habibini kocaltan sabırdır, kimsenin bunda nasibi yoktur.
 

          2 Bakara, (Ayet 163) (Ve ilâhüküm ilâhim vâhid) Ey muvahhidler, tevhit edenler! İbâdete mahsus kıldığınız mabudunuz, zâtıyla bir ve mutlak bir olan bir mabûddur. (Lâillâhe illâ hu) (Ayet 163) Vücûdda o Vahid-i Mutlak'ın gayrı bir şey ve O'ndan başka mevcûd yokdur ki, ibâdet olunsun, imdi ona şirk etmeniz, nasıl mümkün olabilir. O'nun gayrı, sırf ademdir, yoklukdur, bu sebebden şirk, ancak O'na cahil olmakdan neşet eder, kaynaklanır. (Errahmânü) (Ayet 163) Rahmeti her mevcuda şamil, kapsayıcı olan, rahmet sahibidir. (Errahîm) (Ayet 163) Hususi ve hidâyet rah­metini mümin ve muvahhidlere, tevhit edenlere, çokluğu bir görenlere mahsus kılan rahmet sahibidir. Bu ayet-i kerime, rütbe hasebi ile tevhid hakkında nazil olan âyetlerin evvelidir. Yâni bizim cihetimizden değil, Hak cihetinden olan tevhi­din akdemidir, (ilkidir, öncekidir). Çünkü, bizim tarafımızdan olan tevhidin evvelki mertebesi, ef'âl tevhididir. Bu tevhid ise, zât tevhi­didir.

 

8 Mart 2013 Cuma

Alçak Gönüllülük Nasıl Olabilir?

(sayın okuyucu, aşağıda, 240 sayfa olarak yayınlanan  bir kitabın bir bölümünü bulacaksınız. Kitabın "pdf" halini ücretsiz veya basılı kitabı (20 TL) necdet.altinay@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz, umarım bulduklarınız zamanınıza değer, sevgiler.)



Revize edilmiş Kitabı okumak için lütfen: Tıklayınız
 

 
 

 Bir önceki toplantımızda tasavvufun ilme dayalı olduğunu ama ilmin uygulama olmadan bir işe yaramayacağını konuşmuştuk. Aslında her bilgi öyledir uygulanmazsa yararı yoktur. Sadece bilmek için öğrenmek bir lükstür.

          Tanım itibariyle “ledün” zaman ve mekânı kaplayan ve kapsayan bir zarftır. Ledün ilmi olarak Kur’anı kerimde geçen bu ilim her şeyi kapsar çünkü kitap da her olmuş ve olacağı kapsar. Çalışmalarımızda kitap ve ilim deyince ne anlayacağımız böylece belirlenmiş olur.

          Kitabın bizim için indirilmiş ve hitabın bize olması, kimden geldiğinin idrakinde isek, bizim için şereftir. Birisiyle tanıştırılmaktan şeref duyunca, genellikle, davranışlarımız değişir. Biz de “ey düşünen akıl sahipleri”, “ey akıllı, düşünen insanlar” gibi hitaplarla başlayan ayetleri okurken mesajları anlamaya çalışmamız gerekir. Tanışmaktan şeref duyduğumuz bir büyüğün dediklerini unutmamaya ve hayata geçirmeye çalışırız. Böyle yapmanın bize yararlı olacağını düşünürüz.

          Her kişinin anlayış ve idraki farklıdır. Köyden kente, cahilden bilgeye veya fakirden zengine herkes bir diğerinden oldukça farklıdır. Hitap ve kitap herkese olacak kadar evrensel ve ayrıca geçmişten geleceğe olacak kadar da kapsamlıdır. Ülkeler düzeyinde anayasaları ve ülkelerarası düzeyde de insanlığa ilişkin bildirgeleri anımsatır. En önemli özelliği kitap “aracı” istemez, doğrudan kişiye hitap eder. Te’vil de bu demektir, “kişiye ne diyorsa o!”

          Kitabı yalnız okuyup kaldırsak da duygusal zenginlik kazanabiliriz. Vereceği mesajı anlayıp uygularsak maddi ve manevi zenginlik elde edebiliriz. Kitabı çeşitli amaçlarla okuyabiliriz. Okumuş olmak için okuruz. Anlamak için okuruz. Anlatmak için okuruz. Bir konuda ne diyor acaba diye okuruz. Biz de burada, ele alacağımız değerler, kitapta nasıl işleniyor acaba diye okuyabiliriz.

          Bugün ele alacağımız değer alçak gönüllülüktür. Alçak gönüllü olmak gerek, tamam, ama kitapta bu değer nerelerde nasıl geçiyor acaba birkaç örnek üzerinde durmaya çalışalım.

          Genel Olarak Alçak gönüllülük ne demektir?
 
          Alçak gönüllülük tam anlamıyla kibir ve gururun karşıtıdır. Yetersizlik, korkaklık ve güvensizlik değildir. İnsanın kendini küçük görerek alçaltması da değildir. İnsanın kendi değerlerini, yeteneklerini, olumlu ve olumsuz yanlarını iyice bilerek; kendini olduğundan başka türlü görmemesi ve göstermeye kalkışmamasıdır.

          Alçak gönüllülük, benlik tutkusundan kurtulmayı bilmek, gösterişe değil öze önem vermek, gereksizcesine övünmemek, övülmeyi de beklememektir. İnsanın gerçekten alçak gönüllü olabilmesi için önce kendine karşı dürüst olması sonra da karşısındakilere karşı dürüst olması gerekir. Alçak gönüllü kişiler aynı zamanda mütevazı kişilerdir.

          Kitaptaki Yeri ve Önemi nedir?

           Bir mesaj: “Müminlerin nefisleri ve malları cennet karşılığında alınmıştır.” Yani, kendilerine böyle bir ticaret teklif edilmiş olanlardan bunu kabul edenler, buna inananlar, böylece mümin olanlar, nefis ve mallarını teslim etmişlerdir. Bu alışverişte akıllı bir seçim vardır. Bu nedenle buna ilmî iman denebilir, ilmen yakin denebilir. Ellerindeki her şeyi, akıllı seçimle teslim etmeyi, “zaten sen verdin senin bunlar” demeyi kabul edenler önemli bir karar vermişlerdir. Eldeki kaybedilince kıymeti bilinir, kaçan balık büyük olur misali. Değeri ve kıymeti daha iyi bilinen bir dünya vardır artık elde. Üstelik sahip siz olmadığınız için gerçekten cennetteymişsiniz de verilenlerin zevkini çıkarıyorsunuz gibi. Her şey az gelirken hepsi fazla fazladır artık.

          Hepsi elinizdekini teslim etmekten doğdu. Dikkat edilirse bilimsel bir karar ile başladık. Aynı topraktan aynı su ile sulanan dünya bahçesindeki nimetleri teslim ettik aklımızca, hem de gerçek sahibine. Aklın olduğu yerde daima şeytan da iş başındadır. Aynı toprak olamaz kimisi kumlu kimisi humuslu gibi veya su da aynı olamaz bir kısmı yağmurdan bir kısmı kuyudan gibi araya girer. Biz de onu büyük patlamaya kadar geri götürüp hepsi aynı hidrojen atomundan değil mi diyerek susturabiliriz.

           Akıllı seçim ile elimizdekileri teslim ettiğimizde daha zevkli ve keyifli bir şekilde bunlardan yararlanabiliyoruz. Nefis cenneti de böyle olsa gerek. Nefis ve mal muhabbetinden vazgeçilince alçak gönüllülük sıfatıyla sıfatlanılır. Ben diye bencilce kazandıklarımız yetmez iken, teşekkür ve şükür içinde olunur, var olanlar nimet olarak görülüp gönlümüzde bir diyalog içine girilir. Bu diyalog da bizi içine çeker. İçine çekildikçe nimetleri gözümüz görmeyebilir. Konumuz alçak gönüllülük olduğu için, bundan ötesindeki gönlümüzün boyutlarını şimdilik düşünmeyelim.

 

          Elimizdekileri teslim edince bunlar geldi başımıza bir de biz teslim olsak kim bilir neler olur. Bu mesajda önemli olan alçak gönüllülüğün bir sıfat olduğunu ve bu sıfat ile sıfatlanmanın sonuçlarının nefis cennetine kadar ulaştığı dikkat çekmekte. (9.111).

          Diğer bir mesaj: “Ey müminler, hangi mekânda olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram olan kalbinizin sadır, yani beden, yönüne döndürün. Orada göreceğiniz cemal ve kemali müşahede ederek, gözleyerek yüz çevirmeyin. Böylece, Hak’tan gafletiniz anında, insanlara sözlü veya fiilen üstünlük taslamış olmazsınız”. Eğer amacınız halkın arasında da Hak ile olmaksa her zaman ve her yerde hakkın cemalini ve halkın kemale erişini müşahede edersiniz. Böyle bir gözlem içinde olursanız kimse karşı çıkmaz, herkes size tevazu gösterir, alçak gönüllü olur ve boyun eğer. Ancak tard edilmiş olanlar, dünya ehli olanlar size alçak gönüllülük gösteremez. Size anlayış gösteremeyenler size zarar da veremezler. İlk mesajda konu biz nasıl alçak gönüllü olabiliriz iken burada başkaları bize karşı hangi durumlarda tevazu gösterebilire yer verilmiş. (2.150).

          Mesajların bir akıl yönü bir de hikmet yönü vardır. Hikmet yönüne iyi örneklerden biri de bu mesajdır. “Kalbi istila etmek isteyen nefsin şeytan filini de önüne katarak kalbe saldırmasını, ruhun nuruyla nurlanan fikir ve zikir kuşları alçak gönüllülük, iffet, akıl ve fikir taşlarını atarak defetmiştir”. Bilindiği gibi Fil suresinde açıklanan bir olay vardır. Kâbe inançsız bir komutan tarafından fil ordusuyla yıkılmak, yerle bir edilmek istenir. Ancak, ağızlarında ateş topları veya taş taşıyan kuşlar tarafından bozguna uğratılmış, kâbe kurtulmuştur. Bu surenin bin bir hikmetinden biri de şöyle anlatılmaktadır. Kalp her insanda imanın merkezidir. Her kişinin nefsi, file benzetilen şeytanın komutasında, şeytani güçleri arkasına alarak kalbi işgal etmek ister. Böyle bir nefis savaşında iyi ahlakın güçleri, kötü ahlakın güçlerini, ilimden ve imandan alınan destekle her zaman yener. (alçaklık kibri, tevazu böbürlenmeyi, oruç şehveti, merhamet gazabı yenmiş, gidermiştir). (105.1-5).

      Hoşgörü ve tevazu konusunda güzel bir örnek de tevhit ilminin başlangıcında verilir. Hz. İbrahim bir gün “bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demiş. Kitapta geçtiği şekilde 2 Bakara, 260 (…tuhyil mevta) İbrahim Aleyhisselam’ın “Ey Rab’bim bana ölüleri ne suretle dirilttiğini göster” dediğini hatırla. Yani beni ilm-i yakin makamından iyan makamına erişdir. “Evet iman ettim, yakinen biliyorum fakat gönlümün rahat olmasını istiyorum”. İlmî yakin tam sükunu sağlamaz ancak aynî yakin sağlar. Rab’bi İbrahim’e “sen kuşlardan dört tanesini al” yani İbrahim’i aynel yakin makamından, hakiki hayatın şuhudundan men eden kuvvetleri al dedi. “o kuşları kendine zam et”, yani, bu kuvvetleri, lezzetlerini istemeye, aramaya çıkmaktan men eyle. Onları kendine meylettir. Rivayet kuşlar tavus, horoz, karga ve kaz idi, yani, kendini beğenmişlik (ucub), şehvet, hırs ve dünya muhabbeti idi. İbrahim’in kuşları kesip tüylerini yolması, etlerini kanlarını karıştırması emredildi. Yalnız başları saklandı. Murad, işlerinden men edip, riyazatla tabiat ve adetlerini, alışkanlıklarını kökünden kazıyarak nefsini bunlardan arındırmasıdır. (…cebelin…) Sonra her dağın üstüne bir parça koy, yani, bedeninin yapısında bulunan dört anasır (toprak, ateş, hava, su), veya yedi dağ, yedi aza-organ (gözler, kulaklar, burun delikleri, ağız). Bu kuvvetleri kökünden sök ve öldür. Sonra, o kuşları çağır. Yani sen bu kuvvetlerin hayatı ile diri iken bunlar sana tabi değil sen onlara tabi idin, onlar seni işgal etmişlerdi, senin emrini dinlemiyorlardı, sen onların her istediğini yapıyordun. Sen onları öldürünce mahv u fenadan sonra bağışlanma olan hakiki hayat ile diri olursun. Onlar da kendi hayatı ile nefsin hayatı ile değil, senin hayatınla diri olarak sana muti olurlar ve emrine boyun eğerler. O vakit onları davet ettiğinde sana koşarak gelirler.

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi “alçak gönül” insanı insan yapan sıfatlardan birisi ve eğitimle kazanılan bir değerdir. Sıfat olduğuna göre çok sayıda ve çok çeşitli fiilleri kapsar. Öğretmen sıfatını kazanan kişi öğretme, ölçme, değerlendirme gibi birçok iş ve işlemleri gerçekleştirir. Kendisine yakışan ve yakışmayan davranışlar vardır. “Hayvanat bahçesi, insan davranışlarını incelemek amacıyla hayvanların toplandığı yerdir” denir. Aynı şekilde, her insanın hayvanlıktan kurtulma ve uzaklaşma yolunda, örnek alarak, eğitim görerek, ilim sahibi olarak gelişmesi şarttır. Güzel ahlak sıfatlarıyla sıfatlanmamız kendimizin kullanım klavuzu olan kitaptan yararlanmamız kaçınılmazdır. Bu kapsamda bu sıfat da insan olma yolunda bir aşamadır, bir makam veya derecedir denebilir. İlmen yakınlık cabasıdır. Sevgi ve saygılar.

 

 

25 Kasım 2012 Pazar

Hz. Âdem’den İbrahim’e Tevhit,


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

 



          Peygamberimiz bir hadisi şerifinde  “ben ve Ali iki nur idi Allah’ı tespih, tahmid (hamd) ve tehlil (tevhit) ederdik. Melekler de bizim tespihimizle tespih, tahmid ve tehlil ederdi. Âdem halk olununca onun cephesine ve nesline intikal eyledik” der. Âdem insanın insan olduğunu idrak etmesidir. İçimizdeki iki nur, idrakten birincisi ‘insan’ olduğumuzu anlayış ikincisi bunun uygulanması anlamında insanca davranış, ‘insanlık’ olarak kavrayıştır. Meleklerin “tespihimizle tespih edişi” deyişinin demek istediği “biz hakkı görürsek görme meleğimiz, yeteneğimiz de hakkı görür, işitme meleğimiz kulağımız da hakkı işitir” olabilir. Âdem, bireysel yeteneklerimizin her birinin bizimle beraber bir bütün olarak idrak düzeyinde tevhididir. Tüm yeteneklerimiz bize, organize bir şekilde hizmet vererek, secde eder. Diğer bir deyişle, örneğin, beş duyumuzla algıladığımız bir şeye çok farklı bir idrak seviyesinde anlam verebiliriz. Sadece görmek veya sadece işitmek yerine işittiğimizi görüp ve koklayarak hayata anlam katarız.

          Aslında ne olursa insanın içinde olur, iç olayları dış âlemde uygulanmış görürüz. Bir fikir bir bilgi de önce kavram halinde düşünülür sonra uygulamaya konur. Bir masa veya televizyon aleti böyle üretilir. Herkes bir âlemdir denebilir. Beş dış duyumuz, görme, işitme gibi; adalet, vicdan, zekâ, hayal etme, düşünme olmak üzere beş de iç duyumuzdan söz ederiz. Ancak, vücudumuzda hücre ve organlarımız gibi birçok düzeyde ve çok sayıda yeteneklerimiz, hatta sistemlerimiz vardır, sindirim ve sinir sistemleri gibi. Bireysel ve bedensel her yetenek hemen herkeste ortaktır ve vardır. İnsanı insan yapan özellikler ve insanı hayvanlardan ayıran özellikler ortaktır. Ancak, bir insanı diğerinden ayıran özellikler ortak özelliklerin kullanılmasına ilişkindir. Her kişinin yoğurt yiyişi ayrıdır. Nefis ve nefsanî güçler ortaktır ama bunların kullanımı fark yaratır.

          Âdemden itibaren efsane ve hikâyelerde çoğunlukla insanın doğadaki özel konumu ve insanlık kavramları üzerinde durulur. Bir açıdan bakıldığında Âdem’den itibaren temel olarak açıklanmaya çalışılan bir insanda, vahdette, kesretin bütünlüğüdür. İbrahim ise, kendisinin kendi bünyesinde, vücudunda idrakine varan Âdem’den sonra, diğer varlıklarla beraber bir bütün olduğunu anlamıştır, “tevhidi” getirmiştir. Âdem düzeyinde bir bütünden sonra âlem düzeyinde bütünlük gelmiş. Gerek kişiler ve kişilikler gerekse diğer ‘mevcudat ilahları’ putlarını kırmıştır. Kesrette vahdeti ispat etmiştir. Kısaca, meleklerin Âdem’e secdesi ile bireysel düzeyde, tüm mevcudatın secdesiyle de genel anlamda tevhit gerçekleşmiştir.

          Âdemin oğulları Habil ve Kabil hikâyesi, örneğin, insanın hayal gücü ve aklı arasında geçen bir macera olabilir. Hayal gücünün ürünü “ham hayal” ile aklın ürünü olan “saf akıl” yarıştırılmış olabilir. Güzel olan veya olması istenen “akıllı hayal”dir, duygularla süslenmiş akıllıca bir iştir belki de.

          Asi ve azgın olan nefs-i Nemrut ile kavmi olan gazap ve şehvet gibi nefsanî güçler Ruh İbrahim’ini, yani ruhun mazharı olan vücut incisini, zikir mancınığına koyarak rahmin doğal harareti ateşine attılar. Yüce Allah ateşten sağ ve salim olarak kurtarıp İbrahim’e hidayet etti hakiki erzaktan verdi ve olgunlaştırdı. İlim ve amel ile terbiye ederek âlemlere mübarek kılınan ‘beden arzına’ gönderdi.

          Bir kutsal mesaj “Biz, Ruh İbrahim'ini ve akıl Lût'unu, fenadan sonra onlara hakka ait baki vücudu bağışlayarak onları kurtarıp ilim, hidayet ve terbiyeye yaradılıştan yatkın kimselere olgun davranışlar meyvesi veren, yararlı, iyi işler ahlakı ve fazilet ile mübarek kılınan, ‘beden doğasına’ gönderdik” der. Nasıl ki doğada yağmurlarla bitki ve meyveler yetişirse, beden arzında da ilim suyu ile güzel ahlak meyveleri, anlayış ve idrak incirleri yetişir.

          Ayet : “Ruh İbrahim’ine, Hak’tan halka tekrar dönüşünde, kavmiyle birlikte kalp makamına dönebilmesi için kalp İshak’ını verdik. Ayrıca, iyi terbiye görmüş nefis Yakup’unu bağışladık. Her birini noksanlardan arındırıp salih kul ve hidayet eyleyen imamlar kıldık”. Kalbin hidayeti bilgi edinmesi, keşif yolu ile yeni bilgileri meydana çıkarma ve sır tutmasıdır. Nefsin hidayeti iyi ahlak, güzel davranışlar ve edeptir. “Onlar, tevhit ve kulluk ile bize ibadet etmişlerdir”. Fenadan sonra beka makamlarının sonunda, tevhit ilmiyle hidayete ermiş kişiler Hakk’a vasıl olunca tekrar halkın arasına beşerî özelliklerle dönemez. Özellikle İsmail ve kurban sonrasında ölümsüz ruh ile diriliş tamamlanmış olur. Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış kişi halifeliği kazanmıştır. Halka inen peygamberin hali öğrencisinin bilgi düzeyine inen öğretmenin haline benzer. İbrahim’in kalp makamını halka iyi anlatabilmesi için bu makama henüz çıkmakta olan İshak’ın yardımına ihtiyaç duyabilir. Musa, Harun’suz yapamaz.

Her ümmetin kazandığı kendinedir, sizin de kazancınız kendinizedir. Kimse başkasından sorumlu değil. Taklit etmeyin ve dinde taklit ile yetinmeyin, çünkü nakledilene güvenilemez. Herkes kendi ilmi, ameli, ahlakı ve imanından sorumlu, başkasından değil. Bu nedenle, basiretli olup yakınlığı talep edin, ona göre davranın. Herkes kendi diniyle perdelidir, onun hak olduğunu zanneder, Yahudiler, Hıristiyanlar kendi dinlerinden olunmasını isterler. Belki de hak olan, batıla meyletmeyen İbrahim’in ümmetidir. En doğrusu peygamberlerin tümüne iman etmek, indirilen kitaplarına inanmak ve her dini kapsayan tevhit inancına güvenmektir. Tevhit temeline dayanan hiçbir peygamberi ve dini diğerinden ayırt etmeyin, birini diğerine tercih etmeden, tevhit ile dinlerin tümü kabul edilir. Aynı inanç temeline oturan herkes hidayet bulur. Biz Allah’a iman ettik ve Allah bizi boyamakla boyadı deyiniz. Her din ve mezhebin batını aynı boya ile boyanmıştır. Her millet niyetlerinin rengi ile boyalıdır. Tevhide inananlar Allah’ın boyasıyla boyalıdır. Bu nedenle, peygamberimiz “Allah Teâlâ halkı zulmette yarattı, sonra, onlara nurundan saçtı. Bu nur kime isabet ettiyse o hidayet buldu, isabet etmeyen dalalette kaldı. O nur Allah’ın boyasıdır” buyurmuştur. Bir ayetin tevili şöyle olabilir: «ruh» Rabbinden «akıl» meleği vasıtası ile «kalp» Nebi'sine nazil olan, olmuş ve olacağı içeren, kitabını oku.

          Ayetler insanları birey olarak ve doğrudan, aracısız muhatap alır. Yukarıdaki mesajlardan da anlaşılacağı gibi, siz asla başkasının inancıyla ilgilenmeyin bile, taklit hiç etmeyin, siz isteyin size de verilsin deniyor. Aklını kullananlar tevhitte birleşir, kullanmayana da mesaj yoktur zaten.

          Âdem, Nuh, İbrahim ve İmran aileleri Allah tarafından seçilmiştir. Seçilme işi her nebi için geçerlidir. Bir ayette “bazısı bazısına üstün kılınmıştır” denir, nebilerin de derece ve mertebeleri vardır. Âdem seçilmişlikte, İbrahim dostlukta ve Muhammed muhabbette üstün kılınmıştır. Din ve hakikatte, nesil olarak, bazı nesiller seçilmiştir. Doğuş, dünyaya geliş maddî de manevî de olabilir. Tevhit ve marifette, Bâtıni dinlerde bir nebiye tabi olan diğer bir nebi tabi olduğu nebinin manevi evladıdır. Baba da dünyaya getiren, terbiye eden ve ilim öğreten olabilir. Hakikî doğumda kalp vücudu istidat nefsi rahminde öğretmenin nefesinden hâsıl olur. Hz. İsa “iki defa doğmayan göklerdeki melekler âlemine giremez” demiştir. Çocuğun yaradılışında olan öğrenme yeteneği öğretmeninin gayretleriyle meyve verir, yeni bir kişilik doğar.  

          Eğitim ve öğretimde ailenin öneminin büyük olması nedeniyle, manevi doğuşların çoğu maddi doğuşları izler. Peygamberler de genelde bir nesil, aynı ağacın meyveleridir. Örneğin, İbrahim’in oğlu İshak oğlu Yakup oğlu Levi oğlu Yahir oğlu Ümran’ın oğulları Musa ve Harun idi. İsa’nın annesi Meryem’in babası Ümran da Yakup’un oğlu Yehuda oğlu Masan’ın oğlu idi. İbrahim’in Nuh neslinden, Hz. Muhammed’in de İsmail neslinden olduğu bilinir. Bu konuda peygamberimiz de “oğlan babasının sırrıdır” demiştir. Gıdası hak ve helal olanın ahlakı da mükemmeldir denebilir. Yusuf, hikâyesinin bir yerinde, (12 Yusuf, 38), “tevhit yoluna girdiğim zaman atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinlerine tabi oldum” der ve devam eder “nebilerin vücudu olmayan bir şeyi Allah’a şirk koşması uygun olmaz”. Bu şuhudun gereğidir.

          “Allah’a giden yolların sayısı tüm insanların aldığı nefeslerin sayısı kadardır denir”. Akıl aracılığı ile ruhtan alınan mesajlar her insanın kalbine iner. Her insan her nefesinden sonra Allah’a bir nefes daha yakındır. Diğerlerini örnek alabilirsiniz ama kutsal mesajlar aracı olmaksızın doğrudan sizin için sizedir. Atatürk der ki “insan ve insanlığın gelişimi paraleldir”. İnsanlık tarihi içinde eğer din keşfedilmişse, var ise, siz de bugün yeterince olgunlaşmışsanız din keşfedilmemiş olsaydı keşfetmeniz gerekirdi! Olgunlaşınca keşfedecektiniz.

          Kitapta her olay bir hikâye gibi anlatılsa da anlamı çok ve derin olabilir. Birey olarak kendi vahdetinizde kesreti ve dış âleminizdeki kesrette vahdeti ilmen, aynen ve Hak’ken yaşamanız için mesajlar inmiştir ve ilham inmektedir. Alınan ilim, edinilen bilgiler ve uygulama şekil ve zamanları farklılıklar yaratabilir. Ancak, herkes kendi âleminde Âdem, İbrahim, İsmail, kurban, Yusuf, gibi karakteristik kavramları yaşamalıdır denebilir. Her insanın hayatında bu kavramlar bir kere yaşanmalıdır ve zaten de ancak bir kere yaşanabilir.

          Âdem’de tevhitten sonra âlemde tevhit çok kapsamlıdır. İbrahim’den sonra âlemde tevhit batın ve zahirde olmak üzere ikiye ayrılmak zorunda idi. Hz. İsa’ya kadar zahiren olan tevhidin batınını anlamak zor oldu, daha sonra da Bâtıni tevhidin zahirini anlamak Hıristiyanlar için zor oldu. Son peygamberimizle evvelinde, ahirinde, zahirde batında ‘gayrisi’ kalmadı. Tevhit ilminin devamı için İshak ile devam eden nesle de kurban gerektiğinden onlar da zahiri olarak İshak’la kurbana kavuştular. Ancak, esas kurban, Bâtıni olanı, İsmail ile devam etti.

Yararlanılan ayetler :(Enbiya, 71-73) (Bakara 134-138). Bakara, 50, Bakara 253,  (Ali İmran, Ayet 33-34).

 

9 Kasım 2012 Cuma

Kurbanı Sende Ara Sende Bul


Kitabı okumak için tıklayınız:
Click here to view Kendimizi Bilmenin Neresindeyiz.

Kurbanı Sende Ara Sende Bul

            Hz. İbrahim tevhit babası, Allah tarafından kendisine tevhit ilmi indirilen ilk insan, ilk İslam, teslim olan ilk kişidir. Bağışlanan bu ilim sayesinde, Tanrının bir ve tek olduğunu bulan, iddia eden, ispat eden insan. Hayatını incelersek bir hikmet de biz yakalayabiliriz. Kendimizi onun yerine koyalım, bakalım ona anlayış gösterebilecek, düşüncelerini idrak edebilecek miyiz? Bir efsane bir de hikâye kısmı vardır gerçeğin. Hikâye, geçmişten gelen madde dünyasında her kişinin anlaması düşünülen kişiler ve olaylar. Efsane kısmı ise er kişinin kendi içinde, mana âleminde, idrakinde yaşaması beklenen dereceler veya makamlar diyebileceğimiz, insan, olgun insan, kâmil insan aşamalarıdır. Her efsanenin bir dediği bir de  demek istediği felsefî bir mesajı vardır. İnsanın iç âleminin mertebelerinde dış âlemin hadiselerini yaşamak mümkündür. İnsanın içi ve dışı bir olmalıdır, belki de zaten birdir idrak edebilene.
 

            Felsefenin ataları mı desek, dinin ileri gelenleri mi desek, belki de en doğrusu sünnetullah veya adetullah, denebilir ki tarihî kişilerce tarihî eylemler yaşanmıştır. Hz. İbrahim mana âleminde yaşadıklarını hayata geçirmiş. İlahî aşka düşmüş, aşk ateşini anlatmış. Bu dünyada ahreti yaşamış gibi anlatmış, böylece, tek Tanrılı dini açıklamış. Tanrı ile konuşmuş gibi nida almış, su ve toprağı kutsallaştırmış. Mana âleminde makam atlarken, beden, kalp, ruh aşamalarını geçerken, bunlara paralel ve bunların gereği olarak dünyada da yer değiştirmiş. Kendisini ateşe atanlar ile artık yaşayamazdı, oradan ayrılıp göç etmiş. Beytullah’ı imar etme görevi aldı, Kâbe’yi yerinde inşa etti ve kalp Kâbe’sini yaşadı. Kutsal topraklardan, Kudüs şehri yöresinden, Mısır ülkesine gitti ve döndü. Dediklerinden demek istediklerini anlamaya çalışmak gerek, umarım yapabiliriz. Bizi günümüze getiren kültürümüz de gerçeği idrak etmemize yardım eder.
 

            Harran ovasında ateşe atılmış sonra da ailesiyle birlikte göç etmiş kutsal topraklara. Aramış, ilmini hale çevirmiş ve Tanrıya kavuşmuş biri mutlaka aşka, aşk ateşine düşmüştür. İlâhi aşka düşenin kendisi yanmaz, bedeni yanmaz, ama benliği, ikilik yaratan bencilliği yanar. Böylece, ‘ham imiş, pişmiş, yanmış’ veya ‘kendisi çıkmış aradan kalmış yaradan’. Artık topraklar kutsaldır, her şey Allah’ındır, Allah’tandır, ne eylerse Mevlâ eyler. Orası kutsaldır, kudstür, Kudüs’tür. Bundan sonrası, tekrar nefis dünyasına dönüp, kalbinin ve ruhunun ileri makamlarından tekrar bedensel ve nefsanî ihtiyaçlarına inme, böylece, hayata devam etme zamanıdır. İnsanı beşerî âlemden ilâhî âleme yücelten tevhit ilminin hayata geçirilmesi sürecinde sonradan velilerce halka kabul ettirilen ‘ilâhî aşk’ ilk defa yaşanmıştır. Daha sonra halkın aşina olduğu ‘yanmışlık’ ve ‘aradan çıkış’ ilk önce “Allah’a kurban oluş” ile yaşama geçmiş.
 

            Son peygamberimize, “doğal ölümden önce iradeniz ile iradî mevt ile ölünüz” ayeti inmeden evvel, Hz. İbrahim’in kendisine bahşedilen tevhit ilmi sayesinde, beşerî âlemden ilâhî âleme geçişi, her zamanki gibi, ancak, tarihte ilk defa olarak “aşka düşme” halleriyle olmuştur. Tanrı’nın hidayeti ile verilen ilmi, ilmen yakın, aynel yakın ve hakkel yakın aşamalarını bireysel olarak makamlar halinde yaşamıştır. Hz. Mevlana ve Yunus sayesinde bugün kültürel olarak bu aşamaları daha kolay anlayabiliriz. Allah yolunda olma veya doğru yola girme gibi süreçlere aşina kimselere rahatça fenafillâh ve beka billâh makamlarından söz edilebilir. Ancak, bu halleri ilk defa kendinde yaşayan kimseye özel bir anlayış göstermek gerekebilir. Bireysel düzeyde yaşaması ve diğerlerine öğreterek yaşantıya geçirmesinin önemi büyüktür. Kişiliğinde mertebe atlamak kolay, insan kendi nefsine ve kalbine hâkim olabilir ama öğretme sürecinde, örneğin, eşini ikna etmesi ve eğitmesi güç olabilir. İlim ve hal, ilmin ve uygulanmasının Âdem ve âlem boyutlarında olduğu söylenebilir. Bireysel düzeyde Âdem olarak insanın nefsi zevcesidir, eşidir öğretmeye gelince, âlem boyutunda, bir başkasına bu hali anlatırken eşi deyince karısını anlayacaktır. Mana âleminde doğru olan madde âleminde de doğrudur. Nefsine hâkim olan karısına da hâkimdir denebilir, bugün bile anlatırken de anlayacak bir kişinin iki düzeyde de anlaması beklenir. Hikâye olarak karısının başına gelenler, efsane olarak nefsinin halleri anlaşılmalıdır. Her insanın kendisi beden ya da vücut olarak bir Mısır ülkesidir. Herkes nefsiyle kendi ülkesinin tam hâkimidir.
 

            Kutsal topraklarda yaşarken nefsanî işler, bedensel ve dünyevî çalışmalar pek zevk vermez artık İbrahim’e. Bedensel faaliyetleri azalmış, ilahî, kalbî, ruhanî faaliyetleri çoğalmış. Ama bu durum böyle gidememiş, sürdürülebilir olmamış, zayıflık ve açlık benzeri haller görünmüş ve Mısır’a göç kaçınılmaz olmuş. Aşağıya inmişler Mısır’a varmışlar. Mana âleminde aşağısı nefs-i emmare yukarısı nefs-i levvame ve mutmaindir.  Ancak,  beden Mısır’ının firavun nefsi, Nefs-i Emmare İbrahim’in karısı Sara’yı pek beğenmiş. Bedenin tek hâkimi olan firavunun beğendiği eşlerle birlikte olma hakkı yasalmış. Bu Mısır’da bilinir, kabul edilirmiş, bunu kabul eden Mısır’a girermiş. İbrahim’le birlikte levvame ve mutmain mertebelerini yaşayan karısı, zevcesi nefsi, Sara’yı, adeta serap olanı, alıkoymak, onunla olmak istemiş. Sara ‘sen benimle olamazsın, aşık atamazsın, bana akıl erdiremezsin’ dese de inandıramamış, ikna edememiş Firavunu. Daha ilk oturumda Firavun taş kesilmiş, donup kalmış, gerçekten mutmain nefsin dediklerini hiç anlayamamış, taş kafa hissetmiş kendini. Gelsin eşin beni bu durumdan kurtarsın ben de onun Tanrısına inanayım demiş.  Sabah olunca Sara’yı ülkeye, firavunun eline düşmekten kurtulma amacıyla, eşi değil de kardeşi olarak kayda geçirten İbrahim davet edilmiş saraya ve Sara’ya. Öğretme ve eğitme kabiliyeti olan kişiden hak ve hakikat bilgilerini alan firavun çok memnun olmuş, kurtulmuş taş kesilmekten. Kalbi yumuşamış, ‘madem aç kaldığınız için geldiniz buyurun size bol nimet, nimetleri servis edecek alın size bir de cariye Hacer’ deyip göndermiş misafirlerini yine kutsal topraklara. Böylece, hem dünyası hem ahreti olmuş İbrahim’in. Cenneti dünyada yaşar olmuş adeta.
 

            Her insanın kendine özgü bir iç âlemi bir de dış âlemi vardır. Herkes dış âlemi kendi içinde değerlendirir. İnsanın içi dışı bir olmalıdır derken söz konusu âlemler kastedilir. Tevhit ilminin uygulamaları sonucunda, geçilen makamlardan sonra bir de arifler “bir ben var benden içeri” demişlerdir. Aynı deyimi “insanlıktan nasip almamış” denebilecek bir kişinin de kullandığı düşünülürse önemi daha iyi anlaşılabilir. Hz. İbrahim iç âleminde ahreti ve cenneti dış âleminde dünyayı yaşar olmuş, O’nun huzurunda ve huzur içinde yaşarken.
 

             Uzunca bir süre sonra, İbrahim kendisinden sonra ne olacağını, İslamiyet ve teslimiyetin nasıl sürdürüleceğini düşünmeye başlamış. Belinden değil yolundan gelecek bir oğla, erkek evlada, yani tevhit ilmini öğretecek birine gerek var demiş. Tanrı’ya kurban vaat etmiş. Eşine, soyun devamı için, oğul veremeyeceğini idrak eden Sara ise, teslimiyetini tekrar gösterip, daha genç olan Hacer ile evlenmesine rıza göstermiş. Bedensel ve dünyevî zevkleri canlı olan, dünyevî nimetleri sunmakla görevli olan, cariye nefis Hacer’in bir oğlu olur. Böylece, İbrahim’e bir veledi kalp bağışlanır. İç âleminde bir İbrahim daha olur İbrahim’den içeri. Oğul İsmail ile annesi Hacer, soylarının devamı için, eğitim ve öğrenimlerini tamamlamak üzere, dünyada Allah adına İbrahim’in inşa ettiği beytullaha, Kâbe’ye, kalp Kâbe’sine, yani İbrahim’in geride bıraktığı makamların ilkine dönerler, Sara tarafından gönderilirler. Kalp veledi, babasının oğlu, babasının indiği kadar çıkmış, urûc etmiş, iki yay mesafesindeki döngüyü tamamlamıştır. Hakka ulaşmış, hakka ait bilgilere hâkim olmuştur. Sıra tevhit ilmini dünyada hayata geçirmeye ve öğretmeye gelmiştir. İsmail’in Kâbe çevresinde içtikçe içilen, içilmeye doyulmayan, kana kana içilemeyen, suya kandırmayan tevhit ilmi suyunun kaynağını, zemzemi bulması bilinen hikâye ve efsanedir.
 

            Efsanenin burasında İbrahim’in “bir ben var benden içeri” dediğini düşünebiliriz. İçteki “ben” onun veledi kalbidir. Bu kalp veledi önce doğacak sonra büyüyecek, eğitim ve öğrenimden sonra kurbanlık İsmail olacaktır. Ayağının altında tevhit ilmi suyunu bulması bu durumda gayet “doğal” olacaktır.

 
            İsmail’in öğrenim ve eğitimi bir seviyeye, kendisi bir makama gelince babası bir rüya görür. Vaat ettiği kurban hatırlatılır ve “en sevdiği” şey olarak ikaz edilir. Bunun üzerine, oğlunu çok sevdiği için, durumu İsmail’e anlatır. Allah’a kurban fikri ilmine uygun düştüğünden, oğul derhal kabul eder. Taşı kesen bıçağın oğlunu kesmemesi, insana, ateşe atıldığı halde yanmayan babasını hatırlatır. İbrahim’in kurbanı kabul edilir, bencil benliğinden geçen İsmail yaşamına Allah tarafından bağışlanmış hayatı ile devam eder, diğer bir deyişle, fenafillâh mertebesinden geçer beka billâh mertebesi verilir, baki olan ruh verilir ve fani olan nefis alınır. Allah yolunda verilen kurban kabul edilmiş, baki olan bağışlanmış, fani olan alınmıştır. Bağışlanmış hayatta Hakk’ın ilmi Hak’ça uygulanır, Hak görünür, Hak bilinir, fail, işleyen Hak, mevsuf, sıfat giyinen Hak’tır. Bağışlanma, bağışlama ve yeniden hayata başlama sanki bir yeniden doğuştur. Efsanenin burasında yer alan hayvansal bir tanımlama hayvanî veya dünyevî tarafı ağır basan nefis olabilir. İsmail’in bağışlanmış hayatı ancak Hz. İbrahim’in hayvansal nefisten arınmış haliyle devam edebilirdi. Zaten Hacer de oğlunun su bulması üzerine Allah’a şükrederek teslim olmuştu. Peygamberimizin soyunun Hz. İsmail’e dayandığı bilinir.
 

            Hiçbir kişinin içindeki ben harici bir bıçakla dıştan kesilemez, öylece kurban edilemez. Herkes bindiği dalı kesebilir, kişiyi kişi yapan, ona ben dedirten her ne ise onu kesmelidir de belki ama bu beşeri âlemde söz konusu olabilir ancak. Hz. İbrahim’in beşerî, fani olan nefsi alınmış, İsmail kurbanı sayesinde, ölümsüz, baki ruh verilmiştir. İslam ve İslamiyet kavramı, öz ve yoğun olarak, birçok husus ‘giz’li kalarak, Hz. İbrahim ve İsmail ile yaşanmış oldu. Tevhit ilminin “sudan geliş” bölümünü teşbih ve yeniden doğuş kapsamında Hz. Musa, öğretişe dayalı “kulaktan giriş” bölümünü yüceliş ve tenzih kapsamında Hz. İsa tekraren açıklama niteliğinde yaşayacaktır. Tevhit ilminin tamamı, ölümsüz ruh ile diriliş ise, hem teşbih hem tenzih kapsamında, gizlenmeksizin, alenen yaşanması son peygamber ile hayata geçirilmiştir. Batıl gitmiş Hakk gelmiş, zahir olmuştur.
 

            Bir kere daha görülebilir ki bugün ezelden beri anlatılan efsaneler ve anlatılmak istenen her şey insanın kendisinden kendisine boyutunda gerçekleşmektedir. İç âlem aynı dış âlem, damla ile derya ilişkisine kesret ile vahdet denmiş. Umarım bizim de hikâyemiz gerçek olur.